28 Nisan 2018

NAMAZLARIN SIRASINA GÖRE AÇIKLAMASI

NAMAZLARIN SIRASINA GÖRE AÇIKLAMASI 
 Bir sofunun Molla Sadi'ye sorduğu sorular: 
 Sabah namazını en evvel kim kıldı?
İki rekat olmasının sebebi nedir? 
 Öğle namazını iptida kim kıldı?
Dört rekat olmasının sebebi nedir? 
 İkindi namazını evvela kim kıldı?
Dört rekat olmasının sebebi nedir? 
 Akşam namazını evvela kim kıldı?
Üç rekat olmasının sebebi nedir? 
 Yatsı namazını evvela kim kıldı?
Dört rekat olmasının sebebi nedir? 
 Vitir namazını evvela kim kıldı?
Üç rekat olmasının sebebi nedir? 
 Böylece bütün soruları sorduktan sonra,
Molla Sadi bu soruları güzel güzel cevaplıyor. 
 Büyük atamız Adem Aleyhisselam cennette yaratıldı ve eşi Havva validemiz ile yaşarken, Cenabı Allah onlara"yiyin için hür yaşayın, lakin sakın şu buğday ağacına yaklaşmayın,"dedi.
Bunlar bir hayli cennette beraberce yaşadılar. 
 Mel'un şeytan bir yolunu bulup cennete girdi. 
Şeytanın cennete girmesine bir yılan sebep oldu. 
Şeytan yılana dedi ki: Sen cennete girip çıkıyorsun,ben cenneti çok görmek istiyorum. 
Beni ağzına al da seninle beraber cennete gireyim. 
 Ben seni ağzıma nasıl alırım. 
Sen benim ağzıma sığmazsın,şeytan ben küçülürüm dedi ve dediği şekilde küçülerek yılanın ağzında cennete girdi.
Orada evvela Havva validemizle görüştü,ona dedi ki: 
Şu ağaçtan yemiyorsunuz,o ağaç size neden yasak edildi biliyormusunuz?
Eğer siz o ağaçtan yerseniz ebedi kalır, yemezseniz ölürsünüz dedi. 
 Havva validemiz gitti ve o ağaçtan yedi ve bir şey olmadığını görünce,
Ya Adem benim karşıma yaşlı bir adam çıktı, bana dedi ki:
Bu ağaçtan yerseniz cennette ebedi kalırsınız, eğer yemezseniz ölürsünüz.
Bunun üzerine ben yedim hiç bir şey olmadım diyerek ,Adem Aleyhisselamın da o ağaçtan yemesine sebep oldu.
Hazreti Adem de o ağaçtan yeyince üze rindeki elbiseler birden bire soyuldu.
Bu suretle de Hazreti Adem cennetten kovulmuş oldu.
Tabii Havva Validemiz ve şey tan da cennetten sürüldüler. 
 Adem Aleyhisselam cennetten dünya yüzüne sürülünce dünyayı karanlık buldu.
Sabah ortalık aydınlığa kavuşunca şükrane olarak iki rekat namaz kıldı.
Bir rekatı dünyayı karanlık bulduğu için,bir rekatı da aydınlığa çıktığı için. 
 Öğle namazını ise İbrahim Aleyhisselam kıldı.
Cenabı Allah,İbrahim Aleyhisselam'ıdört türlü beladan kurtardı.
Hazreti İbrahim de bu dört türlü beladan kurtulduğu için Rabbına şükrane olarak dört rekat namaz kıldı. 
 İkindi namazını Yunus Aleyhisselam kıldı.
Kırk gün balığın karnında haps olduktan sonra bir ikindi zamanı idi,Cenabı Al lah'ın emriyle balık onu sahile çıkardı.
O da şükrane olarak dört rekat namaz kıldı. 
 Akşam namazını İsa Aleyhisselam kıldı.
Cenabı Allah onu Yahudilerin tehlikesinden semaya ref etti, yani yükseltti.
Onlar,
Allah, Meryem Validemiz, Hazreti İsa olmak üzere Hazreti İsa'ya üçlü bir varlık isnat ettiler.
İsnat ettikleri bu üç varlık şirk idi.
İşte bu şirkten kurtulduğu için şükrane olarak üç rekat namaz kıldı. 
 Yatsı namazını Musa Aleyhisselam kıldı.
Cenabı Allah Musa Aleyhisselam'a Firavunun tehlikesinden korunmaları için, 
 sana tabi olanları alıp Nil'in karşı tarafına geçir dedi.
O zaman Musa Aleyhisselam Yarabbi köprü yok nasıl geçelim.
Ben sa na bir asa verdim, asayı suya vur, o sana yol verir dedi.
O da asasıyla on iki yere vurdu, on iki yol açıldı. Karşı tarafa geçtiler.
İşte Musa Aleyhisselam da böylece Firavun'un tehlikesinden kurtulduğu için şükrane olarak dört rekat namaz kıldı. 
 Salatı Vitir'i de, Peygamber Efendimiz kıldı. 
Mirac'a çıkacağı zaman Ebu Bekir Sıddık'a bildirdi.
Ey kardeşim Ebu Bekir bu günlerden Rabbım bana Mirac gösteriyor, yani Rabbimle görüşeceğim. öyleyse ya Resulallah, benim için Rabbın huzur unda iki rekat namaz kılar mısın?dedi.
İşte bu kılınan namaz vacip oldu.
Bir rekat Allah emretti bu da farz oldu.
Resulallah Efendimiz bir rekat kendisi için kıldı, buda sünnet oldu.
İşte salatı Vitir buradan kaldı. 
 Bu namazların hepsini de Peygamber Efendimiz Mirac'ta topladı, biz ümmetlerine hediye olarak getirdi.
Özet olarak namazların zahiri sebepleri bu şekilde sıralanmaktadır. 
 Şimdi bu namazların hakiki manalarına gelelim. 
 Hasan Fehmi Hazretleri; 
 Sabah namazına hazır olanlar Onlardır efali Hakka verenler Fail Haktır diye huzur ederler,buyuruyor. 
 Evvela bir kişi cahillik yani cehalet devri geçirir.
Bu cehaleti ona göre gece karanlığı gibidir.
Çünkü yaradılış hikmetini bilmiyordu.
Bu dünyaya yaşamak,yemek,içmek için geldiğini zannadip,kendisinden ve Rabbından haberi yoktu.
İşte böyle bir karanlık devresinde mürşidi kamil vasıtasıyla hidayet bulunca.
aydınlığa çıkmış oluyor.
Burada aydınlığa çıkması fiil şirkinden kurtulduğunun işaretidir.
İşte burada fiil şirkinden kurtulduğu için şükrane olarak iki rekat namaz kılmış olacaktır. 
 Peki bir insanın sabah namazını kılabilmesi için nasıl bir hazırlık yapması gerekir?Evvela uykudan uyanması lazımdır.   Çünkü uykuda iken yapılan ibadet makbul değildir.
İşte sabah namazının hazırlığı budur. Biz de uyanmamız için önce Zikri Daim talim edildi.
İnsanlar bu Zikr-i Daim ile uyanacaklardır buyuruluyor. 

 Bir kimse bin sene yaşasa, bu yaşadığı bin sene içerisinde hiç sabah namazını kaçırmasa, eğer kendi nisbet fiilleri duruyorsa bir vakit dahi namaz kılmış sayılmaz.
Çünkü kendi benlik ve variyetiyle kılınan namazı Allah kabul etmez. 

 Bir kimse Zikr-i Daimle uyanarak, varlık ve benliklerinden geçip fail'in Allah olduğunu idrak ederse sabah namazını kıl mış olur. 

 Bundan sonra öğle namazı geliyor.
Fehmi Efendi öğla namazı hakkındaki beyitleri şöyle: 

 Öğle namazını kılan müminler Her sıfatı Hakka nisbet ederler 

 Her nazar mevsufu şuhut ederler 
 Bu sohbetimizin başında öğle namazı için ne demiştik.
İbrahim Aleyhisselam dört türlü beladan kurtulduğu için dört rekat namaz kıldı.

Peki bu dört türlü bela ne idi ki biz bu belalardan kurtulduk da öğle namazını kılmayı Hak ettik? İnsanlarda yedi subut sıfat vardır. 

Üçü batın dördü zahir. 
Zahir olan sıfatlar nelerdir? 
Duymamız, görmemiz, konuşmamız, kuvvetimizdir. 
Biz buradan anladık ki bizden duyan, gören, konuşan Hak imiş. 
Kuvvetimizde onun kuvveti imiş. 
(La havle ve la kuvvete illa billah) 
Ne zaman bunlar bize nisbet idi, 
böyle olduğu zamanda bize birer bela olmuştu.
Bu belalardan kurtul duğumuzdan dolayı dört rekat öğle namazı kılmayı hak etmiş oluruz. Nitekim yukardaki beyitte geçtiği gibi: 
 Öğle namazını kılan müminler Her sıfatı Hakka nisbet ederler 
 Her nazar mevsufu şuhut ederler 
 Onlar nereye bakarlarsa baksınlar her sıfatın mevsufu yani bu sıfatları sıfatlanan Hak Teala Hazretleri olduğunu idrak ederler. 
Bu anlaşıldığı zaman öğle namazı eda edilmiş olur.
Böyle bir bilgiye sahip olmadan,kendi nisbetiyle öğle namazını kıldım zannıyla bin sene yaşasa, şirk ile, bin sene namazını kılmış olsa, bir vakit bile kılmış sayılmaz.
Ancak öğle namazını mümin kimseler kılabilir. 

 Mü'min nedir? Mümin inanmış kimse demektir. Neye inanmış? 

Fiilin ve sıfatların Hakk'a ait olduğuna inanmış kimseler hem mümin olurlar hem de öğle namazını kılmaya hak kazanırlar. 
 Şimdi sıra ikindi namazına geldi. Burada Fehmi Efendi Hazretleri ne diyor: 
 İkindi namazını cemaatla kıl Vücut vücudullah gayri yoktur bil Cümle alamfani, 
Haktır baki bil Bir insanın bütün ikindi namazlarını cemaatla kılması mümkün müdür?Hadi camiler var, erkekler gider, camide kılarlar ya kadınlar nasıl gidecek? Gitse de her zaman gidemez. Öyle ise biz ikindi namazını cemaatla nasıl kılabiliriz? İnsan başlı başına bir alemdir. Bir alem ne ise insanda odur. Bu alem de camiler var, imamlar var,cemaat var. Madem bir insan tek başına bir alemdir, ise siz bu camiyi kendimizde bulacağız,yani cami kendimiz olacağız. İmamıda içimizden kendimiz seçeceğiz.

Böylelikle ikindi namazını cemaatla kılmış oluruz. 

 Peki biz camii kendimizde nasıl bulabiliriz?
İnsanın vücudu bir camidir.
Bütün azalarımızı cemaat, kıblemizi semme vechullah yapacağız. 
Bu husus Kur'an-ı Kerim'de ayetle sabittir.
(velillahi meşriku vel mağribü feeynema tüvellü fe semme vechulla hi)
"Doğu batı Allah'ındır. Yüzünüzü ne tarafa çevirirseniz Allah'ın yüzü oradadır."
Böylece ruhumuzu imam, organlarımızı cemaat, kıblemizi Allah'ın yüzü yapabilirsek bu suretle, ikindi namazını cemaatla kılmış oluruz. Böylece ikindi namazını kıldık tan sonra gelelim akşam namazına. 
 Akşam namazı hususunda Fehmi Efendi Hazretleri nasıl buyuruyorlar: 
 Akşam namazını imamla kılan Onlardır Allah'ı hem zahir gören Hak söyler "Enelhak"kulun dilinden Akşam namazını imamla kılmamız için yine ruhumuzu imam, azalarımızı cemaat, kıblemizi semme vechullah yaparız.

Akşam namazını kıldığımız zaman Hak zahir olur. Böyle namaz kılabilenler Allah'ı apaçık, zahir olarak görürler. 

 Kılmış olduğumuz akşam namazının kabul olup olmadığını nasıl anlayabiliriz? Burada bütün azalarımızın ruha tabi olması gerekir. Peki bütün azalarımızın ruha tabi olduğunu nasıl anlayabiliriz? Bu azalardan göz görmek için halk olmuştur. Peki ne yi görmek için. Eğer bir göz ki Hakk'a bakmıyor, Hakk'ı görmüyorsa o zaman sorulacak. Ey insan ben sana göz verdim, ne ye bu gözlerle bana bakmadın? Beni görmedin? Ama bu gözlerle Hakk'a baktı Hakk'ı gördü ise, o zaman gözden perde kalk mış olacak. 
Göz,nereye bakarsa baksın Hak'tan gayri bir şey görmeyecek. İşte bir kul akşam namazını böylece imamla kıldığını anlamış olacak. 
 Kulaklarımız da her sesde Hakk'ın sedasından başka ses duymuyorsa ozaman kulak da vazifesini yapmış olur ve akşam namazınının cemaati olmuş olur. 
 Dile gelince Cenabı Allah dili niçin yarattı? Doğruyu söylememiz için, bir insanda akşam namazını kıldı ise onun dili yalan söylemeyi kaldıracak ve hep doğruyu söyleyecek. Yani Hakk'ı söyleyecek. Hak demek doğru demektir. Bir insan bir sırra erişmeyince yalan söylemekten kurtulamaz. Çünkü her konuştuğunda ben yaptım, ben konuştum, ben bilirim, ben duyarım, ben görürüm demesi hep yalandır.

Ne zaman kendisinden konuşan,duyan,görenin Hak olduğunu anlayacak,işte o zaman dil doğru söylemiş olacak.Fakat ne yaparsa kendisi yaptı zannediyorsa o yalandır. Biz daha ilk derse girdiğimizde yalan söylemiyeceksiniz diye tembih ettiler. 


Bir insanın hiç bir varlığı olmadığı halde hem de (La havle vela kuvvete illah billah)dediği halde, bir iş işlediğinde, bu işi ben işledim diyorsa işte bu yalandır. Hani kuvvet, kudret Allah'ın idi? Böyle olunca sen nasıl bir iş işleyebilirsin? Düşünelim bir insandan kuvvet ve kudret giderse o insan ne yapabilir? Hiç bir şey yapamaz. Kuvvet ve kudret Allah'ındır. Kuvvet ve kudret Allah'ın olduğu halde bir kimsenin ben şunu yaptım,ben bunu yaptım yalan olur. Onun için bu yalandan ne zaman kurtulacağız o zaman akşam namazını kılmış olaca ğız. 


 Akşam namazında Hak zahir olduğu için,söyleyen de,işleyen de,duyan,gören,konuşanda Hak olur. İşte insan burda yalan söylemekten kurtulmuş olur. Onlardır Allah'ı hem zahir gören,demesi,onun her kuvvesinde Cenabı Hakk'ın zatıyla zahir görmesi demektir. Görmesi, bilmesi demektir.Bilmek,görmenin aynısıdır. Şimdi geldik Musa Aleyhisselamın kılmış olduğu yatsı namazına: Yatsı namazında eyle sen huzur Muhammed yüzünden Hak zahir olur Hak batın ile halk zahir olur Bir insan Yatsı namazını kılmaya eriştiği zaman o insanda huzur olur.Peki biz o kadar yatsı namazları kılıyoruz neden huzur bulamıyoruz?


Çünkü huzur yatsı namazının Hakikatını kılmakla olur.Yoksa suret namazında insan huzur bulamaz. Yatsı namazının hakikati neydi ki insan huzura kavuşuyor?Bu menzile gelen insan için şu kutsi kadis tecelli ediyor."Kul um bana nevafille yakınlaştığı zaman ben o kulumu severim,sevdiğim kulumun duymasına kulak,görmesine göz,konuşma sına dil tutmasına el,yürümesine ayak hatta tüm aza ve cevarihi ben olurum."Bir insan böyle bir sırra eriştiği zaman hu zur bulur.İşte namazın hakikatı da budur. Bize namaz nedir diye sorsalar,hakikatta namaz Allah'la beraber olmaktır deriz.Bir insandan bu idrak hiç gitmeyip idra kinde daima Allah'la beraber olduğunu tasavvur edebiliyorsa,bu insan daim namazdadır.Bunun için Kur'an'da bizlere üç türlü namaz bildiriyor. 1-Vakit namazları(Salatül vakt) 2-Orta namazı(Salatül vüsta) 


 3-Daim namaz(Salatı daim) 

 İşte bu sırra,bu zevke erişen bir kimse daim namaza erişmiş olur. 
 Şimdi sıra geldi Vitir namazına:
Fehmi Efendi Hazretleri bu namaz hususundaki beyitleri şöyle: 

 Salatı vitri kılan muhakkak Evvel ahir zahir batın olur Hak Kalmaz şirkin abit mabut olur Hak Vitir namazı kılan bir kimsede ihlas olacaktır. Camilerde vaizler cemaatine ibadetlerinizi ihlas üzere yapın buyururlar. İhlas ne demektir? İnsan bu ihlasa nasıl erişebilir? İhlas ek bir varlık kabul etmez,tek varlılığı kabul eder.Eğer Salatı Vitir'de de bir ibadet eden,bir ibadet,bir de ibadet edilen olursa burada üçlü bir varlık ortaya çıkar.Hani burada birlik? Hani ihlas? İhlas olması için: İbadet eden Hak. İbadette Hak, ibadet olunanda Hak olacak. Bu hal ancak Vitir namazında olur. Zaten namazın ismide budur.

Vitir demek tek demek tir,ama üçlü tek demektir.Yani üçlü varlık bir olduğu için,ibadet eden Hak,ibadet Hak,ibadet olunan da Hak olduğu za man ihlas olmuş olur. 
 Gelelim ibadetin ne olduğuna? Namazın ne olduğuna? Namazda bir hareket var.
Ayakta duruluyor, eğiliniyor, secdeye varılıyor. Bize Ef'al telkininde ne denildi? 
Enfüs te afakta sükün ve harekette işleyen Hak'tır.
O halde ibadet ne imiş.
Namazı da bir sükün ile hareketten ibarettir. İşte bu cihetle ibadette Hak oluyor. 
 Namazlar beş vakit iken Salatı Vitir ile altı oluyor.Bundan sonra bir de Teheccüt namazı var ki bazı kişilerde o namazı da kılmaya yeldenirler.Hatta kılarlar.Burada 

Fehmi Efendi Hazretleri şöyle buyurmuşlardır. 
 Teheccüt namazı farz değil sana Yetim malıdır yakar baştan başa Teberrüken kılar Fehmi yok haşa Fehmi Efendi Hazretleri ben bu namazı kılıyorsam tebrik için kılıyorum,aslında bende bu namazı kılamam.Çünkü bu na maz Peygamber Efendimizin şahsına emrolunmuş bir ibadettir.
Onun için Kur'an-ı Kerim de buyuruluyor.
(Sen gecenin bir nısfında kalk sana mahsus olarak Rabbına Teveccüt namazı kıl. Umulur ki Rabbın seni Makamı Mahmud'a ulaştırır)
Burada emir yalnız Peygamber Efendimizedir.
Teheccüt namazı Mahmut makamıdır. Yalnız ona mahsusdur.
Bu makamı yalnız Resulallah Efendimize mahsus olduğunu bütün peygamberler bildiler.
Dolayısıyla Cenabı Hakk'a Yarabbi,bizleri de ahir zaman nebisine ümmet et,eshabı et.Bu makam sahibi Resulallah Efendimiz olduğundan şefaat etmekte yalnız ona mahsusdur. 
 İnsanların da Teveccüt namazı kılmaları bu makamı ismetmeleri demektir. Halbuki bu hususdaki ayeti kerime vardır. (La takrebü malel yetimi)"Siz yetimin malına yaklaşmayınız."Çünkü Peygamber Efendimiz manevi cihetiyle yetimdir.Yetim kime deniyor?
Babasız,anasız kalmış kimseye deniliyor. Peygamber Efendimiz ruhaniyeti anna ve babadan gelmedi. Onun ruhaniyeti,"Ol"emriyle oldu .İşte yetim olan odur.
Teheccüt namazı da ona mahsus olduğu için: 
 Tevecüt namazı farz değil sana Yetim malıdır yakar baştan başa denmiştir.
Ayeti kerimede"yetimin ma lınayaklaşmayın"buyuruluyor.
Zahirde yetimin malına yaklaşılmıyor.
Burada Peygamber Ef endimizin manen yetim olduğundan dolayı yalnız ona mahsus olmak üzere "Tevecüt namazı kıl "emri vardır.
Aynı zamanda bu namaz şükran içindir.
Peygamber Efendimiz için de 
"Bu makamı sana verdiğim için Teveccüt namazı kıl"denildi. 
 İşte böylece namazlar bahsi de burada tamamlanmış oluyor.
Rızaen Lillahil Fatiha... Hasan Özlem

KURAN’A GÖRE NAMAZ
Edip Yuksel www.19.org
Hadis ve Sünnet kaynaklarındaki yüzlerce çelişkiyi, saçmalıkları, palavraları eleştirdiğimizde onların mukallit ve mürit savunucuları bize sürekli olarak şu eleştiride bulunmaktadırlar: 
“Hadisler olmazsa namazı nasıl kılacağımızı nereden öğreneceğiz?”
Bir youtube konuşmamda hadis kitaplarına göre namaz kılmanın mümkün olmadığını delilleriyle isbat ettim… 
Hadislere göre namaz uyduran mezhepler arasında da büyük farklılıklar olduğunu gösterdim. 
Bu makalede ise Kuran’da namazla ilgili geçen 60-70 ayeti incelememi sizinle paylaşıyorum. 
Siz de benzeri bir araştırma yapınız ve Kuran’a göre aklınızın ışığında namazı öğrenin. Peygambere en iğrenç hakaretleri ve akla zarar saçmalıkları içeren uyduruk hadis kitapları yerine aklın ışığında Kuran’ın ayetlerini izleyiniz.
Namazın Amacı
Namaz kılmak, sıkça zekatla ve muhtaçlara yardım etmekle birlikte anılarak namaz kılan kişinin toplumsal bilinç ve sorumluluğa sahip olması vurgulanır 
(2:43,83,110; 4:77, 22:78; 107:1-7). 
Namaz sadece Allah’ı anmak için kılınır (6:162; 20:14). 
Bu özel anma ve iletişim ibadeti gözetilirken dış dünya ile ilişkiler minimuma indirilmeli (4:101-103). 
Namaz, müslümanları günahlardan ve başkalarına zarar vermekten alıkor (29:45). Namaz hayat boyu gözetilecek bir görevdir (70:23).
Abdest
Namaz kılmak için abdestli olmak gerekir (4:43; 5:6). 
Yüzler yıkanır, eller dirseklere kadar, başlar meshedilir, ayaklar da. 
Ayetlerdeki ifade, ayakların hem yıkanabileceği ve hem meshedilebileceği biçimde anlaşılır (nitekim bunu bir önceki cümleyle yansıtmaya çalıştık). 
Böylece, duruma ve iklime göre bize serbesti tanınır. 
Abdesti sadece cinsel ilişkide bulunmak ve tuvalet ihtiyacını gidermek bozar; 

gaz kaçırmak, kanamak, kadınlarla tokalaşmak ve kadının adet görmesi abdesti bozmaz ve namaza engel olmaz (5:6; 2:222). 

Su bulunmazsa, namaza zihinsel olarak hazırlanmak için temiz bir zemine dokunularak yüzler ve eller meshedilir (5:6).
Giyim
Namaz için örtünme diye bir koşul yoktur. 
Odasında kendi başına veya eşiyle birlikte namaz kılan biri 
dilerse çırılçıplak namaz kılabilir. 
Tanrı bizi elbiselerimize göre değerlendirmez ve bizim saklamaya çalıştığımız organları yaratan ve çalıştıran da kendisi olduğundan onları görmekten mahcup olmaz. Adem ve eşinin bahçedeki tavırları, suç işleyerek bedenlendikleri için, suçluluk psikolojisiyle gösterdikleri bir refleksti.
 Aradan milyonlarca yıl geçmiş ve bu suç herkese ayan beyan olmuştur! 
Ayrıca, örtü olarak kullanılan pamuk, yün, naylon gibi nesnelerin çıplak vücutları denetçilerden gizleyeceği biçimindeki yaygın inanış da temelsiz. 
Bizim çıplak vücudumuz denetçilerin umurunda bile olmaz. 
Kaldı ki, banyolardan veya yatak odalarından denetçiler kaçmaz. 
Onlar her an bizim hizmetimizdedirler ve yaptıklarımızı her an kaydetmektedirler. Ayrıca, namazda muhatabımız denetçiler değil, Allah’tır. Örtünme toplumsal bir gereksinme olup kişiyi cinsel ve duygusal ilişkilerde diğerlerinden koruma amacını güder. (7:26,31; 24:31; 33:59).
Kıble
Kıble (yöntem) genel strateji anlamına gelir. İbrahim peygamberin kurduğu Sınırlanmış Mescid tevhid mesajının ve yönteminin bir odak noktasıdır (2:125, 143-150; 22:26). Bu yöntemin coğrafi mekanında ötesinde olduğu anlaşılıyor (2:115).
Rekat Sayısı
Tehlike ve korku gibi olağanüstü hallerde kısaltılması öğütlenen namaz bir rekat olunca normal koşullarda kılınan namaz en az iki rekat olmalı ve namazda dış dünya ile irtibatı minimuma indirmeli (4:101-103). 

Cuma namazının sadece iki rekat olması ilginçtir. Bu namaz her hafta topluca tekrarlandığı için rekat sayısına ekleme yapılamamıştır. Cuma namazı dışında, cemaatle kılınmayan namazların rekat sayıları çeşitli biçimlerde zamma uğramıştır.
Mekanik Biçim
Namazı ayakta durarak kılmaya başlamalı (2:238; 3:39; 4:102) 
ve özel durumlar hariç durulan yerden hareket edilmemeli (2:239). 
Namazda eğilerek yere kapanmalı (rüku ve secde) böylece Allah’a teslimiyet fiziksel olarak da bildirilmeli (3:43; 4:102; 22:26; 38:24; 48:29). 
Herhangi bir korku durumunda ayakta durma ve eğilerek yere kapanma koşulu aranmaz (2:239).
Okuma
Namazda okuduğumuz duanın anlamını namaz anında bilmeli ve Allah ile konuştuğumuzun bilincinde olmalıyız (4:43). Namazları saygı içerisinde kılmalı (23:2). İhtiyacımıza ve içinde bulunduğumuz duruma uygun olarak Allah’ın herhangi bir ismini (sıfatını) zikredebiliriz (17:111). 

Namazda Allah’tan başkasını anmak namazın amacıyla çelişir (6:162; 20:14; 29:45). Namazda Allah’ı anmalı, övmeli, yüceltmeli, tesbih etmeli ve sadece O’ndan yardım istemeli (1:1-7; 20:14; 17:111; 29:45; 2:45). 

Fatiha suresi baştan sona Allah’ı muhatap alan bir dua niteliğinde olan biricik sure olup değişik dilleri konuşanların topluca namaz kılabilmelerini sağlayabilmesi açısından uygundur (62:9-11; 4:101-103). 

Namazlarda orta bir sesle okumalı ve namazlar ne özellikle gizlenmeli ne de gösteriş amacıyla açıkta kılınmalıdır (17:110). Toplu namaz kılınırsa, namaza önderlik eden kişinin orta bir ses tonuyla okuduğu dua dinlenmeli (7:204; 17:110). 

Otururken “tahiyyat” denilen duayı okumamalı; zira bu dua Muhammed peygamber sanki herşey nazır ve hazır bir tanrıymış gibi bir hitap içermekte ve Allah’tan başkalarını anmaktadır. İlla birşey okunmak dilenirse, Allah’ın birliğine şahadet getirilebilir veya herhangi bir dua yapılabilir.
Cuma Namazı
Kadın-erkek tüm gerçeği onaylayanlar haftada bir Cuma (toplantı) günü öğle namazına açık bir duyuru ile çağrılır ve namazı erkek veya kadın bir müslümanın önderliğinde topluca gözettikten sonra herkes tekrar işine döner (62:9-11). 

Duyuru Allah’ı anmaya bir çağrı olup başka isimler zikredilmez (72:18-20). 
Hutbe namazın bir parçası olmayıp toplantıdan yararlanılarak yapılan bazı hatırlatmalar ve güzel öğütlerden ibarettir. 
Mescitler (camiler) sadece Allah’a özgülenmeli. 
Allah’ın ismi bir levhaya asılmışsa O’nun ismi yanında hiçbir ismi özellikle yerleştirmemeli (72:18-20). 
Mescitler topluma açık yerler oldukları için mescitlere gidenler temiz ve güzel giyinmeli. (7:31).
Cenaze namazı olarak bilinen dua, bir namaz değil aslında. Dileğe bağlı bir duadır. Allah’a ortak koşmadan ölmüş olanları hayırla anıp geride kalmış yakınlarına destek verme amacını güder (9:84).
Vakitler
Gecenin gündüzün iki ucuna yakın bölümlerinde gözetilmesi gereken Sabah 
(Fecr: 24:58; 11:114) ve Akşam namazlarıyla (İşa: 24:58; 17:78; 11:114; 38:32) 
güneşin sabah ile akşam arasında olduğu, yani öğle vaktinde kılınan Orta 
(Vusta: 2:238) namazı olmak üzere üç vakit namaz mevcuttur.
Kuran’da sadece üç namazın ismi geçer. 
Bir başka deyişle, “salat” (namaz) kelimesi, zaman bildiren üç tanımlayıcı kelime ile birlikte anılır.
  • Salat-el Fecri-SABAH NAMAZI (24:58; 11:114).
  • Salat-el İşa’-AKŞAM NAMAZI (24:58; 17:78; 11:114; 38:32)
  • Salat-el Vusta- ORTA NAMAZ (2:238)
Namaz vakitlerini belirleyen ayetlerin hepsinin bu üç vakit hakkında olduğunu görüyoruz. 
Spekülasyonlara girmezsek ORTA NAMAZ olarak adlandırılan namazın sabah ile akşam namazı önceleri öğle namazı olarak anlıyordum… 
73:20’deki ifadeyi gece namazının zamanı konusunda bir rahatlık sağlama olarak değilde gece namazının farz olmadığı biçiminde anladığım içindi… 
Demek ki, gece namazı ve izleyen Kuran çalışması güneşin batışından başlayıp doğuşuna kadar süreyi gecenin üçte birinden başlıyor ve üçte ikisinde sona eriyor. Güneş saat 7’de batıp 5’te doğuyorsa gece namazının zamanı saat 10:20 ile 1:40 arası olur. 
Cuma, yani cemaatle kılınan namaz özel bir toplumsal namaz olduğu ve gündüzün gerçekleştiği anlaşılıyor (62:9-11).
Tevrat bu anlayışı destekler. Namazın İbrahim peygamberle başladığını ve Musa’nın namaz kıldığını hatırlarsak Tevrat’ta namaz vakitleriyle ilgili ifadelerin tarihsel değerini daha iyi idrak ederiz. Tevrat’ın çevirilerine güvenim tam olmamakla birlikte Tevrat’ın en az üç ayetinde bulduğumuz bu desteğin bir hata veya tahrif sonucu oluştuğunu onaylamıyorum. Tevrat’taki bu ayetlerin gerek birbirleriyle ve gerekse Kuran ayetleriyle olan tutarlılığına dikkatinizi çekerim. 
(Bak: 1 Samuel 20:41; Zebur 55:16-17; Daniel 6:10).
Namaz vakitlerinin beşe çıkarılmasının oluşturduğu dumanların izini 
mezhepler tarihinde görebilirsiniz. 
Şia’nın beş vakit namazı üç vakte sıkıştıran garip pratiği, 
namazları beşe çıkartan Sünniler’in baskısı neticesi bir uzlaşmadan kaynaklanıyor olmasın? 
Sünnetlerle, nafilelerle, teravih namazlarıyla namaza sürekli zam yapan hadis ve sünnet izleyicilerinin üç vakit namazı beşe çıkarmaları çok mu uzak bir ihtimal? 
Kuran’dan beş namaz çıkarıyorsanız kuşkusuz beş vakit namaz kılmaya devam etmelisiniz. 
Siz, iyi niyetle Kuran’ı inceledikten sonra kendi anlayışınızı izlemelisiniz.
Namaz Sonrası
Namazları oruç gibi kazaya bırakmak diye birşey olmayıp belli vakitlerde yerine getirilmeli (4:103). Namazdan sonra Allah’ı anmaya ve zikretmeye devam etmeli (4:103).
Bidatler 
Namazları birleştirmek, kaçırılmış namazları kaza etmek, namazları yolculuk anında kısaltmak, sünnet ve nafile namazlar eklemek, namaz kıldırma memurluğu (imamlık) diye bir meslek icat etmek, kadınların namazda önderlik etmesini yasaklamak, otururken Et-tahiyatü duasını okumak ve bu duada peygambere ikinci şahıs olarak seslenmek, şahadette Muhammed peygamberin ismini Allah’ın yanına eklemek, Fatiha’dan sonra zammus sure okumak, Fatiha’nın Besmelesini okumamak, eller ve parmakların yeri konusundaki detaylarla meşgul olmak, abdest alırken ağzı ve burnu yıkamayı abdestin bir şartı bilmek, namazdan önce ağzı misvaklamanın, sarık veya terlik giyilmesinin daha sevap olacağına inanmak gibi nice kurallar ve inançlar Hadis-Sünnet ve mezhepler yoluyla Muhammed Peygamberden daha sonra sokulan bidatlerdir.

Perslerin Görenek ve Gelenekleri – Herodot

Perslerin Görenek ve Gelenekleri
Herodot 
Herodot ile ilgili görsel sonucu
131. Perslerin göreneklerine gelince, işte bildiklerim şunlardır: Tanrı heykeli, tapınak, sunak yapmak gibi şeyler bilmezler; hatta yapanlara deli derler, bu sanırım, onların tanrılara, Yunanlılar gibi insan biçimi yakıştırmış olmamalarından ileri gelir. Dinleri Zeus’e kurban kesmeyi gerektirir; kurbanları dağ başlarında keserler ve Zeus dedikleri de tanrısal gök kubbedir. 
Güneşe, aya, toprağa, ateşe, suya ve rüzgâra da kurban adarlar. Başlangıçtan beri kurban kestikleri tanrılar bunlardır, yalnız sonradan Aphrodite’ye tapmayı da öğrendiler, bu da onlara Asurlulardan ve Araplardan geçmiştir. Aphrodite’ye Asurlular Mylitta, Araplar Alilat, Persler Mitra derler. 

132. Yukarıda saydığım tanrılara karşı saygı törenleri şöyledir: Kurban kesmek için sunak yoktur, ateş de yakmazlar. Kurbanın üzerine kutsal su saçmak, flüt, giyim kuşam, arpa tanesi gibi şeyleri bilmezler. Tanrılardan birine bir kurban kesmek isteyen kimse, kurbanı temiz bir yere götürür, başına genellikle mersin dalından bir taç koyar, kurban hangi tanrı için kesiliyorsa, o tanrının adını anar. 
Kurban kesenin tanrısal yardımı yalnız kendisi için istemeye hakkı yoktur; bütün Persler için ve özellikle kral için dua eder; bütün Persler için dua ederken kendisi de bunun içindedir. Sonra kurbanı parçalar, etleri pişirtir, yere yumuşak otlar, özellikle yonca serer, etleri bu yaygının üzerine koyar. 
O, bunları koyunca, yanında ayakta duran bir Mag, tanrıların soy zincirini anlatan dinsel bir hava okur, bu dinsel hava, kendi anlattıklarına göre böyledir; din, bir Mag olmadan kurban kesmeyi yasak etmiştir. Kısa bir duruştan sonra kurbanı keser, etleri toplar ve istediği gibi yapar.
133. Doğum gününü, yılın bütün öteki günlerinden daha üstün sayarlar; o gün her günkünden daha bol yemek çıkarırlar; zenginler bütün bir öküz, at, deve ya da eşeği fırında pişirip öyle sunarlar; fakirler küçükbaş hayvanlarla yetinirler. 
Genellikle az yerler, ama yemekte son olarak yenen yemiş gibi şeyleri çok bol çıkarırlar ve birçok sefer yenilerler; Persler derler ki, Yunanlıların yemekten doymamış olarak kalkmaları, yemekte son olarak dişe dokunur bir şeyler ikram edilmemesindendir ve diyorlar gene, eğer yemeğin arkasından tatlı filan gibi şeyler de verilse, bu sefer yemekten hiç kalkmazlardı. 
Şarabı çok severler, başkalarının yanında kusmak, abdest bozmak yasaktır. Bütün bu noktalarda uyguladıkları töreler bunlardır. 
Bir de şunu söyleyelim, en ciddi konuları içerek konuşmak da görenekleri içerisindedir. Eğer bir karar kadeh sesleri içinde verilmişse, ertesi gün ayıldıkları zaman, karar kimin evinde verildiyse o, işi yeniden oya koyar; eğer ayık kafa ile de olur derlerse, o karar yürütülür; yoksa vazgeçilir; bunun tersine olarak, ayık kafa ile düşünülmüş bir şey de içki havası içinde yeniden ele alınır.
134. Yolda rastlaşanlar birbirlerine yaklaşırlarsa bu, onların aynı toplum katından olduklarını gösterir; günaydın yerine, ağızdan öpüşürler; eğer biri öbüründen biraz daha aşağı kattansa, o yanaktan öpülür; eğer çok daha aşağı kattansa, bir dizini yere koyup öbürünün karşısında secde eder. 
Öbür uluslardan en saygın tuttukları en yakınlarındaki komşularıdır, sonra birinciden sonraki en yakın olmak üzere böylece gider, kendilerinden uzaklaştığı ölçüde verdikleri değer de azalır; en az değer verdikleri kendilerinden en uzakta oturan uluslardır, çünkü öbür uluslara göre kendilerini her bakımdan çok daha soylu sayarlar, başkaları kendileriyle ilişkileri ölçüsünde erdemli olabilirler, demek ki en uzakta kalanlar en geri olanlardır. 
Med egemenliği zamanında, hatta halklar arasında bile bir sıralama gözetilir; Med’ler herkese ve özellikle daha yakın olan komşularına hükmederlerdi; bu yakın komşular da kendi yakın komşularına hükmederler ve bu sonuncular, kendilerinden sonra gelen sınır komşularına hükmederlerdi, bu tamamen Perslerde geçerli olan değer ölçüsüne uygun bir durumdu; zira Med buyruğunun ve yönetiminin alanı durmadan küçülüyordu.
135. Bununla beraber, Persler yabancı görenekleri başka her ulustan daha kolay kaparlar; Med’lerin giyinişlerini kendilerininkinden daha güzel bulmuşlar, kendileri de öyle giyinmeye başlamışlardır, savaş konusunda da Mısır zırhlarını örnek almışlardır. Kulaklarına çalınan çeşitli zevkleri hemen kaparlardı; örneğin, genç oğlanlarla cinsel ilişki kurma huyunu Yunanlılardan almışlardır. Evlilik hayatına gelince, her birinin birkaç nikâhlı karısı olduğu halde, çok sayıda cariye de satın alırlardı.
136. Bir kimsenin kamuoyundaki değeri, önce savaştaki yiğitliği, sonra da çocuklarının sayısı ile tartılırdı; en çoğuna sahip olan, kraldan her yıl ödüller alırdı; çokluktan kuvvet çıktığına inanırlardı. Beş yaşından yirmi yaşına kadar çocuklarına yalnız üç şey öğretiyorlardı: Ata binmek, ok atmak, doğruyu söylemek. Beş yaşından önce çocuk babasına gösterilmez; kadınların arasında yaşar; böylelikle çocuk eğer küçük yaşta ölürse, bu yasın babada fena bir etki yapmasını önlemiş olurlardı.
137. Elbette bu huylarını beğeniyorum ve şunu da beğeniyorum: Bir tek suç için hiç kimse, hatta kral tarafından bile ölüme gönderilemez, bunun gibi hiçbir Pers bir tek suç için, hizmetçilerinden hiçbirine onarılamayacak bir ceza veremez; hatta daha da öte, iyisiyle kötüsünü teraziye vurur ve kötüsü gerek, sayı gerek nitelik bakımından daha ağır basarsa, o zaman ceza verebilir. 
Hiç görülmemiştir derler, birisi anasını ya da babasını öldürsün; tutalım böyle bir suç işlendi, eğer aslı iyi araştırılırsa derler, sonunda o çocuğun ya bir günah çocuğu ya da bir evlatlık olduğu meydana çıkar; zira onlara göre asıl ana babanın kendi çocukları eliyle ölmeleri diye bir şey yoktur tabiatta.
138. Yapılması yasak olan şeyin konuşulması da yasaktır. En büyük ayıp yalandır, bundan sonra borç gelir, bu da öbürleri arasında asıl şu nedenle ki diyorlar, borcun arkasından ister istemez yalan da gelir. – Cüzam ve akcüzam hastalığına yakalanan yurttaş kente sokulmaz, öbür Perslerin arasına karışamaz; onlarca bu hastalık güneşe karşı işlenmiş bir suçun cezasıdır. 
Bu hastalığa yakalanmış olan yabancı, ülkeden çıkarılır; çokları hatta aynı hastalığa yakalandı diye ak güvercinleri bile kovarlar. Bir akarsuya işemek, tükürmek, elini yıkamak, hiç yapmadıkları şeylerdir ve başkalarının yapmasına da katlanamazlar; zira ırmağa en büyük saygıyı beslerler.
139. Perslerin bir özelliği daha, ki kendileri pek önemsemezler, ama bizim gözümüzden kaçmamıştır: Adlarının ki, ya fizik bir özelliği ya da bir kişilik onurunu belirtir, hepsi de aynı harfle, Dorların san, İon’ların sigma dedikleri harfle son bulur. Dikkat ederseniz, siz de Pers adlarının hep bu harfle bittiğini göreceksiniz; bu, bazıları için böyle, başkaları için değil diye bir şey yoktur; istisnasız hepsi için doğrudur.
140. Bu anlattıklarımı kesinlikle söylüyorum, zira bunlar üzerine açık ve kesin bilgiler aldım. Buna karşılık, ölüleri nasıl gömdüklerini kendi dinlerinden olmayanlara göstermedikleri için, bir Pers erkek ölüsünün, bir yırtıcı kuş ya da bir köpek tarafından parçalanmadan gömülmediğini kesinlikle söyleyemem. 
Ama Mag’lar için böyledir, bunu biliyorum, zira herkesin gözü önünde yapılır. Persler ayrıca gömmeden önce ölüyü balmumu ile sıvarlardı. – Mag’lar öbür insanlardan ve özellikle Mısırlı din adamlarından çok başkadırlar; bu sonuncular, kurban kesme dışında, ellerini bir canlının kanına bulaştırmazlar; ama Mag’lar, insan ve köpekten başka her canlıyı öldürebilirler. Hatta birbirleriyle yarışırcasına karınca, yılan ne olursa olsun, yerde ve havada yaşayan her hayvanı öldürürler. 
Bu görenekleri de, ilk başlayanın istediği gibi, varsın böyle olsun, biz gene kendi hikâyemize dönelim.
Herodotos

27 Nisan 2018

Çalabım Bir Şar(şehir)Yaratmış


“Bismillâhirrahmânirrahîm”

Hikmetler denizinin dalgalanması sebebiyle Sultan Hacı Bayram Veli hazretleri buyurdu ki:
Çalabım bir şâr yaratmış iki cihân âresinde;

Türk dili sözlüğünde “Çalap” Allah demektir. Ve “Şâr”(şehir, belde) sözü ile anlatılmak istenen “Cem’ü’l-Cem” denilen şehirdir. Ve “Mahrusa-ı hakikat” tir. (hakikat ile ilgili büyük şehirdir) Beyitte ifade edilen “Yaratmış” sözündeki mânâ: Gösterdi, meydana çıkardı. Çünkü yaratmış olmak, mânâ ile ilgili vücuttan görünürde olan vücuda gelinmiş olmadır. Sadece görünürlüğe ilgi gösteren bilgi sahiplerinin: “Yoktan meydana gelmek vardır.” dedikleri gibi değildir. Beyitte ifade edilen “İki cihan” sözündeki mânâ: Biri “Hüviyet” diğeri ise “Eniyyet”. Hüviyet; Hakk’ın batın yönüdür. Eniyyet; Hakk’ın zahir yönü (görünürlüğüdür).

Beyit bütünlüğü ile mâna: Hüviyyet olan sıfat ve Eniyyet olan suretler arasında hakikat şehri ve büyük şehir Cem’ü’l-Cem’i, Çalap meydana çıkardı. Ve ol hakikat ile ilgili büyük şehir, bu iki cihânı içine alan olduğu için “Cem’ü’l-Cem” ismi verildi. Hüviyyet olan cihân batın, yani sıfattır. Eniyyet olan cihân zahir, yani görünürde olan suretlerdir. 

Bu şekilde ifade edilen iki cihânı câmi’(içine alan, kaplayan) hakikat şehri ve Cem’ü’l-Cem’; bir yanı var ki Çalap’tır. Anılmış olan iki cihânı kaplayandır. Kasas suresinde, 28/30. “Ey Musa! Âlemlerin Rabbi Allah benim, ben.” Hikmeti gereğince; “İnni” (benim) sözü Hüviyyet cihânı, “Ene”(ben) sözü Eniyyet cihanına işarettir. Ve “Allah” sözü her ikisini kaplayan olup Türkçesi Çalap’tır. Bunun için Hakk’a nispet etme ile şah Hacı Bayram Veli hazretleri buyurmuştur ki:

Bakıcak dîdar görünür ol şârın kenâresinde;

Dîdar (yüz, çehre) görmeyen yoktur. Yani, halkın tamamı dîdar görür. Fakat cahillik sebebiyle dîdardan habersiz olduklarından görmüyorlar ve görünmez derler. Cahillikleri kendilerine perde olmuştur. Oysa dîdarı örtebilecek bir perde yoktur. Meselâ: Devlet başkanı kılık değiştirip saltanat köşkünden ayrılıp halk arasına karışıp gezer olsa, onu evvelce tanıyan değişik kılıkta da görse yine tanır, fakat evvelce bilmeyen tanımaz. Hatta tanıyan bir kişi, tanımayan bir kişiye: “Şimdi buradan devlet balkanı geçti gördün mü?” Diye sorsa, o kişi rahatlıkla “görmedim” cevabını verir. Belki görmediğine yemin de edebilir.

Beyit bütünlüğü ile mânâ: Bilgisizlik perde olmasa bakıldığında dîdar görünür ol şârın kenarında. Yani, suretlerin dışına çıkıldığında eniyyetle görürsün. Çünkü dîdarı görmekte kesret (çokluk) vardır. “Râi” (rü’yeteden, gören, görücü) “Me’ri” (gözle görülen) çokluğu yönüyledir. Ve gözle görülmekte olan dîdar, Zat, Sıfat ve Ef’al’dir. Şâr (şehir) kenarı olan ef’al ilk müşahede edilendir. Ve ef’al den sıfat, sıfattan zat görünür. Hüviyyet ise, şehrin kendisi olduğundan onda görmek yoktur. 

Bazıları dediler ki: “Biz, gördük hareket edenleri. ”  Bazısı: “Biz, gördük hareket ettirilenleri.” Bir başkaları: “Biz, gördük hareket ettireni.” Allah sırlarını kutlu kılsın Şeyh Küşterî hazretleri, düzenlemiş olduğu Karagöz adlı gölge oyunu ile: Oynayan, oynatılan ve oynatanı, bilgisiz olanların bilgisizliklerine ve şühud ehli olan velilerin dîdar görmelerine ve hakikat ehli olanların ayni hüviyette olmalarına misal yapmış oldu. 

Gerçeği bilmeyen kişi, perde arkasında hareket eden ve konuşanı görmez, sadece gölge olan suretleri görür. Ve bilen kişi, perde kenarından bakar ki, hareket ettiren ve konuşan suretler değildir. Hareket edenden hareket ettireni ve konuşulandan konuşanı müşahede eder. Fakat perde arkasına geçmiş olan asla suretleri gören olmaz. Belki perde arkasına geçmiş suretlerden birisi olur. Böylece ol şâra (şehre) dâhil olursa, şehirden sayılır. Hazret-i Sultan Bayram Veli, Allah sırlarını kutlu kılsın, yüce sırdan bir nefes edip buyurur ki:

Nâgehân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm;

Ey muhterem kişiler! İfade edilmeye çalışılan o şehrin dört sûr’u (duvarı) vardır. Birincisi: Tecell-i Ef’al duvarıdır. İşler sebebiyle dîdarı müşahede etmektir.
İkincisi: Tecell-i Esma duvarıdır. İsimler sebebiyle dîdarı müşahede etmektir.
Üçüncüsü: Tecell-i Sıfat duvarıdır. Sıfat dolayısıyla dîdarı müşahede etmektir.
Dördüncüsü: Zat duvarıdır. Zat sebebiyle dîdarı müşahede etmektir. Bu dört duvarı aşmadan ol şehre varılmaz.

Beyit bütünlüğü ile mânâ: Tecelliler olan ef’al, esma, sıfat ve zat, tamamını aşmış oldum. Anılmış olan tecellilerde hakiki olan süluk’ u tamam ettim. Nâgehân (birdenbire) hakikat şehrine girdim. Gördüm ki, ol şehir her anda teceddüd (yenilenme) ile yapılır. Her anda bir güzellik, görünür olur gördüm. Ve kendime bakmış oldum. Ol şehirden bir bölüm olduğumdan her anda cemâl ile ilgili güzelliğim yokluk ile bekâ arasında yapılmakta idi. Ve böylece güzellikler içinde Hazret-i Hacı Bayram Veli buyurdu ki:

Ben dahi yapıldım taş ve toprak âresinde;

Taş ile anlatılmak istenen “Bekâ billâh”  ve toprak “Fenafillâh” ki, ileri geçen ey muhterem kişi, bir anda iki tecelli olmaz.  ‘Abes (boş şeyle uğraşma) lâzım gelir. İki anda bir tecelli olmaz. Tahsil-i hâsıl (açığa çıkanı elde etmek) lâzım gelir. Bundan bilinmiş oldu ki, her anda bir tecelli olur. Kuran-ı kerimde olan Kamer suresinde, 54/50.Emrimiz bir tektir, bir göz kırpması gibidir. Ve Rahman suresinde, 55/29. O, her an yeni bir iş ve oluştadır. Buyrulmuştur. An sözü ile anlatılmak istenen İlâh katında olan an, yani zamanıdır. Bundan dolayı, yüce Hakk’a arif olan hazret-i Hacı Bayram Veli buyurur ki:

Ol şârdan oklar atılır gelir ciğerlere batılır
Arifler sözü satılır ol şârın pazaresinde:

Önceki anlatıma benzese de oklar ile anlatılmak istenen; İlâh ile ilgili kaplayıcı tecelliler olup araştırma neticesinde asıl ile ilgili olup kullanma amacı ile başka yerden ödünç alınıp açıkça söylenenlerdir. Benzer oklar: İlâh ile benzetmeler. Bir şeyi bir başka şeye olan benzetme, eksilmeyen tesirlerin ilgisidir. Fakat bir şeyi bir başka şeye olan benzetme evvelkilere nispetle hissidir, başka bir nispetten dolayı ise manevidir. Ve arifler sözünden deyimi ile anlatılmak istenen: Ariflerin kendilerine ihsan edilip bereketlenmiş oldukları hikmetlerini birbirine aktarmalarıdır. 

Çünkü ihsan edilmiş hikmetleri birbirinden saklamak ve mahrum etmek, şanlarından değildir, yani hikmeti arif kardeşinden saklamış olmak, arif’e yakışan bir davranış değildir. Pazar yerinde satılır sözü ile anlatılmak istenen ise: Yüce İlâh katından olan bereketlenmeleri Pazar yeri olan meclise saçarlar. Onlarda asla kıskanmak yoktur. Böyle bir davranış Hz. Peygamberden ödünç alınan bir değerdir, iyice anlamak gerekir. Âşık ve ma’şûk una ulaşmış Mevlana Hacı Bayram Veli, yüce sırları kutlu olsun buyurur ki:

Şâkirdler taş yonarlar yonup üstâda sunarlar
Çalab’ın ismin anarlar ol taşın her pâresinde;

Şâkirdler (talebe, çırak, stajyer olanlar) Hak ile ilgili bekâ mertebeler ehli, eksiksiz ayılma, yani tam olarak kendine gelme makamlarında olanlardır. Onlar taş yontmaktadırlar, yani sarhoşluk hâlinin sonraya kalmışlığından tam uyanıklıktan anlatılmak istenen: Sarhoşluğun (kendinden geçme halinin) sonraya kalma (bakiye) halinden tam olarak temiz olma gayretindedirler. 

Çünkü kendinden geçme (sarhoşluk) hâl’dir, makam değildir. Hâl’e değer verilmez. İkinci beyitte anılmış olan taş, toprak ile anlatılmak istenen: Taş, toprak; Araştırılıp doğruluğu belli, asıl ile ilgili ödünç alınıp açıkça söylenenlerdir. “Taş” Beka-billâhtır. Yok, olma makamına işaret edilir. “Toprak” kelimesi ile yokluk ve sarhoşluk hali anlatılmak istenir. Ve sözü edilen sarhoşluğun (kendinden geçme halinin) üç mertebesi (derecesi) vardır, yok olmanın üç mertebesi olduğu gibi. 

Taşın yontulup üstâda sunarlar denilmesi: Yani, bekâ ve yok olmaları tamam olduğunda, sarhoşluktan asla sonraya kalmışlıkları olmayıp dikkatlilik ehli mertebelerine ulaşmış olurlar. Üstâd ve hakikat varisi onlardır. Fakat gerek üç sarhoşluk hali ve üç yok olma makamı, Zat isminin zikri zorunluluğu ile yakınlaşmış olsa yani, tüm organ ve değerleri ve zahir ve batın buyruğu olan sözleri ister istemez kâmil mürşidin nefesiyle anmış olurlar. Sırları kutlu olsun ki, Hazret-i Hacı Bayram Veli efendimiz buyurur:

Bu sözü ârifler anlar câhiller bilmeyip tanlar
Hacı Bayrâm kendi banlar ol şârın minâresinde;

Ol şehrin minâresi, Hz. Muhammed (s.a.v) ile ilgili makam olan Ahadiyyetü’l-Cem’ makamına davettir. Ve bu makama erişildiğinde kişi, orada halife ve mürşit olamaz. Kendine ait olmayan, Ödünç (geçici) olduğu belirtmedir. Hatta davette bulunan güzel sözler o makama işarettir. Güzel sözler “Ezan-ı Muhammedi”dir. Bundan dolayı bilinmiştir ki, davet edici ârifler üç kısımdır. 

Bir kısım davet ediciler için, Hz. Peygamber efendimiz: “Peygamberlerin varisleri âlimlerdir.” Ve “Ümmetimin âlimleri İsrail oğulları nebileri (peygamberleri) gibidir.”  Sözlerini ifade etmiştir. Bir diğer kısım davet edici arifler, “Resul” gibidirler. 

Ve bir diğer kısmı, davet edici Resul ayarında kâmillere âmir olan zatlardır. Onlar, “Ulü’l-azm mine’r-rüsul” ayarındadırlar. Ve bu zatlar Gavs ve Kutub, “İmam-ıA’zam”-“İmam-ı Şâfiî” gibi tasarruf sahibi seçkin kâmillerdendir. 
Bu risâle (mektup) tamam oldu Hu…

Başarılı kılan ve uygunlaştıran yoktur. Yüce Allah’tan başka…

Pir Seyyid Muhammed Nur

İNŞİRÂH SURESİ


İNŞİRÂH SURESİ

“BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM”

“Rahman ve Rahîm olan Allah adıyla”
1- Biz senin (sadrını) göğsünü açıp genişletmedik mi?
2- Yükünü senden almadık mı?
3- O, senin belini çatırdatmıştı.
4- Senin için zikrini yükseltmedik mi?
Batın manası :
“Biz senin (sadrını) göğsünü açıp genişletmedik mi?” Bu soru, göğsün, kalbin açılmasının gerçekleşmediği yönündeki bir anlayışı inkâr etmeye yönelik bir sorudur ve göğsün açıldığının sabit oluşunu ifade etmektedir. Yani, biz senin göğsünü açıp genişlettik. 

Çünkü fena makamındaki muvahhid, fani olduğu ve ayrıca fani olan da her şeye karşı bir darlık içinde olduğu için Hak aracılığıyla halktan perdelenir. Çünkü yokluk, varlık kabul etmez. Nitekim, fena makamından önce de, varlık kapasitesi dar olduğu, zati İlahi varlığı kabul etmesine imkân olmadığı için de halk yüzünden Hak’tan perdelenir.
Ama bağışlanmış Hakkani varlıkla yaratılmaya döndürüldüğü ve tafsile döndüğü zaman, artık Hakkani bir varlık olduğu için, göğsü, kalbi Hakk’ı da halkı da içine alır. İşte sadrın yani göğsün, kalbin açılıp genişlemesi budur. Yani, davet için, Nebevi haberlerin hakikâtlerini gerçekleştirmesi için, belini büken yükü taşıması için nurumuz aracılığıyla açıp genişlettik. 
Ayetin orijinalinde geçen “ankade” ifadesi, bir şeyin kırılırken çatırdarken çıkardığı sestir. Yani bu yük, belini kıracak, çatırdatacak ağırlıktadır. Bundan maksat da Nübüvvet görevi ve Nübüvvetin yükümlülüklerini yerine getirmedir. Çünkü Rasulullah (s.a.v) şuhud makamında halk için bırakın fiili, varlık bile tasavvur etmiyordu.
 “Senin için zikrini yükseltmedik mi?” Allah’ın fiillerini müşahede ettiği için bir fiille başka bir fiil arasında herhangi bir fark görmüyordu. Böyle olunca, hayır ve şerri nasıl ispat edebilirdi. Emir ve yasaklamayı nasıl gerçekleştirebilirdi. Değil mi ki Hak’tan başka bir şeyi görmüyordu!
Rasulullah (s.a.v), velayet makamından nübüvvet makamına döndürülüp kalp perdeleriyle perdelenince, bu hal ona ağır geldi. Neredeyse belini kıracaktı. Çünkü o sırada zati müşahededen perdelenmişti. 
Bunun üzerine beka makamında temkin hali kendisine bahşedildi ki, çokluk yüzünden vahdetten perdelenmesin, herkesi tafsil aynında müşahede etsin ve davet nedeniyle O’ndan gaip olmasın. 
İşte, göğsün açılıp genişlemesi budur. Bu, aynı zamanda sözü edilen yükün indirilmesi ve şanın yüceltilmesidir. Çünkü fani cemde fani olan hiçbir şeydir, bu bakımdan zikredilen, anılan bir şey olması mümkün değildir. 
Eğer Nebi (s.a.v) cem aynında kalsaydı, fani olacağı için “La ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) dedikten sonra “Muhammedur Resulullah” (Muhammed Allah’ın Resulüdür) dememiz sahih olmazdı. Dolayısıyla, ancak bu iki cümlenin söylenmesiyle sahih olan İslam da tamamlanmış olmazdı.

5- Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.

6- Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır.


Batın anlamı: 
“Elbette zorluğun yanında…” halk yüzünden Hak’tan perdelenme şeklindeki ilk zorluğun yanında “bir kolaylık vardır.” Hem de ne kolaylık: Zatın keşfi ve velayet makamı… “Gerçekten zorlukla beraber…” Hak aracılığıyla halktan perdelenme şeklindeki zorlukla beraber “bir kolaylık vardır.” hem de ne kolaylık: Göğsün bağışlanmış Hakkani varlıkla açılıp genişlemesi ve Nübüvvet makamı…

ATOM ÇARPIŞTIRICI CERN DENEYİ



ATOM ÇARPIŞTIRICI CERN DENEYİ

İsviçre'deki CERN'de (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) bulunan, dünyanın en büyük ve en güçlü parçacık hızlandırıcısı olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, iki yıllık modernizasyonun ardından yeniden çalıştırıldı. 

 Proton ışınları, 27 kilometrelik bir halka şeklinde tasarlanan tünelde yeniden dönmeye başladı. Çarpıştırıcı, yapılan yeniliklerin ardından, protonları daha hızlı çarpıştırabilecek. Protonların yeterli hıza ulaşarak çarpışmaya başlamalarının bir ayı bulması bekleniyor. 

 Mart ayı sonunda çalıştırılması planlanan çarpıştırıcı, dev elektromıknatıslarının kısa devre yapmasından ötürü çalıştırılamamıştı. Atom altı parçacıkların yapısını incelemeyi hedefleyen Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, insanlığın bugüne kadar yaptığı en büyük deneylerden. 

 CERN'de yapılan deneyler sonucunda Mart 2013'te uzmanlar, evrenin oluşumu hakkındaki en büyük sırlardan biri olduğu kabul edilen atom altı parçacık 'Higgs Bozonu'nu bulduklarını açıklamıştı. 

Deneyin sonucu, elle tutulamaz bir fiziksel olayın maddelere kütle ve hacim verdiğini bize göstermiş oldu. Çalışma İngiliz bilim adamı Peter Higgs ve Belçikalı bilim adamı François Englert'e 2013 yılında Nobel Fizik Ödülü kazandırmıştı. Büyük Hadron Çaprıştırıcısı ilk kez Eylül 2008'de, 14 milyar yıl önce evrenin oluşumunu hazırlayan 


"Büyük Patlama"nın mini versiyonlarını üreterek, evrenin oluşumu sırasındaki sırların anlaşılmasını sağlaması amacıyla çalıştırılmıştı.


İsviçre yakınlarında inşa edilen Büyük Hadron Çarpıştırıcısı sayesinde bundan 14 milyar yıl önce evrenin oluşumunu hazırlayan "Büyük Patlama"nın mini versiyonları üretildi. 
 Yeni deney, çarpıştırıcı içinde bulunan ve "Alice" adı verilen ayrı bir aygıt kullanılarak yapıldı. 

Büyük Hadron Çarpıştırıcısının, evrenin oluşumu sırasındaki sırların anlaşılmasını sağlaması umuluyor Deney sırasında Güneş'in merkez sıcaklığının bir milyon katı bir sıcaklığa ulaşıldığı ifade edildi.  

Bilim adamları, deneyi yaparken, proton yerine kurşun iyonlarını çarpıştırdı. Uzmanların deney sırasında istedikleri koşullara dün ulaştıkları açıklandı. 

 Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, Cenevre yakınlarında Fransa - İsviçre sınırında 27 kilometrelik çember şeklinde bir tünelde bulunuyor. 
 Yeni yasalar Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi CERN'in yönettiği çarpıştırıcıda bugüne kadar sadece protonlar çarpıştırılıyordu. Proton çarpıştırmaları sonucunda yeni fizik yasalarına dair kanıtlar aranıyor. Ayrıca yapılan deneylerde çarpıştırma sonrası oluşan alt parçacıkların neler olduğu belirlenmeye çalışılıyor. 
 Bu sayede teorik düzeyde açıklaması yapılmış olan parçacıkların veya önerme düzeyindeki mikro güçlerin varlığı tespit edilmeye çalışılıyor. Ancak bilimadamları, önümüzdeki dört hafta boyunca kurşun iyonlarının çarpıştırılmasından elde edilen verileri incelemeye odaklanacak. 

 Parçacıklar birbirlerine çarptığında her bir çarpışmanın yarattığı mini patlamalar, dünyanın dört bir yanından buraya gelen binlerce bilimci tarafından zaman içerisinde incelenerek analiz ediliyor. Bu analizlerle, 13,7 milyar yıl önce olduğu tahmin edilen Büyük Patlama'nın meydana geldiği anın hemen sonrasındaki koşullar anlaşılmaya çalışılıyor. Yıldızların ve gezegenlerin kökeni, kara enerjinin ne olduğu, kara maddenin yapısı gibi sırlara erişilmesi de umuluyor.

Celal-Cemal Noktatül Beyan




(Nokta Ve Harflerin Hakikati)
Cemâl ve Celâl
Ey İnsan! Sakın ha sakın, harf ve nokta de­yince, hatırına mahluk olan insanın bir şey üze­rine çizdiği görünen harf ve nokta gelmesin. Bu konuyu sana tekrar, *ekrar dile getirip açıkla­dık. Sana açıklamaya çalıştığımız asıl Nokta, devamlıdır, kesintisizdir ve her an hareket ha­lindedir. İnsanın ürettiği harf ve nokta ise, göz ile görülür, kesintilidir, uzun ve kısası vardır, ateş ve sudan silinir, hemencecik kaybolur, gi­der. 

Gözle görülmeyen asıl Nokta ise, bölünmez, parçalanmaz uzun ve kısası yoktur. Çün­kü: Hak Teâlâ’nın Sıfatı, Ezeli ve Ebedi’dir. Zat-ı Paki silinmez, ayrılmaz ve Hakk’tan gay­rı bir nesne tarafından ortadan kaldırılamaz.

Hakikat ilmine vakıf olanlar derler ki: Hak Tealâ’nın Zat’ı Pâk-i öyle *bir Ezeli ve Ebedi Kuvvet’tir ki: Cümle eşyayı £at-ı ve Sıfat-ı ile kaplamış ve kuşatmıştır. Nitekim Kur’an-ı Ke­rimin Nisa 4/126 ve Talâk 65/12 âyetlerinde Buyurur: “Ve lillâhi mâ fissemâvâti ve mâ fil ardı ve kânallâhü bi külli şey’in muhîtâ.” Göklerde ve yerde ne var ise hepsi Allah’ indir. 

Allah her şeyi kuşatıcıdır.” AUahüMtzı halaga seb’a semâvâtin ve minel arzı mislehünne ye- tenezzelül emrü beyne hünne li tağlemû en- nallâhe alâ külli şey’in kadîrün ve ennallâhe gad ehate bi külli şey’in ilmâ.” Allah, yedi gö­ğü ve yerden de onların mislini yaratmış olan­dır. Emri bütün bunların arasında durmadan iner. Allah’ın hakikaten her şeye kâdir olduğu­nu, ilmiyle hakikaten her şeyi çepeçevre kapla­mış bulunduğunu bilmeniz içindir.”

Hak Teâlâ, bir konuda ne emrederse ve ne yapmak dilerse bunların hepsini o yüce İlmiyle eder. O İlmin aslı esası ise harftir. Tüm evvel ve âhir bu harfin içinde dercedilmiş, toplanmıştır. Bütün insanlığa indirilen yüce Kur’an-ın aslı harftir ve bu harflerin toplamı yirmisekizdir. Ve yine bu harfler yirmisekiz şekilden oluşmakta­dır. Bu harfler olmasa kelime meydana gelmez ve dolayısıyla da kelâm ve konuşma olmaz. 

Zi­ra, Hak Teâlâ Hazretleri Mütekellim’dir, Kelâm sahibidir. Çünkü, O’nun ‘Kün’ yani, ‘Ol* sözü âlemi cihanı icad eyleyip meydana getirdi. Biz bu kısa anlatımızda başka duygu ve kendine özel bir anlayışı zikrederiz. Zahir ulemalar der­ler ki, Allah Teâlâ Mütekellim’dir. Fakat, bili­nen harfle mütekellim değildir. Bizler ise o bil­diğimiz kendimize özel harflerle konuşuruz. 

Bazısı da hiç harf yoktur demişlerdir. Onlara verilecek cevabımız ise bu konuda konuşma­maktır. Halbuki, harf olmayınca birtek kelâm bile dile gelmez ve konuşulmaz.
Zahir ehli, harf için şu kanıya vararak, oluş­muş her şey, yani yeryüzü, insanlar, ağaçlar , çiçekler, dağlar, denizler, gezegenler yaratılmış ne varsa, yazılmış ve mektup halinde bir yere dercedelmiştir. 

O nedenle kendinin kalbinde durmaz ve kendinden kendine hayat verir. Şa­şırtacak ve hayret verici nesneler çıkarır ve ey­lemi, sözü, anlatımlara sığmayan bir şeylerden birşeyler çıkartır ve türlü türlü haller gösterir, demişlerdir. Bu nedenle ofıa harf demeyip, ya zihin, ya tefekkür, ya da hatırdır, derler. Çünkü zahir ehli, bizim söylediğimiz ilmi işitip bilme­di. Eğer bizim anlatmak istediğimiz ilmi bilse­ler idi, kendilerinin şu ileriye sürdüklerini inkar edip düşman olurlardı. Nitekim İmam Ali Aley- hisselâm, “El mer’u adûvvûn limâ cehle hû” yani “Kişi bilmediği şeye düşman kesilir.” Bu­yurdular.

Ey İnsan! Şöyle takdir etseydi ki: Hiç harf kalmasa, silinse yerinde ne kalır. Harf kalma­yınca da Hakim ne ile hükmeder. Harf kalma­yınca, ne emrettikleri kalır ne de yasakladıkları kalır. Ne Adem kalır, ne Alem kalır. Böyle olunca da, ne batıl bilinirdi, ne de Hak bilinir­di.

Çünkü: Alem, Emir ile diridir. Emir ise ke­lamdır ve kelam da harftir. Hz. Peygamber bir Hadisi Şerif ’te Hak Teâlâ’dan naklen şöyle Bu­yurmuştur: “Küntü Icenzen mahfiyyen fe ah- beb te en U’ref’e ve halak-tül halka li U’ref’e.”Ben bir gizli hazine idim. Kendim, Kendime muhabbet ettim. Hemen bütün mahlû- kâtı (evreni) halk ettim: Beni bilmeleri için." (Aclûnî/Keşfü’l-Hafâ,II-2016.)

Ve yine Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim Bakara Suresi 2/31-32 âyetlerinde Buyurur: “Ve aile­me âdem-el esmâe küllehâ sümme arazahüm alel melâiketi fe gâle enbiünî bi esmâi hâülâi in küntüm sstdıgıyn "(Allah) Âdem’e bütün isimleri öğretmişti. Sonra onları meleklere gös­terip: “Doğrucular iseniz bunları adlarıyla ba­na haber verin"demişti.” Gâlû subhaneke lâ ilmelenâ illâ ma allemtenâ inneke entel aliy- mül hakiym.’YMelekler) de: Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yoktur. Çünkü her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ki sen- .sıV’demişlerdir.

Ey İnsan! Eğer harf olmasaydı bütün bunla­rı ne ile bilecektin? Nasıl anlayacaktın? Ve yine ne ile dile getirip söyleyecektin? Nasıl bir def­tere derleyip toparlayacaktın? Şurasını iyi bil ve anla ki, İnsan’ın hakikati harftir. Nokta ise harfin çıkış kaynağı yani membaıdır. O  yüzden Nokta ki hali basittir Ki, aslı merkezi devri muhittir.
Ki vahdet’de değildir kesret İki Nokta olmaya asılda Vahdet.
Ruh’un çün mazharı hüsnü Hüdâ’dır Murad hattı Cenabı Kibriyâ’dır.
Ruhunda hoş çekilmiş hattı Yezdân Ki yani sırrı hattı arş-ı Rahman.

Hattındır sebze zâr âlemi cân ki,
Ondan dolayı oldu âdı hem Rıdvan.

Sıvada hattını tar-ini şeb bil Hattından çeşme-i hayatı talep kıl.
Yazılarından bulunur kâr-ı âlem Yazılarından bilinir sırrı müphem.
Seb-al Mesâni diye anılan Fatiha suresi Adem yüzünden yazılı harf manâ denizi.
Dudakla kalbin arası Arş-ı Rahman’dır O’nun hatlarından çıkar gizli sırlardır.
Rahman’ın arş-ı olan kalbden Hayat’m Yazıların hatların sırları gizlidir edatın.Ey İnsan! İnsan’ın ruhu, harf ve noktadır ve ruhu müdriktir. Ruhu müdrik,neyi gönülden idrak eder, o idrak ettiği nesneden başka suret bağlamaz. Öyle ise, hangi nesneyi idrak eder­sen, o sen olursun ve o idrak ettiğin senin aynın olur. Zira, hangi nesneyi hatırında tutarsan, o anda sen olursun. Her dâim ne idrak edersen, onun aynısın. Ve herhangi bir şeyi müdrik idrak etse, onun adı müdrik’tir. Aslında müdrik, müd- rek, idrak bu üçü de temelde birdir.

Ey İnsan! Hakikat âlimleri, müdrik, müd- rek, idrak diye saydığımız bu adları, aşk, aşık ve maşuk diye isimlendirmişlerdir. Daha sonra­ki âlimler ise, buna, idrak, müdrik, müdrek de­mişlerdir. Müdrik: Aşık’a. Müdrek: Maşuk’a. İdrak’ta Aşk’a demişlerdir. Bunun da açıklama­sı şöyledir. Aşık, aşkıyla, maşukuna duygusal­lıkla yakın dursa ve maşukundan başkasının ha­yalini gönlünde silip atsa, o zaman gayet yakın­lık ilişkisi elde edilir. Arada ne aşık kalır ne maşuk, Aşk, Aşık ve Maşuk üçü de Bir olur.
Gök aşık olmasaydı saf olmazdı yüreği Güneş aşık olmasaydı döllemezdi evreni Ay aşık olmasaydı kaldırmazdı geceyi Yer aşık olmasaydı yetirmezdi her şeyi.
Rivayet olunur ki: Mecnun’da Leylâ aşkı doruk noktasına ulaşmış, gönlü, aklı ve dili, Leylâ’dan başka bir şey ile karar bulmaz ol­muştu. Olayı duyan zamanın halifesi, Mec- nun’u huzuruna çağırdı ve dedi ki: “Ey Mec­nun! Nedir bu halin, bir Leylâ aşkıyla kendini bu kadar yakar kavurursun? Mecnun, “Ey hali­fe! Benim gibi bir aşka düşersen, ancak o za­man benim bu halimden anlarsın” dedi. 

Mec- nun’un bu sözü üzerine halife, “İşte Leylâ’yı sana veriyorum, bundan sonra çöllere düşmeyi bırak, kendine gel, Leylâ ile yaşa” dedi. Halife, Leylâ’ya dönüp, Mecnun’a sen söyle, dedi. Leylâ da, “Ey Mecnun nasılsın, işte Leylâ be­nim” dedi. Bu söz karşısında Mecnun. “Eğer sen Leylâ isen benim gönlümdeki aklımdaki ve zikrimdeki Leylâ kimdir? Asla Leylâ iki olmaz. Leylâ Bir’dir.” dedi ve Leylâ’nın yüzüne bir kez olsun bile bakmadı. Ve yine, Leylâ, Leylâ diyerek yürüdü gitti.
Hem aşık olmazdı birlik arayan Eğer maşuk onu istemeseydi İncelir zayıflamazdı aşık olan Maşuk’u arzulayıp sevmeseydi.

Mecnun, maşukunun zikrine o kadar zakir olmuştu ki, zakir zikrolunan olmuştu. Zira gö­nül bir ismi devamlı anarsa, o ismin hakikatıy- la ve kendisiyle adeta suretleşmiş olur. Bu ne­denle Mecnun’un aşkı her şeye galip geldi. Ma­şukundan başkasını kalbinden sildi ve o iki ci­hanı maşukunun aşkına bir pula sattı. Böylece ikilik mülkünü yaktı ve her baktığı nesneye Bir’lik gözüyle baktı.

Ey dost senin aşkın odu,ciğerim pare baş gelir Aşkından yanar yüreğim,yandığım bana hoş gelir. Aşkın oduna yandığım,ağlamak oldu güldüğüm Dost sana zâri kıldığım, münkirlere savaş gelir.
Söylerim hem sözüm yavaş, söylemezsem ciğer ataş Cihan doludurur kallaş, her birinden bir taş gelir.

İnsan! Yukarıda Mecnun olayında anla­tıldığı gibi, böyle mecâzi bir aşkta bu aşamaya varılırsa, gerçek aşka düşenler nasıl bir sonuç elde ederler, burasını var sen iyi düşün ve hesap eyle. Ve yine aşkın gerçeğini iyi araştır ve anla ki, aşkın birleşmesinden sonra arada ne resim kalır ve ne de, eser kalır. Çünkü, cüz-i aşk, ken­diliğinden eksilerek Küll-i olur. Ve böylece

Vahdet (Birlik) şarabından içerek sarhoş olur. Bu oluşumdan sonra da, kendiliğinden ve kendi dilinden ‘Ene-1 Hak’ nârası gelmeye başlar. Bundan sonra da, o kimseyi ister assınlar, ister kessinler, ister derisini yüzsünler ve isterlerse küllerini gök yüzüne ve denizlere, çöllere sa­vursunlar, bu yapılanlar ona hiç cefa vermez ve bu cefalar onun aklına dahi gelmez. Çünkü ‘Ene-1 Hak’ sözü o kimsenin kendisinden ken­disine, kendiliğinden oluşur. O zaman, zahirî bu cefalar, Mansur misâli ona batınî rahmet olur.
Yüzün gününde ey kamer envâra düşmüşem “Ânestü nâren”olmuşam,
oI nâra düşmüşem.
Ey Vahdet’in şarabına müştak iden beni Mest’i Elest’e sor ki "ne esrâra düşmüşem.
Fâş eyledim cihâna Ene’l Hak rümûzunu Doğru haberdir, ânın için dâra düşmüşem.
Diğer yandan kişinin varlığı, yine kendi is­teğiyle, 
Firavn gibi lânet olunur. 

Bu konuda Mevlâna Mesnevi’sinde şöyle Buyurur: “İn-
ene biy vakt güftem lânet est, an ene der vakt-ı güftem Rahmet est, an ene Mansur Rahmet şûd yakıyn. Ve in ene Fir’avn lânet şûd Bî biyn. “ Vakitsiz Ene “Ben” kelâmını söy­lemek lânettir. Vaktinde o Ene “Ben’i” söyler­sem kesin olarak bu rahmet olur. Mansur’un o Ene “Ben’i kesin olarak rahmet olmuştur. Bile­sin ki, Fir’avıı’ın Ene “Ben’i de kesin olarak lânet olmuştur

Çünkü: Aşıkı İlâhi, cezbei İlâhiyeye erişin­ce, kendisinden katıksız yok olur, gönlü, gözü ve dili, cümle her şeyi maşuk olur. Nitekim yu­karıda Hadis-i Kudsi’de geçti: “Ve bîy yesmeû ve biy yebsirû ve biy Yentikû.. "Benimle du­yuyor, benimle görüyor ve benimle konuşuyor­sun.” Böyle olunca aşık’ın vehimleri, asılsız şeyleri yok oldu. Şahid ayn-i meşhûd (görünen, şehâdet edilen) oldu.
Her şey maşuktur, aşık bir perdedir Yaşayan maşuktur, aşık adeta ölüdür.

Ey İnsan! Gerçek Maşuk, Hakk Teâlâ’dır. Ve Hak Teâlâ’nın başlangıcı olmayan, ilmi ve ezeli iradesi vardır ki, kendi Cemâlini yine ken­disi seyreder. İşte ol ezeli irade, âlemi ve ademi ayna eyledi ve yine ol aynada tecelli eyleyip, O’nun varlığı tecellisinden diri oldular. 

Ve O’nun ilmi tecellisinden âlim oldular. Ve yine O’nun Cemâli tecellisinden cemiller oldular. Ve Celâli tecellisinden zalimler oldular. Ve saltanat tecellisinden sultanlar oldular. O zaman Maz- har-ı Adem, Cemâl ve Celâl’dir.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim İsrâ suresi 17/84 âyetinde Buyurur: “Gul küllün yağmelu alâ şâkiletihî fe Rabbüküm ağlemu bi men hüve ahdâ sebîlâ. “De ki; Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre hareket eder. O halde kimin daha doğru bir yol tuttuğunu Rabbiııiz en iyi bi­lendir.”

Hz. Peygamberimiz bir Hadisi Şerifinde Hak Teâlâ’dan naklen Buyurur: “Ben kulumun zanııına göreyim. Beni hayırla anan kulumun yamndayım.,, Yani kulum beni nasıl zikreyler- se, o sıfatla tecelli eylerim. Celal isimlerim yö­nünde zikreylerse, Celal isimlerim yolu ile te­celli eylerim. 

Cemal isimlerim yönünde zikrey­lerse, Cemal isimlerim yolu ile tecelli eylerim, buyurmuştur.
Ve her şey kâbiliyet ve ezelî kısmetince Hak Teâlâ’nın varlığından var oldular. Böylece Hakk’a gerisin geri dönerler. Çünkü meb­de,(başlangıç) Hakk idi. Ve mead (dönüş) dahi

Hakk’tır. Bu konuda Yüce Allah Kur’an-ı Ke­rim Bakara Suresi 2/156 âyetinde Buyurur: “Elleziyne izâ esabethüm musiybetün gâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi raciûn.”On/ar ken­dilerine bir belâ geldiği zaman, biz Allah’ın teslim olmuş kullarıyız ve biz ancak O’na dönü­cüleriz” diyenlerdir. Marifet ehli ‘Inna lillahi ve inna ileyhi raciun’ cümlesine ‘Geriye dönüş cümlesi’ demişlerdir. Nakkaş’ın hüner ile yaptı­ğı yine kendi Nakşı’dır.

Nakkaş’ın karşıtlı yaptığı iyi ve fenalar Yine aynı şekilde görüntüye gelirler.
Bunun anlamı şudur ki: Her nakış, varlık levhasında nakşedilmiştir. O nakış, nakşeden Nakkaş’ın suretidir. Yani, sonsuz isimlerin gö­rüntüye gelme yerlerini teşkil eden sıfatlardır. Aşık, bu keyfiyete erişince dört yanı didâr olur. Çünkü bu saadet, aşıka yâr olduktan sonra, baş­ka yüz görmek, o aşıka büyük ıztırap verir hale gelmiştir. 

Bunun delili ise, Kur’an-ı Kerim Ba­kara Suresi 2/115 âyetidir: “Ve lillâh-il Meşri- gu vel Mağribü fe eynema tüvellû fe semme vechullâhi innallâhe vâsiün âliym.” Meşrık da Allah’ indir, mağrıb da. Onun için nereye dö­ner, yönelirseniz, Allah’ın yüzü oradadır. Şüphe yok ki Allah vâsi’dir, hakkıyla bilicidir
Hangi yana baktmsa yüz göründü Şol yüz dediğim dîdar göründü.
Baktığın gördüğün Cemâl büründü Sen zannettin ona hayal denildi.

Ey İnsan! Hak Teâlâ diledi ki: Varlığı ayna­sından kendi doğruluğu delil istemeyen kendi güzelliklerini görmek için, kendi Cemâl ve Ke­mâliyle aşk muhabbet eyledi. Ve böylece, çok­luk aynasından tecelli eyleyip, yaratmış olduk­larını İlâhi Kudretiyle sevdi. Bu nedenle ârifler, Yüce Yaratıcıya Aşık derler. Yukarıda bir kaç yerde geçtiği gibi, Aşk, Aşık ve Mâşûk bu üçü birdir. 
Bu nedenle, Aşık-ı İlâhi olmayan, aşk sırrından habersizdir.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...