28 Nisan 2018

Perslerin Görenek ve Gelenekleri – Herodot

Perslerin Görenek ve Gelenekleri
Herodot 
Herodot ile ilgili görsel sonucu
131. Perslerin göreneklerine gelince, işte bildiklerim şunlardır: Tanrı heykeli, tapınak, sunak yapmak gibi şeyler bilmezler; hatta yapanlara deli derler, bu sanırım, onların tanrılara, Yunanlılar gibi insan biçimi yakıştırmış olmamalarından ileri gelir. Dinleri Zeus’e kurban kesmeyi gerektirir; kurbanları dağ başlarında keserler ve Zeus dedikleri de tanrısal gök kubbedir. 
Güneşe, aya, toprağa, ateşe, suya ve rüzgâra da kurban adarlar. Başlangıçtan beri kurban kestikleri tanrılar bunlardır, yalnız sonradan Aphrodite’ye tapmayı da öğrendiler, bu da onlara Asurlulardan ve Araplardan geçmiştir. Aphrodite’ye Asurlular Mylitta, Araplar Alilat, Persler Mitra derler. 

132. Yukarıda saydığım tanrılara karşı saygı törenleri şöyledir: Kurban kesmek için sunak yoktur, ateş de yakmazlar. Kurbanın üzerine kutsal su saçmak, flüt, giyim kuşam, arpa tanesi gibi şeyleri bilmezler. Tanrılardan birine bir kurban kesmek isteyen kimse, kurbanı temiz bir yere götürür, başına genellikle mersin dalından bir taç koyar, kurban hangi tanrı için kesiliyorsa, o tanrının adını anar. 
Kurban kesenin tanrısal yardımı yalnız kendisi için istemeye hakkı yoktur; bütün Persler için ve özellikle kral için dua eder; bütün Persler için dua ederken kendisi de bunun içindedir. Sonra kurbanı parçalar, etleri pişirtir, yere yumuşak otlar, özellikle yonca serer, etleri bu yaygının üzerine koyar. 
O, bunları koyunca, yanında ayakta duran bir Mag, tanrıların soy zincirini anlatan dinsel bir hava okur, bu dinsel hava, kendi anlattıklarına göre böyledir; din, bir Mag olmadan kurban kesmeyi yasak etmiştir. Kısa bir duruştan sonra kurbanı keser, etleri toplar ve istediği gibi yapar.
133. Doğum gününü, yılın bütün öteki günlerinden daha üstün sayarlar; o gün her günkünden daha bol yemek çıkarırlar; zenginler bütün bir öküz, at, deve ya da eşeği fırında pişirip öyle sunarlar; fakirler küçükbaş hayvanlarla yetinirler. 
Genellikle az yerler, ama yemekte son olarak yenen yemiş gibi şeyleri çok bol çıkarırlar ve birçok sefer yenilerler; Persler derler ki, Yunanlıların yemekten doymamış olarak kalkmaları, yemekte son olarak dişe dokunur bir şeyler ikram edilmemesindendir ve diyorlar gene, eğer yemeğin arkasından tatlı filan gibi şeyler de verilse, bu sefer yemekten hiç kalkmazlardı. 
Şarabı çok severler, başkalarının yanında kusmak, abdest bozmak yasaktır. Bütün bu noktalarda uyguladıkları töreler bunlardır. 
Bir de şunu söyleyelim, en ciddi konuları içerek konuşmak da görenekleri içerisindedir. Eğer bir karar kadeh sesleri içinde verilmişse, ertesi gün ayıldıkları zaman, karar kimin evinde verildiyse o, işi yeniden oya koyar; eğer ayık kafa ile de olur derlerse, o karar yürütülür; yoksa vazgeçilir; bunun tersine olarak, ayık kafa ile düşünülmüş bir şey de içki havası içinde yeniden ele alınır.
134. Yolda rastlaşanlar birbirlerine yaklaşırlarsa bu, onların aynı toplum katından olduklarını gösterir; günaydın yerine, ağızdan öpüşürler; eğer biri öbüründen biraz daha aşağı kattansa, o yanaktan öpülür; eğer çok daha aşağı kattansa, bir dizini yere koyup öbürünün karşısında secde eder. 
Öbür uluslardan en saygın tuttukları en yakınlarındaki komşularıdır, sonra birinciden sonraki en yakın olmak üzere böylece gider, kendilerinden uzaklaştığı ölçüde verdikleri değer de azalır; en az değer verdikleri kendilerinden en uzakta oturan uluslardır, çünkü öbür uluslara göre kendilerini her bakımdan çok daha soylu sayarlar, başkaları kendileriyle ilişkileri ölçüsünde erdemli olabilirler, demek ki en uzakta kalanlar en geri olanlardır. 
Med egemenliği zamanında, hatta halklar arasında bile bir sıralama gözetilir; Med’ler herkese ve özellikle daha yakın olan komşularına hükmederlerdi; bu yakın komşular da kendi yakın komşularına hükmederler ve bu sonuncular, kendilerinden sonra gelen sınır komşularına hükmederlerdi, bu tamamen Perslerde geçerli olan değer ölçüsüne uygun bir durumdu; zira Med buyruğunun ve yönetiminin alanı durmadan küçülüyordu.
135. Bununla beraber, Persler yabancı görenekleri başka her ulustan daha kolay kaparlar; Med’lerin giyinişlerini kendilerininkinden daha güzel bulmuşlar, kendileri de öyle giyinmeye başlamışlardır, savaş konusunda da Mısır zırhlarını örnek almışlardır. Kulaklarına çalınan çeşitli zevkleri hemen kaparlardı; örneğin, genç oğlanlarla cinsel ilişki kurma huyunu Yunanlılardan almışlardır. Evlilik hayatına gelince, her birinin birkaç nikâhlı karısı olduğu halde, çok sayıda cariye de satın alırlardı.
136. Bir kimsenin kamuoyundaki değeri, önce savaştaki yiğitliği, sonra da çocuklarının sayısı ile tartılırdı; en çoğuna sahip olan, kraldan her yıl ödüller alırdı; çokluktan kuvvet çıktığına inanırlardı. Beş yaşından yirmi yaşına kadar çocuklarına yalnız üç şey öğretiyorlardı: Ata binmek, ok atmak, doğruyu söylemek. Beş yaşından önce çocuk babasına gösterilmez; kadınların arasında yaşar; böylelikle çocuk eğer küçük yaşta ölürse, bu yasın babada fena bir etki yapmasını önlemiş olurlardı.
137. Elbette bu huylarını beğeniyorum ve şunu da beğeniyorum: Bir tek suç için hiç kimse, hatta kral tarafından bile ölüme gönderilemez, bunun gibi hiçbir Pers bir tek suç için, hizmetçilerinden hiçbirine onarılamayacak bir ceza veremez; hatta daha da öte, iyisiyle kötüsünü teraziye vurur ve kötüsü gerek, sayı gerek nitelik bakımından daha ağır basarsa, o zaman ceza verebilir. 
Hiç görülmemiştir derler, birisi anasını ya da babasını öldürsün; tutalım böyle bir suç işlendi, eğer aslı iyi araştırılırsa derler, sonunda o çocuğun ya bir günah çocuğu ya da bir evlatlık olduğu meydana çıkar; zira onlara göre asıl ana babanın kendi çocukları eliyle ölmeleri diye bir şey yoktur tabiatta.
138. Yapılması yasak olan şeyin konuşulması da yasaktır. En büyük ayıp yalandır, bundan sonra borç gelir, bu da öbürleri arasında asıl şu nedenle ki diyorlar, borcun arkasından ister istemez yalan da gelir. – Cüzam ve akcüzam hastalığına yakalanan yurttaş kente sokulmaz, öbür Perslerin arasına karışamaz; onlarca bu hastalık güneşe karşı işlenmiş bir suçun cezasıdır. 
Bu hastalığa yakalanmış olan yabancı, ülkeden çıkarılır; çokları hatta aynı hastalığa yakalandı diye ak güvercinleri bile kovarlar. Bir akarsuya işemek, tükürmek, elini yıkamak, hiç yapmadıkları şeylerdir ve başkalarının yapmasına da katlanamazlar; zira ırmağa en büyük saygıyı beslerler.
139. Perslerin bir özelliği daha, ki kendileri pek önemsemezler, ama bizim gözümüzden kaçmamıştır: Adlarının ki, ya fizik bir özelliği ya da bir kişilik onurunu belirtir, hepsi de aynı harfle, Dorların san, İon’ların sigma dedikleri harfle son bulur. Dikkat ederseniz, siz de Pers adlarının hep bu harfle bittiğini göreceksiniz; bu, bazıları için böyle, başkaları için değil diye bir şey yoktur; istisnasız hepsi için doğrudur.
140. Bu anlattıklarımı kesinlikle söylüyorum, zira bunlar üzerine açık ve kesin bilgiler aldım. Buna karşılık, ölüleri nasıl gömdüklerini kendi dinlerinden olmayanlara göstermedikleri için, bir Pers erkek ölüsünün, bir yırtıcı kuş ya da bir köpek tarafından parçalanmadan gömülmediğini kesinlikle söyleyemem. 
Ama Mag’lar için böyledir, bunu biliyorum, zira herkesin gözü önünde yapılır. Persler ayrıca gömmeden önce ölüyü balmumu ile sıvarlardı. – Mag’lar öbür insanlardan ve özellikle Mısırlı din adamlarından çok başkadırlar; bu sonuncular, kurban kesme dışında, ellerini bir canlının kanına bulaştırmazlar; ama Mag’lar, insan ve köpekten başka her canlıyı öldürebilirler. Hatta birbirleriyle yarışırcasına karınca, yılan ne olursa olsun, yerde ve havada yaşayan her hayvanı öldürürler. 
Bu görenekleri de, ilk başlayanın istediği gibi, varsın böyle olsun, biz gene kendi hikâyemize dönelim.
Herodotos

27 Nisan 2018

Çalabım Bir Şar(şehir)Yaratmış


“Bismillâhirrahmânirrahîm”

Hikmetler denizinin dalgalanması sebebiyle Sultan Hacı Bayram Veli hazretleri buyurdu ki:
Çalabım bir şâr yaratmış iki cihân âresinde;

Türk dili sözlüğünde “Çalap” Allah demektir. Ve “Şâr”(şehir, belde) sözü ile anlatılmak istenen “Cem’ü’l-Cem” denilen şehirdir. Ve “Mahrusa-ı hakikat” tir. (hakikat ile ilgili büyük şehirdir) Beyitte ifade edilen “Yaratmış” sözündeki mânâ: Gösterdi, meydana çıkardı. Çünkü yaratmış olmak, mânâ ile ilgili vücuttan görünürde olan vücuda gelinmiş olmadır. Sadece görünürlüğe ilgi gösteren bilgi sahiplerinin: “Yoktan meydana gelmek vardır.” dedikleri gibi değildir. Beyitte ifade edilen “İki cihan” sözündeki mânâ: Biri “Hüviyet” diğeri ise “Eniyyet”. Hüviyet; Hakk’ın batın yönüdür. Eniyyet; Hakk’ın zahir yönü (görünürlüğüdür).

Beyit bütünlüğü ile mâna: Hüviyyet olan sıfat ve Eniyyet olan suretler arasında hakikat şehri ve büyük şehir Cem’ü’l-Cem’i, Çalap meydana çıkardı. Ve ol hakikat ile ilgili büyük şehir, bu iki cihânı içine alan olduğu için “Cem’ü’l-Cem” ismi verildi. Hüviyyet olan cihân batın, yani sıfattır. Eniyyet olan cihân zahir, yani görünürde olan suretlerdir. 

Bu şekilde ifade edilen iki cihânı câmi’(içine alan, kaplayan) hakikat şehri ve Cem’ü’l-Cem’; bir yanı var ki Çalap’tır. Anılmış olan iki cihânı kaplayandır. Kasas suresinde, 28/30. “Ey Musa! Âlemlerin Rabbi Allah benim, ben.” Hikmeti gereğince; “İnni” (benim) sözü Hüviyyet cihânı, “Ene”(ben) sözü Eniyyet cihanına işarettir. Ve “Allah” sözü her ikisini kaplayan olup Türkçesi Çalap’tır. Bunun için Hakk’a nispet etme ile şah Hacı Bayram Veli hazretleri buyurmuştur ki:

Bakıcak dîdar görünür ol şârın kenâresinde;

Dîdar (yüz, çehre) görmeyen yoktur. Yani, halkın tamamı dîdar görür. Fakat cahillik sebebiyle dîdardan habersiz olduklarından görmüyorlar ve görünmez derler. Cahillikleri kendilerine perde olmuştur. Oysa dîdarı örtebilecek bir perde yoktur. Meselâ: Devlet başkanı kılık değiştirip saltanat köşkünden ayrılıp halk arasına karışıp gezer olsa, onu evvelce tanıyan değişik kılıkta da görse yine tanır, fakat evvelce bilmeyen tanımaz. Hatta tanıyan bir kişi, tanımayan bir kişiye: “Şimdi buradan devlet balkanı geçti gördün mü?” Diye sorsa, o kişi rahatlıkla “görmedim” cevabını verir. Belki görmediğine yemin de edebilir.

Beyit bütünlüğü ile mânâ: Bilgisizlik perde olmasa bakıldığında dîdar görünür ol şârın kenarında. Yani, suretlerin dışına çıkıldığında eniyyetle görürsün. Çünkü dîdarı görmekte kesret (çokluk) vardır. “Râi” (rü’yeteden, gören, görücü) “Me’ri” (gözle görülen) çokluğu yönüyledir. Ve gözle görülmekte olan dîdar, Zat, Sıfat ve Ef’al’dir. Şâr (şehir) kenarı olan ef’al ilk müşahede edilendir. Ve ef’al den sıfat, sıfattan zat görünür. Hüviyyet ise, şehrin kendisi olduğundan onda görmek yoktur. 

Bazıları dediler ki: “Biz, gördük hareket edenleri. ”  Bazısı: “Biz, gördük hareket ettirilenleri.” Bir başkaları: “Biz, gördük hareket ettireni.” Allah sırlarını kutlu kılsın Şeyh Küşterî hazretleri, düzenlemiş olduğu Karagöz adlı gölge oyunu ile: Oynayan, oynatılan ve oynatanı, bilgisiz olanların bilgisizliklerine ve şühud ehli olan velilerin dîdar görmelerine ve hakikat ehli olanların ayni hüviyette olmalarına misal yapmış oldu. 

Gerçeği bilmeyen kişi, perde arkasında hareket eden ve konuşanı görmez, sadece gölge olan suretleri görür. Ve bilen kişi, perde kenarından bakar ki, hareket ettiren ve konuşan suretler değildir. Hareket edenden hareket ettireni ve konuşulandan konuşanı müşahede eder. Fakat perde arkasına geçmiş olan asla suretleri gören olmaz. Belki perde arkasına geçmiş suretlerden birisi olur. Böylece ol şâra (şehre) dâhil olursa, şehirden sayılır. Hazret-i Sultan Bayram Veli, Allah sırlarını kutlu kılsın, yüce sırdan bir nefes edip buyurur ki:

Nâgehân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm;

Ey muhterem kişiler! İfade edilmeye çalışılan o şehrin dört sûr’u (duvarı) vardır. Birincisi: Tecell-i Ef’al duvarıdır. İşler sebebiyle dîdarı müşahede etmektir.
İkincisi: Tecell-i Esma duvarıdır. İsimler sebebiyle dîdarı müşahede etmektir.
Üçüncüsü: Tecell-i Sıfat duvarıdır. Sıfat dolayısıyla dîdarı müşahede etmektir.
Dördüncüsü: Zat duvarıdır. Zat sebebiyle dîdarı müşahede etmektir. Bu dört duvarı aşmadan ol şehre varılmaz.

Beyit bütünlüğü ile mânâ: Tecelliler olan ef’al, esma, sıfat ve zat, tamamını aşmış oldum. Anılmış olan tecellilerde hakiki olan süluk’ u tamam ettim. Nâgehân (birdenbire) hakikat şehrine girdim. Gördüm ki, ol şehir her anda teceddüd (yenilenme) ile yapılır. Her anda bir güzellik, görünür olur gördüm. Ve kendime bakmış oldum. Ol şehirden bir bölüm olduğumdan her anda cemâl ile ilgili güzelliğim yokluk ile bekâ arasında yapılmakta idi. Ve böylece güzellikler içinde Hazret-i Hacı Bayram Veli buyurdu ki:

Ben dahi yapıldım taş ve toprak âresinde;

Taş ile anlatılmak istenen “Bekâ billâh”  ve toprak “Fenafillâh” ki, ileri geçen ey muhterem kişi, bir anda iki tecelli olmaz.  ‘Abes (boş şeyle uğraşma) lâzım gelir. İki anda bir tecelli olmaz. Tahsil-i hâsıl (açığa çıkanı elde etmek) lâzım gelir. Bundan bilinmiş oldu ki, her anda bir tecelli olur. Kuran-ı kerimde olan Kamer suresinde, 54/50.Emrimiz bir tektir, bir göz kırpması gibidir. Ve Rahman suresinde, 55/29. O, her an yeni bir iş ve oluştadır. Buyrulmuştur. An sözü ile anlatılmak istenen İlâh katında olan an, yani zamanıdır. Bundan dolayı, yüce Hakk’a arif olan hazret-i Hacı Bayram Veli buyurur ki:

Ol şârdan oklar atılır gelir ciğerlere batılır
Arifler sözü satılır ol şârın pazaresinde:

Önceki anlatıma benzese de oklar ile anlatılmak istenen; İlâh ile ilgili kaplayıcı tecelliler olup araştırma neticesinde asıl ile ilgili olup kullanma amacı ile başka yerden ödünç alınıp açıkça söylenenlerdir. Benzer oklar: İlâh ile benzetmeler. Bir şeyi bir başka şeye olan benzetme, eksilmeyen tesirlerin ilgisidir. Fakat bir şeyi bir başka şeye olan benzetme evvelkilere nispetle hissidir, başka bir nispetten dolayı ise manevidir. Ve arifler sözünden deyimi ile anlatılmak istenen: Ariflerin kendilerine ihsan edilip bereketlenmiş oldukları hikmetlerini birbirine aktarmalarıdır. 

Çünkü ihsan edilmiş hikmetleri birbirinden saklamak ve mahrum etmek, şanlarından değildir, yani hikmeti arif kardeşinden saklamış olmak, arif’e yakışan bir davranış değildir. Pazar yerinde satılır sözü ile anlatılmak istenen ise: Yüce İlâh katından olan bereketlenmeleri Pazar yeri olan meclise saçarlar. Onlarda asla kıskanmak yoktur. Böyle bir davranış Hz. Peygamberden ödünç alınan bir değerdir, iyice anlamak gerekir. Âşık ve ma’şûk una ulaşmış Mevlana Hacı Bayram Veli, yüce sırları kutlu olsun buyurur ki:

Şâkirdler taş yonarlar yonup üstâda sunarlar
Çalab’ın ismin anarlar ol taşın her pâresinde;

Şâkirdler (talebe, çırak, stajyer olanlar) Hak ile ilgili bekâ mertebeler ehli, eksiksiz ayılma, yani tam olarak kendine gelme makamlarında olanlardır. Onlar taş yontmaktadırlar, yani sarhoşluk hâlinin sonraya kalmışlığından tam uyanıklıktan anlatılmak istenen: Sarhoşluğun (kendinden geçme halinin) sonraya kalma (bakiye) halinden tam olarak temiz olma gayretindedirler. 

Çünkü kendinden geçme (sarhoşluk) hâl’dir, makam değildir. Hâl’e değer verilmez. İkinci beyitte anılmış olan taş, toprak ile anlatılmak istenen: Taş, toprak; Araştırılıp doğruluğu belli, asıl ile ilgili ödünç alınıp açıkça söylenenlerdir. “Taş” Beka-billâhtır. Yok, olma makamına işaret edilir. “Toprak” kelimesi ile yokluk ve sarhoşluk hali anlatılmak istenir. Ve sözü edilen sarhoşluğun (kendinden geçme halinin) üç mertebesi (derecesi) vardır, yok olmanın üç mertebesi olduğu gibi. 

Taşın yontulup üstâda sunarlar denilmesi: Yani, bekâ ve yok olmaları tamam olduğunda, sarhoşluktan asla sonraya kalmışlıkları olmayıp dikkatlilik ehli mertebelerine ulaşmış olurlar. Üstâd ve hakikat varisi onlardır. Fakat gerek üç sarhoşluk hali ve üç yok olma makamı, Zat isminin zikri zorunluluğu ile yakınlaşmış olsa yani, tüm organ ve değerleri ve zahir ve batın buyruğu olan sözleri ister istemez kâmil mürşidin nefesiyle anmış olurlar. Sırları kutlu olsun ki, Hazret-i Hacı Bayram Veli efendimiz buyurur:

Bu sözü ârifler anlar câhiller bilmeyip tanlar
Hacı Bayrâm kendi banlar ol şârın minâresinde;

Ol şehrin minâresi, Hz. Muhammed (s.a.v) ile ilgili makam olan Ahadiyyetü’l-Cem’ makamına davettir. Ve bu makama erişildiğinde kişi, orada halife ve mürşit olamaz. Kendine ait olmayan, Ödünç (geçici) olduğu belirtmedir. Hatta davette bulunan güzel sözler o makama işarettir. Güzel sözler “Ezan-ı Muhammedi”dir. Bundan dolayı bilinmiştir ki, davet edici ârifler üç kısımdır. 

Bir kısım davet ediciler için, Hz. Peygamber efendimiz: “Peygamberlerin varisleri âlimlerdir.” Ve “Ümmetimin âlimleri İsrail oğulları nebileri (peygamberleri) gibidir.”  Sözlerini ifade etmiştir. Bir diğer kısım davet edici arifler, “Resul” gibidirler. 

Ve bir diğer kısmı, davet edici Resul ayarında kâmillere âmir olan zatlardır. Onlar, “Ulü’l-azm mine’r-rüsul” ayarındadırlar. Ve bu zatlar Gavs ve Kutub, “İmam-ıA’zam”-“İmam-ı Şâfiî” gibi tasarruf sahibi seçkin kâmillerdendir. 
Bu risâle (mektup) tamam oldu Hu…

Başarılı kılan ve uygunlaştıran yoktur. Yüce Allah’tan başka…

Pir Seyyid Muhammed Nur

İNŞİRÂH SURESİ


İNŞİRÂH SURESİ

“BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM”

“Rahman ve Rahîm olan Allah adıyla”
1- Biz senin (sadrını) göğsünü açıp genişletmedik mi?
2- Yükünü senden almadık mı?
3- O, senin belini çatırdatmıştı.
4- Senin için zikrini yükseltmedik mi?
Batın manası :
“Biz senin (sadrını) göğsünü açıp genişletmedik mi?” Bu soru, göğsün, kalbin açılmasının gerçekleşmediği yönündeki bir anlayışı inkâr etmeye yönelik bir sorudur ve göğsün açıldığının sabit oluşunu ifade etmektedir. Yani, biz senin göğsünü açıp genişlettik. 

Çünkü fena makamındaki muvahhid, fani olduğu ve ayrıca fani olan da her şeye karşı bir darlık içinde olduğu için Hak aracılığıyla halktan perdelenir. Çünkü yokluk, varlık kabul etmez. Nitekim, fena makamından önce de, varlık kapasitesi dar olduğu, zati İlahi varlığı kabul etmesine imkân olmadığı için de halk yüzünden Hak’tan perdelenir.
Ama bağışlanmış Hakkani varlıkla yaratılmaya döndürüldüğü ve tafsile döndüğü zaman, artık Hakkani bir varlık olduğu için, göğsü, kalbi Hakk’ı da halkı da içine alır. İşte sadrın yani göğsün, kalbin açılıp genişlemesi budur. Yani, davet için, Nebevi haberlerin hakikâtlerini gerçekleştirmesi için, belini büken yükü taşıması için nurumuz aracılığıyla açıp genişlettik. 
Ayetin orijinalinde geçen “ankade” ifadesi, bir şeyin kırılırken çatırdarken çıkardığı sestir. Yani bu yük, belini kıracak, çatırdatacak ağırlıktadır. Bundan maksat da Nübüvvet görevi ve Nübüvvetin yükümlülüklerini yerine getirmedir. Çünkü Rasulullah (s.a.v) şuhud makamında halk için bırakın fiili, varlık bile tasavvur etmiyordu.
 “Senin için zikrini yükseltmedik mi?” Allah’ın fiillerini müşahede ettiği için bir fiille başka bir fiil arasında herhangi bir fark görmüyordu. Böyle olunca, hayır ve şerri nasıl ispat edebilirdi. Emir ve yasaklamayı nasıl gerçekleştirebilirdi. Değil mi ki Hak’tan başka bir şeyi görmüyordu!
Rasulullah (s.a.v), velayet makamından nübüvvet makamına döndürülüp kalp perdeleriyle perdelenince, bu hal ona ağır geldi. Neredeyse belini kıracaktı. Çünkü o sırada zati müşahededen perdelenmişti. 
Bunun üzerine beka makamında temkin hali kendisine bahşedildi ki, çokluk yüzünden vahdetten perdelenmesin, herkesi tafsil aynında müşahede etsin ve davet nedeniyle O’ndan gaip olmasın. 
İşte, göğsün açılıp genişlemesi budur. Bu, aynı zamanda sözü edilen yükün indirilmesi ve şanın yüceltilmesidir. Çünkü fani cemde fani olan hiçbir şeydir, bu bakımdan zikredilen, anılan bir şey olması mümkün değildir. 
Eğer Nebi (s.a.v) cem aynında kalsaydı, fani olacağı için “La ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) dedikten sonra “Muhammedur Resulullah” (Muhammed Allah’ın Resulüdür) dememiz sahih olmazdı. Dolayısıyla, ancak bu iki cümlenin söylenmesiyle sahih olan İslam da tamamlanmış olmazdı.

5- Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.

6- Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır.


Batın anlamı: 
“Elbette zorluğun yanında…” halk yüzünden Hak’tan perdelenme şeklindeki ilk zorluğun yanında “bir kolaylık vardır.” Hem de ne kolaylık: Zatın keşfi ve velayet makamı… “Gerçekten zorlukla beraber…” Hak aracılığıyla halktan perdelenme şeklindeki zorlukla beraber “bir kolaylık vardır.” hem de ne kolaylık: Göğsün bağışlanmış Hakkani varlıkla açılıp genişlemesi ve Nübüvvet makamı…

ATOM ÇARPIŞTIRICI CERN DENEYİ



ATOM ÇARPIŞTIRICI CERN DENEYİ

İsviçre'deki CERN'de (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) bulunan, dünyanın en büyük ve en güçlü parçacık hızlandırıcısı olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, iki yıllık modernizasyonun ardından yeniden çalıştırıldı. 

 Proton ışınları, 27 kilometrelik bir halka şeklinde tasarlanan tünelde yeniden dönmeye başladı. Çarpıştırıcı, yapılan yeniliklerin ardından, protonları daha hızlı çarpıştırabilecek. Protonların yeterli hıza ulaşarak çarpışmaya başlamalarının bir ayı bulması bekleniyor. 

 Mart ayı sonunda çalıştırılması planlanan çarpıştırıcı, dev elektromıknatıslarının kısa devre yapmasından ötürü çalıştırılamamıştı. Atom altı parçacıkların yapısını incelemeyi hedefleyen Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, insanlığın bugüne kadar yaptığı en büyük deneylerden. 

 CERN'de yapılan deneyler sonucunda Mart 2013'te uzmanlar, evrenin oluşumu hakkındaki en büyük sırlardan biri olduğu kabul edilen atom altı parçacık 'Higgs Bozonu'nu bulduklarını açıklamıştı. 

Deneyin sonucu, elle tutulamaz bir fiziksel olayın maddelere kütle ve hacim verdiğini bize göstermiş oldu. Çalışma İngiliz bilim adamı Peter Higgs ve Belçikalı bilim adamı François Englert'e 2013 yılında Nobel Fizik Ödülü kazandırmıştı. Büyük Hadron Çaprıştırıcısı ilk kez Eylül 2008'de, 14 milyar yıl önce evrenin oluşumunu hazırlayan 


"Büyük Patlama"nın mini versiyonlarını üreterek, evrenin oluşumu sırasındaki sırların anlaşılmasını sağlaması amacıyla çalıştırılmıştı.


İsviçre yakınlarında inşa edilen Büyük Hadron Çarpıştırıcısı sayesinde bundan 14 milyar yıl önce evrenin oluşumunu hazırlayan "Büyük Patlama"nın mini versiyonları üretildi. 
 Yeni deney, çarpıştırıcı içinde bulunan ve "Alice" adı verilen ayrı bir aygıt kullanılarak yapıldı. 

Büyük Hadron Çarpıştırıcısının, evrenin oluşumu sırasındaki sırların anlaşılmasını sağlaması umuluyor Deney sırasında Güneş'in merkez sıcaklığının bir milyon katı bir sıcaklığa ulaşıldığı ifade edildi.  

Bilim adamları, deneyi yaparken, proton yerine kurşun iyonlarını çarpıştırdı. Uzmanların deney sırasında istedikleri koşullara dün ulaştıkları açıklandı. 

 Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, Cenevre yakınlarında Fransa - İsviçre sınırında 27 kilometrelik çember şeklinde bir tünelde bulunuyor. 
 Yeni yasalar Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi CERN'in yönettiği çarpıştırıcıda bugüne kadar sadece protonlar çarpıştırılıyordu. Proton çarpıştırmaları sonucunda yeni fizik yasalarına dair kanıtlar aranıyor. Ayrıca yapılan deneylerde çarpıştırma sonrası oluşan alt parçacıkların neler olduğu belirlenmeye çalışılıyor. 
 Bu sayede teorik düzeyde açıklaması yapılmış olan parçacıkların veya önerme düzeyindeki mikro güçlerin varlığı tespit edilmeye çalışılıyor. Ancak bilimadamları, önümüzdeki dört hafta boyunca kurşun iyonlarının çarpıştırılmasından elde edilen verileri incelemeye odaklanacak. 

 Parçacıklar birbirlerine çarptığında her bir çarpışmanın yarattığı mini patlamalar, dünyanın dört bir yanından buraya gelen binlerce bilimci tarafından zaman içerisinde incelenerek analiz ediliyor. Bu analizlerle, 13,7 milyar yıl önce olduğu tahmin edilen Büyük Patlama'nın meydana geldiği anın hemen sonrasındaki koşullar anlaşılmaya çalışılıyor. Yıldızların ve gezegenlerin kökeni, kara enerjinin ne olduğu, kara maddenin yapısı gibi sırlara erişilmesi de umuluyor.

Celal-Cemal Noktatül Beyan




(Nokta Ve Harflerin Hakikati)
Cemâl ve Celâl
Ey İnsan! Sakın ha sakın, harf ve nokta de­yince, hatırına mahluk olan insanın bir şey üze­rine çizdiği görünen harf ve nokta gelmesin. Bu konuyu sana tekrar, *ekrar dile getirip açıkla­dık. Sana açıklamaya çalıştığımız asıl Nokta, devamlıdır, kesintisizdir ve her an hareket ha­lindedir. İnsanın ürettiği harf ve nokta ise, göz ile görülür, kesintilidir, uzun ve kısası vardır, ateş ve sudan silinir, hemencecik kaybolur, gi­der. 

Gözle görülmeyen asıl Nokta ise, bölünmez, parçalanmaz uzun ve kısası yoktur. Çün­kü: Hak Teâlâ’nın Sıfatı, Ezeli ve Ebedi’dir. Zat-ı Paki silinmez, ayrılmaz ve Hakk’tan gay­rı bir nesne tarafından ortadan kaldırılamaz.

Hakikat ilmine vakıf olanlar derler ki: Hak Tealâ’nın Zat’ı Pâk-i öyle *bir Ezeli ve Ebedi Kuvvet’tir ki: Cümle eşyayı £at-ı ve Sıfat-ı ile kaplamış ve kuşatmıştır. Nitekim Kur’an-ı Ke­rimin Nisa 4/126 ve Talâk 65/12 âyetlerinde Buyurur: “Ve lillâhi mâ fissemâvâti ve mâ fil ardı ve kânallâhü bi külli şey’in muhîtâ.” Göklerde ve yerde ne var ise hepsi Allah’ indir. 

Allah her şeyi kuşatıcıdır.” AUahüMtzı halaga seb’a semâvâtin ve minel arzı mislehünne ye- tenezzelül emrü beyne hünne li tağlemû en- nallâhe alâ külli şey’in kadîrün ve ennallâhe gad ehate bi külli şey’in ilmâ.” Allah, yedi gö­ğü ve yerden de onların mislini yaratmış olan­dır. Emri bütün bunların arasında durmadan iner. Allah’ın hakikaten her şeye kâdir olduğu­nu, ilmiyle hakikaten her şeyi çepeçevre kapla­mış bulunduğunu bilmeniz içindir.”

Hak Teâlâ, bir konuda ne emrederse ve ne yapmak dilerse bunların hepsini o yüce İlmiyle eder. O İlmin aslı esası ise harftir. Tüm evvel ve âhir bu harfin içinde dercedilmiş, toplanmıştır. Bütün insanlığa indirilen yüce Kur’an-ın aslı harftir ve bu harflerin toplamı yirmisekizdir. Ve yine bu harfler yirmisekiz şekilden oluşmakta­dır. Bu harfler olmasa kelime meydana gelmez ve dolayısıyla da kelâm ve konuşma olmaz. 

Zi­ra, Hak Teâlâ Hazretleri Mütekellim’dir, Kelâm sahibidir. Çünkü, O’nun ‘Kün’ yani, ‘Ol* sözü âlemi cihanı icad eyleyip meydana getirdi. Biz bu kısa anlatımızda başka duygu ve kendine özel bir anlayışı zikrederiz. Zahir ulemalar der­ler ki, Allah Teâlâ Mütekellim’dir. Fakat, bili­nen harfle mütekellim değildir. Bizler ise o bil­diğimiz kendimize özel harflerle konuşuruz. 

Bazısı da hiç harf yoktur demişlerdir. Onlara verilecek cevabımız ise bu konuda konuşma­maktır. Halbuki, harf olmayınca birtek kelâm bile dile gelmez ve konuşulmaz.
Zahir ehli, harf için şu kanıya vararak, oluş­muş her şey, yani yeryüzü, insanlar, ağaçlar , çiçekler, dağlar, denizler, gezegenler yaratılmış ne varsa, yazılmış ve mektup halinde bir yere dercedelmiştir. 

O nedenle kendinin kalbinde durmaz ve kendinden kendine hayat verir. Şa­şırtacak ve hayret verici nesneler çıkarır ve ey­lemi, sözü, anlatımlara sığmayan bir şeylerden birşeyler çıkartır ve türlü türlü haller gösterir, demişlerdir. Bu nedenle ofıa harf demeyip, ya zihin, ya tefekkür, ya da hatırdır, derler. Çünkü zahir ehli, bizim söylediğimiz ilmi işitip bilme­di. Eğer bizim anlatmak istediğimiz ilmi bilse­ler idi, kendilerinin şu ileriye sürdüklerini inkar edip düşman olurlardı. Nitekim İmam Ali Aley- hisselâm, “El mer’u adûvvûn limâ cehle hû” yani “Kişi bilmediği şeye düşman kesilir.” Bu­yurdular.

Ey İnsan! Şöyle takdir etseydi ki: Hiç harf kalmasa, silinse yerinde ne kalır. Harf kalma­yınca da Hakim ne ile hükmeder. Harf kalma­yınca, ne emrettikleri kalır ne de yasakladıkları kalır. Ne Adem kalır, ne Alem kalır. Böyle olunca da, ne batıl bilinirdi, ne de Hak bilinir­di.

Çünkü: Alem, Emir ile diridir. Emir ise ke­lamdır ve kelam da harftir. Hz. Peygamber bir Hadisi Şerif ’te Hak Teâlâ’dan naklen şöyle Bu­yurmuştur: “Küntü Icenzen mahfiyyen fe ah- beb te en U’ref’e ve halak-tül halka li U’ref’e.”Ben bir gizli hazine idim. Kendim, Kendime muhabbet ettim. Hemen bütün mahlû- kâtı (evreni) halk ettim: Beni bilmeleri için." (Aclûnî/Keşfü’l-Hafâ,II-2016.)

Ve yine Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim Bakara Suresi 2/31-32 âyetlerinde Buyurur: “Ve aile­me âdem-el esmâe küllehâ sümme arazahüm alel melâiketi fe gâle enbiünî bi esmâi hâülâi in küntüm sstdıgıyn "(Allah) Âdem’e bütün isimleri öğretmişti. Sonra onları meleklere gös­terip: “Doğrucular iseniz bunları adlarıyla ba­na haber verin"demişti.” Gâlû subhaneke lâ ilmelenâ illâ ma allemtenâ inneke entel aliy- mül hakiym.’YMelekler) de: Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yoktur. Çünkü her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ki sen- .sıV’demişlerdir.

Ey İnsan! Eğer harf olmasaydı bütün bunla­rı ne ile bilecektin? Nasıl anlayacaktın? Ve yine ne ile dile getirip söyleyecektin? Nasıl bir def­tere derleyip toparlayacaktın? Şurasını iyi bil ve anla ki, İnsan’ın hakikati harftir. Nokta ise harfin çıkış kaynağı yani membaıdır. O  yüzden Nokta ki hali basittir Ki, aslı merkezi devri muhittir.
Ki vahdet’de değildir kesret İki Nokta olmaya asılda Vahdet.
Ruh’un çün mazharı hüsnü Hüdâ’dır Murad hattı Cenabı Kibriyâ’dır.
Ruhunda hoş çekilmiş hattı Yezdân Ki yani sırrı hattı arş-ı Rahman.

Hattındır sebze zâr âlemi cân ki,
Ondan dolayı oldu âdı hem Rıdvan.

Sıvada hattını tar-ini şeb bil Hattından çeşme-i hayatı talep kıl.
Yazılarından bulunur kâr-ı âlem Yazılarından bilinir sırrı müphem.
Seb-al Mesâni diye anılan Fatiha suresi Adem yüzünden yazılı harf manâ denizi.
Dudakla kalbin arası Arş-ı Rahman’dır O’nun hatlarından çıkar gizli sırlardır.
Rahman’ın arş-ı olan kalbden Hayat’m Yazıların hatların sırları gizlidir edatın.Ey İnsan! İnsan’ın ruhu, harf ve noktadır ve ruhu müdriktir. Ruhu müdrik,neyi gönülden idrak eder, o idrak ettiği nesneden başka suret bağlamaz. Öyle ise, hangi nesneyi idrak eder­sen, o sen olursun ve o idrak ettiğin senin aynın olur. Zira, hangi nesneyi hatırında tutarsan, o anda sen olursun. Her dâim ne idrak edersen, onun aynısın. Ve herhangi bir şeyi müdrik idrak etse, onun adı müdrik’tir. Aslında müdrik, müd- rek, idrak bu üçü de temelde birdir.

Ey İnsan! Hakikat âlimleri, müdrik, müd- rek, idrak diye saydığımız bu adları, aşk, aşık ve maşuk diye isimlendirmişlerdir. Daha sonra­ki âlimler ise, buna, idrak, müdrik, müdrek de­mişlerdir. Müdrik: Aşık’a. Müdrek: Maşuk’a. İdrak’ta Aşk’a demişlerdir. Bunun da açıklama­sı şöyledir. Aşık, aşkıyla, maşukuna duygusal­lıkla yakın dursa ve maşukundan başkasının ha­yalini gönlünde silip atsa, o zaman gayet yakın­lık ilişkisi elde edilir. Arada ne aşık kalır ne maşuk, Aşk, Aşık ve Maşuk üçü de Bir olur.
Gök aşık olmasaydı saf olmazdı yüreği Güneş aşık olmasaydı döllemezdi evreni Ay aşık olmasaydı kaldırmazdı geceyi Yer aşık olmasaydı yetirmezdi her şeyi.
Rivayet olunur ki: Mecnun’da Leylâ aşkı doruk noktasına ulaşmış, gönlü, aklı ve dili, Leylâ’dan başka bir şey ile karar bulmaz ol­muştu. Olayı duyan zamanın halifesi, Mec- nun’u huzuruna çağırdı ve dedi ki: “Ey Mec­nun! Nedir bu halin, bir Leylâ aşkıyla kendini bu kadar yakar kavurursun? Mecnun, “Ey hali­fe! Benim gibi bir aşka düşersen, ancak o za­man benim bu halimden anlarsın” dedi. 

Mec- nun’un bu sözü üzerine halife, “İşte Leylâ’yı sana veriyorum, bundan sonra çöllere düşmeyi bırak, kendine gel, Leylâ ile yaşa” dedi. Halife, Leylâ’ya dönüp, Mecnun’a sen söyle, dedi. Leylâ da, “Ey Mecnun nasılsın, işte Leylâ be­nim” dedi. Bu söz karşısında Mecnun. “Eğer sen Leylâ isen benim gönlümdeki aklımdaki ve zikrimdeki Leylâ kimdir? Asla Leylâ iki olmaz. Leylâ Bir’dir.” dedi ve Leylâ’nın yüzüne bir kez olsun bile bakmadı. Ve yine, Leylâ, Leylâ diyerek yürüdü gitti.
Hem aşık olmazdı birlik arayan Eğer maşuk onu istemeseydi İncelir zayıflamazdı aşık olan Maşuk’u arzulayıp sevmeseydi.

Mecnun, maşukunun zikrine o kadar zakir olmuştu ki, zakir zikrolunan olmuştu. Zira gö­nül bir ismi devamlı anarsa, o ismin hakikatıy- la ve kendisiyle adeta suretleşmiş olur. Bu ne­denle Mecnun’un aşkı her şeye galip geldi. Ma­şukundan başkasını kalbinden sildi ve o iki ci­hanı maşukunun aşkına bir pula sattı. Böylece ikilik mülkünü yaktı ve her baktığı nesneye Bir’lik gözüyle baktı.

Ey dost senin aşkın odu,ciğerim pare baş gelir Aşkından yanar yüreğim,yandığım bana hoş gelir. Aşkın oduna yandığım,ağlamak oldu güldüğüm Dost sana zâri kıldığım, münkirlere savaş gelir.
Söylerim hem sözüm yavaş, söylemezsem ciğer ataş Cihan doludurur kallaş, her birinden bir taş gelir.

İnsan! Yukarıda Mecnun olayında anla­tıldığı gibi, böyle mecâzi bir aşkta bu aşamaya varılırsa, gerçek aşka düşenler nasıl bir sonuç elde ederler, burasını var sen iyi düşün ve hesap eyle. Ve yine aşkın gerçeğini iyi araştır ve anla ki, aşkın birleşmesinden sonra arada ne resim kalır ve ne de, eser kalır. Çünkü, cüz-i aşk, ken­diliğinden eksilerek Küll-i olur. Ve böylece

Vahdet (Birlik) şarabından içerek sarhoş olur. Bu oluşumdan sonra da, kendiliğinden ve kendi dilinden ‘Ene-1 Hak’ nârası gelmeye başlar. Bundan sonra da, o kimseyi ister assınlar, ister kessinler, ister derisini yüzsünler ve isterlerse küllerini gök yüzüne ve denizlere, çöllere sa­vursunlar, bu yapılanlar ona hiç cefa vermez ve bu cefalar onun aklına dahi gelmez. Çünkü ‘Ene-1 Hak’ sözü o kimsenin kendisinden ken­disine, kendiliğinden oluşur. O zaman, zahirî bu cefalar, Mansur misâli ona batınî rahmet olur.
Yüzün gününde ey kamer envâra düşmüşem “Ânestü nâren”olmuşam,
oI nâra düşmüşem.
Ey Vahdet’in şarabına müştak iden beni Mest’i Elest’e sor ki "ne esrâra düşmüşem.
Fâş eyledim cihâna Ene’l Hak rümûzunu Doğru haberdir, ânın için dâra düşmüşem.
Diğer yandan kişinin varlığı, yine kendi is­teğiyle, 
Firavn gibi lânet olunur. 

Bu konuda Mevlâna Mesnevi’sinde şöyle Buyurur: “İn-
ene biy vakt güftem lânet est, an ene der vakt-ı güftem Rahmet est, an ene Mansur Rahmet şûd yakıyn. Ve in ene Fir’avn lânet şûd Bî biyn. “ Vakitsiz Ene “Ben” kelâmını söy­lemek lânettir. Vaktinde o Ene “Ben’i” söyler­sem kesin olarak bu rahmet olur. Mansur’un o Ene “Ben’i kesin olarak rahmet olmuştur. Bile­sin ki, Fir’avıı’ın Ene “Ben’i de kesin olarak lânet olmuştur

Çünkü: Aşıkı İlâhi, cezbei İlâhiyeye erişin­ce, kendisinden katıksız yok olur, gönlü, gözü ve dili, cümle her şeyi maşuk olur. Nitekim yu­karıda Hadis-i Kudsi’de geçti: “Ve bîy yesmeû ve biy yebsirû ve biy Yentikû.. "Benimle du­yuyor, benimle görüyor ve benimle konuşuyor­sun.” Böyle olunca aşık’ın vehimleri, asılsız şeyleri yok oldu. Şahid ayn-i meşhûd (görünen, şehâdet edilen) oldu.
Her şey maşuktur, aşık bir perdedir Yaşayan maşuktur, aşık adeta ölüdür.

Ey İnsan! Gerçek Maşuk, Hakk Teâlâ’dır. Ve Hak Teâlâ’nın başlangıcı olmayan, ilmi ve ezeli iradesi vardır ki, kendi Cemâlini yine ken­disi seyreder. İşte ol ezeli irade, âlemi ve ademi ayna eyledi ve yine ol aynada tecelli eyleyip, O’nun varlığı tecellisinden diri oldular. 

Ve O’nun ilmi tecellisinden âlim oldular. Ve yine O’nun Cemâli tecellisinden cemiller oldular. Ve Celâli tecellisinden zalimler oldular. Ve saltanat tecellisinden sultanlar oldular. O zaman Maz- har-ı Adem, Cemâl ve Celâl’dir.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim İsrâ suresi 17/84 âyetinde Buyurur: “Gul küllün yağmelu alâ şâkiletihî fe Rabbüküm ağlemu bi men hüve ahdâ sebîlâ. “De ki; Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre hareket eder. O halde kimin daha doğru bir yol tuttuğunu Rabbiııiz en iyi bi­lendir.”

Hz. Peygamberimiz bir Hadisi Şerifinde Hak Teâlâ’dan naklen Buyurur: “Ben kulumun zanııına göreyim. Beni hayırla anan kulumun yamndayım.,, Yani kulum beni nasıl zikreyler- se, o sıfatla tecelli eylerim. Celal isimlerim yö­nünde zikreylerse, Celal isimlerim yolu ile te­celli eylerim. 

Cemal isimlerim yönünde zikrey­lerse, Cemal isimlerim yolu ile tecelli eylerim, buyurmuştur.
Ve her şey kâbiliyet ve ezelî kısmetince Hak Teâlâ’nın varlığından var oldular. Böylece Hakk’a gerisin geri dönerler. Çünkü meb­de,(başlangıç) Hakk idi. Ve mead (dönüş) dahi

Hakk’tır. Bu konuda Yüce Allah Kur’an-ı Ke­rim Bakara Suresi 2/156 âyetinde Buyurur: “Elleziyne izâ esabethüm musiybetün gâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi raciûn.”On/ar ken­dilerine bir belâ geldiği zaman, biz Allah’ın teslim olmuş kullarıyız ve biz ancak O’na dönü­cüleriz” diyenlerdir. Marifet ehli ‘Inna lillahi ve inna ileyhi raciun’ cümlesine ‘Geriye dönüş cümlesi’ demişlerdir. Nakkaş’ın hüner ile yaptı­ğı yine kendi Nakşı’dır.

Nakkaş’ın karşıtlı yaptığı iyi ve fenalar Yine aynı şekilde görüntüye gelirler.
Bunun anlamı şudur ki: Her nakış, varlık levhasında nakşedilmiştir. O nakış, nakşeden Nakkaş’ın suretidir. Yani, sonsuz isimlerin gö­rüntüye gelme yerlerini teşkil eden sıfatlardır. Aşık, bu keyfiyete erişince dört yanı didâr olur. Çünkü bu saadet, aşıka yâr olduktan sonra, baş­ka yüz görmek, o aşıka büyük ıztırap verir hale gelmiştir. 

Bunun delili ise, Kur’an-ı Kerim Ba­kara Suresi 2/115 âyetidir: “Ve lillâh-il Meşri- gu vel Mağribü fe eynema tüvellû fe semme vechullâhi innallâhe vâsiün âliym.” Meşrık da Allah’ indir, mağrıb da. Onun için nereye dö­ner, yönelirseniz, Allah’ın yüzü oradadır. Şüphe yok ki Allah vâsi’dir, hakkıyla bilicidir
Hangi yana baktmsa yüz göründü Şol yüz dediğim dîdar göründü.
Baktığın gördüğün Cemâl büründü Sen zannettin ona hayal denildi.

Ey İnsan! Hak Teâlâ diledi ki: Varlığı ayna­sından kendi doğruluğu delil istemeyen kendi güzelliklerini görmek için, kendi Cemâl ve Ke­mâliyle aşk muhabbet eyledi. Ve böylece, çok­luk aynasından tecelli eyleyip, yaratmış olduk­larını İlâhi Kudretiyle sevdi. Bu nedenle ârifler, Yüce Yaratıcıya Aşık derler. Yukarıda bir kaç yerde geçtiği gibi, Aşk, Aşık ve Mâşûk bu üçü birdir. 
Bu nedenle, Aşık-ı İlâhi olmayan, aşk sırrından habersizdir.

26 Nisan 2018

Kuran’ın Korunması, Vahiy

Müteşâbih, Kiyâmet Saati,Kuran’ın Korunması, Vahiy ile ilgili görsel sonucu  Kuran’ın Korunması, Vahiy
(Gramer, karakter ve imla hataları düzeltilmiştir)
MUHARREM ŞAŞKIN: 
Bu 19’un ne faydası var dinimize ne katıyor? Açık ayetler varken müteşabihe takılmak kalbi bozukların işi diyor Kuran…
CEMAL AKTAŞ:
 İyi de Kuran’nın kaçta kaçı müteşabih? Diyelim ki beste biri. O zaman Muharrem kardeşim senin mantığına göre bu beste biri anlamaya çalışanların kalbinde hastalık mi oluyor?
MUHARREM: 
Beşte biri mi? Samimi misin? Bazı surelerin başındaki harfler… Sayısalcı değilim ama çok azı diyebilirim… Ama önce benim soruma cevap verirseniz daha iyi anlaşabiliriz. Dinimize ne katıyor? Ne faydası var?
ALİ TUNA TANYILDIZ: 
74.31. Biz ateşe bekçi olarak sadece melekleri atadık. Onların sayısını (ondokuz’u) da, inkarcılar için bir fitne (sınav/huzursuzluk kaynağı) yaptık, kitap verilmiş olanları ikna etsin, inananların inancını güçlendirsin, kitap verilmiş olanlarla inananların kuşkularını ortadan kaldırsın, ve kalplerinde hastalık olanlarla inkarcılar da, “ALLAH bu örnekle ne demek istiyor?” desinler. Böylece ALLAH dilediğini/dileyeni saptırır ve dilediğini/dileyeni de doğruya iletir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu (sayı) halklara bir mesajdır…
EDIP: eğer Kuran’da mayın gibi üzerine basınca patlayacak müteşabih ayetler varsa, bunların KESİN bir listesi olmalı değil mi? Bana ANLAMAYA ÇALIŞMAMAM için bu listeyi sunabilir misin? Hani kazara münafık olma tehlikesi var.  DÜŞÜN!
MUHARREM:
 Elbette anlamaya çalışmalıyız… 29 surede huruf-u mukatta harfleri vardır… Zaten bende anlamaya çalışıyorum… Eski bir Marksist’im… Sorgulayarak iman ettim… Ama 19 konusunda Kuranla birçok çelişki var…
  1. Bu kuranı Allah koruyacağını anlatıyor…
  2. Kıyamet vaktinin bilinmeyeceğini söylüyor.
  3. Ayetleri inkâr edenin kâfir olacağını söylüyor. “Apaçık indirdik ve koruruz” diyor.
  4. Şifre ve büyü olmadığını söylüyor.
  5. Diğerleriyle uğraşmaktansa muhkem ayetleri anlamaya çalışmamız gerektiğini bildiriyor.
  6. Vahiy aldığınızı söylediniz; Ceviz Kabuğunda izledim.
  7. Son ayetlerde “dininizi kemale erdirdim” diyor
Bunlar şimdilik soru işaretleri… Saygılarımla…
EDİP: 
Muharrem Şaşkın, seni tanımıyorum ve senin niyetini yargılamıyorum. Sorduğun sorular ve yönelttiğin eleştiriler gayet makul. Tartışmalı bazı noktaları kısaca özetlemişsiniz. Seni bu yönden tebrik ederim. Ancak, bir dost olarak bildiğim gerçekleri senin alınıp alınmayacağını hesap etmeden Gerçek’e olan saygım ve O’na verdiğim söz gereğince emredildiğim gibi dosdoğru anlatacağım. Kuran’ın öğretmeni de Rahman’dır, Hidayetin tek kaynağı da odur. İnsanlar niyetlerine göre, ilk kararlarına göre ya en bedihi delillere ve mucizelere kör ve sağır davranırlar veya tanık olurlar. Tarih boyunca, tanık olanların sayısı maalesef az olmuştur. Umarım bu tartışma hepimiz için yararlı olur:
  1. Müteşabihlerin sayısıyla ilgili soruma cevap vermediniz. Zira cevap vermek için biraz tefekkür ve tedebbür edip araştırsaydınız aynı minval üzerinde yazmaya devam etmek yerine “galiba bu konuda bana Sünnilerin anlattığı hikayeyi üflemeden yutmuşum. O halde biraz susup araştırmaya, öğrenmeye çalışayım” derdin :).
    Kuran mükemmel biçimde korunmuştur. Bunu 19’u inkar edenler ispat edemiyorlar, edemezler. Kuran’ın korunması ile ilgili olarak büyük bir çelişki içerisindedirler. Allah’ın “beşeriyete bir levha”, “zikra”, “büyüklerden biri”, “nezir” ve “ilericiler ile gericileri birbirinden ayıran bir test” olarak övdüğü bir sayının tanıklığını 74:24-25,  7:146 gibi düzinelerce ayette tasvir edilen nankörler gibi inkar ederek 19 sayısından 74:50-51’deki zebralar gibi kaçanlar öte yandan Kuran’ın sürekli eleştirdiği kelle sayılarına güveniyorlar. Kelle sayılarına güvenip kanarak, Allah’ın sayısına sırt çeviriyorlar. Kuran’ın mucizevi sayısının tanıklığını “bu da ne demek?” “bu olsa olsa bir büyüdür, uydurmadır” diye anlamıyorlar ve anlamamak için her türlü bahaneyi uyduruyorlar.
    Kuran’ın korunmuşluğunu Allah yerine geçmişte kutsadıkları kelle sayılarına havale edenler, mushaflar arasındaki farklılıklara karşı kafalarını kuma gömerler. Kuran harfi harfine korunmuştur ve 19 bunu ispat ediyor. Kuran ile mushaf arasındaki fark üzerinde hiç düşündün mü?
  2. Kuran’da Saatin vaktinin bildirilmeyeceğini söyleyen bir ayet yoktur. Lokman suresinin sonundaki beş şeyden sadece iki tanesinin bilinmeyeceği bildirilir. İnsanlar geleceği (gayb’in zaman ile ilgili olanı) bilemezler; ancak geleceği bilen Allah vahiy ve elçileri yoluyla gelecek hakkında bazı bilgi kırıntıları veya ipuçları verir (örneğin bak, 72:19-28). Nitekim Kuran gelecekle ilgili, örneğin Din Günü ve cennetle ilgili birçok haber içerir.
    Saat yani nankörler ve inkarcılar için büyük bir sürpriz olacaktır. Yeryüzünde teknolojileriyle güçlerinin her şeye yettiğine inandıkları ve istikbarlarının zirvede olduğu bir anda dünya dediğimiz evrenin sonu Big Bang’in tersi bir olay ile, yani ışık hızından daha hızlı ani bir çökme ile gerçekleşecektir.
  3. Evet, ayetleri inkar edenler kafirlerdir. Ondokuz ayeti hem Arapça Kuran’ın bir ayetidir (74:30) hem de Rakamlanmış bir Kitap (Kitabun Marqum) olan Kuran’ın bir ayetidir (delil ve mucize). Rakamlanmış Kitabı azgınlar “efsane” diyerek yalanlar (83:7-17), ancak aynı Rakamlanmış Kitaba Tanrı’ya yakın olanlar tanık olur (83:36).  Yani 19’u inkâr hem dil ayetini hem matematik ayetini inkar etmiş oluyor.
    Ayrıca, sen gerçekten bu “ayetleri inkâr edenlerin kâfir olduğu” gerçeğine samimiyetle inanıyorsan, kutsal ineklerinin hepsini kurban etmen gerekecektir. Bu cesareti gösteremiyorsan ikiyüzlü olursun sevgili kardeşim. Örneğin, eğer Sünni isen, Sünnilerin kendi kitaplarına göre son iki surenin Kuran’dan olduğunu inkar eden ve onları mushafına sokmayan İbni Mesud adlı sahabenin de kafir olduğuna inanman lazım. mushafını iki duayı 115 ve 116’ıncı sureler olarak ekleyen İbn Kab’a da iltimas yapmaman lazım. Keçinin yiyerek neshettiği bir ayet olduğunu iddia edenleri de kafir ilan etmen lazım.
    Dahası, Kuran’da nesih ve mansuh inancıyla Kuran’da çelişki olduğunu iddia eden ve bu şeytani öğretiyle Kuran’daki bir çok ayetin hükmünü inkâr eden bütün Ehli Sünnet âlimlerinin ve cahillerinin de kafir olduğuna inanman lazım. Dahası, bazı hadislerin Kuran ayetlerinin hükmünü iptal ettiğini ileri süren bütün Hanefi mezhebinin imam ve müçtehitlerini kâfir ilan etmen lazım!
  4. Kuran’ın hiçbir ayetinde “şifre olmadığı” biçiminde bir ifade yok. 29 Surenin başındaki harf ve rakamlardan oluşan şifrelere rağmen ve “bunlar bu kitabın işaretleridir, mucizeleridir” ifadesi sekiz yerde sürekli bu harf/rakam kombinasyonlarından sonra tekrarlanmasına rağmen böyle bir iddiada nasıl bulunabiliyorsun? Bunu uyduruyorsun veya bir uydurmayı bilmeden tekrarlıyorsun.
    Büyüye gelince, eğer sen 19’u büyü olarak görüyorsan ya bu konuda hiçbir şey bilmiyorsun ve kulaktan işittiğin hikâyelere bir Sünni refleksiyle tepki gösteriyorsun veya daha önceki inkârcılar gibi Allah’ın ayetlerini, yani işaret ve mucizelerini “büyü” diye adlandırıyorsun. İşin ilginci senin şifre ile büyüyü eşitleme tavrın 19 ile ilgili ayetlerde tipik bir inkârcı tarafından gösteriliyor (74:24). Kuran “Esatir-ul evvelin” değildir. Hikâye kitabı değildir. Kuran’da anlatılan her kıssadan hisse almalıyız ve 29:1-4 ayetini düşünüp kendimize çeki düzen vermeliyiz. O önyargılı inkarcı sadece geçmişte yaşamadı; aramızda! Aklını kullanmayan, atalarını sorgulamadan izleyen, insanları kutsayan, uyduruk çelişkili rivayetlere inanarak beyninde delikler açan, düşünme yeteneğini mantık hatalarıyla ve safsatalarla sakatlayan tipler… Bu tipler üstelik tarih boyunca çoğunluk!
  5. Sadece muhkem ayetleri anlamamız gerekiyorsa ve müteşabih ayetleri anlamaMAmız gerekiyorsa o zaman o ayetlerin bir listesini, hem de kuşkusuz ve tamam bir listesini çıkarmamız gerekmez mi? İşin ilginci, yüzyıllar boyunca bir tek alim veya cahil böyle bir liste sunamamıştır ve sunamayacaktır. Peki, muhkem ve müteşabih ayetler ile ilgili ve harika bir biçimde kendisi de iki türlü müteşabih olan (müteşabihin karesi!) 3:7 ayetinin anlamı üzerinde niye hiç düşünmüyorsun? O ayetin anlamını çarpıtan Sünni mealleri niye sorgulamıyorsun?
    Hani, Sünnilerin anlayışına göre, kazara münafık olmamak için, anlaşılması biraz zihinsel kalori gerektiren her ayeti “müteşabih” diye “anlaşılmaz müteşabih ayetler kutusu”na atmak ve böylece Kuran ayetlerini “anlamamak için takva yarışına girmemiz” gerekmez mi? Bu ayetin doğru anlamını merak etmez misin? Bu konuda birşeyler öğrenmek istemez misin? Örneğin, uyduruk hadis ve mezhep öğretilerinin değil, aklın ışığında yapılmış bir meal olan MESAJ çevirisine bakmaya ne dersin?
  6. Vahiy almışım? Neyi ve nasıl almışım? Arı gibi bir böcek vahiy alıyorsa niye bir insan vahiy almasın? Ayrıca benim aldığım vahye başkalarının inanması gerektiğini iddia ettim mi? Sen benim gerçekten vahiy alıp almadığımı nereden biliyorsun? Rabbim tanıktır ve Din Gününde ikimizi de yargılayacak sadece O’dur.
  7. Din Kemale ermiştir. Ve o dini tahrif edip noksanlaştıranlara karşı Allah her çağda uyarıcılar, müjdeciler göndermiştir. Hatta yakın zamanda gönderdiği bir elçi ile Kuran’ın mesajını tekrar dünyanın gündemine getirmiş ve o elçiyi büyük bir gaybi haberle ve mucize ile desteklemiştir. Dünyada büyük gelişmeler oluyor. Dünyanın birçok ülkesinde her dinden, ırktan, meslekten insanlar “büyüklerden biri” olan 19 sistemine tanık olanlar tevhid mesajı ile özgürlüklerine kavuşuyorlar.
    Türkiye’de bugün geleneksel hurafeleri az veya çok eleştiren birçok ilahiyatçı bu mesajı ya 1987-1992 yılları arasında yayınladığım kitaplarımı okuyarak veya dolaylı olarak öğrenip etkilenmiş ve sonra o mesajı kırıntılar halinde halka sunmaya başlamışlardır. Bir kısmını televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde gördüğünüz bu ilahiyatçılar, 19 mucizesi ile desteklenen elçinin uyarısıyla uyanan benim 1986-1992 yılları arasında tartıştığım noktaların arasında çok riskli görmediklerini dikkatlice seçerek veya geleneksel kavramlarla paketleyerek halka sunmaya başladılar, ve hala öylece sunuyorlar. İşin ilginci, bu arada bunların çoğu kitaplarım ve konuşmalarım yoluyla fikirlerinden etkilendikleri o adamı da kötüleyebiliyorlar. O adama karşı kin ve nefrette birleşen tüm mezhep, meşrep ve tarikat çevrelerinin gazabına uğramamak için…
    Ben hiçbir zaman bu mesajdan para veya unvan kazanmanın peşinde olmadım. Tam tersine, bu mesajı kabul ederken de tebliğ ederken de sürekli gerçeğe ulaşmanın ve Allah’ın rızasını kazanmanın kaygısıyla hareket ettim. Hayatım dahil dünyevi her şeyimi kaybetme pahasına da olsa inandığım gerçekleri sansürlemeden haykırdım. Böylece bile bile kendimi kurban ettim. Padişahın çıplak olduğunu herkes işitsin diye… Çocuğun uyarısıyla bir süre hipnozdan çıkan bazı dalkavuklar ve mukallidler padişahın çıplak olduğunu görmelerine rağmen buna tanıklık etme cesaretini göstermediler.  Bazı ilahiyatçıların eskiden söylemeye cesaret edemedikleri bazı gerçekleri dinlemeye hazırladım halkı.
    Bu arada, bildikleri gerçeği, bilinçli veya bilinçaltı kaygı ve hesaplarla gizlediklerine tanık oldukça bu arkadaşları eleştirip eleştirmeme konusunda tereddütler yaşadım. Maalesef bunların bazısı korkudan, bazısı para kazanmak, bazısı çeşitli siyasi güçlere şirin görünmek, bazısı da fetva makamı olmak ihtirası ile mesajı emredildiği gibi dosdoğru iletmedi. Bazıları da samimiyetle, hiçbir dünyevi menfaat gütmeden, ama iyi niyetle mesajın keskin köşelerini biraz yuvarlayarak veya daha yumuşak bir üslup seçerek tebliğ etti. Bu son gruptaki muvahhit arkadaşlara sürekli saygı duydum ve destek oldum. Nitekim, cemaat ve tarikat çevrelerinde ismi ve fikirleri nefret ve panik yaratan biri olarak, sırf o arkadaşları korumak için kendileriyle olan yakın ilişkilerimi mümkün mertebe gizli tutmaya gayret ettim ve hala ediyorum.
    Gayet net olan tevhit mesajını kalabalıkları ürkütmemek için ya bir kısmını örterek veya belli bir dozda şirkle ve hurafelerle karıştırarak çeşitli formüllerle sunan arkadaşlara yıllar sonra birkaç kez eleştiri yönelttim.  Bu konuyu ta 1986’dan beri izleyenler ne dediğimi bilir. Bu mesaj gereği gibi tebliğ edilirse kalplerde ve zihinlerde paradigma değişimine ve sosyal hayatta devrime yol açar.
    En yukarda “19 dinimize ne katıyor? Ne faydası var?” diye soruyorsun. Bu soruyu soran yüzlerce kişiyi ne zaman yokladımsa bu kişilerin ne 19’u bildiklerine ne de atalarından miras aldıkları veya çeşitli psikolojik sebeplerle inandıkları öğretiler hakkında gereken sorgulamayı yaptıklarına tanık oldum. O halde sana önerim şudur: bu tür önyargılı yaklaşımlar göstermek ve türlü türlü bahaneler üretmek yerine reddetmeye o kadar iştiyaklı olduğun bu konuyu adam gibi araştır ve öğren. Bu eleştirinden senin bu konuyu yeterince araştırmadığını çıkarıyorum. Dilersen sana Üzerinde 19 Var adlı kitabın PDF nüshasını hediye etmek isterim. Ne dersin?

Recm ve Recim hakkındaki iddialara (keçi ayeti yemiş!) cevaplar


Recm ve Recim hakkındaki iddialara (keçi ayeti yemiş!) cevaplar ile ilgili görsel sonucu
Kuran’daki ayetleri tahrif ederek İslam dinini Allah + Peygamber + Sahabeler + Tabin + Mezhep imamları + Mezhep alimleri + Alimcikler + Tarikat şeyhleri + Şeyciklerden oluşan bir şirket dinine çeviren Sünnilerin Kuran’da olmayan bir müşrik adetini savunmak için yazdıkları şu makaleyi ibretle okuyunuz:
Recm ve Recim hakkındaki iddialara
(keçi ayeti yemiş!) cevaplar
Yazan: Uyduruk Ayet Yiyen Günah Keçisisi Hadisçisi Zina Eden Maymunu Recm Ederek Cezalandıran Maymunlar Habercisi Sidiği Şifa olan Develer Hadisçisi Öldürülmeleri Sevap olan Kertenkele ve Kara Köpekler Hadisçisi Bir Mezhebin Mukallidi ve bir Tarikatın Müridi Sarıklı, sakallı, cübbeli Ebu Cehil
Bir takım kişiler artık hükmü uygulanmayan recim üzerinden hadislere saldırmaya çalışıyorlar. 
1400 küsür yıldır,  Peygamberimiz ve sahabelerin bile uyguladığı cezayı inkar etmeye çalışıyorlar… Keçi ayeti yemiş, şöyle olmuş böyle olmuş gibi yaygaralar ile insanların zihnini bulandırmaya çalışıyorlar. Biz size bu konuyu esaslı bir şekilde anlatacağız ve Allah’ın izniyle bu konuda bilgi sahibi olacaksınız… Recm sözlükte; öldürmek, sövmek, kovmak, terketmek, bühtan, lanet etmek ve atılan taş manalarınadır.
Istılahta da; Muhsan olan zinakâr erkekle, muhsan olan zinakâr kadını usûlüne göre taşlayarak öldürmektir.
Recim konusu lafzı kaldırılmış bir ayet ile indirilmiş olmakla birlikte Resulüllah Efendimizin kesin uygulamaları ile sabittir.
ZİNA EDENE YÜZ DEĞNEK AMA BEKÂRA!
Değerli kardeşlerimiz recmi inkâr edenler şöyle demektedirler: “Recim Kuran’da yok. Evli de olsa bekâr da olsa Kuran’da zina edenin cezası bellidir. Bu da yüz değnektir.”
Ayet şöyle:
“Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun.” (Nur Suresi 2)
Bu ayeti delil alarak recim olmadığını söyleyen kişiler Kuran’da nesih ve mensuh olmadığını iddia eden kişilerdir.
Başka bir mesele ise ayette kadın erkek tanımı yapılırken “evli veya bekar” olduğu belirtilmiyor. Yani zina eden bir kadın ve erkek bekar da olabilir evli de olabilir. Burada bir kapalılık söz konusu. Mesela şu ayet-i kerime de konumuzla alakalıdır:
“Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın). (Nisa 15)
Bu ayete göre ise kadınların yüz sopa ile cezalandırılması değil evde ölünceye kadar haps olunması emrediliyor. Nedense nesih ve mensuh olmadığını savunanlar bu ayeti hiç gündeme getirmezler. Çünkü işlerine gelmez.
Zahiri olarak bir karışıklık var gibi gözüküyor. Biz bu konuyu da “namazı” öğrendiğimiz gibi Resulüllah’tan öğrenmez isek işin içinden çıkamayız.
Değerli Gönül Dostları!
Nur Suresi 2. ayeti bekâr olup zina edenler için geçerlidir. Nisa suresi 15. ayeti ise sonunda gelen “Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar” ilahi beyanıyla ayetin nesh olunacağı zaten açıkça ifade edilmiştir. Ve Allahu Teala bu suç için bir yol açmıştır.
Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
“Allah, o(kadı)nlara bir yol halketti. Evliye evli, bekâra bekâr! Evliye yüz dayak. Sonra taşlarla recim. Bekara yüz dayak sonra bir sene sürgün.” (Müslim, Hudud 13)
AYET İLE NESHEDİLMİŞTİR
Bu ayetin hükmünün nesholunduğunda alimlerin ittifakı vardır. Ancak bazılarının iddia ettiği gibi hadis ile değil aslında ayet ve hadis-i şerif ile nesh olunmuştur. Çünkü bu konuda da bir ayet inmiş ancak ayetin lafzı kaldırılmıştır…
Abdullah b. Abbas radıyallahü anhuma şöyle demiştir: Ömer (b. el-Hattâb) (Radıyallahu anh) halka hitâb edip şöyle dedi: “Şüphesiz Allah (Celle Celaluhu) Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i hak ile gönderdi, ona Kitabı indirdi. 
Recm âyeti ona indirilenler içindedir. Biz onu, okuduk ve ezber­ledik. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) recmetti, ondan sonra biz de recmettik. 
İnsanlar üzerinden uzun zaman geçerse, birisinin; biz Allah’ın Kitabında recm âyetini bulamıyoruz, demesinden ve Allah’ın indirdiği bir farzı terketmek suretiyle sapıtmalarından korkarım. Muhsan olduğu ve beyyine ya da ha­milelik ve itiraf bulunduğu zaman erkeklerden ve kadınlardan zina edene recm haktır (sabittir).
 Allah’a yemin ederim ki eğer insanlar, Ömer Al­lah’ın kitabına ilâvede bulundu, demeyecek olsalardı, recm âyetini yazar­dım.”(Buhâri; hudûd 30. 31 Tirmizi; hudûd 7; Müslim; hudûd 15; İbn Mâce, hudûd 9. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/110)
Hazreti Ömer’in sözünü ettiği okunuşu mensuh ayet şudur:
“İhtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ederlerse, onları recmedin” (Mâlik, Muvatta’, Hudûd 10; İbn Mâce, Hudûd, 9; Ahmed b. Hanbel, V, 132, 183
Hazreti Ömer (Radıyallahu anh) zina eden evlilerin recmedilmesini emreden ayetin lafzının kaldırıldığını beyan ettiği hutbe esnasında raşid halifeler ve vahiy katipleri dahil bir çok sahabe vardır ve bir sahabe dahi itiraz etmemiştir. 
Bu sahabe- kiram ki Hazreti Ömer’in: “ben yanlış yaparsam tavrınız ne olur” sualine “kılıçlarımızla düzeltiriz” diyen insanlardır.
Öyle olduğu halde bir sahabe bile çıkıp itiraz etmemiştir çünkü Hazreti Ömer gibi gerçeği onlarda bilmekteydiler ve Resulüllah’ın recmi tatbikine şahit olmuşlardı…
İmrân b. Husayn (Radıyallahu anh) den rivayet edildi ki: Bir kadın, – Ebân’ın hadisinde denildiğine göre, Cüheyneli bir kadın Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gelip, zina ettiğini ve gebe olduğunu söyledi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kadının bir velisini çağırdı ve: “Ona iyi davran, çocuğunu do­ğurunca getir” buyurdu.
Kadın çocuğunu doğurunca (velisi onu Resulüllah’a) getirdi. Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) emir buyurdu ve elbisesi üzerine bağlandı. Sonra da efendimizin emri ile recmedildi. Sonra yine emretti ve ashap cenazesini kıldı.
Ömer (Radıyallahu anh); Yâ Rasûlullah! O zina etmiş olduğu halde, namazını kılı­yor musun?!…” dedi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
”Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, o öyle bir tevbe etti ki, eğer tevbesi Medinelilerden yetmiş kişiye taksim edilse yeterdi. 
Sen bu kadının canını feda etmesinden daha üstününü buldun mu?” buyurdu. (Müslim, hudûd 24; Tirmizi, hudûd 9; Nesâi, cenâiz 64; İbn Mâce, hudûd 9; Dârimî, hudûd 17; Ahmed b. Hanbel, IV, 430, 435, 437, 440.Sünen-i Ebu Davud )
Bu ve bir çok sahih hadis-i şerif, ashabında beyanları ile sabit olan recim, İslam’ın bir hükmü ve toplumsal huzurun teminatıdır.
AYETİ KEÇİ YEMİŞ DEYİP ALAY EDENLER
Hiçbir yerden çıkış bulamayanlar Aişe annemizin şu haberini alarak alay ederler: “… Âişe (Radtyallâhü anhâ)’âan; Şöyle demiştir :
”Andolsun ki recm etme âyeti ve yetişkin kişiyi on defa emzirme (sebebi ile nikahlamanın haramlıgı) ayeti indi ve andolsun ki bu âyetler tahtımın altındaki bir yaprakta (yazılı) idi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat edip bizO’nun Ölümü ile meşgui olunca, evde beslenen bir koyun (veya keçi odaya) girip o yaprağı yedi.”
Bildiğiniz gibi sütkardeşin nikâhı da haramdır ve bu ayetin lafzı da kaldırılmıştır.
İlahiyatçı geçinen adamlar kalkıp: “Keçi ayeti yemiş, maymunlar bulmuş, keçi ayeti neshetmiş, bunu kabul edersek Kuran’ın korunmuşluğu nerede kalır” gibi ifadelerle alay ediyorlar. Cehaletlerine tuz biber ekiyorlar.
Halbuki Allahu Teala dilediği ayetin manasını veya lafzını kaldırır. 
NESİH MENSUH DELİLLERİNİ OKUYABİLİRSİNİZ 

NESİH MENSUH DELİLLERİ

   Nesih ve Mensuh meselesi ayeti kerime ve hadisi şerifler ile sabit iken bunu inkar edenlerin kendi görüşlerinden başka delilleri bulunmamaktadır.

   Nesih: İzale, bertaraf, ibtal ve yok etme; izale edilen şeyin yerine başka birinin konulması veya konulmaması, nakletme, kaldırma, hükümsüz kılma, istinsah etme, değiştirme, tahvil etme (nesha) fiilinin mastarıdır.
   Istılah âlimlerince nesh değişik şekillerde tarif edilmiştir. Neshin, ıstılâhî tariflerinin ortak noktaları alınmak suretiyle şu şekilde tarifi mümkündür: “Nesh, şer’î bir delil ile sabit şer’î ve fer’î bir hükmün daha sonra gelen yeni şer’î bir delille kaldırılması, ilgası, tebdil ve tağyîr edilmesidir.” Bu şekilde kendinden önceki hükmü kaldıran delile “nâsih”, hükmü kaldırılan delile de “mensûh” denilir.
   Alimler neshi ve mensuh meselesine ve bu konu ile alakalı ayetlere vakıf olmayanların ayetlerden hüküm çıkarmaya çalışmalarının ve Kur’andan vaaz vermelerinin caiz olmadığını bildirmişlerdir.
   Kur’an-ı Kerimde bu konuda çok açık ayetler bulunmaktadır. Şöyle ki:
“Biz herhangi bir ayeti nesheder veya onu unutturursak, ondan daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki; gerçekten Allah her şeye Kadir’dir.” (Bakara 106)

   “Biz bir ayet yerine başka bir ayeti değiştirdiğimizde, o kişiler: ‘Sen ancak bir uydurucusun!’ derler. Oysa Allah neyi indireceğini pek iyi bilmektedir. Doğrusu onların pek çoğu bilmezler.” (Nahl 101)
   “(Ey Habibim) Biz seni okutacağız da sen asla unutmayacaksın. Ancak Allah’ın dilediği müstesna. Çünkü O âşikârı da bilir, gizliyi de” (el-Âlâ, 6-7)
   Bu gibi ayetler Allahu Teala’nın indirdiği bir ayeti lafzen veya hükmen kaldırıp/unutturacağını beyan etmektedir. Şimdi birkaç örnek ile konuyu genişletelim..
Nesih 3 şekilde olur.
1- Lafzı ve manası mensuh (kaldırılmış) olan
2- Yalnız manası (hükmü) kaldırılıp lafzı mevcut olan
3- Lafzı lafzı kaldırılıp manası baki olandır.

LAFZI VE MANASI KALDIRILMIŞ OLAN
   Hazreti Enes (Radıyallahu anh) nı şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Allahu Teala, Meune kuyusunda öldürülenler hakkında ayet indirmiş di ki, biz o ayeti nesh olununcaya kadar (kaldırılıncaya) kadar okurduk. Şöyle ki:
   “Dikkat edin! Kavmimize ulaştırın ki, şüphesiz biz Rabbimize kavuştuk. Bizden razı oldu ve bizi razı etti.”

MANASI (HÜKMÜ) KALDIRILIP LAFZI BAKİ OLAN
   1- Mesela Enfal suresi 65. ayeti kerimesinde sabırlı 20 kişinin 200 kişiye, 100 kişinin 1000 kişiye gelip gelebileceği yani böyle bir karşılaşmadan kaçmanın haram olduğu belirtilmektedir. Hemen sonraki 66. ayeti kerimede ise Allahu Teala sayı ve zafiyet bakımından bir zafiyetin olması, ümmetin kolaylığı için sabırlı 100 kişinin 200 kişiye, 1000 kişinin 2 bin kişiye galip geleceğini yani 1’e 2’lik bir karşılaşmadan kaçılmasının haramiyetini beyan etmiştir.

   Ayetlerin meali şöyledir: “Ey nebi! İnsanları savaşa teşvik et! İçinizden sabredici yirmi kişi bulunursa iki yüz kişiye galip gelirler. Sizden (sabırlı) yüz kişi bulunursa, o kafir olmuş kimselerden bin (kişiy)i yenerler…..” (Enfal 65)
   “Allahu Teala sizde bir zafiyet olduğunu bilmiş ve şuanda bir hafifletme yapmıştır. Artık içinizden sabırlı yüz kişi bulunursa, iki yüz (kişiy)e galip gelirler. Ama aranızdan (sabırlı) bin (kişi) bulunursa, Allah’ın izni (ve desteği) ile iki bin (kişiy)e galip gelirler. Zaten Allah o sabredenlerle beraberdir” (Enfal 66)

   Görüldüğü üzere bir ayet diğer ayetin hükmünü neshetmiştir. Ayetin lafzı vardır ancak hükmü kalkmıştır.
   2- Başka bir misal miras ile ilgilidir. Bakara Suresi 180. ayetinde geçen mü’minlerin servetlerindne bir kısmını anne-baba ve yakınlarına vasiyet etmelerinin farz oluşu Nisa Suresi 11 ve 12. ayetlerinde miras taksiminin kesinleşmesi ile kaldırılmış, artık yapılacak vasiyetler geçersiz sayılmıştır. (İslama göre kişi mal varlığını ölmeden önce istediği dağıtabilir ancak malının dağıtımının öldükten sonrası için yaptığı vasiyet geçersizdir.)
   Kur’an-ı kerimde bu konuda bir çok örnek vardır. Yukarıda da denildiği gibi nesh ve mensuh meselesini bilmeyenlerin Kur’an-ı Kerimden vaaz vermeleri doğru değildir.
LAFZI KALDIRILIP MANASI BAKİ OLAN
   Mesela recim meselesinde zina eden erkek ve kadının recm edileceği hakkındaki ayetin lafzı sonradan kaldırılmıştır. (Hükmü geçerli olmakla birlikte bu konuda Resulüllah Efendimizin mütevatır derecesine ulaşmış inkar edilemeyecek hadisleri mevcut olduğundan recim konusu inkar edilemez.)

   Abdullah b. Abbas (r. anhümâ), Hazreti Ömer’in minberde şöyle dediğini rivâyet etmiştir. “Cenab-ı Allah Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i hak ile göndermiş ve O’na Kitab’ı indirmiştir. Recm ayeti de O’na indirilen ayetlerden idi. Biz bu ayeti okuduk, ezberledik ve anladık. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık”. Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp “Biz Allah’ın kitabında recmi bulamıyoruz” der ve Allah’ın indirdiği bir farzı terkederek sapıklığa düşerler. Şüphesiz recm, Allah’ın kitabında, evli olmak, şahit, gebelik veya ikrar bulunmak şartıyla, zina eden kimse aleyhine bir haktır” (Müslim, Hudûd, 15).
   Hazreti Ömer’in sözünü ettiği okunuşu mensuh ayet şudur: “İhtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ederlerse, onları recmedin” (Mâlik, Muvatta’, Hudûd 10; İbn Mâce, Hudûd, 9; Ahmed b. Hanbel, V, 132, 183). Hazreti Ömer’in recmi, Medine minberinden ilân etmesi, içlerinde bir çok sahabe bulunan cematten hiç birinin buna karşı çıkmaması, recmin sabit olduğunu gösterir (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davudoğlu, İstanbul 1978, VIII, 350). es-Serahsî (ö. 490/1097). Ömer (Radıyallahu anh)’in şöyle dediğini nakleder:
   “Eğer insanlar, Ömer Allah’ın Kitabına ilave yaptı demeyecek olsalar, “ihtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ettikleri…” ifadesini Mushaf’ın haşiyesine yazardım” (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1398/1978, IX, 37).
   Bazıları Resulüllah’ın hadisi ile ayetin neshedilemeyeceği, dolayısıyla bu hükmün geçersiz olduğunu iddia ederler. Yani recim cezasının olmadığını söylerler. Halbuki yukarıda da okuduğunuz gibi bu ayetin lafzı kalkmış ancak manası sabit kalmıştır…
ELİMİZDEKİ KUR’AN CEBRAİL’İN SUNDUĞU KUR’ANDIR
   Şu da bilinmelidir ki, elimizde bulunan Kur’an-ı Kerim Cebrail (Aleyhisselam)ın Efendimize arzettiği (sunduğu) son şeklidir.

   Ubeydetu’s-Selmani’nin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
   “Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in vefat ettiği sene, O’na arzedilen (sunulan) kıraat (Kur’an okunuşu) Hazreti Osman (Radıyallahu anh) ın bütün insanları üzerine topladığı (herkesin razı olduğu) ve bütün insanların ittifakı (birliği)yle okuduğu kıraattır. (Suyuti, D. Mensur 1/258)

   İbn-i Mesud (Radıyallahu anh) ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Cibril-i Emin her sene bir kere, Kuran’ı Efendimize arz ederdi. Son sene iki kere arz etti. İşte ben o sene Resulüllah’tan Kuran’ı aldım.” (Suyuti, Dürrul Mensur 1/259)

   Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allahu Teala dinin yeni yeni oturduğu zaman diliminde bazı ayetler indirmiş ve daha sonra unutturmak sureti ile onları kaldırmıştır. Bazı ayetlerin hükmünü diğeri ile neshetmiştir. Ehli Sünnetin ittifak ettiği görüş nesih ve mensuhun olduğudur. Siz, televizyonlara çıkan yerden bitme ne olduğu belirsiz, hadis, müctehid tanımayan, işine gelmeyen ayeti bile görmeyen körlere aldanıp da ehli sünnetten şaşmayın..
Ayetin lafzını kaldıran, ayetin sahibi olan Allahu Teala olduğuna göre korunmuşluğunda bir problem yoktur. Zaten şuan okuduğumuz Kur’an, lafız itibari ile Cebrail aleyhisselam’ın tilavet ettiği son şeklidir, yani o lafızlar zaten Allahu Teala tarafından kaldırılmıştı:
“Ubeydetu’s-Selmani’nin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:“Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in vefat ettiği sene, O’na arzedilen (sunulan) kıraat (Kur’an okunuşu) Hazreti Osman (Radıyallahu anh) ın bütün insanları üzerine topladığı (herkesin razı olduğu) ve bütün insanların ittifakı (birliği)yle okuduğu kıraattır.(Suyuti, D. Mensur 1/258)
İbn-i Mesud (Radıyallahu anh) ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Cibril-i Emin her sene bir kere, Kuran’ı Efendimize arz ederdi. Son sene iki kere arz etti. İşte ben o sene Resulüllah’tan Kuran’ı aldım.” (Suyuti, Dürrul Mensur 1/259)
Bir keçi ayet yer inkarcılar dinden çıkar! Hiç düşünmezler ki Hazreti Ömer Efendimizin’de yukarıda ifade etiği gibi ayet inmiş ve okunmuştur. Allahu Teala ayetin lafzını herhangi bir vesile ile ortadan kaldırmayı murad ettiyse bunda keçiyi de kullanır, koyunu da… Nitekim Nemrut kâfirini topal bir sinek ile devirmiş ve yok etmiştir.
Dolayısıyla Allahu Teala, istediği ayetin lafzını ve hükmünü kaldırır, bunun için sebep kıldığı şeyin hiçbir önemi yoktur.
[Müşrikler ve münafıklar Kuran’ın biricik kaynağı olan Kuran’a düzinelerce kitabı eklemek ve islam dininin özgürleştirici, rasyonel, barışçı ve adil olan tevhid mesajını tahrif ederek cahiliyye inanç ve uygulamalarını hortlatmak ve Allah’ın dini diye sunmak için bazı ayetlerin anlamını tahrif ettiler. Aşağıdaki tahrifatı ifşa eden tartışmalarımı Müslüman Din adamlarına 19 Soru veya İslami Reform için Manifesto adlı kitaplarımda bulabilirsiniz. Manifesto’yu www.19.org sitesinde PDF olarak indirip okuyabilirsiniz. Ayrıca MESAJ çevirisi de bu ayetlerde yapılan tahrifatları tek tek ifşa ediyor. Edip Yüksel ]
RESULÜLLAH’A İTAAT ETMEK!
Hiçbir İslam alimi bunu iddia etmemiş ama diyelim ki bu konuda bir ayet inmedi. Böyle bile olsa Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz helal ve haram koyma, şeriat koyma ve hüküm verme yetkisine sahip olduğundan koyduğu hüküm geçerlidir.
TEBYİN VE TEFSİR (AÇIKLAMA) YETKİSİ
1- “(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.”(16/44)
Ayeti kerimede bildirildiği üzere Hazreti Peygamber, Allahu Teala’nın bildirdiği ayetleri açıklamakla görevlidir. Bu konuyu destekleyen bir başka ayet ise şöyledir:
“Ey kitap ehli! Peygamberlerin arası kesildiği bir sırada “Bize ne müjdeleyici bir peygamber geldi, ne de bir uyarıcı” demeyesiniz diye, işte size (hakikatı) açıklayan elçimiz (Muhammed) geldi. (Evet,) size bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Maide 19.)
HÜKÜM VERME YETKİSİ
2- “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulüne davet edildiklerinde, mü’minlerin sözü ancak ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Nur 51)
Ayeti Kerimenin iniş sebebi çok manidardır. Münafık Bişr ile bir yahudi hakkında nazil olmuştur. İkisi arasında bir arazi üzerinde ihtilâf çıkmıştı. Yahudi, Bişr’i, aralarında hüküm vermesi için Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a çekerken münafık, Yahudiyi Ka’b ibnu’l-Eşref e gitmeleri için çekiyor, bir yandan da: “Muhammed bize haksızlık eder, zulmeder.” diyordu. Sonunda Yahudinin ısrarı ile Peygamberimiz’e gelip davalarını anlattılar; Allah’ın Rasûlü de Yahudi lehine hükmetti.
Ancak münafık, Hazreti Peygamber (Aleyhisselam)’ın hükmüne razı olmayıp: “Gel bir de Ömer’e davamızı anlatalım, ondan hüküm vermesini isteyelim.” dedi. Yahudi buna da razı oldu ve gidip davalarını Hazreti Ömer (Radıyallahu anh)’a anlattılar. Yahudi bu arada Hz. Ömer’e: “Hazreti Peygamber, benim lehime hükmetti de bu adam O’nun hükmüne razı olmadı.” dedi. Hazreti Ömer, o münafığa: “Öyle mi oldu?” diye sordu, onun: “Evet.” cevabı üzerine: “Beni burada biraz bekleyin, hemen geliyorum.” deyip evine girdi, kılıcını kuşanmış olarak çıktı ve münafığın oracıkta boynunu vurup öldürdü ve: “Rasûlullah’ın hükmüne razı olmayan hakkında benim hükmüm budur.” dedi de bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeleri indirdi.
Hazreti Ömer’in bu davranışı üzerine Cibril: “Ömer, Hak ile bâtılın arasını ayırdı.” demiş, bunun üzerine Hazreti Ömer’e: “el-Fârûk” lâkabı verilmiştir.
Ayeti Kerimenin ifadesi ile de anlaşılıyor ki Peygamberimiz hazreti Muhammed Mustafa (Sallallah Aleyhi ve Sellem) kesin bir hüküm verme yetkisine sahiptir. Mü’minlere düşen ise bu hükme razı olmaları ve gönülden kabul etmeleridir.
ALLAH VE RESULÜ HÜKMEDİNCE SEÇME HAKKIN YOKTUR!
3- “Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab 36)
Bir önceki ayeti teyit eden bu ayet de Resulüllah’ın bir konu hakkında verdiği hükmü Allah’ın (Celle Celaluhu) hükmü ile eşit saymış, bir fark olmadığını vurgulamış, bu hüküm karşısında seçme veya çıkar bir yol aramanın batıl olduğunun altı çizilmiş ve bu hükmü kabul etmeyenlerin (Resulüllah hüküm koyamaz diyenler de dahil) aşikar bir şekilde sapıtacağını beyan etmiştir.
HARAM KOYMA YETKİSİ
4- “Resul size neyi verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının, Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr 7)
Ayeti kerime çok sarih bir ifadeyle Resulüllah Efendimizin haram koyma, sakındırma, nehyetme yetkisini ifade etmektedir. Ayet-i kerimede dikkati çeken husus Resulüllah’ın nehyettiği şeyden sakınılması ve bu emre itaat hususnda Allah’tan korkulması gerektiğidir. Allahu Teala, Peygamberinin emirlerini kendi ilahi garantisi altına almış ve mü’minlerin kesin itaatini emretmiştir. Peygamber’in hükmünden yüz çevirenler ise ayeti kerimeye göre ancak Allah’u Teala’dan korkmayanlardır.
RESULE İTAAT ALLAH’A İTAATTİR!
5- “Kim Resul’e itaat ederse gerçekte Allah’a itaat etmiş olur…” (Nisa 80)
Yukarıda geçen ayet-i kerimelerde hüküm verme, helal ve haram koyma yetkisi beyan edilen Resulüllah Efendimizi, Allahu Teala bu ayeti kerime ile itaat makamında kendisi lie eş değer tutulmakta, Resulüne itaatin aslında Allah’a itaat olduğu dolayısıyla Resulüne ve verdiği hükme karşı gelmenin Allah’a karşı gelmek olduğu ifade ediliyor.
ALLAH’A VE RESULÜNE İTAAT EDİN
Aşağıda sıralayacağımız ayetler de Allah ve Resulüne itaati hiç ayırmamıştır…
6- “Allah’a ve Resulüne itaat edin ki merhamet olunasınız” (Al-i İmran 132)
7- “İşte bu (hükümler) Allah’ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte bu büyük başarıdır. Kim de Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve onun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (nisa 13-14)
8- “Öyleyse Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve Allah’a karşı gelmekten sakının. Şayet yüz çevirirseniz bilmiş olun ki elçimize düşen sadece apaçık tebliğdir.” (Maide 92)
9- “Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 46)
10- “Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlüne itaat edin ve işitir olduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin.” (Enfal 20)
AYET İLE ÇELİŞMEZ
Bazıları da Resulüllah’ın bu uygulamasının Nur Suresinin “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun.” (Nur Suresi 2) ayeti ile çeliştiğini, hadisin ayeti neshedemeyeceğini savunur. Bu iddia çok yanlıştır. Çünkü ayeti kerimede evli veya bekâr ayrımı söz konusu değildir. Sahabeler dâhil hiçbir Ehli sünnet âlimi de böyle bir mana çıkarmamıştır. Resulüllah Efendimizin uygulamalarından da ayetin bekârlar hakkında nazil olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla hiçbir çelişki mevcut değildir…
ŞARTLAR AĞIRDIR
Zinanın şartları ağırdır. Zinanın müslüman, erkek, adaletli ve hür dört erkek şahitle ispat edilmesi gerekir (en-Nisâ’, 4/15; en-Nûr, 24/4,13). Şahit sayısı dörtten az olur veya dördüncü şahit “sadece bunları bir yorgan altında gördüm” gibi kesin zinaya delâlet eden beyanda bulunmasa, ilk üç şahide “zina iftirası (kazf)” cezası uygulanır. Zina isnat edilenden had düşer. Çünkü Hazreti Ömer, Muğîre (Radıyallahu anh)’in zinasına şahitlik eden üç kişiye zina iftirası cezası uygulamıştır.
Resulüllah Efendimiz zamanındaki recim hadiselerine baktığımız zaman ise kişilerin kendilerini şikayet ettiği, kişinin her gelişinde Resulüllah’ın geri çevirdiği ve kendisi hakkındaki şahitliği 4’e tamamladığı görülür.
Bu konuya bütün fıkıh alimlerinin kitaplarında da geniş yer verilmiş, ancak son zamanlarda çıkan ve İslamın temel hükümlerini bile tartışmaya açan Prof. etiketli insanlar recmin olmadığını iddia etmektedirler. Onların inkarları delile değil sadece felsefelerine dayanır. Allahu Teala bu kişileri de ıslah eylesin ve Ehli sünnetin neferi eylesin… Diyeceğimiz son söz budur…

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...