02 Nisan 2016

Mucizeler:




Mucizeler:

İsa Aleyhisselâm kendisini ve peygamberliğini İsrailoğullarına şöyle takdim etti:
“Ben size Rabbinizden bir mucize ile geldim.” (Âl-i imran: 49)
İşte benim doğruluğumu gösteren mucizeler şunlardır:
“Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah’ın izni ile o hemen kuş oluverir.” (Âl-i imran: 49)
İsa Aleyhisselâm’ın bir mucizesi; çamura kuş şekli verip ona üflemesi, Allah’ın izni ile kuş olmasıdır.
“Körü ve alacalıyı iyileştiririm.” (Âl-i imran: 49)
O asırda tıp ilmi hayli ileri idi. Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm’a bu hususta mucizeler bahşetmişti.
Gücü yetenler ona gelirler, gücü yetmeyenlere ise kendisi giderdi.
“Allah’ın izni ile ölüleri diriltirim.” (Âl-i imran: 49)
Ben kendi gücümle değil, Rabbimin dilemesi ve kudretiyle bazı ölüleri diriltirim. Dilediğini dilediği şekilde yaratma kudreti O’nundur.
Seslenmek veya dokunmak suretiyle ölüleri diriltiyordu.
“Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm.” (Âl-i imran: 49)
İsa Aleyhisselâm bu mucizelerden ayrı olarak yahudilerin her birinin evlerinde ne yiyip ne içtiklerini, evlerinde neler gizlediklerini bildiğini ve bildireceğini Allah’ın izniyle bir bir haber veriyordu.
Bu mucizeleri göstererek birçok yerler gezdi.
“Eğer inanmışsanız, bunda sizin için bir ibret vardır.” (Âl-i imran: 49)
Hakk ve hakikatı kabul etmek istiyorsanız, bu mucizeler benim Allah-u Teâlâ tarafından gönderildiğime şahitlik edecek ve ikna edecek kadar açıktır.
“Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik etmekle beraber size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmak üzere gönderildim.” (Âl-i imran: 50)
Onun peygamberliği, Allah-u Teâlâ’nın İsrailoğullarına yasak ettiği bazı şeyleri helâl kılmak gibi değişikliklerle birlikte, Tevrat’ın bütününü tasdik esasına dayanıyordu. Bu ise onların Allah’a ve kendisine itaat ettikleri takdirde yüklerinin hafifletileceği mânâsınadır.
“Size Rabbinizden bir âyet getirdim.” (Âl-i imran: 50)
Bu da Allah’ın bana verdiği mucizelerdir. Bu mucizeler size bütün söylediklerimin doğruluğuna işaret etmektedir.
“O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (Âl-i imran: 50 - Zuhruf: 63)
Eğer düşünen kimseler iseniz Hakk’a ve hakikata tâbi olunuz. Tâ ki dünya saâdetine ahiret selâmetine eresiniz.
“Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir.” (Âl-i imran: 51) (Bakınız Zuhruf: 64)
O’ndan başka Rab, O’ndan başka ilâh yoktur. İsyan ederek O’na şirk koşmayın.
“O’na kulluk edin.” (Âl-i imran: 51 - Zuhruf: 64)
O’na kul olun. Emirlerine ve yasaklarına riâyet edin.
“İşte bu doğru yoldur.” (Âl-i imran: 51 - Zuhruf: 64)

Şaşmayan bu doğru yol, sahibini cennete götürür.
İsa Aleyhisselâm’ın
Beyanlarındaki Gerçek:

Kıyamet gününde Allah-u Teâlâ ile İsa Aleyhisselâm arasında geçecek olan muhavere Kur’an-ı kerim’de beyan buyurulmaktadır:
“Allah: ‘Ey Meryemoğlu İsa! Sen mi insanlara: ‘Beni ve anamı Allah’tan başka iki ilâh edinin’ dedin?’ demişti.” (Mâide: 116)
Şüphe yok ki bu kınamanın asıl hedefi İsa Aleyhisselâm değil, onu ilâh edinen teslis inanışı sahipleridir. Bu şirk ve küfürlerinden dolayıdır ki, kıyamet gününde teşhir edilerek çok güç bir durumda kalacaklardır.
Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm’ın böyle bir şey söylemediğini bildiği halde bu soruyu sorması hıristiyanlara hakikatı bildirmek içindir.
“O şöyle dedi: ‘Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hak olmayan sözü söylemek bana yakışmaz.’” (Mâide: 116)
Ben bir mahlûk olduğum halde nasıl ulûhiyet iddiasında bulunabilirim? Söylemeye hakkım olmayan sözü söylemek bana yakışmaz. İlâhî paklığına sığınır, öyle haksız ve yakışıksız bir sözden uzak olmayı dilerim.
“Eğer demiş olsam, şüphesiz sen onu bilirsin.” (Mâide: 116)
Buna ilmini şâhit getiririm. Böyle bir şey söylemeyeceğim senin malumundur. Çünkü sana hiçbir şey gizli kalmaz, böyle bir şey söylersem senin tarafından bilinir.
“Sen benim içimdekini bilirsin, halbuki ben senin zâtında olanı bilmem.” (Mâide: 116)
Senin ilmin olmuşları ve olacakları kuşatır. Sen benim bildiğimi de, kendi zâtına ait bilgiyi de bilirsin. Söylemediğimi bildiğin halde, bana bu soruyu sormaktaki ilâhî hikmeti de bilmem. Bilinmesini istemediğin şeyler hakkında bilgi almam mümkün değildir.
“(Şüphesiz ki) gaybları bilen ancak sensin.” (Mâide: 116)
Hiçbir kimse senin bildirmediğin şeyleri bilip idrak edemez. Bütün bunları bilenin bilgisiyle, hiçbir kimsenin bilgisi ölçülemez.
“Ben onlara sadece: ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin!’ diye bana emrettiğini söyledim.” (Mâide: 117)
Bana ne emrettiysen onlara sadece onu söyledim. Onları tevhide ve kulluğa dâvet ettim.
“‘Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na kulluk edin!’ dedim.” (Âl-i imran: 51)
Senin tarafından bildirilen bu emir dışında onlara bir şey söylemedim.
“Aralarında bulunduğum müddetçe onlara şâhit idim.” (Mâide: 117)
Beraberlerinde bulunduğum müddet içerisindeki fayda ve zararları hususunda kabul edip etmediklerine şâhitlik edebilirim.
“Beni aralarından aldığında, artık onlar üzerinde gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeye şâhitsin.” (Mâide: 117)
Aralarında bulunduğum sürece durumlarına bakar, kendilerine ilâhi emirleri bildirir, emirlerine muhalefetten sakındırmaya çalışırdım. Beni semâya kaldırarak kendine çekince yaptıklarının gözetleyicisi sen oldun. Senden hiçbir şey gizli kalmaz.
“Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, şüphesiz ki sen izzet ve hikmet sahibisin.” (Mâide: 118)
Azaplandırırsan, bu senin adaletinin gereğidir. Affedersen, senin engin merhametin tecelli etmiş olur. Şu halde ne azap etmende bir haksızlık, ne bağışlamanda bir isabetsizlik düşünülemez. Ne istersen yaparsın. Ne hükmüne karışılabilir, ne de hikmetine itiraz edilebilir. Her korkunun kaynağı sen, her ümidin mercii yine sensin.
Havârîler:

İsa Aleyhisselâm’ın oniki kadar Havârî denilen seçkin talebeleri ve yakın arkadaşları vardı. Havârî, samimi dost ve yardımcı mânâsına gelmektedir. Bunlar Resulullah Aleyhisselâm’ın ashâbı gibi, İsa Aleyhisselâm’a, o hayatta iken iman eden ve sadâkat gösteren halis müminlerdir.
İsrailoğulları inanmadıkları gibi küfürlerinde inatlaşmaya başlamışlardı. Havâriler ise imanlarını cesaretle açığa vurmuşlar, İsa Aleyhisselâm’ın safında yerlerini almışlardı.
Allah-u Teâlâ onları Kur’an-ı kerim’inde anmış ve gelecek nesillere övgü ile duyurmuştur:
“İsa onların inkârlarını hissedince;
‘Allah yolunda yardımcılarım kimlerdir?’ dedi.” (Âl-i imran: 52)
Allah’a iman etmiş, özünü Hakk’a bağlamış, Hakk’ın rızâsından başka hiçbir şey düşünmeyerek kendisine yardım edecek yardımcılar aradı.
“Havârîler: ‘Biziz Allah’ın yardımcıları, Allah’a inandık, şâhid ol ki biz müslümanlarız!’ dediler.” (Âl-i imran: 52)
Havârîler, dinin zafere ulaşması için İsa Aleyhisselâm’ın emrettiği her şeye boyun eğeceklerini söylediler ve Allah-u Teâlâ’ya karşı samimi imanlarını da şöyle ikrar ettiler:
“Ey Rabbimiz! Senin indirdiğine inandık, Peygamber’e uyduk. Bizi şâhit olanlarla beraber yaz!” (Âl-i imran: 53)
Havârîlerin bu iman ve arzuları aslında Allah-u Teâlâ’nın kendilerine bir ilhamının neticesi idi.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Havârîlere: ‘Bana ve Peygamber’ime iman edin!’ diye ilham etmiştim. Onlar da: ‘İman ettik, bizim müslümanlar olduğumuza şahid ol!’ demişlerdi.” (Mâide: 111)
Allah-u Teâlâ Ümmet-i Muhammed’e hitap buyurarak, havârîleri bu fazilet ve meziyetlerinden dolayı onları misal olarak göstermektedir:
“Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun!” (Saf: 14)
Allah-u Teâlâ’nın dinine hizmet ederek, O’nun nurunu âfâka neşretmeye çalışın.
Kulun Allah-u Teâlâ’ya yardımcı olduğu bir mevkiden daha yüce bir makam düşünülemez.
“Nitekim Meryemoğlu İsa Havârîler’e: ‘Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir?’ demişti.” (Saf: 14)
“Havârîler de: ‘Biziz Allah’ın yardımcıları!’ demişlerdi.” (Saf: 14)
İşte siz de ey müminler! İsa’nın havârîleri gibi Allah’ın yardımcıları olunuz. Peygamber’inizin dâvetini kabul ederek Allah’a tam bir iman ile yardım ediniz!
Havârîler daha önceleri makam sahibi, soylu ve zengin kimselerdi. İsa Aleyhisselâm’a tâbi olduktan sonra, onun uyarması üzerine kendi kazandıkları rızıklarıyla geçinmeye başlamışlardır.
İsa Aleyhisselâm göğe çekildikten sonra, vasiyetini muhafaza edip talimini yapanlar bunlar olmuş, çoğu da zamanla birer birer şehit edilmişlerdir.

Halkı Hakk’a Dâvet:




Halkı Hakk’a Dâvet:


İsa Aleyhisselâm otuz yaşlarında iken vahiy geldi, peygamberlikle vazifelendirildi. Allah-u Teâlâ’nın emir ve nehiylerini İsrailoğullarına tebliğ etti.
İsa Aleyhisselâm bu dâvet görevini yahudi toplumu içerisinde yürütüyordu. İsrailoğulları Musa Aleyhisselâm’a gönderilen ilâhî dinin hükümlerini değiştirmişler, Tevrat’ı tahrif etmişlerdi. Peygamberlerin gösterdiği doğru yoldan saptılar. Mânevî hayattan da uzaklaştılar. Kıyameti, hesabı, azâbı inkâr ediyorlardı. Nefislerine uydular, lezzetlere ve şehvetlere daldılar.
Bunun üzerine Allah-u Teâlâ; dine sonradan soktukları hurafeleri ve bâtıl fikirleri düzeltmesi, onları doğru yola çevirmesi için İsâ Aleyhisselâm’ı peygamber olarak gönderdi.
İsâ Aleyhisselâm onlara Allah-u Teâlâ’nın emir ve nehiylerini tebliğ etmeye, dinin hükümlerini öğretmeye başladı. Bu hükümlerin bir kısmı, isyanları sebebiyle haram kılınmış bazı şeylerin tekrar helâl edilmesi idi.
Onları, kendisine tâbi olmaya çağırıyor, Allah’ı anlatıyor, âhireti, hesabı, azabı hatırlatıyor, saplantılardan kurtarmaya çalışıyordu.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“İsa apaçık delilleri getirdiği zaman demişti ki:
Ben size hikmet getirdim.” (Zuhruf: 63)
Size ilâhî hikmetin gereği olan hükümleri getirdim.
“Bir de ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklamak için geldim.” (Zuhruf: 63)

Sizi uyarmaya, ihtilaflarınızı aranızdan kaldırmaya memur oldum.

Habib-i Neccâr Kıssası:



Habib-i Neccâr Kıssası:

İsa Aleyhisselâm’ı öldürmeye kalktıkları gibi, havarilerden üçü Antakya halkını İslâm’a dâvet için gittikleri zaman oranın halkı Habib-i Neccar’ı öldürdüler. 
Yani küfürlerinde bu kadar azgın idiler, imana yanaşmadılar.
Bu hususta Yâsin sûre-i şerif’inde bilgi verilmektedir.
Antakya halkı dâvetçileri reddettikleri gibi, öldürmek için söz birliği ettiler. Bunun üzerine şehrin öte başından Habib-i Neccar adında inanmış bir kimse alelacele imanını açığa vurdu. 
Hak ve hakikatı ortaya çıkarmak için çaba sarfetti.
“Şehrin en uzak semtinden bir adam koşarak geldi.” (Yâsin: 20)
İman edenlere numune olmak üzere bütün gayretiyle sahaya atıldı. Halkı bu gelen elçilere uymaya teşvik etti, onlara öğütlerde bulundu.
“Dedi ki: Ey kavmim! Gönderilmiş bulunan bu elçilere uyunuz.” (Yâsin: 20)
Tebliğleri muvacehesinde Allah’ın birliğini tasdik ederek, O’na ibadet ve taatta bulunun. Putlara tapmaktan vazgeçin.
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyunuz. Onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Böyle bir dâveti yapan kişiler elbette ki doğrudurlar, sözlerinde samimidirler. Din ve dünya hayrına ermişlerdir, onlara uyan hidayete erer.
Habib-i Neccar daha sonra iman edişinin sebeplerinden bahsetmeye başladı:
“Ben, beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim? Siz de O’na döndürüleceksiniz.” (Yâsin: 22)
“Ben, O’ndan başka ilâhlar edinir miyim hiç.” (Yâsin: 23)
“Eğer Rahman olan Allah bana bir zarar vermek dilerse, o putların şefaatı bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar.” (Yâsin: 23)
“O takdirde ben de gerçekten apaçık bir sapıklık içinde olurum.” (Yâsin: 24)
Yaratan’a ortak koşmak, hiç şüphe yok ki en büyük sapıklıktır.
Habib-i Neccar gerek kavmine gerekse geleceğin insanları da dahil olmak üzere duyuru kabiliyeti olan herkese hitap ederek şöyle buyurdu:
“Şüphesiz ki ben sizin de Rabbiniz olan Allah’a inandım. O halde beni dinleyin.” (Yâsin: 25)
Nitekim onun dünyadaki sözleri insanlar için bir öğüt ve ibret olmak üzere anlatılmıştır.
O, bu sözleri söyleyince halk üzerine hücum etti. Onu taşa tuttular, ayaklarının altına alıp çiğnediler. O ise: “Allah’ım! Kavmimi hidayete erdir.” diye duâ ede ede can verdi.
Bunun üzerine taraf-ı ilâhi’den kendisine:
“‘Cennete gir!’ denildi.” (Yâsin: 26)
Allah-u Teâlâ şehâdetinin hemen ardından onu cennetle müjdeledi. Melekler onu karşılamak için dizildiler ve: “Firdevs cenneti seni beklemektedir.” diye haber verdiler.
O ise oradaki fevkalâde mükâfatı görünce, kavminin de bu hâli bilmesini temenni etti ve şöyle söyledi:
“Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!” (Yâsin: 26-27)
Kendisinin erdiği bahtiyarlığı bilseler de küfürlerine tevbe edip iman ve ibadet yolunu tutsalar.
O gerçekten kavminin hidayet bulmasını şiddetle arzu etmekteydi.
Allah-u Teâlâ elçileri yalanlayan, dostunu öldüren o kavme gazap etti. Cebrâil Aleyhisselâm’ın bir sayhası helâk olmalarına yetti.
Bu zulümleri yapanlar onlar değil miydi? İsa Aleyhisselâm’ı çarmıha gerdiklerini iddiâ ederek iftihar edenler onlar değil mi? Şimdi de İsa Aleyhisselâm’a sahip çıkıyorlar!

“Hıristiyanız” Diyenler:



“Hıristiyanız” Diyenler:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Biz Hıristiyanız diyenlerden de söz almıştık.” buyuruyor. (Mâide: 14)
Bu ilâhi beyanda: “Hıristiyanlardan” ifadesi yerine: “Biz hıristiyanız diyenlerden.” ifadesinin kullanılmasının sebebi; bu ismi onların kendi kendilerine verdiklerine işaret etmek içindir.
Allah-u Teâlâ “Allah’ın yardımcıları” mânâsına gelen “Nasârâ” ismini vermemiş; onlar bu iddiada bulunarak kendilerine “Nasârâ” demişlerdir.
Kur’an-ı kerime’de hıristiyan için “Nasrânî”, hıristiyanlar için “Nasârâ” kelimesi kullanılmıştır.
Onlardan söz ve ahid alınmasından maksad; İncil’de Hazret-i Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in vasıflarından bahsedilmesi ve ona uyacaklarına dair kendilerinden söz alınmış olmasıdır.
Onlardan da Allah’ı birleyeceklerine ve O’nun son peygamberi Muhammed Aleyhisselâm’a iman edeceklerine dair söz almıştı.
“Onlar da uyarıldıkları şeylerin bir kısmını unuttular.” (Mâide: 14)
Terk ettiler, daha da ileri giderek muhalefet ettiler.
“Bu yüzden kıyamet gününe kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık.” (Mâide: 14)
Birbirlerini yoldan çıkmakla itham edip, kin ve nefret saçtılar, birbirlerinin kanlarını döktüler, kıyamete kadar da dökecekler.
“Yakında Allah yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (Mâide: 14)
O zaman yaptıklarının cezasını görecekler, acısını tadacaklar, ne yaptıklarını anlayacaklardır.
Bu isimler onların kendi uydurmalarıdır. Günümüzdeki bölücülerin durumu da böyledir.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak. Bir fırka müstesnâ diğerleri hep ateştedir.
- Onlar kimlerdir yâ Resulellah?

Benim ve ashâbımın yolunda olanlardır.” (Ebu Dâvud)

Hıristiyanlık:
Hıristiyanların kendi aralarında dahi inançları ayrı ayrıdır. Türkiye’deki bölücüler gibi onlar da parçalara ayrılmışlar ve ilâhlar edinmişlerdir.
Hıristiyanlar; katolik, ortodoks ve protestan kiliseleri olmak üzere üç ana fırkaya bölünmüştür. Her biri ayrı ayrı birer din görünümündedir. Her birinin kiliseleri ayrıdır. Bunlar da kendi aralarında ayrıca gruplara ayrılmışlardır.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Doğrusu kitaplılar kendi dinlerinde yetmişiki fırkaya ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmişüç fırkaya bölünecektir. Biri hariç diğerleri cehennemliktir.” (Ahmed bin Hanbel)
Hıristiyanlar İsa Aleyhisselâm’a indirilen İncil’i tahrif ve tahrip etmişlerdir.
Hıristiyanların ellerinde beyanları birbiriyle çelişen, tutarsızlıklar olan farklı farklı; Matta, Luka, Markos ve Yuhanna adı ile dört tane İncil vardır. Dört farklı kişinin yazdığı bu dört farklı inciller incelendiği zaman, birinde olan mevzuların diğerlerinde olmadığı, ya da tamamen farklı olduğu, bir mevzunun diğerinde tamamen tersinin bulunduğu görülür.
Bu durum son asırda artık kilise tarafından da büyük oranda itiraf edilmektedir. Hatta Paris Katolik Kilisesi uzmanlarından teşekkül eden bir heyet tarafından A. Robert ve A. Feuillet başkanlığında yazılmış olan “Introduction a la Bible” adlı eserde (1/111) inciller için yapılan metin tenkidi çalışmaları sonucunda toplam ikiyüzbin kadar farklılık görüldüğü bunların sekizde yedisinin önemsiz farklılıklar olduğu bildirilmiştir.
Görülmektedir ki, hıristiyan inceleme heyeti birçok tezat ve tenakuzla dolu ciddi metin farklarının yirmibeşbin gibi büyük bir rakama tekabül ettiğini itiraf etmektedir.
Bazı misaller:
Yuhanna inciline göre (13/26) İsâ Aleyhisselâm kendisini ele verecek kişiyi: “Lokmayı batırıp kendisine vereceğim kişi.” olarak vasıflandırırken;
Markos (14/20): “Benimle sahana banan onikilerden biri.” diyerek belirtir.
Aynı hadiseyi Luka (22/21): “Beni ele verenin eli benimle beraber sofradadır.” şeklinde ifade ederken:
Matta (22/23): “Beni ele verecek olan benimle elini sahana batırandır.” diyerek açıklar.
Bu dört incilin beyanları ayrı ayrı olduğuna göre, bunların hangisi asıl incildir? Durum böyle olunca hangisine iman edilecek?
Gerçek şu ki; bunların hiçbiri İsa Aleyhisselâm’a indirilen İncil’in aslı değildir.
Yine Matta’da (27/37) “Yahudilerin kralı İsâ Aleyhisselâm budur”, denilirken Markos’ta (15/26) “Yahudilerin kralı” denilmektedir. Luka ise (23/38) “Yahudilerin kralı budur” derken, Yuhanna ise (19/19) “Nasıralı İsâ Yahudilerin kralı” der.
Dört incilin aynı mevzuda dört ayrı ve tezat ifadeleri vardır. Bunlardan hangisi doğrudur?
İsâ Aleyhisselâm’ın çarmıha gerildiğini söyleyen hıristiyanlar saati konusunda tezata düşüyorlar.
Matta (27/45-46) ile Luka (23/44-45) saatin altıyı gösterdiğini belirtirken, Markos (15/25-33) saatin üçü gösterdiğini belirtir. Yuhanna incili ise böyle bir saatten bahsetmez.
Aynı incil kendi içinde de tezata düşmektedir.
Markos incilinin bir yerinde (1/1) “İsâ Mesih’in incili” denirken, bir başka yerinde (1/14) “Allah’ın incili” denilmektedir.
Luka incilinin bir yerinde (1/47) “Kurtarıcım Allah” denilirken, bir başka yerinde (2/11) “Kurtarıcı İsâ” denilmektedir.
Yine İsâ Aleyhisselâm’ın yanındakilerin Matta’ya göre (10/9) yanlarına âsa bile almaya müsade etmezken, Markos’a göre (6/8) “Yanlarında âsa taşımalarını” tavsiye etmiştir.
Binaenaleyh inciller kendi aralarında tezata düşmektedirler. Hangisi doğrudur, hangisi gerçektir?
Kendi incillerinde yirmibeşbin adet ciddi farklılık tesbit eden hıristiyanlar aynı metodlarla Kur’an-ı kerim’i incelemiş, Münih Üniversitesi’nde kurulan İnstitut fur Koranforschung (Kur’an Araştırma Enstitüsü)’nün altmış yıl süren ve kırkikibin Kur’an nüshasının fotoğrafını toplayarak yaptıkları inceleme sonucunda metin farkı tesbit edilememiş, ayetler arasında farklılık ve tenakuz bulunamamıştır.
Akıl sahibi bir kimse, aklını çalıştırıp düşündüğü zaman, gerçeği bulur. Amma sapıklıkta donup kalanlara sözümüz yok.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“(Ey müminler!) Şimdi siz onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir zümre vardır ki, Allah’ın kelâmını işitirler de iyice anladıkları halde onu bile bile tahrif eder (değiştirirler)di.” (Bakara: 75)
Rahipler, papazlar kendi arzularına, hevâ ve heveslerine göre yazmışlar, hıristiyanlar da onlara uymuş ve onları ilâh edinmişlerdir.
Türkiye’deki bölücüler gibi; onlar da zamanında Allah’ı bırakıp hahamları, rahipleri kendilerine ilâh edinip peşlerinden gittiler. Onların arzularına göre hareket ettiler. Bu ümmet yetmişüç fırkaya ayrıldığı gibi onlar da yetmişiki fırkaya ayrıldılar.
Onların Allah-u Teâlâ’yı bırakıp da ilâhlarına uyduklarına dair en büyük delili arzedeceğiz.
Yahudi ve hıristiyan ulemâsı bir delil isnad etmeksizin birçok mesele ihdas ederek; dinlerinde haram olan şeye helâl, helâl olan şeye haram demişler, avam tabakası da bunları kabul etmişlerdir. Buradaki bölücü gruplar gibi.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rableri olarak kabul ettiler. Oysa kendilerine, bir olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti.
Allah’tan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” (Tevbe: 31)
Bu Âyet-i kerime’nin mânâsını bizzat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz açıklamıştır.
Şöyle ki:
Daha önceleri hıristiyan olan Adiy bin Hâtim, boynunda gümüşten bir haç olduğu halde, İslâm hakkında bilgi edinmek niyetiyle Medine’ye gelmişti. Şüphelerini gidermek için Resulullah Aleyhisselâm’a bazı sorular sordu. “Bu âyet bizi âlimlerimizi, rahiplerimizi rabler edinmekle suçluyor. Halbuki biz onları kendimize rabler edinmeyiz. Bunun mânâsı nedir?” dedi.
Resulullah Aleyhisselâm; “Onlar helâli haram kıldılar, haramı helâl kıldılar. Siz bunu öylece kabul etmiyor muydunuz?” diye sorunca Adiy “Evet böyledir.” diye tasdik etti. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“İşte bu sizin onları rabler edinmenizdir.” buyurdu. (İbn-i Kesir)
Dolayısı ile bu Hadis-i şerif, Allah-u Teâlâ’nın Kitab’ını kenara iterek, haramı helâl, helâli haram yapanların nefislerini ilâh ve rab ittihaz ettiklerini, onlara uyup peşinden gidenlerin de onları rabler edindiklerini göstermiş olmaktadır. Allah’a inandık deseler bile, bu iddiâlarının inandırıcı olmadığı ortadadır.
Binaenaleyh gerek Âyet-i kerime’den gerekse Hadis-i şerif’ten anlaşılıyor ki, onlar papazlarını, hahamlarını ilâh edindiklerinden ötürü parçalanmışlardır. Şu anda ortada ne Tevrat’ın aslı var, ne de İncil’in aslı var.
Adiy bin Hâtim bu hakikatı görünce ve duyunca müslüman oldu, sahabi olmakla şereflendi. Fakat dikkat ederseniz, bunca hakikatları önlerine serdiğimiz halde, bu bölücülerden hangi birisi tevbe etti de müslüman oldu?
Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Şüphesiz ki benden sonra ümmetimden bir zümre gelecektir. Onlar Kur’an okuyacaklar, fakat Kur’an’ın feyzi onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar, bir daha da ona dönemeyeceklerdir. İşte bütün insanların ve hayvanların en kötüsü bunlardır.” (Müslim: 1067)
Bu mucize bir Hadis-i şerif’tir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz 1400 sene sonra olacak hadiseleri mucize olarak haber vermiştir.
Nitekim Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz ki Allah katında, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü kâfir olanlardır. Artık onlar iman etmezler.” (Enfâl: 55)
Diğer bir Hadis-i şerif’te ise şöyle buyuruluyor:
“Ümmetimden bir kısım gruplar çıkacak, bunları bid’atlar istilâ edecek, tıpkı kuduzun, buna yakalanan kimsede hiçbir damar, hiçbir mafsal bırakmayıp her tarafını sardığı gibi, bu bid’at da onların her hâllerine sirayet edecek.” (Ebu Dâvud)

İSLÂM BÜTÜN PEYGAMBERLERİN DİNİDİR






İSLÂM BÜTÜN PEYGAMBERLERİN DİNİDİR

İslâm Dini:

İsa Aleyhisselâm havarilerine hiçbir zaman 
“Hıristiyanlar” veya “Mesih” dememiştir. Çüi diriltmek için gelmiştir.
İslâm dini aslında yalnızca Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in peygamberliği ile başlamış değildir.
Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz’in getirdiği din aslında İslâm dini idi.
Nitekim Kur’an-ı kerim’de buyurulduğu üzere;
İbrahim Aleyhisselâm ömrünün sonuna doğru evlâtlarına dine bağlı kalmalarını vasiyet etmiş, Yakup Aleyhisselâm da aynı şekilde vasiyette bulunmuştu:
“Oğullarım! Allah bu dini sizin için beğenip seçmiştir. Siz de ancak müslüman olarak can verin.” (Bakara: 132)
Musa Aleyhisselâm da kavmine şöyle söylemişti:
“Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a inanıyorsanız ve O’na teslim olmuş müslümanlar iseniz, O’na güvenin.” (Yunus: 84)
Havarilerin de İsa Aleyhisselâm’a şöyle dedikleri Kur’an-ı kerim’de ifade edilmiştir:
“Biziz Allah’ın yardımcıları, Allah’a inandık, (sen de ey İsa!) şahit ol ki biz müslümanlarız.” (Âl-i imran: 52)
Ehl-i kitaptan, iman edenler hakkında nâzil olan bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyurulmaktadır:
“Kur’an onlara okunduğu zaman: ‘Ona iman ettik, doğrusu o Rabbimizden gelen hakikattır. Esasen biz bundan önce de müslümanlığı kabul etmiş kimselerdik.’ dediler.” (Kasas: 53)
İslâm dini ilk insan ve ilk peygamber Âdem Aleyhisselâm ile başlamış, zamanın akışı içerisinde ve her peygamber gelişinde en mükemmele doğru daima bir gelişme kaydetmiştir. Hazret-i Musa Aleyhisselâm’a indirilen İslâm, Hazret-i Nuh Aleyhisselâm’a indirilen İslâm’dan daha geniş ve daha mükemmeldi. Hazret-i İsa Aleyhisselâm’a gönderilen İslâm, Hazret-i Musa Aleyhisselâm’a indirilen İslâm’dan daha şümullü ve daha mükemmeldi. Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’a gelince de kemâlini buldu ve en mükemmel şeklini aldı.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğendim.” buyuruyor. (Mâide: 3)
Bu böyledir, bu Allah-u Teâlâ’nın fermanıdır.
İslâm dini Allah-u Teâlâ’nın râzı olduğu bir dindir ve ondan başka hiçbir dini kabul etmemiştir.
Nitekim diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecektir ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i imran: 85)
İslâm’dan yüz çevirip başka bir din arayan kimse, büyük bir sapıklığa düşmüştür.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“‘Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.’ diye Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı.” (Şûrâ: 13)
Âyet-i kerime’deki tavsiye, emretmek ve emredilen şey hakkında bütün dikkatleri vererek eğilmek demektir.
Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz dini ayakta tutmuşlar, ona hizmet etmişler ve insanları hak dine dâvet etmişlerdir.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Allah katında din İslâm’dır.” buyurmuştur. (Âl-i imran: 19)
Burada Allah-u Teâlâ peygamberler arasında bir ayırım yapmamıştır.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.” (Bakara: 285)
Ancak derecelerinin yüksekliğinde, Allah-u Teâlâ’ya yakınlık cihetinden birbirinden ayrı yanları vardır.

İslâm dini ezelî bir dindir. İnsanlar onu tanısalar da tanımasalar da zeval bulması düşünülemez. Fakat tanır ve tâbi olurlarsa kendileri kârlı çıkarlar.

Yahudi ve Hıristiyanların Küfrü:





Yahudi ve Hıristiyanların Küfrü:


Kur’an-ı kerim’de Allah-u Teâlâ’nın çocuğu olmaktan münezzeh olduğuna dair beyanlar sık sık ifade buyurulmaktadır:
“Allah çocuk edindi dediler. Hâşâ! O yücedir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.” (Bakara: 116)
Allah-u Teâlâ’nın çocuk edindiğini söylemek, O’nun insanlara benzediğini söylemek mânâsına gelir. O halde hiçbir şeyin kendisine benzemediği Zât-ı Ecell-ü A’lâ’nın çocuk edinmesi aslâ düşünülemez. O, başlangıcı ve sonu bulunmayan yegâne yaratıcıdır.
“Elinizde O’nun çocuk edindiğine dair hiçbir delil yoktur. Allah hakkında bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?” (Yunus: 68)
Allah-u Teâlâ onların ileri sürdükleri iddiâlardan ne kadar uzaktır! Çocuğu olduğunu haber vermediğine veya bu mânâya gelebilecek bir beyan Zât-ı Akdes’inden sâdır olmadığına göre, bu gibi kimseler kuru bir zanna ve kötü bir yalana isnat etmektedirler.
“De ki: Allah’a karşı yalan uyduranlar aslâ iflâh olmazlar.” (Yunus: 69)
Korktuklarından emin, umduklarına nâil olamayacaklar, cennete değil cehenneme sevkedileceklerdir.
“Bak! Nasıl da Allah’a yalan yere iftira ediyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter!” (Nisâ: 50)
Bundan başka hiçbir günahları olmasa bile, bu iftiraları onların hepsini gölgede bırakan büyük bir günah olur.
“O hiçbir çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, mukadderatını tayin etmiştir.” (Furkan: 2)
Her şey bütün mukadderatı ile O’nun kudret eli altındadır. Her şeyin bir sınırı ve ölçüsü vardır ki, kul onu aslâ aşamaz. O’nun kudretine ise sınır ve son yoktur. Bunun içindir ki hiçbir şey, yaratılmış olma sınırını aşıp da O’na ortak olmaya güç yetiremez.
“Yahudiler: ‘Üzeyir Allah’ın oğludur.’ dediler.” (Tevbe: 30)
Bu sapıklıkları ile hıristiyanların: “Mesih Allah’ın oğludur.” sözüne bir kapı açmış oldular.
“Hıristiyanlar da: ‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler.” (Tevbe: 30)
Başlangıçta bunu söyleyenler bir kısım hıristiyanlar ise de, sonradan hemen hepsi böyle söylemeye başladılar, hatta böyle söylemeyenleri kâfirlikle itham ettiler.
“Bu, daha önce inkâr edenlerin sözlerine benzeterek geveledikleri sözlerdir.” (Tevbe: 30)
Bunlar ehl-i kitap’tan olmakla beraber müşriklere benzerler ve müşrik sayılırlar.
“Allah onları kahretsin! Nasıl da uyduruyorlar?” (Tevbe: 30)
Bu iftiralarından dolayı Allah-u Teâlâ’nın ilâhî gadabına maruz kalmışlardır:
“Rahman çocuk edindi dediler.” (Meryem: 88)
Bu, hiçbir delilin desteklemediği bir iddiâdır. Bundan daha ileri derecede bir iddiâ bulunamaz.
Bu bakımdan Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun ki siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız.” (Meryem: 89)
Ölçülemeyecek kadar kötü bir iş yaptınız, son derece çirkin bir söz söylediniz.
“Onlar o Rahman olan Allah’a çocuk iddia ettiler diye, bu sözden dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar dağılıp çökecekti.” (Meryem: 90-91)
Kâinat bütünüyle, Allah-u Teâlâ’ya karşı söylenen bu sözlerden dolayı öfkeye kapılıyor. O’nun celâline hürmetlerinden dolayı bu şekilde olacak noktaya geliyor. Çünkü bütün bunlar Allah-u Teâlâ’yı tevhid esası üzerine yaratılmışlardır.
“Halbuki Rahman olan Allah’a çocuk isnat etmek aslâ yakışmaz.” (Meryem: 92)
Onlar yaratma ile üretme arasındaki farkı anlayamadılar. Doğurma ve doğmanın, her şeyden önce bir yaratmaya bağlı olduğunu düşünemediler.
Allah-u Teâlâ hıristiyanları uyarmak, gittikleri yolun yanlışlığını onlara duyurmak için Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“De ki: Allah’ı bırakıp da, size ne bir zarar ne de bir fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz?” (Mâide: 76)
Hepsi de mahiyetleri itibariyle Allah-u Teâlâ’nın yaratıklarıdır. Hiçbir fayda ve hiçbir zarar verme imkânına sahip değildirler.
Bu böyle iken Allah-u Teâlâ’nın kemâlini Mesih’e isnat edip ona ibadet etmek çok büyük bir iftira ve anlayışsızlıktır.
“Oysa Allah işitendir, bilendir.” (Mâide: 76)
Kullarının kendisine karşı ibadet ve duâlarını işittiği gibi, kalplerde gizlenen ve saklanan şeyleri de bilir. Dolayısıyla herkese hakettiğini verecektir.
“De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Dininizde haksız yere taşkınlık yapıp sınırı aşmayın.” (Mâide: 77)
Ey hıristiyanlar! Siz Mesih’in hak olan peygamberliğini geçip de onu ilâhlık mertebesine çıkarmayınız. Ey yahudiler! Siz de onun peygamberliğini inkâr ederek değerini düşürmeye cüret etmeyiniz.
“Daha önce hem kendileri sapmış, hem de birçoklarını saptırarak doğru yoldan ayrılmış bir topluluğun hevâ ve heveslerine uymayın.” (Mâide: 77)
Burada sapan ve saptıranlardan maksat, yahudi ve hıristiyanların ileri gelenlerinden sapıklıkta çığır açan ve o yolda yürüyenlerdir. Bunlar dinlerinde hakkı hedef edinmemişler, bu sebeple haksız yere aşırı giderek geçmişlerini körü körüne taklit etmişlerdir.
“Nefislerinin kendileri için öne sürdüğü şey ne kötüdür.” (Mâide: 80)
Bu inançlarının, bu sapıklıklarının vahim neticelerini ahirette elbette göreceklerdir.
Allah-u Teâlâ hem yahudilere hem de hıristiyanlara seslenerek şöyle buyurmaktadır:
“Ey Ehl-i kitap! Size Resul’ümüz geldi.” (Mâide: 15)
Kitaplarınızda özel vasıfları anılarak müjdelenmiş olan peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm size hak dini getirdi ve sizi İslâm dinine davet ediyor.
“Kitap’tan gizleyip durduğunuz şeylerin birçoğunu size açıklıyor, birçoğundan da geçiyor.” (Mâide: 15)
Muhammed Aleyhisselâm’ın sıfatları, Allah’ın birliği ve birçok emirler, yasaklar açıklanmıştır. Açıklanmasına insanın ihtiyaç olunmadığı ve gizledikleri birçok şeylerden de geçivermiştir, dini bir zaruret bulunmadıkça onları teşhir etmek istememiştir. Eğer herşeyi açıklasaydı sizi rezil ederdi.
“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi.” (Mâide: 15)
“Nur” Muhammed Aleyhisselâm’dır. Zira ancak onun vasıtası ile hidayete erişilir.
“Kitap” ise Kur’an-ı kerim’dir. Şimdiye kadar gizli kalmış nice hakikatları beyan buyurup durmaktadır.
Allah-u Teâlâ din olarak İslâm’ı beğenip seçmiştir.
“Allah rızâsını arayanları onunla kurtuluş yollarına eriştirir ve onları izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır, onları dosdoğru bir yola iletir.” (Mâide: 16)
İnsanlar böylece bu nurun yardımı ile yanlış düşüncelerden, yanlış davranışlardan ve yanlış yollardan kurtulurlar.
Allah-u Teâlâ ehl-i kitabın tümüne İslâm dinine girmelerini tavsiye edip, bu dâvete uyanlara vaadini açıkladıktan sonra, bazı hıristiyanların bâtıl inanışlarını beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
“Allah Meryemoğlu Mesih’tir diyenler, andolsun ki kâfir olmuşlardır.” (Mâide: 17)
Bundan daha iğrenç bir inkâr düşünülebilir mi?
“De ki: Eğer Allah Meryemoğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzünde bulunan insanların hepsini yok etmeyi dilerse, Allah’a kim bir şey yapabilecektir.” (Mâide: 17)
Çünkü her şey O’nun kahrının ve saltanatının altında bulunmaktadır. O halde O’nun kudretine ve dilemesine kim engel olabilir?
Nitekim Hazret-i Meryem’i dünya hayatından mahrum bırakmıştır. Hazret-i Mesih de bir insandır, o da Allah-u Teâlâ’nın koruması olmasa bir dakika bile yaşayamaz.
“Göklerin, yerin ve ikisinin arasında ne varsa hepsinin hükümranlığı Allah’ındır.” (Mâide: 17)
Bütün varlıklar üzerinde varetme ve yoketme, yaşatma ve öldürme hakkı Allah-u Teâlâ’nındır. Dilediğini hayatta bırakır, dilediğini yok eder. Şüphe yok ki Hazret-i Mesih de bunların içinde ve Allah-u Teâlâ’nın hükmü altındadır. Bunun böyle olduğunu hıristiyanların da bilmesi gerekir.
“Dilediğini yaratır.” (Mâide: 17)
Dilerse bir erkekten dişi yaratmak sureti ile çeşitlendirir, nitekim Âdem Aleyhisselâm’dan Hazret-i Havva’yı böyle yaratmıştır. Dilerse İsa Aleyhisselâm’ı yarattığı gibi bir dişiden erkek yaratmak suretiyle çeşitlendirir. Dilerse hem erkek, hem dişiden yaratır ki diğer insanları da böyle yaratmış ve yaratmaktadır.
“Allah’ın kudreti herşeye yeter.” (Mâide: 17)
O’nun kudreti hiçbir şekilde kayda ve sınırlamaya bağlı değildir.
Şu halde “Allah Meryemoğlu Mesih’tir” diyenlerin kâfir olduklarında şüphe yoktur.
Daha sonra Allah-u Teâlâ yahudi ve hıristiyanların iftiralarını anlatarak Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Yahudi ve hıristiyanlar: ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.’ dediler.” (Mâide: 18)
Kendilerinin başka insanlara benzemediklerini, diğer insanlara karşı Allah katında böyle bir seçkinlikleri olduğunu iddia ettiler ve gurur ile Allah-u Teâlâ’dan korkmaz oldular.
“De ki: O halde neden Allah günahlarınız sebebiyle size azab ediyor?” (Mâide: 18)
Halbuki Allah-u Teâlâ sizi dünyada bile zaman zaman azaplara uğratıyor. Nice öldürülmelere ve esaretlere maruz kalıyorsunuz. İddia ettiğiniz gibi Allah’ın oğulları ve dostları iseniz inkâr ve iftiranıza karşılık size niçin cehennem ateşini hazırladı?
Ebu Said-i Hudrî -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Kıyamet günü bir nidâcı: ‘Her ümmet dünyada neye tapmışsa onun arkasına takılsın.’ diye ilân edecek. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ’dan başka şeylere, putlara ve heykellere tapmış olanlardan hiçbiri kalmayacak, hepsi cehenneme düşecekler.
Nihayet yalnız Allah’a tapan iyi ve kötülerle Ehl-i kitab’ın bakiyyeleri kalacak ve evvelâ yahudiler çağırılarak kendilerine: ‘Siz dünyada neye ibadet ederdiniz?’ diye sorulacak. ‘Biz Allah’ın oğlu Üzeyr’e tapardık.’ diyecekler.
Kendilerine:
‘Yalan söylediniz! Allah’ın hiçbir zevcesi ve çocuğu yoktur. Şimdi siz ne istiyorsunuz?’ denilecek.
Yahudiler: ‘Susadık Yâ Rabbi, bize su ver!’ diyecekler. Bunun üzerine kendilerine işaretle: ‘Suya buyurmaz mısınız?’ denilecek ve yahudiler cehenneme o serap gibi (alev dalgaları) birbirini târumar eden ateşe haşrolunarak oraya düşecekler.
Sonra hıristiyanlar çağrılarak kendilerine: ‘Siz dünyada neye ibadet ederdiniz?’ diye sorulacak. ‘Biz Allah’ın oğlu Mesih’e tapardık.’ diyecekler.
Onlara da:
‘Yalan söylediniz! Allah hiçbir zevce ve çocuk edinmemiştir. Şimdi siz ne istiyorsunuz?’ denilecek.

Hıristiyanlar da: ‘Susadık Yâ Rabbi, bize su ver!’ diyecekler. Bunun üzerine kendilerine işaretle ‘Suya buyurmaz mısınız?’ denilecek ve hıristiyanlar ateşe haşrolunarak oraya düşecekler.” (Müslim: 183)

Necran Heyeti:




Necran Heyeti:

Necran, Yemen tarafında, halkı hıristiyan olan büyük bir şehirdi. 
Resulullah Aleyhisselâm onlara bir mektup gönderip, ya müslüman olmalarını veya cizye vermelerini istemişti. 
Bunun üzerine Medine’ye altmış kişilik bir heyet gönderdiler.
İleri gelenlerinden ondört kişi Resulullah Aleyhisselâm’a İsa Aleyhisselâm’ın Allah’ın oğlu ve ilâh olduğunu iddiâ ediyorlardı.
Bunun üzerine Allah-u Teâlâ onların bu inançlarını reddederek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurdu:
“Resulüm! Sana ilim geldikten sonra seninle bu hususta tartışmaya kalkarlarsa de ki:
Geliniz! Sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi oğullarınızı biz de kendi oğullarımızı, siz kendi kadınlarınızı biz de kendi kadınlarımızı çağıralım.
Sonra da duâ edelim ve Allah’ın lânetinin yalancıların üzerine olmasını dileyelim.” (Âl-i imran: 61)

Necranlılar korktular, bu teklife yanaşmadılar. 
“Ey Ebul-Kâsım! Seninle lânetleşmemeye, seni kendi dinin üzere bırakmaya, biz de kendi dinimiz üzere kalarak dönmeye karar verdik.” dediler. 
Cizye vermeyi kabul edip ayrıldılar. Onlar üzerinde en kuvvetli hüküm bu oldu.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...