11 Nisan 2016

Tur’da Kırk Gün-Tur’a İkinci Çıkış-Menn-ü Selvâ-Arz-ı Mukaddesin Fethi-Sonraki Devirler:


Tur’da Kırk Gün

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Musa Aleyhisselâm’a Tur dağının üzerinde otuz gece sonra buluşma vâdetti, sonra buna on gece daha ekledi. Böylece kırk geceye tamamlandı. Musa Aleyhisselâm günlerini oruçla geçirdi. Kavminden ayrılıp bir kenara çekilmezden evvel Harun Aleyhisselâm’ı yerine vekil tayin etti:
“Kavmim içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna gitme!” buyurdu. (A’raf: 142)
Rabbinin kelâmını işitmeye şevki ve iştiyakı vardı. Daha önce bu şevki tattığı için aceleyle huzura geldi.
Allah-u Teâlâ:
“Seni kavminden daha çabuk gelmeye sevkeden nedir ey Musa?” diye sordu. (Tâhâ: 83)
“Onlar benim ardımdan geliyorlar. Rabbim! Hoşnut olman için sana acele geldim.” dedi. (Tâhâ: 84)
Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:
“Biz senden sonra kavmini imtihana çektik. Sâmiri onları saptırdı.” (Tâhâ: 85)
Musa Aleyhisselâm’ın Cenâb-ı Hakk ile Tûr Dağında vaki olan mükâlemesi Kur’an-ı kerim’de şu şekilde beyan edilmektedir:
“Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuştuktan sonra ‘Rabbim! Zâtını bana göster, sana bakayım.’ dedi. Allah ‘Sen beni göremezsin. Fakat şu dağa bak! Eğer o yerinde durursa, sen de beni görürsün.” buyurdu.
Rabbi dağa tecelli edince, onu yerle bir etti. Musa da baygın düştü. Ayılınca ‘Allah’ım! Seni tenzih ederim, sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim’ dedi.
Allah buyurdu ki:
“Ey Musa! Seni peygamber göndermem ve seninle konuşmamla, seni insanlar arasından seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!” (A’raf: 143-144)
Tur dağında Musa Aleyhisselâm’a Hakk’ı bâtıldan ayıran Tevrat-ı şerif verildi. O zamana kadar nebi idi. O andan itibaren resul oldu.
Bu hususta Kur’an-ı kerim’de şöyle buyurulmaktadır:
“Musa’ya verdiğimiz Tevrat levhalarında her şeyden bir öğüt yazdık ve her şeyi uzun uzadıya açıkladık. Onlara sıkıca sarıl, kavmine de emret, en güzel şekilde tutsunlar. İlerde size yoldan çıkmış fâsıkların harap olan yurdunu göstereceğim.” (A’raf: 145)
Musa Aleyhisselâm Tur dağında iken, onun yokluğunu fırsat bilen İsrâiloğulları; üzerlerinde taşıdıkları altın süs eşyalarını toplayarak Samiri adındaki bir adama bir buzağı heykeli yaptırdılar ve onu kendilerine ilâh edindiler. Allah’ı bırakıp ona tapınmaya başladılar.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Musa’nın kavmi; onun ardından kendi ziynetlerinden canlıymış gibi böğüren buzağı heykeli yaparak onu ilâh edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve yol da göstermediğini görmediler mi? Onu ilâh olarak benimseyip kendilerine yazık ettiler.” (A’raf: 148)
“Musa kavmine çok kızgın ve üzüntülü olarak döndü! Ey kavmim dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti aradan? Yoksa Rabbinizin gazabına mı uğramak istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?” (Tâhâ: 86)
“‘Ben sizi geride bırakıp gidince ne kötü olmuşsunuz. Rabbinizin emrinin çabucak gelmesini mi istiyorsunuz?’ dedi.
Elindeki Tevrat levhalarını bırakıverdi ve kardeşinin başından tutup kendine doğru çekmeye başladı.” (A’raf: 150)
“Ey Harun! Bunların sapıttığını görünce, seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir? Neden bana uymadın? Emrime karşı mı geldin?” dedi. (Tâhâ: 92-93)
Harun Aleyhisselâm şöyle cevap verdi:
“Anamın oğlu! Saçımdan sakalımdan tutma. Ben senin ‘İsrâiloğulları arasına ayrılık soktun, sözüme bakmadın.’ diyeceğinden korktum.” (Tâhâ: 94)
“Bunlar beni zayıf görüp hırpaladılar, az daha beni öldürüyorlardı. Bana düşmanları sevindirecek şekilde davranma. Beni bu zâlimler gürûhu ile bir tutma.” (A’raf: 150)
“Daha önce Harun onlara ‘Ey kavmim! Siz bu buzağı ile imtihana çekildiniz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahman’dır. Bana uyun, emrime itaat edin.’ demişti.
Onlar da ‘Musa bize dönünceye kadar buna sarılmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz.’ demişlerdi.” (Tâhâ: 90-91)
Ayrıca şu sözü de söylemişlerdi:
“İşte bu sizin de Musa’nın da ilâhıdır. Fakat o unuttu.” (Tâhâ: 88)
Musa Aleyhisselâm onlara “Verdiğiniz sözden niçin caydınız?” diye sorduğu zaman:
“Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. O kavmin ziynet eşyasından bize yükler dolusu taşıtıldı. Biz onları ateşe attık. Aynı şekilde Sâmirî de attı.” dediler. (Tâhâ: 87)
Daha sonra Musa Aleyhisselâm Sâmiri’ye dönerek:
“Ya senin zorun ne idi ey Sâmiri?” buyurdu. (Tâhâ: 95)
“Onların görmedikleri bir şey gördüm ve onu sana gelen ilâhi elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Bunu ziynet eşyasının eritildiği potaya attım. Nefsim bana bunu hoş gösterdi.” dedi. (Tâhâ: 96)
Musa Aleyhisselâm buyurdu ki:
“Defol, git! Doğrusu artık hayat boyunca ‘Bana dokunmayın!’ demenden başka yapacağın bir şey yoktur. Bir de senin için hiç kaçamayacağın bir ceza günü var. Sarılıp durduğun, üstüne düşüp tapındığın ilâhına bak! Biz onu yakacağız, sonra da denize atacağız.
Sizin ilâhiniz, ancak ve ancak O’ndan başka hiçbir ilâh olmayan Allah’tır. İlmi her şeyi kuşatmıştır.” (Tâhâ: 97-98)
Daha sonra da Allah-u Teâlâ’ya niyazda bulundu:
“Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Bizi rahmetinin içine al. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (A’raf: 151)
Musa Aleyhisselâm’ın ciddi müdahalesi ile İsrâiloğulları hatalarını anladılar, yaptıklarına pişman oldular.
Elleri böğründe, çaresiz kalıp kendilerinin sapıtmış olduklarını görünce:
“Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsan, andolsun ki en büyük ziyana uğrayanlardan olacağız.” dediler. (A’raf: 149)

“Musa’nın öfkesi geçtikten sonra levhaları aldı. Onların bir nüshasında ‘Rablerinden korkanlar için hidayet ve rahmet vardır.’ yazılmıştı.” (A’raf: 154)

Tur’a İkinci Çıkış

Buzağıya tapmaları üzerine Musa Aleyhisselâm onları tevbeye davet ettiği gibi, ayrıca ileri gelenlerinden yetmiş kişiyi özür dilemek maksadıyla Tur dağına götürmüştü.
Allah-u Teâlâ ile mükâlemeden sonra huzurdan ayrılan Musa Aleyhisselâm’a “Allah’ı apaçık görmedikçe sana aslâ inanmayacağız.” dediler. Bunun üzerine öyle bir sarsıntı meydana geldi ki, İsrâiloğulları bu sarsıntı ile birlikte yıldırımlara maruz kalıp kendilerini kaybettiler. Yarı ölü vaziyette yere serildiler.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Musa, tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş kişiyi seçti. Onları bir sarsıntı tutunca dedi ki:
‘Rabbim! Dileseydin bunları da beni de daha önce helâk ederdin. Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helâk eder misin? Bu senin imtihanından başka bir şey değildir. Sen bu imtihanınla dilediğini dalâlete düşürür saptırırsın, dilediğini de hidayete götürür doğru yola iletirsin. Bizim dostumuz sensin. Bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.
Bize dünyada da iyilik yaz, ahirette de. Biz sana yöneldik.’
Allah buyurdu ki:
‘Ben kimi dilersem onu azabıma uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Ben onu Allah’tan korkup kötülükten sakınanlara, zekâtını verenlere ve âyetlerimize imân etmiş olanlara yazacağım.” (A’raf: 155-156)

Menn-ü Selvâ

İsrâiloğulları Mısır’dan çıktıktan sonra, aslî vatanları olan Arz-ı mukaddes’e ulaşmak için uzun yollar katetmişler, ömürlerinin çoğunu çöllerde geçirmişlerdi. Arz-i mukaddes’e geldikleri halde, orada zorba bir millet bulunduğunu bahane ederek oraya girmekten çekinmeleri üzerine, orası onlara kırk yıl haram kılınmıştı. Tih sahrasında her gün ileri-geri gidip-gelmek ve yine yerinde saymak suretiyle azap olundular.
Birçok güçlüklerle, hatta kendilerini yok edebilecek büyük tehlikelerle karşılaştıkları halde; Allah-u Teâlâ onları bertaraf etmiş, kendilerine yeni yeni nimetler ihsan buyurmuştur.
Esaretten hürriyete kavuştular. Gölgelenmeleri için çölün kızgın sıcağında üzerlerine bulutlar gönderdi. Karınlarını doyurmaları için gökten kudret helvası ve bıldırcın indirdi. Susuzluktan ölecekleri bir sırada taştan pınarlar akıttı.
Bu ilâhi nimetlerin şükrünü edâ edecekleri yerde büsbütün şımardılar. Nimetleri beğenmemezlik ederek hıyar, sarmısak, mercimek gibi yiyecekler istediler. Hakk’ın taksimine râzı olmadılar.
Bu kadar mucize yetmiyormuş gibi, dosdoğru inanabilmeleri için Allah’ı apaçık görmeyi şart koştular.
Nefislerini ıslah edecekleri yerde, bozgunculuk yaptılar. Kaskatı yürekleri yumuşamadı. Bunun için de tarih boyunca zilletten kurtulamadılar.
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri İsrâiloğullarına vermiş olduğu nimetleri hatırlatarak, yaşayan milletleri ibret almaya ve intibaha dâvet ediyor:
“Ey İsrâiloğulları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve sizi bir zamanlar âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Hiç kimsenin hiç kimseye bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden şefaatın kabul edilmeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği azap gününden korkup sakının.
Hani sizi, işkencelerin en kötüsünü tattıran, kadınlarınızı sağ bırakıp oğullarınızı boğazlatan Firavun hanedanından kurtarmıştık. Bu Rabbinizin büyük bir imtihanı idi.
Denizi yarıp sizi kurtarmış ve gözlerinizin önünde Firavun hanedanını suda boğmuştuk.” (Bakara: 47-50)
“Bir vakit de ‘Şu şehre girin, dilediğiniz yerde istediğinizi bol bol yiyin. Kapısından secde ederek girin ve hıtta (Bizi affet) deyin, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım, kusurlarınızı örtelim. İyilik edenlere daha da artıracağız.’ demiştik.
Amma o zalimler, kendilerine söylenmiş olan sözü, başka sözle değiştirdiler. (Hıtta kelimesini alaya alarak buğday mânâsına olan hınta’ya çevirdiler.) Biz de o zalimlere, yoldan çıkmalarından dolayı, gökten korkunç bir azap indirmiştik.” (Bakara: 58-59)
“Musa, kavmi için su aramıştı. ‘Âsânla taşa vur!” demiştik. Bunun üzerine taştan oniki pınar fışkırmıştı, her zümre su alacağı yeri bildi. Allah’ın rızkından yiyin için; yalnız yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” (Bakara: 60)
“Hani siz ‘Ey Musa! Biz bir çeşit yemeğe mümkün değil katlanamayacağız. Bizim için Rabbine duâ et de; yerin bitirdiği sebze, kabak, acur, sarmısak, mercimek ve soğandan yetiştirsin.’ demiştiniz.
Musa da onlara ‘Siz hayırlı olanı, daha aşağı olan şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? Öyle ise bir şehre inin, orada istediğiniz şeyler var.’ demişti.
Üzerlerine zillet ve meskenet, horluk ve yoksulluk damgası vuruldu, Allah’ın gazabına uğradılar. Öyle oldu; çünkü onlar Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar, haksız yere peygamberlerini öldürüyorlardı. İsyana daldıkları, haddi aşıp aşırı gittikleri için bunu hak ettiler.” (Bakara: 61)

Arz-ı Mukaddesin Fethi

Musa Aleyhisselâm Hazret-i Yuşâ’yı yerine halife tayin etmiş, Arz-ı Mukaddes’i fethetmesini de vasiyet etmişti.
Bilahare peygamberlik verilmiş olan Yuşâ Aleyhisselâm İsrâiloğullarını alıp çölden çıkararak Arz-ı Mukaddes’i fethetti. Böylece İsrâiloğulları çöllerde dolaşmaktan kurtuldular ve dedelerinin kadim vatanları olan Kenan diyarına yerleşmiş oldular. Allah-u Teâlâ’nın takdiri yerini bulmuş oldu.
Yuşâ Aleyhisselâm yirmisekiz sene kadar İsrâiloğullarının başında bulunduktan sonra vefat etmiştir.
Daha sonra sırasıyla pek çok hâkimler gelip İsrâiloğullarını idare ettiler.
Zaman oldu doğru yolda gittiler, zaman oldu yoldan çıktılar. Yoldan çıktıkları zaman Cenâb-ı Hakk onları musibetlere uğrattı. Bazen üzerlerine düşman musallat etti. Esarete düştüler. Bazen de hâkimsiz kalıp perişan oldular.
“İsrâiloğullarına Kitap’da ‘Siz yeryüzünde iki defa fesat çıkarıp bozgunculuk yapacak ve kibirlendikçe kibirleneceksiniz.’ diye bildirdik.
Birinci bozgunculuğunuzun ceza vakti gelince üzerinize pek güçlü olan kullarımızı salacağız. Onlar memleketin her köşesini kontrollerine alacaklar, evlerin aralarına girip sizi araştıracaklar. Bu, yerine gelecek bir vaaddir.

Bunun ardından sizi o istilâcılara tekrar galip getireceğiz. Mallar ve oğullarla size yardım edecek, sayınızı artıracağız.” (İsrâ: 4-5-6)

Sonraki Devirler

Musa Aleyhisselâm, vefatından önce Hazret-i Yuşâ’yı yerine halife tayin etmişti.
Nihayet Allah-u Teâlâ Davud Aleyhisselâm’ı gönderdi. Davud Aleyhisselâm duruma hakim oldu. Câlut’u öldürerek birliği sağladı. Yeni bir devir başlamış oldu.
Davud peygamberden sonra oğlu Süleyman Aleyhisselâm’ın devri başladı. Onun zamanı yahudilerin en parlak devridir.
Davud ve Süleyman peygamberler, aynı zamanda hükümdar oldukları ve geniş bir askeri güce sahip bulundukları için, ister istemez itaat ettiler, düzenli bir hayat sürdüler.
Bu iki peygamberden sonra yoldan çıkarak yine sapıttılar, asıl karakterlerini ortaya çıkardılar ve kısa zamanda birbirine düştüler.
Ardından gelen peygamberlerle aralarında amansız mücadeleler oldu. Çoğunu yalanladılar. Zekeriya ve Yahya peygamberler gibi bir kısmını da öldürdüler.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Her ne zaman onlara hoşlarına gitmeyen hükümlerle bir peygamber gelmişse; bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.” (Mâide: 70)
İsa Aleyhisselâm’ın da katline teşebbüs etmişlerse de muvaffak olamamışlardır.
Allah-u Teâlâ diğer Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“‘Gerçekten Allah fakirdir, biz ise zenginiz.’ diyenlerin lâfını andolsun ki Allah işitmiştir. Onların söylediklerini ve haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacağız ve: ‘Tadın o yangın azabını!’ diyeceğiz.” (Âl-i imran: 181)
“Bu, kendi ellerinizle yapmış olduğunuz şeylerin karşılığıdır. Allah kullarına aslâ zulmedici değildir.” (Âl-i imran: 182)
“O kimseler: ‘Doğrusu Allah bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe herhangi bir peygambere iman etmememiz hususunda ahid verdi.’ dediler. De ki: ‘Benden önce de nice peygamberler apaçık delillerle ve dediğiniz şeyle geldiler. Eğer doğru sözlü iseniz, niçin onları öldürdünüz?” (Âl-i imran: 183)

Bütün bu aşırı gitmeleri yüzünden başlarına birçok belâlar geldi. Dünyanın her tarafinda çok kötü muamelelere maruz kaldılar

Tur Dağı’ndaki İlk Tecelli-Mucizeler-Firavun’un Helâkı-Tih Sahrası:


Tur Dağı’ndaki İlk Tecelli

Aradan on yıl geçmiş, Musa Aleyhisselâm hizmetini tamamlamıştı. Memleketini ve yakınlarını özlemiş, gizlice onları ziyarete karar vermişti. Âilesini ve kayınpederinin kendilerine vermiş olduğu koyunları alarak Mısır’a doğru yola çıktı.
Âyet-i kerime’de:
“Musa süreyi doldurunca âilesiyle birlikte yola çıktı.” buyuruluyor. (Kasas: 29)
Allah-u Teâlâ’nın hıfz-u himayesine sığınarak günlerce yol aldılar. Bir gece vaktiydi, yollarını kaybetmişler, nereye gideceklerini bilmiyorlardı. Gecenin zifiri karanlığı üzerlerine çökmüştü. Hava da çok soğuktu, üşümeye başladılar. Gök gürlüyor, şimşekler çakıyordu.
Gittikleri yol, kendilerini Tur Dağı’nın sağına düşen batı tarafına kadar götürmüştü. Bu sırada Musa Aleyhisselâm Tuvâ vâdisinde, yerle gök arasında yükselen bir ateş yalını gördü.
“Siz burada durun. Ben bir ateş gördüm. Oradan size bir kor getiririm veya ateşin yaninda bir yol gösteren bulurum.” diyerek yürüdü. (Tâhâ: 10) (Bakınız. Kasas: 29)
Oraya geldiğinde vâdinin sağ yanındaki bir ağaç cihetinden:
“Ey Musa! Şüphesiz ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.” hitabına mazhar oldu. (Kasas: 30)
Bir Âyet-i kerime’de de:
“Ona Tur’un sağ yanından seslenmiş ve hususi bir konuşmada bulunmak için onu yaklaştırmıştık.” buyuruluyor. (Meryem: 52)
Allah-u Teâlâ Musa Aleyhisselâm’a her tarafını ateş ihata etmiş bir ağaç şeklinde ve kelâm sıfatı ile tecelli etmiştir. Ateş şeklinde görünen aslında nûr-u ilâhî idi. Ateş olarak görünmesi onun isteğine göre olmuştur. Çünkü o anda onun ateşe ihtiyacı vardı.
Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:
“Ben senin Rabbinim. Ayağındakileri çıkar. Zira sen mukaddes vadide, Tuvâ’dasın. Ben seni seçtim. Vahyolunanı dinle. Şüphesiz ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Bana kulluk et, beni anmak için namaz kıl. Kıyamet muhakkak gelecektir. Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, zamanını gizli tutuyorum. Ona inanmayan ve kendi nefis arzusuna uyan kimse seni ondan alıkoymasın. Yoksa helâk olursun.” (Tâhâ: 12-16)
İlâhi hitap devamla:
“O sağ elindeki nedir ey Musa?” buyurdu. (Tâhâ: 17)
Musa Aleyhisselâm:
“O benim âsâmdır. Ona dayanırım, onunla davarıma yaprak silkerim ve daha birçok işlerde faydalanırım.” diye cevap verdi. (Tâhâ: 18)
O anda Allah-u Teâlâ Musa Aleyhisselâm’ın hatırına hayaline gelmeyen bir mucizeyi gerçekleştirdi:
“Bırak onu ey Musa!” buyurdu. (Tâhâ: 19)
O da bıraktı. Bir de ne görsün! Âsâ bir anda uzun bir yılan olmuş, sürünmeye kıvranmaya başlamıştı.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Musa âsânın yılan gibi deprenip hareketler yaptığını görünce dönüp, arkasına bakmadan kaçtı.” (Kasas: 31)
Allah-u Teâlâ:
“Yâ Musa! Korkma! Çünkü benim huzurumda peygamberler korkmazlar.” (Neml: 10)
“Tut onu, korkma! Biz onu yine eski durumuna çevireceğiz.” buyurdu. (Tâhâ: 21)
Eline aldığında tekrar âsâ haline geldi.
“Elini koynuna sok, diğer bir mucize olarak kusursuz bembeyaz çıksın. Bununla sana en büyük mucizelerimizden bazılarını göstermiş olalım.” (Tâhâ: 22-23)
Musa Aleyhisselâm emri yerine getirdiğinde elinin bembeyaz olduğunu, karanlıkta parlamaya başladığını gördü. Korku ile ellerini uzattı. Allah-u Teâlâ ona cesaret vermek için:
“Elini kendine çek, korkun kalmasın.” buyurdu. (Kasas: 32)
Artık meseleyi kavrayan Musa Aleyhisselâm arka arkaya tecelli eden âsâ ve yed-i beyzâ mucizeleriyle ünsiyet peyda edince kendisine:
“Bu iki mucize, Firavun ve erkanına karşı Rabbinin iki delilidir. Doğrusu onlar fâsıklar gürûhudur.” buyuruldu. (Kasas: 32)
Musa Aleyhisselâm alacağını almış, göreceğini görmüştü.
“Firavun’a git, doğrusu o azmıştır.” (Tâhâ: 24)
Emrini alınca dedi ki:
“Rabbim! Ben onlardan bir kişi öldürmüştüm. Beni öldürmelerinden korkarım. Kardeşim Harun’un dili benimkinden daha düzgündür. Beni destekleyen bir yardımcı olarak onu da benimle beraber gönder. Çünkü beni yalanlamalarından endişe duyuyorum.” (Kasas: 33-34)
Musa Aleyhisselâm Firavun’un sarayında büyüdüğü için onun ne kadar zâlim, ne kadar azgın olduğunu biliyordu. İsrâiloğullarına yaptığı işkenceleri gözleri ile görmüştü.
Allah-u Teâlâ onun bu arzusunu kabul buyurduğunu bildirdi.
“Ey Musa! İstediğin sana verilmiştir.” (Tâhâ: 36)
“Seni kardeşinle destekleyeceğiz. İkinize öyle bir güç vereceğiz ki, onlar size aslâ erişemeyecekler. Âyetlerimizle, siz de size uyanlar da üstün geleceksiniz.” (Kasas: 35)
Harun Aleyhisselâm çok fasih konuşurdu. Çok sakindi. Musa Aleyhisselâm ise çok heyecanlı, sert mizaçlı bir zâttı. Rivayete göre de dilinde biraz tutukluk vardı. Daha işin başlangıcında Rabbine tazarru ve niyazda bulundu.
Şu duâsı ne kadar arza şâyandır:
“Rabbim! Göğsüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimin düğümünü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar.” (Tâhâ: 25-28)

İsrâiloğulları vaktiyle Musa Aleyhisselâm vasıtasıyla birçok mucizeler görmüş oldukları halde yine bâtıl yollara sapmaktan geri durmamışlardır.

Mucizeler

Musa Aleyhisselâm yeri ve zamanı geldikçe onları uyarmış, Allah-u Azimüşan’ın buyruğuna dönmedikleri takdirde kendilerini büyük bir azabın beklediğini önceden haber vermişti. Fakat onlar sapıklıklarında devam ettiler. Âkıbetlerini kendi elleriyle hazırlıyorlardı.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Andolsun ki biz Firavun hanedanını düşünüp ibret alırlar diye yıllarca kuraklığa, mahsül kıtlığına uğrattık.
Onlara bir iyilik geldiği zaman ‘Bu bizim hakkımızdır.’ derlerdi. Bir kötülük dokununca, Musa ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, kendilerinin uğradığı uğursuzluk Allah katındandır, fakat çoğu bunu bilmezler.
Firavun hanedanı ‘Bizi sihirlemek için ne mucize gösterirsen göster, sana iman etmeyeceğiz.’ dediler.
Bunun üzerine biz de birbirinden ayrı mucizeler olarak başlarına sel baskını, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de kibirlerine yediremediler. Onlar öyle günahkârlar gürûhu idiler.” (A’raf: 130-133)
“Andolsun ki, Musa’ya dokuz tane apaçık mucize verdik.” (İsrâ: 101)
Musa Aleyhisselâm İsrâiloğulları’nı kendisi ile birlikte salıvermesini Firavun’dan istediği zaman, kabul etmedi. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ onlara tufan gönderdi. Aralıksız yağan yağmurlar sel felaketi haline geldi.
Üzerlerine azap çökünce:
“Ey Musa! Sana verdiği söz yüzü suyu hürmetine, bizim için Rabbine duâ et. Eğer bu azabı bizden kaldırırsan, andolsun ki sana kesinlikle inanacağız ve İsrâiloğullarını seninle beraber göndereceğiz.” dediler. (A’raf: 134)
Musa Aleyhisselâm dua etti, fakat yine inanmadılar, İsrâiloğullarını da salmadılar.
Bunun üzerine o sene tarlalarında bol miktarda ekin yetişti. Önce çok sevindiler. Cenâb-ı Hakk da ekinlere çekirge musallat etti. Milyarlarca çekirge karabulut gibi gelerek ekinlerin başına üşüştü.
Ekinlerin hiç kalmayacağını anlayınca Musa Aleyhisselâm’a koştular ve Rabbine duâ edip de bu belâyı başlarından defetmesini istediler. Musa Aleyhisselâm duâ etti ve çekirgeler yok oldu. Amma onlar yine inanmadılar.
Ekinleri harman edip evlere yığdılar. “Bunları biz kazandık, bunlara bir şey olmaz.” dediler. Allah-u Teâlâ onlara haşerat musallat etti. Nerede ise o kadar ekini yiyip bitireceklerdi.
Yine geldiler, “Yâ Musa!” dediler “Rabbine bizim için dua et, bu haşeratı kaldırsın, sana iman edelim ve İsrâiloğullarını seninle beraber gönderelim.”
Musa Aleyhisselâm duâ etti, Allah-u Teâlâ onu da kaldırdı, yine inanmadılar.
Artık felâketlerin biri geliyor, biri gidiyordu.
Bir gün Musa Aleyhisselâm Firavun’un yanında otururken, etraftan kurbağa sesleri gelmeye başladı. Firavun’a “Sen ve kavmin bundan ne anlıyorsunuz?” diye sordu. O da “Mühim bir şey değil, ne olabilir ki?” dedi. Akşam olunca kurbağalar o kadar çoğaldı ki, yer-gök kurbağa olmuştu. Musa Aleyhisselâm’a daha önce söyledikleri gibi söylediler. Rabbine duâ etti, bu da kaldırıldı. Fakat söylediklerinden hiçbirisini yine tutmadılar. Cürüm ve cinayetlerden biraz olsun vazgeçmediler.
Bundan sonra Allah-u Teâlâ bir belâ olarak üzerlerine kan gönderdi. Bir kuyudan, bir nehirden, bir kapdan su alıyorlardı, o su taze kana dönüşüyordu. Firavun’a dert yandılar, içecek su bulamadıklarını söylediler. Firavun “O sizi büyülemiştir.” dedi. Onlar “Nereden büyüleyecek bizi. Kaplarımıza ne kadar su koymuşsak, onları taze kan olarak bulduk.” diye cevap verdiler. Takatları kalmayıp iyice sıkışınca da Musa Aleyhisselâm’a koştular ve önce söyledikleri gibi söylediler. O da Rabbine duâ etti, Allah-u Teâlâ üzerlerinden bu musibeti kaldırdı. Amma onlar yine iman etmediler.
Nitekim Âyet-i kerime’de:
“Biz onlardan, geçirecekleri bir süreye kadar azabı kaldırınca; bir de bakarsın, hemen sözlerinden cayıyorlardı.” buyuruluyor. (A’raf: 135)
Sefahat içinde olduklarından ne öğüt, ne tebliğ, ne musibet, hiçbiri kendilerine tesir etmiyordu.

Firavun’un Helâkı

Firavun, Musa Aleyhisselâm ile beraber İsrâiloğullarını göndermemekte diretiyordu. Allah-u Teâlâ Firavun’un elinden onları alıp göç etmesini ve son derece tedbirli olmasını emretti:
“Kullarımı geceleyin götür, çünkü takip edileceksiniz.” (Duhan: 23)
Bu ilâhi emir üzerine gizli gizli hazırlıklara başladılar. Bir gece ay ışığında yola çıktılar. Sabah olduğunda onlardan Mısır’da hiç kimse kalmamıştı. Durumu öğrenen Firavun son derece öfkelendi.
“Doğurusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır. Biz ise tedbirli kimseleriz.” dedi ve hemen şehirlerden ordu toplayacak adamlar gönderdi. (Şuarâ: 54-56)
Muhteşem bir ordu topladı. Güneş doğarken peşlerine düştüler. İzlerini takip ederek Mısır’dan çıktılar. Bu onların son çıkışları oldu.
Deniz kenarına vardıkları bir sırada arkalarından yetiştiler.
Firavun ve ordusu yaklaşıp da aralarında çok az mesafe kaldığı bir anda, Cenâb-ı Hakk Musa Aleyhisselâm’a vahyetti:
“Âsânı denize vur!...” (Şuarâ: 63)
O da âsâsını denize vurdu.
“Deniz hemen yarıldı. Her parçası koca bir dağ gibi oldu.” (Şuarâ: 63)
Firavun ve ordusu, akıllara durgunluk veren bu sahne karşısında şaşırıp kaldılar. Arkalarından onlar da yürüdüler.
İsrâiloğulları karşı sahile çıkıp kurtulduklarında, onlar iki taraflı suların arasına tamamen girmiş bulunuyorlardı.
İşte o anda:
“Allah da onu dünya ve ahiret azabı ile yakalayıverdi.” (Nâziat: 25)
Kızıldeniz yavaş yavaş ikiye katlanarak, korkunç bir şekilde birbirine kavuştu. İsrâiloğulları’nın gözleri önünde hepsi denizde boğuldular. Onlardan hiç kimse kurtulamadı.
Böylece zâlimlerin korktukları eninde sonunda başlarına gelmiş, yaptıkları zulümlerin cezasını en ağır şekilde ödemişlerdir.

Tih Sahrası

Kızıldeniz’i karşıya geçen İsrâiloğulları başlarında Musa Aleyhisselâm olduğu halde Kenan diyarına dogru yola çıktılar.
Her ne kadar Musa Aleyhisselâm’a tâbi olmuşlar ise de, Mısır’da iken putlara ve suretlere gözleri alışıktı. Daha henüz zihinlerine Tevhid yerleşmemişti.
“Gönülden putlara tapan bir topluluğa rastladılar. ‘Ey Musa! dediler, onların ilâhları olduğu gibi bize de bir ilâh yap!’ O da dedi ki ‘Siz gerçekten cahil bir kavimsiniz. Onların taptıkları putlar bâtıl, bütün yaptıkları yok olmaya mahkûmdur. Allah sizi âlemlere üstün kılmış iken, ben size Allah’tan başka ilâh mi arayayım?” (A’raf: 138-140)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerin devamında şöyle buyuruyor:
“Hatırlayın o zamanı ki biz sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size işkencenin en kötüsünü yapıyorlardı; oğullarınızı öldürüp, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bütün bunlarda, Rabbinizden size büyük bir imtihan vardı.” (A’raf: 141)
Allah-u Teâlâ İsrâiloğullarını ataları İsrâil’den kendilerine miras olarak kalan Arz-ı mukaddes’te iskân edeceğini vadetmişti. Fakat şimdiki Filistin’in bulunduğu bu yerler, o vakit Amâlika’lıların işgali altında idi. Onları oradan çıkarmak için savaşmakla emrolunmuşlardı.
Musa Aleyhisselâm onlara:
“Ey kavmim! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. İçinizden peygamberler çıkarmış ve sizi hükümdar yapmıştı, dünyalarda kimseye vermediğini size vermişti.
Ey kavmim! Allah’ın size takdir ettiği Arz-ı mukaddes’e girin, ardınıza dönmeyin. Yoksa zarara uğrar, kaybedersiniz.” demişti. (Mâide: 20-21)
Ne yazık ki İsrâiloğulları, kendilerine vâdedilen yere girmekten kaçındılar ve şöyle söylediler:
“Ey Musa! Orada çok zorba bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça, biz aslâ girmeyiz. Eğer çıkarlarsa biz de gireriz.” (Mâide: 22)
Akabinde şunları da söylediler:
“Ey Musa! Onlar orada oldukça, biz aslâ oraya girmeyiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada otururuz.” (Mâide: 24)
Musa Aleyhisselâm’ın yakınlarından iki kişi, onlara şehrin kapısından girmelerini, girdikleri takdirde mutlaka galip geleceklerini söyledikleri halde, onlar girmemek için direndiler. Bütün ısrarlara rağmen yüz çevirdiler ve peygamberlerine birçok gönül endişesi yaptılar.
Bu hususta Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Bir zamanlar Musa kavmine: ‘Ey kavmim! Beni niçin incitiyorsunuz? Halbuki benim, Allah’ın size gönderdiği bir peygamberi olduğumu biliyorsunuz!’ demişti.” (Saf: 5)
Artık nasıl olur da emirlerime muhalefet edebilirsiniz?
Musa Aleyhisselâm da onlara gücenerek bedduâ etti:
“Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum. Artık bizimle, yoldan çıkmış bu milletin arasını ayır.” (Mâide: 25)
Cenâb-ı Hakk sevgili peygamberine şöyle buyurdu:
“Orası onlara kırk yıl haram kılındı. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen, yoldan çıkmış fâsık millet için tasalanma, üzülme.” (Mâide: 26)

Böylece Arz-ı mukaddes’in kapısına kadar geldikleri halde, bu emr-i ilâhi’yi yerine getirmedikleri için Tih Çölü’ne düştüler. Yuşâ peygamberin kumandası altında yeni neslin Arz-i mukaddes’i fethederek oraya girmesine kadar zillete düçar oldular.

HAZRET-İ MUSA ALEYHİSSELÂM-Firavun’un Rüyâsı-Nil-Firavun’un Sarayında-İmtihan-Medyen:




HAZRET-İ MUSA ALEYHİSSELÂM
Bir Büyük Peygamber:

Gerek Kur’an-ı kerim’de olsun, gerek Hadis-i şerif’lerde olsun; hayat menkıbesi en çok anlatılan ulül-azm bir peygamberdir. Otuzdört sûrede yüzotuzaltı yerde ism-i şerif’i zikredilmiştir. İlâhlık dâvâsında bulunan bir hükümdarı Hakk’a davet etmekle görevlidir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki biz Musa’yı, ‘Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve Allah’ın günlerini onlara hatırlat.’ diye âyetlerimizle birlikte göndermiştik. Şüphesiz bunda sabreden ve şükreden herkes için dersler vardır.” (İbrahim: 5)

Firavun’un Rüyâsı

Birkaç asır çok sıkıntılı ve acı bir hayat geçiren İsrâiloğullarını; Allah-u Teâlâ aralarından Musa Aleyhisselâm gibi güzide bir peygamberi çıkararak, esaretlerine son vermeyi irade buyurdu.
Musa Aleyhisselâm’ın doğumunun yaklaştığı günlerde idi. Firavun bir gece rüyâsında bir ateşin zuhur ettiğini, kısa zamanda büyüyerek bütün Kıpti’leri yaktığını, fakat İsrâiloğulları’na dokunmadığını gördü. Bu rüyasını devrin meşhur kâhinlerine anlattığında “İsrâiloğulları’ndan bir çocuk doğacak. Büyüyünce senin devletin onun eliyle yıkılacak, doğacağı zaman da iyice yaklaştı.”diye yorumda bulundular.
Bu haberden son derece ürken Firavun, hem İsrâiloğulları’nın çoğalmasını önlemek, hem de kendisi için tehlike teşkil edecek çocuğun doğmasını engellemek için, İsrâiloğulları’ndan doğacak bütün erkek çocuklarının öldürülmesini emretti.
İsrâiloğulları bir kuvvetleri olmadığı için bu katliam karşısında sadece seyirci kalıyorlardı, kaderin tecellisini beklemekten başka ellerinden hiçbir şey gelmiyordu.
Âyet-i kerime’de:
“İçlerinde bir zümreyi güçsüz buluyor, onların oğullarını boğazlıyor, kızlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı.” buyuruluyor. (Kasas: 4)

Nil
İşte böyle zor şartlar altında İsrâiloğullarından İmran oğlu Musa Aleyhisselâm dünyaya geldi. Annesi “Oğlumu öldürürler.” diye büyük bir korku ile çocuğunu gizliyordu. Allah-u Teâlâ ona çıkar bir yol gösterdi.
“Çocuğunu emzir. Başına bir şey gelmesinden korkuyorsan onu suya bırak. Korkma, üzülme! Biz onu sana tekrar geri vereceğiz ve onu peygamber yapacağız.” diye ilham etti. (Kasas: 7)
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde annesine şöyle buyurduğunu beyan ediyor:
“Onu sandığa koy, sonra suya bırak! Su onu kıyıya atar. Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri onu alacaktır.” (Tâhâ: 39)
Bunun üzerine tahta bir sandığın içine koyarak Nil nehrine bıraktı.
Musa Aleyhisselâm Nil ile akıp giderken, saray hizmetçileri onu görerek aldılar ve Firavun’un karısı Asiye’ye getirdiler. Asiye sandığın içindeki yavruyu görünce canı kaynadı, sevgi ve şefkatle bağrına bastı. Firavun’a göstererek:
“Benim için de, senin için de bir göz bebeği! Onu öldürmeyin. Olur ki bize faydası dokunur, yahut onu evlat ediniriz.” dedi. (Kasas: 9)
Firavun “Ben bu çocuğun İsrâiloğullarından olmasından korkuyorum, helâkımın bunun eliyle olmasından endişe ediyorum.” dediyse de Asiye onu vazgeçirinceye kadar konuşmasını sürdürdü.
Allah-u Teâlâ’nın ezeli takdiri hüküm sürüyordu, Firavun’un korktuğu başına gelmek üzereydi.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Firavun âilesi onu yitik olarak aldı. Sonunda o kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı.
“Şüphesiz ki Firavun, Hâmân ve askerleri yanılıyorlardı.” (Kasas: 8)
Bu arada Musa Aleyhisselâm’ın muzdarip annesi yavrusunun âkıbetini düşünüyordu.
Âyet-i kerime’de:
“Gönlü bomboş sabahı etti. Eğer biz, vaadimize inananlardan olması için onun kalbini iyice pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse işi açığa vuracaktı.” buyuruluyor. (Kasas: 10)

Firavun’un Sarayında:
Musa Aleyhisselâm’a bir süt annesi gerekiyordu. Pek çok süt annesi getirildi. Fakat o hiçbirini emmedi.
“Biz daha önce ona, süt verenlerin sütünü emmesine müsaade etmemiştik.” (Kasas: 12)
Annesi tarafından “Onu takip et!” diye vazife verilen Musa Aleyhisselâm’ın ablası, olup-bitenleri gizlice araştırırken, bir süt annesi arandığını öğrendi.
Saraya giderek:
“Sizin için onun bakımını üzerine alacak, öğüt verip eğitecek bir aile buluvereyim mi?” dedi. (Kasas: 12)
Firavun, tavsiye edilen bu kadının hemen getirilmesini emretti. Hiçbir kadının sütünü emmeyen Musa Aleyhisselâm, annesini hemen emdi. Bunun üzerine bir ücret mukabilinde sarayda vazifelendirilmiş oldu.
Âyet-i kerime’de:
“Böylece biz onu annesine geri verdik ki, gözü aydın olsun da üzülmesin ve Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilsin. Fakat çoğu bunu bilmezler.” buyuruluyor. (Kasas: 13)
İşte o günden itibaren Firavun, tacının tahtının yok olup gitmesine sebep olacak zâtı kendi kucağında hürmet ve ihtimamla büyütmeye başlamıştır.
Aradan seneler geçti. Musa Aleyhisselâm Firavun’un sarayında Allah-u Teâlâ’nın murakabası altında büyüyüp yetişti.
“Ergenlik çağına gelip olgunlaşınca, biz ona ilim ve hikmet verdik. İyi davrananları işte böyle mükâfatlandırırız.” (Kasas: 14)

İmtihan
Bir gün şehrin sokaklarında dolaşırken, yolda iki kişinin kavga ettiğini gördü. Birisi İsrâil asıllı, diğeri ise Kıpti’lerdendi. Kıpti onu kıyasıya dövüyordu. Adam Musa Aleyhisselâm’dan yardım istedi. Bunun üzerine Musa Aleyhisselâm Kıpti’ye bir yumruk vurdu, vurur vurmaz adam öldü. Aslında onu öldürmek istememişti. Mazlumu zâlimden kurtarmak istiyordu. Her nasılsa elinden bir kaza çıkmıştı. Yaptığına pişman oldu ve bunun bir şeytan işi olduğunu belirtti. Daha sonra, suçlulara bir daha yardımcı olmayacağına ahdederek, Allah-u Teâlâ’dan af ve mağfiret diledi:
“Rabbim! Ben nefsime zulmettim, beni bağışla!..
Allah da onu bağışladı. Çünkü O çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Kasas: 16)
Musa Aleyhisselâm bu hadiseden sonra, şehirde korku içinde etrafı gözetip dolaşarak, kötü bir netice bekler bir halde sabahladı, saraya dönmedi.
Ertesi gün ayni İsrâilliyi bir başka Kıpti ile kavga ederken gördü. Yine dayak yiyor, yine yardım istiyordu. Yanına gelerek:
“Belli ki sen bir azgınsın.” dedi. (Kasas: 18)
Bu yaptığı şeylerin, lüzumsuz çekişmelerin hiçbir fayda sağlamayacağını, Firavun ve adamlarının İsrâiloğullarına zulümlerini daha da artıracağını hatırlatmak istiyordu.
Musa Aleyhisselâm daha sonra onu kurtarmak için Kıpti’nin üzerine yürüdü. Kıpti kendisine saldıracağını sanarak dedi ki:
“Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi, bana da mı kıymak istiyorsun? Sen ıslâh edenlerden olmayı değil, yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun.” (Kasas: 19)
Musa Aleyhisselâm donup kalmıştı. Demek ki bir gün önceki hadiseyi herkes biliyordu.
Nitekim Firavun ve erkânı bu işin bir isyan mânâsı taşıdığını sezerek Musa Aleyhisselâm’ı öldürmek için aralarında görüştüler ve kararın icrâsı için peşine adamlar saldılar. Duruma muttali olan saray erkânından temiz vicdanlı bir kimse koşarak geldi ve:
“Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar. Buradan çık git, doğrusu ben sana öğüt veriyorum.” dedi. (Kasas: 20)
Musa Aleyhisselâm bunun üzerine korku içinde etrafını gözetleyerek Mısır’dan ayrıldı.
“Rabbim! Beni şu zâlimler gürûhundan kurtar.” diye niyazda bulundu. (Kasas: 21)
Medyen diyarına doğru tek başına yola çıktı. Medyen halkı İbrahim Aleyhisselâm’ın bir oğlunun, İsrâiloğulları da diğer bir oğlunun neslinden geldikleri için, onlarla aralarında bir karabet olduğunu biliyordu.

Medyen
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Medyen’e vardı. Dinlenmek için bir kuyu başına oturdu. Çobanlar kuyudan su çekerek koyunlarını suluyorlardı. Öbür tarafta ise koyunlarını sulamak için bekleyip de kalabalık yüzünden sulayamayan iki kız gördü. Onlara acıdı. Yanlarına vararak:
“Derdiniz nedir? Niçin hayvanlarınızı sulamıyorsunuz?” diye sordu. (Kasas: 23)
Onlar da bir mahcubiyet ifadesi ile:
“Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız çok yaşlıdır, onun için bu işi biz yapıyoruz.” dediler. (Kasas: 23)
Sanki onlar bu sözleriyle Musa Aleyhisselâm’ın gönlünde bir acıma hissi uyandırmak istiyorlardı.
“Bunun üzerine koyunlarını sulayıverdi.” (Kasas: 24)
Sonra bir gölgeye çekildi. Bütün ruhu ve kalbiyle Hazret-i Allah’a iltica etti:
“Rabbim! Doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım.” (Kasas: 24)
Koyunlarını hızlıca sürerek babalarının yanına gelen kızlar, olup-biteni anlattılar. O da “Biriniz gidin o genci bana getirin.” dedi. Bu yaşlı zât Medyen ve Eyke halkına gönderilmiş olan Şuayb Aleyhisselâm’dı.
Kızlardan biri bunun üzerine utana utana Musa Aleyhisselâm’ın yanına gelerek:
“Babam sizi çağırıyor. Koyunlarımızı suladığınız için sana ücret ödeyecek.” dedi. (Kasas: 25)
Musa Aleyhisselâm dâvete icabet etti, Şuayb Aleyhisselâm’ın huzuruna geldi. Başından geçenleri olduğu gibi anlattı.
Şuayb Aleyhisselâm onu teselli ederek:
“Korkma!.. Artık o zâlimler gürûhundan kurtuldun.” buyurdu. (Kasas: 25)
Bu sırada kızlardan birisi, onun ücret mukabilinde tutulmasını istedi:
“Babacığım! Onu ücretle tut. Çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı budur, güçlü ve güvenilir bir adamdır.” dedi. (Kasas: 26)
Şuayb Peygamber kızının bu isteğini müsbet karşılayarak Musa Aleyhisselâm’a:
“Bana sekiz yıl çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer hizmetini on yıla tamamlarsan o senden bir lütuf olur. Bununla beraber sana zahmet vermek istemem. İnşallah beni sâlihlerden bulacaksın.” dedi. (Kasas: 27)
Musa Aleyhisselâm bu teklifi kabul etti.
“Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım bir kötülüğe uğramam. Söylediklerimize Allah vekildir.” diye cevap verdi. (Kasas: 28)
Medyen diyarında on yıl emniyet ve huzur içinde yaşadı. Şuayb Aleyhisselâm’ın kızı Safura ile evlendi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Hiçbir peygamber yoktur ki koyun gütmemiş olsun.” (Buhari)

Allah'a inanmayanlar için İlâhî Hüküm:



Allah'a inanmayanlar için İlâhî Hüküm:

Müminleri bırakıp kâfirlerle dostluk yapmak münafıklığın en açık delili olduğu gibi, münafıkların en bâriz huy ve hususiyetlerindendir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde müminlere dost ve düşmanlarını ayırdetmelerini muhakkak emrediyor ve şöyle buyuruyor:
“Ey inananlar! Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Allah’ın aleyhinize apaçık ferman vermesini mi istersiniz?” (Nisâ: 144)
Cinsi ne olursa olsun küfür, İslâm’a göre tek bir millettir. Müminlerin dostu ise ancak müminlerdir.
Allah-u Teâlâ müminlere kâfirleri dost edinmemelerini muhakkak emrettikten sonra, bu emr-i şerif’e uymayanların ise Allah’ın dostluğunu kaybetmekle cezalandırılacağını bildirmektedir:
Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Müminler müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile bir dostluğu kalmaz.” (Âl-i imran: 28)
Allah-u Teâlâ ile hiçbir ilgileri kalmadığı gibi, Allah-u Teâlâ’nın dininde onların hiçbir yeri yoktur. Aradaki bütün bağlar tamamen kesilmiştir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.” (Mâide: 51)
Bu ilâhî hitap, İslâmiyet’in ilk yıllarından itibaren kıyamete kadar gelip geçecek olan bütün müslümanlaradır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinmeyin.” (Mümtehine: 13)
Onların dostluklarına tutunmayın, hiçbir şeylerine heves edip yönelmeyin.
Allah-u Teâlâ gayr-i müslimlerin müslümanlara karşı takındıkları tavrı Âyet-i kerime’sinde haber vermektedir:
“Kitap ehlinden olan kâfirler de müşrikler de size Rabbinizden bir hayır inmesini istemezler.” (Bakara: 105)
Yahudi, hıristiyan ve putperest kâfirler sizi kıskandıkları ve kin kustukları için Rabbiniz tarafından size bir iyilik dokunmasını, öne geçmenizi, yükselmenizi istemezler.
Allah-u Teâlâ müminleri, ehl-i kitabın saptırma ve azdırmalarına karşı sakındırmış, onların sözlerine iltifat etmekten menetmiş ve Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye uyarsanız, imanınızdan sonra sizi çevirirler de kâfir yaparlar.
Size Allah’ın âyetleri okunurken ve aranızda O’nun Resul’ü bulunurken nasıl küfre dönersiniz? Kim Allah’a sımsıkı sarılırsa, muhakkak ki o doğru bir yola iletilmiştir.
Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak lâzımsa öylece korkun. Sakın siz müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.” (Âl-i imran: 100-101-102)

Allah için ihlâslı ve samimi olun, Allah’tan başkasını O’na aslâ ortak kılmayın.

İsrailoğulları Özelliklerin En Kötüleri:




İsrailoğulları Özelliklerin En Kötüleri:

Kur’an-ı kerim’de çeşitli Âyet-i kerime’lerde yahudilerin özellikleri beyan buyurulmaktadır:
“Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı diğer insanlardan, hatta müşriklerden de daha düşkün ve hırslı görürsün.” (Bakara: 96)
“Onlardan her biri ömrünün bin yıl olmasını ister.” (Bakara: 96)
“Onlar, ellerinin yapıp öne sürdüğü işlerden dolayı ölümü aslâ istemezler.” (Bakara: 95)
“Onların içinde öylesi var ki, ona bir dinar versen, tepesine dikilmedikçe onu sana ödemez.” (Âl-i imran: 75)
“Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Eğer öyle olsaydı, insanlara bir çekirdek zerresi bile vermezlerdi.” (Nisâ: 53)
“Onlar yeryüzünde durmadan fesat çıkarmaya koşarlar.” (Mâide: 64)
“İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima hainlik görürsün!” (Mâide: 13)
“Sen kendileriyle andlaşma yaptığın halde, onlar her defasında hiç çekinmeden andlaşmalarını bozarlar.” (Enfâl: 56)
“‘Kitap ehli olmayan Arapların ve sâir kimselerin (hakkını yemekten dolayı) üzerimize bir sorumluluk yoktur.’ derler.” (Âl-i imran: 75)
“Onlardan bir çoğunun, kâfirleri dost edindiklerini görürsün!” (Mâide: 80)
“Kitap ehlinden olan kâfirler de müşrikler de size Rabbinizden bir hayır inmesini istemezler.” (Bakara: 105)
“‘Sayılı birkaç gün dışında cehennem ateşi bize dokunmaz.’ derler.” (Bakara: 80 - Âl-i imran: 24)
“‘Biz nasıl olsa bağışlanacağız.’ diyorlar.” (A’raf: 169)
“‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.’ (derler.)” (Mâide: 18)
“Allah’ın nurunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek isterler.” (Tevbe: 32)
“İnsanlar içerisinde, müminlere en şiddetli düşman olarak yahudileri bulursun.” (Mâide: 82)
“Onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar.” (Âl-i imran: 118)
“Size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar.” (Âl-i imran: 118)
“Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır.” (Âl-i imran: 118)
“Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür.” (Âl-i imran: 118)
“Sen onların dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar aslâ senden hoşnud olmazlar.” (Bakara: 120)
“‘Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın!’ (derler.)” (Âl-i imran: 73)
“Onlar Allah’tan bir gazaba uğramışlardır.” (Âl-i imran: 112)
“Onlara alçaklık damgası vurulmuştur.” (Bakara: 61)
“O yahudiler nerede bulunurlarsa bulunsunlar, zillet altında kalmaya mahkûmdurlar.” (Âl-i imran: 112)
“Verdikleri kesin sözü bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık.” (Mâide: 13)
“İnkârları yüzünden Allah onlara lânet etmiştir.” (Nisâ: 46)
“Allah onlara gazap etmiştir.” (Mâide: 80)
Ayrıca; Bakara sûre-i şerif’inin 94. Âyet-i kerime’sinde; âhiret yurdundaki nimetlerin bütünüyle kendilerine âit olduğunu iddia ettikleri,
76. Âyet-i kerime’sinde; münafıklarla İslâm’a karşı işbirliği yaptıkları,
97. Âyet-i kerime’sinde; Kur’an-ı kerim’i indirdiği için Cebrâil Aleyhisselâm’a düşman oldukları,
61. Âyet-i kerime’sinde; nankörlükleri, haksız yere peygamberlerini öldürdükleri, isyana daldıkları, mütecaviz oldukları,
246. Âyet-i kerime’sinde; dönek oldukları,
Mâide sûre-i şerif’inin 79. Âyet-i kerime’sinde; iyiliği emredip kötülükten sakındırmadıkları,
A’raf sûre-i şerif’inin 146. Âyet-i kerime’sinde; her âyeti görseler yine de inanmadıkları, doğru yolu görseler onu yol edinmedikleri, azgınlık yolunu gördüklerinde onu yol edindikleri... beyan buyurulmaktadır.
•
Yahudilerin tarih boyunca müslümanlar üzerindeki entrikaları hiç bitmemiştir.
Allah-u Teâlâ muhtelif aralıklarla bu isyankâr millete azapların en kötüsünü tattıracak kimseler göndereceğini beyan buyurmaktadır:
“Rabbin yeminle şunu bildirdi:
Elbette tâ kıyamet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü yapacak kimseler gönderecektir.” (A’raf: 167)

Bu Âyet-i kerime’den; yahudilerin kıyamete kadar tarih sahnesinden silinmeyeceğine, zaman zaman aynı azgınlıklarını devam ettireceklerine, bu yüzden de sık sık azaba uğratılacaklarına işaret vardır.

İsrâiloğullarının Durumu



İsrâiloğullarının Durumu

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde İsrâiloğullarının geçmişte yükümlü olup, üzerine aldıkları dini hükümlere ve vazifelere ne kadar muhalefette bulunmuş olduklarını bildirmektedir.
“Bir zamanlar biz İsrâiloğullarından şöyle söz almıştık: ‘Yalnızca Allah’a kulluk edin, ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik yapın. İnsanlarla güzel konuşun. Namazı kılın, zekâtı verin!’ Sonra pek az kısmınız hariç döndünüz, hâlâ da yüz çevirip duruyorsunuz.” (Bakara: 83)
Bir kısmı dünyadaki huzur ve güvenliğe, bir kısmı da ahirette sevap kazanmaya âit olan bu esaslı emirleri ağır bulup verdikleri sözü bozdular.
Yahudilerin geçmiş atalarının kötülükleri onların imansızlıklarına yol açtı. Bütün emirleri ve bütün yasakları ellerinin tersiyle bir kenara ittiler.
“Bir zamanlar da sizden: ‘Birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz, birbirini yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız.’ diye söz almıştık. Sonra da bunu kabul etmiş, (bu ikrarınıza) şâhit de olmuştunuz.” (Bakara: 84)
Bunlar İsrâiloğullarının zulümlerini, taşkınlıklarını ve yeryüzünde fesat çıkarttıklarını gösteren en bâriz misallerdir.
“Bu misakı kabul eden sizler yine birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birleşiyorsunuz. Eğer esir düşüp gelirlerse (kurtulmaları için) fidyelerini veriyorsunuz. Oysa onları yurtlarından çıkarmak size haram kılınmıştır.” (Bakara: 85)
Yahudiler Tevrat’ta kendilerinden alınan sözü bozmuşlar, Allah-u Teâlâ’nın öldürülmesini haram kıldığı cana kıymışlar, bâtıl yollarla insanların mallarını yemeyi helâl saymışlar, din kardeşlerine zulmederek onları yurtlarından çıkarmışlar ve böylece lânetlenmeye müstehak olmuşlardır.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde İsrâiloğullarından iman etmeyerek küfür içinde ölüp gidenlerin, ebedî olarak cehenneme gideceklerini beyan buyurmaktadır:
“Bir de dediler ki: ‘Sayılı birkaç gün dışında cehennem ateşi bize dokunmaz.’ De ki: ‘Siz Allah katından bir söz mü aldınız? Öyle ise Allah aslâ sözünden caymaz. Yoksa sizler Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” (Bakara: 80) (Bakınız, Âl-i imran: 24)
•
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde İsrâiloğullarına vaktiyle ihsan ettiği nimetleri hatırlatarak, kendilerini din-i mübin’e uymaya ve son gönderdiği kitap olan Kur’an-ı kerim’i inkâr etmemeye dâvet etmektedir:
“Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim. Ve sadece benden korkun!” (Bakara: 40)
Geçmiş atalarınızın başına yağdırdığım felâketlerin benzerini tekrar başınıza yağdırmak hususunda yalnız benden çekinin, başkasından değil. Şunu iyi bilin ki ahiret azabı daha büyüktür.
“Sizin yanınızda bulunanı (Tevrat’ın aslını) doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin ve sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın. Sakın âyetlerimi az bir pahaya satmayın. Ve sadece benden sakınıp korkun!” (Bakara: 41)
Onların asıl görevi Kur’an-ı kerim’e ve Muhammed Aleyhisselâm’a ilk inananların arasında ve hatta başında yer almaları idi. Çünkü onlar bu gerçeği ellerindeki kitaplardan alıp öğrenmişlerdi.
•
Allah-u Teâlâ vaktiyle İsrâiloğullarının nâil oldukları ilâhi nimetlere rağmen bile bile tefrikaya düştüklerini, bu sebeple ahirette cezalarını çekeceklerini Âyet-i kerime’lerinde haber vermektedir:
“Andolsun ki biz İsrâiloğullarına kitap, hüküm ve peygamberlik verdik. Onları temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları âlemlere üstün kıldık.” (Câsiye: 16)
“Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.” (Bakara: 122)
Bu ifadelerden maksat “Onların zamanındaki âlemlere üstün kıldık.” demektir. Çünkü onların zamanında âlemlerde Allah-u Teâlâ’ya onlardan daha şerefli hiç kimse yoktu.
“Onlara din hususunda apaçık deliller verdik. Onlar kendilerine ilim geldikten sonra birbirini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz ki Rabbin ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” (Câsiye: 17)
İlim, tefrika ve ihtilâfların ortadan kalkmasını gerektirdiği halde, onların elinde tefrika ve ihtilâfın meydana gelmesine sebep olmuştur.

Bu ifade aynı zamanda ümmet-i Muhammedi onların takip ettikleri yolu izlemekten, aynı yolu takip etmekten sakındırmaktadır.

Lânetlenmiş Kavim



Lânetlenmiş Kavim:

Yahudiler Kur’an-ı kerim’de “Lânetlenmiş kavim” olarak beşeriyete tanıtılmaktadır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Bunlar Allah’ın lânetlediği kimselerdir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” (Nisâ: 52)
İsrâiloğulları Cumartesi günü, tezgâhlarının başında bulunmaları, alış-veriş yapmaları, çalışmaları, balıkçılık ve ziraatla uğraşmaları kesinlikle haram kılındığı halde, onlar bu emre uymayıp sınırı aştılar. Yasaklara uymadılar, Allah-u Teâlâ’nın nimetlerini unutup nankörlük ettiler.
Sonunda Davut Aleyhisselâm onlara beddua etti.
İsrâiloğulları üç peygamber diliyle lânetlenmişlerdir.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“İsrâiloğullarından küfre sapanlar hem Davut’un hem de Meryem oğlu İsâ’nın diliyle lânetlenmişlerdir.
Çünkü onlar isyan etmişler, sınırı aşmışlardı.
Onlar birbirlerini yaptıkları kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmazlardı.
Yapageldikleri şey ne kötü idi!” (Mâide: 78-79)
“(Musa dedi ki:) Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helâk eder misin Allah’ım?” (A’raf: 155)
•
Yahudiler mukaddes bir istirahat günü istemişlerdi. Allah-u Teâlâ bunun üzerine haftanın altı gününü iş günü, yedinci cumartesi gününü de sadece din işleri ile uğraşmaları ve gönüllerinde dini şuuru sağlamlaştırmaları için mukaddes bir tatil günü yaptı. O gün çalışmak, balık avlamak ve yemek yasaktı.
Bu husus Kur’an-ı kerim’de şu şekilde açıklanmaktadır:
“Hani onlar cumartesi yasaklarına saygısızlık edip ilâhi sınırı aşıyorlardı. Cumartesi tatili yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak sürü halinde akın akın yanlarına geliyordu. Diğer günler ise gelmiyorlardı.
Biz onları yoldan çıkmaları sebebiyle böylece imtihan ediyorduk.” (A’raf: 163)
Allah-u Teâlâ bu günahkâr yahudileri itaatsizlikleri sebebiyle maymun şekline çevirmiştir:
“İçinizden cumartesi günü azgınlık edip haddi aşanları elbette biliyorsunuz. Biz onlara ‘Aşagilik maymunlar olunuz!’ demiştik.” (Bakara: 65)
Bir Âyet-i kerime’de de bu husus yeniden hatırlatılıyor. Bu cezanın sadece maymunlaşma ile değil, domuzlaşma ile de ilgili olduğu belirtiliyor:
“De ki: Allah katında bundan daha kötü bir cezanın bulunduğunu size haber vereyim mi?
Onlar Allah’ın lânetlediği, gazap ettiği, içlerinden maymunlar ve domuzlar yaptığı kimselerle tağuta tapanlardır.
İşte onlar mevki bakımından daha kötü olanlar ve doğru yoldan daha çok sapmış bulunanlardır.” (Mâide: 60)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“İsrâiloğullarından bir ümmet kayboldu, hayvan sûretine çevrildi. Bilinmez ki o topluluk ne fenalık işlemiştir. Fareyi bunlardan sanıyorum. Çünkü o deve sütü konunca içmez, koyun sütünü içer.” (Buharî Tecrid-i sarih: 1364)
İsrâiloğullarına devenin eti ve sütü haram kılınmıştı.
Çünkü onlar haram olan bazı şeyleri helâl sayıyorlardı. Bu yüzden Allah-u Teâlâ ceza olarak onlara helâl olan şeyleri bile haram kılmıştır.
Âyet-i kerime’lerde buyuruluyor:
“Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kılmıştık. Onlara bir de sığırın ve koyunun sırtlarında bağırsakları üzerinde ve kemiğe karışan yağlar dışında iç yağlarını yasaklamıştık.
Azgınlıkları yüzünden onları bu şekilde cezalandırdık. Şüphe yok ki biz doğru sözlüyüzdür.” (En’am: 146)
“Yahudilerin yaptıkları zulümden, birçok kimseleri Allah yolundan çevirmelerinden, menedildikleri halde fâiz almalarından ve haksız yere insanların mallarını yemelerinden dolayı kendilerine helâl kılınan temiz şeyleri onlara haram kıldık. İçlerinden inkâr edenlere de elem verici bir azap hazırladık.” (Nisâ: 160-161)
“Biz onlara zulmetmedik, onlar kendilerine zulmediyorlardı.” (Nahl: 118)
Yahudilerin hak ettikleri bu cezaların bir ibret ve öğüt kılındığı beyan buyurulmaktadır:
“İşte biz bu (maymunlaşma cezasını), kendi devirlerinde yaşayıp hadiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelecek olanlara bir ibret dersi, takvâ sahibi müminlere de bir öğüt yaptık.”(Bakara: 66)
Âyet-i kerime’lerden açıkça anlaşılıyor ki, Allah-u Teâlâ’nın lânet ve gazabına uğrayan yahudiler, hayvan şekline dönüştürülmüşlerdir.
•
Yahudiler tarihte “Peygamberlerini öldüren kavim” olarak tanınmaktadır.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Allah’ın âyetlerini inkâr edenlere, haksız yere peygamberlerini öldürenlere ve insanlardan adâleti emredenleri öldürenlere elem verici bir azabı müjdele!
Onların yaptıkları dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.” (Âl-i imran: 21-22)
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:
“Her ne zaman onlara hoşlarına gitmeyen hükümlerle bir peygamber gelmişse; bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.” (Mâide: 70)
Yahudiler peygamberlerini böylece haksız yere öldürdükleri gibi, bu zamanın kâfirleri de Allah-u Teâlâ’nın seçkin âlimlerini, nur saçan kandillerini, peygamber vekillerini öldürdüler. Yahudiler peygamberlerini öldürüyorlardı amma peygamber vekillerini de kâfirler öldürdü.

Gayeleri din-i İslâm’ı yıkmak ve yok etmekti.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...