05 Temmuz 2013

AMELÎ YOL OLARAK MEZHEPLER




AMELÎ YOL OLARAK MEZHEPLER

AMELÎ YOL OLARAK MEZHEPLER


Allah’ın Rahmet, Bereket ve Mağfireti üzerinize olsun.
Verdiğin nimetler için övgü ve şükür sanadır, Allahım! Başa­rılı kıldığın için lütuf senindir. Sana yakarır, sana koşarız. Yaptı­ğımız her iyilik senin yardımınla ve senin lutfunladir. İyilikten baş­ka yaptığımız her şey, ancak kendimize ait ve tedbirsizliğimizin ese­ridir. Sen, her iki halde de bize karşı merhametlisin. Bağışlayıcı ve yarlığayıcı sensin! Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Peygamber'e salât ve se­lâm eyleriz. O'nun izinden giden sapmaz. O'nun hidayet nişanesi olan âl ve ashabına ve onların yoluna gerçekten uyanlara kıyamete kadar salât ve selâm olsun!
Değerli dostlar, bir önceki makalemizde, fıkhın kaynaklarına değinmiştik. Bu makalemizde ise mezhep konusunu sunacağız inşaallah.
MEZHEP     :
Sözlük anlamı gitmek, izlemek, gidilen yol demektir. Mecazi olarak kişisel görüş, inanç ve doktrin karşılığında da kullanılır. Terim olarak bir müctehidin, dinin ayrıntılarına ilişkin, kendine özgü kural ve yöntemlerle oluşturduğu inanç ya da hukuk sistemini dile getirir.
İslâm tarihinde, mezhep kelimesi genel olarak itikadi, siyasi ve fıkhi görüşlerin hepsi için kullanılmıştır.
Bazı mezheb tarihçileri, İslâm mezheplerini Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadise göre taksim etmişlerdir. Bu hadiste Yahudilerin yetmiş bir, Hıristiyanların yetmiş iki, fırkaya ayrıldığı,İslâm ümmetinin ise yetmiş üç fırkaya ayrılacağı, Müslümanlardan Cehennem'den kurtulacakların Rasulullah'ın ve ashabının yolunu takip eden fırka (başka bir rivayette de birlik ve beraberlikten ayrılmayan cemaat) olduğu beyan edilmektedir. (Tirmizi,)
İslâm Tarihinde Mezheplerin Çıkış Sebepleri   :
Müslümanlar arasında mezheplerin çıkışını etkileyen başlıca sebepler şunlardır:
1) Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden ve sünnetten (hadislerden) hüküm çıkarılması hususunda ortaya çıkan farklı yorumlar,
2) Müctehidlerin ülkerindeki ve zamanlarındaki toplum hayatıyla ilgili sorunlara farklı yaklaşmaları,
3) Her müctehidin ictihad ederken takip ettiği metodun farklı olması,
4) Bir müctehid alime sağlam kaynaklardan ulaşmış bir sünnetin diğer müctehide ulaşmaması veye eksik ulaşması,
5) Müctehid alimlerin de bütün insanlar gibi anlayış, zeka, kabiliyet yeteneklerinin, sosyal yönlerinin farklı olması.
Mezheplerin Çıkışı   :
Şer´î hükümlerin ilk tebliğcisi şüphesiz ki Rasûl-ü Ekrem (s.a.s.) dir. O, îlâhî vahye mazhar seçkin bir insan olması dolayısıyle bütün dinî hükümlere tam anlamıyla vâkıftı. Onun ulvî huzurundan feyz alan ashab-ı güzin de şer´î delillerin ve hükümlerin bütün inceliklerini biliyorlardı. Çünkü ortaya çıkan her türlü meseleyi kendisine soruyor ve cevabını da en tatmin edici bir şekil­de alıyorlardı. Ashab-ı Kiram´a yetişip “tabiîn” unvanını alan birçok bü­yük insan da, Peygamber efendimize yakın bir zamanda dünyaya gelmiş olduklarından İslâm´ın bütün hükümlerine mükemmel bir şekilde âşinâ bu­lunuyorlardı.
Tabiînin son zamanlarına doğru İslâm dünyası genişlemeye başlamış, çeşitli ırklara mensup birçok kavimler İslâmiyetle şereflenmişlerdi. İslâm top­raklarının genişlemesi, müslümanların çoğalması ve zamanın ilerlemesiyle sos­yal hadiseler günden güne artıyor, çeşitli cereyanlar ortaya çıkıyor ve birçok meseleler çözüme ve açıklamaya muhtaç bulunuyordu. İşte bu durum karşı­sında İslâm bilginlerinin olağanüstü derecedeki çalışmaları başladı, birçok ilimler tedvin edildi. İlk olarak hadîs, fıkıh ve usûl-i fıkıh ilimleri metodlu bir şekilde kurularak bu konuda her biri kendine has özellikler taşıyan ve birer hukuk okulu olan fıkhî mezhebler ortaya çıktı.

Hz. Osman'ın şehadetinden sonra tehlikeli olan siyasi ihtilaflar çıkmaya başladı. Özellikle hakem olayından sonra İslâm'da ilk siyâsî ayrılık ve bid'at mezhebleri kendilerini gösterdiler. İlk çıkan mezhebler siyası mahiyette olup bunlar dini bir kisveye bürünmüşlerdi.
Müslümanlar arasında zuhur eden iç savaşlarda Hz. Ali'nin yanında yer alan sahabe ve tabiineŞia-i ûlâ denilmişti. Daha sonra ortaya çıkan Hz. Ali taraftarı mutaassıb grubların da Şia diye anılmaları sebebiyle Şia-i Ûla'ya bu "Ehl-i Sünnet vel-Cemaat" denilmiştir.
Hakem olayına itiraz edip Hz. Ali'nin ordusundan ayrılanlara Havâric (hariciler) veya Marikaveyahut Muhakkime-i Ülâ denilirdi. Diğer taraftan Hz. Osman'ın katillerinin yakalanıp kısas yapılmasını isteyenlere Şia-i Osman denilmişti. Hz. Osman'a sevgi besleyip Muaviye tarafını tutanlara da Nasıba deniliyordu. Emeviler devletinin yıkılmasından sonra Nasıba tamamen silinip gitmiştir.
Hz. Ali'nin vefatından (660) sonra İbn Ömer, İbn Abbas gibi daha bir kısım sahabe hayatta iken akaidde meydana gelen ilk bid'at mezhebi, Kaderiyye olmuştur.
Hz. Ali'nin şehid edilmesinden  sonra, ashabın yolunda giden Ehl-i Sünnetin karşısında olanbeş ayrı ana bid'at mezhebi ortaya çıkmıştır ki bunlar ileride zuhur edecek diğer bid'at mezheplerine kaynaklık etmişlerdir. Bu beş ana bid'at mezhebi Havaric, Kaderiyye, Cebriyye(Cehmiyye), Şia (Keysaniyye, Zeydiyye, İmamiyye) ve Mürcie'dir.
İslamda Mezheplerin Hükmü     :
Usul-i dinde (akaidde) ihtilaf zararlıdır. Akaidde ihtilaf, bid'at ve sapıklığa götürür. Sapıklık da büyüdüğü zaman küfre kadar iletir. Akaidde ihtilaf, İslam ümmetinin birliğini bozar, dinde tefrika doğurur. Bu sebeple, sahabe ve bunlara güzellikle tabi olan selef alimleri Usul-i dinde (akaidde)ihtilafı haram saymlş ve buna asla cevaz vermemişlerdir.
Fıkıhtaki ihtilaflar, itikattaki ihtilaflar gibi bid'at ve delâlete götürmez. Usul-i din ile füru-ı dindeki (amelî hükümdeki) ihtilaf arasında büyük fark vardır. İslâm dininin akaidinde kesin delilsiz ihtilaf haram, bid'at ve dalalet sayılırken fıkhi meselelerde içtihadların farklılığı rahmet sayılmıştır. Böylece zaman ve mekânlara göre Hz.Muhammed ümmetine geniş imkânlar sağlanmış olur. Hz. Peygamber (s.a.s.) Muaz İbn Cebel'i (640) Yemen'e vali olarak gönderirken ona sordu; "Ne ile hükmedeceksin?"  O da;  "Allah'ın kitabıyla" dedi. Resulullah; "-Onda bulamazsan?" deyince, Muaz: "Rasulullah'ın sünnetiyle hükmederim" dedi.  "Bunların her ikisinde de bulamazsan ne yaparsın." diye sorunca, Muaz: "O zaman re'yimle içtihad ederim." dedi. Rasulullah bu cevaptan memnun kalarak; "Rasulünün elçisini, resulünün razı olacağı bir şeye muvaffak kılan Allah'a hamdolsun " dedi (Ebû Dâvûd,). Böylece Rasulullah,Kitap ve Sünnet'te hükmü bulunmayan meseleler hakkında ictihad etmesine izin verdi. Fakih sahabeler de Muaz b. Cebel'in yolunu takip ettiler.
Yalnız "mevrid-i nas'da içtihada mesağ yoktur" yani Kitab ve Sünnet'te hükmü bulunan bir mesele ictihad konusu olamaz. Nasslardaki hükmü ne ise onunla hüküm verilir. Hadisler,mütevatir, meşhur, ahad, muttasıl, munkatı, mürsel gibi kısımlara ayrılır. Mütevatir (bunun sayısı çok azdır) ve meşhur hadisi her müctehid delil olarak alır. Hanefiler hadis hususunda titiz davrandıkları için çoğu zaman ahad haberi delil olarak kabul etmezlerdi. Şâfiî, ahad haberi kıyasa tercih ederdi.
Tabiîn ve Tebe-i Tabiin devrinde Hicaz'da hadis bilenler çok olduğu için Hicaz fukahasına"Ehlül-Hadis" denmiştir. Irak'ta daha çok rey, kıyas ve içtihad yoluyla hüküm verildiği için, Irak fakihlerine de "Ehl-i Rey" denilmiştir.
Hicri I. asrın sonlarından itibaren mezheblerin kurucuları, akaid ve fıkıhtaki görüşlerini beyan ederler, meselelerin hükümlerini açıklarlardı. Bunlardan okuyanlar ve yazanlar, sözlerini ve içtihadlarını duyan insanlar, bunların görüş ve açıklamalarına uyarlardı. Böylece bu zatların görüş ve içtihadları halkın anlayışlarında bir mezheb olarak yerleşir kalır. Mezheb sahibi olan bu büyük âlim ve imamlar hiç bir zaman, "biz bir mezheb kuruyoruz, bize uyunuz!" diye halkı görüşlerine uymaya çağırmazlardı. Hükümdar, emir gibi kimselerin davet ve emriyle de bir mezheb kurmaya yeltenmemişlerdi.
Fıkhi ihtilafın cevazıyla beraber, mezhebi içtihadın Kur'ân'ın ruhuna uygun olması gereklidir. Yani içtihat tevhid, mahlukata şefkat, başkalarının can, namus ve mal haklarına hürmet, iffet, adalet, eşitlik, istikamet, emanet ve vazifelere riayet, iyilik ve bunda yardımlaşma esaslarına aykırı olmamalıdır. Peygamberimiz, müctehidin içtihadında isabet ederse, iki sevab, iyi niyetle Allah rızası için yaptığı içtihadında hata ederse, bir sevap alacağını söylemiştir
Mezheplerin genel tasnifi   :
İslâm tarihinde zuhur etmiş mezhepler başlıca üç kısımdır:
A) Siyasi mezhepler:
Bunlar önceleri siyasi bir maksatla ortaya çıkmış, sonraları itikadî bir kisveye bürünmüşlerdir. İlk önce zuhur eden siyâsî mezhebler üçtür.
 Nasıba: Hz. Osman ve Muaviye taraftarları, Şia: Hz. Ali taraftarları;  Havaric de: Hz. Ali ve Muaviye'ye karşı çıkanlardır.
B) İtikadi Mezhebler (akaid mezhebleri):
İkiye ayrılır:
1- Ehl-i Sünnet mezhebleri: Bunlar da ikiye ayrılır: a) Eh1-i Sünnet-i hassa denilen Selefiyye.Selefiyye'nin mütekaddimini ve müteahhirini vardır. b) Eh1-i Sünnet-i amme: Matüridiyye, Eş'ariyye. Bunlara Halefiyye de denir.
2- Ehl-i Bid'at: Ehl-i Bid'at mezhebleri de ikiye ayrılır:
a) Küfre düşmeyenler. İki kolu dışında Hariciye, Kaderiyye, Mutezile, Cebriyye (sorumluluk yoktur diyenleri hariç),             Zeydiyye, İmamiyye (İsna Aşeriyye), Kerramiyye, Naccariye, Haseviyye.
b) Küfre düşen bid'at mezhebleri: Haricilerden Acâride'nin Meymuniyye kolu, Yezidiyye, Batıniyye-i Nizariyye (ki bu mezheb hicri 5. asrın sonlarına doğru Hassan Sabbah tarafından kurulmuştur), Nusayriyye, Dürziyye (Dürzilik), Babilik ve Behailik (Behaiyye).
C) Fıkhî mezhepler:
 Fıkıh mezheblerinin hepsi de Kur'an ve Sünneti esas alırlar. Bunlar da ikiye ayrılır:
1- Bugün tabileri bulunan mezhebler:
Hanefiyye, Şafiıyye, Malikiyye, Hanbeliyye, Caferiye, Zeydiye ve Zahiriyyedir. Bu sonuncusunun müntesibi pek az kalmıştır. Hindistan taraflarında Zahiri mezhebine bağlanan pek az kimse vardır.
2- Tabileri kalmamış olanlar:
Bugün tabi ve müntesibleri kalmamış ve fıkıh tarihine geçmiş olan mezheblerin imamları şunlardır: Abdullah b. Şübrüme (v.h. 144), Abdurrahman el-Evzai (v. 157), Süfyan es-Sevri (v. 161), Muhammed b. Abdurrahman b. Ebi Leyla (v. 148), İshak bin Rahuye (Raheveyh, v. 238), Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi (v. 310), Leys b. Sa'd (v.175), Müzeni (v. 264), Ebu Sevr İbrahim b. Halid Muhammed b. İshak b. Huzeyme (v. 311).
Haftaya Fıkhî Mezhepler konusunu işleyeceğiz sevgili okurlarımız. Bu arada konumuzla ilgili sorularınız olursa cevaplamaya çalışacağız inşaallah.
Hepiniz Allah'a emanet olunuz...

ÜÇ AYLAR, KANDİLLER VE FAZİLETLERİ




ÜÇ AYLAR, KANDİLLER VE FAZİLETLERİ

بســـــــــــــــــم الله الَرّحمان الرَّحيم
اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَاللهِ اِثْنَا عَشَرَ شَهْراً فِى كِتَابِ اللهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ مِنْهَا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذَالِكَ الدِيّنُ الْقَيِمُ فَلَا تَظْلِمُوا فِهِينَ اَنْفُسَكُمْ وَقَاتِلوُا الْمُشْرِكِينَ كآفَّةَ كَمَا يُقَاتِلوُ نَكُمْ كآفَّةً وَاعْلَمُوا اَنَّ اللهَ مَعَ المُتَّقِين.

“Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre, Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dürdü haram aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır aylar içinde (Allah’ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizlinle topyekûn savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekûn savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.”                Tevbe 9/36.

 Ariflerin kalplerini marifet nuruyla nurlandıran Mevlâ Teâlâ’ya hamd-u senalar olsun.
Salât ve selâm kâinatın efdali, âleme rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’e, onun âline, ashabına ve kıyamet gününe kadar yolunda gidenlerin üzerine olsun.
Değerli Dostlar; Kadirşinas aylar ve günler içinde olmamız münasebetiyle, bu yazımda sizlere bu ayların ehemmiyetlerinden, biz Ümmet-i Muhammed'e has, takdim edilen nimetlerden bahsetmek istiyorum.
Yazının okunulurluğunu kolaylaştırmak için bölümlere ayırıp, yazı dizisi olarak sizlere takdim edeceğim inşallah…
Allah Teâlâ, bilmediklerimizi bildirip, filli olarak tatbik etmeyi de nasip etsin… (Âmin)                     
Allah katında ayların sayısı on ikidir. Ayet-i kerimede geçen aylardan kasıt, yalnız kamerî aylardır. Çünkü hesap, sadece bu aylara göre yapılır. Bu aylarla ilgili hesap da gökteki hilâle bağlıdır…
Bu ayların dördü, haram aylarıdır (Eşhur-u hurûm). Bu ayların saygın aylar olduğunu, bu aylarda savaşmanın haram olduğunu Cenab-ı Allah, İbrahim ve İsmail Peygamberlerin diliyle yazıp arz kılmıştır. Bu ayların haram kılınmış olduklarını Araplar, söz ve davranışlarıyla birbirlerine aktarmışlardır. Kara cahiliyetin hüküm sürdüğü devirlerde Araplar, bunda kendi istekleri ve hevesleri doğrultusunda değişiklikler yapmışlardır. Hadis-i şerifte anlatıldığı gibi haram aylar; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır.
İbn-i Abbas der ki: “Allah, gökleri ve yeri yarattığı gün, onu, katındaki ana kitapta yazdı. Onlardan dört ayı, haram aylarıdır. Bunlar Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Bu aylara hürmet ve saygı gösterildiği için ‘Haram’ denilmiştir. Bu aylarda itaatler kat kat yapılır, onların hürmetini ihlal etmek ve Allah’ın haram kıldığı masiyet ve günahları işlemekle kendinize zulmetmeyiniz. Müşrikler nasıl size karşı toptan savaşıyorlarsa, siz de guruplara ayrılmadan toptan onlara karşı savaşınız. Bilin ki, Allah muttakilerle beraberdir. Yani, Allah yardım ve desteği ile onlarla beraberdir. Bu, takva sahiplerine bir müjde ve garantidir.”
Bu aylarda savaşmanın yasak oluşu nesh olmuşsa da tâatler kabul görür. Haram aylarda ibadet kat kat sevapla mükâfatlandırılır. Çünkü diğer aylarda yapılan bir tek iyilik on misli ecirle mükâfatlandırılırken, Receb ayında yetmiş, Şaban ayında yedi yüz ve Ramazan aynıda bin misli sevapla mükâfatlandırılır.
İyiliklerin kat kat sevapla karşılık bulması sadece bu ümmete, yani Resulullah’ın ümmetine verilmiş bir özeliktir…
İnsanlar ilim, ahlak, fazilet ve takva yönünden birbirleriyle müsavi olmadıkları gibi, aylar, günler, geceler, zamanlar ve mekânlar da fazilet ve bereket yönünden aynı seviyede değildir. İnsanlar, dünyevi işlere kendilerini bazen çok fazla kaptırıyorlar ve uhrevi görevlerini ikinci plana itiyorlar. Zamanın normal seyri sırasında, rutin meşguliyetlerle devam eden hayat sıradanlaşıyor, hatta sıkıcı olmaya başlıyor.
 Allah-u Teâla, hem manevi hayattan uzaklaşmamızı önlemek, hem de sıradanlaşan zamana ve hayata manevi bir canlılık katmak için bazı ay, hafta ve günlere özel bir değer atfetmiştir. Allah, zaman içinde özel ve değerli anlar yaratmıştır. Bunlar, bayram günleri ve geceleri, Cuma geceleri, üç aylar diye adlandırdığımız Recep, Şaban ve Ramazan ayı ve Kandil geceleridir.
 Recep Ayının Fazileti :
 Receb, tazim ve saygı anlamına gelir.,,
İslâm öncesi Araplar, Receb ayı’na ayrı bir ehemmiyet verirler, saygı gösterir ve şanını yüceltirlerdi. Receb ayı gelince kılıçlar kınına sokulur, oklar torbalarına yerleştirilir, derin ve kanlı husumetlerin üzerine geçici de olsa bir sükûnet örtüsü çekilirdi. Artık o gürültülü ve korkunç çöller tatlı bir huzurun baharına dalar, her taraf bir güven ve selâmet sahasına dönerdi. Öyle ki, bu ayda bir kimse babasının katiline rastlasa bile başını kaldırıp kaşına bakmazdı. Bu aya "sağır ay" denilmesi de sükûnet mevsimi olmasındandır.
İslâmiyet gelince de Recep ayına mahsus olan saygı devam ettirildi. Bilhassa Regaip ve Miraç gibi tecellilerle şereflendirildi. Resul-i Ekrem Efendimiz dualarında,
اللهم بارك لنا في رجب وشعبان وبلغنا رمضان
“Allah’ım! Receb’i ve Şâban'ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan'a ulaştır”buyururlardı.      (Camiü's-Sağîr, 2:90; Râmuzu'l-Ehâdis, 532.)
Receb kelimesindeki “R” Allah'ın rahmetine, “C” Allah'ın cömertliğine ve yardımına, “B” ise Allah'ın birrine (iyilik ve ihsanına) işaret eder.
Receb ayına “mutahhar” denmesinin sebebi, bu ayı oruçlu geçirenlerin günah ve hatalarından temizlenip paklanmasıdır. Receb ayının Peygamberler tarihinde ayrı bir yeri vardır. Meselâ, Nuh Aleyhi’s-selâm ve kavmi, Recep ayında gemiye binmiş ve tufandan kurtulmuşlardır.
Receb ayı Hicrî ayların yedincisi ve Ramazan'dan iki ay öncesi olup, fazileti bakımından ayrı bir yeri vardır. Regaip ve Mi'rac gibi mübarek geceleri içinde bulundurması, faziletini daha da arttırmaktadır. Ayrıca, Kur’an’da haram ayları olarak geçen dört aydan birisi olması, Müslüman kalplerdeki yerini bir kat daha artırmıştır.
Receb ayı, “üç aylar” olarak bilinen mübarek bir mevsimin ilk ayıdır. Bu aylara “çok sevaplı ibadet ayları” diyen Bediüzzaman, onların kazandırdıkları sevap ve mükâfatlar bakımından, Müminlerin önünde nasıl bir kademeli yükseliş vesilesi olduklarına şöyle işaret eder:
“Her hasenenin (ibadetin) sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzama da üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde (Kadir Gecesinde) otuz bine çıkar.”    ( Şualar, s. 416.)
Buna göre Receb ayında işlenen ibadet, edilen iyilik, yapılan hizmetlerin manevî ecri ve sevabı bire yüz verilmektedir. Bunun için mü'minler bu aydaki nasiplerini arttırmak maksadıyla daha çok gayret sarf ederler. Hayır ve hasenata biraz daha ağırlık verirler.
 Bazı hikmet ehli âlimler, Recep ayı hakkında şu yorumları getirmişlerdir:
Receb eza ve cefayı terk içindir, Şaban amel ve vefa içindir, Ramazan sıdk ve safa içindir.
Receb tövbe ve pişmanlık ayıdır, Şaban muhabbet ayıdır, Ramazan kurbet (Allah'a yakınlık) ayıdır.
Receb hürmet ayıdır, Şaban hizmet ayıdır, Ramazan nimet ayıdır.
Receb ibadet ayıdır, Şaban dünyanın sefasını terk etme ayıdır, Ramazan ibadetlerin mükâfatını artıran aydır.
Büyük tasavvuf ehli Zünnün-u Mısrî der ki:
“Recep ekme ayıdır, Şaban sulama ayıdır, Ramazan derleyip toplama ayıdır. Herkes ne ekerse onu biçer, ne yaparsa cezasını çeker. Bir kimse ekimi bırakırsa, hasat zamanı ekmediğine pişman olur. Kıyamet gününde ise çok kötü duruma düşer.”   (Abdülkadir Geylânî, Üç Aylar ve Faziletleri. Haz: Mustafa Güner)
Recep ayının diğer aylardan farklı bir ibadeti de oruçtur. Mümkün mertebe bu ayda daha fazla oruç tutulmaya çalışılır. Ebû Davud’ da (hadis kitabı), hiç ara vermeden devamlı surette oruç tutan bir zâta Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam’ın bazı tavsiyelerden sonra şöyle buyurduğu rivayet edilir:
“Haram aylarından bazısını tut, bazısını bırak, haram aylarda tut ve bırak, haram aylarda tut ve bırak.”     (Ebû Dâvud, Savm: 54)
Hadisin devamında ravî olan Şahabı şöyle demektedir:
 “Resulullah 'tut' dedikçe, üç parmağını yumdu, 'Bırak' deyince de üç parmağını bıraktı.” Böylece Peygamberimizin o zata, “Üç gün tut, üç gün ara ver” dediği anlaşılıyordu.
Bilindiği gibi haram ayları, "Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb" aylarıdır.
Receb ayında devamlı olarak bir ay boyu oruç tutmanın uygun görülmeyişinin sebebi, Receb ve Şaban aylarının Ramazan ayına benzemesinden kaçınılmasıdır. Çünkü hiç kesintisiz bir ay boyunca oruç tutmak sadece Ramazan ayına mahsustur. Hatta Receb ayında bir ay süresince oruç tutmanın mendup bile olmadığını söyleyen İmam Gazâlî ve İbn-i Kayyim el-Cevzî gibi müçtehitler, Ramazan ayına benzememesi için diğer aylardan farklı olarak Recep ayında devamlı bir ay boyu oruç tutmayı mekruh görürler.     (İhya, 1:237; Zâdü'I-Meâd, 2:64.)
Diğer aylarda nasılsa, Recep ayında da ayın başında üç gün, ortasında üç gün, sonunda da üç gün veya belli günlerinde yahut üçer gün ara vermek suretiyle oruç tutulması tavsiye edilmektedir.
Görüldüğü gibi, Receb ayında tamamen oruçlu geçirme hususunda bir hadis ve rivayet yoktur. Üç ayları hiç ara vermeden tutmak sünnet ve müstehap da değildir, sadece sâlih zatların güzel bir âdetidir. Recep ayını tam olarak tutanlara “Tutma” denilmez, ama fıkhî olarak da hükmünü belirtmek gerekir.
Bu arada Ramazan ayında bozmuş olduğu bir oruçtan dolayı kefaret orucu tutmak isteyenler için Recep ve Şaban ayı iyi bir fırsattır. Recep ayının birinci gününden itibaren hiç ara vermeden Şaban ayı da dâhil olmak üzere iki ay üst üste oruç tutarsa tam bir kefaret borcunu ödemiş olur. Peşinden Ramazan ayının orucu da geleceğinden böylece üç ay boyu, bir gün dahi yemeden oruç tutmuş olur. Bu durumda oruç borcunu öderken aynı zamanda sevap hazinesini de doldurmuş ve geliştirmiş sayılır.
Üç aylar birer dua ve niyaz mevsimidir. En güzel duaları, başta sahabeler olmak üzere İslâm büyüklerinden öğreniyoruz…
Hz. Ali'nin Receb ayında şu şekilde dua ettiği rivayet edilir:
“Allah’ım, salât eyle Muhammed Aleyhissalâtü Vesselamın üzerine; hikmet yıldızları ve devamlı nimet ve ismet kaynağı ehl-i beytine.
Allah’ım, beni her türlü kötülükten koru.
Beni unutkan etme ve gaflet üzerinde bırakma.
Sonumu da hasret ve pişmanlıkla bitirme.
Benden razı ve hoşnut ol.
Senin mağfiretin zalimler içindir, ben de nefsime zulmettim.
Allah’ım, beni bağışla, beni bağışlamakla Sana bir zarar gelmez.
Bana nimetlerini ihsan et, bana vermekle senin ihsanın azalmaz.
Senin rahmetin geniş ve boldur.
Hikmetlerin ise hoş ve güzeldir.
Allah’ım, bana sıhhat ve afiyet ver.
Güven ve huzur ihsan eyle.
Şükür ve takvaya ulaştır.
Allah’ım, Senden sabır ve doğruluk istiyorum.
Bana işimde kolaylık ver.
İşlerimi güçlükle gördürme.
Aileme, çocuklarıma ve kardeşlerime iyilik ve ihsanda bulun.
Onları mü'min ve Müslümanlardan kıl ve bu şekilde dünyadan ayrılmalarını nasip eyle.”
Bazı Selef büyükleri de Recep ayı gecelerinde şöyle dua etmişler:
 “Allahım, Sana mahzun gönlümle, isteklerini kabul buyurduğun dostlarının duası ile niyaz ediyorum.
Zatına eriştirdiğin ve Senin rızanı isteyenlerin dili ile Senden talep ediyorum.
Umarım Senin ululuğundan, Seni bileyim ve kulluk edeyim.
Yâ Rab, bu gecenin rahmet ve bereketinden sevap ve mükâfatından beni nasiptar et.
Allahım, kullarından istediğine, istediğini verirsin, kim Seni onlara ikram etmekten alıkoyabilir?
Ben fakir ve aciz bir kulum. Fazl-u kereminden nimetlerini ümit ediyorum.
Sana sığınırım ve ancak Senden yardım dilerim
Yüce Mevla’m, bu gece kullarına çok rahmet ve bereketini döker, saçarsın.
 Allah’ım, Sana yalvaran dilleri, Sana kalkan elleri boş çevirme.
İyilik ve yardımınla faydalandır bizi. Nimetlerinle donat hepimizi.
 Bu mübarek gün, ay ve gecelerden istifade etmek ve en önemlisi, Allah’ın Dostlarıyla ünsiyet etmek dileğiyle, Allah’a emanet olunuz sevgili kardeşlerim.

M.Ragıp Aydın AYKAÇ

İSLÂM DİNİ'NİN TEMEL ESASLARI




İSLÂM DİNİ'NİN TEMEL ESASLARI

Hamd Allah'a mahsustur. O Allah ki, İhsan ve kerem sahibidir. Nimetleri sayılar ile
sayılamayacak kadar çoktur. Lütuf ve irşadı ile nimet veren, dosdoğru yola ileten,
lütufta bulunup kulları arasından seçtiği kimseleri dinde fakih olmaya muvaffak
kılandır. 
Hamdın en yücesi, en üstünü, en mükemmeli, en şümullüsü ve en umumi olanı ile
Allah'a hamd ederim. O'ndan başka ilâh ol­madığına, bir ve tek olduğuna ve çok
bağışlayıcı olduğuna şehadet ederim.
Seçkin ve tertemiz olan Hz.Muhammed (S.A.V.)'in, O'nun kulu ve resulü olduğuna
şehadet ederim. Allah'ın salât ve selâmı O'nun üze­rine olsun. Kendi katında fazilet ve
şerefini yüceltsin.
İslâm Dininin Temel Esasları
İslâm dininin genel çerçevesini oluşturan ana esaslar ortaya konur­ken çoğunlukla
Cibril hadisine göndermede bulunulur. Hz. Ömer'in anlattığına göre; bir gün Hz.
Peygamber ile beraber otururlarken bem­beyaz elbiseli, saç ve sakalı simsiyah bir
adam çıkagelir. Üzerinde bir yolculuk izi görünmeyen ve aralarından hiçbirinin
kendisini tanımadığı bu kişi, Hz. Peygamber'in önünde diz çökerek: "Ya Muhammed,
bana İslâm'ın ne olduğunu bildir" der. Hz. Peygamber: "İslâm, Kelime-­i Şehâdet
getirmen, Namazı dosdoğru kılman, Zekâtı vermen, Ramazan'da Oruç tutman, imkânın
olursa Haccetmendir" buyurur. Adam: "Doğru söylüyorsun" dedikten sonra bu
defa "İman nedir?" diye sorar. Hz. Peygamber: "İman Allah'a, Melekleri'ne, Kitapları'na,
Peygamberleri'ne, Kıyamet gününe ve Kadere inanmandır" diye cevap verir. Adam
yine "Doğru söyledin" der, Bu defa, "İhsan nedir?" diye sorar. Resûlullah: "İhsan,
Allah'ı görür gibi kulluk etmendir. Her ne kadar sen onu gör­müyorsan da o seni
görüyor" şeklinde cevap verir. Adam yine "Doğru söyledin" diyerek bu defa da
kıyametin ne zaman kopacağını sorar. Hz. Peygamber: "Bu konuyu, kendisine sorulan,
sorandan daha çok bilme­mektedir" buyurur. Hz. Ömer, yabancı adamın sonra
çekip gittiğini, Hz. Peygamberin kendilerine: "Soru soranın kim olduğunu biliyor
musu­nuz?" diye sorduğunu, Allah ve Resulü daha iyi bilir dediklerini ve bunun
üzerine; "0 kişi Cebrail'dir ve size dininizi öğretmeye gelmiştir" bu­yurduklarını rivayet
eder   (Müslim, "iman", I).
İslâm bilginleri, bu hadisteki tasniften hareketle, İslâm dininin temel esaslarını itikadî,
amelî ve ahlâkî olmak üzere üç gruba ayırmışlardır.
A- İtikadî Esasları
İslâmiyet'in itikadî esasları; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygam­berlerine, âhirete
ve kadere inanmaktır. İslâm dininin genel hatlarını oluşturan bu esasların tespiti
tamamıyla Allah'a aittir, İnsanların kendi­liğinden bunlara herhangi bir şey eklemesi
söz konusu değildir. Dine buradan girilir ve dinden buradan çıkılır.
B- Amelî Esasları
Amel, dinin uygulamaya İlişkin yönünü oluşturur. Bunların Allah'a karşı gösterilmesi
gereken tazim ve saygıyı ifade edenlerine ibadet; insanlar arası hukukî olay ve
işlemlere ait düzenlemelere de muamelât denilir. İnanç esasları gibi ibâdetler de Allah
tarafından belirlenir. Mahi­yeti itibariyle metafizik bir boyuta sahip olan din, zaman
ve zeminin değişmesi ile değişime açık olan muamelât konularını daha çok ilkesel
düzeyde düzenler. Bundan dolayı, dinde bu hususların ihtiyaç, menfaat, adalet ve hak
gibi değerler ışığında belirlenmesi, bunların değişmesine bağlı olarak ilgili hükümlerin
de değişmesi tercih edilir. Bunların, dinin inanç, ibâdet ve ahlâk esaslarını hayata
geçirmede katkıları büyüktür.
C- Ahlâkî Esasları
Ahlâk, insanlar arasındaki ilişkileri hukukî yaptırıma dayanmaksızın düzenler ve
onların olgunlaştırılmasını amaç edinir. İslâm ahlâkı, Allah'a karşı saygı ve tazimde
bulunma, yaratıklara ise şefkatli ve yararlı olma ilkesine dayanır. Ahlâk, insanın
hürriyetini iyi yönde kullanmasını gerek­tirir. İnsanı birtakım vazifelerle mükellef
tutan İslâm dini ona hürriyetini iyi bir şekilde kullanma şansı, ahlâkını olgunlaştırma
imkânı sağlar. Kur'an: "Kim muhsin olarak (yani İyi ve güzel davranışlarda bulunarak)
yüzünü Allah'a döndürürse onun ecri, Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku
vardır, ne de üzüntü çekerler"  (­Sure-i Bakara) buyurmak suretiyle Allah'a yönelmenin ve
samimi olarak O'na bağlanmanın sonu­cunu çok açık bir şekilde ortaya koymuştur.
Mükellef Ve Teklifi Hükümler
A- Mükellef
Mükellef, Allah tarafından dinî hükümlerle yükümlü tutulan akıllı ve ergen kişi
demektir.
B- Teklifi Hükümler
Mükellefin yükümlü kılınmasına teklif, teklif gereği yaptığı işlere de mükellefin
fiilleri (ef'âl­i mükellefîn) denilir. Mükellefin yaptığı işler dinî bakımdan ya emredilen
ya yasak edilen ya da serbest bırakılan işler cinsinden olabilir. Bazen de farz veya
haram şeklinde kesin bir hüküm bildirmeyip emre veya yasağa yakın olur. Hükümler,
kendilerine isabet eden külfet derecesine göre kısımlandırılır. Bunların tümüne
birden “teklifi hükümler” denilir. Teklifi hükümlerin çeşitleri şunlardır:
1- Farz: Yüce Allah’ın yapılmasını kesin olarak istediği işlere farz denilir. Başka
bir ifade ile sübût ve mânaya delâleti kesin olan nassa (âyet veya sahih hadise)
dayanan emirlere farz denir. Farzı işleyen Al­lah’ın övgüsüne mazhar olur ve ahrette
ödüllendirilir. Terk eden­ ise görevini ihmal etmiş ve günah kazanmış olur.
Farzlar ikiye ayrılır. Bun­lar her müslümanın yapmakla yükümlü olduğu farzlar ve
bireylerde değil, toplumdan yapılması istenen farzlardır.
Bunların birincisine farz­ı ayın, ikincisine de farz­ı kifâye denilir. Beş vakit namazı
kılmak, rama­zan ayında oruç tutmak, zekât vermek, doğru sözlü olmak, adaletle
iş görmek farz­ı ayına; cenaze namazı kılmak, ilim tahsil etmek, askerlik yapmak,
toplum için gerekli olan meslekleri edinmek de farz­ı kifâyeye örnektir.
2- Vacip: Allah tarafından emredildiği sübût veya delâlet açısından zannî bir delil ile
sabit olmuş olan hüküm demektir. Vacip, yapılması gerekli olmakla beraber farz kadar
kesinlik ifade etmez. Vacibe örnek olarak; namazda Fâtiha'yı okumak, kurban kesmek,
vitir ve bayram na­mazlarını kılmak verilebilir. Vacipte fiilin işlenmesi halindeki
mükâfat ve terkindeki ceza farzdakinden azdır.
3- Sünnet: Sözlükte yol, âdet ve çığır anlamlarına gelir. Teklifi hü­kümlerin bir çeşidi
olarak sünnet ise farz ve vacip yani kesin ve bağ­layıcı tarzda olmaksızın yapılması
istenen fiiller ve bunlara bağlanan hükümler demektir. Fıkıhta farz ve vacip dışında
kalan olumlu fiiller sünnet, mendup, müstehap, nafile, âdâb, tatavvu' ve fazilet gibi
terim­lerle ifade edilir. Bunlar içinde sünnet, Peygamber Efendimizin farz ve vacip
kapsamında olmaksızın sürekli veya zaman zaman işlediği fiilleri ve bunlara terettüp 
eden hükümleri İfade eder. Hz. Peygamber'in farz ve vacip olmaksızın işlediği
fiillere ve bunların hükümlerine sünnet-­i müekkede, ara sıra terk ettiği fiillere ve
bunların hükümlerine de sün­net­-i gayr-­i müekkede denir. Sabah ve öğle namazlarının
sünnetleri birinciye, ikindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetleri de ikinciye örnek
verilir.
İslâm dininde ezan, kamet, cemaatla namaz kılmak gibi sünnetlere ise sünnetü'l­hüdâ
denilir ki, bunlar da birer sünnet-­i müekkede hük­mündedir.
Peygamberimiz'in yiyip içmeleri, giyinip kazanmaları, oturup kalkma­ları gibi bir
beşer olma sıfatıyla yaptıklarına ise sünnet-­i zevâid denir ki, bunlar da birer sünnet-­i
gayr­-i müekkede sayılırlar.
Sünnet-­i müekkede kapsamındaki fiilleri işleyen, sevabı hak eder. Terkeden ise cezayı
hak etmemekle beraber, kınanmaya ve yerilmeye müstehak olur. Bu bakımdan sünnet-i ­
müekkedenin hükmü, vacibe ya­kındır. Sünnet-­i gayr-i müekkede kapsamındaki fiilleri
işleyen ise sevabı hak etmekle birlikte, terk eden kınanmaya ve yerilmeye müstahak ol­maz.
4- Müstehap: Sevilen ve güzel görülen şey demektir. Resûlullah'ın bazan yapıp
bazan da terk ettiği işlere ve bunların hükümlerine denir. Müstehaplara mendup,
fazilet, tetavvu', âdâb da denilir. Müstehap olan bir fiil, sevabı ve fazileti çok olduğu
ve bundan dolayı İşlenmesi teşvik edildiği için mendup ve fazilet; farz ve vacibe
ilâve olarak yapıldığı için nafile, yapılması kesin olarak emredilmediği halde gönüllü
olarak yapıldığı için tatavvu', kendisinde güzel bir haslet bulunduğu için de âdâb
olarak isimlendirilir. Müstehaba örnek olarak nafile namaz kılmak, nafile oruç tutmak,
gönüllü bağışta bulunmak gösterilebilir. Müstehapların yapılmasında sevap vardır.
Terki ise kınanmayı ve azar­lanmayı gerektirmez. Bu bakımdan müstehabın hükmü
sünnet-­i gayr-i müekkedeye yakındır.
Dinimizin farz ve vacip olmaksızın tasvip ettiği ve yapılmasını iste­diği sosyal
ilişkilere ait bütün fiiller, mendup kapsamında sayılır. Bu tür fiillere örnek olarak
görgü ve nezaket kurallarına riayet etmek, büyükle­re saygı göstermek, hediyeleşmek,
bayramlaşmak, davetlere gitmek gösterilebilir.
5- Mubah: Yapılıp yapılmaması Allah nazarında serbest bırakılmış olan ve bu konuda
dinî bir sorumluluk gerektirmeyen fiiller demektir. Nitekim herhangi bir helâl yemeği
yemek veya yememek, harama bu­laşmadan eğlenmek veya eğlenmemek gibi fiiller
insanın serbest bıra­kıldığı işlerdir. Bunların yapılmasında bir mecburiyet olmadığı
gibi, terk edilmelerinde de bir günah söz konusu değildir.
Mubah, dinde hükmü belirlenmiş olan emirler (farzlar) ve yasaklar (haramlar)
arasında yer alır. Bir fiilin mubah olduğu bizzat naslar tarafından belirlenebileceği
gibi, hiçbir hüküm koymama suretiyle de sabit olabilir. Birincisine şer'î mu­bah,
ikincisine de aslî mubah denilir. Eşyada esas olan İbâha yani mu­bahtık olduğu için
bir şeyin yasaklandığına dair bir hüküm yoksa onun mubahiığına hükmedilir. İslâm
dini bu yolla müminlere çok geniş bir alan bırakmış, dinin genel maslahatlarına
uygun olarak kendiliklerinden değerlendirmelerde bulunmalarını istemiştir. Dinin
temel yaklaşımı böyle olmakla beraber zaman içinde insanların kendi inisiyatiflerini
kullanma yerine değişik yöntemlerle bu alanı daralttıkları görülmektedir. Mubahlar bir
bütün olarak ele alındığında, ya işlenmesi ya da terki matlup olur. Dolayısıyla,
insanın yeme içmeyi veya eğlenmeyi tamamen terk etmesi veya kendini tamamen
bunlara vermesi mubah olmaz.
6- Haram: Yapılması Allah tarafından kesin olarak yasaklanmış olan işlerdir. Adam
öldürmek, rüşvet almak ve vermek, yalan söylemek, ya­lan yere yemin etmek, içki
içmek, zina etmek, adam Öldürmek gibi. Haram, farzın karşıtı sayılır. Farz yapılması,
haram da terki zorunlu olan şeydir. Haramlar mahiyetleri gereği ikiye ayrılırlar.
Özündeki bir mefsedetten (bozukluktan, fenalıktan) dolayı haram olan şeylere "aslî
haram" (haram li­aynih), aslında helâl olup, başkasının hakkından dolayı haram
olan şeylere de "arızî haram" (haram li­gayrih) denilir. Şarap, lâşe, uyuşturucu, zehir
birincisine; çalınmış bir şeyi yemek, gasp edilmiş bir parayı harcamak da ikincisine
örnek gösterilebilir. Normal şartlarda helâl olan bir şeyi yemek veya para harcamak
haram değildir. Haram­lar esas itibariyle toplumun ve kişilerin sağlığını, huzurunu,
ahlâkını ve nizamını bozan şeylerdir.
7- Mekruh: Yapılması hoş olmayan, iyi karşılanmayan şey demektir. Bir başka ifade
ile zannî delile dayanarak yapılmaması istenen şeydir. Mekruh; tahrîmen mekruh
(harama yakın mekruh) ve tenzîhen mekruh (helâle yakın mekruh) olmak üzere İkiye
ayrılır. Birilerinin alış verişi sırasında alış veriş teklifinde bulunmak, başkasının
evlenme teklifi üze­rine evlenme teklifinde bulunmak, erkeklerin ipekli elbise giymesi
birin­cisine; abdest alırken gereğinden çok su kullanmak, toplum içine çıkar­ken soğan
ve sarımsak gibi kötü kokusu olan şeyleri yemek de ikinci­sine örnektir.
8- Müfsid: Meşru olan bir ameli bozup iptal eden demektir. Oruçlu olan bir kişinin
su içmesinin orucunu bozması, namaz kılan kişinin bir yerinin kanamasının namazını
bozması bu kavrama örnek verilebilir.
9­ Helâl: Dinî bakımdan yapılması ve kullanılması caiz olan şey demek olup bunları
yapıp yapmamakta mükellefler serbesttir. Helâl, caiz ve mubah terimleri ile eş anlamlı
olmakla birlikte, haram olmayan şey­lerin tümü anlamına da gelir. Bu anlamı ile
helâl, haramın karşıtıdır. Dolayısıyla farz, vacip, sünnet, mubah, mendup ve caiz olan
şeylerin tümü helâl kapsamı, içine girer.
10- Azîmet ve Ruhsat: Zorluk, zaruret gibi arızî bir özre bağlı ol­maksızın baştan
konan aslî hükümlere azîmet; zorluk, zaruret gibi bir özre bağlı olarak kullara azîmet
hükmünü terk etme imkânı veren ve hafifletilmiş olarak sonradan konulmuş olan
(ikincil) hükümlere de ruh­sat denilir. Örneğin Ramazan Ayı'nda oruç tutmak bütün
mükelleflere farzdır, bu aslî bir hüküm yani azîmettir. Hasta ve yolculara karşılaştık­ları
güçlük sebebiyle oruç tutmama kolaylığının tanınması ise ruhsattır. Genelde
azîmet veya ruhsat hükmü ile amel etmek, mükellefin tercihi­ne bırakılmakla birlikte,
bazan ruhsat hükmü ile amel etmek gerekli olabilir.
Allah'ın Selâm'ı, Rahmet ve Bereket'i üzerinize olsun kardeşlerim...

İMANIN DÖRT ESASI FIKIH KÖŞESİ

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...