05 Ekim 2017

İSRAİL’İN POLİTİK SİSTEMİ

İsrail’in Siyasi Sistemi ve İsrail’deki Siyasi Partiler

İSRAİL’İN POLİTİK SİSTEMİ
Çalışmanın Sahibi: Gülşah Eker
İsrail üç bölümden oluşan bir parlamenter demokrasi ile yönetilmektedir. Güçler ayrılığı ilkesi üzerine kurulmuştur. Yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri birbirinden ayrıdır. Karşılıklı olarak birbirlerini denetleme ve sınırlandırma hakları vardır. Hükümet kurulması için Knesset’in güvenoyu gereklidir. Yargının tam bağımsızlığı yasaların güvencesi altındadır. Cumhurbaşkanı devlet başkanıdır. Bu makam devletin birliğini simgelemektedir. Siyasal yetkisi güçlü olmamakla beraber cumhurbaşkanlığı mevkisi parti politikaları üstünde moral ve güç taşımaktadır. İsrail devleti 1948 de kurulduğunda siyasal sistem kaynağını; Osmanlı imparatorluğundan, İngiliz manda yönetimi altında bulunan Filistin’deki Yahudi Yişuv örgütlerinden almıştır. Siyonist düşüncenin oluşturmuş olduğu parti örgütlenmesindeki yapılanmada bir devlet sistemi mevcuttur.
Cumhurbaşkanı ve Başbakan
İsrail Cumhurbaşkanı Knesset tarafından her beş yılda bir seçilir. Cumhurbaşkanının görevleri; İngiltere Kraliçesi’nin devlet teşkilatı içindeki konumuna ve görevlerine benzemektedir. Politik olmaktan çok simgesel özellik taşımaktadır. 1966 yılına kadar Knesset’te en fazla sandalyeye sahip olan partinin lideri başbakan olmuştur ve politik gücü elinde bulundurmuştur. Büyük tartşmalara sebep olan bu kural 1966 yılında değiştirilmiştir. Bunun sonucunda 1966 yılında yapılan seçimlerde seçmenler, başbakan adayı ve siyasi parti başkan adayı olmak üzere iki farklı adaya oy kullanmışlardır. İsrail başbakanının yetkileri hiçbir kanunla tanımlanmamıştır Başbakanın hükümütin başı olduğu temel kanunda belirtilmiştir. Başbakanın gücü ve yetkisi onun görev süresi boyunca politikalarında gücüne bağlı olmuştur. 1966 yılına kadar, bir başbakan istifa ettiğinde ya da hükümet güvenoyu alamadığında, cumhurbaşkanı, Knesset’i oluşturan diğer siyasi partilerin üyelerine de danışarak Knesset’in diğer bir üyesini hükümeti kurmakla görevlendirebilmiştir. Genellikle, cumhurbaşkanının seçtiği kişi Knesset’teki en güçlü partinin lideri olmuştur.
Fakat 1966 yılında, bu kural başbakanın doğrudan seçilmesi ile değiştirilmiştir. 1991 yılında kanun, hükümete milli güvenlik konularını izleyen bir bakanlar komitesi kurma yetkisi ve görevi vermiştir. Kanun, komitenin başkanlığını başbakanın üstleneceğini açık bir şekilde belirtmiştir. Yasama organı ilk defa yürütme organının işleyişine ve yapısına müdahale etmiştir. Bir hükümet organının milli güvenlik konusunda yetkisi ve görevi olmuştur. Bu yenilikçi yasa, başbakanın tüm savunma meselelerinde oynadığı başrole verilen resmi yasal ve anayasal bir onay niteliğindedir.

Knesset
knes16_open
Knesset teorik olarak, İngiltere parlamento yapısında olduğu gibi, hükümetten üstündür. Sadece Knesset kendi kendini fesh edebilir ve yeni seçimler için bir tarih belirleyebilir. Hiç kimse yasaları veto edemez ve Knesset’in yasaları hiçbir otorite tarafından anayasaya aykırı ilan edilemez. Knesset dilediği yasayı geçirebilir. Pratikte Knesset, iktidarda olan hükümet yani başbakan tarafından kontrol edilir. Eğer başbakan Knesset’teki oyların çoğunluğuna sahipse, bu kontrol daha güçlü olur. Knesset’teki bazı komitelerin üyesi olmak diğerlerine kıyasla daha saygın ve üyelik önceliği belirli bazı partilere verilmiştir. Örneğin, Arap ve Komunist Knesset üyeleri parlamentonun geleneklerine göre Dışişleri ve Güvenlik Komiteleri’ne dâhil edilmezler.
Kabine
Kabinenin hem politika üretme görevi hem de idari bir görevi vardır. Kabine üyeleri ve başbakan birlikte çalışırlar. Atamalar Knesset tarafından onaylanması gereken kabine üyeleri alanlarında uzman değildir. Kritik önemlerinden dolayı dışişleri, ekonomi ve savunma bakanlıklarında bilgili ve tecrübeli bireyler görevlendirilir. 1992 yılında yapılan değişiklikle beraber, başbakan ile birlikte bakanlar kurulu üyelerinin ve bakan vekillerinin en az yarısının Knesset üyesi olmak şart koşulmuştur. Hükümet çalışmalarını bakanlık komiteleri aracılığıyla yürütür. 1991 yılına kadar, bakanlık komitelerinin oluşturulması için yasal bir zorunluluk yoktu, komitelerin kurulması her yeni gelen hükümetin isteğine bağlıydı. İsrail’de savunma komitesi’nin büyüklüğü, yapısı, yetki alanı, gücü ve otoritesi bir başbakandan diğerine önemli ölçüde değişmektedir.
İsrail Silahlı Kuvvetleri – Ordu
1976 yılından önce, hükümetin ordu üzerindeki otoritesi anayasal geleneğe dayanmaktaydı. 1976 yılında, “Temel Kanun-Ordu” kanunlaştırılmıştır. Bu önemli kanunun 2(a) bölümü “Ordu hükümetin otoritesine tabidir” ; aynı kanunun 3(b) bölümü “genelkurmay başkanı hükümetin otoritesine tabidir. Savunma bakanının emri altındadır” ve 3(c) bölümünde genelkurmay başkanının, hükümet tarafından savunma bakanının da tavsiyesiyle atanabileceği şart koşuldu. Böylece, hükümetin silahlı kuvvetler üzerindeki otoritesi kanunda açıkça belirtilmiştir.
תרגיל גדודי קרקל
Kanun, genelkurmay başkanının savunma bakanının emrinde olduğunu ve fakat aynı zamanda genelkurmay başkanının bireysel olarak hükümetin otoritesine tabi olduğunu belirtmiştir. İsrail’de sivil istihbarat servislerinin şefleri doğrudan ve bireysel olarak başbakana karşı sorumludur fakat hükümette bir görevleri yoktur. Bakan vekilleri, sadece kendilerini atamış ve yetki alanlarını belirlemiş bakanlar tarafından, yetki verilmesi ile bakan adına hareket edebilirler. İsrail anayasa hukuku, genelkurmay başkanına bir bakanınkine benzer bir statü vermiştir. Genelkurmay başkanına verilen bu statü, genelkurmay başkanının politik bir pozisyona sahip olduğu tartışmalarını yaratmıştır. Bu konuda Simon Peres, “Genelkurmay başkanının görevinin dörtte üç askeri, dörtte biri siyasidir ve bakanlar kuruluna sadece askeri görüşlerini değil aynı zamanda siyasi görüşlerini de sunmasına izin verilmelidir” demiştir. Dini görüş İsrail siyasal sistemindeki ilk ve en eski devlet görüşü dini görüştür. Bu görüşe göre Yahudilik dini Yahudilerin yol göstericisi olmuştur; öyle ki Yahudiliğe göre bu topraklar Tanrı ile Abraham’ın bir anlaşması sonucu Yahudilere verilmiştir. “Yahudi inancına göre, Yahudi egemenliği İsrail topraklarında yeniden oluşacaktır. Din görüşlü Yahudilerin büyük kısmı Siyonist hareketi kınamıştır. Bunun nedeni ise devletin Siyonistler tarafından değil, Mesih tarafından kurulacağına inanmaları olmuştur.”
Dinci Yahudilerin büyük çoğunluğu zamanla Siyonizm’i kabul etmiş ve devlet kurulduğunda dört tane dinci parti vardır. Bunların ikisi Siyonizmle işbirliğine karşı çıktıkları için ayrılmıştır. Yine de bu dört parti ile ilgili en önemli özellik ortak bir vizyonu paylaşmaları olmuştur. Bu vizyon dini hukuku izleyen Yahudi Topluluğu, İsrail Torahı hukukunu güden İsrail Devleti’dir.
Sosyalist Görüş
Yishuv’un politik liderliğini kabul eden sosyalist görüş, Yahudilerin Filistin’de ideal toplum olarak yaşayacağına inanmıştır. Bu görüşün baş temsilcisi haline gelen Ben-Gurian şöyle demiştir: “ Benim hedefim, başbakan olmadan uzun zaman önce, kutsal kitap dilinde, milletlerin üzerine ışık olacak bir toplum modeli yaratmaktı.” Bu görüş Yahudi milliyetçiliği ile sosyalist düşüncenin sentezini oluşturmuştur. Yahudi devleti Yahudi işçinin üzerine kurulması gerektiğini ve Yahudilerin milletler arasında gerçek yerini almasını istemiştir. Bu görüşü savunanların çoğu din karşıtı olanlardan oluşsa da; ortak olarak yeni bir yahudi toplumu yaratacak değiştirici güce olan yoğun inancı, dinci yahudilerle paylaşımışlardır. Sosyalist olmayan farklı bir kitlenin görüşüne göre Filistin’deki Yahudi sömürgesinin amacı Yahudi kültürünün kötüleşme probleminin çözülmesi olmuştur. “Yahudilik problemi” Yahudi ruhu için kültürel bir ülkenin yaratılmasıyla çözümlenebilirdi. Bu görüşün temsilcilerinden Ahad Haam, sosyalist değildi ve Yahudilerin işçi değil sadece çiftciler olabileceklerini ileri sürmüştür. Fakat bunun etkisi sosyalistleri güçlendirmek olacaktır. Ahad Haam Yahudi kültürüyle Yahudilik dinini birbirinden ayırmaya çalışmıştır. Fakat Yahudi kültürel mirası aşırı dincidir. Yahudilik dini üzerine kurulu olmayan bir Yahudilik ruhunun nasıl bir şekil alacağı belli olmamıştır.
Ulusal Liberal Görüş
Bu görüş, Avrupa’daki “Yahudi problemi” için gerekli bir çözüm olarak görülmüştür. Geleneksel Yahudi değerlerinin değiştirilmesi gerektirdiği için devrimci bir yapıdaydır. Yahudiler, kendi görüşlerini ahlaki prensip haline dönüştürerek, güç kavramına karşı bir nefret geliştirmişlerdir. Çoğunlukla dönemin daha gelişmiş endüstriyel ve liberal Batı demokrasileri örneği üzerine bir devlet oluşturmayı istemişlerdir. Diğer taraftan dinci ya da sosyalist görüşlerle hareket edenler, millet oluşturma sürecinin mutlak olarak Torah’ın hükümdarlığını kurmakla ya da Yahudi işçi
üzerine oluşturulmuş bir toplum şekillendirmeyle çok yakın bağlantılı olduğunu görmüşlerdir.

Üç Devlet Görüşü Arasındaki İlişki
Dini, sosyalist ve ulusal devlet görüşlerinde, politikaları teoride birbirleriyle uyuşmaktadır. Sosyalist bir ekonomiye sahip olan ve dünyadaki Yahudiler için bir sığınak sağlayan, Torah’ın tüm 613 emrine uyan bir Yahudi devleti hayal etmek mümkün olmuştur. Görüşlerin teoride birbirleriyle uyuşan noktalarının bulunması, önce İsrail’in siyasal politikasının kendine özgü çoklu partili karakterinin oluşmasına sebep olmuştur. Maurice Duverger’in de belirttiği gibi “Çoklu particilik birbirinden bağımsız çeşitli antitezler olduğu zaman ortaya çıkar ki böylece biri, bir alanda bir görüşü kabul edebilir ve başkalarının görüşlerinden bağımsız olabilir.” Böylece Siyonist partiler perspektiflerin bir tanesinden daha fazlasını birleştirmeye çalışırken ortaya çıkmıştır. Örneğin, iki önemli dinci parti Agudat Yisrael (Agudah) ve Mizrachi, Poalei Ugudat Yisrael (Poalei Agudah) ve Hapoel Hamizrachi sosyalist ve dinci prensipleri sentezlemeye çalışmışlardır. Sosyalist partiler, devletin kurulmasından önceki dönemde, ülkenin bölünmesine karşı takındıkları tavırlarla bölünmüşlerdir. Önemli partilerin üç devlet görüşü üzerinde, bir görüşü savunan yorumları olmuştur. Bazı durumlarda bu görüşlerden en azından iki politikayı birleştirme çabaları olmuştur.
İsrail ‘ in Siyasal Sistemine Ve Partilerine Genel Bakış
Seçim sistemi ve siyasi partilerin çoğu dünya Siyonist kongresinde var olan kurallar ve kurumlardan oluşmaktaydı. Siyonizm içindeki farklı hareketler İsrail’in kurulmasından sonra siyasi partilere dönüşmüştür. 1930’lu yıllarda ki siyasi rakiplerin birçoğu yarım yüzyıl sonrasında farklı adlarla farklı kurumlarda rekabet etmiştir. Siyonizm başlangıçta Fransız ihtilali sonrası oluşan ulus devlet modelini esas alan bir Yahudi devleti kurmayı amaçlamıştır. Hareketin başlangıcı 1791 yılında Fransa’da Yahudilere sosyal hakların verilmesine kadar uzanmaktadır. Sonraki yıllarda Siyonist hareketi geliştiren ve besleyen en önemli gelişmeler Batı Avrupa’da yaşanmıştır.
IMG_5108
Öncellikle, etnik temele dayalı milliyetçiliğin ortaya çıkması ve AntiSemitizm’in toplumsal ve siyasal temelde devam etmesi, hareketin itici gücü olmuştur. Siyonizm ayrıca, dönemin sosyalist akımlarından da etkilenmiş ve daha sonraları, devletleşme devlet öncesi Filistin Yahudi cemaatinde ve İsrail devletinin ilk otuz yılında çok önemli etkisi olacak olan İşçi siyonizmini ortaya çıkarmıştır. Yahudi ekonomik altyapısını oluşturmak amacında olan Ben Gurion 1919’da ilk Birleşik İşçi Siyonist Partisi olan Ahdut Ha Avodah (İşçi Birliği)ni kurmuştur. 1920’de Yishuv’nun yeniden örgütlediği Genel İşçi Federasyonu Histadrut’u kurmuştur. Halen varlığı devam eden Histadrut, bu dönemde bireysel siyasi partilerin yürüttüğü Yishuv’un sosyal hizmetler ve güvenlik konularında da faaliyet göstermiştir. Başından beri Ben Gurion ve Ahdut Ha Avodah’nın hakim olduğu Histadrut; yeni göçmenlerin yerleştirilmesi, İbranice eğitimleri yanında İsrail Savunma Kuvvetlerinin ileride esasını oluşturacak olan ve bu dönemin en önemli silahlı örgütü Haganah’a sahip olmuştur. Histadrut yoluyla güçlenen Ahdut Ha Avodah, 1930’da sosyalist rakibi Ha Poel Ha
Tzair’le birleşerek, İsrail’in ilk yirmi yılında iktidarda olacak olan Sosyalist İşçi Partisi Mapai (Mifleget Poalei Eretz Yisrael)’yi kurmuştur. Bu dönemde Ben Gurion ve işçi siyonizminin en önemli diğer rakibi, Vladimir Jabontinski’nin önderliğini yaptığı Revizyonist Siyonizm Hareketi olmuştur. Jabontinski, Ben Gurion’dan farklı olarak, daha liberal bir ekonomi ve daha sert bir savunma politikasını savunmuştur. 1950 Şubat ayında, sınır çatışmaları yüzünden Arap-israil çekişmeleri yoğunlaşmaya başlamıştır. Başta Ben Gurion olmak üzere, sosyalist politikalar yürüten İşçi Partisi kadrosu saldırgan ve milliyetçi politikalara yönelmiştir. Bu politikanın yürütülmesi için Ben Gurion, ordunun güçlendirilmesine ağırlık vermiştir. Ayrıca Mapai liderlik kadrosunda da yenileme yapmıştır. Bu liderlerin başında Savunma Bakanı General Moshe Dayan ve teknokrat Simon Peres gelmiştir. 1950’lerden 60’ların başına kadar, İsrail’de bu yeni siyasi kadroların destekçileri ile eski Mapai tabanı arasında, liderlik mücadelesi devam etti. Hatta bu iç siyasi çekişmeler 1953 yılında Mapai’nin bölünmesine neden olmuştur.50 İsrail’de düşüşte olan İşçi Siyonizmi toparlanma fırsatı buldu ayrıca dinci milliyetçi akımlar güçlenmiştir.
İsrail’in siyasi tarihinde dönüm noktası, 1977 Knesset seçimlerinde, İşçi partisi iktidarının sona ermesi, merkez sağ Likud Partisinin iktidara gelmesi olmuştur. İşçi Partisi siyasal anlamda etkin bir konuma sahip olduğu gibi, devletin kurulmasından yaklaşık otuz yıl sonra bile iktidarda kalmıştır. Toplum içerisinde uzun yıllar etkin bir konuma sahip olması yüzünden İşçi Partisi ülkenin bürokratik, iktisadi ve diğer kurumları içerisinde kökleşmiştir. İşçi partisi hem devleti kuran siyasi önderlerin partisi olarak hem de kazanılan savaşların kahramanı olarak tanınmıştır. İsrail’de toplumsal saygınlıgada sahip bir parti olmuştur. Bu konumuna rağmen İşçi partisinin seçimi kaybetmesinde birçok faktör etkili olmuştur. 1977 seçimleri sonucunda, İsrail devletinin kuruluşundan beri yapılan tüm seçimleri kazanan İşçi Partisi iktidarına son vermiştir. Ülkedeki gelir dağılımındaki eşitsizlikler, İşçi partisinin içindeki parti içi siyasi çekişmeler ve yolsuzluklar, genel olarak İşçi Partisinin seçimi kaybetmesinin nedenleri olarak gösterilmiştir. Bu seçimlerde özellikle Sefaradi seçmenlerin oyları belirleyici olmuştur. Aslında Sefaradiler, İşçi Partisinin laik, sosyalist politikalarına başından beri karşı olmuşlardır. Ancak, İşçi Partisinin İsrail Devleti kurulmadan önce ve kurulduktan sonra, Histadrut, Yahudi ajansı ve diğer devlet kurumlarında hâkim durumda olması, ilk yirmi yıl Sefaradilerin İşçi partisini desteklemesine neden olmuştur. Sonraki yıllarda Aşkenazilere oranla yetersiz ekonomik şartlar ve alt yapı imkânları ve diğer kamusal hizmetlerden yeterince yararlanamamaları Sefaradilerin İşçi Partisi aleyhinde oy kullanmalarına neden olmuştur.
Ülkede, 1977 seçimlerine kadar İşçi Partisi hâkimiyeti var olmuştur. İşçi Partisinin önemli oy kaybı ve merkez-sağ Likud Partisi’nin seçimleri kazanmasıyla sonuçlanan 1977 seçimleri, siyasi hayatta iki kutuplu rekabetsel bir parti yapısını ortaya çıkarmıştır. 1980’lerde koalisyon krizlerine neden olmuştur. Her iki blok %30–40 oranında oy aldığından, hükümetlerin kurulması için küçük partilerin desteğine gerek duyulmuştur. Her iki partinin de kendi çizgilerinden uzak küçük partilerle koalisyon kurması, hem uzun zaman almakta hem de koalisyonun devamını zorlamıştır. 1981 seçimlerinde Knesset’te sandalye kazanan parti sayısı 10 iken, 1984 ve 1988 seçimlerinde bu sayı 15 olmuştur. Koalisyon pazarlıkları döneminde pazarlığa katılan partilerin sayısı 12’den aşağı olmamıştır. Koalisyonlar ise, en az beş siyasi partinin katılımından oluşmuştur. Bu partilerin çoğunluğunu, gelenekçi dinci partiler ve ideolojik temelleri olan partiler
oluşturmuştur. 1988 seçimleri öncesi, intifadaya verilecek karşılık konusunda anlaşamayan koalisyon ortakları, 1990’da Filistin barış görüşmeleri konusunda anlaşmaya varamamışlardır. Bu durum çok ciddi hükümet krizleri ve kilitlenmelerine neden olmuştur. Başbakanın doğrudan halkoyu ile seçilmesi fikri, ilk defa 1980’de bazı hukuk profesörleri tarafından hazırlanan İsrail Anayasa Tasarısı’nın bir parçası olarak ortaya konulmuştur. Teklif, 1984 ve 1988 seçimleri sonrasında İşçi Partisi ve Likud Partisi’nin oluşturdukları milli cephe hükümetinin başarısız olması sonucu destek görmüştür. Koalisyonun daha belirgin hale getirdiği problem, başbakanın gücünün ve çalışabilirliğinin kısıtlanması olmuştur. Ancak, dönemin İşçi Partisi lideri Simon Peres ve Likud Partisi lideri Yitzhak Shamir, seçim reformu teklifini, sonucun partileri aleyhine olacağını düşünerek teklifi redettmişlerdir. Peres’den sonraki İşçi Partisi lideri başbakan Yitzhak Rabin ve Shamir’den sonraki Likud lideri Benyamin Netanyahu ise, bu görüşü desteklemişlerdir. 1992 yılında ülkenin en önemli Anayasa reformu yapılmıştır. İsrail siyasi sisteminin kronik koalisyon ve buna bağlı diğer siyasi sorunlarına çözüm getirmeye çalışan Anayasa değişikliği 1996 yılında yürürlüğe girmiştir. Ülkede 1996 yılında yapılan seçimlerde, dünyada ilk defa İsrail başbakanı doğrudan halkoyu ile seçilmiştir. Mayıs 1996’da yapılan başbakanlık seçimlerine, İşçi Partisi lideri Simon Peres ve Likud Partisi lideri Benyamin Netanyahu katılmıştır. Bu adaylara ek olarak Tzomet Partisi’nden Rfael Eitan ve Gesher Partisi’nden David Levy de katılmıştır. Ancak bu adaylara, kurulacak hükümette önemli bakanlıklar verilme sözüyle adaylıktan çekilerek, Netanyahu’yu desteklemişlerdir. Bu birleşme sağda bölünmeyi önlemiştir.

1996 yapılan seçim sisteminde Likud Partisi’nden Benyamin Netanyahu kazanmıştır. Ülkenin en büyük iki partisi olan İşçi Partisi ve Likud Partisi önemli oy kaybına uğramıştır. Sürpriz seçim sonucu dinci blok parti önem kazanmıştır. Netanyahu’nun seçimi kazanmasında diğer önemli bir etken, seçimlere yakın Hamas örgütünün organize ettiği terörist saldırılar ve Yitzhak Rabin’e karşı suikast olayının sonucu, Netanyahu’nun seçim propagandalarında Peres hükümetini milli güvenlik konusunda zayıflıkla suçlaması olmuştur. Peres bu yüzden Yahudi seçmenlerin bazı oylarını kaybettiği gibi, bu terörist saldırılara karşı Lübnan’da düzenlenen “Gazap Üzümleri” Harekâtı ile Arap seçmenlerin bir miktar oylarını da kaybetmiştir. Netanyahu’nun seçimi kazanmasında diğer önemli bir neden, aşırı gelenekçi Yahudiler olan Haredim cemaatinin Peres aleyhine oy kullanması olmuştur. Daha önceki seçimlerde oy kullanmayan bu grubun %90 oyunun Netanyahu’ya gittiği
tahmin edilmiştir. Gazap Üzümleri Harekatı’nın şiddeti yüzünden, Netanyahu oy kazandığı gibi, İşçi Partisi de önemli oranda Arap oyu kaybetmiştir. Bu seçmenlerin oylarını küçük Arap partileri almıştır. Yeni seçim reformunun bir hedefi olan küçük partilerin sayısını azaltmak, bu seçimlerde gerçekleşmedi. Seçimlere katılan 20 siyasi partiden 19’u Knesset’e girmiştir. Dolayısıyla, küçük partilerin sayısı azalmamıştır. Knesset’in 120 sandalyesinden 54’ü, 9 parti arasında paylaşılmıştır. Netanyahu, 7 parti ile koalisyon kurmak zorunda kalmıştır. Bunlar arasında aşırı milliyetçi gruplar ve partizan gelenekçi dinci gruplar yanında, bir de laik görüşte bir göçmen partisi bulunmuştur. Peretz’e göre, yeni düzenleme, her ne kadar başbakanın konumunu güçlendirmeyi amaç edinmişse de, parti sisteminin bölünmesi, Netanyahu’nun genel otoritesini zayıflatmıştır. Netanyahu, koalisyon ortağı olan bu partilerin baskısı altında kaldığı gibi, kendi partisinden de bazı baskılar görmüştür.

İşçi Partisinden sonra iktidara gelen merkez sağ Likud Partisi, Vladimir Jabotinsky’nin geliştirdiği Revizyonist Siyonizm ideolojisine bağlı bir partidir. Likud’un siyasi sistemde kontrolü genişlemekle birlikte, 1977 öncesi dönemdeki İşçi Partisi seviyesine kadar ulaşamamıştır. 1984 seçimleri, İsrail siyasi sisteminde, günümüze kadar devam eden çok partili koalisyonların başlama tarihi olmuştur. 1984 seçimlerinde, her iki büyük partide çoğunluğu sağlayamamıştır. Eylül 1984’de İsrail’de ilk defa İşçi Partisi ile Likud Partisi, Milli birlik hükümetini kurdumuştur. Bu koalisyonda, dünyada ilk defa olarak dönüşümlü başkanlık sistemi uygulanmıştır. Bu sisteme göre, başbakanlık ve dışişleri bakanlıkları, iki partinin liderleri arasında, iki eşit dönemde dönüşümlü olarak paylaşılmıştır. Her iki lider de görevlerini 25 ay devam ettirmiştir. Ekim 1986’da Peres başbakan ve Shamir, dışişleri bakanı olmuştur. Dört yıllık normal hükümet süresinin dolmasından sonra Kasım 1988’de yeni seçimler yapılmıştır. Seçim sonrasında herhangi bir parti çoğunluğu elde edememiştir. Uzun süren koalisyon pazarlıkları döneminden sonra, İşçi Partisi ve Likud, İkinci Milli Birlik Hükümetini kurma konusunda anlaşmışlardır. İşçi Partisi lideri Shimon Peres ve 1983’den beri Likud lideri olan Yitzhak Shamir, dönüşümlü başbakanlık üzerinde tekrar anlaşarak, Shamir başbakanlığı Peres’de maliye bakanlığını üstlenmiştir.
Hükümet özellikle iç bölünmeler ve Amerikan destekli Arap-İsrail barış görüşmeleri konusunda görüş ayrılıkları yüzünden, Mart 1990’da güvensizlik oyuyla düşmüştür. Hükümetin güvensizlik oyuyla düşmesi, İsrail siyasi tarihinde ilk defa karşılaşılan bir olay olmuştur. Hükümetin düşmesinden sonra, 1990 Haziran’ında, Shamir, İşçi Partisi desteği olmadan merkez sağda koalisyonu kurmayı başarmıştır. 1992 Haziran ayında yapılan Knesset seçimlerinde, Likud yerine, barış görüşmelerini destekleyen İşçi Partisi adayı Yitzhak Rabin seçimleri kazanmıştır. İsrail’de 1992 yılında yapılan ve 1996 yılında yürürlüğe giren anayasa reformu dünyada ilk defa başbakanın doğrudan halkoyu ile seçilmesi sistemini getirmiştir. Bu değişiklik, ülkenin parlamenter rejimini değiştirmiştir. Reformun amacı, koalisyon hükümetlerinde konumu zayıf olan başbakanı güçlendirmek ve koalisyona bağlılığını azaltmak olmuştur. Ancak reformun diğer amacı olan küçük partilerin sayısını azaltmak sonuçta gerçekleşmediğinden başbakan yine koalisyon partilerine bağımlı kalmaya devam etmiştir. Birinci Knesset’de, çoğunlukla Aşkenazi kökenli, laik Siyonist İşçi Partisi (Mapai) üyelerinden oluşmakla beraber, önemli oranda Sefaradi gelenekçi Siyonist veya Siyonist olmayan kişi ve siyasi gruplar da mevcuttur. Bu gruplardan, örneğin gelenekçilere göre, tek gerçek Anayasa, Torah ve diğer Yahudi kanunları olmuştur.(Halakah) 1947’de Ben Gurion ve Mapai, gelenekçi dinci partiler arasında önemli bir ağırlığa sahip olan Mizrahi (Kutsal Merkez) ve Agudat Israel Partileriyle anlaşarak kurulacak yeni devlette, din-devlet ilişkileriyle ilgili konularda statükonun korunacağı sözünü vermiştir. İşçi Siyonistlerle gelenekçi Yahudiler arasında yapılan bu antlaşma ve oluşan denge, hassas konuların çözümünü, ileri bir tarihe atmayı gerekli kılmıştır. Bu yüzden bu tartışmalar boyunca, yazılı bir anayasa konusunda en büyük muhaliflerden birisi de antlaşmara taraf olan Ben Gurion olmuştur.
Şu anki İsrail sistemi, İngiliz anayasasının bir dalı olarak nitelendirilmiştir. İngiltere, aynen İsrail gibi korunmuş bir haklar bildirgesi ve Anayasa’ya sahip olmamıştır. Knesset seçimlerinde, bireysel olarak adaylara değil, parti aday listesine oy kullanılmıştır. Dolayısıyla, Knesset üyelerinin gücü, kendi başına aldıkları oy sayısından değil, tüm ülke genelinde aldıkları destekten kaynaklanmıştır. Knesset’te bir partinin üye sayısı düştükçe bireysel olarak siyasi etkileri artmıştır. Çünkü bu küçük partiler koalisyon ortağı olduklarında hükümette güçleriyle orantılı olmayan tavizler alabilmiştir. Ayrıca, Knesset’te yapılan oylamalarda meclis içi dengeler, tek oyla bile değişebilmiştir. Bu yüzden Knesset’te belirli oy oranları sağlayabilmek için bu küçük partilerle ciddi siyasi pazarlıklar yapılmıştır. Büyük partilerde ise bireysel üyelerin ağırlığı ve etkisi, üyelerin parti içi pozisyonlarına bağlıdır. İsrail’de bugüne kadar hiçbir meclis grubu, tek başına mecliste çoğunluğu sağlayamamıştır. Bunun tek istisnası, Yedinci Knesset’in sonuna doğru birkaç ay devam eden ve İsrail İşçi partisi ile Mapam’ın birleşmesinden doğan ortak meclis grubu olmuştur. İsrail’de ondördüncü Knessete kadar, hükümetlerin kurulabilmesi için Knesset üyelerinin salt çoğunluğunun (61) oyu gerekli olmuştur. Bu yüzden İsrailde bugüne kadar kurulan tüm hükümetler, koalisyon ortaklığına dayanmıştır. Bir Knesset dönemi içerisinde yeni meclis gruplarının oluşması, mevcut grupların bölünmesi veya bozulmasından ortaya çıkmıştır. Örnek olarak, Onüçüncü Knessete’te Üçüncü yol partisi, İşçi Partilerinden ayrılmış ve Gesher, Likud’tan ayrılmıştır. Aynı zamanda, mevcut grupların birleşmesinden de yeni gruplar oluşturulmuştur. Örneğin, Onikinci Knesset’te Ratz, Mapam, Shinui Partilerinin birleşmesinden doğan Merez partisi gibi. 1990’da değişiklik yapılan Seçim Kanununa göre Knesset üyelerinin gruplarından ayrılması ve grupların bölünmesi sınırlandırılmıştır.
  • Bu çalışmanın tüm hakları Gülşah Eker adlı kişiye aittir…

DÜNYADA’Ki SAVUNMA DUVARLARININ TARİHSEL GEÇMİŞİ

DÜNYADA’Ki SAVUNMA DUVARLARININ TARİHSEL GEÇMİŞİ
Çalışmanın Sahibi: Abdüllatif Yadak
61609
Çin Seddi: Uzaydan bakıldığında ince, uzun bir dere gibi görülebilen, insan eliyle yapılmıs tek eser olan Çin Seddi, Çin’in kuzeybatısı boyunca uzanan dünyanın en uzun savunma duvardır. Kalıntıları Po Hay Körfezi’nde deniz kıyısında baslar. Pekin’in kuzeyinden geçerek batıya yönelir ve Huang-Ho Nehri’ni ikiye bölerek güneybatıya uzanır. Gobi Çölü’nün güneyinden batıya yönelerek devam eder. İlk set, M.Ö.7. yüzyılda Chu Krallığı tarafından, günümüzdeki Henan eyaletinde yapılmıs olup fazla uzun değildir. M.Ö.3. yüzyılda Hun, Tunguz ve Moğolların saldırılarını durdurmak ve ülkenin kuzey sınırlarını korumak için İmparator Qin Shin Huang (Çe- Huang-Ti), burayı boydan boya asılmaz bir savunma duvarıyla kapatmaya karar verdi. M.Ö.221 yılında daha önceki krallıkların yaptırdığı duvarları birlestirerek uzattı. M.Ö.3. yüzyıldan M.S.17. yüzyıla kadar Çinliler Seddi uzatmaya devam etmislerdir. Seddi onaran ve savunma amaçlı kullanan son hanedan Ming Hanedanı (1368-1644) olmustur.
epitmenyek2_origi
Seddin yıkılmıs olan kısımlarıyla birlikte uzunluğu 10.000 kilometreyi bulur. Bugün ayakta duran kısım Ming Hanedanı devrinden kalan 3.000 kilometrelik settir. Ancak asıl insaat, M.Ö.221 ile M.S.608 yılları arasında yapılmıstır. Seddin kalınlık ve yüksekliği yer yer değisir. Genellikle duvarın yüksekliği 7-10 metre, taban kalınlığı 7 metre ve üst kalınlığı ise 6 metre civarındadır. Üzerinde atlar ve arabalar gidebilmektedir. Duvar boyunca siperlik ve okçu delikleri vardır. 200 metrede bir gözetleme kulesi veya kale ve 9 kilometrede bir fener kulesi bulunur. Duvar üzerinde yer yer saray ve tapınaklara da rastlanır. Bazı yerlerde setler, kademeli savunmaya imkân verecek sekilde bir kaç sıra halinde yapılmıstır. 42 Dünyanın en ünlü ve en uzun savunma duvarlarından birisi olan, Çin’in kuzeybatısı boyunca yaklasık 10 bin km uzanan bu set, Çin’in Savasan Beylikler döneminde (221–403 M.Ö), Çin’e karsı saldırıları durdurmak ve ülkenin kuzey sınırlarını korumak amacıyla insa edilmistir. Fakat bu güçlü duvar Çin’i isgale gelen Moğollara engel olamamıstır. Tünel kazma yoluyla 1550 yılında Çin’in baskenti Pekin Moğollar tarafından isgal edilmistir. Moğolların tünel kazarak girmelerine engel olamayan bu duvarın, günümüz teknolojisine karsı da pek bir sey ifade etmeyeceği açıktır. Kilometrelerce öteye çok kısa bir zamanda varan füzelere karsı güvenlik sağlayamayacağı alenidir.
indir
Hadrian (Roma) Duvarı: (14–63 M.Ö.) Modern İngiltere’yi doğu-batı doğrultusunda ikiye ayıran, Roma İmparatorluğu zamanında tastan yapılmıs bir settir. Duvar, İngiltere’de insa edilmis üç istihkâmın ikincisidir. Bunlardan ilki Gask Ridge, üçüncüsü ise Antonine Duvarı’dır. Her üç duvar da Roma İmparatorluğu denetimindeki Britanya’nın ekonomik düzenini ve güvenliğini, İskoçyalı kuzey kabilelerinin akınlarından korunmak için kuzeye insa edilmis olup imparatorluğun kuzey sınırlarını çizmistir. Hadrian Duvarı, bu üç duvar içinde fiziksel varlığını en çok koruyabilen ve bu yüzden en çok bilinenidir. İmparator Auguste döneminde Avrupa’da Roma İmparatorluğu yetkisini genisletti ve kendi toprakları korumak amacıyla imparatorluk sınırları 800 km boyunca duvar seklinde savunma hattı kurmaya basladı ve yerel prenslere duvar koruma görevlerini teslim etti. Aynı sekilde, Hadrian döneminde, İngiliz topraklarının isgali sırasında İrlandalılar ve İskoçyalıların saldırılarına karsı ve kendi mülkiyet haklarını korumak için 145 km boyunca benzer bir duvar kurulmustur. Ancak, Müslümanların orduları imparatorluğu ve savunma pozisyonu olan bu duvarı yıktı ve efsane sona erdi.
Berlin Duvari: II. Dünya Savası’nın sonunda savası kaybeden Almanya ve baskenti Berlin isgal kuvvetlerince Amerikan, Fransız, İngiliz ve Sovyet bölgesi olarak dörde bölündü. Kısa süre sonra Batı ittifakı benzer sekilde olan yönetim birimlerini birlestirdi ve tek bir yönetim birimine dönüstü. Sovyetler ise bu birlesmeye karsı çıktı. Ekonomisi sosyalizme dayanan, siyasi yönetimi otoriter olan Doğu Almanya’dan Batı’ya kaçıslar da oluyordu. Sovyetlerden kaçıs büyük ölçüde Berlin’den gerçeklesiyordu. Zamanla tel örgü ve mevzuat değisiklikleri de batıya kaçısı engelleyemez duruma gelmisti. Sovyetler, Batı Berlin’i Sovyetlerin içinde bir fesat yuvası, kapitalizmin kalesi, karsı propaganda merkezi olarak gördüğü için Berlin Duvarı’nı örmeyi çözüm olarak benimsedi. Duvarın kendisi 1961’de kurulmustur; ancak Doğu ile Batı Almanya arasındaki katı sınır daha 1952’de çizilmisti. Ancak sadece Berlin metrosunu kullanarak 1955 yılına kadar 1950’lerin basında büyük bir ekonomik büyüme yakalayan Batı Almanya’ya 270 bin insan kaçmıstır.
Berlin Duvarı bunun üzerine dönemin SED lideri Walter Ulbricht’in bir seyler yapılması gerektiği konusunda Sovyet liderlerine danısması ve onaylarını alması sonucu duvar Doğu Almanya’nın içinde ABD güdümünde kapitalist batı Berlin’i çevrelemek için, Doğu Almanya Meclisi’nin kararıyla 12-13 Ağustos 1961’de bir gecede örülmüstür. 1961 yılında Berlin Duvarı’nın yerine önce sadece basit bir tel örgü çekildi. Daha sonra bu örgünün yerine adı kapitalist batıda “Utanç duvarı” olarak da bilinen Berlin Duvarı insa edildi ve bu tel örgü duvarın üstünde yeniden yer aldı. Doğu ve Batı Berlin’in arasındaki bu duvar, aslında biri 3,5 diğeri 4,5 metrelik iki çelik parçadan olusuyordu . 1989 yılı baslarında Alman Demokratik Cumhuriyeti Hükümeti, isteyen Doğu Almanya vatandaslarının Sovyetler Birliği dâhilindeki diğer Doğu Bloğu ülkelerine geçis yapabilmesine izin verdi. Bu iznin çıkmasıyla beraber binlerce Doğu Alman vatandası Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Yugoslavya gibi ülkelerin baskentlerine akın etti ve buralarda bulunan Amerikan, İngiliz, Fransız büyükelçiliklerine sığındı. Daha sonra da bu sığınmacılar özel trenlerle Doğu Bloğu dısındaki ülkelere kaçmaya basladılar. Kaçısın bu kadar yoğun olduğu bir durumda, Doğu Almanya Hükümeti duruma bir çözüm bulmak için toplandı. Burada yasayan insanlar artık bu sekilde zaten Doğu Almanya’dan çıkabildiklerine göre duvarın bir anlamı kalmamıstı. Bunun üzerine, Doğu Alman hükümeti, duvarın kaldırılmasına onay verdi. 9 Kasım 1989’da bu kararı halka açıklamak üzere bir basın toplantısı düzenlendi. Karar açıklandığı andan itibaren duvarın iki tarafında yüz binlerce insan birikmeye basladı. Gece yarısına doğru hükümet ilk olarak Brandenburg Kapısı’ndan baslayarak barikatları ve geçis önlemlerini kaldırdı. 9 Kasım 1989’da Doğu Almanya’ nın isteyen vatandasların Batı’ya gidebileceğini açıklamasının ardından tüm tesisleriyle birlikte duvar yıkıldı.
İsrail Duvar
wall
İsrail Duvarı :  İsraillilere göre güvenlik duvarı Filistinlilere göre ayırma ya da engel duvarı olarak adlandırılmaktadır. İsrail, kendisini korumak için ve Filistin vatandaslarının ise İsrail’e girmemesi için, II. İntifada sırasında 14 Nisan 2002 yılında İsrail Basbakanlık Meclisi’nin kararı ile Batı Seria bölgesinde yesil hatta yakın 720 km boyunca uzanacak sekilde, birçok kesiminde beton zemine sahip, 8 metre yüksekliğinde ve elektronik kontrol sistemi ile destekli bir duvar insa edilmesine karar verilmistir. Her 200 metrede bir gözlem kulesi bulunan duvar, elektrikli tel örgülerle ve dört metre genisliğinde hendekler ile çevrilidir. Duvarın yakınlarında kimsenin dolasamaması için uzaktan kumandalı silahlar bulunmaktadır. Kimi bölgeler ayak izlerinin takip edilebilmesi amacıyla kumlarla kaplanmıstır. İsrail askerlerinin sürekli devriye gezdikleri bir de yol vardır. Duvarın maliyeti 3,4 milyar dolar olup, Berlin Duvarı’nın uzunluğunun 10 katından fazla ve yüksekliğinin 2 katıdır.
Duvar Fikrinin Ortaya Çıkışı
Duvar fikri eski bir fikir olup İsrail liderlerinin iddia ettiği gibi yaeni doğmus bir fikir değildir. 1937 yılında bir İngiliz uzmanı tarafından direnis eylemleri azaltmak için, kuzeydeki Lübnan sınırındaki ana otoyol üzerinde Be’er Sheva’ya kadar bir duvar insa edilmesi planlanmıstır. İngiliz uzman acil olarak stratejik sekilde duvarın insaatının ilk asamasını çizdi, dört kat bir duvar 80 km boyunca insa edilmis ve İngiltere manda yönetimi İsrail’in terör örgütü “HGANA”’ya* koruması için emanet edildi, daha sonra bu duvar Arap köy sakinleri tarafından yıkılmıstır .
İlk İntifada’nın devam etmesi ile birlikte intifada askeri bir nitelik kazanınca, İsrail’de güvenliğin sağlanması büyük bir yük haline gelmistir. Batı Seria ve “ Bölgesinin”** bölümleri arasında ilk ayırma islemi baslamıstır. Tüm Filistinliler için özel izin verilmesinin istenmesi, sözde ayrımın ilk göstergesi sayılmaktadır. İsrail eski basbakanı İzhak Rabin döneminde Gazze Seridi’nin kuzey ve doğu tarafları boyunca yesil hatta yakın 55 km de bir duvar insa edilmistir. Bu duvar Gazze’deki bulunan İsrail yerlesim merkezlerini korumak için çevrilmistir. Duvarın yapısı normal, basit bir duvardır ve bazı kapıları bulunmaktadır bir metre yüksekliğinde elektrikli telle çevrilidir. Duvarın insa edilmesi fikri İsrail eski Basbakanı Ariel Saron’un döneminden(1976’dan ) beri vardı. Bu plan kendi kütüphanesi içinde bulunmustur ve her zaman bu duvarın Çin Seddi gibi olacağını açıklıyordu. O günden beri, uygulamak için fırsat bulmaya çalısıyordu. Aynı zamanda duvarın insa edilmesi fikri 1994 yılında İsrail Emniyet Genel Müdür’ü Mose Cahil tarafından da sunulmustur. Takip eden yıllar Haim Ramon ve Dan Mrdor taraflarından bir duvar insa edilmesi ve İsrail’in sınırları belirlemek ve İsrail’i korumak için planlar hazırlamıslardır.

İSRAİL GÜVENLİK DUVARI PLANI
İsrail güvenlik duvarı planları önceden beri düsünülen bir çalısmadır. Ancak İsrail güvenlik politikalarının ortaya atılmasıyla yapım asaması baslamıstır ve bu duvar planları Saron tarafından olusturulduğu için “Saron Planı” da denilebilir. Saron planı bir kural ve üç asamaya ayrılır. Kural uzun bir güvenlik hattı kurulmasını istemektedir.
– İlk Asama: Bu asama Haziran 2002’de askeri bir karar ile baslamıs. Buna göre duvar 70 km uzunluğunda ve bes güvenlik bölgesinden olusmaktadır. Jenin, Nablus, Ramallah Beytüllahim ve El-Halil bölgeleri. Bu bölgelerin kontrolü İsrail tarafına bırakılacaktır ve bölgelerin iç yönetimi Filistin tarafına bırakılacaktır.
-İkinci Asama: Kalkilya güneyindeki Kana yerlesim merkezinden Ramallah yanında bulunan Ofer yerlesim merkezine kadar 186 km uzanacaktır. Aynı sekilde kuzeyden Salem köyünden Tayasır köyüne kadar uzanacaktır. Hargilo yerlesim merkezinden El-Halil bölgesinde bulunan Krmel yerlesim merkezine kadar 222 km kadar uzanacaktır. Ek olarak Kudüs çevresinde bulunan duvardan olusmaktadır.
– Üçüncü Asama: (Doğu duvarı) Ürdün vadisi yanından ve Ain Beida’den, Tobas Eriha ve Ölü Deniz’e kadar 232 km boyunca uzanacaktır. Filistin dıs bağlantısı olan Eriha sehrini tamamen Batı Seria kentlerinden izole eder. İsrail’in güvenlik duvarı, tamamen isgal topraklar üzerinde ve Doğu Kudüs etrafında insa edilmektedir. Buna göre İsrail’in bu duvarı insa etmesiyle birlikte, “1949 yılındaki ateskes planı”* ihlal edilmistir ve bu duvarlar içinde çok sayıda köy yabancılastırılmıstır. Bu duvar tamamladıktan sonra onun içinde bulunan bütün Filistin nüfusu ekonomik bakımından ağır hasara uğrayacaktır ve İsrail tarafından binlerce araziye el konulacaktır. Aynı zamanda duvar ve Batı Seria’daki mevcut yerlesim birimleri arasında açık bir rota iliskisi vardır. Bunların yanı sıra duvarın su kaynaklarına ve Filistin halkının sosyal ekonomik durumuna olumsuz etkisi bulunmaktadır.
İlk asamanın insası sırasında, duvar ile Filistin bölgesi arasında kalan yaklasık 35 metre içindeki tüm evler “yaklasık 280 Filistinlinin evi” yıkılmıs, 83.000 ağaç sökülmüs, 35.000 metrelik sulama ağına zarar verilmistir. Bu sayıların duvar bitene kadar en az üçe katlanması ve yaklasık 300.000 Filistinlinin topraklarından kopacağı tahmin edilmektedir. İnsaatla birlikte duvara yakın bölgelerde yasayan Filistinlilerin hayatı ciddi sekilde etkilenmistir. Örneğin, 42.000 nüfuslu bir zamanların zengin pazar sehri olan Batı Seria’nın su kaynaklarının yaklasık yarısının bulunduğu, bölgenin meyve-sebze üretiminin %42’sini sağlayan ve hatta bu ürünleri İsrail ile Körfez ülkelerine ihraç eden Kalkilya’nın su anda üç tarafı duvarlarla çevrilmistir. Kalkilya’nın üçte birine el konmus, dokuz köy 18.000 sakini ile birlikte duvarın diğer tarafında kalmıstır. İsgalci İsrail askerlerin çıkıs noktasını keyfi olarak kapatmasıyla kasaba hapishaneye dönmüstür.
DUVARININ ÖZELLİKLERİ
173354
İsrail’in güvenlik politikalarında önemli bir yere sahip olan güvenlik duvarın özellikleri sunlardır:
1) Dikenli tel, spiral seklindedir.
2) 12 metrede bir askeri yol devriyesi, gözetleme ve kesif için bir bölüm vardır.
3) İzinsiz duvardan geçmek isteyen Filistinliler engellemek için 4 metre genisliğinde kum ve toprak ile kaplı bir yol yapılmıstır.
4) Beton duvar, yedi metre yüksekliğinde ve beton zemine sahip. Bu duvarın tepesindeki kirislerde elektronik alarm donanımı, ısıklar ve diğer güvenlik aletleri bulunur.
5) Duvardan sonra asfalt yol, dört metre genislikte hendeklerle (kum yolu) çevrilidir.
6) Geçis iznine sahip Filistinliler için bazı kapılar bırakılmıstır.
7) İsrail Duvarı 730 km olup Yesil Hat uzunluğunun iki katıdır .
DUVARIN MEVCUT AŞAMALARI VE PLANLANAN AŞAMALAR
Yapılacak duvarın yönüyle ilgili olarak İsrail tarafından bilgi verilmemektedir. Bunun sebebi sürekli olarak planların değistirilmesidir. Bu çalısmada sunulan bilgiler BM Genel Sekreterliği’ne ve Uluslararası Adalet Divanı’na Filistin temsilcisi tarafından Lahey’de sağlanan bilgilere göre hazırlanmıstır.
İlk Asama;14 Nisan 2002 yılında İsrail Basbakanlık Meclisi, Batı Seria ve İsrail arasında kalıcı bir bariyer kurmaya karar verdi. İlçe yönetimi uygulaması savunma bakanlığına bağlı olacaktır. 2002 yılının haziran baslarında ilçe yönetimi tarafından duvarın ilk asaması için planlar hazırlanmıstır. Kuzeybatı Batı Seria’daki Salim Köyü’nden, Kana İsrail yerlesim merkezine kadar uzanmaktadır; ayrıca 23 Haziran 2002 tarihinde Kudüs’ün güney ve doğu tarafında bir duvar insa etme planı hazırlanmıstır. İsrail Hükümeti tarafından Haziran 2002 tarihinde bu planın çözünürlüğü kabul edildi ve Ağustos 2002’de Bakanlar Kurulu ilk asama Nihai Rota’yı onayladı ve İsrail bu asamada insaatı tamamladı. İlk asamanın sonuçları asağıda sıralanmaktadır .
1) Duvarın insası için 1100 hektarlık arazi müsadere edildi ve 80 bin ağaç kesildi.
2) 17 kasabada ve köylerde 55 bin kisilik nüfus, duvar ve Yesil Hat arasında izole edilmistir.
3) Duvar yüzünden 37 köyün geçim kaynakları yok edilmistir ve 109 bin kisinin tamamen kendi tarım arazilerinden, su kaynaklarından, pazarlarından ve sağlık kaynaklarından yararlanmaları engellenmistir.

4) 40 bin kisilik nüfusu olan Kalkilya sehri duvar yüzünden her taraftan kusatılmıs bir kasaba haline gelmistir.
İkinci Asama;1 Ekim 2003 tarihinde İsrail Basbakanlık Meclisi kararıyla duvarın ikinci asaması onaylanmıs ve su maddeler eklenmistir.
1) Uzunluğu 136 km olan duvar Kalkilya Elkana yerlesim merkezinden Ramallah Ofra yerlesim merkezine kadar uzanır. Su anda duvar yüzünden 80 bin Filistinlinin zarar görmesine rağmen bölgede insaat baslamıstır.
2) Uzunluğu 60 km olan duvar Salem köyünden Ürdün Vadisi sınırlarında bulunan Tayasır köyüne kadar uzanır.
3) Uzunluğu 144 km olan duvar ise Hargelau yerlesim merkezinden El-Halil güneyinde Karmel yerlesim merkezine kadar uzanır.

Üçüncü Asama; Mart 2003 tarihinde İsrail basbakanı Ariel Saron Ürdün Vadisi hattı boyunca bir duvar insa etmeyi planlamıstır.
1) Doğu duvarı Ürdün vadisinden ve Ain Beida den Tobas Eriha ve Ölü Denize kadar (196 km) uzanması planlanmıstır. Bu duvar Filistin dıs bağlantısı olan Eriha sehrini tamamen Batı Seria kentlerinden izole eder.
2) Duvar Batı Seria’nın Ürdün Vadisi boyunca yaklasık 25 yerlesim merkezinin içine insa edilecektir.
3) Duvarın Batı Seria bölgesinin yaklasık %43–45 üzerinde insa edilecek ve tamamlandıktan sonra bu bölge İsrail eklenecektir.
4) Duvar tamamlanmasından sonra Kudüs’te 12, Batı Seria’da 54 yerlesim merkezi İsrail’e eklenecektir. Batı Seria ve Kudüs nüfusunun yaklasık %80’nin yasadığı yerlesim merkezleri İsrail’e eklenecektir.
5) Doğu Kudüs hariç Batı Seria alanının %15’i, yaklasık 850 kilometrekare alan, duvar ve Yesil Hat arasında kalacaktır.
6) İsrail tarafından insa edilen duvar yesil hattan daha uzundur ve yesil hattı takip etmemistir.
Batı Seria ve Kudüs sehirlerine insa edilen güvenlik duvarının yapım asamaları, uzunluk, asamaların yüzdeleri ile insaya baslama tarihleri ile su anki durumları asağıdaki tablolar da gösterilmistir.

İsrail hükümetinin iddialarına göre duvarın insaatının sebebi, İsrail alanları içinde Filistin tarafından yürütülen direnis eylemlerini azaltmaktır; fakat bunun karsısında bu duvarın asıl insa hedefi coğrafi bir gerçeklik olusturmak istediklerini göstermektedir ve bu gerçeği değistirmesi zordur. Hâlbuki bu duvar Batı Seria ve İsrail arasında gelecekte bir sınır olarak görülmektedir. Filistin Büyükelçisi ile yapılan mülakatta Nabil Maruf, İsrail’in gerçek amacını; “İsrail’e göre geçici olan, bir güvenlik duvarı insa etmek istiyor; ancak bu duvarı Filistin topraklarını ihlal ederek yapmak yerine kendi sınırları içinde insa edebilirdi veya en azından beton ve bu kadar masraflı duvar yerine, kolayca çıkarılabilecek bir dikenli telde çekilebilir ya da aynı amaçla çalısan bir bariyer de yapılabilirdi. Ayrıca, İsrail’e göre geçici olan, bu duvarın insa edilmesi de doğru değildir; çünkü duvarın beton olması ve maliyeti bu duvarın kalıcılığının göstergesidir.” sözleriyle belirtmistir. Daha önce belirttiğimiz gibi, duvar insa edilmesi yeni bir fikir olmayıp Filistin direnisi ve İsrail tarafından bombalı saldırılara karsı bir tepki olarak olusmamıstır. 1992’de, eski İsrail basbakanı İzak Rabin döneminde Filistin Kurtulus Örgütü ile müzakerelere girmisken İsrail Ordu Komutanı’ndan güvenlik planların hazırlanmasını istemistir. Eğer barıs süreci basarısızlık ile sonuçlanırsa Filistin sehir halkı İsrail tarafından zorla bastırılacaktır. Barıs anlasmaları gerçeklesirse İsraillin toprakları ve halkının hakların korumak için uzun bir güvenlik duvarı yapılacaktır.
DUVARININ GERÇEK HEDEFLERİ
İsrail’in Güvenlik Duvarı, Batı Seria’yı yeniden bölme ve Filistin topraklarını isgal etme politikasının önemli bir parçası olduğu ve duvar meselesinin güvenlik meselesinden ziyade bir siyasi mesele olduğunu düsünüyor; ayrıca Filistin halkı kapılarının önüne kadar gelen duvarın isgalin bir parçası olduğu görüsünde birlesiyor.
– Duvarın insaatıyla birlikte; Batı Seria’daki bulunan İsrail’in yerlesim merkezlerinin ve ana yollarının tam anlamıyla kontrol altına alınması amaçlanmıstır. Ayrıca İsrail Güvenlik Duvarı’nın insaatıyla; İsrail doğu sınırlarında bir İsrail güvenlik sektörünün olusması ve doğudan gelebilecek riskleri önlemektir.
– Kudüs’ün korunması ve Doğu Kudüs’teki, mevcut kutsal yerlerin ziyaret edilmesini önlemek ve böylece Filistinliler tarafından kutsal sayılan yerlerin ziyareti engellenirse; Filistinliler hem dini benliklerini yitirmis olurlar hem de bu topraklardan daha kolay koparılabilirler.
– Duvarın, Yesil Hat’tın ortalama 3 ila 5 km ilerisinden güvenlik bölgesini olusturmak istemesidir ve aynı zamanda Batı Seria’daki su kaynaklarına el konulup, denetim altına alınması hedeflenmistir.
– İsrail Askeri Kuvvetleri’nin; Batı Seria ve Gazze Seridi üzerindeki hava sahası ve elektromanyetik alanın kontrol altına almak istemesidir.
– İsrail, Batı Seria ve İsrail arasında bulunan Yesil Hat’tın kaldırılması için çaba harcamıs ve Duvarın insaatıyla birlikte ilerdeki Filistin ve İsrail devletlerinin sınırı olacak sekilde düzenlemeyi hedeflemistir.
– Batı Seria’daki mevcut yerlesim merkezlerini İsrail Devletine katmak ve Batı Seria’daki nüfus yoğunluğu düsük en büyük alanını ele geçirmek için duvar insaatına baslanmıstır.
– Duvar insaatı ile Batı Seria’daki dört büyük kenti birbirinden ayırmak ve bunların tamamen İsrail tarafından kontrol edilmesini ve Filistin’in büyük sehirlerinin idaresini İsrail iç islerine bırakılmasını sağlamayı hedeflemistir.
– Duvar insaatının baslamasıyla birlikte; Filistinlilere bırakılan ve parçalanmıs olan topraklarda Filistin Devleti’nin kurulması imkânsız hale gelmis; bu sekilde Filistin ekonomisinin de kontrol edilmesi ve olusturulan siyasi baskıyı bir araç olarak kullanmaktadır.
– Filistin ile İsrail halkları arasındaki çatısma durumu devam ettirilmesi, böylece İsrail iç karısıklıkların ortaya çıkmasını ve İsrail’in olusabilecek iç sorunlarının artmasını engeller.
– Çatısmaların Filistin kentleri içinde kalmasını sağlamak ve İsrail’in askeri ve sivil kaybını engellemektir.
– Batı Seria, Doğu Kudüs ve Gazze seridinin birbirinden ayrılması ve herhangi bir durumda komsu ülkelerle bağlantısının engellemesi hedeflenmektedir; ayrıca tarihi Filistin’de Yahudi çoğunluğun korunmasını sağlamaktır; Çünkü yapılan istatistikler, İsrail’de yasayan Arap nüfusun giderek yükseldiğini göstermektedir. Duvarın insaatıyla birlikte İsrail’de yasayan Arap nüfusunun artmasını engellenmesi hedeflenmistir. Bunlar, İsrail’in duvar insa etmek istemesinin bazı gerçek sebepleridir. İsrail’in söylemi olan “bu duvar Filistin direnisçilerinden İsrail topraklarını ve
halkını korumak için insa edilmistir.” yargısı gerçeklikten uzaktır. Unutmayalım ki, güvenlik duvarı insaatına rağmen İsrail’in içinde birden fazla direnis eylemleri gerçeklesti. Kaldı ki Filistin iradesinin duvarlarla kırılması zordur. Güvenlik duvarının tamamlanmasıyla Batı Seria’da duvarın dısında ve içinde bulunan İsrail yerlesim merkezleri ve bu yerlesim yerlerinin nüfusu asağıdaki tabloda gösterilmistir.

SONUÇ
1389345850_030820130838434186600
İsrail’in isgal etmis olduğu toprakları ve kendi vatandaslarını korumak için II. İntifada sırasında, 14 Nisan 2002 yılında İsrail Basbakanlık Meclisi’nin kararı ile Batı Seria bölgesinde Yesil Hat’ta yakın 720 km boyunca uzanacak sekilde, birçok kesiminde beton zemine sahip, 8 metre yüksekliğinde ve elektronik kontrol sistemi ile destekli bir duvar insa edilmesine karar verilmistir. Duvar fikri, eski bir fikir olup İsrail liderlerinin iddia ettiği gibi yeni doğmus bir fikir değildir. Duvarın insa edilmesi fikri İsrail eski Basbakanı Ariel Saron’un döneminden( 1976’dan ) beri vardı. Bu plan, kendi kütüphanesi içinde bulunmustur ve her zaman bu duvarın Çin Seddi gibi olacağını açıklıyordu. O günden beri uygulamasına baslamak için fırsat bulmaya çalısıyordu.

İsrail güvenlik duvarı planları önceden beri düsünülen bir çalısmadır. Ancak İsrail güvenlik politikalarıyla yapım asaması baslamıstır ve bu duvar planları Saron tarafından olusturulduğu için bu plana “Saron Planı” da denilebilir. Saron planı bir kural ve üç asamaya ayrılır. İsrail’in güvenlik duvarının insaatının İsrail alanları içinde Filistin tarafından yürütülen direnis islemlerini azaltmasından ziyade, bölgede coğrafi bir gerçeklik olusturmak istediklerini göstermektedir ve bu gerçeği değistirmesi zordur. Hâlbuki bu duvar Batı Seria ve İsrail arasında gelecekte bir sınır
olarak görülmektedir. İsrail, ısrarla güvenlik amacıyla duvarı insa ettiğini belirtse de, aslında bu, güvenliği sağlamaktan ziyade bölgede istikrarsızlığı ve siddeti arttırmaktadır. Daha önce de dünyada birçok duvar yapılmıs ancak, bu duvarlar güvenliği tam anlamıyla sağlayamamıslardır. Kaldı ki günümüzde bu duvarın İsrail’in güvenliğini sağlayacağı da asikârdır. Gelisen teknoloji bu duvarların kullanılabilirliğini ortadan kaldırmıstır.

Duvar, hapsedilen Filistinlilerin hayatlarını daha da çekilmez bir hale getirmektedir. İsrail’in amacının salt güvenlik olmadığının en önemli göstergelerinden biri duvarın güzergâhıdır. Zira duvar, ateskes hattı olan Yesil Hattan geçmemekte; Yahudi yerlesimlerini koruyacak biçimde en verimli Filistin topraklarını, Batı Seria’nın doğusundaki ve batısındaki suyollarını ve yer altı su kaynaklarını kapsayacak sekilde insa edilmekte ve kimi bölgelerde 5 ila 20 km içeriye kadar girmektedir. Ayrıca duvar, Filistin sehirleri ile kırsalını birbirinden ayırmaktadır. Duvar insaatı isgal altındaki Filistin topraklarında İsrail’in yavasça ve sessizce gerçeklestirdiği etnik temizlik stratejisinin bir parçasıdır. İsrail her ne kadar Filistin Yönetimi’nin güvenliği sağlayabilme adına böyle bir tedbire basvurduklarını ve bunun geçici bir mahiyette olduğunu vurgulasa da, tecrübelere binaen bunun gerçek olmadığı ortadadır. Zira İsrail, bugüne kadar dıs baskılar; özellikle ABD baskısı olmaksızın isgal ettiği hiçbir topraktan çekilmemistir. İsrail’in güvenlik politikasına dayalı insa ettiği duvarın kalıcı olacağı yönünde endiseler giderek artmaktadır ki bu,
Saron’un uzun vadeli planlarına da uygundur.

  • Bu çalışmanın tüm hakları Abdüllatif Yadak adlı kişiye aittir…

Selahaddin Eyyubi: Hayatı, Kişiliği ve Din Anlayışı


Selahaddin Eyyubi Hayatı, Kişiliği ve Din Anlayışı

Selahaddin Eyyubi: Hayatı, Kişiliği ve Din Anlayışı
SELÂHADDİN-İ EYYÛBÎ ’NİN HAYATI
Yazının Sahibi: İbrahim Halil Ulaş
Selâhaddin Eyübi (ö.589/1193) yalnız Müslümanlar nezdinde değil, düşmanları tarafındanda takdir edilen ender şahsiyetlerden biridir. Savaş meydanlarında düşmanı Frenkleri bozguna uğratan Sultan Selâhaddin‘in, Kudüs ve Suriye sahil bölgesini fethi sırasında gösterdiği âlicenaplık Avrupalı tarihçiler tarafından takdirle karşılanmıştır. Selâhaddin-i Eyyûbi’nin hem Doğu’yu hem Batı’yı etkileyen güçlü mirası, kurduğu İslam birliği ve Haçlılarla mücadele politikası kendisinden sonra gelen birçok devletlere ve yapılar üzerinde de şüphesiz etkisini yüzyıllarca devam ettirmiştir. Selâhaddin-i Eyyûbi’yi ve İslam birliği politikası daha iyi anlamak ve kavramak için onun hayatına ve yaşamına dikkatlice bir bakmamız gerekir. Selâhaddin‘in babası Necmeddin Eyyûb’a nisbet edilen Eyyûbilerin menşei ve ilk devirleri, kendi zamanlarından itibaren tarihçilerin dikkatini çekmiş, bu konuda çok tartışılmış, çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. İbnü’l Esir; “Esedüddin ile kardeşi Necmeddin Eyyüp aslen er-Ravadiyye adlı şerefli bir kabileye mensuptur” der. Eyyûbilerle ilgili ilk bilgiler Azerbaycan’ın Duvin(Dovin) şehrini işaret eder. Bu konuda tarihçiler mutabıktır. Bazı tarihçilere göre: Selâhâddin aslen Hezbaniye aşiretine bağlı Kürd’lerdendir . Batılı yazarlar bu konuyu ön plana çıkarma çabası İçindedirler. Ancak tarihi gerçeklere dayanarak yapılan tesbite göre ise Eyyûbiler, Kürt, Türk ve Arap karışımıdır . Eyyübiler ailesinde, bu bahsi geçen etnik unsurların izlerini bulmak mümkündür. Irak’ın Tikrit kasabasına yerleşen ve Miladi XII. (Hicri VI.) yüzyılın başlarında Selâhaddin’in babası Eyyûb’ün veya dedesi Şazi ‘nin başkanlığında Irak’a gelen aile Selçuklu emirlerinden Behruz’un hizmetine girer. Eyyûbi ailesi Selçuklu sultanı Muhammet Tapar zamanında Irak‘a göç etmiştir. Ailenin Azerbaycan’dan güneye göç etmesinin sebebini bölgedeki Gürcü, Rus ve Abhazaların saldırısı sonucu olarak değerlendirmek gereklidir. Bu saldırılardan sonra aşiret reisi Şazi B. Mervan iki oğlu Necmeddin Eyyûb ile Esedüddin Şirkûh‘u alıp Irak’a göç etmiştir. Esedüddin ile Necmeddin Irak’a gelip Bağdat Şahnesi Mücahidüddin’in hizmetine girdiler. Mücahidüddin Necmeddin’in akıllı, ileri görüşlü ve güzel ahlaklı bir insan olduğunu gördü. Necmeddin Şirkûh’tan büyüktü, bu sebeble O’nu kendisine ait olan Tikrit kalesine tayin etti. Selçukluların Irak emiri tarafından Tikrit’e tayin edilen Eyyûb İbn Şazi burada adını çevresine duyurdu. Selâhaddin, babası Eyyûb İbn Şazi İbn Mervan el Kürdi’nin Tikrit valiliği sırasında 532 (1137–1138) yılında doğmuştur. Tikrit, Bağdat ile Musul arasında son derece müstahkem bir kale olup ilk devirlerde buğday ve zahire ambarı olarak eski Persler tarafından inşa edilmiştir. Tikrit kalesi Hicri 16 yılında Hz. Ömer devrinde İslam topraklarına katılmıştı.
525/1131 yılında Musul Atabeği İmameddin Zengî Tikrit yakınlarındaki Abbasi Halifesinin kuvvetlerine yenilince, Tikrit valisi Necmeddin Eyyûb, Zengî ’ye yardım ederek Fırat’ı geçmesini sağladı ve böylece Eyyûbiler ile Zengî arasında ileride tesirleri fazlasıyla hissedilecek olan bir dostluk başladı. Nitekim çok geçmeden, Eyyûbiler Selâhâddin’in doğduğu yıl olan (532/1137–38) Tikrit’ten Musul’a giderek Zengî ’nin hizmetine girdiler. Bir müddet sonra Necmeddin Eyyûb’ü, İmadüddin Zengî ’nin Baâlbek valisi olarak görüyoruz. Selâhaddin çocukluğunun en güzel yıllarını burada yaşamıştı. O, bu yıllarını ilim tahsil etmek, ata binmek, silah kullanmak, kılıç sallamak, cihada hazırlanmak ve yönetim usullerini öğrenmekle geçirmiştir. Sultan Selâhaddin’in babası Eyyûb ve amcası Şirkûh kısa sürede İmameddin’in büyük emirleri arasına girerek Haçlılarla yapılan savaşa katıldılar. 541/1146’da İmâdeddin ölünce iki kardeş idareye geçen Nuredin Mahmud Zengî ’nin hizmetine girdiler. Sonraki safhalar Eyyûbi hanedanı ve Selâhaddin için parlak bir istikbal ile netice verecek olaylarla doludur. Bu arada kabiliyetleri günden güne inkişaf eden Selâhaddin’de Sultan Nureddin‘in en büyük yardımcılarından ve emirlerinden oldu. 562/1167 yılında Dımaşk‘a gelen İmadeddin el-İsfehani Nureddin‘in onu yanından ayırmadığını söyler. Eyyûbiler için tarihi bir dönüm noktası olarak kabul edilen Mısır seferleri ile birlikte (559–564/1164–1169), Selâhaddin‘in tarih sahnesinde oynayacağı rolün imkânları da hazırlanmaktaydı. Mısır’da vezirlikten uzaklaştırılan Fatımî veziri Şaver Nureddin‘den yardım isteyince Nureddin Şirkûh’u askeri bir birliğin başına getirerek yanında yeğeni Selâhaddin ile birlikte Mısır’a gönderdi.
564/1169 yılında Mısır‘da idareyi ele geçiren Şirkûh, Fâtımî Halifesi Adil Lininilah tarafından vezir tayin edildikten iki ay sonra vefat etti. Bunun üzerine ordu komutanları Selâhaddin’i başkumandanlığa seçtiler. Fâtımî Halifesi’de Selâhaddin’i amcasının yerine vezir tayin etti. Daha sonra güçlü bir Sünnî devlet kuracak olan Selâhaddin bu münasebetle kısa bir sürede olsa Şîî bir devlette vezirlik görevini üstlendi. Bu durum İslam dünyasındaki mezhep kavgalarının meydana getirdiği ayrılıkları Haçlılar karşısında asgari düzeye indirdi. Sultan Selâhaddin siyasi-askeri tedbirlerle kısa sürede Fâtımî ordusu ve taraftarlarını idaren uzaklaştırarak 10 Muharrem 567/13 Eylül 1171 yılında Fâtımî hilafetini ortadan kaldırıp Abbasi halifesi adına hutbe okuttu. Böylece iki buçuk asrı aşkın bir zaman diliminde (909– 1171)hüküm süren Şîî Fâtımî devletinin yerine Sünnî bir devlet idareye hâkim oldu. Hiç şüphesiz iki buçuk asır devam eden Şîî-Fâtımî idaresine rağmen Sünnî kalabilen Mısır halkının Eyyûbileri desteklemesi bunda mühim rol oynadı. Nureddin Zengî ’nin 569/1174 yılında Dımaşk’ta ölmesi üzerine Dımaşk’taki emirleri tarafından Suriye’ye davet edilen Sultan Selâhaddin uzun uğraşlar sonucunda Suriyede’ki hâkimiyeti ele geçirdi. 12 Şevval 570/6 Mayıs 1175 Tarihinde Abbasi halifesi Mısır, Suriye ve El-Cezîre üzerinde Selâhaddin’in hâkimiyetini tanıdığına dair taklidini(senet) gönderdikten sonra Sultan bağımsızlığını ilan edip kendi adına hutbe okuttu. Selâhaddin bir taraftan Haçlılara karşı cihad ederken diğer taraftan ülkesini her açıdan mamur etmek için azami derecede gayret sarfetti. Selâhaddin vefat ettiği sırada Mısır, Hicaz, Libya, Yemen, Filistin, Şam ve El-Cezîre’de adına hutbe okunuyordu. Selâhaddin-i Eyyûbi’nin milliyeti hakkında çeşitli görüşler ileri sürülerek istismar yoluna gidildiği görülmektedir. Bunun başlıca nedeni Kudüs’ü fethetmek gibi çok önemli bir görevi yapan bu hükümdarı sahiplenmek endişesi olmalıdır. Ancak ileri sürülen görüşlerin sağlam tarihi delillere dayanmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nureddin Mahmut gibi büyük bir Türk kumandanının yanında tamamen Türk geleneklerine göre yetişen ve daima İslam mücahidi olarak mücadele ve hareket eden Selâhaddin-i Eyyûbi’nin milliyetini tespit etmek gerekirse Türk olduğu kabul edilir. Selâhaddin devletinin bir Türk devleti olduğuna ise hiç şüphe yoktur. Bu devlet Zengî ler devletinin bir uzantısından başka bir şey değildir. Memlukler devleti de Eyyûbilerin uzantısıdır. Mısır’da hüküm süren Eyyûbiler, Abbasilerden sonra süregelen şekilde Türklerden oluşan bir ordu kurmuşlardır. Özellikle Eyyûbi sultanlarından Melik’üs Salih, Türklere büyük önem vermiş ve ordusunu Türk memlüklere dayandırmıştı. Selâhaddin’in ağabeyisi Turanşah, kardeşleri Tuğtegin ve Böri, Türkçe adlar taşır. Annesi, Şihâbeddîn Mahmûd b. Tüküş (Tokuş) el- Harîmî’nin kardeşidir. Kızkardeşi Rabîa Hatun, önce Sadeddîn Mes’ûd b. Üner’le, sonra Muzafferuddîn Gökböri ile evlenmiştir. Ağabeyisi Şâhinşah, Kutlukız Hatun ile evlenmiş, bu evlilikten Ferruhşah doğmuştur. Kendisi de Nureddin’den dul kalan İsmetuddîn Âmine Hatun bin Uner’le evlenmiştir.
Bu üç devleti birbirinden ayıran sadece hanedanlarıydı. Teşkilatları, bayrakları ve dayandıkları maddi manevi unsurlar aynıdır, aralarında fark yoktur. Her üç devletin bayrakları sarı renkte olup üzerinde doru kartal vardır. Her üç devletin de siyasi ve askeri kadroları da aynı unsurlardan meydana geliyordu. Devlet ve ordu teşkilatı, eski Türk devletlerinde görülen devlet ve ordu teşkilatının aynıydı. Kültür unsuru bakımından ise Araplar ve Araplaşmış olanlar ön plandaydılar. Bu sebeple bürokratların ve ulemanın çoğu Araplardandı. Mısır’ın, Yemen’in, Trablusgarp’ın ele geçirilmesi bir Oğuz hareketi olarak görülür. Selâhaddin hiçbir zaman yeni bir devlet kurma iddiasında bulunmamış, Nuredin zamanında kurulan devleti parçalanmaktan ve dağılmaktan kurtarmaya çalıştığını defalarca ifade etmiştir. Selâhaddin devrindeki tarihçiler ve şairler ise onun devletini bir Türk devleti olarak görürlerdi. Bir Arap şairi olan İbn Sena el-Mülk’ün, Haleb’in zaptı dolayısıyla, Selâhaddin’e sunduğu kaside “Arap milleti Türker’in Devleti ile yüceldi. Ehl-i salib davası Eyüp oğlu tarafından perişan edildi” beyitiyle başlar . İbn Haldun’da Eyyûbiler ve Memluklar devletini tek bir Türk devleti kabul eder. Selâhaddin devrinden beri Türklerin devletinde ilmin teşvik ve himaye gördüğünü, Kahire’nin dünyanın büyük ilim merkezlerinden biri haline geldiğini söyler. Şu noktaya dikkatle değinmek gerekir ki ortaçağ bir iman ve cihad çağıydı. Din en birleştirici unsurdu. Bu devirde ki devletlerin karakterleri bir din devleti özelliği taşırdı. Bu nedenle etnik kimliği ne olursa olsun Müslüman devletler kendilerini bir İslam devleti olarak görmekteydiler. Avrupa devletleri de kendilerini bir Hıristiyan devleti olarak görüyorlardı. Ortadoğu’ya gelen Frenkler bir milletin değil Haç’ın yani Hıristiyanlığın temsilcileri olarak gelmişlerdi. Haç adına kanları ve canlarını vermişlerdir. Müslümanlarda bir millet için değil İslamiyet namına vatanlarını müdafaa ederek varlarını yoklarını bu uğurda feda etmişlerdir. Nureddin ve Selâhaddin işte bu ruhun temsilcileriydi. Hayatlarını bu uğurda harcadılar onlara göre her etnik grup İslam davasına yaptığı hizmete göre değer taşırdı. Nureddin “Oğuzlar İslam’ın kahramanlarıdır. Onların okları olmasa Frenklerin mızrakları karşısında kim durabilir?’’derken bunu ifade etmiştir. Selâhaddin devrinde daima birleştirici olmuş, ayrılıkçılara şiddetle karşı çıkmıştır. Melez bir kana sahip olmasına rağmen kendisi bir Türk sultanı ve devleti de bir Türk devletiydi. Nuredin ile Selâhaddin’in tarihi rollerini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bu iki hükümdar tarihte oynadıkları rol bakımından birbirini tamamlarlar. Nureddin olmasa Selâhaddin gelmezdi, Selâhaddin olmazsa Nureddin ‘in eseri kendi ölümüyle sona ererdi. Bu nedenle Sultan Selâhaddin’in Müslüman coğrafyasında, Haçlılara karşı kurduğu İslam Birliği’ni incelerken Nureddin’den bahsetmek şüphesiz ki elzemdir. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız Eyyûbi devletinin menşei ve kısmi olarak da yapısı; Türkler, Araplar, Kürtler gibi üç ana Müslüman grup, çeşitli etnik gruplara ait Hıristiyan ve Yahudilerden oluşmaktaydı.
29576817
Selâhaddin-i Eyyûbi’nin Kişiliği
Gerek doğuda, gerekse batıda hakkında en fazla kitap yazılan kişilerin başında Selâhaddin Eyyûbî (el-Melik en-Nâsır es-Sultân Selâhaddin Yûsuf b. Eyyûb, 1138–1193) gelir. III. Haçlı seferi esnasındaki mücadelesi ve gösterdiği sağlam irade, Haçlı seferleri tarihinde, onun İslam dünyasının kahramanlık sembolü haline gelmesini sağladı. Büyük bir kumandan, devlet adamı, imarcı, kültürel ve insani değerlerin koruyucusu olarak tarih kitaplarına geçmiştir. Gerektiğinde düşmanlarının dahi yardımına koşmaktan çekinmezdi. İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar ile olan
ilişkileri bunun canlı birer örneğidir. Avrupalılar gerçek bir İslam kahramanı görmüşler ve onun mertliğine, iyilikseverliğine karşı hayranlıklarını gizleyememişlerdir. Yazarların ve şairlerin eserlerinde kendisinden övgü ile bahsedilmiş, doğulu her yazar onu kendi milletine mal etmeye çalışmıştır. Namık Kemal, Evrâk-ı Perîşân adlı İslam kahramanlarından bahseden eserinin ilk bölümünü ona ayırmış, Mehmet Akif, Çanakkale şehitleri için yazdığı destanda ondan, “Şarkın en sevgili Sultanı Selâhaddin” ifadesi ile bahsederek, onun İslam dünyasının en çok sevdiği hükümdar olduğunu vurgulamıştır. Bayraklarındaki kartal armasının gösterdiği ve zamanındaki tarihçilerin ifade ettikleri gibi, devletleri bir Türk devleti idi. Bununla beraber Nureddin ve Selâhaddin, Türk sultanları olarak, mücadelelerini İslam namına yürütmüşlerdir. Selâhaddin’in iyi bir devlet adamı, cesur bir kumandan, iyi bir savaşçı, tecrübeli bir yönetici ve aynı zamanda iyi bir ilim adamı idi. Fakat olaylar ve o günün gündemi onu sadece savaş alanlarında tutmuş ve Hıttîn savaşının kumandanı olarak ismi ebediyen silinmeyecek şekilde dünya tarihinin büyük şahsiyetleri arasında mümtaz bir makama sahip olmak üzere tarihteki yerini almıştı. Zamanında yaşayan âlimler ondan düşük ve kaba bir söz duymadıklarını, iyi sözler söylediğini ağzının temiz olduğunu, asla sövmediğini, ahdine daime vefa gösterdiğini söylerler. Verdiği sözü tutan, insani duyguları kuvvetli bir kişi idi. Hata yapanları, kendisine kaba davrananları, suçluları affetmesini severdi. Harran’daki ağır hastalığı sırasında etrafındakilere karşı nazik davranışları İmameddin tarafından ehemmiyetle belirtilir. Selâhaddin’in yetiştiği dönem gençlik yıllarının oldukça kısa yaşandığı bir dönemdir. Gençler büyüklerin yetiştirildiği gibi yetiştirilmektedir. Bu geleneksel yaklaşımın İslam toplumu üzerindeki etkisi ne kadar vurgulansa azdır. Eğitimin merkezinde Kur’an’ın yer almasından dolayı İslam, mezhep ayrılıklarına rağmen büyük bir kaynaştırıcı güçtür. Genç Selâhaddin’i çağdaşlarına bağlayanın Kur’an ve “din ilimleri” eğitimi olduğu çok açıktır.

Hıttîn sonrası Renan de Chatillon’u anlaşmaları ve yeminleri sık sık bozduğu için öldürmüştür. Onu öldürdüğü sırada hükümdarların hükümdarları öldürmesi adet değildi. Nureddin ailesine karşı herhangi bir sert tutumu yoktur. Nureddin’i daima rahmetle yâd etmiştir. Kudüs ve sahil Bölgesi’nin fethi sırasında Frenklere karşı merhametli ve iyiliksever davranışları Avrupalı tarihçiler tarafından büyük bir takdirle bahsedilir. Selâhaddin, sadece Templier ve Hospitaler şövalyelerine karşı haşin davranmıştır. Bir de Richard’ın Akka‘da aman ile teslim olan Müslümanları kılıçtan geçirmesinden sonra, bir müddet düşmandan alınan esirleri öldürtmüştür. İbn Cübeyr’in kaydettiğine göre “Af konusunda hata etmek, haklı olarak cezalandırmaktan daha çok hoşuma gidiyor” derdi.90 Selâhaddin’in cesareti ondan sonraki nesiller için tam bir örnek olmuştu. Selâhaddin’in dillere destan olan cesaretini dostlardan önce düşmanlar itiraf ederler. O diğer hükümdarlar gibi ve sultanlar gibi tahtında kurulup sağa sola emir yağdırmaktan başka bir şey bilmeyen devlet adamlarından değildi. O savaş için emir verip de askeri cepheye sürerek saraylarında lüks içinde yaşayan sultanlardan da değildi. Savaş kazanılırsa şeref onlara ait, kaybedilirse suç kumandanların üzerine yıkılırdı. O savaşa askeri ile birlikte katılır, savaşta ilk saflarda yer alır ve düşmana önce O kılıç sallardı. En zor ve tehlikeli anlarda bile askerini terk ettiği görülmemiştir. Çok az askerle şehirden şehire koşar ve ülkesini Haçlılara karşı korurdu. Akka muhasarası sırasında Haçlılara gelen yardımın haddi hesabı olmamasına rağmen o asla savaş meydanından bir an bile ayrılmamış ve takviyeleri hiç de önemsemeden savaşmaya devam etmişti.
İşte bu büyük kahramanın Allah yolunda bu kadar dehşet bir azimle savaşması onun İslam’a olan bağlılığı ve ahrete olan büyük inancını göstermektedir. Selâhaddin Eyyûbî’nin danışmanlarından Usame ibn Munkız ondan bahsederken” İman ilkelerinin birleştiricisi, ehl-i salibi kahreden, adalet ve rahmet bayrağını yücelten, Emirü’l-Mü’minin sultasını ihya eden” ifadelerini kullanır. Bu maneviyatının yüksekliği, kuşkuyu yenmiş olması, dünyaya aldırış etmemesi düşmanına karşı onu başarılı kılmıştır. O hasta olduğu halde ordularının başından asla ayrılmamış ve onları savaş meydanında yalnız bırakmamıştı. İşte bu azim ona Kudüs yolunu açtı ve onu Hz. Ömer’den sonra bu mübarek beldenin ikinci fatihi mevkiine çıkardı. Salahaddin’in yanından hiç ayrılmayan Kadı İbn Şeddad der ki: ‘’Onun zihninde ve gönlünde cihaddan başka bir şey yoktu. Hep cihad ve Haçlılara karşı mücadeleden söz ederdi. Savaş aletlerinden başka hiçbir dünya malından söz etmez ve ilgi duymazdı. Bu cihad ve Kudüs aşkı onu dünyaya sırt çeviren zahit biri haline getirmişti. O çoluk çocuğunu ve asıl içinde büyüdüğü ülkesini terk edip küçük bir çadırdan başka ne eve, ne saraya ne bir köşke sahipti. Selâhaddin, devletin çok büyük malı ve mülkü karşısında yolundan asla geri kalmadı. Üç ayrı hükümdarlığın mirasına sahip olup bu mirası tek bir devlet hâkimiyetinde topladığı halde asla böyle bir zenginliğe iltifat etmedi. Selâhaddin, öldüğünde ne bir saray ne bir köşk nede bir hazine bıraktı. Hayatı boyunca ona zekât farz olmadı. Hemen hemen sarayda hiç oturmamış, savaştan savaşa koştuğu için otağından başka malı olmamıştı. İşte bundan dolayı İslam tarihinde “Sarayı olmayan tek sultan” olarak anılır. Selâhaddin kendisine başvuran bir ihtiyaç sahibini geri çevirmezdi. Kudüs’ün fethi sırasında etrafına toplanmış birçok insana dağıtacak bir parası mevcut değildi. Kendisine ganimetlerden veya başka yerlerden bir mal ve hisse gelecek olursa daha onu almadan fakirlere ve hak sahiplerine verirdi. Bindiği at dahil hibe edilmek üzere söz verilmiş olurdu. Üçüncü Haçlı seferi sırasında on iki bin ata sahip olduğu halde, cömertliğinden bir iki ay sonra binecek atı kalmamıştı. Böyle davranmasının nedeni, kendisini İslam ordusunun içinde savaşan bir asker olarak gördüğünden dolayı idi. O , asla kendisini bir Sultan olarak görmemiş, saraylarında debdebe içinde yaşayan kimselerle kendisini kıyaslamamış, amaçları ve cihad uğruna mücadele etmiştir. Devrin şartları ve savaş usulleri düşünüldüğünde Selâhaddin‘in bu inançlı kişiliği ve bol cömertliği onun ordu içindeki yerini artırıyordu. Askerin, komutanlarının sevgisini kazanmasına vesile oluyordu. Böylece ordusunun savaş ve mukavemet
gücü artıyor, şahsiyeti etrafında insanları çevresine toplayabiliyordu. Tabi ki Sultan Selâhaddin bu cömertliğinin meyvelerini topladı. Selâhaddin Mısır’a hâkim olduğu zaman aile efradına ve çevresindeki insanlara karşı çok cömert davranmıştır. Bu cömert davranışlar kendisine olan sevgiyi arttırmıştır. Hatta Mısır’da kendisine olan ilgi Mısır Halifesinin halk nezdindeki itibarını azaltmıştır. Kudüs’ün fethinde İsmailoğulları merhametli davrandılar. Onlar Sion(Kudüs)’ü zapt edince Latinlere merhamet ve iyilikle davranmıştır. Kudüs‘ü geri aldıktan sonra Eyyûbi hükümdarı Selâhaddin şehir halkına karşı inanılmaz derecede merhametli davranmıştır. İsa’nın mezarını adi mezarlığa çevrilmesine müsaade etmemiştir.

Selâhaddin’in Dini ve İlmi Yaşamı
Selahadin İslam birliğini şekillendirirken şüphesiz ki onun dini yaşamı ve itikadı bizim için önem arz etmektedir. Selâhaddin, itikatta Eş’âri, amelde Şafiî mezhebine bağlı idi. Selâhaddin devrinde Şafii fıkhı en parlak devrini yaşamıştır. Selâhaddin’in etrafında ki bürokratlar ve başkadılar bu mezhebe mensuptular bu devirde yetişen meşhur Şafii fakihleri arasında Şahrazuriler, İbn Asakirler, İbn Ebi Asrunlar, ibn Dirbaslar ve İbn Yunuslar bulunmaktadır. Bu noktada şunu belirtmek gerekir ki Mısır’da Sünnîliğin galibiyetini sağlayan âlimlerin çoğu da bu mezhebe mensuptur .  Kendisinin devamlı okuduğu bir itikat kitabı vardı. Bunu elinden eksik etmediği gibi çocuklarına da ezberletirdi. Çocukları ezberden okur oda onları dinlerdi. Hayatının son üç gününü baygın geçirdiğinden namazlarını kılamamıştı . Bunun dışında ki zamanda asla namazını geçirmemiş ve vakit geldiği anda at sırtında yolda gidiyorken bile hemen iner ve namazını kılardı. Çocuklarına takva ve ibadeti aşılar, etrafında ki emir ve kumandanlarına bundan ayrılmamalarını söylerdi. Selâhaddin devrinde Mısır’da ehlisünnet müntesipleri için medreseler inşa edilmiş, bu medreselerin ihtiyaçlarını temin etmek maksadıyla da büyük vakıflar vakfedilmiştir. Esasında Fâtımî ler devrinde de büyük bir ilim ve irfan merkezi olan Mısır, Selâhaddin’in Mısır’da devletini kurmasından sonra ilmî sahada daha aktif bir hüvviyete bürünmüştür. Fâtımî ler döneminden Selâhaddin’e miras kalan en büyük servet ise Zengî n kütüphaneleri olmuştur. Fâtımî ler’in kütüphaneleri İbn Ebû Tayy’ın ifadesiyle tam bir dünya harikası idi. O dönemde İslam dünyasının hiçbir yerinde Kahire sarayındaki kadar çok kitap yoktu. Bu kütüphane, Selâhaddin-i Eyyûbi’nin idareyi ele geçirmesinden sonra satışa çıkarılmış ve haftanın iki günü yapılan satışlar tam on yıl devam etmiştir. Selâhaddin’in kazandığı şöhret sadece askerî zaferlerine bağlanmamalıdır. Her ne kadar diğer alanlardaki gelişmeler askerî zaferlerin gölgesinde kalmışsa da bu, devrin diğer alanlarda gelişme göstermediği anlamına gelmez. Sosyal ve iktisâdi hayattaki gelişmeler, imar faaliyetleri, açılan sosyal hizmet müesseseleri ve kurulan medreseler, sultanın haklı olarak “Salâhü’d-dünya ve’d-dîn” lakabıyla anılmasını sağlamıştır. Selâhaddin hayatının bütününü ya ilim tahsili ya Haçlılara karşı cihad yahut devlet işlerini organize ile geçirmişti. Sürekli cihad ile meşgul olmasına rağmen iyi bir ilmi seviyeye sahip olup Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe biliyordu. İyi bir tarih bilgisine sahipti. Zamanının güçlü âlimlerinden İslam hukuku okumuştu.
Tüm bunların yanında bu devirdeki medrese inşasına verilen önemin siyasi nedenlerini zikredenler de bulunmaktadır. Buna göre Selâhaddin dâhili otoritesini güçlendirmek ve Haçlılara karşı siyasi birliği sağlamak için medreselerin oynayacağı rolü iyi tesbit etmiştir. Kısaca, Selâhaddin Allah’ın bütün emirlerine tereddütsüz uyan, Kur’an ve Sünnete bağlı, peygamber’in metodunu izleyen, itikadı oldukça kuvvetli, ibadete düşkün her konuda Allah’a tevekkül eden muttaki bir lider, dindar bir devlet adamıydı. Selâhaddin’in mutasavvıflara hürmet göstermesi, Mısır, Şam ve Kudüs’te onlar için hânkahlar yaptırması devrin büyük sûfilerinin Selâhaddin’e yanaşmasını sağlamıştır. Böylece tasavvuf eğitiminin yapıldığı imkânlar ve mekânlar da hazırlanmıştır. Sultan, selefe uygun tarzdaki İslamî ilimleri benimsediği için felsefî ilimleri hoş karşılamamakla birlikte bu konuda müsamahakâr davranmış, hatta felsefeyle uğraşan ve birçok felsefî eser te’lif eden Abdüllatif el-Bağdâdî’yi (ö.629/1231) himâye etmiştir. Bu sırada Suhraverdî’nin (ö.587/1191) idam edilmesi bir istisna teşkil etmektedir. Bu idamın gerçekleştirilmesinde fakihlerin büyük ısrarı olduğu belirtilmektedir. Bununla beraber Selâhaddin devrinde felsefî ilimlerin büyük ilerleme kaydettiği görülür. Onun ilme ve âlimlere verdiği değer neticesinde bölgeye âlimler ve bilim adamları akın etmişlerdir. Selâhaddin devri medreseleri hâdis tedrisatı bakımından son derece zengin kaynaklara sahiptir. Bu devirde Hâdis ilmi altın çağlarından birini yaşamıştır. Hâdisciler gerek halk; gerekse idareciler nezdinde büyük ilgi görmüşlerdir. Hâdis dinîn ve cemiyet nizamının temel taşlarından birisi olduğu için rağbet gören bir ilimdi. Eyyûbi Devleti’nin kurucusu Sultan Selâhaddin de ilmi sahada selefi Nureddin’in yolundan gitmiş ve bu alanda büyük muvafakiyyette sahip olmuştur. Selâhaddin’in Arap atlarının soyları kadar Arapların şecereleri, biyografileri ve tarihleri hakkında da bilgi sahibi olduğu söylenir. Daha da önemlisi, Ebu Temmam’ın Hamase’sini ezberlemesiyle takdir kazanmıştır. Selâhaddin 1187 yılında Akka ve Kudüs’ü fethedince Akka’da ki Hospitalierler sarayının bir kısmı ile Kudüs‘de ki Kamame kilisesi yanındaki Patrikhaneyi Sufilere ribat olarak vakfetmiştir. Bilindiği üzere başta Salahaddin olmak üzere Eyyûbi hükümdarlarından birçoğu, ilimle meşgul olmuş, aralarında eser te’lif eden melikler çıkmıştır. Sultan’ın tarih ve edebiyat kültürü çok genişti. İbn Şeddad , “Başkalarından duymadığımız güzel şeyleri ondan öğrenirdik” der. Selâhaddin’den başka hanedandan Takiyüddin, Ferruşah ile bunların oğulları el-Melik, el-Mansur ise birçok değerli eseri vardır. Kadı’l-Fadıl, İmameddin ve İbn Şeddad’ın ilim sahasındaki şöhretleri, ilim adamlarına verdikleri değer gün gibi aşikârdır. İlme ve âlimlere verdiği değerle temayüz eden Sultan Selâhaddin’e bu konuda hanedanına mensup melikler, emirler ve âlimler de destek vermişlerdir. Özellikle Selâhaddin devrinin önemli devlet adamlarından olan Kadiyü’l-Fazıl ve İmameddin el-Katib, Selâhaddin’in ilmi hayatla ilgili aldığı kararlarda büyük yardımlarda bulunmuşlardır.
Saladin_and_Guy
Selâhaddin-i Eyyûbi’nin Liderlik Özellikleri
Haçlılar karşısında İslam Birliğinin kurulması zorunluluğu en elzem konuların başında gelmekteydi. Haçlılar İslam coğrafyasında ki yürüttükleri siyasette Müslümanlar arasındaki küçük çıkar ve menfaat ilişkilerini kullanarak birlikte hareket etmelerine engel olmak en büyük amaçlarına ulaşmakta en çok başvurdukları bir yöntem idi. Şüphesiz kabul etmek gerekir ki, İslam dünyasında gerekli her türlü şartlar oluşsa dahi bir lider etrafında sonsuz maneviyat ve güven ile toplanabilmek en önemli meselelerden biriydi. İşte bu noktada İslam birliğini tesis eden herkesi etrafında sonsuz bir azim ve güvenle toplamayı başaran Selâhaddin-i Eyyûbi’nin kişiliğini ve farklı özelliklerini incelemek gerekmektedir. Sultan Selâhaddin‘in şahsiyetinin oluşmasında babası Eyüp ve amcası Şirkûh’un önemli tesirleri vardır. Selâhaddin’de bizzat kariyerine başlarken babası ve amcasıyla birlikte savaştığını ve “zaferlere katılarak kâfirlere karşı birlikleri kumanda ettiğini”yazmıştır. Eyüp ve Şirkûh’un da Nureddin Zengî ile olan idari ve teşkilat açısından olan ilişkilerinden daha önce bahsetmiştik. Babasından sükûnet, vakar, sağlam düşünme yeteneği ve siyasi basiret alan Sultan, amcasından da kahramanlık cesaret ve savaş taktikleri almıştır. Gençliğinin önemli bir bölümünü beraber geçirdiği Sultan Nureddin‘in tecrübelerinde Selâhaddin’in hayatında önemli etkiler bırakmıştır. Yüzyıla yakın bir zaman, Haçlı işgal ve hâkimiyetinde kalan Kudüs’ü bu zalim insanların zulmünden kurtaran Selâhaddin’in bu büyük fethi gerçekleştirmesinin en önemli sebeb ve itici gücü İslam’a olan bağlılığıdır. O, bir hükümdar ailesinden gelmemesine ve saltanatını babasından miras olarak almamasına rağmen, kendi şahsiyet ve dehasıyla kendisini etrafına kabul ettirmiş ve halkın sevgisi, askerin bağlılığı kendisini o makam ulaştırmıştı. Selâhaddin’in yakın çevresini etkilediği yüzeysel olarak gayet açıktı. Şikuh’un onu kendi oğullarının yerine yaver olarak seçmesinin muhtemelen onun yeteneklerinden kaynaklandığı, öte yandan 1165’de Nureddin’in onu Şam şıhneliği görevine atayarak ona daha fazla idari tecrübe kazandırdığını da belirtmeliyiz. Onu gerçekten yücelten, dürüstlük, sözüne güvenirlik ve düşmanına dahi gösterdiği mütevazı kişiliğinin yanında savaşlardaki cesur yüreğidir. Bu durumun örneklerini Haçlılarla mücadele ile geçirdiği ömrünün her safhasında görmek mümkündür. Bu durum düşmanlarının ağzından da dile getirilir. Şöyle ki; Richard Sultan’ın elçileri ile yaptığı bir görüşmede “Vallahi bu sultan büyük adam. Yeryüzünde ondan daha büyük kişi yok. ”diyerek onun büyüklüğünü ve hâkimiyetine olan hayranlığını dile getirmekten kendini alamıyordu.
Yine Kudüs muhasarası sırasında Frenklerin büyük patriği yanında mallarla dışarı çıktı. Selâhaddin’e patriğin mallarına el konulursa bunun Müslümanların yararına olacağı söylenince Selâhaddin: “Ben ahdi bozup hainlik etmem “ dedi ve on dinar hariç hiçbir şey almadı, hepsini yanlarındaki muhafızlarla Sur şehrine gönderdi.  Kudüs’ün alınması sırasında Selâhaddin’in gösterdiği büyük affedicilik ve merhamet kabul edilen bir gerçektir. Kudüs’ün fethinden doğan şeref ona İslam dünyasında yeterince saygı duyulması için yetercektir. Selâhaddin yufka yürekli denecek kadar merhametli bir duyguya sahipti. Güçlüye karşı zayıfı korumak onun en bilinen ve kabul gören özelliklerinden biriydi. Haftanın iki gününde, âlimlerin, fakihlerin ve kadıların hazır bulunduğu bir adalet divanı oluşturur, insanların haklarını korur, adaleti insanlar arasında yerleştirmeye çalışırdı . Kendisine bir şikâyette bulunan hiçbir Allah kulunu geri çevirmemiş, onu dinlemezlik etmemişti. 4 Şaban (9 Ekim 1187)tarihinde Müslümanlar Mescid-i Aksa’da Cuma namazı kıldılar. Selâhaddin Cuma namazı kıldıktan sonra Mescid-i Aksa’nın tamir edilmesini, sağlam ve mükemmel bir suretle yapılmasını ve nakışlarına özen gösterilmesi için bütün imkânların seferber edilmesini emretti; bunun üzerine benzersiz güzellikte mermerler, Kostantiniyye yapımı, altın yaldızlı, siyah taşlar ve ihtiyaç duyulan diğer şeyleri getirdiler. Netice olarak; Selâhaddin üstün kişilik ve liderlik vasıfları ve bu hayır işleri ile halkın gönlünü kazanmış, bu durum İslam coğrafyasında halk nezdinde onu yüceltmiş ve İslam halklarının liderliğini eline almıştır. O yaptığı işlerde halkın ve ordusunun çıkarlarını sevinçlerini ön planda tutar yaptığı imar faaliyetleri ile gönül kazanırdı. Selâhaddin gibi herkesin liderliğinde mutabık kalmış karizmatik kişilik, Müslümanların onun etrafında toplanmasına neden oluyor, bunun sonuncunda da manevi ve fiili anlamda İslam birliği’nin temelleri kendiliğinden ilerlemeler kaydediyordu.
  • Bu çalışmanın tüm hakları İbrahim Halil Ulaş adlı kişiye aittir…

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...