31 Ekim 2012

KEREM İLE ASLI


Söyleyeni belli olmayan anonim Türk aşk hikayesidir.
KEREM İLE ASLI
Kerem ile Aslı hikayesinin ilk olarak kim tarafından, ne zaman ve hangi coğrafyada ortaya çıktığı bilinmemektedir. Ancak bili­nen bir gerçek vardır ki o da aslı ile kerem hikayesinin eski aşıklar tara­fından en çok anlatılan bir aşk hikayesi olduğudur. Kerem ile Aslı Türkiye’de ve Oğuz grubu Türk boylarında olduğu gibi bazı başka milletlerde de (Ermeni, Gürcü, Lezgi, vb.) bilinen ve sevilen bir halk hikayelerinden biridir. Bunun sonucu olarak hikaye geniş bir coğrafyaya yayılmış ve farklılıklar oluşmuştur.
İsfahan, Hoy, Şuşi köyü, Kelb şehri, Kars, Gence, Revan, Çıldır, Ahıshay, Şerki, Orhan, Oltu, Narman, Bayat, Ürgüp, Tiflis, Ahlat, Muş, Malazgirt, Pasin Ovası, Uzun Ahmet, Ha-sankale, Erzurum, Eşenkale, Varbik, Tercan, Çincibeli, Eşkat, Ibrit, Ayaş, Zile, Sivas, ırmak Ovası, Kayseri, Antakya ve Halep.
Ahmet Mirza (Kerem), Kara Sultan (Aslı), Kerem’İn Ba­bası (Padişah), Kerem’İn Annesi (Hanım Sultan), Ash’nın Ba­bası (Keşiş), Ash’nın Annesi (Keşişin Karısı), Nur Yüzlü İhti­yar, Sofi (Kerem’İn yanından Ayrılmayan Arkadaşı), Külhan­beyi (Halepli bir kabadayı), Hancı, Kahvehaneci, vb.
Bir zamanlar İran’ın güzel bir beldesi olan İsfahan şehrin­de çok adaletli, merhametli, güçlü, kuvvetli bir padişah var­mış. Hazineleri altınlarla dolu olan bu padişahın çocuğu ol­muyormuş. Gece gündüz evlat hasretiyle yanıp tutuşan bu padişah, derdini kederini biraz olsun unutabilmek için İsfa­han’ın en güzel yerine eşi benzeri olmayan bir saray yaptır­maya karar vermiş.
Hazinedarı olan Keşiş’i bir gün huzura çağırtmış. Bu Keşiş’in de hiç çocuğu yokmuş. Padişahla Keşiş aynı dertle ya­nıp tutuşurlarmış. Huzura gelen Keşiş’le birlikte sarayın pla­nını yapmışlar. Daha sonra zamanın bütün mimarlarını, usta­larını ve bahçıvanlarını saraya toplamış ve nasıl bir saray is­tediğini onlara da anlatmış.
İsfahan beldesinin en güzel yerine harikulade bir saray yapılmış. Sarayın bahçesi cennet bahçesi gibi olmuş. Bahçe­nin ortasına pembe mermerlerden bir havuz, havuzun o bil­lur sularında kumrular oynaşıp duruyormuş. Bülbüller gülle­rin etrafında şarkılar söylüyor, tavus kuşları ise dört bir yanı süslüyormuş. Yine bu bahçenin içine beyaz mermerlerden bir saray kurulmuş. Eşi benzeri olmayan bu sarayda padişah eğ­lenceler düzenleyerek kederini unutmaya çalışıyormuş.
Günlerden bir gün yine o güzel sarayda eğlence düzen­lenmiş. Padişahın karısı Hanım Sultan ve Keşiş’in karısı da eğlenceye katılmak üzere yola koyulmuşlar. Tam saraya var­mak üzereyken karşılarına ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyar çık­mış. Hanım sultana bir elma fidanı, Keşiş’in karısına da bir armut fidanı vermiş ve bunları sarayın en nadide köşesine dikmelerini söylemiş.
Hanım Sultan ve Keşiş’in karısı hemen fidanları dikmiş­ler. Kendi elleriyle suluyor ve özenle bakıyorlarmış. Hanım sultan; dünyada bir evladım olmadı, bari dikili bir fidanım olsun, diye düşünüyormuş. Aylar geçmiş fidanlar ağaç olmuş. Yemyeşil yaprakları, güçlü dallan olmuş ancak hiç meyve vermiyoriarmış. Hanım sultan ağlamaya ve üzülmeye baş­lamış: Diktiğim fidan bile meyve vermiyor, ben ne talihsiz bir kadınım, diyormuş.
Bir gün yine böyle düşünerek ağlayan Hanım Sultan, sa­rayın salonunda uyuyakalmış. Rüyasında kendisine ve keşi­şin karısına fidan veren nur yüzlü ihtiyarı görmüş.
Gözyaşları içinde ihtiyarın ellerine sarılan Hanım Sultan:
- Ey mübarek insan! Ne olursa senin duanla olur. Yıllar­ca evlat hasretiyle yanıp tutuştum. Şimdi de bir fidan diktim, o bile meyve vermedi. Ne olacak benim bu hâlim, diye ağla­maya başlamış. Nur yüzlü ihtiyar:
- Sen hiç merak etme. Senin dualarının kabulü için ben de dua ettim. İnşallah duaların kabul olacak ve sen de mu­radına ereceksin. Senin ağacın meyve verdi. Eğer onu yersen dileğin kabul olur, demiş.
İhtiyarın bu sözlerinden sonra, korku ve heyecanla uya­nan Hanım Sultan, Keşiş’in karısını da yanına alarak bahçe­ye koşmuş. Gerçekten de kendisinin diktiği elma ağacının ü-zerinde bir tane ama çok güzel görünen bir elma varmış. Ke­şiş’in karısının diktiği armut ağacında ise hiç meyve yokmuş. Hanım sultan, Keşiş’in karısı üzülmesin diye elmayı ikiye böl­müş ve ona dönerek:
Bu elmanın yarısını sana veriyorum ama bir şartla. Eğer kızın olursa benim oğluma vereceksin. Yok eğer oğlun olursa benim kızımı alacaksın demiş. Keşiş’in karısı bu teklifi hemen kabul etmiş ve elmaları yemişler.
Bir süre sonra Keşiş’in karısı da Hanım Sultan da hami­le kalmışlar. Zamanları dolunca da Keşiş’in karısının bir kızı, Hanım Sultan’m ise bir oğlu olmuş. Oğlanın adını, “Ahmet
Mirza”, kızın adını ise “Kara Sultan” koymuşlar.
Aylar yıllar geçtikçe yavrular da büyüyorlarmış. Keşişin kızı bir ay parçası kadar güzelmiş. Kızını padişaha vermek is­temiyormuş. Çünkü padişahla aynı dinden değillermiş. Padi­şaha verdikleri sözden nasıl döneceklerini düşünmeye başla­mışlar. Keşiş:
- Eğer şehri terk etmezsek padişahtan bize rahat yok, de­miş. Fakat karısının aklına daha iyi bir fikir gelmiş. Keşişe dö­nerek:
- Bir süre sonra kızımızın öldüğünü söyleriz ve buralar­dan bu nedenle uzaklaşmak isteriz, demiş.
Aradan bir yıl gibi bir zaman geçince Keşiş hemen padi­şahın huzuruna varmış ve kızının öldüğünü, bu üzüntüyle ar­tık buralarda yaşayamayacağını anlatmış.
Bunun üzerine padişah keşişe biraz altın vererek azat etmiş.
Arzularına muvaffak olan Keşiş’le, karısı derhâl vakit ge­çirmeden İsfahan’a üç günlük uzaklıkta olan bir köye gitmiş­ler. Güzel bir köşk yaparak orada yaşamaya başlamışlar.
Diğer taraftan padişahın oğlu Mirza Bey 13-14 yaşlarına gelmiş. Babası onu en iyi hocalarda okutuyormuş. Mirza Bey’in çok kurnaz ve zeki bir arkadaşı varmış. Adı Sofi olan bu arkadaşı bir gün Mirza Bey’e:
- Bak Mirza Bey! Bu kadar okuduğumuz yeterli. Bu gençlik bir daha elimize geçmez. Biraz da eğlenelim, avlan­maya gidelim, seyahatlere çıkıp dünyayı dolaşalım, demiş.
Sofi’nİn bu söylediklerini haklı bulan Mirza Bey öncelik­le av hazırlıklarını başlatmış. Bu arada Mirza Bey bir gece rü­yasında “Kara Sultan”ı görmüş ve âşık olmuş. Uyandığında yüreğinin cehennem ateşi gibi yandığını hissediyormuş. Ye­rinde duramaz bir hâl almış. Ancak aşk şerbetini kimin elinden içtiğini bilmiyormuş. Hayalinde tek kalan ay kadar güzel bir simaymış. Kalbi aşk ateşiyle yanan Mirza Bey, babasından izin alarak arkadaşı Sofi ile birlikte avlanmaya çıkmış.
Gide gide Keşiş’in yaşadığı köye varmışlar. Padişahın oğ­lu Mirza Bey av sırasında çok güzel bir şahine rastlamış. Şa­hini yakalamaya karar vermiş. Atını arkadaşı Sofi’ye bırakmış ve şahinin peşinden gitmiş. Şahin çok güzel bir bahçeye gir­miş. Mirza Bey de peşinden girmiş. O güzel bahçede şahini ararken karşısına çok güzel bir köşk çıkmış. Mirza Bey gülle­rin, sümbüllerin ve yaseminlerin arasında kurulmuş olan bu muhteşem köşkün pencerelerine bakarken olduğu yerde do­nup kalmış. Aklını kaybetmek üzereymiş. Çünkü tam karşı­sındaki pencerede ay parçası gibi bîr kız oturmuş, gergef dokuyormuş. Padişahın oğlu yalnız bir kez bakabilmiş bu güzel kıza. O anda aklı başından gitmiş. Rüyasında ona aşk şerbe­ti içiren dilberin o olduğunu fark etmiş. Ona doğru ilerlemiş ve ona hitaben:
Başı yastık göre mi? Gözü dilber görenin Gözüne uyku gire mi? Zülfüne berdar olanın
demiş ve kollarından yakalayarak kendine doğru çekmiş. Sonra da :
- Ey güzel, sen hangi bahçenin sümbülüsün, deyince,
- Babam İsfahan şahının eski hazinedarı Keşiş’tir. Kerem eyle… Görmesin… Beni salıver gideyim, diye yalvarmış.
Delikanlı:
- Aslı nedir, salıvereyim? Kız:
- Kerem eyle, diyerek yalvarmış.
Delikanlı aslı nedir? Derken birden bire aklına gelmiş ve kıza şunları söylemiş:
- Seni bırakırım ama bir şartım var. Benim adım Kerem, senin adın da Aslı olacak ve bundan sonra birbirimizi böyle çağıracağız, demiş.
Bunun üzerine güzel kız, Kerem’in ateş ve aşk dolu gözle­rine bakarak:
- Peki, kabul ediyorum. Bundan sonra benim adım “Aslı” senin adın ise “Kerem” olsun. Böylece kendi kendileri­ne isimlerini koymuşlar. Bu zaman içinde genç kızın kalbi de alev alev yanmaya başlamış.
Aslı’nın böyle yalvarmalarına dayanamayan Kerem onu bırakmış. Kerem’in kollarından kurtulan genç kız köşkün için­de kaybolmuş. Kerem de Aslı’nın işlediği gergefin üzerindeki çevreyi alıp koynuna koymuş ve koşarak arkadaşının yanına gitmiş. Arkadaşı Sofi ile birlikte İsfahan’a dönmüşler. Ama Kerem artık eski Kerem değilmiş. Hiç konuşmuyor ve hiç ye-miyormuş. Oğlunun bu hâlini gören padişah bir gün Kerem’i karşısına alarak:
- Oğlum ben senin babanım. Niçin derdini anlatmıyorsun, diye sorunca Kerem:
- Baba benim derdim bu şekilde anlatılmaz. Bana bir saz getirin size derdimi anlatayım, demiş.
Bu söz üzerine padişah hemen bir saz getirmelerini em­retmiş. Kerem ise sazının tellerine dokunarak derdini dökme­ye başlamış.
Kerem bunları söyledikten sonra susmuş. Babası:
- Oğlum bu türkü bana bir şeyler anlattıysa da tam ola­rak ne demek istediğini anlayamadım, demiş. Bunun üzerine Kerem yerinden kalkmış ve bir tek kelime bile söylemeden odadan çıkmış. Onun bu hâli padişahı fena hâlde düşünceye salmış. Günler geçiyormuş ama Kerem hiç konuşmadan sa­rayın penceresinden etrafı seyrediyormuş. Padişah Kerem’in derdini anlayanı ödüllendireceğini bildirmiş. Nihayet bir gün uyanık bir kadın kurnazlıkla Kerem’in Aslı’yı sevdiğini öğre­nerek padişaha haber vermiş
Bunun üzerine padişah derhâl Keşiş’i çağırtmış ve ona kızının öldüğüne dair yalan söyleyerek hainlik yaptığını, an­cak ne olursa olsun kızını alacağını söylemiş. Padişahın, kızı zorla alacağını anlayan Keşiş bir kurnazlık daha düşünmüş ve beş ay süre istemiş. Bunun üzerine padişah beş ay bekleye­bileceğini ancak ilk önce onları nişanlayacağını söylemiş.
Keşiş padişahın elinden kurtulmak için kızının namına Kerem’e bir nişan yüzüğü bırakmış. Kızının takması için de padişahtan bir nişan yüzüğü almış ve sarayı terketmiş. Bu müjdeli haberi duyan Kerem bir deli gibi yerinden fırlamış. Duvarda asılı olan. sazını eline almış coşkulu bir sesle türkü söylemeye başlamış. Kerem’in günleri artık zevk ve sefa içinde geçiyormuş. Ancak bu beş aylık süre Kerem’e çok uzun gelmiş sazını eline alarak babasını huzuruna çıkmış ve bir türkü söylemiş.
Kerem’in böyle üzüldüğünü gören babası:
- Oğlum ben Keşiş’e beş ay süre verdim, bu süre de dol­du. Artık düğün hazırlıklarına başlayabiliriz, demiş.
Diğer taraftan Keşiş, padişahın yanından ayrıldıktan son­ra kendi köşküne dönmüş ve padişahtan kurtulma planları yapmaya başlamış. Bir gece yarısı kıymetli eşyalarını toplayıp köyünü terk etmiş, tabi bu olanlardan padişahın haberi yok­muş. O, düğün hazırlıklarını tamamlayıp büyük bir kafileyle yola çıkmış. Kafilenin en önünde olan Kerem köye yaklaşın­ca görmüş ki her kez köyü terk ediyor. Oradan geçen yaşlı bi­rine neden köyü terk ettiklerini sormuş. Yaşlı adam da köyde bulunan bilgili bir keşişin köyü terk ettiğini bundan korkarak onların da köyü terk etmeye karar verdiklerini söylemiş. Yaşlı adam sözlerini bitirince Kerem, Keşiş’in kızını alarak kaçtığını anlamış. Gözlerinden yağmur gibi yaşlar dökülmeye başla­mış eline sazını alarak bir türkü söylemiş.
Kerem gözyaşları içinde bunları söyledikten sonra doğru­ca Aslı Han ile buluştukları bahçeye girmiş. Ancak orada kı­zın işlediği gergeften başka bir şey kalmadığını görmüş. Yüre­ğinden aşkın alevleri yükseliyormuş. Gözyaşlarını Ash’nın el­lerinin değdiği gergefe dökerek bir türkü söylemiş.
Bunları ah vah içinde söyleyen Kerem şehrin içinde ge­zerken birisini Aslı Han’a benzetmiş ve eyvah sevgilim beni unutmuş, burada eğlenmekte, diyerek yine almış eline sazı ve bir türkü söylemiş.
Bu türküyü işiten kız:
Bak beyim, ben Aslı Han değilim sen beni ona benzet­miş olacaksın. Senin aradığın kız Hoy şehrine gitti demiş. Kerem arkadaşı Sofi’yi de yanına alarak Ash’nın peşine düşmüş. Gide gide Hoy şehrine varmışlar. Orada bulunan bi­rilerine bu taraftan bir keşişle ailesi geçti mi, diye sormuş, On­lar da:
- Geçti ama onlar Şuşi köyüne gitti demişler. Kerem ile Sofi ertesi gün Şuşi köyüne doğru yol almışlar. Yolda bip yaylada bulunan yolcuları görmüşler ve onlara Aslı’yi görüp görmediklerini sormuşlar. Onlar da, Aslı’yı gördüklerini an­cak bir türkü söylemesi karşılığında yerini bildireceklerini söy­lemişler. Kerem almış sazı eline ve bir türkü söylemiş.
Türküyü çok beğenen yolcular:
- Senin aradığın keşiş buradan geceli otuz gün oluyor. Onlar Kelb’e gitti, demişler.
Bundan sonra Kerem ile Sofi Kelb’e doğru yol almaya başlamış. Kelb’e vardıklarında bu defa da Kars’a gittiklerini öğrenmişler. Oradan tekrar Hoy’a gitmişler. Kerem Ash’nın peşinde perişan bir vaziyette iken padişaha haber gitmiş. Bu­nun üzerine padişah:
- Eyvah! Biricik oğlum mahvolacak, diyerek hemen Kerem’i aramaya koyulmuş. Nihayet onu Ash’nın bahçesinde ahvahlar içinde bulmuş. Koşarak Kerem’in yanına gelmiş ve ona:
-Ey oğul… Bu ne hâl? Hele sabret, bir çaresini bulacağız, diye teselli etmeye başlamış. Ancak aşk ateşiyle yanan Kerem eline sazını alarak derdini dökmeye başlamış.
Oğlunun üzüntüden öleceğini düşünen padişah onu Aslı’dan vazgeçirmeye çalışmış ama bağrı yanan Kerem bu sözleri dinlememiş. Anasıyla ve babasıyla helalleşerek tekrar So­fi ile birlikte Aslı’yı aramaya koyulmuş. İlk önce Gence’ye o-radan, Revan’a, Çıldır’a, Ahıshay’a, Şerki’ye, Orhan’a, Ol­tu’ya, Narman’a, Bayat’a, Ürgüp’e, Tiflis’e, Ahlat’a, Muş’a, Malazgirt’e, Pasin Ovası’na, Uzun Ahmet’e, Hasan Kalesi’ne, Erzurum’a, Eşen Kalesi’ne, Varbik’e, Tercan’a, Cinci Beli’ne, Eşkat’a, İbrit’e, Ayaş, Zile, Sivas, Parmak Ovası, Kayseri ve Antakya’ya gitmişler.
Bu arada Keşiş Halep’e gelip bir Ermeni evine misafir ol­muş. Ev sahibi onun yabancı olduğunu anlayınca nereden geldiğini sormuş. O zaman Keşiş bir ah çekip:
- Hâlimi hiç sorma! Ne kadar kaçtıysam Kerem peşimi bırakmadı. Kaça kaça nihayet buralara geldim. Neredeyse burayı da bulur. Bir türlü elinden kurtulamıyorum, demiş, Ev sahibi:
- O gelmeden kızı buradan birine verelim, bakar ki kızı başkaları almış, o zaman vazgeçer, sen de kurtulursun, de­miş. Keşiş de hemen alelacele kızı nişanlayıp düğün hazırlık­larına başlamış.
Gelelim Aslı Han’a: Ah edip, gece gündüz:
“İlahî, babamın iki gözlerini kör eyle!” diyerek ağlayıp dururmuş. Kerem ile Sofi Halep’e varmışlar. Oradaki bir kah­veye oturmuşlar. Halep Paşası’nın külhanbeyi kol gezerken Kerem’i görmüş o da kahveye girmiş, bakalım Kerem külhan­beyine ne söylemiş:
Ela gözlüm sana meftun olalı, Benim çektiğimi bir Mevla bilir. Yay niçin açılmaz gülün dehan Gönül ne yaz bilir, ne şita bilir
Mecnun olur gezerim dağlar yolunu Deremedim şu cananın gülünü Aşık olan anlar aşkın hâlini Yalandır, doğrudur pek ala bilir
 Külhanbeyi:
- Ey âşık, hangi bağın gülü, hangi bahçenin sümbülü­sün? Nereden gelir nereye gidersin, demiş.
Kerem:
- Buralardan bir Keşiş geçti mi? Kendisi Isfahanlıdır, diye sormuş.
Külhanbeyi:
- Onlar buradadır, deyince, Kerem öyle bir ah etmiş ki ağzından alevler yükselmiş. Bu alevler neredeyse külhanbe-yini yakacakmış. Kerem’in derdini anlayan külhanbeyi:
- Sen merak etme, ben seni kıza kavuştururum; ama kız da seni istiyor mu, deyince Kerem “evet” demiş.
Bu arada Aslı Han’ın düğünü olmaktaymış. Külhanbeyi hemen bir kadın bularak Aslı Han’ın yanma göndermiş. Ka­dın Aslı Han’ı bulmuş ve Kerem’in geldiğini söylemiş. Gizlice birlikte Kerem’in yanma gelmişler. Uzun ayrılıktan sonra ka­vuşan âşıklar bir süre hasret gidermişler. Kerem’in geldiğini haber alan Keşiş:
- Bizi burada da buldu bundan kurtulmanın çaresi yok­tur. İyisi mi kızı vereyim; ama bir oyun edeceğim ki kıyame­te kadar söylensin, demiş. Kızı Kerem’e vermiş ancak kızının elbisesini kendisi yapmak istemiş. Elbiseyi yapmış, boydan boya sihirli düğmeler koymuş, kızına da:
- Bak kızım muradına ereceksin ama bir şartım var, eğer bu şartımı yerine getirmezsen hakkımı sana helal etmem, düğün gecesi bu elbisenin düğmelerini Kerem’e açtıracaksın demiş.
Bir mübarek gecede Aslı ile Kerem’i gerdek odasına koy­muşlar. Kerem:
- Ey sevdiğim Hakk Teala’ya şükür bizi yine kavuşturdu, deyince Aslı:
- Ey sevdiğim, sana bir şey söyleyeceğim ama sakın gü­cenme. Babam yemin verdirdi, elbisemin düğmelerini sen çözeceksin, yeminimin yerine gelmesini isterim. Kerem düğ­meleri çözmeye başlamış; ama son iki tanesine gelince bak­mış ki düğmeler yeniden iliklenmiş. Yine çözmeye başlamış, yine son iki tanesine gelince hepsi iliklenmiş. Böylece devam etmiş. Nihayet sabah namazı olmuş. Muradına eremeyen Ke­rem bunun bir oyun olduğunu anlamış, öyle bir “ah” etmiş ki ağzından çıkan alevler tepesinden başlayarak onu yakmaya başlamış. Aslı Han bir de bakmış ki Kerem’i ateş bürümüş, yaptığına pişman olup:
-Vay baba, ocağım söndü, diyerek başlamış Kerem’in üstüne su dökmeye. Bu sırada Kerem yine sazına sarılıp alev­ler arasında bakalım ne demiş:

ALLAH'IM GÖZYAŞI DÖKENLERDEN EYLE BİZİ




Allahım gözyaşı dökenlerden eyle bizi… 


ALLAHım… dara düştüğünde seni hatırlayanlardan değil
geniş vakitlerde sana iltica eden kullarından eyle bizi…
ALLAHım… dua ettiğinde duaya icabetin istenenin istendiği zaman olması gibi anlayıp dua ettim neden olmadı diyenlerden değil
duasına anında cevap geldiğinde bile ürperip acaba böyle isteyerek ahirete bir şey bırakmadım mı diye korkarak gözyaşı dökenlerden eyle bizi…
ALLAHım kısıtlı zamanlarda kısıtlı mekanlarda hayatın aralıklarında seni ananlardan değil
her nefeste her idrakte ubudiyet hisleriyle senin kulun olduğunu bilip ruhta incelip inleyenlerden eyle bizi….
ALLAHım yaşamak için öylece yaşayıp şuursuzca günü tüketenlerden değil
ancak senin ismini senin dinini ruhlara ulaştırıp hissettirebildiği zamanlarda yaşadığını hisseden hasbi ruhlardan eyle bizi…
ALLAHım hep her kusurunda hoşgörülüp affedilmeyi bekleyenlerden değil
nefsi söz konusu olduğun mümince bir tavır adına hoşgörü ve tolerans kapısını ardına kadar açık tutanlardan eyle bizi…
ALLAHım şunun bunun değilresulün efendimiz sas min peygamberlein sahabelerin tabeinin etbei tabeinin ve ALLAH dostlarının hal ve hareketlerini taklit etmeyi ve
onlara benzemeyi bize nasip et…


…kırık bir gönül ve yaşlı gözlerle haykırırken huzuruna varmayı nasip et ALLAHım…
Amin..

TÜM NİMETLERİN EN ÜSTÜNÜ ALLAH'IN RIZASI



Tüm nimetlerin en üstünü:ALLAH’ın rızası


Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Tevbe Suresi72)
Önceki sayfalarda cennette var olan nimetlerin göz kamaştırıcılığını anlattık. Ortaya çıkan tablo cennetin insanın beş duyusuna olabilecek en büyük zevk ve lezzetleri tattırdığını göstermektedir. 
Ancak cennetin tüm bunlardan çok daha üstün olan en büyük nimeti Allah’ın rızasıdır. Müminin Allah’ın rızasını kazanabilmiş olmasından dolayı hissettiği sevinç ve huzurdur. Dahası Allah’ın verdiği herşey için O’ndan razı olmanın O’na daimi bir şükür içinde bulunmanın verdiği asil mutluluktur. Kuran’dacennet ehlinin bu vasfına şu şekilde dikkat çekilir: 
“… Allah onlardan razı oldu onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.” (Maide Suresi 119)
Müminlerin Allah’ın rızasını kazandıklarını hissetmelerinin en çarpıcı ifadesi ise Allah’ın onlara görünecek şekilde tecelli etmesidir. Dünyada bu durum olanaksızdır çünkü ayette belirtildiği gibi”gözler O’nu idrak edemez…” (Enam Suresi 103). Ancak Kuran’da bildirildiğine göre Allah ahirette mümin kullarına belirli bir şekilde tecelli ederek gözükecektir. Bunun nasıl olacağı ise Allah Katındadır. Ancak ayetlerde geçen ifadelere göremahşer günü Allah sekiz meleğin taşıdığı arşında müminlerin karşısına gelecektir. (Hakka Suresi 17) 
Ayetlerde haber verildiği üzere o an müminlerin “yüzleri ışıl ışıl parlar Rablerine bakıp-durur”. (Kıyamet Suresi 22-23) Dahası “çok esirgeyen Rabbdan onlara bir de sözlü ‘Selam’ (vardır)”. (Yasin Suresi 58) İçinde bulundukları doğruluk makamı Allah’ın onurlu-üstün makamıdır ve müminler burada “çok kudretli mülkünün sonu olmayan (Allah)ın yanında doğruluk makamındadırlar”. (Kamer Suresi 55)
Tüm bunlar müminlerin Allah’ın rahmetini ve rızasını üzerlerinde en yoğun biçimde hissetmeleri anlamına gelir ki olabilecek en büyük nimet budur. Allah’ın rızasını kazanmış olmak hiçbir maddi güzellikle karşılaştırılamayacak kadar büyük bir sevinç ve mutluluk verir insana. 
Aslında cennetin diğer nimetlerini değerli kılan şey de yine Allah’ın rızasıdır. Çünkü aynı nimetler dünyada da kısmen var olabilirler ama Allah’ın rızası dahilinde olmadıktan sonra mümin için bir anlam taşımazlar.
Bu nokta son derece önemlidir ve iman edenlerin bunun üzerinde dikkatle düşünmeleri gerekmektedir. Çünkü nimeti asıl değerli kılan şeyonun kendi içinde taşıdığı lezzet ve zevkin çok daha ötesinde bir şeydir. Asıl değer o nimeti Allah’ın “ikram” etmiş olmasıdır. O nimeti kullanan ve bunun için Allah’a şükreden mümin Allah’ın ikramıyla muhatap olduğunu Rabbimiz’in kendisini sevdiğinikoruyup-gözettiğini ve kendisine rahmetinden tattırdığını hisseder ki asıl hazzı bundan alır. Nimet bir amaç değil araçtır. İnsanın Allah’a daha çok şükretmesini sağlamak için vardır. Dolayısıyla cennetin tüm nimetleri de yine birer araçtır; içindeki müminler ebediyen Allah’a şükretsinler diye yaratılmışlardır. Onları değerli kılan en önemli şeylerden biri de budur. Kısacası cennetteki nimetler insanın Allah’a yakınlaşması O’nun ebedi dostluğunu sevgi ve hoşnutluğunu kazanmanın tarifsiz zevkine ulaşması için bir vesiledir. İşte bu nedenle Allah’ın rızası cennetin en büyük nimetidir. Ve diğer maddi zevklerin hepsinin çok ötesindedir.
Cennetteki en çarpıcı nimetlerden biri olan ve Kuran’ın da sık sık vurguladığı güzel kadınları (hurileri) ele alalım. Bu kadınlar estetik kavramının doruğunu temsil ederler ve son derece çekicidirler. Bunlarla birlikte olmak başlı başına büyük bir nimettir. Nitekim Kuran’da bu teşvik edilir onların yüzlerinin ciltlerinin ve hatta göğüslerinin güzelliğine dikkat çekilir. Allah’ın yarattığı en büyük maddi nimetlerden biri olan cinsellik bu muhteşem kadınlarla sonsuza dek en mükemmel biçimde yaşanır. 
Ancak bu kadınları bu denli değerli kılan şey kendi güzelliklerinin ötesinde onların Allah’tan gelen birer “ikram” olduğunun bilinmesidir. Sonuçta varılan en büyük zevk ikram edenin sevgi yakınlık lütuf ve iltifatına kavuşmanın verdiği zevktir. Yapılan ikramverilen hediye ne kadar değerli olursa olsunbunlardan daha değerli olan alemlerin Rabbi olan Allah’ın ikramına layık görülmenin Allah’tan hediye almanın verdiği zevktir.
Nitekim eğer “Allah’ın ikramı” olmasa bir mümin için tüm nimetler anlamlarını yitirirler. En güzel kadın dahi mümine eğer Allah’ın rızasına aykırı biçimde -yani helal dairesinin dışında- yaklaşırsaanlamını yitirir. Böyle bir yaklaşım Allah’ın rızasına muhalif bir ruhu barındırdığı için müminin kalbini asla cezbedemez. 
Hz. Yusuf’un gösterdiği büyük asalet mümin ahlakının bu yönünü en güzel şekilde ortaya koyar. Kuran’da Mısır vezirinin karısının Hz. Yusuf’tan murad almak istediği hatta bunun için Hz. Yusuf’u zorladığı bildirilmektedir. Ayetlerde Hz. Yusuf’un da söz konusu kadını çekici bulduğu bildirilmektedir. Ancak Hz. Yusuf Allah’ın haram kıldığı bu ilişkiden Allah’ın işaretiyle sakınmıştır. Kadın onu tekrar zorladığında ise zina etmektense hapse girmeyi yeğleyerek şöyle demiştir: “Rabbim zindanbunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir…” (Yusuf Suresi 33) 
Hz. Yusuf’un son derece kötü şartlardaki bir hapishaneyi vezirin karısının kendisini çağırdığı fiilden daha “sevimli” bulması Allah’ın rızasının mümin için olan önemini gösterir. Allah’ın rızasına uygun hareket etmek O’nun hoşnutluğunu kazandığını bilmek müminin kalbi için herşeyden daha önemlidir. Maddi nimetler eğer Allah’ın rızasına aykırı biçimde müminin önüne gelirsenimet olmaktan çıkarlar ve değerlerini yitirirler. 
Cennette ise tüm maddi nimetler Allah’ın rızasına uygun bir biçimde vardırlar. Hurileri Allah özel olarak yaratmış ve kullarına ikram etmiştir. Evleryiyecekler tabiat güzellikleri ve diğer herşey Allah tarafından sunulmaktadır. Onları değerli kılan şey de budur. 
İşte bu nedenle insanın kalbi ancak cennetle tatmin olur. Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır ve bu yüzden ancak O’nun ikramından zevk alır. Dünyada ise cenneti andıran ortamlarda yani nimetlerin O’nun rızasına uygun ve O’na şükredilerek kullanıldığı ortamlarda huzur bulur. İnkarcıların eskiden beridir hayalini kurdukları “yeryüzünde cennet” ideali işte bu nedenle mümkün değildir. Cennette var olan maddi güzelliklerin dünyadaki benzerlerini alıp bir yere toplasanız bile Allah’ın rızası olmadıktan sonrahiçbir anlam ifade etmezler. Hem Allah o maddi güzelliklerden alınan zevki de hemen yok eder.
Kısacası cennet Allah’ın bir ikramıdır ve bu nedenle değerlidir. Cennet ehli “ikrama layık görülmüş kullar”dan (Enbiya Suresi 26) oldukları için ebedi mutluluk ve sevince kavuşurlar. Orada söylenecek en hikmetli söz ise “Celal ve ikram sahibi olan” Allah’ın adını övüp yüceltmektir. (Rahman Suresi78)

CENNETTE TUBA AĞACI




CENNETTE TUBA AĞACI
Rasulullah S.A.V Efendimiz Tuğba ağacı için şöyle buyurdu:
-“Cennette bulunan  bir ağac vardır. Bu ağacın adına:
-Tuba…
Denir… bunlardan her hangi biri üstüne giysisini giymek istediği zaman; o ağacın yanına gider. Oraya gittikten sonra ağacın çiçekleri açılır. Bunların içinden elbise çıkar…
Bu çiçekler esas olarak altı renk olup bunların her biri dahi yetmiş renge sahiptir.
Bu renklerden meydana gelen elbise; ne renkne de şekil olarak birbirlerine benzerler…
O kimse bunlardan hangisini isterse onu alır…”
Rasulullah S.A.V Efendimiz şöyle buyurdu:
-Cennet ehli kadınlarından her bir kadının göğsünde şu yazılıdır:
-Sen benim sevgilimsin ben de senin sevgilinim. Senden ayrılmak sana karşı kusurlu olmak bende yoktur. Sana karşı kalbim karışık değildir.
Cennet ehli bir kimse kadının göğsüne baktığı zaman: kadının etinin ve kemiğinin arasında duran karaciğerini görür.
Erkeğin ciğeri kadını için bir aynadır; kadının ciğeri ise… erkeği için bir aynadır.
Yakutta bir leke bulunmayacağı gibi onda bir ayıp bulunmaz… kadının beyazlığı mercan beyazlığıdır; saflığı ise… yakut saflığıdır.
Allah ü Teala onlar için şöyle buyurdu:
-O kadınlar yakuta ve mercana benzerler…(55/58)
Rasulullah S.A.V Efendimiz bir başka hadis-i şeriflerinde:
-Cennet ehli kimseler öyle develere ve atlara binerler ki… develer gözlerinin gördükleri yere ayaklarını basarlar; atlar dahi gözlerinin gördüğü yere tırnaklarını basarlar.
Her binek hayvanın büyüklüğü yetmiş mildir.
O develerin ve atların dizginleri inciden ve zebercedden yaratılmıştır.”
 iyiyi ve güzeli tuba ağacı temsil eder. kötülüğü ve çirkini de zakkumağacı. merhamet ve sevgi erleri Tuba ağacının meyvesinden yemişlerdir.Düşmanlık ve kin duygularıyla dolup taşanlar ise Zakkum ağacının acı suyundan içmişlerdir. Zakkum ağacıbir cehhennem bitkisiolduğu içinateşte terördeanarşide çiçek açar. Tuba ağacı isebir cennet ağacı olması hasebiyle sulhta barışta esenlikte yükselme ve ve gelişmede meyve verir.
Tubaya giden yol gösterilmiş zakkuma giden yol da.
Bütün çırpınışımızinsanların Tubaya giden ulvi yola uymaları içindir.
Bu güzel kış aylarında bahara hazırlanırkengençler ve ihtiyarlar!!!!! gönüllerinizin bahçesine Tuba tohumları ekiniz zakkum tohumları değil. Çünkibaharda sizden Tuba gülleri istenir zakkum çiçekleri değil

AMELLER NİYETLERE GÖREMİDİR..??




AMELLER NİYETLERE GÖREMİDİR..??
Mü’minlerin emîri Ebü Hafs Ömer ibni Hattab radıyallahu anh, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:
“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resülü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resülü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”[1]
Açıklamalar :
“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir” hadisi, insanın kazanacağı sevap ve günahlar ile yakından ilgili ve son derece önemlidir. Ahmed İbni Hanbel, Ebü Davud, Tirmizî, Darekutnî gibi büyük alimler, bu hadisle, İslamiyet’in üçte birini anlamanın mümkün olduğunu söylemişlerdir. İmam Şafiî, bu hadisin yetmiş ayrı konuyla ilgisi bulunduğunu, bu sebeple de onu din ilminin yarısı saymak gerektiğini belirtmiştir. İmam Buharî ise, kitap yazanlara bir nasihatte bulunarak, eserlerine bu hadisle başlamalarını tavsiye etmiştir.
Şimdi niyetin ne olduğunu görelim:
Niyet, bir işi Allah rızası için yapmayı kalbden geçirmektir. İş ya kalble, ya dille veya diğer organlarla yapılır. Kalbimizle yaptığımız işler, niyet ve düşüncelerimizdir. Dilimizle yaptıklarımız konuşmalarımızdır.
Organlarımızla yaptığımız işler de fiil ve davranışlarımızdır. Sözler ve davranışlar çoğu zaman niyete bağlı olduğu için, iyi niyet bazan başlı başına bir ibadet olur.
Ameller yani yapılan işler niyete göre değer kazanır sözü, çoğu zaman organlarımızla yaptığımız işleri kapsar. Yoldaki bir taşı, insanlara zarar vermesin düşüncesiyle ve sevap kazanmak ümidiyle kaldırıp atmak bir ibadet sayılır. Birinin malım meşru olmayan yollardan elde etmeye karar vermişken, Allah korkusuyla bu düşünceden vazgeçmek de aynı şekilde sevap kazanmaya vesile olur.
Kalbden geçen düşünceler, iyi niyete dayandığı zaman Allah katında değer kazanır. Bu esnada kalbin uyanık ve şuurlu olması gerekir.
Dil bir şeye niyet ederken kalb bu düşünceye katılmazsa, niyet makbul olmaz. Çünkü Allah Teala bizim şeklimize, kalıbımıza değil, kalblerimize bakar, niyetlerimize değer verir.
Abdullah İbni Ömer’in alim ve zahid oğlu Medine’nin yedi fakihinden biri olan Salim, halife Ömer İbni Abdülaziz’e yazdığı mektupta şöyle demişti:
“Şunu iyi bil ki, Allah Teala’nın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır. Kimin niyeti tam olursa, Allah’ın ona yardımı da tam olur. Niyeti ne kadar azalırsa, Allah’ın yardımı da o kadar azalır.”
Herkesin yaptığı işin karşılığını niyetine göre alması şu gerçeği vurguluyor: Yapılan bir ibadet ve herkesin takdirini kazanan bir hizmet görünüş bakımından kusursuz olabilir; ancak o ibadet ve güzel hizmetin samimi bir niyetle ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılması şarttır. İnsanların takdir ve teveccühünü kazanmak veya hem Allah rızasını hem de insanların takdirini kazanmak düşüncesiyle yapılan ibadet ve hizmetlerin Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. Yapılan işleri Allah katında değerli kılan bizim ihlas ve samimiyetimiz, yani o işleri sadece Allah rızası için yapmış olmamızdır. Mesela insanlar beni görsün ve takdir etsin diye namaz kılmak, zekat vermek şirk derecesinde büyük bir günahtır. Fakat gösterişi aklından geçirmeyen bir mü’minin, başkalarını o ibadeti yapmaya teşvik etmek niyetiyle herkesin göreceği bir yerde namaz kılıp zekat vermesi faziletli bir davranıştır. Böyle bir mü’min hem görevini yapmış hem de iyi niyetinden dolayı ayrıca sevap kazanmış olur.
İyi niyete dayanmayan, sadece gösteriş için yapılan ibadetlerin ve güzel davranışların Allah katında hiçbir değeri bulunmadığını Peygamber Efendimiz ibretli bir misalle ortaya koymuştur. Bu hadis-i şerife göre kıyamet gününde ilk defa bir şehid hakkında hüküm verilecek. Allah Teala ona ne yaptığını sorduğunda:
- Senin uğrunda çarpıştım, sehid edildim, diyecek. Fakat Cenab-ı Hak ona:
- Yalan söyledin. Sana cesur adam desinler diye çarpıştın, buyuracak ve o adam yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
Daha sonra ilim öğrenip öğreten ve Kur’an okuyan bir kimse getirilecek. Ona da ne yaptığı sorulacak.
- İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızanı kazanmak için Kur’an okudum, diyecek. Allah Teala ona:
- Yalan söyledin. İlmi, sana alim desinler diye öğrendin. Kur’anı ise, güzel okuyor desinler diye okudun. Nitekim öyle de denildi, buyuracak. O adam da yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
Hadis-i şerifin devamında zengin bir kimsenin huzura getirileceği, onun da malını Allah rızası için harcadığını söyleyeceği, ona, “cömert adam” desinler diye malını sarfettiği söyleneceği ve diğerleri gibi onun da cehenneme atılacağı belirtilmektedir.[2]
Bu niyet hadisinden şöyle bir sonuç da çıkmaktadır:
Aslında ibadet olmayan bazı işler, iyi niyetle yapıldığı takdirde ibadete dönüşebilir. Mesela yemek yiyen kimse, bu gıdalardan elde edeceği kuvvetle ibadet edeceğini düşünürse, yemek yerken bile sevap kazanmış olur. Normal ticaretini yapan kimse, işini en iyi şekilde yaparak insanlara hizmet etmeyi, onları aldatmamayı düşünürse, hem para hem de sevap kazanabilir.
Hadis-i şerifimizde “Kimin niyeti Allah’a ve Resülü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resülü’ne hicret sevabıdır” buyuruluyor. Hicret, bir şeyi terketmek demektir. Allah Teala’nın yasak ettiği şeyleri terkedip yapmamak da genel manada hicret sayılmaktadır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz:
“Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeyleri bırakan kimsedir” buyurur.[3]
Hadiste sözü edilen hicretten maksat, kafirlerin elinde bulunan vatanı bırakıp İslam yurduna göçmek demektir. Hz. Peygamber ile ashabı, Mekke’den Medine’ye bu maksatla göçmüşlerdir. Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ue sellem’in söylemek istediği şudur:
Bir adam hicret ederken dünyevî bir çıkar düşünmemiş, sadece Allah’ın rızasını kazanmayı ve Resülullah’ı hoşnut etmeyi hedef almışsa, hicreti makbul olmuştur; Allah ve Resulü’ne hicret etme sevabını elde etmiştir. Kim de hicret ediyor görünse bile, aslında bir dünyalık elde etme veya bir kadınla evlenme arzusuyla yola çıkmışsa, onun hicreti makbul sayılmaz ve hiçbir sevap kazanamaz. Bu gerçeği Allah Teala şöyle belirtmiştir:
“Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını çoğaltırız. Dünya kazancını isteyene de dünyalık veririz; ama onun ahirette bir nasibi olmaz”. [4]
Bu hadis-i şerifin söylenmesine şöyle bir olayın sebep olduğu anlatılır:
Sahabîlerden biri, Ummü Kays adlı bir hanımla evlenmek ister. Fakat o günlerde Ümmü Kays Medine’ye hicret etmeyi düşünmektedir. Kendisiyle evlenmek isteyen sahabîye, niyeti ciddi ise Medine’ye hicret etmeyi ve orada evlenmeyi teklif eder. Mekke’deki kurulu düzenini terketmeyi henüz düşünmeyen o sahabî Ümmü Kays’la evlenmek arzusuyla Medine’ye hicret etmek zorunda kalır. Bu durumu bilen sahabîler, Ümmü Kays’ın muhaciri anlamında “Muhaciri Ümmü Kays” diye takıldıkları o zatın, hicret sevabı kazanıp kazanmadığını tartışmaya başlarlar. İşte o zaman Peygamber Efendimiz, bu hadis-i şerifle meseleye açıklık getirerek herkesin niyetine göre sevap kazanacağını belirtir.
Hadisten Öğrendiklerimiz:
1. Yapılan işlerden sevap kazanabilmek için o işlere iyi niyetle başlamak gerekir.
2. Niyetin kalben yapılması önemli olduğu için, bunu ayrıca dille söylemek şart değildir.
3. Allah rızası gözetilmeden yapılan işlerden sevap kazanılamaz.
4. İnsan göründüğü gibi olmalı, dünyevî bir çıkar için dini kullanmamalıdır.
5. İhlas, niyet sağlamlığı demektir

SEVGİ KİM BİLİR HANGİ DİLLERDE SAKIZ



SEVGİ KİM BİLİR HANGİ DİLLERDE SAKIZ
Sevgi.. kim bilir hangi dillerde sakız, hangi dillerde ağıt ve hangi gönüllerde sancı oldu şimdiye kadar. Hangi yürekleri ağlattı, hangi dudakları büktü.. 
Bütün şiirlerim bir ağıttı yiten sevgilinin ardından yazılan, bütün şiirlerim bir sancıydı onun olduğu yerden vurulan yürekte.. ama hiçbir zaman sakız olmadı cesaretsizlerin, kahrolası ihanetlerin dilinde.. Bir hayattı.. Bir candı yüreklere.. Bedeli oldu bu yüreğin ve yine gömüldü bir daha dirilmemek ve bir daha can olmamak üzere ruhsuz bedenlere, anılar sepetinin en dibine.. 
Varolan tüm gücü ile haykırdı gül’e sevdasını... Yağmur olup yağdı çaresizliğine rağmen üzerine.. Güneş oldu doğdu, gece oldu sardı.. bir vefasız eline düştü.. umarsızca harcandı yokuşlarda.. her şeye rağmen avuçladı dikenlerini gül’ünün. Elleri yırtıldı.. avuçları kanadı.. yılmadı.. gücü vardı hala.. gözlerindeki yaşlarla büyüttü avuçladığı dikenli gül’ünü. Büyüttü, büyüttü, büyüttü.. her şey çok güzel gidiyordu.. sevdiceği gerçek bir sevgiyle bağlanmıştı ona… derken günlerden bir gün, izin istedi sevdiceğinden gül’ü.. “bırak beni.. gideyim, göreyim sevdiklerimi.. senden başka sevdiğim yok biliyorsun ama bırak göreyim beni bekleyenleri.. söyleyeyim sana olan sevdamı..”. bıraktı avuçlarından usulca.. ellerinden bir damla kan damladı gül’ünün gözbebeklerine.. gül’ü kanadı.. bir yara açıldı göğüs kafesinin tam ortasında. Yara kanadı, kanadı.. ama her şeye rağmen gitmek, bekleyenlerini görmek istiyordu. “Tamam” dedi gül’e sevdalı genç.. “Git.. dönme istersen bir daha.. ama bekleyeceğim ben seni, ellerim kan içinde, yüreğim hasretinle dolu bekleyeceğim” dedi. “Ölümümle, yaşamımla bekleyeceğim..” “unutma” dedi dikenli gül, “sen benim için yaşamayı göze almıştın bir zamanlar.. ben de senin için ölümü göze alarak döneceğim sana.. aşıp engin denizleri, avuçlayıp dikenlerini güllerin, yüreğimdeki hasretinle, avuçlarımdaki kanlarla sarılacağım boynuna..” dedi ve gitti.. 
…………. 
Aradan günler geçti.. haftalar.. tam 1 ay sonra sevdiceğine kavuşmak için hareket edecekti dikenli gül.. ertesi gün yola çıkacaktı.. Aylardan Ağustos.. Günlerden Salı, 17’si.. Yıl 1999. 
Çıkamadı yola.. 
………….. 
Günler günleri, haftalar haftaları kovaladı. Elleri yırtık, avuçları kan içinde bekleyen genç dayanamadı.. Gitmek istedi sevdiceğinin yanına.. Ve düştü yollara.. Yokuşlar tırmandı.. Avuçları kanadı durmadan.. Sordu karşılaştığı her yüreği yaralıya.. Sevdiceğinin ailesi ile görüştü.. “Gördünüz mü dikenli gül’ümü, rastladınız mı bir pınarın başında ya da bir haber bıraktı mı ?..” Parmakla gösterdiler yerini.. “İşte, şurada.. İçeride, sor söylerler” dedi kalınca bir ses. Delikanlı ilerledi.. Gözlerini dikti.. Karşıda bir tabela.. “Eyüp Mezarlığı”.. Delikanlı şok olmuştu.. Devam etti.. İçeri girdi.. “………’i görmek istiyorum” dedi.. “Bir dakika bekle” dediler.. Bekledi.. Kayıtlara bakıldı. Yeri gösterildi. “13. Ada’da” dediler. İlerledi ne olacağını bilmeden sevdalı genç.. 13. Ada’ya geldiğinde bakınmaya başladı sağına soluna.. Koca bir çınarın altında bir mezar dikkatini çekti.. Mezar taşında “Sesim gelmiyorsa da, gözyaşlarım da ayaklarını ıslatmadı mı hal''.. Nerdesin sevdiceğim?” yazılı bir mezar duruyordu.. Yaklaştı.. Mezar taşına dikkatlice baktı.. “Olamaz” dedi kendi kendine.. “….. - D: 1982 Ö: 17.08.1999” yazısını da görünce birden dizleri üzerine çöktü.. Gözyaşlarına hakim olamıyordu.. “Eğer sevgilim, bir gün ölürsem karanlık odamdaki yatağımda sensiz, sakın ağlama olur mu?” deyişini hatırladı dikenli gül’ünün.. Kollarıyla sildi gözyaşlarını.. Ardından mezarın üzerindeki kanlı kağıdı gördü.. Sürekli şok etkisi yapan olaylardan birisi idi bu. Titreyen elleri ile açtı kağıdı.. Ve okumaya başladı : 
“ Sevdiceğime; 
Sana kavuşabilmek için sem''ya kaldırıp ellerimi, kaçıncı dua edişim yaratıcıya, bilmiyorum. Seninle başlıyorum her günüme, seninle devam ediyorum yaşama ve seninle bitiriyorum günümü.. Özlüyorum birtanem, ağlamak istiyorum.. Sözümüz geliyor aklıma, ağlayamıyorum.. “Ağlamak yok.. Gözyaşların bu kirli dünyaya akmamalı. Onlar cennetin ırmakları olmalı. Söz ver bana ağlamayacaksın tamam mı?” deyişlerin geliyor aklıma.. Ağlamayacağım diyorum kendi kendime. Bu kirli dünyaya gözyaşlarımı akıtmak istemiyorum.. Sonra düşünüyorum.. Kirli dünyayı arındırmak için ağlamak gerekli belki de.. Sen de ağla sevdalım.. Ben tutamıyorum, engel olamıyorum gözlerime. Sana gelmek istiyorum her an.. Senin yanında olmak.. Sana kavuşmak.. Seninle bulmak istiyorum “son”lunun içinde “sonsuz”luğu.. Seninle yaşamak istiyorum sevginin dehlizlerinde.. Ağlamak istiyorum. Öncü olmak istiyorum arındırmak için kirli dünyayı, ağlayanlara. 
Yatmıştım.. Uyuyordum.. Bir martı çığlığı böldü uykumu.. Korktum.. Etrafıma baktım.. Hiçbirşey yoktu ortalıklarda.. Uyumaya çalıştım, başaramadım.. Sen geldin aklıma.. Gözlerimdeki utangaç duyguyu sevdim o an.. Sana olan hasretimi dile getirmek istedim.. Ve şimdi yazıyorum.. Aslında bir şeyler karalıyorum.. Sözcüklerden oluşturduğum bir köprüyle sana ulaşmaya çalışıyorum belki de.. Fırtınalar yüklü, bulutlar taşıyan gökler gibiyim, sevdiceğim. 
Saat 03:20.. Ne yazacağımı da bilmiyorum.. Deniyorum.. Senin yazdıkların kadar güzel, senin yazdıkların kadar anlamlı şeyler yazamıyorum. Sen yazınca kelimelere döktüğün ruhun, benim bedenimde canlanıyordu.. Ama ben yazamıyorum işte.. Sanki ölümün soğukluğunu hissediyorum ensemde.. Ne oluyor bana birtanem.. Sana olan hasretimi dile getirirken neden titriyorum?.. 
Anlatamadığım gibi belki yaşayamıyorum da.. Oysa yaşamayı ne çok istiyorum o engin denizlerdeki sevdayı.. Artık ırmak olmaktan çıkıp, denizlere açılmak istiyorum sevginle.. Annemlere anlattım seni. Çok merak ettiler.. Seni uzun zamandır görmüyorlardı. Kaç sene oldu kim bilir seni görmeyeli.. “Neden gelmedi?” diye sordular.. “Beni bekliyor anne. Sizleri de özlemişti aslında ama gelemedi” diyebildim ancak. Sonra annem şaka mahiyetiyle “Eee.. Düğün ne zaman?” diye sordu.. Yanaklarım kıpkırmızı oldu.. Utandım şimdi. Onlar da seviyor seni.. Benim seni sevdiğim gibi.. Benimkisi daha öte bir sevgi.. Tarif bile edemiyorum. Anneme ne dedim biliyor musun bugün ? “Anne” dedim.. “Eğer ölürsem Sevdiceğime kavuşmadan, mezar taşıma bir şey yazmanızı istiyorum..” “O nasıl söz güzel kızım.. Ağzından yel alsın.. Allah gecinden versin.” dedi.. “Olsun. Ecel bu anne, söz dinlemez ki.. Kimin ne zaman öleceği belli mi olur?” dedim. “Kızım neler söylüyorsun öyle.. Töbe töbe” dedi.. “Sesim gelmiyorsa da, gözyaşlarım da ayaklarını ıslatmadı mı hal''.. Nerdesin sevdiceğim?” “diye yazdırın mezar taşıma..”” dedim. Kızdı ama söylemiş bulundum bir kez.. 
İşte böyle sevdiceğim.. Gelemezsem yanına bil ki beni ancak ölüm engellemiştir.. Neyse gene ölümden söz ettim.. Karamsarlığa başladım.. Kusura bakma birtanem. Ama biliyorsun ki yalnız ölüm kesindir.. Dönüşümüz O’nadır. 
Sana her şeyin en güzelini, her yüreğin söyleyeceği en güzel iki kelimeyi, umuda açılan yollarda destan yazan o iki kelimeyi söylemek belki de tüm bu anlatmaya çalıştığım şeyleri özetleyecek.. 
İşte söylüyorum.. “Seni Seviyorum” 
Yarım kalmıştı mektubu. Galiba tam o anda olmuştu deprem.. O an alıp götürmüştü dikenli gül’ünü.. “Lanet olsun” diyerek toprağa vurdu yumruğunu.. “Hani birlikte ölecektik, birlikte yaşadığımız gibi..” Gözlerinden dökülen damlalar sarmıştı bedenini.. Ağlıyordu.. “Bu benim ikinci ölümüm” dedi kendi kendine.. “Bu benim ikinci ölümüm.. İlki senin geri dönmek üzere gittiğin gündü.. İkincisi bugün.. Yani bir daha dönmemek üzere gidişin.. Bitiyorum birtanem, bitiyorum.. Çünkü bu benim ikinci ölümüm..” dedi.. Yavaşça doğruldu.. Önce kollarıyla sildi gözyaşlarını.. Yavaşça eğilerek bir avuç toprak aldı.. Cebine koydu usulca.. “Seni Seviyorum canözüm” diyerek tamamladı dikenli gül’ünün yarım bırakmak zorunda kaldığı cümleyi.. Hareket etti.. Belli ki yorulmuştu.. Dayanmaya gücü de yoktu.. Yüreğindeki sancı, parmak uçlarına da işlemişti.. Gitmek istemiyordu.. Onunla kalmak, o olmasa bile mezarına sarılarak kalmak istiyordu.. Gitmek zorunda olduğunu da biliyordu.. Yavaşça uzaklaşıyordu mezarlıktan.. Son bir kez baktı ve: 
“ sen yoksan 
bir köşesi eksik kalır cennetin 
sen yoksan 
bir köşesi yara alır kalbimin” 


dedi ve kayboldu gölgesi, batan güneşin bıraktığı kızıllıklar ardında.. 

PARA MUTLULUK GETİRMİYOR




PARA MUTLULUK GETİRMİYOR
Bir kere şu ortaya çıktı: Para, mutluluk getirmiyor kardeşim! Modern dünya, sadece 'daha zenginlerin', 'daha az zenginlerden' biraz daha mesut olduğunu, bu saadetin de 'üstünlük' hissinden kaynaklandığını ve uzun sürmediğini keşfetti! Psikologlar 'mutluluk' konusuna takmış durumdalar. Temel ihtiyaçları karşılandığı sürece, daha fazla para ekstra bir mutluluk getirmiyor.
Peki, kim, niye mutlu oluyor? Time dergisinin son sayısı, birçok bilim adamının bu konuda yaptığı araştırmalardan çıkan ilginç sonuçları konu alıyor. Mutluluk, bizim sandığımız etkenlerden çoğuyla hiç bağlantılı değil!
Para? Hiç alakası yok!
Eğitim? Hiç etkisi yok!
Zevk''? Aynı şekilde!
Gençlik? Bilakis! Yaşlıların hayattan gençlere göre daha çok zevk aldıkları ve depresyona daha az meyilli oldukları kanıtlanmış!
Evlilik? Araştırmalara göre, evli insanlar bek''rlara göre biraz daha mutlu olsa da, bunun sebebi zaten mutlu olmaya meyilli insanların evlilikleri daha kolay yürütmesiyle ilgili olabilir!
Güneşli havalar? Hayır! Amerika'nın bol yağmurlu bölgelerinde yaşayanların Kaliforniyalılara göre daha depresif olmadığı kanıtlanmış!
O zaman insanları mutlu eden ne?
Bulgulara göre dini inanç insanların mutluluğunu artıran önemli bir etkenmiş. İnanan insanlar zorluklara karşı daha kolay göğüs geriyor ve daha iyimser oluyorlarmış.
Arkadaşlar, mutsuzluğa karşı müthiş bir ilaçmış! Ahbapları, dostları, aileleri ve çevreleriyle daha yakın ve sık ilişki kuran insanlar karamsarlıktan uzak kalmak için en etkili formülü bulmuşlar.

Bu arada, mutlu olmak için bir grup psikoloğun kullandığı 'gün inşa etme' metodundan bahsetmek lazım. Denekler bir gün önce dakika dakika ne yaptıklarını hatırlayıp, bu aktivitenin onların açısından mutluluk düzeyini birden yediye kadar işaretliyorlar. Bu test 900 kişide uygulanıyor. Sonuçlar ilginç...

En çok mutluluk veren aktiviteler, arkadaşlarla sosyalleşme, evde yatıp gevşeme, dua etme ve yemek yeme... Bunları spor yapma ve televizyon seyretme takip ediyor. Tuhaf ama 'çocuklarla ilgilenmek' listenin en altlarında, ev işinin bir sıra üstünde yer alıyor! Çoğu insanın hayatında mutluluğunun kaynağı olarak gördüğü çocukların, günlük hayatın mutsuzluk sebeplerinden biri olması ilginç! Demek ki, mutlu ettiğini sandığınız her şey mutlu etmiyor! Ancak, günlük hayatta insanı sinirlendiren, geren, mutsuz eden ufak tefek olaylar, hayatın genelinde mutluluk kaynağı olabilirmiş! Sürekli şikayet ettiğiniz stresli işiniz, hayatınızın en önemli rengi olabilir örneğin.
Psikologların bu konuyla ilgili edindiği farklı bir bulgu da: 'Sonların gücü'! Sözgelimi, sizi çok mutlu eden bir ilişki, son bir haftasında berbat kavgalar ve gözyaşı dolu bir ayrılıkla sonlanıyorsa, bütün hayatınız boyunca o ilişkiyi kötü hatırlıyorsunuz!
Bu konu, kolonoskopi yaptıran bir grup insan üzerinde test edilmiş. Biliyorsunuz kolonoskopi, bağırsaklarla ilgili rahatsız edici, biraz acılı bir muayene metodu. Bir grup hastaya standart kolonoskopi yapılmış. Diğer grupta ise kolonoskopi aleti, muayeneden sonra 60 saniye hareketsiz bırakılmış. Hastalara acı veren bölüm aletin hareketleri olduğu için, uygulama 60 saniye daha uzun sürdüğü halde, muayenenin sonu 60 saniyelik acısız bir zaman dilimiyle bittiği için, ikinci gruptaki hastalar, uygulamayı, ilk gruba göre daha az rahatsız edici bulmuşlar!
Peki, herkes mutlu olabilir mi? 1996'da yapılan bir araştırmaya göre, bir insanın hayatından memnun olması, yüzde 50 oranında genetik yapısına bağlı! Genler neşeli, rahat bir kişilik yapısını, stresle başa çıkma kapasitesini, depresyon ve endişeye mehili yönlendiriyor! Eğer bir insan genetik olarak mutluluğa meyilliyse, başına berbat şeyler de gelse, hatta kaza sonucu bir uzvunu bile kaybetse, zaman içinde, eski mutluluk seviyesine ya da ona yakın bir noktaya dönebiliyor!

Bütün psikologların üzerinde fikir birliğine vardıkları üç mutluluk formülü var:
Şükretmek, iyilik yapmak ve yaptığın işi sevip daha çok konsantre olmak! Şükretmek, hayattan duyduğun memnuniyeti ifade etmek, hatta bunu düzenli olarak yazmak ve söylemek, sadece insanın keyfini yerine getirmekle kalmıyor; Kaliforniya Üniversitesi'nin araştırmasına göre fiziksel sağlığı düzeltiyor, enerji seviyelerini yükseltiyor, acı ve yorgunluğu azaltıyor! İyilik yapmak, sözgelimi düzenli olarak bir huzurevini ziyaret etmek, bir komşuya yardım etmek, babaanneye mektup yazmak, mutluluk derecesini ani ve dramatik biçimde artırıyor!
Ne para, ne aşk, ne güneş, ne gençlik. Yaptığınız işi sevip, o işe bütün konsantrasyonunuzu ve enerjinizi severek vermek de, mutluluğun formüllerinden biri. Marangoz olsanız da, doktor olsanız da böyle. O kadar araştırma, kolonoskopide ekstra 60 saniyeye katlanan denekler (!), yazışmalar, toplantılar, istatistikler... Psikologlar yine bize anaokulunda öğretilenlerle kutsal kitaplarda yazılanları bulmuşlar:
Mutlu olmak için çalış, iyilik yap, şükret! 

                  Gülse Birsel 

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...