11 Nisan 2016

ASR-I SAÂDET’TE MÜNAFIKLIK VE MÜNAFIKLAR



ASR-I SAÂDET’TE MÜNAFIKLIK VE MÜNAFIKLAR

İç Düşmanlar:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin Mekke döneminde kâfirler müşrikler vardı, açıktan açığa inkâr ediyorlar, putlara tapıyorlardı. Medine’de ise münafıklar türemeye başladı. Bunlar özü sözüne, sözü özüne uymayan, iki yüzlü, dıştan mümin geçinip içinden inanmayan kâfirlerdi. Kimileri Medine’nin yerli halkından, kimileri de yahudilerdendi.
Münafıklar, tabiatları icabı müslümanların düşmanları kuvvetli olunca ortaya çıkmadıkları için; hicretten önce münafıkların varlığı bahis mevzuu değildi. Çünkü müslümanlar, müşriklerin korkup çekinmediği bir azınlık durumunda idiler. Dolayısıyla da İslâm düşmanları müslüman gibi görünmek ihtiyacında değildiler. Resulullah Aleyhisselâm Medine’ye yerleşip oradaki müslümanları siyasi bir teşkilâta kavuşturunca, bazı kimseler açıktan açığa onların karşısına çıkamadılar. 

Münafıklık yolunu seçerek müslüman gibi göründüler ve küfürlerini gizlediler.
Abdullah bin Ubeyy bin Selül hicretten önce Hazreç kabilesine reis olacaktı. Müslümanlığın Medine’de yayılması, Resulullah Aleyhisselâm’ın hicret etmesi, kendi kabilesinin onu bırakıp İslâm’a girmesi reisliğine mâni oldu. Bu sebeple kendisi de taraftarları da İslâm’a düşman oldular. Fakat bozgunculuklarını daha etkili yapabilmek için de, iman etmedikleri halde müslüman göründüler. Böylece bir de münafıklar zümresi türemiş oldu.
Yahudiler hiç boş durmuyorlar, Evs ve Hazreç kabileleri ile olan ittifak ve münasebetlerinden faydalanarak müslümanları kandırmaya çalışıyorlardı. Nicelerini şaşırttılar. Böylece daha birinci hicret yılında bu iki kabile arasında münafıklar türemeye başladı. Dıştan müslüman görünürler, el altından fesat çıkarmaya yeltenirlerdi.
•
Yahudilerden bir kısmı da görünüşte müslüman gibi davranarak, küfür ve inkârı kalplerinde gizlerlerdi.
İslâm’ın kudreti artmış olduğundan, bu gibi fitne ve fesatçılar, Mekke müşrikleri gibi açıktan fesat çıkarmaya cesaret edemezlerse de gizliden gizliye icraatlarını yapmaktan geri kalmazlardı. Yeri geldikçe, fırsat buldukça nifaklarını yayarlardı.
Râfi’ bin Hureymele öldüğünde Resulullah Aleyhisselâm:
“Bugün büyük bir münafık öldü.” buyurmuştur.
Bu münafıklar Mescid’e de gelirlerdi. Bazen de diğer yahudilere ve İslâm düşmanlarına nakletmek için müslümanları dinliyorlardı. Bir defasında Resulullah Aleyhisselâm onlardan bazılarını gizli gizli konuşurken görmüştü. Verdiği emir üzerine Mescid’den dışarı çıkarıldılar. Müslümanlar onları dışarı atarken “Yazıklar olsun size! Resulullah’ın mescidinden çıkarılan pis münafıklar!”dediler.
Münafıkların hepsinin durumu aynı değildi. Bunlardan bir kısmı Abdullah bin Ubeyy ve Hâris bin Süheyh gibi ileri gelenler idi. Büyük çoğunluk ise akrabalık ve müttefiklik gibi çeşitli sebeplerle körü körüne bunlara uyan kimselerdi.
•
Ayrıca bedevî, yani göçebe hayatı yaşayan çöl Arapları arasında da münafıklar vardı.
Kur’an-ı kerim onlardan şu şekilde söz etmektedir:
“Çevrenizdeki bedevi Araplardan ve Medine halkından münafıklar vardır. Bunlar münafıklıkta mahir olmuşlardır. Sen onları bilmezsin, biz onları iyi biliriz.
Biz onlara iki kez azap edeceğiz. Sonra da onlar daha büyük bir azaba itileceklerdir.” (Tevbe: 101)
Hangi gruptan olursa olsun, bütün münafıklar hemen hemen aynı vasıfları taşımaktadır.
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlar.” (Âl-i imran: 167)
Münafıklar müslümanlar arasına nifak ve ayrılık sokucu fikirler atıyorlar, Resulullah Aleyhisselâm’ı müminler nazarında küçük düşürmeye çalışıyorlardı.
Bu yıkıcı faaliyetleri birçok defalar Resulullah Aleyhisselâm’a intikal etmiştir. Kendisine ulaşan her bir şikâyeti dinliyor, şikâyet edilenleri sorguya çekiyordu. Fakat bunlar suçlarini inkâr ediyorlar, kelime-i şehadet getirerek müslüman olduklarını tekrarlıyorlardı. Fakat sık sık gelen vahiyler, haklarındaki şikâyetleri inkârlarına rağmen teyid ediyordu.
Meşhur ifk hadisesi bunun bir numunesidir.
Resulullah Aleyhisselâm’ı küçük düşürmek için karşılarına çıkan her fırsatı değerlendirme yoluna giderlerdi.
•
Münafıklar müslüman olduklarını ilân etmeleri sebebiyle zâhirde müslüman kabul ediliyorlardı. Müslümanların sahip oldukları bütün haklardan istisna olmaksızın istifade ediyorlardı, cemaatle kılınan bütün namazlara, askeri seferlere katıldıkları gibi, ganimetlerden de eşit şekilde paylarını alıyorlardı.
Resulullah Aleyhisselâm onların yıkıcı faaliyetleriyle ilgili bir şikâyet olunca veya ters icraatlarına bizzat şahid olunca gereken tahkikatı yapıyor, sorguya çekiyordu. Suçlarını bazen itiraf ediyorlar, çoğu zaman ise inkâr ediyorlardı. Gerek şahsi tahkikatı, gerekse vahiy yoluyla haklarında verilen bilgi sonunda, sabit olan suçlarından dolayı onları cezalandırmaktan ziyade tevbe etmeye, af dilemeye dâvet ediyordu.
Haklarında uygulanan bu müsamaha karşısında münafıklar Resulullah Aleyhisselâm’ı saflıkla vasıflandırarak alaya almaya başladılar.
Bir defasında bir yerde toplanan münafıklar Resulullah Aleyhisselâm hakkında ileri geri konuşmuşlar, şânına lâyık olmayan şeylerle anmaya başlamışlardı. İçlerinden bazıları “Onun hakkında böyle dedikodu yapmayınız. Korkarım ki kulağına gider, o zaman da bizim için iyi olmaz!” dediler. Cülâs bin Süveyd “Biz istediğimizi söyleriz, sonra da onun yanında söylediğimizi inkâr ederiz. Üstüne bir de yemin bastırdık mı, bizim doğru söylediğimize hemen inanır. O her duyduğuna inanan bir kulaktır.” diye konuştu.
Bunun üzerine nâzil olan Âyet-i kerime’de Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:
“Onların içinde öyleleri vardır ki Peygamber’i incitirler.” (Tevbe: 61)
Onun mübarek kalb-i rahimini rencide etmekten geri durmazlar.
“O her söyleneni dinleyen bir kulaktır derler.” (Tevbe: 61)
Herkesi dinler, işittiği her haberi doğrular, herkesin sözüne inanır.
“Resulüm! De ki: O sizin için bir hayır kulağıdır.” (Tevbe: 61)
Evet bir kulaktır, fakat sizin zannettiğiniz gibi değil. O başka bir şey dinlemez, işitilmesi ve kabul edilmesi gereken şeyleri işitir.
O öyle bir peygamberdir ki;
“Allah’a inanır, müminlere inanır.” (Tevbe: 61)
Allah-u Teâlâ’nın azametini, yüceliğini bildiği için iman eder, buyurduğu hususlarda tasdik eder. İhlâs ve samimiyetlerini bildiği için müminlerin söylediklerini dinler, haber verdikleri hususlarda onları tasdik eder. Çünkü onun nazarında müminler doğru sözlüdürler, yalan söylemezler.
Ve o şânı yüce Peygamber:
“O sizden iman edenler için bir rahmettir.” (Tevbe: 61)
Çünkü Allah-u Teâlâ onun vasıtasıyla küfürden kurtarıp imanı nasip etmiştir.
“Allah’ın Peygamber’ini incitip üzenlere acıklı bir azap vardır.” (Tevbe: 61)

Onlar dünyada da, âhirette de belâlarını bulacak, ebedî azaba düçar olacaklardır.


Tedbirler:

Bütün müsamahaya rağmen Resulullah Aleyhisselâm münafıklara karşı ihtiyatı elden bırakmamıştır.
Onun bu tedbiri sayesinde hile ve desiseleri ortaya çıkacak diye devamlı bir korku içinde idiler.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Münafıklar kalplerinde bulunanı onlara haber verecek bir sûrenin üzerlerine indirilmesinden çekinirler.” (Tevbe: 64)
Hem nifaka devam ediyorlar, hem de gizli plânlarını Kuran-ı kerim’de teşhir edecek bir sûrenin inmesinden endişe edip duruyorlardı.
“Resulüm! De ki: Siz alay edip durun. Şüphesiz ki Allah o çekinip durduğunuz şeyi açığa çıkaracaktır.” (Tevbe: 64)
Nitekim açığa çıkarmış, kalplerinde sakladıkları nifakı ve şikakı teşhir etmiştir.
•
Resulullah Aleyhisselâm münafıkların toplanarak bir araya gelmelerine fırsat vermezdi. Süleylim adındaki bir yahudinin evinde toplanarak Tebük seferine katılmak isteyenlere mâni olmaya çalışan bir grup münafığın üzerine Talha -radiyallahu anh- başkanlığında bir ekip göndererek evi yakmalarını emir buyurmuş, emir derhal yerine getirilmiştir.
Keza Resulullah Aleyhisselâm Tebük seferinde iken, münafıklar tarafından inşâ edilmiş olan Dırar mescidinin yıktırılmasını da emir buyurmuştu.
•
Resulullah Aleyhisselâm neticede münafıklara karşı takip ettiği metot sayesinde vahdeti korudu, teşkilâtlanmalarına mâni oldu.

Abdullah bin Ubeyy bin Selül ölünce nifak kaynağı kurudu, etrafında toplandıkları bu baş münafığın ölümü ile münafıklar da dağıldılar.

İMANDAN SONRA KÜFÜR

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin mahrem-i esrârı olan Huzeyfe -radiyallahu anh- Hazretleri buyururlar ki:
“Münafıklık Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- devrinde vardı. Şimdi ise imandan sonra küfür vardır.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 2120)
Huzeyfe -radiyallahu anh- Hazretlerinin bildirdiği üzere münafıklar Asr-ı saâdet’te Abdullah bin Ubeyy bin Selül’ün başkanlığı altında teşekkül etmiş habis bir zümre idi. Bunlar iman ile küfür arasında bir nifak örtüsüne bürünerek hayatlarını korumuşlardır. Fakat Asr-iı saâdet geçtikten sonra iman ile küfür arasında bir nifak merhalesi kalmamıştır. Çünkü bir müslüman gönlünde küfrü gizlemekle “Mürted” olur.
Asr-ı saâdet’te münafıklar savaş, gazâ gibi birliği icap eden her işte yan çizerlerdi. Fakat görünüşte inandıklarını iddiâ ettikleri için Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Uhud ve Tebük seferlerindeki döneklikleri gibi birçok bozguncu hareketlerine rağmen cezâ uygulamazdı.
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- gibi bir kısım Ashab tarafından bu habis zümrenin topluca yok edilmesi teklif olunduğu halde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Bırakınız! ‘Muhammed ashabını öldürüyor!’ diye ortaya ikinci bir fitne çıkarılır.” buyurdu.
Huzeyfe -radiyallahu anh- Hazretlerinin buyurduğu üzere daha sonra İslâm dini tamamiyle kuvvet bulunca artık iman ile küfür arasındaki nifak maskesi atılmıştır. Bütün bunlar artık gizli-kapaklı değildir. Öyleyse nifak, imandan sonra küfür gibidir.
Huzeyfe -radiyallahu anh- Hazretlerinin bir beyanları da şöyledir:
“Zamanımızın münafıkları Asr-ı saâdet’teki münafıklardan daha şerlidirler. Çünkü Asr-ı saâdet’teki münafıklar nifaklarını gizlerlerdi. Şimdikiler bütün bütün açığa vuruyorlar.”

İSLÂM’IN İÇ DÜŞMANLARI MÜNAFIKLAR

Küfür Dolu Kalpler:
Allah-u Teâlâ münafıkların bir kapıdan girip diğer kapıdan çıktıklarını ve hep bu hâl üzere olup, kalplerinde ise tam bir küfür taşıdıklarını Âyet-i kerime’sinde beyan buyurmaktadır:
“Size geldikleri zaman: ‘İnandık!’ derler. Halbuki yanınıza kâfir olarak girip kâfir olarak çıkmışlardır.
Allah onların gizlediklerini daha iyi bilir.” (Mâide: 61)
Durumlarında herhangi bir değişiklik olmamıştır. Duydukları ve gördükleri şeylerden hiç etkilenmemişlerdir.
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“‘İtaat ettik!’ derler. Fakat senin yanından ayrıldıktan sonra, içlerinden bir kısmı, sana söylediklerinin tersine geceleyin plân kurarlar. Allah da onların geceleyin tasarladıklarını yazmaktadır. Onlardan yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter!” (Nisâ: 81)
“Sizden olmadıkları halde sizinle beraber olduklarına yemin ederler.” (Tevbe: 56)
Halbuki onların kalpleri, dillerinin söylediğini inkâr etmektedir. Kalpleri inkâr ettiği için onlar mümin değildirler.
“Allah onların kalplerini imandan çevirmiştir.” (Tevbe: 127)
Onun içindir ki imana yaklaşamamaktadırlar.
“Artık onlar Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?” (Câsiye: 6)
Elbette Kelâmullah’tan sonra iman edecek bir şey olamaz. Kelâmullah’ın uyarması ile uyanmayanları başka hiçbir ses uyaramaz. Hiçbir hakikat Allah-u Teâlâ’nın beyan buyurduğu hakikatlar kadar kesin olamaz.
“Her yalancı, günah yüklü kimseye veyl!” (Câsiye: 7)
En büyük azap ona müteveccih bulunmaktadır. Bu ise çok büyük bir tehdid-i ilâhîdir.
“Allah’ın âyetlerinin kendisine okunduğunu işitir de, sonra onları sanki hiç işitmemiş gibi büyüklük taslamada ısrar eder.
İşte onu acıklı bir azap ile müjdele!” (Câsiye: 8)
Bu azaba müjde denilmesi tahkir içindir.
Allah-u Teâlâ bu yalancıların ahirette karşılaşacakları azabı şöylece açıklamaktadır:
“Önlerinde de cehennem vardır. Kazandıkları şeyler ve Allah’ı bırakıp da edindikleri dostlar, onlara hiçbir fayda vermez. Onlar için büyük bir azap vardır.” (Câsiye: 10)
Hak ve hakikatı apaçık ortaya koyan Âyet-i kerime’lere rağmen dinden çıkan bir münafık, azabın en acısına müstehak olmuş demektir.
“İşte bu Kur’an bir hidayettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince, onlara tiksindiren, elem verici bir azap vardır.” (Câsiye: 11)

“Münafıkların Kur’an-ı kerim Üzerinde Cedelleşmeleri”:

Günümüzde ortalığı ifsat ateşine veren münafıklar, Hazret-i Allah’ın din-i mübin’i olan İslâm’ı; menfaatlerine, gaye ve maksatlarına âlet ederek, İslâm’ın ulvî hükümlerini kendi çıkarları doğrultusunda makamı, mevkisi, şöhreti için bozmaya, değiştirmeye, yozlaştırmaya çalışarak Hazret-i Allah’a alenen hasım kesilmektedirler.
“İnsanlar arasında öyleleri var ki, bir bilgisi olmadığı halde Allah yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için boş lâfı satın alır. İşte onlara alçaltıcı bir azap vardır.” (Lokman: 6)
Cühelâ gürûhu nefislerini ilâh edinmişler, Allah-u Teâlâ’ya hasım kesilmişler, İslâm’mış gibi görünüyorlar ve fakat küfre hizmet ediyorlar. Din-i İslâm’ı tahrif ve tahrip etmek için bütün güçleriyle çalışıyorlar. Din-i İslâm’da olmayan şeyleri; hurafe, bidat, yalan-yanlış olarak bütün güçleriyle yaymaya çalışıyorlar. Öyle ki Hazret-i Kur’an’ın üzerine münakaşa yapıp çekişerek bu yolla tahrip ve tahrif etmeye çalışıyorlar. Müslümanların gönüllerini bulandırmak için, bir yerlere yaranmak için, dinini ve imanını dünyalığa satıyorlar. Böylece münafık durumuna düştüler. Din-i İslâm’ı tahrip etmek isteyen kim olursa olsun kâfirdir, zâlimdir, fâsıktır.
Hazret-i Kur’an’ı tahrip ve tahrif etmek isteyenlere karşı Allah-u Teâlâ’nın hitâb-ı ilâhî’si:
“Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse, işte onlar kâfirlerdir.” (Mâide: 44)
Reform adı altında İslâm dini’ni aslından çıkarmak ve hurafeler koymak ve din-i İslâm’ı bozmak isteyenlere ilâhî hitap:
“Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse, işte onlar zâlimlerdir.” (Mâide: 45)
Allah-u Teâlâ’nın emir ve nehiylerini en iyi bilen ve tebliğ eden, âhir zaman peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’dır. Âyet-i kerime’lerle, Hadis-i kudsî’lerle ve Hadis-i şerif’lerle 1400 küsur seneden beri devam edegelen emr-i peygamberî’yi değiştirmek isteyenler hakkında Allah-u Teâlâ’nın hükmü budur:
“Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse, işte onlar fâsıklardır.” (Mâide: 47)
Yaratmak da emretmek de Allah’a mahsustur. Mahlûkun hiç hükmü yoktur. Bunu değiştirmek aleviye mi kalmış? Buna tevessül edenler müslüman değildir. Onlar müslümanmış gibi görünen münafıklardır.
Bunlar Allah-u Teâlâ’nın dinini bıraktıkları, şeytanın adımlarına uydukları için bu hale düşmüşlerdir.
Âlim olduklarını sandılar, ulemâ sıfatı altında cehaletlerini ve küfürlerini yaydılar. Bu gibi kimselerin ifsatları çok, tahribatları büyüktür.
Onlar Allah-u Teâlâ ile ilgilerini kesmişler, halk ile ilgilerini kurmuşlar. Onların alış-verişi halk iledir. Yalnız ve yalnız nam, şöhret, gösteriş, riyaset ve mevki düşünürler.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Onlar hem insanları Kur’an’dan men ederler, hem de kendileri ondan uzak dururlar.
Böylece ancak kendilerini helâke atarlar da farkına varmazlar.” (En’am: 26)
Kendileri Hazret-i Kur’an’ın nur ışığından faydalanamadıkları gibi, başkalarının da faydalanmasına engel oluyorlar.
Onlar Allah-u Teâlâ’nın dinini tahrip etmeye çalışırken Allah-u Teâlâ da dünyayı tahrip ediyor ve edecek.
Şöyle ki:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde, kıyamet günü gelmeden önce helâk olmaktan yahut da şiddetli azabın gelip çatmasından kurtulabilecek hiçbir memleket halkının bulunmadığını beyan buyurmaktadır:
“Hiçbir memleket hariç olmamak üzere, biz onu kıyamet gününden önce ya helâk ederiz veya onu şiddetli bir azapla cezalandırırız.” (İsrâ: 58)
Bu helâk etme ya tamamen yok etmek veya halkına şiddetli azap etmek suretiyle olur. Nitekim küfür ve fâsıklık sebebiyle yeryüzünde zaman zaman nice felâketler baş göstermektedir.
“Bu, kitapta (Levh-i mahfuz’da) yazılıdır.” (İsrâ: 58)
Ne zaman olacağı, onu gerektiren sebepler ve nasıl olacağı gibi hususlar, hiçbir şey bırakmamak kaydıyla Levh-i mahfuz’da yazılmıştır. Bu hüküm kesin olarak yerine getirilecektir.

Allah-u Teâlâ’nın Dini ile Alay Eden Münafıklar:


Âyet-i kerime’lerde Kelâmullah’ı işitmekle beraber onlardan faydalanmaktan yüz çeviren, sağır kesilmiş gibi tavır takınan, din-i ilâhî ile alay etmek küstahlığında bulunan ve bu yüzden pek büyük bir felâkete kendisini atan münafıkların vasıfları ve âkıbetleri beyan buyurulmaktadır:
“İnsanlar arasında öyleleri var ki, bir bilgisi olmadığı halde Allah yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlara alçaltıcı bir azap vardır.” (Lokman: 6)
Kendilerini müslüman gibi gösteren münafıklar saptırdığını hissettirmeden, yaptığı işin sonunu sezdirmeden dini bozmak, insanları Allah yolundan alıkoymak için böyle bir değişmeye girişirler.
Ellerinde hiçbir delil olmadığı halde kupkuru bir laf yığını ile insanları hidayet yolundan saptırmak, Allah-u Teâlâ’nın dosdoğru dininden uzaklaştırmak ve bu yüce Kitab’ın âyetleriyle alay etmek için böyle yaparlar. Hem kendilerini, hem de başkalarını bu boş sözlerle saptırarak ve sapıtarak hayatlarını tüketir giderler. Allah-u Teâlâ’nın dinini alaya almak, O’nun âyetlerini hafife almak ve inkâr etmek kadar büyük dalâlet olamaz.
Nasıl ki onlar Allah’ın âyetlerini ve yolunu hafife almış küçük görmüşlerse, aynı şekilde onlar da ahirette devamlı azaplarla alçaltılacaklardır.
“Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki kulaklarında ağırlık varmış da işitmiyormuş gibi büyüklük taslayarak sırt çevirir.” (Lokman: 7)
Onlara iltifat etmez, sağır olmadığı halde duymamış gibi davranır, bu âyetleri işitmekten rahatsız olur. Kendi vehim ve zannı ile karşı çıkar, hükmünü kaldırmaya çalışır.
“Artık sen ona acıklı bir azap ile müjde ver.” (Lokman: 7)
Âyet-i kerime’de en şiddetli azabı müjdelemek suretiyle onunla alay edilmektedir.
“O bizim âyetlerimizden bir şey öğrendiği zaman, onlarla alay eder, işte öyleleri için alçaltıcı bir azap vardır.” (Câsiye: 9)
Allah-u Teâlâ’nın âyetlerini küçümseyip kendi zannını hüküm yerine koyan kimselerin azabı hiç şüphesiz ki çok ağırdır. Kelâmullah’tan yüz çevirerek onlarla alay eden kimselerin iman etmeyen kimseler olduklarına delildir.
•
Asr-ı saâdet gibi ulvî bir asırda yaşadıkları halde iman kalplerine nüfuz etmeyen münafıklar Resulullah Aleyhisselâm’ın meclisine gelirler, sözlerini dinlerler, fakat iman ile itina ile dinlemedikleri için iyi bellemez, hafife alır, alay ederlerdi.
Bu hususta nâzil olan Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Resulüm! Onlardan seni dinlemeye gelenler de var. Fakat senin yanından çıkınca, kendilerine ilim verilen kimselere (alay yoluyla) ‘O demin ne demişti?’ derler.” (Muhammed: 16)
Resulullah Aleyhisselâm’ın meclisine tesadüfen bile gelip kulaklarını mecburen ona çevirmiş bile olsalar gönülden ilgi duymuyorlardı, çünkü Resulullah Aleyhisselâm’ın tebliğ etmiş olduğu ilâhî emirler onların nefsanî arzularına uymuyordu.
“İşte böyle. Çünkü onlar Allah’ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır. Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed: 9)
Bunun içindir ki hak sözleri ve uyarıları kabul etmezler, takip ettikleri bâtıl yoldan geri dönmezler.
Aradan asırlar geçmiş, durum hiç değişmemiştir. Her asırda olduğu gibi günümüzdeki münafıkların durumları da aynıdır. Kur’an-ı kerim’in mucizelerinden birisi de her asra hitap etmesidir.
Münafıkların işittikleri halde “O demin ne demişti?” diye sordukları o ulvî hakikatler, hidayete erenlerin hidayetini daha da artırır. Nasipsizlerin ikrahla terkettikleri o meclisten, nasipli olanlar ilim ve irfanlarını artırmış olarak ayrılırlar.
Mütebâki Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Hidayeti kabul edenlere gelince, Allah onların hidayetini artırmış ve onlara takvâ yollarını ilham etmiştir.” (Muhammed: 17)
O sayede onlar gereken hazırlığı yapmakta; Cenâb-ı Hakk’a kul, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine ümmet olmak için çalışmaktadırlar.
•
Münafıklar kâfirlerin en murdarı, en habisi oldukları için ebedî ikametgâhları da cehennemin en dibidir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadir:
“Münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Artık onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın.” (Nisâ: 145)
Çünkü onlar İslâmiyet’i karıştırmışlar, ihanet etmişler, nankör olmuşlardır.
Allah-u Teâlâ imansızların âkıbetini haber verirken münafıkları kâfirlerden önce anmış, âkıbetlerini haber vermiştir:
“Allah münafık erkeklere, münafık kadınlara ve kâfirlere içinde ebedî kalacakları cehennem ateşini hazırlamıştır.
Bu onlara yeter. Allah onlara lânet etmiş, rahmetinden uzaklaştırmıştır. Onlar için sürekli bir azap vardır.” (Tevbe: 68)
Cehennemde her çeşit azap mevcut olduğu gibi, orada ebedî kalmaktan daha kötü bir azap tasavvur edilemez.
•
Bunlar din-i İslâm’ı eğlenceye alanlardır.
İşte Âyet-i kerime:
“Dinlerini oyun ve eğlenceye alanları, dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak.” (En’am: 70)
Bu gibi kimseler, uymaları ve yoluna girmeleri gereken dinlerini oyun ve eğlence edindiler. Dini hükümleri kendi arzularına göre yalan-yanlış yorumlamaya kalkıştılar. Zan, nam, gaye, maksat ve menfaatleri için bu Din-i mübin’i vasıta olarak telakki ettiler.
İşte Allah-u Teâlâ “Onları bırak!” diye emir veriyor. Onlar büyük bir azaba uğrayacaklar, elim bir cezaya çarptırılacaklardır.

EN KÖTÜ VASIFLAR MÜNAFIKLARINDIR




EN KÖTÜ VASIFLAR MÜNAFIKLARINDIR

Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde her fırsatta münafıkları lânetlemiş ve onların durumlarından müminleri haberdar etmiştir. Yüzden fazla Âyet-i kerime’de münafıkların şerlerinden ve alâmetlerinden bahsedilmiştir. Bunlarla cihad etmek hususunda Resulullah Aleyhisselâm’a dahi emir buyurmuş, hususiyetle Münafikûn sûre-i şerif’ini indirerek münafıkların sahtekârlıklarını ortaya sermiştir.
Bakara sûre-i şerif’inin hemen başında müminler hakkında iki Âyet-i kerime, kâfirler hakkında üç Âyet-i kerime, münafıklar hakkında ise onüç Âyet-i kerime ile bilgi verilmesi, bu hususun ne kadar mühim olduğunu göstermektedir.
Allah-u Teâlâ çeşitli Âyet-i kerime’lerinde münafıkların özelliklerini beyan buyurmaktadır:

• İman ile küfür arasında bocalarlar.
“Ne onlarla olurlar, ne bunlarla olurlar. İkisinin arasında bocalayıp dururlar.” (Nisâ: 143)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde onların dinleri hususunda şaşkın olduklarını, şeytanın onları tereddüte düşürdüğünü beyan buyurmaktadır.
Ne müminlere uyarak tam mümin olurlar, ne de kâfirlere uyarak müşrik olurlar. Ne müminlere katılırlar, ne de kâfirlere.

• Müslüman olduklarını iddiâ ettikleri halde, Hazret-i Kur’an’ın bir kısmını kabul bir kısmını inkâr ederler.
“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise en şiddetli azaba çarptırılacaklardır. Allah yaptıklarınızdan aslâ gafil değildir.” (Bakara: 85)
Kur’an-ı kerim’in bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak küfürdür.

• İmandan çekinirler.
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve Peygamber’e gelin!’ denildiği zaman, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisâ: 61)
Onlar Allah-u Teâlâ’nın ulvî hükümlerine uymak istemezler.
“Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet geldiği zaman mutlaka ondan yüz çevirirler.” (Yâsin: 46)
Onlar kelâmullah olan Kur’an-ı hakîm’in ulvî beyanlarını olduğu gibi kabul edip de İslâm’la müşerref, imanla münevver olmak istemezler.
“Onlardan yüz çevir. (Dâvetine uymamalarından dolayı) sen kınanacak değilsin.” (Zâriyat: 54)

• Müslümanları kâfir yapmaya çalışırlar.
“Onlar kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr edip sapmanızı isterler ki, onlarla bir olasınız.” (Nisâ: 89)
Herkes aslını icrâ etmek istiyor. Kimisi hayırda, kimisi şerde. İyinin gayesi iyiliğe çekmek olduğu gibi, kötünün gayesi de kötülüğe çekmektir. Hayırda çalışan hayrını artırır, sermayesini çoğaltır. Şerde çalışan kötülüğünü artırır, âkıbetini hazırlar.

• Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin hükmüne râzı olmazlar:
“Hayır, öyle değil!.. Rabbin hakkı için, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı yüreklerinde hiçbir sıkıntı, bir burukluk duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ: 65)
Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm’ın emrine başvurmayı müminlere farz kıldığı gibi, onun verdiği hükümlerden dolayı müminlerin içlerinde herhangi bir sıkıntının yer etmesini de haram kılmıştır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve Peygamber’ine çağırıldıkları zaman, müminlerin sözü sadece ‘İşittik, itaat ettik!’ demekten ibarettir. İşte saâdete erenler onlardır.”(Nûr: 51)
O itaatkâr müminler dünya saâdetine ahiret selâmetine ererler, umduklarına nâil olurlar, korkunç âkıbetlerden emin bulunurlar.

• Kalplerinde hastalık vardır.
“Andolsun ki münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medine’de yalan haber yayanlar vazgeçmezlerse, seni onlara musallat ederiz. Sonra orada, senin yanında ancak az bir zaman kalabilirler.
Hepsi de lânetlenmiş olarak, nerede ele geçirilirlerse yakalanırlar ve öldürülürler.
Allah’ın daha önce geçmiş olanlara uyguladığı sünneti (âdeti) budur. Sen Allah’ın sünnetinde aslâ bir değişiklik bulamazsın.” (Ahzâb: 60-62)
Onlar hakkındaki ilâhî hüküm tecelli eder ve sonunda da ebedî cezalarına kavuşurlar.
“Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını arttırmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle onlara elem verici azap vardır.” (Bakara: 10)
Onlar Kitabullah’a itibar etmeyince, Allah-u Teâlâ da bu hastalığı taşıyanların hastalığını daha da artırmıştır. Bu yüzdendir ki Allah-u Teâlâ’nın kahrına müstehak olmuşlardır.
Kendilerinin nasıl bir cehalet ve dalâlet çukuruna düşmüş olduklarının hiç farkında değildirler.

• Kötü propaganda yaparlar.
“Onlara güven ve korkuya dâir bir haber gelse, hemen onu yayarlar. Halbuki onu Peygamber’e veya kendilerinden olan emir sahiplerine arzetselerdi, onlardan hüküm çıkarmaya gücü yetenler elbette onu bilirlerdi. Allah’ın üzerinizdeki lütfû ve nimeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyar giderdiniz.” (Nisâ: 83)
Bugün bütün insanların yanılmaları; ehline müracaat etmemeleri yüzündendir, buna lüzum görüp tenezzül etmeyişindendir, kendi zannını ve fikrini beğenmesinden ötürüdür. Bütün yanılmalar bundan doğmuş, bunun için sapmışlardır.
Eğer bunu ehline sorsaydı, ehli ona yol gösterecekti ve hakikatı öğrenecekti.
Hakikat az da olsa, kıyamete kadar mevcuttur. Sen de o azı bul da tanış. İmansız imamlarla tanışacağına, hakikat ehli ile tanış.
İşte bu Allah-u Teâlâ’nın lütfu da, lütfa mazhar olanlara müracaatla ve yaklaşmakla mümkündür. Onlara müracaat edip yaklaşmadıkça zaten şeytana çoktan uymuş olur.

• İş başına gelseler anarşi çıkarırlar.
“Demek ki sizler iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık bağlarını keseceksiniz öyle mi?” (Muhammed: 22)
Münafıkların en belirgin özelliklerinden birisi de, bir mevkiye geçtikleri zaman yeryüzünde bozgunculuk çıkarıp ortalığı karıştırmaktır.

• Allah’ın lânetlediği kimselerdir.
“İşte bunlar, Allah’ın kendilerini lânetlediği, sağır yaptığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.” (Muhammed: 23)
Onların kulaklarını sağır ettiği için ilâhi sözü duyup anlamazlar, gözlerini kör ettiği için gerçekleri göremezler. Onlar böyle aklı kıt kimselerdir.

• “Allah’tan kork!” denilince tersini yaparlar.
“Böylesine ‘Allah’tan kork!’ denilince, benlik ve gururu kendisini günaha sürükler.
Ona cehennem yeter. O ne kötü yataktır!” (Bakara: 206)
Ceza olarak, öfkesinden kükreyen cehennem onun için kâfidir.
Söz ve icraatlarıyla isyankâr olan bu kişilere “Allah’tan kork! Bozgunculuktan vazgeç, Hakk’a dön!” diye öğüt verilecek olursa hiç kulak asmaz. Onun bu gibi sözlere hiç tahammülü olmaz. Büsbütün inatlaşır, küfründe ısrar eder ve büyük günahlara kapı açmakta tereddüt göstermez. İsyan ve günahlar onu çepeçevre kuşatır.

• Kur’an-ı kerim’i yanlış tefsir ederler.
“Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve kendilerine göre yorumlamak için onun benzer âyetlerinin üzerine düşerler.” (Âl-i imran: 7)
Akıllarına câzip gelen tevillerle Âyet-i kerime’lere mânâ verirler. Böylece Kur’an-ı kerim’i tahrip ve tahrif etmeye kalkışırlar.

• Dış görünüşleri aldatıcıdır.
“Sen o münafıkları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider.” (Münâfikun: 4)
Dıştan bakınca imreneceğin tutar.
“Söylerlerse dediklerine kulak verirsin.” (Münâfikun: 4)
Sözlerinin akıcılığı ve edebî konuşmalarından dolayı güzel lâflar ederler. Konuşmaya başladıkları zaman orada bulunanların dinleyesi gelir.
“Sanki onlar direk olmuş keresteler gibidirler.” (Münâfikun: 4)
“Haşebe” kalın kereste demektir. İmandan ve iz’andan, ilim ve irfandan mahrum oldukları için duvara dayandırılmış kütüklere benzetilmişlerdir.
Öyle ruhsuzdurlar ki, istifade edilmesi gereken sözler kulaklarına girmez.
Öyle cansız ve yüreksizdirler ki;
“Her gürültüyü, korkularından kendi aleyhlerine sanırlar.” (Münâfikun: 4)
Lehlerinde söyleneni bile aleyhlerinde zannederek ürkerler. Sertçe bir öksürükten şüphelenirler. Çünkü içleri kurtlu haindirler. Hainler ise içyüzleri açığa çıkar endişesiyle korku ve kuşku içindedirler. Yalan söylemeye de alışkın oldukları için, lehlerinde söyleneni de yalan kabul ederek hep aleyhlerine mânâ çıkarırlar.
“Onlar düşmandırlar.” (Münâfikun: 4)
Onlar her ne kadar müslüman görünseler de, hem İslâm’a hem de müminlere düşmandırlar. O bakımdan düşmanların en tehlikelisidirler.
“Onun için (kendilerine emniyet etme) onlardan sakın!” (Münâfikun: 4)
Sizi aldatabilme ya da size zarar verebilme ihtimaline binaen her an dikkatli olun.
“Allah kahretsin onları!” (Münâfikun: 4)
Onlar böyle bir bedduâya müstehaktırlar. Onlar cezalandırılmaktan aslâ kurtulmayacaklardır.
Sen onları dost edinirsen, sen de bu kahra uğrarsın.
“Hakk’tan nasıl çevriliyorlar?” (Münâfikun: 4)
Delillerin açıklığına rağmen akılları nasıl sapıyor? Nurdan karanlığa nasıl da döndürülüyorlar?
Artık o kalplere ne hidayet ulaşır, ne de nur. Dolayısıyla ne yaptıklarını, kimin peşinde gittiklerini inceden inceye bilecek anlayış kabiliyetleri kalmamıştır.

• Kötülüğü emredip, iyilikten men ederler.
“Münafık olan erkeklerle, münafık olan kadınlar birbirlerine benzerler. Kötülüğü emreder ve iyilikten sakındırırlar ve Allah yolunda harcamaktan ellerini sıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.
Münafıklar fâsıkların tâ kendileridir.” (Tevbe: 67)
Münafık erkekler ve münafık kadınlar bir tek sınıftır. Onlar bir şeyin parçalarının birbirine benzediği gibi nifakta ve imandan uzak olmada birbirinin benzeridirler. Gayeleri kötülüğü yaymak, iyilikten vazgeçirmektir.

• Tanınmaktan şiddetle korkarlar:
“Münafıklar kalplerinde bulunanı onlara haber verecek bir sûrenin üzerlerine indirilmesinden çekinirler. Resulüm! De ki: Siz alay edip durun. Şüphesiz ki Allah o çekinip durduğunuz şeyi açığa çıkaracaktır.” (Tevbe: 64)
Allah-u Teâlâ münafıkları “Bu alçaklığa devam ediniz, yakında göreceksiniz.” beyân-ı ilâhisi ile açık bir şekilde tehdit etmektedir.

• Korkaktırlar.
“Onlar korkak bir topluluktur.” (Tevbe: 56)
Bunun içindir ki, iki yüzlü davranmak suretiyle, müslüman olmadıkları halde müslüman olarak görünmektedirler.

• Müminlerin iyiliğe uğramalarına üzülürler, başlarına bir belâ geldiğine sevinirler.
“Size bir iyilik dokunursa bu onları üzer. Başınıza bir musibet gelse buna da sevinirler.” (Âl-i imran: 120)
Müslümanlar Allah-u Teâlâ’nın yardımıyla güçlenirler, zaferler kazanırlarsa onlar bundan hoşlanmazlar. Bir bozgun ile karşılaşırlarsa, bundan dolayı da son derece sevinç duyarlar. Bu ise düşmanlığın en ileri derecesidir.
“Eğer sabreder Allah’tan korkarsanız, onların hilesi size hiçbir zaman zarar veremez. Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i imran: 120)
Bütün bunlara karşı müslümanların vazifesi sabır ve takvâdır.

• Müminlere en ileri seviyede kin beslerler.
“Onlar sizinle karşılaştıkları zaman: ‘İnandık!’ derler. Kendi başlarına kaldıkları zaman da, size olan kinlerinden ötürü parmaklarının uçlarını ısırırlar.
De ki: ‘Kininizle geberin!’ Allah kalplerde olanı bilir.” (Âl-i imran: 119)
Eğer müslümanlar Allah-u Teâlâ’ya itaat etmede sabreder ve yasaklarından kaçınmakla iyice korunurlarsa, onların hile ve entrikalarının hiçbir zararını görmezler.

• Yalan yere yemin ederler.
“Bilerek yalan yere yemin ediyorlar.” (Mücadele: 14)
Burada bile bile yalan yere yemin ettikleri şey, müslüman oldukları iddiâsıdır.
“Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!” (Mücadele: 15)
Son derece şiddetli ve elem verici azap, cehennemin en alt tabakasıdır.
Yaptıkları bu kötü şey; kâfirleri dost edinmeleri, buna karşılık müminleri aldatmaları, onları Allah yolundan çevirmeleridir.
İşte bundan dolayı Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Onlar yeminlerini kalkan edinip Allah’ın yolundan alıkoydular.” (Mücadele: 16)
“Biz de müslümanız!” diyerek bir taraftan kendilerini müslüman gibi göstermeye, diğer taraftan da çıkardıkları fitne ve nifak ile başkalarının İslâm’ı seçmesine engel olmaya çalışırlar. Onların gerçek yüzlerini bilmeyen pek çok kimse yaptıklarının ve söylediklerinin doğru olduğunu zanneder, onlara aldanır, böylelikle Allah yolundan alıkonmuş olurlar.
“Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Mücadele: 16)
Allah’ın adını ve dinini küçük düşürmeleri karşılığında onlara böyle küçültücü bir azap verilecektir.

• Dinin yalnız bir tarafından tutarlar.
“İnsanlardan kimi de, Allah’a bir yar kenarındaymış gibi kulluk eder.” (Hacc: 11)
Dini samimiyetle kabul etmiş değildir. Dinin bizzat içinde yer almaz. İçten gelerek değil de, belli bir maksat için dindarlık eder. Bir tepenin bir kenarı üzerinde, düşmek tehlikesi ile karşı karşıya kalmış bir vaziyette bulunuyormuş gibi bir halde, şüphe ve kararsızlık içinde ibadette bulunur.
“Eğer kendisine bir hayır dokunursa buna pek memnun olur.” (Hacc: 11)
Kendisine isabet eden bu iyilikler ile tatmin olur, dini üzerinde sebat eder.
“Başina bir belâ gelirse yüz üstü döner. “ (Hacc: 11)
İrtidat edip dinden çıkar ve eski kâfirlik haline döner. Çünkü onun dini ulvi bir maksada müstenid değildir. Maddi menfaatler uğrunda her türlü mukaddesatı feda edecek bir tıynettedir.
Müslümanlar arasında müslüman görünseler de, kendi emsalleri ve yandaşları yanında imandan eser görülmez.
Artık bu gibi kimseler, hiç şüphe yok ki:
“Dünyayı da ahireti de kaybeder.” (Hacc: 11)
Dünyadaki kaybı inananların kendisine düşmanlık etmeleri, kâfirlerin ona güvenmemeleri; ahiretteki kaybı ise ebedi olarak cehennemde kalması ile ortaya çıkacaktır. Onun için hiçbir sevap yoktur.
“İşte apaçık kayıp budur.” (Hacc: 11)
Bir benzeri daha bulunmayan apaçık bir ziyandır, tam bir sapıklık, çok büyük bir hüsrandır, zarar eden bir ticarettir.
“O, Allah’ı bırakıp da kendisine fayda ve zarar vermeyecek şeylere tapar.” (Hacc: 12)
Yani dininde karar etmeyen kimse bir takım taştan ve ağaçtan yapılmış putlara tapınır ki, tapınan kimseye o put bir fayda veremediği gibi, tapınmayı terk etse bile herhangi bir zarar vermeye gücü yoktur.
Bunun da tek sebebi; istikametten ayrılmak, dalâlete yönelmektir.
“İşte en uzak sapıklık budur.” (Hacc: 12)
Sapıklık içinde sapıklık, zulmet üstüne zulmettir. Artık ondan öteye bir iflas yoktur.

• Kâfirleri dost edinirler.
“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Bilsinler ki şeref ve kudret tamamen Allah’a âittir.” (Nisâ: 139)
Allah-u Teâlâ’nın şeref vermediği kimseler hiçbir şekilde şeref sahibi olamazlar. Şu halde kâfirlerden ve kâfirlerin dostluğundan şeref beklemek ne büyük bir sapmışlıktır.
Allah-u Teâlâ müminlere kâfirleri dost edinmemelerini muhakkak emretmekte, bu emr-i şerif’e uymayanların ise Allah’ın dostluğunu kaybetmekle cezalandırılacağını bildirmektedir:
Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Müminler müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile bir dostluğu kalmaz.” (Âl-i imran: 28)
Allah-u Teâlâ ile hiçbir ilgileri kalmadığı gibi, Allah-u Teâlâ’nın dininde onların hiçbir yeri yoktur. Aradaki bütün bağlar tamamen kesilmiştir.
Gerçekten de onlar kâfirlerle birliktedirler. Hem onları severler, hem de sevgilerini gizlerler.

• Müslümanları aldatmaya çalışırlar.
“İnsanların bir takımları vardır ki, inanmadıkları halde ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık.’ derler. Bunlar güya Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Oysa onlar sadece kendilerini aldatırlar da bunun farkında değillerdir.” (Bakara: 8-9)
Allah-u Teâlâ onların iddiâlarını reddetmektedir. Her ne kadar müslümanları aldatmaya çalışıyorlarsa da, aslında aldanan bizzat kendileridir, en büyük zararı yine kendileri görürler, yaptıklarının vebali kendilerine döner.
Allah-u Teâlâ’nın en çok buğzettiği kimseler bunlardır. Onun içindir ki sapıklık ve kötülüklerini açıklamakta, cahilliklerini tescil etmektedir.
Onların kalpleri nifak ve şüphe ile doludur.

• Fesatçı ifsatçıdırlar.
“Kendilerine: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın!’ denildiği zaman ‘Biz ancak ıslah edicileriz.’ derler.” (Bakara: 11)
Allah-u Teâlâ onların bu cevaplarını şiddetli bir şekilde reddederek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“İyi bilin ki asıl ortalığı ifsat edenler kendileridir. Lâkin anlamazlar.” (Bakara: 12)
Kalplerinden iman nuru silindiği için bunun böyle olduğunu hissedip anlamazlar.

• Müslümanları küçümserler.
“Onlara: ‘Müslümanların inandığı gibi siz de inanın!’ denilince de: ‘Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?’ derler. İyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bunu bilmezler.”(Bakara: 13)
Bunlar kendilerini malumatlı, bilgili zannederler. Nasıl bir cehâlet ve gaflet çukuruna düştüklerinin farkında değildirler.

• Müslümanları alaya alırlar.
“Mü’minlerle karşılaştıkları zaman: ‘İnandık’ derler, elebaşları ile başbaşa kaldıklarında ise: ‘Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz!’ derler. Allah da kendileriyle alay eder, azgınlıklarında onlara mühlet verir, bu yüzden onlar bir müddet başı-boş dolaşırlar.” (Bakara: 14-15)
Bu, onların yaptıklarına karşı, Allah-u Teâlâ’nın verdiği hükümdür.

Diğer vasıflar:
Allah-u Teâlâ çeşitli Âyet-i kerime’lerinde münafıkların özelliklerini beyan buyurmaktadır:
“Onlar ne sizdendir, ne de onlardan.” (Mücadele: 14)
“Ne onlarla olurlar, ne bunlarla olurlar. İkisinin arasında bocalayıp dururlar.” (Nisâ: 143)
“Sizden olmadıkları halde sizinle beraber olduklarına yemin ederler.” (Tevbe: 56)
“Onların kalplerinde sizin korkunuz Allah’ın korkusundan fazladır. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.” (Haşr: 13)
“Sen onları derli-toplu sanırsın, halbuki kalpleri darmadağınıktır.” (Haşr: 14)
“Onlara: ‘Geliniz, Resulullah sizin için mağfiret dilesin!’ denildiği zaman, başlarını çevirirler ve sen onların büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün.” (Münâfikun: 5)
“Onlar ‘Allah’ın Peygamber’inin yanında bulunanlara hiçbir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler!’ diyenlerdir.
Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar bu gerçeği anlamazlar.” (Münâfikun: 7)
“Allah onların kalplerini imandan çevirmiştir.” (Tevbe: 127)
“İnsanlardan öyleleri de vardır ki dünya hayatı hakkında söyledikleri söz senin hoşuna gider. Hatta böyleleri, söylediklerinin kalpten geldiğine (samimi olduğuna) Allah’ı şahit tutarlar. Halbuki o hasımların en yamanıdır.” (Bakara: 204)
“Doğrusu münafıklar Allah’ı aldatmaya kalkışıyorlar. Oysa Allah onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir.” (Nisâ: 142)
“Onlar namaza kalktıkları zaman üşene üşene kalkarlar.” (Nisâ: 142)
“İnsanlara gösteriş yaparlar.” (Nisâ: 142)
“Allah’ı pek az zikrederler.” (Nisâ: 142)
“Bunlar güya Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar.” (Bakara: 9)
“Onların kalplerinde hastalık vardır.” (Bakara: 10)
“Onlar korkak bir topluluktur.” (Tevbe: 56)
“Sen onları sözlerinin üslûbundan tanırsın.” (Muhammed: 30)
“Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele!” (Nisâ: 138)
•
Ayrıca;
Bakara sûre-i şerif’inin 15. Âyet-i kerime’sinde; Allah-u Teâlâ’nın onlara mühlet verdiği, bu yüzden bir müddet başıboş dolaşacakları,
16. Âyet-i kerime’sinde; hidayet karşısında sapıklığı satın aldıkları, bu alış-verişlerinin kendilerine kâr sağlamadığı, doğru yolu da bulamadıkları,
Tevbe sûre-i şerif’inin 127. Âyet-i kerime’sinde onların gerçeği anlamayan kimseler oldukları,
54. Âyet-i kerime’sinde; sadakaları istemeyerek verdikleri,
69. Âyet-i kerime’sinde; amellerinin dünyada da, âhirette de boşa gittiği, çok büyük ziyana uğradıkları,
84. Âyet-i kerime’sinde; münafıkların cenaze namazının kılınmayacağı,
Haşr sûre-i şerif’inin 16. Âyet-i kerime’sinde durumlarının şeytanın durumu gibi olduğu,
Münafikun sûre-i şerif’inin 1. Âyet-i kerime’sinde; yalancı oldukları,
2. Âyet-i kerime’sinde; yeminlerini kalkan yapıp insanları Allah yolundan saptırdıkları, yaptıklarının çok kötü olduğu,
3. Âyet-i kerime’sinde; önce iman edip sonra inkâr ettikleri, bu yüzden de kalplerinin mühürlendiği,
5. Âyet-i kerime’sinde; büyüklük tasladıkları,
6. Âyet-i kerime’sinde; yoldan çıktıkları, Allah-u Teâlâ’nın onları kesinlikle bağışlamayacağı,
Nisâ sûre-i şerif’inin 60 ve 61. Âyet-i kerime’si ile, Nur sûre-i şerif’inin 48. Âyet-i kerime’sinde; Allah-u Teâlâ’nın ve Resul’ünün hükmüne râzı olmadıkları,
139. Âyet-i kerime’sinde; müminleri bırakıp kâfirleri dost edindikleri,
Mücadele sûre-i şerif’inin 14. Âyet-i kerime’si ile Mâide sûre-i şerif’inin 52. Âyet-i kerime’sinde; “Başımıza bir felâket gelmesinden korkarız.” diyerek yahudilere ve hıristiyanlara yandaşlık ettikleri,
Mücadele sûre-i şerif’inin 19. Âyet-i kerime’sinde şeytanin adamları oldukları,
Muhammed sûre-i şerif’inin 16. Âyet-i kerime’sinde peygamberlerle alay ettikleri, kalplerinin mühürlü olduğu,
28. Âyet-i kerime’sinde; yaptıkları iyiliklerin boşa gideceği,
Âl-i imran sûre-i şerif’inin 161. Âyet-i kerime’sinde; peygamberlere iftira ettikleri,
Ahzab sûre-i şerif’inin 1. ve 48. Âyet-i kerime’lerinde; kâfirlere ve münafıklara uymamanın gerektiği,
Yine Nisâ sûre-i şerif’inin 140. Âyet-i kerime’sinde; Allah-u Teâlâ’nın kâfirleri ve münafıkları cehennemde bir araya getireceği,
145. Âyet-i kerime’sinde; cehennemin en alt tabakasında olacakları,

Tevbe sûre-i şerif’inin 68. Âyet-i kerime’sinde “cehennemde ebedi kalacakları” beyan buyurulmaktadır.

İman ve Küfür Berzahı:



İman ve Küfür Berzahı:

İslâm’ın hak din olduğu, imanın insanı aydınlığa çıkardığı, küfrün ise sapıklık olduğu, insanlığı karanlıkta bıraktığı apaçık ortadadır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İman ile küfür kesin olarak birbirinden ayrılmıştır.” buyuruyor. (Bakara: 256)
İman ile küfür, hak ile bâtıl, hidayet ile dalâlet, nur ile zulmet, saâdet ile felâket apaçık delillerle birbirinden ayırt edilir haldedir.
Allah-u Teâlâ iman ile küfrü, inananlarla inanmayanları birbirinden kesin olarak ayırmıştır.
İman nûru ile münevver olan “Hakikat ehli” iman yolunu seçtiği için dünya saâdetine ahiret selâmetine kavuşacak, küfür karanlığında kalan “Dalâlet ehli” ise dünyada ve ahirette cezaya çarptırılacak.
“Kim tâğutu inkâr edip de Allah’a inanırsa muhakkak ki o, kopması mümkün olmayan en sağlam bir kulpa sımsıkı sarılmış olur.” (Bakara: 256)
İman aslâ kopmak bilmeyen bir kulp gibidir. O kulpa sarılan kişi kurtuluş yolunu aslâ kaybetmez, şaşkınlıklar içinde bocalamaz. İman ile küfrün bu derece açığa çıkmasından sonra, kendilerine tutunanları küfre kaydıracak olan tâğutların, imansız imamların çürük kulplarına yapışanlar ise Hakk’tan, hakikattan ve doğruluktan uzaklaşırlar, hidayeti dalâlete değişirler, sapıklık içinde bocalar dururlar.
“Allah işitendir, bilendir.” (Bakara: 256)
Hem sözleri işitir, hem de niyetleri bilir. Dili ile “Ben de müslümanım.” deyip, içinde inkârı saklayan kâfirlerin, münafıkların sapıklıklarından Allah-u Teâlâ habersiz değildir.

Tâğutu, yani ilâhî hükümlerle çatışan nefsi, fertleri, düzenleri reddetmedikçe, hâkimiyetin yalnız Allah-u Teâlâ’ya âit olduğunu tasdik etmedikçe, Tevhid kulpuna yapışılamaz.

İLAHİ HÜKÜM


İLAHİ HÜKÜM
İman ile Küfür Arasında Bocalayan; Müslüman Olduklarını İddiâ Ettikleri Halde Hazret-i Kur’an’ın Hükümlerini Kabul Etmeyen; Kendi Zannına Göre Tefsir ve Te’vil Eden, Bu Suretle Tahrip ve Tahrife Yeltenen; Kâfirleri Dost Edinen ve Müslümanları Kâfir Yapmaya Çalışan; Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin Hükmüne Hoşnutluk Gösterip Teslim Olmayan; Kalplerinde Hastalık Bulunan; Allah-u Teâlâ’nın Lânetlediği; İfsatçı, Fesatçı, Fitneci, Reformcu, İkiyüzlü; İslâm’ın Yüzkarası ve İç Düşmanı Münafıkların İçyüzü

Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
"Onların âlimleri gökkubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı ve yine onlara dönecektir." 
(Beyhakî)

İlâhi Hüküm:
Allah-u Teâlâ’nın varlığına, birliğine ve O’nun peygamberi Muhammed Aleyhisselâm’a inandığını dili ile söyleyip kalbi ile tasdik etmeyen kimselere münafık denir.
Nifak kelimesi “Nâfikâ” kelimesinden türemiştir ve köstebek inine verilen addir. Köstebek iki tane yol yapar. Birincisinden başını çıkarıp gösterir, amma ikinci bir yol yapmıştır ve bu yolu gizlemiştir, bu gizlediği ikinci kapıdan kaçar. Bu ikinci kapıya “Nâfika” denir. Bunun gibi, münafık da kendisini müslüman gösterip gizlice kâfir olduğu için ona bu ad verilmiştir. Münafığın kelime mânâsı budur.
Müslümanlar arasında yaşadıkları için müslümanlara en fazla fenalığı dokunanlar ve kendilerine karşı en fazla tetikte durulması gerekenler bunlardır. Müşrikten de kâfirden de tehlikelidirler. Çünkü gerçek yüzlerini göstermezler. Etraflarını kendilerine inandırarak uyuttuktan sonra zehirlerini akıtırlar.
Münafıklık, gerçekten kâfirliktir.
Bir Âyet-i kerime’de onlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:
“Hiç özür beyan etmeyin. Çünkü siz inandıktan sonra inkâr ettiniz.” (Tevbe: 66)
Asr-ı saâdetten sonra İslâm âlemine en büyük kötülüğü yapan kişiler münafıklardır. Gerçek yüzlerini gizledikleri için onlardan sakınmak zordur.

Nifak ve münafıklık, Kur’an-ı kerim’de ve Hadis-i şerif’lerde üzerinde çok durulan bir konudur.

Türk Tarihi Üzerinde Çalışmalar / Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu


Türk Tarihi Üzerinde Çalışmalar / Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu

Türklerin dörtbin yıllık bilinen tarihlerinde, başta Asya, daha sonra da Avrupa ve Afrika kıtalarında çok değişik coğrafyalarda devlet kurmaları ve yaşamaları, her zaman dünyanın ilgisi çekmiştir. Zira dörtbin yıllık bu uzun dönemde, Çin, Hint, Fars, Bizans, Arap ve nihayet Batı kültürü ile karşı karşıya gelen ve iç içe yaşayan Türklerin, benliklerini kaybetmemeleri, sahip oldukları öz kültürlerini devam ettirmeleri, kendilerinin de ne denli sağlam bir kültüre sahip olduklarını ispat ederken bu medeniyetler arasında etkileşimin ölçüsü hep merak edilmiştir. Bilhassa Karadeniz'in Kuzeyinden Doğu Avrupa'ya, oradan da İtalya ve Fransa içlerine kadar ilerleyen çeşitli Türk kavimlerinin bıraktıkları etkiler ve daha sonra Balkanlarda oluşan Türk asıllı devletler bu ilgiyi daha da artırmıştır. Nihayet doğu-batı ticareti ve İslâm dünyasına hakim olan Türklerin ulaştıkları medeniyetin Batı üzerindeki tesiri, Batılı müsteşriklerin ve seyyahların eserlerine konu olmuştur.

Genel olarak Türk tarihinin temel kaynakları arasında Çin İmparator günlükleri, Arap ve Fars kaynakları, resim, şekil ve damgalar, yazıtlar ve arkeolojik buluntular en önemlileri olarak yer almaktadır. İşte Türk tarihine ait çalışmalar da bu kaynaklara dayanmıştır. Özellikle Çin İmparator günlükleri İngilizceye çevrilirken, ağırlıklı olarak Ruslar tarafından gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda elde edilen değerli buluntular, Türk tarihinin sağlam kaynaklarını oluşturmuştur. 

Daha 1675 yılında Çin'e gönderilen Rus elçisi Nicolaie Milescu tarafından Yenisey'de görülen yazıtlar, İsveçli Yüzbaşı Johann Philipp Tabbert'in Das nord-und östliche Teil von Europa und Asia (Avrupa ve Asya'nın Kuzey ve Doğu Bölümü) adıyla Stockholm'de 1730 yılında yayımladığı kitabıyla ilim âlemine tanıtılmıştı. Buna karşılık Orhun yazıtları, Nikolay Mihayloviç Yadrintsev'in başkanlığındaki Rus heyeti tarafından 18 Temmuz 1889 tarihinde bulunmuştur. İlk tanıtım Ruslar tarafından yapılmışsa da, bilim dünyasına geniş şekilde duyurulması Fin Arkeoloji cemiyetince gerçekleştirilmiştir.1 Buna karşılık yazıtlar Rus bilim adamı Wilhelm Radloff tarafından okunmaya çalışılmıştır.

2 Radloff'a gelinceye kadar eski Türk Tarihi ve diliyle ilgili çalışmalar neredeyse yok denecek sayıda olması sebebiyle daha çok nazariyata bağlı kalmış, Finlandiyalı M.A.Castren'in ve Macar H. Vâmbery'nin araştırmaları ışığında yürütülmüştür. Radloff tarafından doldurulan bu boşluk, haklı olarak Onun Türkolojinin kurucusu ünvanını kazanmasına yol açmış, Türkoloji bir ilim dalı olarak Onunla bugünkü ilerlemesine ulaşabilmiştir.

Radloff'un okumaya çalıştığı Orhun kitabelerini okumak, Onun çağdaşı ve arkadaşı olan Danimarkalı Vilhelm Thomsen'e nasip oldu.3 Thomsen, Radloff'un tesbit ettiği yazıtları okumak suretiyle, Türk dili ve tarihine paha biçilmez bir hizmette bulunmuştur. Orhun yazıtlarının okunması, Türk tarih araştırmalarında milat olarak değerlendirilebilir. Esasen bütün ömrünü buna veren Radloff'un, Türkolojiyi, yani Türklerin manevî ve maddî kültürünü Dünyada tanıtması, Batılı ilim dünyasının ilgisini Türk dili ve tarihine yöneltmiştir.4 Nitekim 1889'da Köl Tigin ve Bilge Kağan bengü taşlarının bulunmasından hemen sonra 1893'te Göktürk yazısının çözülmesi, 1897'de Tonyukuk anıtının keşfi, aynı yıl Kutadgu Bilig'in Mısır nüshasının bulunması, 1898-1914 arasında Doğu Türkistan'da pek çok Eski Uygur Türkçesi metin ve kitapların ortaya çıkarılması,5 1906'da Atabetü'l-Hakayık'ın, 1915'te Dîvânı Lügati't-Türk'ün keşfi bunun bir sonucudur.



Asya ve Moğolistan'da gerçekleştirilen keşifler sonucu ortaya çıkan olağanüstü medeniyet kalıntıları, Orta Asya'da arkeolojik çalışmaları hızlandırmıştır. Özellikle Rus arkeologlarından M.A. Masson, M. Voronets, G.V. Grigoryev, V.A. Şişkin, A.A. Freiman, A.İ. Vasilyev, V. A. Vorobyev ve A.N. Bernstam gibi arkeologlar önemli buluntular elde etmişlerdir.6 Bu buluntular arasında İskit tipinde oklar, ok ve kamçı sapları, silahlar, altın küpe, gerdanlık, yüzük, toka gibi süs eşyaları, madenî aynalar, çeşitli hayvan tasvirleri v.s. sayılabilir. Özellikle Rudenko asistanı Griaznov'la birlikte Altay dağlarında Çulımanış sıradağlarının Pazırık vâdisindeki Hun kurganlarında gerçekleştirdikleri kazılarda, M.Ö. V ilâ III. yüzyıl arasına ait araba parçaları, at kadavrası, keçe yaygı-duvar örtüsü, çadır direkleri merdiven, masa ayakları, kadın baş takısı ve halı bulunmuştur.7 Dünyanın ilk düğümlü halısı olarak bilinen Pazırık halısı, gerek motifleri, gerekse ince sanat uslûbu bakımından dikkate şayan bir özellik göstermektedir.

Keza Kazakistan'da bulunan Alma-atı şehrinin 50 km. doğusunda Yesik=Eşik Kurgan'da yapılan kazılarda da, M.Ö. V-IV. yüzyıldan kaldığı sanılan mezarda dört bine yakın altın eşya gün yüzüne çıktığı gibi, üzeri baştan başa altın plâkalar ve aplikasyonla kaplanmış genç bir adamın cesedi de bulunmuştur. Bu Altın Elbiseli Adam'ın başındaki börkün ve elbiselerinin baştanbaşa altınla donatılması ve bu altın plâkalar üzerinde pars, at, dağ koyunu, dağ keçisi, sığır figürlerinin işlenmesi, Hunların faunasında bulunan ve plâstik sanatlarında uyguladıkları aynı hayvan cinslerini hatırlatmaktadır8 Ayrıca bu kazıda Altın Elbiseli Adam'la birlikte Göktürk harflerinin en eski şekli olduğu sanılan bir yazıya da rastlanmıştır. Bu buluş Türk yazısının Milattan önce teşekkül etmiş olabileceğini gösterdiği gibi, bulunan altın eşyalardaki yüksek sanat uslûbu Türklerin sanat seviyesini ortaya koymaktadır.

Bunun yanısıra A.Y. Yakuboskiy9 ve Wilhelm Bartold10 gibi bazı araştırıcılar, Orta Asya'nın bu en bilinmez tarihinin Avrupa'da tanınmasında birinci derecede rol oynamışlardır. Eserini daha 1826 yılında yayımlayan Alman Heinrich Julius von Klaproth, Türklerin anayurdunun Altay çevresinde olduğunu yazmıştı.11 Onu Hermann Vâmbery,12 D. Rasovskiy, György Almâssy, M.A. Czaplicka, G. J. Ramstedt, A. Zeki Velidî Togan ve ünlü Macar Türkoloğu Gyula Nemeth13 takip etmiştir. 1799'dan 1806 yılına kadar İstanbul'da yaşayan Avusturyalı şarkıyatçı J. Freiherr von Hammer14 ise Osmanlı tarihi hakkında eser verenlerin en önünde gelmektedir.15

Yeni kuşak Türk tarihçiliğinin önde gelen simaları içerisinde ise Bernard Lewis,16 Alman şarkıyatçısı ve Türkolog Carl Brockelmann,17 Fransız tarihçi Fernand Braudel,18 Geza Feher,19 Rene Grousset,20 Claude Cahen,21 Robert Mantran,22 Gyula Kaldy-Nagy,23 Stanford Show'un24 yanısıra Ziya Gökalp,25 Fuad Köprülü,26 Ö. Lutfi Barkan, Yusuf Akçura,27 Zeki Velidî Togan,28 Halil İnalcık,29 Kemal Karpat,30 Osman Turan,31 İsmail Hakkı Uzunçarşılı,32 Cengiz Orhonlu,33 Akdes Nimet Kurat,34 E. Ziya Karal,35 Mehmet A. Köymen3,6 Bahaeddin Ögel,37 İbrahim Kafesoğlu,38 Mükrimin Halil Yinanç,39 Emel Esin,40 Aydın Sayılı,41 Ahmet Temir,42 Oktay Aslanapa43 gibi Türk âlimleri, Türk tarihini yeni bir anlayışla ele almışladır.


Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra Türk tarihçiliği ve Türkoloji alanında önemli gelişmeler olmuştur. 1931 yılında Atatürk tarafından Türk Tarih Kurumu'nun kurulması, bu hususta atılan en önemli adımdır. Bundan önceki dönemlerde Türkler tarafından Türk tarihi, hanedanlara dayalı bir anlayışla ele alınır ve yazılırken, bu tarihten sonra, tarihi bir bütün olarak değerlendiren yeni bir yaklaşım ağırlık kazanmıştır. 

Zira Türk tarihi binlerce yıl geriye giden engin ve bir büyük kültürün eseriydi. Bu kültürün ve tarihin araştırılması, milleti millet yapan ortak değerleri ortaya çıkaracak ve millî birliğin temeli atılacaktı. Nitekim Atatürk'ün bu konudaki görüşü, Türk tarih tezini teşkil etmiştir. Atatürk: "Büyük ve haysiyetli bir millet olan Türklerin tarihi insanlık kadar eskidir. Osmanlılar ve Selçuklulardan önce de Türkler, dünyanın dört bucağında devletler, imparatorluklar vücuda getirmişlerdir. Nerede bir Türk devleti batmış ise, bunun yıkıntıları üzerinde daima yeni yeni devletler kurmuşlardır. Şimdi de böyle bir tarihî an gelmiş çatmıştır. Osmanlı Devleti çökmüştür, fakat tarihî zincir kopmayacaktır"44 sözüyle bu konuda çalışanları yönlendirmiştir. Nitekim Türk Tarih Kurumu'nun ilk yayınladığı eser Türk Tarihinin Ana Hatları ile Türklerin Medeniyete Hizmetleri, ikincisi ise Pirî Reis Haritası olmuştur. Bu akım, uzun müddet Türk Tarih Kurumu'nun öncülüğünde yürütülmüş, gerek ders kitaplarının hazırlanması, gerekse bini geçen ilmî yayın bu şekilde tarih ilmine kazandırılmıştır. Nitekim uluslararası olarak düzenlenen ve 1999 yılında Osmanlı Devleti'nin 700. kuruluş yılı münâsebetiyle XIII. sü gerçekleştirilen kongreler, dünyanın çeşitli ülkelerindeki Türk tarihinin tanınmış ilim adamlarını misafir etmiştir. Kongreler sonucu basılan bildiriler ise otuzbeş cilde ulaşmıştır.

Türk Tarih Kurumu tarafından daha sonraki yıllarda da Türk tarihi ile ilgili pek çok kaynak ve araştırma yayımlanmıştır. Ayrıca 1991'den sonra Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla, 1995 yılından itibaren Tanrı dağlarında ve Kırım taraflarında arkeolojik kazılar başlatılmıştır.45 Keza Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı'nın (TİKA) yürütücülüğünde Moğolistan'da Orhun yazıtlarının bulunduğu alanda başlatılan kazılar ve âbidelerin kurtarılması ve eski haline getirilmesi çalışmaları da dikkate değer niteliktedir.46

Türk Tarihinin Genel Değerlendirmesi
Çin kaynaklarına göre Türklerin tarih sahnesine ilk çıkışları Asya'da Köğmen Dağları'nda idi. Modern tarihçilerin araştırmaları da bu efsaneyi doğrulamaktadır. Nitekim en eski kalıntılara Köğmen dağlarında rastlanmıştır. Köğmen dağlarının kuzey eteklerinde Türkçe adı Kem olan Yenisey ırmağındaki Tagar Adası'nda kalıntıları ilk defa bulunan ve M.Ö. VII. yüzyılda başlayan Tagar adını alan kültür en eski Türklere atf edilmektedir. Tagar kültürü Karasuk kültürü denilen ve M.Ö. II. bine
kadar uzanan aynı kıyılarda gelişmiş eski bir kültüre dayanmaktaydı.

Tagar kültürünün verdiği tesirler, doğuya, Göktürk kitabelerinin Ötüken Yış dediği Hangay dağları silsilesi ve Orkun ırmağı kıyılarında "Yassı Taşlar" kültürüne ve Çin'in kuzey sınırına, Ordos, yani "Ordular" denen bölgeye, Türkçe Yaşıl Ögüz denen Hoang-ho (Sarı Su) nehrine varmakta idi. Doğu'da Türklerin yoğun yaşadıkları sahaların sonunda, Sarı Deniz'e doğru Tunguzlar, onların güneyinde Mongoloid ırklardan Çinliler ve Tibetliler ile karışık olarak, yine proto-Türkler ve Türkler yaşıyordu. Çinlilerin "Chou" adını verdiği, Türk olması muhtemel bir boy, bugünkü Çin'in kuzeyinde bir devlet kurmuştu (M.Ö. 1050-249).

Batı'da ise Tagar kültürünün ilişkileri, Türkçe adı Altın Yış olan Altay bölgesi ve Altay'ın Mayemir kültürü bölgesi ile başlıyordu. Oradan da Kama ve İtil ırmakları kıyılarına ve Hazar Denizi'ne uzanıyordu. Türk boylarının yayılma bölgesinin batısında, İranlılarla karışık, fakat Türkler ve Doğu ile de ilgileri olan Saka (İskit) göçebeleri bulunuyordu.

Tagar kültürünün yayıldığı geniş bölgelerde, Çin tarihlerinde adı Tegreg veya Tölis olan Kagnılı Türkleri yaşadığı için Tagar kültürü onlara atf edilmektedir. Tegreg sözü (tekerlek mânâsına) bugün "kağnı" dediğimiz büyük tekerlekli arabaların adı sanılmaktadır. Tegreg Türkleri, kubbeli ve künbed biçiminde olan çadırlarını kağnı üzerine kurar ve öyle göç ederlerdi.

Bugünkü Kazakistan'da bulunan Alma-atı şehrinin 50 km. doğusunda Yesik Kurgan'da yapılan kazılarda, M.Ö. V. veya IV. yüzyıldan kaldığı sanılan mezarda ortaya çıkarılan ve Göktürk harflerinin en eski şekli olduğu sanılan bir yazı bulunmuştur. Bu buluş Türk yazısının Milattan önce teşekkül etmiş olabileceğini gösterdiği gibi, bulunan altın eşyalardaki yüksek sanat uslûbu Türklerin sanat seviyesini ortaya koymaktadır. Buna benzer olarak Altay dağlarında (Altın Yış), en eski mezarlardan olan Pazırık'ta çıkan ünlü sanat eserleri, tunç ve altın levhalar, tokalar, tahta oymaları, at koşumları, geyik maskeleri, renkli keçelerdeki resimli örtüler, kağnı üzerine oturtulmuş çadırlar ve dünyanın en eski düğümlü halısı, yine Türk medeniyetinin ve sanatının seviyesini ortaya koymaktadır.

Orta Asya'dan göç eden Türk kavimleri hariç diğer Türk topluluklarında kültür ve medeniyet gelişerek, fakat bir bütünlük içinde İslâmî döneme kadar birbirinin devamı niteliğinde gelmiştir. Nitekim Doğu'ya Mançurya ve Kore'ye giden Türk kavimleri kültür ve sanat tarihine yenilikler getirdiler. Burada maden işleri ve duvar resimleri ile kendini gösteren bir sanat ortaya çıktı. Avrupa yönüne gidenler ise, gerek diğer Türk kavimleriyle birleşmeleri ve gerekse gittikleri yörelerdeki Sarmat ve Goth gibi boylarla karışmaları ve Bizans'ın etkisiyle bazı ayrı tarzlara da sahip oldular. Buna bağlı ola-rak Türkler, temasta bulundukları değişik din mensuplarının etkisiyle Şamanizm, Budizm, Maniheizm, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi farklı dinlere girdiler. Bu suretle de farklı kültür yapıları olarak tapınaklar, mezarlar, balballar ve âbideler ortaya koydular. Bu farklı dinî yapılanma, Türk medeniyet ve sanatının iki ayrı yönünü ortaya çıkardı Bunlardan biri, yukarıda belirtilen Müslüman olmayan Türklerin sanatı, diğeri de aşağıda anlatılacak olan Müslüman Türklerin sanatı.


İslâmiyetin Türkler arasında yayılmasıyla Türk kültür ve medeniyetinde de değişiklikler meydana gelmiştir. Özellikle IX. yüzyılda ilk İslâmî Türk eserlerinin belirmesi ile sanat tarihimizde bir dönüm noktasına varılmıştır. Özellikle dinî âbidelerde Müslümanlık öncesiyle aşılmaz ifade farkları ortaya çıkmıştır. İslâmî olmayan tapınaklarda mâbud heykelleri ve resimleri bulunuyordu. İslâmda ise dînî sanat, maddeden arınmış, manevî anlayışı ortaya koyan timsaller ve yazı ile ifade ediliyordu.

IX-X. yüzyıllarda İslâmiyete girmiş illerden Yinçü-ögüz kıyılarında Sütkent ile Buhara yakınında "Türk Melikinin Şehri" Kökşibagan'daki ribat, mescid ve mezarlık kalıntıları muhafaza edilmiş en eski İslâmî Türk âbidelerindendir.

926 yılı civarında Kâşgar Türk hakanları sülâlesinden Satuk Buğra Han'ın İslâmiyeti kabulü ile burada Müslüman Türk sanatı başlamış oldu. Kâşgar'da X. yüzyılda Budist âbidelerin İslâmiyete vakf edildiği ve böylece Budist Türk sanatının, başlangıçtan beri İslâm sanatına tesir ettiği muhakkaktır. Nitekim X. ilâ XIII. yüzyılların ilk devre Müslüman Türk sanatının özellikleri, aynı devirdeki Türk Budist sanatı ile büyük yakınlık göstermektedir. Eski "Buyan" yapısı tekke, han, medrese, mescid ve külliyeye; "stûpa"lar türbeye; "ediz ev"ler minâreye çevrilmişti. Keza Müslüman olmayan Türk hakanlarının ongunlarından kartal ve arslan, Karahanlı devrinde İslâmî sanata girmişti. Bu motifler Arapça ibareler ile birlikte karıştırılarak, İslâm sanatı içinde yer aldı; hayvan şekilleri gittikçe geometrik veya bitki türü motiflere benzetildi. Bu suretle Karahanlı sanatı, geçmiş Türk medeniyetinin temellerine dayanarak, kendine has bir İslâmî üsluba varıp, yüksek bir noktaya ulaştığı için, daha sonraki Müslüman Türk sanatının üslubunu tayin etmiştir. Gerçekten de daha sonraki gelişmiş Selçuklu ve Harezmşahlar gibi Müslüman Türk devletlerine bakıldığında, bu devir sanatına kadar uzanan kökleri olduğu görülmektedir.

İslâmın kültür ve sanata getirdiği en önemli yenilik, dinî binalardan maddî dünyayı hatırlatan şekillerin silinmesiydi. İslâm Allah'ı her türlü şekil ve tasavvurdan öte ve her şeyden arındırılmış bildiği için heykellere ve resimlere tapmayı putperestlik saymıştır. Bu nedenle heykel ve resimlerin dinî binalardan yok olması neticesinde, geometrik ve tabiî dekor ve bilhassa Kur'ân yazısı ile olan yazı sanatı gelişmiştir. Bununla beraber Akkoyunlu Devleti gibi bazı devletlerde mezar taşlarının koyun suretinde bulunduğu, Selçuklularda bir kısım hayvan resimlerinin taş oymacılığında kullanıldığı görülmektedir. Kervansaraylardaki ve medreselerdeki mimarî üslup ise Selçuklu sanatının zirvesini teşkil eder.

İslâmî Türk sanatın en gelişmiş olduğu dönem ise, bütün İslâm ve büyük çapta Türk dünyasını birleştiren Osmanlı Devleti zamanında olmuştur. Özellikle mâbedler, zamanlarının en mükemmel mimarisini yatsıtmıştır. Bilhassa dinî yapıların üzerindeki Osmanlı hat sanatı, İslâm Türk sanatının şâheserleri olarak görülürler. Selçuklularda olduğu gibi, Osmanlılarda da eski Türk mezar geleneği olan türbe mimarîsi önemli yer tutmuştur. Keza cilt, çini, müzehhiblik gibi geleneksel sanat dallarında da paha biçilmez derecede eserler ortaya konulmuştur.

Asya'da kurulan Hun, Göktürk, Sarı Türgiş ve Uygur devletlerinden ayrı olarak Batı Türkleri olarak niteleyebileceğimiz Avrupa Hunları, Bulgarlar, Avarlar, Hazarlar, Peçenekler ve Kumanlar Kafkasya, Karadeniz'in kuzey kısımları, Balkanlar ve Doğu Avrupa'da V. yüzyıldan XI. yüzyıla kadar varlık göstermişlerdi. Asya'nın daha güneyinde Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu devletleri ile Mısır'daki Tolunoğulları ve Ihşidliler İslâmî dönem Türk devletleri olarak IX. yüzyıldan XII. yüzyıla kadar varlıklarını devam ettirmişlerdi. İşte, Türklerin İran ve Ortadoğu topraklarına gelişleri, gerek Türk tarihinde, gerekse İslâm ve Avrupa tarihinde ilginç oluşumların başlangıcı olacaktır. Zira Hıristiyan dünyasının Haçlı seferleri düzenlemek suretiyle başlattığı hilâl-haç çatışmasında İslâmın koruyuculuğunu da üstlenen Türklerin, Anadolu ve Rumeli'ye bir daha ayrılmamak üzere girmeleri ve bu toprakları vatan haline getirmeleri, bu tarihten sonra hız kazanacaktır.



Tarih kaynaklarına göre, Türklerin Anadolu topraklarına ilk gelişleri V. yüzyıllara kadar uzanmaktadır. Ancak, köklü ve devamlı kalmak için gelmeleri XI. yüzyıldır. Önce Selçuklular, ardından da Osmanlı Devleti'nin kurulmasıyla sonuçlanan bu siyasî oluşum, dünya tarihini etkileyen en önemli olaylardan biri olmuştur. Geniş bir pencereden bakıldığında, Türkiye Selçuklularının Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu hızlandıran ve ona sağlam bir zemin hazırlayan bir görevi yerine getirdiği görülür. Öte yandan Osmanlı Devleti'nin kurulmasıyla, bir yerde Avrupa tarihinin de yeni bir mecraya girmesine ve hattâ bugünkü Avrupa'nın şekillenmesine yol açtığı söylenebilir. Zira Osmanlı Türklerinin Rumeli'ye geçişleri, İstanbul'u alarak Doğu Roma'ya son vermeleri, Hıristi-yan dünyasının yeni bir biçim ve anlam kazanmasına, kendilerine rakip ve en büyük düşmanları olan bu devletin, ticarî yollara sahip olmak suretiyle ekonomik üstünlük kurması, coğrafî keşiflerin gerçekleşmesine ve Avrupa'nın Türklerle olan mücadelesinin farklı bir boyut kazanmasına yol açmıştır. Diğer bir deyimle Avrupa, bu sayede Avrupa olmuştur.

Türkiye Selçuklu Devleti'nin zayıflamasından sonra Anadolu'da çeşitli Türk boylarına mensup pek çok beylik ortaya çıkmıştı. Bu beylikler içerisinde Kayı boyuna mensup olup Söğüt-Yenişehir-Bilecik bölgesinde Osmanlı Beyliği teşekkül etmişti. Bu beylik kısa zamanda Anadolu'daki beylikleri birleştirerek Türk birliğini kurmuştu. Osmanlıların Türkleri birleştirmelerinin yanında, komşuları Bizans'la da mücadele ettikleri görülmüştür. Nitekim, İstanbul ve civarına sıkışıp kalan Bizans, bu küçük Türk beyliğiyle mücadelede âciz kalmıştır. Bu sebeple Osmanlılar önce Rumeli'ye geçmişler, daha sonra da İstanbul'u alarak, Anadolu ve Rumeli'de geniş topraklara sahip bir devlet haline gelmişlerdir. Osmanlı Devleti, Rumeli'ye geçince Sırplar, Bulgarlar, Macarlar, Venedikliler, Avusturya-Alman İmparatorluğu, İngiltere, Papalık, İspanyollar, zaman zaman Fransa ve Rusya'yla mücadele etmiştir. Doğu ve Güney'de ise her biri birer Türk devleti olan Akkoyunlular, Timurlular, Memlükler, Safevîler ve Karamanoğulları devletleriyle rekabete girmiştir. Sistemli bir devlet teşkilâtına, kuvvetli bir orduya ve maliyeye sahip Osmanlı Devleti, Doğu'da, Batı'da, Kuzey'de ve Güney'de önemli topraklar elde etmiş, devletin sınırları Kuzey'de Kırım'dan Güney'de Sudan ve Yemen'e, Doğu'da İran içlerinden ve Hazar Denizi'nden Batı'da Viyana ve Fas'a kadar uzanmıştır. 

Ancak XVI. yüzyıldan itibaren coğrafî keşiflerle gelişen Avrupa'ya karşı teknik, malî ve askerî üstünlüğünü kaybeden Osmanlı Devleti, yeni gelişmelere ayak uyduramamış ve bu yüzyıldan itibaren dengeler Avrupa devletleri lehine gelişmiştir. XIX. yüzyılda başlayan milliyetçilik akımları ve Rusya ile Avrupa devletlerinin Balkanlardaki milletleri teşkilâtlandırmaları, Osmanlı Devleti'nin büyük topraklar kaybetmesine ve Osmanlı topraklarında bağımsız devletler oluşmasına sebep oldu. Devletin yıkılışında, ötedenberi bir haçlı anlayışıyla hareket eden Batılı devletlerin Osmanlı Devleti'nin paylaşılması demek olan Şark meselesini yürürlüğe koymalarının rolü büyüktür. Birinci Dünya Savaşı'nda Almanların yanında yer alan Osmanlı Devleti'nin toprakları, bu devletin yenilmesi üzerine İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya ve Yunanistan'ın işgaline uğradı. Ancak Türk milleti bütün olumsuz şartlara ve yokluğa rağmen düşmanı topraklarından attı. Osmanlı Devleti'nin yerine, Türk kurtuluş mücadelesinin lideri ve seçkin siması Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.



Osmanlı Devleti, Ortaçağ ve Yeniçağ boyunca devrinin en hoşgörülü yönetimini sağlayan bir devlet hüviyeti taşımaktadır. Gerçekten de beşyüz yıl idaresinde bulunan farklı dinlerden ve ırklardan insanları bir arada tutabilmiş, din ve vicdan hürriyeti sağlamak suretiyle, bünyesindeki milletlerin kültür ve dillerinin muhafazasında önemli bir rolü üslenmiştir. Bunda, bir hukuk devleti olması ve yönetimde katı bir mutlakiyet idaresi yerine, yasama ve yürütmenin meclise dayalı bir hüviyet taşıması önemlidir.

Osmanlı Devleti, kendisinden önce yaşamış bütün Türk devletlerinin kültür, bilim, sanat ve devlet yönetimi birikimine sahip bir devlet olarak, dünya insanlık tarihine bilimsel yönden olduğu gibi, kültür eserleriyle de önemli katkılarda bulunmuştur. Kendisine has mimarîsi, hat sanatı, ciltcilik, taş oymacılığı, çinicilik, süsleme, minyatür gibi sanat alanlarında nadide eserler vücuda getirmiş, öte yandan dünya siyasetinde yüzyıllarca etkili olmuştur.

İşte yakın tarihimiz olan Osmanlı tarihi, bugün Türkiye'de Türk halkının en çok öğrendiği ve onunla millet şuuruna ulaştığı bir tarihtir. Aslında Türk tarihi sadece Osmanlı tarihi olmamakla beraber, Batı Türklerinin, Avrupa ile gizliden gizliye olan rekabetinde Osmanlı tarihinin ön plâna çıktığı bir anlayışı sergilemektedir. Buna karşılık Avrupa da, Türk tarihinin, Viyana önlerine kadar gelen ve belki de Avrupa'da en büyük istilâyı gerçekleştiren Osmanlı bölümüyle bu sebeple yakından ilgilenmektedir ve Türk imajını Osmanlı ile ifade etmektedir. Nitekim bugün, Avrupa devletlerinin Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yürüttükleri politikalar da büyük çapta buna bağlı olarak tayin edilmektedir. Ancak 1990'lı yılların başı, Türk tarihi açısından yeni bir dönüm noktası olarak tarihe geçmiştir. Zira, Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle, eski Türk coğrafyası yeniden şekillenmiş, dünya siyasetine yeni Türk devletleri dahil olmuştur.

1 Inscriptions de l'Orkhon recuellies par l'expedition Finnoise 1890 et publiees par la Societe Finno-Ougrienne, Helsingfors 1892.
2 F. Wilhelm Radloff, Atlas der Alterthümer der Mongolei, St. Petersburg 1892.
3 Inscriptions de l'Orkhon dechiffrees, Helsingfors 1894-96; Dechiffrement des Inscriptions oe l'Orkhon et de l'Ienissei, Kopenhag 1894.
4 Bkz. Sibirya'dan Seçmeler, trc. Ahmet Temir, Ankara 1986 (Aus Sibirien adlı eserinden).
5 1933 yılında Tacikistan'da Hayrâbâd köyünden 3 km. mesafede Zerefşan Irmağı'nın sol kıyısında, Mug dağında A. A. Freiman, A. I. Vasilyev ve V. A. Vorobyev tarafından yapılan kazıda, 81 adet yazılı vesika bulunmuştur (V. I. Avdiyev, Orta Asya'da Tarih ve Arkeoloji Tetkikleri, trc. Abdülkadir İnan, TTK, tercüme eserler, nr. 40/102, s. 23).
6 V. I. Avdiyev, Orta Asya'da Tarih ve Arkeoloji Tetkikleri, çev. Abdülkadir İnan, TTK, tercüme eserler, nr. 40/102.
7 E. Fuat Tekçe, Pazırık, Altaylardan bir Halının Öyküsü, Ankara 1993.
8 Bkz. Nejat Diyarbekirli, Hun Sanatı, İstanbul 1972; Ayr. Hasan Oraltay, "Altın Elbiseli Adam", Türk Kültürü, Sayı 100 (Ankara 1971), 303-305.
9 Razvalini Urgenca (Ürgenç Harabeleri), Leningrad 1930.
10 Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, İstanbul 1927.
11 Tableaux historiques de l'Asie, I-II, Paris 1826.
12 Das Türkenvolkin Seinen Ethnologishen und Etnographischen, Leipzig 1885.
13 Attila ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara 1982.
14 Hammer hakkında daha geniş bilgi için bkz. İlber Ortaylı, "Hammer-Purgstall", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, C. XV (İstanbul 1997), 491-494.
15 Geschichte der Osmanischen Reiches (trc. Mehmed Atâ, Devlet-i Osmaniyye Tarihi, ı-X, İstanbul 1329-1337), ı-X, Pesth 1827-1835.
16 Modern Türkiye'nin Doğuşu, çev. Metin Kıratlı, Ankara 1970.
17 Hayatı ve eserleri hakkında bkz. Nuri Yüce, "Brockelmann, Carl", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, VI (İstanbul 1992), 335-336.
18 La Mediterranee et le mond mediterranen â l'epoque de Philippe II., Paris 1949 (Eserin Türkçe çev. Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, I-II, İstanbul 1989-1990).
19 Bulgarların Tarihi, Ankara 1984.
20 Histoire de l'Asie, Paris 1966.
21 l'Islam des origines au debut de l'empire Dttoman, Paris 1970.
22 Histoire de la Turquie, Paris 1961.
23 Budai Török Szamadaskönyvek 1550-1580, Budapest 1962.
24 The Turkish War of National Liberation (1918-1923, I-VI, Ankara 2000-2001.
25 Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1926.
26 Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1928.
27 Türk, Cermen ve Islavların Münesabât-ı Tarihiyeleri, İstanbul 1330.
28 Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1970.
29 Studies in Ottoman Social and Economic History, London 1985.
30 Ottoman Population 1830-1914. Demographic and Social Character, London 1985.
31 Selçuklu Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul 1966.
32 Osmanlı Tarihi, I-IV, Ankara 1995.
33 Osmanlı İmparatorluğu'nun Güney Siyaseti, Habeş Eyâleti, Ankara 1996.
34 Rusya Tarihi, Başlangıcından 1917'ye kadar, Ankara 1993.

35 Osmanlı Tarihi, V-IX, Ankara 1994-1996.
36 Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, I, III, V, Ankara 1991-1993.
37 İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Orta Asya Kaynak ve Buluntularına Göre, Ankara 1991.
38 Türk Millî Kültürü, İstanbul 1984; Harezmşahlar Devleti, Ankara 1992.
39 Türkiye Tarihi. Selçuklular Devri, Anadolu'nun Fethi, İstanbul 1944.
40 İslâmiyetten Önce ki Türk Kültür Tarihi ve İslâma Giriş, İstanbul 1978.
41 The Observatory in Islam and It's Place in the General History, Ankara 1960.
42 Türk-Moğol İmparatorlukları ve devamı, İstanbul 1976; ayr. Moğolların Gizli Tarihi, Ankara 1948.
43 Türk Sanatı, I-II, Ankara 1972-1973.
44 Bekir Sıtkı Baykal, "Atatürk ve Tarih", Belleten, XXXV/140 (Ankara 1971), 539.
45 Kırgız arkeoloji uzmanlarından Doç. Dr. Kubat Tabaldiyev ile Türk uzmanı Yrd. Doç. Dr. Rüstem Bozer başkanlığında ilk olarak Tanrı dağlarının Son-Köl bölgesinde açılan kurganlarda başta İskit dönemi olmak üzere Hun ve Göktürkler'e ait iskelet, seramik ve at iskeletleriyle koşumlarına ait buluntular elde edilmiştir. Prof. Dr. Bozkurt Ersoy başkanlığında, Ukrayna'nın Özi ve Akkerman yöresinde yapılan kazılarda da çiniler, lüleler, seramikler v. s. buluntular elde edilmiş olup, Türk Tarih Kurumu'nca yayınlanmak üzere hazırlanmaktadır.
46 1999 yılından itibaren sürdürülen çalışmalarda, özellikle 2000 ve 2001 yıllarında önemli buluntular elde edilmiştir ki, bunlardan Bilge Kağan hazinesi birinci derecede önem taşımaktadır.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...