22 Ağustos 2013

10. EL-MÜTEKEBBİR

10. EL-MÜTEKEBBİR..


Azamet ve yüceliğini izhar eden [673] Her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren. [674]
İradesini her durumda yürüten, yaratılmışların halini düzelten Cenab-ı Hak her türlü noksanlıklar­dan münezzehtir. Yeryüzünde ve gökyüzündeki mahlukât O'nun mahiyetini anlamayacak kadar uludur. O, aziz ve hikmet sahibidir.
"Kibriya", derecesi çok yüksek olan, zatının ve sı­fatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar ulu olan demek olup, izzet ve kibriya da Allah'a mahsustur. Nitekim sahih bir hadiste: "İzzet gömleğim, kibriya ise elbisemdir. Kim ki bunlardan birini benden çıkarmaya kalkışırsa onu helak ederim." [675] şeklinde gelmekte­dir.
Her türlü mütekebbir (kibir) ve cebbar kalpden Allah'a sığınırız. Çünkü ululuk ve kibriya (azamet) Allah'ın sıfatlarındandır. Bunun kullarında olması kötü bir ahlâk ve zulmü ifade eder. Kalbinde ise zerre miktarı kibir olan kimse cennete giremez. Çünkü Al­lah o kimsenin kalbini mühürlemiştir.
"Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kal­bini işte böyle mühürler." [676]
İradesini her durumda yürüten (Cebbar), aza­met ve yüceliğini izhar eden (Mütekebbir) olan Allah her türlü noksanlıklardan münezzeh olup, yüce ve büyüktür.
Mütekebbir sıfatı, Kur'an-ı Kerim'de bir kere Haşr süresinin 23. ayetinde geçmektedir:
"(Allah) üstün, istediğini zorla yaptıran, büyük­lükte eşi olmayandır." [677]
Allah Tealâ şöyle buyurur:
"O öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiç bir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir. Eksiklikten münezzehtir. Selâmet verendir, emniyete kavuşturandır. Gözetip koruyandır, üstündür. İstediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır, Allah müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir." [678]
Allah Teâlâ azameti ve büyüklüğü sebebiyle her türlü kötülükten, ayıp ve noksanlıktan münezzehtir. [679]
Büyüklük ve ululuk, ancak Allah'a mahsustur, varlığı ile yolduğu Allah'ın bir tek emrine ve irâdesine bağlı bulunan kâinattan hiçbir şey bu sıfatı takınamaz, Yaradılmışlar içinde ilk defa kendini büyük gören İblis olmuştur. İblis'in izince giden, iblis tabiatlı insanlar da vardır ki, muvakkat bir zaman için Tanrı'nın kendisine ariyet olarak ihsan ettiği varlık, zekâ, bilgi, servet veya mevkii kendinin sanır da kibirlenir, varlık satar. Vah vah! Ne çirkin şey! Ah zavallı! Sen kendine ne kadar kıymet vermişsin. Halbuki kendi önünü, sonunu dü­şünen bir insan kibir yapamaz..
Sen de önünü sonunu şöyle bir düşün..
Önün, idrar yolundan gelmiş bir damla murdar su; sonun da, iğrenç bir gövde. Seni sevenler, senin için can, baş feda edenler bile bu gövdeye tahammül edemezler ve hemen topra­ğa atarlar. Sonra hayatının her lâhzasında yemeğe, içmeğe, te­neffüs etmeye, uykuya, istirahate ve daha başka bir çok şeyle­re ihtiyacın var. Allah, senin muhtaç olduğun bu şeyleri kesiverse, bunları kimden dileneceksin? Ve sen bunları dilenebi­lecek vaziyette iken, sana büyük görünmek asla yaraşmıyor, seni gülünç bir vaziyete düşürüyor. [680]

Eski İnsanların Dîllerî Üstüne Yollar Ya­pıldı:


Geçmiş insanlar arasında da büyüklük taslayanlar vardı. Şimdi onlar ne halde? Bugün onların dilleri üstüne yollar ya­pılmış olduğunda şüphe yoktur. Düşünecek olursak ayakları­mızın altında çiğnediğimiz topraklar, çok eski devirlerde ya­şamış insanlardır. Meselâ: Bu topraklar vaktiyle kolu bükül­meyen pehlivanların pazusu, yahut bir gülümsemesine bin­lerce kurban verilen dilberlerin yanağı, yahut yüzlerine bakıl­mağa cesaret edilemeyen taçlı hükümdarların azametle salla­nan başlarıdır.. [681]

Kula Gereken Şey:


İnsan çalışıp çabalamalı. Büyük bir adam olmalı, fakat hiç bir zaman büyük görünmemeli. Kendini bilen büyüklenmez. Büyüklük ancak Allah'ın şânıdır. O'nun sıfatını mahlûk takınamaz, haddini aşmış olur. Böylelerinin cezası da çetin olur. Bu hikmetten ötürü kibrin hasmı Allah'tır. Kibirlenenleri hor ve hakir, rezil ve rüsvay bir hale indirir. Haddini gözetenleri de bilâkis yükseltir, [682]

Kîbîrli Bîr İnsanın Her Şeyden Eli Boş Ka­lır:


Kendini yüksek görmeğe çalışmak hakikatte kendinin iflasına uğraşmak demektir. Çünkü tekebbür denilen haslet bü­tün feyzlerin, saadetlerin nefsimizde ve ruhumuzda yer tutma­sına engel olur.
Bunun maddî temsili: Gökten inen rahmet yüksek yerler­de durmaz, engin yerlere dökülür, üstelik o yüksek yerlerden geçerken oralarda bulunan ve yerden biten şeylerin büyümesi­ne, kuvvetlenmesine, güzelleşmesine yarayan kıymetli ve kimyevî maddeleri de beraber sürükler, o engin yerlere Bu suretle bütün feyz ve bereket oralarda husule gelir. [683]

9. EL-CEBBAR..

9. EL-CEBBAR..

Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmağa muktedir olan[664], iradesini her durumda yürüten mahlukâtın halini iyileştiren. [665]
İradesini her durumda yürüten, mahlukâtını kahreden onları dilediğine mecbur eden Cenab-ı Hak her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir.
Cebbar Arapça'da "hükmü altına alma, kahr, zorla bir işi birine yaptırma" manasına gelen "Cebr" kelimesinin mübalağalı sigasıdır.
Nitekim bu mana Kur'ân'da şu şekilde geçmek­tedir:
"O, kullarının üstünde her türlü tasarruf sa­hibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir. Her şey­den haberdardır." [666]
El-Cebbâr, aynı zamanda bir şeyi ıslah etmek manasında da kullanılmıştır. Nitekim ayet-i kerime­de:
"İman edip yararlı işler yapanların, Rableri tarafından hak olarak Muhammed’e indirilene ina­nanların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini dü­zeltmiştir." [667] buyurmuştur.
Ayette geçen "bale" kelimesi had, durum, nefsin rehaveti "kalp" manalarına gelmektedir.
"El-Cebbar" kendisine ulaşılamayan demektir ki Enbari, Cebbar, kendisine ulaşılamayan Allah'ın sıfatlarındandır, demiştir.
Bunun için Arapçada boy atıp çok yüksek olan hurma ağacına "cebbare" denilir. Bu "ulaşılamayacak durumda azamet sahibi" manasında kullanılmasına işarettir. [668]
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hic bir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selamet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır." [669]
Esma-i hüsnadan olan el-Cebbar'ın üç anlamı vardır. Her üç mânâ da bu isme dahildir.
1- O, zayıfı güçlendiren, kırık gönülleri tamir eden, kırığı onaran, fakiri zenginleştiren, her güçlük çekenin güçlüğünü kolaylaştıran, musibete uğrayana tevfik ve inayetiyle sabır ve sebat veren, gereğini yerine getirdiği zaman ona karşılaştığı musibetten daha büyük ecir ve mükafaat veren, azameti ve yüceliğinden dolayı kendisine boyun eğen ve seven kalblere çeşit çeşit kerametler, türlü türlü marifetler ve imâni hakikatler ihsan edendir.
Dua eden bir kimse "Allah'ım!.. Dağınıklığımı toparla, bana dirlik düzenlik ihsan et!" derken "el-Cebbar" kökünden türeyen emir siğasını kullanır ve bununla kul, durumunun düzeltilmesini ve zorlukların kendisinden uzaklaştırılmasını kasteder.
2- İkinci anlamı, her şeye hâkim olan ve galip gelen demektir. Allah Teâlâ her şeye egemendir ve her şey O'na boyun eğmiş ve itaat etmiştir.
3- Üçüncü anlamı her şeyden yüce olan demektir. el-Cebbar ismi er-Raûf (pek şefkatli), el-Kahhar ve el-Aliyy (yüce, ulu) anlamlarını da ihtiva eder.
4- Bu ismin dördüncü bir anlamı daha vardır ki o da her türlü kötülük ve eksiklikten, bir kimseye benzerlikten, kendisine denk veya zıd olmasından veya haklarında ve özelliklerinde kendisine ortak koşulmasından münezzeh    olan, her şeyde büyüklüğünü gösteren demektir. [670]
İsm-i şerîf cebir maddesindendir. Cebir, kırık kemiği sa­rıp bitiştirmek, eksiği bütünlemek ma'nâsına geldiği gibi, ic­bar etmek, yâni zorla iş gördürmek ma'nâsına da gelir.
Allahu teâlâ Câbirdir, Cebbardır, kırılanları onarır, ek­sikleri tamamlar, her türlü perişanlıkları düzeltir, yoluna kor. Bu ma'nâdan olmak üzere Hazret-i Ali'nin (radiyallâhu anh) münâcâtında: Ey her kırığı kaynaştırıp birleştiren ve her zor­luğu kolaylaştıran ma'nâsına:
"Yâ Câbire külli kesîrin ve yâ müsehhile külli asır" kelimâtı gelmiştir. İkinci ma'nâya göre Allahu teâlâ Cebbardır, ceberut sahibidir. Kâinatın her noktasında ve her şey üzerinde dilediğini dilediği gibi yaptırmağa muktedirdir. Hüküm ve irâdesine karşı gelinmek ihtimâli yoktur.
Her şey üzerinde Allahu teâlâ'nın cebbâriyeti hâkimdir. Önünden sonuna kadar yaratacağı bütün mahlûkat, bunların cinsleri, nevi'leri, sınırları ve her sınıf efradının varlığa çıkış sırası, varlığı, müddeti ve bu müddet içinde görüp geçireceği bütün ahval, bütün safahat üzerinde Allah'ın cebbâriyeti, emir ve irâdesi hâkimdir. Her mahlûkun hayat şartları ve bu âlemde göreceği iş, yapacağı vazife Allahu teâlâ tarafından tâyin edilmiş, sınırları çizilmiştir. Her mahlûk ister istemez bu sınırlar içinde yürümek ve bu vazifeleri yapmak mecburi­yetindedir. Meselâ: Arz "Ben artık dönemiyeceğim", güneş, "Ben artık doğamıyacağım" diyemez. İlk kumanda ile baş­lamış olan bu muttarit devran son kumandaya kadar devam edip gidecektir.
Allah teâlâ yalnız teşrîî hükümlerinde insanları serbest bırakmıştır. Allahu teâlâ'nın teşrîî yâni insanları vazifelendi­ren dinî bir takım hükümleri ve emirleri vardır ki, bunların üstünde cebbâriyetini kaldırmış ve bu emirlerin yapılıp ya­pılmaması ve bu hükümlerin yerine getirilip getirilmemesi hususunda insanları mecburî değil, muhayyer bırakmıştır. Bir insan isterse dîne uyar dindar olur; dînin hükümlerine göre yaşar; isterse dînsiz ve imansız olur. Tamamen serbesttir. Gerçi Allahu teâlâ insanları, kendini bilsinler ve kendine kul­luk etsinler diye yaratmıştır; fakat bu teklîfi icbar yolu ile de­ğil, ihtiyar yolu ile yapmış ve tamamen kendi arzularına bırakmıştır. Eğer Allah, diğer hususlarda olduğu gibi bu husus­ta da cebretmiş olsaydı, insanlar içinde Allah'tan başkasına ibâdet eden bir fert bulunmazdı. Halbuki Allah'ın insanlara ve ibâdetlerine ihtiyâcı yoktur. Ulu Tanrı kendisine intisap ve kulluk şerefini, kullarının isteklerine bağlamıştır, isteyen Allah'a kul olur, rızâsını bulur, isteyen hevâ ve hevesine köle olur, kahr görür ve bu takdirde kendinden başka kimseye bir şey demeğe hakkı olmaz. [671]
Kula Gereken Şey:
Kırılan ümitlerin canlanması, şaşırtıcı perişanlıkların iyi bir hâle ve yola konması için biricik mercî Allahu teâlâ ol­duğunu bilerek yanlış kapıya müracaat etmemek... Bu husus­ta Allah'ın yarattığı sebeplere tutunmağı kâfi görüp gayr-i meşru olarak yüz suyu dökmemek...
Bir de Allah'a âsi vaziyette olanlar, Allah'ın azap ve uku­beti kendilerine gelip kuşatmadan derhal Onun afv ve mağfire­tine, rahmet ve re'fetine sığınmalıdır. Çünkü vakti gelince ukubet onları ister istemez saracaktır. Sonra bunu önliyecek bir kuvvet ve ondan saklıyacak bir sığınak da bulamayacaklar­dır.
Allah'ın intikamına karşı tek çâre:
O intikam gelip çatma­dan yine Allah'a sığınmaktır. [672]


8. EL-AZİZ...

8. EL-AZİZ...


Mağlûb edilmesi mümkün olamayan[645], yenilmeyen, yegane galîb. [646]
Eşi ve benzeri olmayan değerli, güçlü, hiçbir za­man yenilmeyen yegâne galib, şerefli. Onun benzer­likte zıddı da yoktur. Bütün ihtiyaçlar ona bağlıdır. Kendine ulaşılamaz yegâne varlıktır.
Aziz, mağlub edilemeyen, eşi ve benzeri olmayan demek olup O, öyle bir güç ve kudret sahibidir ki hiçbir hilekârın hilesi onun için geçerli olmaz.
Aziz kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de seksen sekiz de­fa zikredilmiştir. Ancak bu yerlerde Esmâ-i Hüsnâ'dan diğer bir isimle kullanılmış olup münferid ola­rak kullanılmamıştır. Bunlar; Ve Hüvel-Azizu'r-Ra­him, ve Hüve'l-Azizü'l Alîm, ve Hu Azizu'n-Tikâm, ve Hüvel-Kaviyyu'1-Aziz, ve Huve'l-Azizu'l-Gaffar, ve Huve'1-Azizul-Gafûr, ve Huve'l-Azizu'l-Hamîd, ve Huve'l-Azizu'l-Vehhab, ve Huve Azizun-Muktedir, şeklinde geçmektedir. Bu isimlerin el-Aziz ismi ile kullanılma­sında birbirini teyid ve dengeleme münasebeti vardır. [647]
Bu büyük isimlerin anlamları birbirine yakındır. Allah Teâlâ çok büyük kuvvet ve kudret, sonsuz izzet ve şeref sahibidir:
"İzzet (üstünlük) tamamen Allah'ındır." [648]
"Şüphesiz rabbin kuvvetlidir, azizdir (herşeye galip gelendir)." [649]
İzzetin her üç anlamı da Allah için kemali ifade eder:
1. Kuvvet izzeti: O'nun el-Kavî ve el-Metîn isimleri bu anlama delâlet eder. Bu, öyle büyük bir sıfattır ki,  yaratıkların kuvveti  ne kadar büyük olursa olsun böyle bir sıfat onlara nisbet edilemez.
Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır." [650]
"Allah gücü yetendir. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." [651]
"De ki: Allah'ın size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye, ya da birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yeter." [652]
"Allah herşey üzerinde iktidar sahibidir.” [653]
"Takva sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarında güçlü ve yüce Allah'ın huzurunda hak meclisindedirler."[654]
2. İmkansızlık İzzeti: Allah Teâlâ zatıyla her şeyden müstağnidir. Hiç kimseye muhtaç değildir. Hiçbir kulun O'na verebileceği bir zarar da yoktur, fayda da yoktur. Zarar veren de O'dur, fayda veren de ihsan eden de O'dur, engelleyen de...
3. Üstünlük ve galibiyet izzeti: Varlıkların tamamı Allah'ın egemenliği altındadır, O'nun azametine boyun eğmişler ve O'nun iradesine bağlanmışlardır. Bütün mahlukatın mukadderatı O'nun elindedir. Her hareket ve tasarruf sahibi ancak O'nun gücü, kuvveti ve izni sayesinde hareket edip tasarruf edebilir. O'nun dilediği şeyler olur, dilemediği şeyler olmaz. Güç ve kuvvet ancak O'nunla vardı. Gökleri ve yeri ve bunların arasındaki şeyleri altı günde yaratması ve mahlukatı yaratıp sonra öldürmesi daha sonra onları diriltip huzurunda toplaması hep O'nun kuvveti ve iktidarındandır,
"Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir." [655]
"İlkin mahlukatı yaratıp (ölümden) sonra bunu (yaratmayı) tekrarlayan O'dur, ki bu, O'nun için pek kolaydır."[656]
Kupkuru ve ölü bir halde gördüğün yeryüzünün üzerine yağmur indiğinde kıpırdanması, kabarması ve her çeşitten iç açıcı bitkileri bitirmesi O'nun kudretinin eserlerindendir. Kendisini yalanlayan milletleri, kafirleri ve zalimleri çeşitli cezalarla cezalandırması ve onları ibret alınacak hale düşürmesi, hile ve tuzaklarının, mal ve ordularının, kale ve surlarının Allah'ın azabı karşısında onlara hiçbir fayda vermemesi, bütün bunların özellikle bu dönemlerde onların ziyanlarını artırmaktan başka bir şeye yaramaması hep O'nun kudretinin eserlerindendir. Bugünkü insanlığın ulaştığı korkunç güç ve göz kamaştırıcı keşifler hepsi Allah'ın onlara güç vermesi ve bilmedikleri şeyleri onlara öğretmesi sayesindedir. Onların sahip oldukları güç ve kuvvetlerin, keşif ve icatların, başlarına gelen felaketleri ve helak edici cezaları savmada hiçbir fayda vermemesi, bunlardan korunmak için bütün güçlerini ve imkanlarını ortaya koymalarına rağmen bunlara mani olamamaları Allah'ın ayetlerindendir. Fakat Allah galiptir, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nun emrine boyun eğmiştir.
Allah Teâlâ'nın kulları yaratması gibi onların fiillerinin, itaat ve isyanlarının da yaratıcısı olması O'nun izzet ve kudretinin kapsamına girer. Bunları yaratan ve takdir eden Allah'tır, ancak gerçekte bir fiil olarak işleyen ve teşebbüs edip başlayan kullardır. Bu ikisi arasında bir çelişki yoktur. Kulların iradelerinin ve kudretlerinin yaratıcısı Allah'tır. Sebepleri tam olarak yaratan, neticelerini de yaratıcı demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Sizi ve yapmakta olduğunuz şeyleri Allah yarattı." [657]
Kur'an'da anlattığı gibi, sayı ve teçhizat yönünden kendilerinden kat kat üstün düşmanları karşısında daha az sayı ve mühimmata sahip olmalarına rağmen kendi dostlarına yardım etmesi de O'nun kudretinin eserlerindendir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir." [658]
Cehennem ehli ve cennet ehli için çeşit çeşit cezaların; türlü türlü, sayısız, sürekli, kesintisiz ve bitmez tükenmez nimetlerin olması O'nun kudreti ve rahmetinin eserlerindendir.[659] Varlıkları kudretiyle var etmiş, kudretiyle yönetmiş, kudretiyle düzeltmiş ve sağlamlaştırmış, kudretiyle diriltmiş ve öldürmüştür. Kudretiyle kulları tekrar diriltecek, iyileri iyilikleriyle ödüllendirip, kötüleri de kötülükleriyle cezalandıracaktır. O, yine kudretiyle kalpleri dilediği gibi değiştirir. O, bir şeyin olmasını dilediği zaman "Ol"der, o da "Oluverir" [660] Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Nerede olursanız olun, sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah herşeye kadirdir." [661]
Bu ism-i şerîf, kuvvet ve galebe sahibi olmak manâsına izzet'dendir. Allahu teâlâ mutlak surette kuvvet ve galebe sahibidir. Emir ve irâdesine karşı bütün bu kâinatın hiç hük­mü yoktur. O, muradına karşı asla mağlûb edilmez, isterse bir saniyenin binde biri kadar kısa bir zamanda bu muazzam var­lık hemen sönüverir.
İzzet sıfatı Kur'ân'da bir çok yerlerde azap âyetleri yerin­de gelmiştir. Fakat bu ism-i şerifin yine bir çok defa Hakim ism-i şerîfi ile birleştiği görülür..Bunun ma'nâsı, Allahu teâlâ'nın kudreti galiptir; fakat hikmeti ile kötülerin cezâsını te'hîr eder, kötülük edip durmakta olan insanları cezalandır­makta isti'câl etmez demektir.
Hani aramızda bâzı büyük adamlar vardır kî, kuvvetlerini gösterirler de kullanmazlar. Böyle adamların bu hâli bu ism-i şerifin mazharıdır. Onlar, Allah'ın bu ahlâkından nasîb almış insanlardır. Allahu teâlâ'nın izzet ve intikam sıfatlarının bir­leştiği azdır, yoksa insanların dünya yüzünde ettiklerine göre eğer Cenâb-ı Hak, Hikmeti ile izzetinin tecellîsini geri bırak­mamış olsa çoktan her şey alt üst olurdu. [662]
Kula Gereken Şey:
Bütün heveslerine hâkim ve galip olmağa çalışmak, is­teklerini, arzularını temiz, dürüst ve helâl yollardan te'min etmesini bilmek, her işinde, her sözünde akıl ve basiretin icap ettirdiği hududu aşmamağa gayret etmektir. [663]

7. EL-MÜHEYMİN..

7. EL-MÜHEYMİN 

 Kainatın bütün işlerini gözetip, yöneten, [636] gözetici ve koruyucu. [637] Allah, ilmiyle herşeyi düzenleyip, gözeten ve yö­netendir. Kudretinin kemaliyle de herşeye gücü ye­tendir. Müheymin, "herşeyi gözeten ve yöneten, kai­natın bütün işlerini düzenleyen, insanları murakabe eden, hükümdarlığı ile herşeyi hükmü altına alan, herşeyi koruyan, gözeten" demektir. Cenab-ı Hak, mahlukâtının bütün işlerini çekip çevirmek, onu rızıklandırmak ve ecellerini tayin et­mek suretiyle onlar üzerinde yegane otorite sahibidir. Müheymin'in bir diğer manası Allah'ın mahlukâtının fiillerine muttali olup şahit olması" demektir. Nitekim Cenab-ı Hak bununla ilgili olarak: "Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab'ı (Kur’an’ı) gönderdik."[638] buyurmuştur. Ayette geçen "Müheyminen aleyhi" daha önceki kitapları gözetmek, onların hak olduğunu ikrar et­mek, yanlışı da ortaya çıkarmak demektir. Dilciler, "el-Müheymene": Bir şey üzerine kaim olma, onu gözetme, "el-Müheymin"; "Eşya ve varlıklar üzerinde emin, her türlü korkudan, başkalarından emin olan kimse için kullanılır" demektedir. Ayrıca "Müheymin" kendisinin birliğine şahit olan" manasın­da da kullanılır, denmiştir. Müfessirler ise "Müheymin", emin, "güvenilir manasındadır" demişlerdir. Ebu Süleyman, bunun as­lının "Mü'min" iken hemze "ha"ya çevrilmiştir, çünkü "ha" okunması kolay ve hemzeden daha hafiftir ve "museytırun" vezninde gelmiştir, demişlerdir. İbn-i Abbas (r.a.): Ayette geçen "Müheyminen aleyhi", "mü'teminen aleyhi" olup el-Müheymin, gü­venilir demektir. Zira Kur'ân, kendisinden önceki ki­taplara göre güvenilir bir kitaptır" demiştir. Mücahid; ayetteki "Müheyminen aleyhi"yi, Kur'ân kendinden önceki kitaplara şahittir", şeklinde yorum­lamıştır. Ebu Süleyman ise, Allah (cc), Müheymin'dir. Ya­ni Cenab-ı Hak mahlukatının söz ve fiillerine şahittir demiştir. Nitekim Cenab-ı Hak bununla ilgili şöyle buyurmaktadır: "Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur'ân'dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, O işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir." [639] Ayetteki, el-İfada, "bir şeyi kuvvetle akıtmak, at­mak yani bunu süratle yapmak" anlamındadır. Aye­tin diğer kısmında: "... Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuz'da) bulunmasın." [640] Yerde ve gökte zerre kadar hiçbir şeyin kendi­sinden gizli kalmadığı, kainatın bütün işlerini düzen­leyen gözeten ve yöneten, insanları murakabe eden Allah (c.c.) bütün noksanlıklardan, münezzehtir. "Müheymin" ismi Kur'ân'da bir kere zikredilmiş­tir. [641] Olayların arka planını ve işlerin gizli yönlerini bilen, kalblerin sakladığı şeylerden haberdar olan ve ilmiyle herşeyi kuşatan demektir. el-Bagavî der ki: el-Müheymin, kulların yaptığı herşeyi müşahede edendir. İbnu Abbas, Mücahid ve daha başkaları da bu görüştedir. Bir şeyi görüp gözeten kimseye müheymin denilir. [642] Allahu teâlâ Müheymin'dir. Rabbü'l-âlemîndir. Bütün varlığı görüp gözeten, yetiştirip varacağı noktaya ulaştıran ancak O'dur. Hiç bir zerre, hiç bir lâhza O'nun bu lütuf ve atı­fetinden boş değildir. Bu ism-i şerîf, Mü'temenün aleyh dîye de tefsir edilmiş­tir. Kendisine emniyet olunan demektir. Meselâ, buyruk tu­tup güzel işler yapan kullarının yaptıkları iyi işlerden hiç bi­rini saklamaz, inkâr etmez, istihkak kazandıkları sevaptan bir zerresini eksiltmez. Yahut kulları iyilik yapmakta birbiriyle yarış edercesine faaliyet gösterseler.. "Artık yeter, ben bun­ların karşılığını veremem" demez, bilâkis onların güzel iş­ler yapmakta birbirlerini geçmeye çalışmalarından hoşnut olur, vaad ettiği sevabı kat kat artırır. Buyruk tanımıyan âsi­lerin de cür'et ettikleri kötü işleri bir zerre arttırmaz, ne yap­mışlarsa odur. Görecekleri ceza da santimi santimine odur. İs­tihkaklarından bir zerre fazla ceza vermez. [643] Kula Gereken Şey: İşlerini ve huylarını, yâni yapıp ettiklerini gözetmekte mümkün olduğu kadar uyanık davranmak ve bu hallerde eğrili­ğe kaymaktan kendini korumaktır. [644]

5. ES-SELÂM

5. ES-SELÂM


Esenlik Veren. [609]
Her çeşit arıza ve hâdiselerden salim kalan, -her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran- Cennet'deki bahtiyar kullarına selâm eden. [610]
"O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir ilah yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten mü­nezzehtir, selamet verendir." [611]
Es-Selâm; lügatta selâmet ve emniyet manaları­na gelmektedir. Selâm; "kendisi bizatihi var olan bir esenlik demek değil, Allah (c.c.)'dan sâdır olan bir esenlik" demektir. Allah'ın selâmı, esenlik vermesi, hiçbir şekilde mal ve çocuğun fayda vermediği ancak kendisine kalbi selim ile gelindiğinde faydalanacağı günde dünya ve ahiret esenlik mükafatı demektir. Genel bir ifadeyle "her türlü selametin menbaı ve mastarı, kendisi ayıptan kusurdan eksiklikten, fena ve zevalden, hasılı her türlü muhataradan salim ol­duğu gibi, kendisinden selamet umulan ve esenlik arayanları selamete erdirecek olan" [612] demektir.
"Biz de İslâm Peygamberi Muhammed (s.a.v.)'e selâtü selâm gönderiyor ve Rabbimizden esenlik dili­yoruz.
Resulullah (s.a.v) namazdan ayrılmak istediği za­man üç kere istiğfarda bulunur, sonra da:
"Allah'ım! Selâm olan sensin ve esenlik de sende­ndir. Sen Celâl ve ikram sahibi yücesin." diye dua ederdi. [613]
Îbnü'l-Kayyim (Allah rahmet etsin) "es-Selâm" ismi hakkında şunları demiştir:
Allah Teâlâ, her türlü ayıp ve noksanliktan salim olduğu için, bu isimle isimlendirilen herkesten daha çok "es-Selâm" İsmine müstehaktır. Her bakımdan gerçek "Selâm" O'dur. Mahlûkat, izâfî/göreceli olarak selâm'dır. [614]O, zâtında, akla hayale gelebilecek her türlü ayıptan ve noksandan salimdir; sıfatlarında her türlü ayıptan ve noksanlıktan salimdir; fiillerinde her türlü ayıptan, noksanlıktan, şerden, zulümden ve hikmet dışı vâki olacak davranıştan salimdir. Bilakis O, her yönden ve her bakımdan hakikî "es-Selâm"dır. O, bu isim kendisine verilenlerin hepsinden daha çok bu isme müstehaktır. İşte bu, O'nun kendisini tenzih etmesinin ve peygamberinin O'nu tenzih etmesinin gerçek şeklidir. O, arkadaştan, evlattan beridir; benzerden, denkten, rakipten ve benzerlikten berîdir; ortaktan biridir. Bu sebeple O'nun sıfatlarını tek tek incelediğin zaman her bir sıfatın kemâline aykırı olan şeylerden salim olduğunu görürsün. O'nun hayatı ölümden, uyku ve uyuklamadan; kendi kendine var oluşu ve kudreti yorgunluktan ve bitkinlikten; ilmi kendisinden bir şeyin gizli kalmasından veya unutkanlıktan veya düşünme veya hatırlama ihtiyacından; iradesi hikmet ve maslahat dışına çıkmaktan; sözleri yalan ve haksızlıktan berîdir/uzaktır. Bilakis O'nun sözleri tamamen doğruluk ve adalettir. Zenginliği  herhangi  bir şekilde   başkasına   muhtaç olmaktan uzaktır. Bilakis O'nun dışındaki her şey O'na muhtaçtır ve O her şeyden müstağnidir.    Egemenliğinde çekişecek birisinden, ortaktan, yardımcıdan, destekçiden veya O'nun katında O'ndan izinsiz şefaate yeltenecek şefaatçiden beridir. İlahlığında ortaktan beridir.  Bilakis O öyle bir Allah'tır ki kendisinden başka hiç bir ilah yoktur. O'nun hilmi, affı, müsamahası, mağfireti ve cezası herhangi bir ihtiyaçtan, zilletten veya başkalarında olduğu gibi herhagi bir yapmaçıklıktan uzaktır. Bilakis hepsi keremi ve ihsanındandır. Aynı şekilde O'nun azabı, intikamı, şiddetle yakalayışı, süratle cezalandırması, zulümden, kinden, düşmanlık ve kabalıktan uzaktır. Bilakis tamamen hikmet, adalet ve herşeyi yerli yerine koymasından dolayıdır. O'nun  ihsanı,  sevabı ve  nimeti  övülmeye  lâyık olduğu gibi azabı ve cezası da övülmeye lâyıktır. Eğer sevabı ve mükafaatı azabın ve cezanın yerine koymuş olsaydı bu O'nun hikmetine ve izzetine aykırı olurdu.  Cezayı yerinde uygulamış  olması O'nun adaleti, hikmeti   ve izzetindendir. O, kendisini tanımayan düşmanlarının zannettikleri hikmetine muhalif şeylerden beridir.
O'nun kazası ve kaderi abesten, zulüm ve haksızlıktan ve sonsuz hikmetine aykırı bir şekilde vukubulma vehminden uzaktır. O'nun şeriatı ve dini çelişkiden, farklılıktan, bozukluktan ve kulların maslahatına aykırılıktan, Allah'ın kullarına rahmetine ve ihsanına aykırılıktan ve hikmetine aykırılıktan uzaktır. Bilakis O'nun şeriatının tamamı hikmet, rahmet, maslahat ve adalettir. O'nun verdiği nimetler herhagi bir karşılıktan veya nimet verdiği kimselere muhtaç olmaktan beridir, O'nun nimeti vermemesi ve kısması da cimrilikten veya fakirlik korkusundan dolayı değildir. Bilakis O'nun vermesi bir karşılık ve ihtiyaç sebebiyle değil, sırf ihsanıdır. Vermemesi de acizliği veya cimriliğinden değil sırf hikmeti ve adaletindendir.
O'nun arşını istiva etmesi, kendisini taşıyacak veya üzerinde yükseleceği herhangi bir şeye muhtaç olmaktan beridir. Bilakis arş da O'na muhtaçtır, arşı taşıyan melekler de O'na muhtaçtır. O, arştan da arşı taşıyan meleklerden de ve başka şeylerden de müstağnidir. Bu istiva, herhangi bir sınırlamadan, arşa veya başka birşeye ihtiyaç veya Hak Teâlâyı bir şeyin kuşatması şaibesinden uzaktır. Bilakis Allah Teâlâ var iken arş mevcut değildi ve ona muhtaç da değildi. O, her şeyden müstağnidir ve övülmüştür. O'nun arşını istiva etmesi ve yaratıklarını emrinde tutması, herhangi bir şekilde arşa veya başka bir şeye muhtaç olmaksızın O'nun egemenliğinin ve galibiyetinin bir gereğidir.
O'nun her gece rahmetiyle dünya göğüne inmesi, O'nun ululuğuna ve her şeyden müstağni oluşuna zıt gelecek durumlardan münezzehtir. O'nun kemali, muattılenin ve müşebbihenin [615] vehimlerinden uzaktır. O, bir şeyin altında olmaktan veya bir şeyde mahsur kalmaktan münezzehtir. Rabbimiz Teâlâ, kemaline zıt gelen her şeyden yücedir ve uzaktır.
O'nun işitmesi, görmesi ve zenginliği müşebbihenin hayal ettiği ve muattılenin uydurduğu şeylerden uzaktır. Dostlarıyla dostluğu, mahlûkatın birbiriyle dostluğunda olduğu gibi herhangi bir mecburiyetten dolayı değil rahmetinden, lütuf ve ihsanından dolayıdır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
"Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, acizlikten ötürü bir dosta ihtiyacı olmayan Allah'a hamdederim, de." [616]
Allah dost edinmeyi mutlak mânâda reddetmiyor, bilakis acizlik sebebiyle dost edinmeyi reddediyor.
Aynı şekilde O'nun dostlarına ve sevdiklerine olan sevgisi, mahlûkatın aralarındaki sevgilerde olduğu gibi ihtiyaçtan, yapmacılıktan ve menfaatten uzaktır. Ayrıca bu konuda muattılenin uydurduğu şeyleden de uzaktır.
O, kimi ayetlerinde kendisine nisbet ettiği el ve yüz gibi şeylerde de müşebbihenin zanlarından ve muattılenin uydurmalarından beridir.
Şimdi düşün, O'nun es-Selâm ismi, bütün bu noksanlıklardan ve ayıplardan tenzih edilişini nasıl ihtiva ediyor. Nice kimseler bu ismin ihtiva ettiği mânâ ve sırları tam olarak kavrayamamışlardır. Allah, kendisinden yardım istenilecek olandır. [617]
İsm-i şerif mastardır. Dertten, belâdan, ayıbtan, kusurdan berî olmak ma'nâsınadır. Esas i'tibâriyle mastarlardan isim olmaz. Fakat mübalâğa ma'nâsı gözetilerek mastarlardan isim yapıldığı vardır. Şu halde ma'nâ: Her türlü noksandan, ayıp­tan, âfât ve belâlardan son derece salim ve münezzeh bulunan demek olur. Bu ifadeye göre bu ism-i şerîf de EI-Kuddûs ism-i şerifine yakın bir ma'nâ bildirmekte ise de, bu daha ziyade is­tikbâle aittir.
Yâni Allahu teâlâ'nın gerek zâtı, gerek sıfatı ileride en ufak bir tagayyüre, bir değişikliğe uğramaktan münezzehtir. O, ezelde nasılsa, ebedde de öyledir. O, asla yok olmaz, ilmi gevşemez, kudreti kesilmez, mülkü elinden çıkmaz...Bu sıfat da ancak Allahu teâlâ'ya mahsustur. Ondan başka salim kalacak yoktur. Mahlûk varken yok olur, sultanken kul olur, bilirken câhil, muktedirken hiç olur. Hiç bir varlığa ina­nılmaz, hiç kimseye güvenilmez; bir anda hepsi yalan oluve­rir. [618]

Bu Ma'naya Göre Kul İçin Gereken Şey


Her işinde fânilere değil, yalnız Allahu teâlâ'ya dayanıp güvenmektir. Çünkü yıkılmayacak ve her türlü afat ve belâdan salim kalacak olan yalnız O'dur. Fânilere bağlananlar hayal sükûtuna uğrayarak sonunda ağlayanlardır. "Ağaca dayanma kurur, insana güvenme ölür" diyen dedelerimiz bu hakikati ne güzel ifâde etmişlerdir. [619]

İsm-i Şerifin Başka Bir Ma'nâsı:


Es-Selâm ism-i şerifi, gerek dünyâda, gerek âhirette, teh­like içine düşen kullarını, isterse selâmete çıkaran diye de tef­sir edilmiştir. Öyle ya, her türlü selâmetin sahibi ancak O ol­duğu gibi, istediğini selâmete erdirecek plan da ancak O'dur. [620]

Bu Ma'naya Göre Kula Gereken Şey:


Selâmeti yalnız O'ndan bilmek ve yalnız O'na teşekkür et­mektir. Allahu teâlâ her türlü tehlikenin selâmet yollarını ve sebeplerini yaratmıştır, tanzim ve tertip etmiştir. Fakat bu sebepler nihayet bir halâs vasıtasıdır. Şu halde tehlikeden selâmete çıkanın, vâsıtaya değil, o vâsıtayı yaratıp sevkedene teşekkür etmesi icâbeder. Gerçi vâsıtaya da teşekkür edilir ama, Allah'a ortak gibi değil, iyi bir işe vâsıta olduğu için. Söz temsili, Allah'ın yaradıp kuluna ilham ettiği selâmet se­bepleri, denize düşüp de dalgalar arasında bocalayan bir zaval­lıya atılan (tahlisiye simidine) benzer. O simidi tutarak selâ­mete çıkan felâketzedeye bu selâmeti veren simit midir, yoksa o simidi ona atan mıdır? [621]

Felâket Ve Buhranlı Dakikalarda Dîn Ve Îmân Kuvveti:


Hayatta bâzan öyle hâdiseler olur ki, bu hâdiseler karşı­sında insan, müthiş bir fırtınaya tutulmuş vapur gibi, ıztırap dalgaları arasında çalkalanır durur. Vapurun kaptanı olduğu gibi, vücûdun kaptanı da akıl ve ilimdir. Fakat onu destekliyecek olan kuvvet de İmandır. İman muvâzene temin eder. Muvâzene de selâmete çıkaracak bir sebep olur. İman yoksa muvâzene de yok.. Muvâzene olmayınca selâmete çıkar bir yol da yok demektir.
Faraza denizin ortasında azgın dalgalar arasında teknesi battı, batıyor vaziyetine düşen kaptanın orada biricik dayanıp güveneceği kuvvet, kalbindeki Allahu teâlâ'ya olan îmânıdır. O bilir ki, her türlü selâmetin biricik sahibi, yaradanı, bağışlıyanı yalnız Allah'tır ve inanmıştır ki, Allahu teâlâ merha­metlidir, kudretlidir, bütün işleri hikmetlidir. Artık o, Al­lah'ın hükmüne ve kendi hakkındaki emr-ü fermanına razıdır. Allah'ın yardımından ve merhametinden asla ümidini kesmez. Kalbinin bir tarafında korku varsa, öte tarafında da ümit bulu­nur. Korku ile ümitten meydana gelen muvâzene içinde yeise kapılmaz, izini şaşırmaz, ma'nâsız telâşlarla vahameti arttırmaz. Bilâkis soğuk kanlılığını muhafaza eder, vaziyete göre tedbir alır, kumanda verir, ondan ötesini Allah'a birakır. Onun yaradıp sevkedeceği fırsatları gözetir ve her fırsattan sükûnet­le faydalanarak, böylece selâmet sahiline çıkar. Fakat bu inan­cı ve bu kuvveti bulamayan kalblerde yalnız korku hâkimdir. Müthiş bir yeis, bütün kalbi kaplamıştır. Orada hiç bir ışık, hiç bir ümit yoktur. İşte bu yeis hâli, daha büyük felâketlere yol açabilir. Her zaman görüp ve işitip duruyoruz ki, muvâze­nesini kaybederek kendisini fazla yeis ve ıztıraba kaptıranlar­ da hemen barut gibi ateş almak, olura olmaza hiddetlenmek, düşünmeden her şeye saldırmak gibi gayri tabiî ve mazarratlı haller görülür. Onun için kalpleri perişan, fikirleri kararsız­dır. Çâredir diye asılsız şeyler araştırır, tedbirdir diye yanlış şeylere baş vurur. Halbuki böyle yapmak zâten mevcut olan mazarrata daha başka mazarratlar eklemekten, durumu bütün bütün kötüleştirmekten başka bir şeye yaramaz. Bu cihetten bu gibi hallerde muvazeneli bulunmak Allah'ın büyük ni'metidir. Çünkü muvazenesizliğin neticesi - Allah'a sığındık - ya intihar.... ya tecennün.. işte bu da bu surette helak girdapları­na batar gider. Şayet kurtulmaları mukadder değilse, imanlısı da, imansızı da dalgalar veya ızdıraplı hâdiseler arasında boğu­lur gider. Bunlar, görünüşe göre hayatlarının sonucu i'tibariyle birleşmiş gibi olsalar da, ölümden sonra görecekleri mua­mele ayrıdır.
Allahu teâlâ buyurmuştur ki:
"Kullarımdan bir kuluma bedeni, yahut malı, yahut evlâdı yüzünden bir musibet verirsem, o da bunu sabr-ı cemil ile karşılarsa, kıyamet günü kendisi için mizan kurmaktan yahut defter-i a'mâlini aç­maktan haya ederim." [622]
İşte îmân sahibi, sabr-ı cemîli sebebiyle Hak'kın o büyük mükâfatına erecektir. Sabr-ı cemîl ne demektir? insanın mukadderatı içinde hoşuna giden hâdiseler olduğu gibi, hoşlanmadığı hâdiseler de olur. Bunların hepsi de Allah'ın hükmü, emr-ü fermanı neti­cesidir. Hoşlanmadığı hâdiseleri de hoşuna giden hâdiseler gi­bi karşılayabilmek sabr-ı cemildir. Bunun izahı, öfkelenme­mek, yeise dalmamak, önüne gelene hâlinden şikâyet etme­mek, hele ağzından Allah'ın hükmüne i'tiraz yollu bir söz kaçırmamaktır. İşte tam bir olgunluk nişaneleri...
Sevgili okuyucu! Her zaman için ve bilhassa hayâtın kor­kunç safhalarında din ve İmân kadar kalbe metanet veren bir kuvvet yoktur.
İflâs haline gelmiş namuslu bir tüccar, ıssız ve tehlikeli çöllerde kalmış veya dağlarda yolunu, izini kaybetmiş bir yolcu ve daha bunlara benzer hallerde hep ayni hâlet-i ruhiye ve aynı akıbet. [623]

Yîne Bu İsm-i Şerîfîn Tefsîrî Olmak Üzere:


Cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden, denmiştir.
Yâ-sîn Sûresinde                             
"Selâmün kavlen min Rabbi'r-Rahîm" büyurulmuştur.
Meâl-i Şerîfi: Ehl-i cennete, Rahîm olan Rab'dan doğru­dan doğruya söylenme bir selâm da vardır. Bu âyetteki Er-Rahîm ism-i şerîfi, sonunda mü'minleri rahmetiyle muratla­rına erdirecek demek ma'nâsınadır.
Bu günahkâr kullarını da cemâlini gören, selâmını duyan o bahtiyarlar sırasına katıver; ey lütuf ve kerem sahibi Allah'ım! [624]

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...