06 Kasım 2012

SENİ SEVMEK İÇİN SANA İHTİYACIM YOK Kİ BENİM




SENİ SEVMEK İÇİN SANA İHTİYACIM YOK Kİ BENİM
Varlığına alışmıştım tam sen gittiğinde.

Yokluğun varlığından daha durgun daha huzurluydu.
Sen yokken seni özlemek
sen varken özlemekten daha az incitti beni.
Ömür boyu yanımda olma sözlerini
hiçbirzaman ciddiye almamış olmam sadece şansımdandı
yoksa seni sevecek kadar salaktım.
Gidersin diye korkuyla geçen onca gece geçti
seni düşünerek.
Sen asla gitmedin.
Ama gelmedin de.
Paylaşmayı daha küçük bir çocukken öğrenmiştim.
Bilmezdim büyüyünce acıtacağını konu sen olduğunda.
En son senin için çarptı bu kalp deli gibi.
En son senin için gözlerim dalıp gitti uzaklara
her gece olduğu gibi.
Benim değildin belki ama.
Hep sen benimle tamamlanmış olan
eksiklerine bakıp daha fazlasını isterken
ben sende yeni boşluklar yaşyırodum.
Daha çoğunu isterken sen
bense yarımlarında kayboluyordum.
Kaç kez vazgeç dedi bu yürek
kaç kez yolun kenarındaki ormana girip
yok olmak istedi.
Senin varlığını bilmek bile yeterken bana
sende kendimi yok hissetmek
"yok olduğumdan başka" ne düşündürebilirdiki bana?
Oysa düşünsene ne coşku doluydu yüreklerimiz
başlarken yeni bir hayata.
Gecelerimizide gündüzlerimizi de
adamaya hazırdık birbirimize
koşulsuz içten ve sımsıcak duygularımızla.
Yaşadığımız her an unutulmaz
doyumsuz ve vazgeçilmez olacaktı.
Sen bir sonbahar rüzgarında
savrulmuş bir gül yaprağı bense taç olacaktım sana.
Şimdilerde kim savruluyor ve
kim onu sarmaya çalışıyor karıştırıyorum artık.
Ben bu uykuları böyle uykuları unutalı çok olmuştu.
Acı uykusu hüzün uykusu korku uykusu.
Ama çok sürmez esaretim biliyorum
Içimdeki bu yenilginin acısı sürsede yıllarca
bir yolunu bulup kavuşurum özgürlüğüme.Şimdi gitmek zamanı belki
geride yaşanmış yada yarım kalmış anları bırakarak.
Sende tüm ürkekliğinle tüm hatalarınla
tüm eksiklerinle tüm haklı gördüğün yalanlarınla
vede vicdanınla başbaşasın şimdi.
Hepbir şeyler tamamlancak değil ya
bu da böyle yarım kalsın.
Yine yanıldım.
İlk acım değil ama en büyük acımsın.
Sevmemeye yemin etmiştim kimseleri
kendimden daha fazla sevmeycektm
uğruna hiç bir şey feda etmeyecektim.
SENİ SEVMEK İÇİN SANA İHTİYACIM YOK Kİ BENİM

05 Kasım 2012

KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 26





KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 

26

"Kün Feyekün":

Allah-u Teâlâ insanları kıyamet günü tekrar dirilteceğini, bunun ise Zât-ı akdes'ine son derece kolay olduğunu haber vermektedir:
"Gökleri ve yeri yaratan, kendileri gibisini yaratmaya kâdir değil midir? Elbette kâdirdir." (Yâsin: 81)
İlkin yaratmaya kadir olduğu gibi, daha sonra da tekrar yaratmaya da kâdirdir. Öldükten sonra diriltme de tıpkı ilk yaratma gibidir.
"O her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir." (Yâsin: 81)
İçindekilerle birlikte bütün kâinata "Ol!" emr-i şerifi ile yaratan, kudret, azamet ve ululuk sahibi Allah-u Teâlâ, bir şeyin var olması için bir tek emir verir. Bu emrin tekrarına ihtiyaç yoktur. "Ol!" dediği şey kaçınılmaz olarak o anda var olur.
"Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri sadece: 'Ol!' demekten ibarettir. O da hemen oluverir." (Yâsin: 82)
Allah-u Teâlâ'nın iradesinin sonsuz olduğunu gösteren bu ilâhî beyan, bir şeyi yokluk âleminden varlık âlemine çıkarmayı ve bunun süratini gösteren bir temsildir. Yoksa burada kendisine emir verilen bir şey yoktur. Her şey O dilediği an meydana geliverir.
Bu hususta diğer Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"'Ol!' dediği gün her şey oluverir." (En'âm: 73)
Bir şeyi yaratmak istediğinde; onu düşünüp tasarlamaya, zamana, mekâna ve numuneye muhtaç değildir. Kâinatı ve içindeki her şeyi misilsiz, benzersiz yaratmıştır. Her şeyin en güzelini, en güzel hikmetlerle yaratan O'dur.
İnsanların yaptığı, sadece O'nun verdiği akıl sayesinde yaratılanların sırlarını keşfetmekten ibarettir.
"Bizim buyruğumuz bir göz kırpması gibi bir tek andır." (Kamer: 50)
Bir kere bir şeyi buyurduğu zaman o, göz açıp yumma süresi gibi kısa bir zamanda oluverir.
Her şeye sahip olmak Allah-u Teâlâ'ya mahsustur. İnsanların bir şeye sahip olmaları hakiki değil, geçicidir.
Göklerin ve yerin anahtarları O'nun yed-i kudretindedir. Yaratmak da emretmek de yalnız O'na mahsustur.
"Her şeyin melekûtu (tasarrufu) elinde olan ve sizin de kendisine döneceğiniz Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir." (Yâsin: 83)
Göklerin ve yerin hükümranlığı kudret elinde bulunan, yaratmak da emretmek de yalnız kendisinin olan, kıyamet gününde kullarının kendisine döneceği, Hayy ve Kayyûm olan Allah-u Teâlâ'yı tenzih ve takdis ederiz.

KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 25




KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 
25

Kendi Yaratılışını Unutan İnsan:
Allah-u Teâlâ zât-ı ulûhiyetine kulluk yapmanın gereğini, ehadiyetini belirten âfâkî delilleri zikrettikten sonra, enfûsî delilleri beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
"İnsan, bizim kendisini kerih bir nutfeden yarattığımızı görmüyor mu?" (Yâsin: 77)
Topraktan yaratılan Âdem Aleyhisselâm'ın zürriyeti de toprağın hülâsası olan nutfeden yaratılmaya devam etmiştir.
Düşünmeli ki bir nutfe (sperma) ne kadar değersiz bir sıvı, ne kadar güçsüz ve zayıf bir şeydir. Bu değersiz şeyden çok değerli bir insan yaratmak ne büyük bir kudrettir! Böyle bir yapıyı tanzim eden büyük kudret karşışında, düşünen insan iki büklüm olur.
Fakat insan aslını unutuyor da yaratıcısına karşı açık bir düşman oluyor. O'na karşı şirk koşmaya, mantık yürütmeye kalkışıyor.
"Böyle iken nasıl oluyor da apaçık bir hasım kesiliyor?" (Yâsin: 77)
Halbuki insan Yaratan'a karşı çıkmak için değil, O'na tapınmak ve kulluk yapmak için yaratılmıştır.
Câhil ve gâfil her insanın durumu budur.
"Kendi yaratılışını unutur da: 'Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?' diyerek bize misal vermeye kalkışır." (Yâsin: 78)
Harikulâde yaratılışını ve harikulâde bir şekilde ilk yaratılışını unutur. Allah-u Teâlâ'nın cesetleri ve çürümüş kemikleri yeniden yaratmasını uzak bir ihtimal görerek inkâr eder. Kendisini yoktan vârettiğini düşünmez. Düşünseydi bu sapıklığa düşmezdi.
Zorluk ve kolaylık insanlara göredir. "Pek kolaydır." demek beşerin anlayışına göre demektir.
Dilerse yeryüzündeki bütün insanları yok eder, siler süpürür de, hiç görülmedik bambaşka yeni bir mahlûk, tanımadığımız bir âlem yaratır.
O'nun bu azameti, insanların O'na olan ihtiyacının ve O'nun da ihtiyaçsızlığının bir tecellisidir.
Dağılmış, ufalanmış kemikleri bir araya getirerek, sonra da üzerlerini etle kaplamak; o kemikleri yoktan vâretmekten daha güç değildir.
Nitekim Allah-u Teâlâ: "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyen bir müşriğe karşı Âyet-i kerime'sinde şu cevabı vermiştir:
"De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecek." (Yâsin: 79)
Mükevvenatı yaratan ilâhi kudret, elbette insanları ikinci defa yaratabilir. İlkin yaratmaya gücü yeten, yeniden yaratmaya da kâdirdir. Onun için daha büyük, daha küçük, daha zor, daha kolay diye bir şey düşünülemez.
"O her türlü yaratmayı hakkıyla bilir." (Yâsin: 79)
Cesetler yok olduktan sonra onları diriltmek O'na güç gelmez, hiçbir şey O'na gizli kalmaz.
Öldükten sonra dirilmenin misalleri âlemde ne kadar çoktur. Kurumuş otlar ilkbaharda nasıl canlanıyor? Kış uykusuna yatan bazı hayvanlar yaz gelince nasıl hareketleniyor?
•
Bu hususu biraz daha açıklığa kavuşturmak için mütebâki Âyet-i kerime'de insanın nutfeden yaratılmasından daha harikulâde bir hadiseyi anlatmaktadır:
"O ki, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkardı. Siz de ondan ateş yakıyorsunuz." (Yâsin: 80)
Bu öyle benzersiz bir hârikulâdeliktir ki, yeşil bir şeyden ateş çıkmaktadır. Su ateşi söndürdüğü halde, ateş su ihtiva eden yeşil şeyden çıkıyor.
Zıtları bir araya getiren Allah-u Teâlâ bu ilâhî beyanı ile ağaçtaki odun ve kömürün yanıcılığını değil, sürtme ve temasla yeşil ağaçtan meydana gelen hararet ve tutuşmayı haber vermektedir. Bu ise şimdi bildiğimiz bir elektrik hadisesidir. Âyet-i kerime aynı zamanda elektriğe işaret etmektedir.
Ağaç anılırken yeşil sıfatına yer verilmesi, yeryüzünü kaplayan bitki tabakasının durmadan yakıcı madde olan oksijen neşrettiğini, yanmanın oksijenle gerçekleşebileceğini belirtmektedir.

KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 24




KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 
24
Eserde Müessir'i Görebilmek:
Bütün mahlûkat Allah-u Teâlâ'nın vahdaniyetine, kudret ve azametine delâlet ve şehâdette bulunur dururlar.
Hayvanların yaratılışları ilâhî kudretin birer tezahürü ve tecellisidir. Her birisi birer ibret dersidirler.
Delillerinin çokluğuna ve açıklığına rağmen, bunlara gözü yumuk bakmak, hiç şüphesiz ki büyük bir sapıklıktır.
Vasıtasız, numunesiz ve modelsiz yaratılan hayvanlardan her biri, insanlardan yana pek büyük menfaatleri beraberinde taşımaktadırlar.
"Onlar görmediler mi ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere kendilerine nice hayvanlar yarattık. Onlar da bunlara sahip olmaktadırlar." (Yâsin: 71)
Mülk sahibinin malında dilediği şekilde tasarruf ettiği gibi, o hayvanlar da istedikleri gibi tasarruf ederler.
"O hayvanları kendilerine boyun eğdirdik." (Yâsin: 72)
Bu sebepledir ki oldukça güçlü ve kuvvetli olmalarına rağmen binmek, yük taşımak, diledikleri yere götürmek ve kesmek gibi kendilerinden istenen hiçbir hususta onlara karşı gelemezler. Hiç birisi bundan kaçınmamaktadırlar. Bütün hayvanlar vahşi olsalardı, insanlar onlardan bu derece istifade edemezlerdi.
Bu apaçık bir nimettir.
"Kimine binerler, kiminin de etinden yerler." (Yâsin: 72)
Hayvanlardan her birinin insan hayatına, beslenmesine, sağlığına ve iktisadi hayatına sağladığı faydalar sayılamayacak kadar çoktur.
Allah-u Teâlâ bu lütuf ve ihsanları hatırlatarak insanları şükretmeye dâvet ediyor:
"O hayvanlarda kendileri için daha nice faydalar ve içecekler vardır." (Yâsin: 73)
Onlarda binmekten ve yemekten başka süt, yağ, iç yağı, yün, deri gibi bazı menfaatler de vardır. Tezyinat ve süslemeye varıncaya kadar en zaruri ihtiyaçların giderilmesinde, beşer hayatının devam etmesinde mühim bir yer tutarlar. Yedikleri bitkileri süt haline getirmeleri bile kudretinin büyüklüğünü gösteren apaçık bir delildir.
"Hâlâ şükretmezler mi?" (Yâsin: 73)
Allah-u Teâlâ onların kendisine şükretmesine vesile olsun diye nimetlerini sere serpe yaymış, onlar ise bu nimetleri nankörlüğe vasıta kılmışlardır.
"Onlar kendilerine yardım edilir ümidiyle Allah'tan başka ilâhlar edindiler." (Yâsin: 74)
Şirk çeşit çeşittir. Zaman ve mekânın değişmesiyle şirkin mahiyeti de değişir. Günümüzde nice insanlar putlara tapmadıkları halde, Tevhid akidesine de bağlanmamışlar, şirkten tamamen kurtulamamışlardır.
Nitekim bu hususta bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"Onların çoğu Allah'a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar." (Yusuf: 106)
Bu gibi kimselerin şirki; Allah-u Teâlâ'nın kuvvet ve kudretinden başka kuvvetlerin varlığına inanmaları, O'ndan başka şeylere itimat etmeleri şeklinde tezahür etmektedir.
Büsbütün inkâr etmeseler de, açık veya gizli bir şirk karıştırmadan, halis tevhid ile inanmazlar. Dünya nimetlerine taparcasına düşkünlük gösterirler.
Allah-u Teâlâ bu gibi kimselerin bu yaptıklarının bâtıl olduğunu beyan ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:
"Oysa onlara yardım etmeye güçleri yetmez." (Yâsin: 75)
Çünkü onlar güçsüz, kuvvetsiz, zelil ve hakir nesnelerdir.
"Aksine kendileri o ilâhlar için yardıma hazır askerlerdir." (Yâsin: 75)
Kendilerine tapan kimseler onlara yardımda bulunuyorlar, savunmaya çalışıyorlar, propaganda yoluyla halkı onlara inanmaya davet ediyorlar, onların aleyhinde bulunanlara düşman kesiliyorlar. Şayet bağlıları böyle çalışmasalar hiç kimse bu sahte ilâhların peşinden gitmez.
"Sözleri seni üzmesin." (Yâsin: 76)
Rabb'ine gönülden inanan, güvenen ve sığınan bir mümin, böylelerini bir varlık olarak karşısında görmez bile. Bu kadar akılsız, basiretsiz, köksüz ve ruhsuz kişilerin ne kıymetleri olabilir?
"Şüphesiz ki biz, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliriz." (Yâsin: 76)
İçlerinde ne gibi düşmanlıklar, bâtıl düşünceler beslediklerini; dilleriyle neler söylediklerini, İslâm'a karşı ne gibi melânetler yapmak istediklerini bütünüyle biliriz ve onları buna göre cezalandırırız.


KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 23





KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 
23
Muhammed Aleyhisselâmve Kur'an-ı Kerim:
Allah-u Teâlâ Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in risâletini inkâr edenleri reddetmek üzere buyurur ki:
"Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik." (Yâsin: 69)
Kur'an-ı kerim'in ne söz olarak ne de mânâ olarak şiir olmadığı açıktır. O Hakk ve hakikat yolunu gösteren hüküm ve hikmetlerle dolu kesin iman rehberidir.
Şiir ise zorlanarak yazılmış, mesnetsiz, hayallere ve evhamlara dayalı yaldızlı ifadelerdir.
Allah-u Teâlâ Muhammed Aleyhisselâm'a geçmişlerin ve geleceklerin ilmini öğretmiş, fakat şiir öğretmemiştir. Onun tebliğ ettiği Kur'an-ı kerim âyetleri şiir kabilinden değildir.
"Zaten ona gerekmezdi de." (Yâsin: 69)
Ne peygamberlik makamına şâirlik yaraşır, ne de Kur'an-ı kerim'e şiir demek.
Şiir en yüksek üsluba eriştiğinde vecd ve şevkin bir ifadesidir. Peygamberlik ise özünde bulunan hak ve hidâyetle ilâhî vahyin tecellisidir.
"Bu ancak bir zikirdir ve apaçık bir Kur'an'dır." (Yâsin: 69)
Vazifesi itibariyle öğüttür, okunması itibariyle Kur'an'dır. Onu başka bir söze veya şiire benzetmek ve kıyas etmek mümkün değildir.
"Tâ ki diri olan kimseyi uyarasın." (Yâsin: 70)
Çünkü uyarmak ancak kalbi diri, basireti açık olanlara fayda verir. İşte hakiki müminler onlardır.
"Ve verilen söz de kâfirlerin aleyhine gerçekleşsin." (Yâsin: 70)
Çünkü şüphe ortadan kalkınca geriye sadece inat ve ısrar etmek kalır. Bu sebeple söz onların aleyhine tecelli ettiği gibi, azabı hakettiklerini de tescil eder. Allah-u Teâlâ önündeki açık delile rağmen küfründe ısrar edenden başkasını cezaya uğratmaz.
Uyarılara kulak verenler diridirler. Dinlemeyenler ölüdürler, kendilerine söylenenleri anlamazlar

KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 22




KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI
22
İlâhî İrade:

Allah-u Teâlâ kudretinin kemalini ve insanlar üzerindeki tasarrufunun pek geniş olduğunu bildirmek için şöyle buyurmaktadır:
"Dileseydik gözlerini silme kör ederdik de yol bulmaya çalışırlardı. Fakat nasıl görebilirlerdi ki?" (Yâsin: 66)
Elbette göremezler. Halbuki insanlar Yaratıcı'nın kudret eserlerini görüyorlar, yollarını takip edebiliyorlar. Binaenaleyh bunun şükrünü yerine getirmeleri gerekmez mi?
"Dileseydik oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik. Ne ileri gitmeye ne de geri dönmeye güçleri yetmezdi." (Yâsin: 67)
Siz O'nun iradesi karşısında âcizsiniz. Halbuki O'nun belli bir süre için verdiği güç ve kuvvet sebebiyle kendinizde bir varlık görüp şımarıyorsunuz. Sizden bu ruhsat alındığında, hiçbir şey olmadığınızı anlarsınız.
Şu halde böyle irâde buyurulmuyorsa, yapılmayacağından değil, cezâları ahirette verileceği içindir.
"Biz kime uzun ömür verirsek, onun yaratılışını başaşağı çeviririz." (Yâsin: 68)
Gençliğinin aksine olarak günden güne kuvvetten düşürüp zayıflığını artırır, ölüme doğru yürütürüz.
Bünyesi zayıflar, şekli ve sureti değişir, zihin kabiliyeti yavaş yavaş gerilemeye yüz tutar. Yaşlılığın yıpranmışlığını durdurmak mümkün değildir.
"Hâlâ akıllarını kullanmıyorlar mı?" (Yâsin: 68)
Ne kadar yanlış düşünce! Ne büyük gaflet!

KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 21




KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI
21
Organların Şâhitliği:

Cehennem meskunları, dünyada yaptıkları imansızlıkları ve mâsiyetleri inkâr edeceklerse de, hiç ummadıkları bir durumla karşılaşacaklar. Melekler tarafından tutulan amel defterlerinden başka, inkâra kalkışanların bütün organları yaptıklarına bir bir şâhitlik edecekler.
"O gün ağızlarının üstüne mühür basarız. Bizimle elleri konuşur, ayakları da yaptıklarına şâhitlik eder." (Yâsin: 65)
Onlar o müthiş azap merkezlerini görünce titreyecekler, o şaşkınlık içinde dünyada yapmış oldukları çirkin işleri inkâr etmek isteyecekler. Heyhat ki buna imkân olmayacak. Diller bağlanmış eller konuşuyor, neler yaptığını haber veriyor, ayaklar şahitlik ediyor. Bu sahne gerçekten de çok korkunçtur. Hiç görmedikleri beklemedikleri ve alışık olmadıkları bir durumdur. Tasavvur etmek bile kalpleri yerinden oynatır. Böylece bizzat kendi organları kendilerini rezil eder.
Yapılan bir işi doğrudan doğruya el yapar. Ayak ise o işin yapıldığı yerde ve esnada hazır bulunur. Hazır bulunmanın gördüğü şeyi anlatmasına şahitlik denir. O işi yapanın o işi yaptığına dair konuşması ise kendi aleyhinde beyanda bulunmasıdır.
Bu hususta diğer bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"O gün kendi dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları şeylere şâhitlik edeceklerdir." (Nûr: 24)
İnsanlar aynı ruh ve aynı beden ile dirileceklerdir. Bu dünyada iken nasıl bir bedene sahip iseler, en küçük teferruatına varıncaya kadar orada da aynı bedene sahip olacaklardır. Çünkü yaptıkları günahları olduğu gibi aktarabilmeleri için aynı uzuvların olması gerektiği açık bir gerçektir.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Sonunda oraya varınca kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları hakkında onların aleyhinde şâhitlik ederler." (Fussilet: 20)
İnsanın sadece organları değil, her şey yaptıklarına şâhitlik edecektir.
Bu Âyet-i kerimeler organ nakline, vasiyetine cevaz verenlere ilâhi bir ihtardır. Zira her organ orada şahitlik edecektir.
Bu durumda dünyada organı alınan insanın organı kendisinde mi yoksa, o organı taşıyanda mı şehadet edecek? Kaldı ki o organ da sana ait değildir ki, kimin malını kime veriyorsun? Binaenaleyh organ naklinin caiz olmadığının delillerinden biri de bu Âyet-i kerime'dir.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...