29 Temmuz 2018

Batı’nın aklı, Doğu’nun aşkı

Batı’nın aklı, Doğu’nun aşkı ile ilgili görsel sonucu

Batı’nın aklı, Doğu’nun aşkı

Akıl, vahiy ve aşk tevhidin üç vazgeçilmezidir ki insanın fıtrat üzere yaratılışını tamamlamak, sapmalarını düzeltmek ve cennet ahlakına dair tekamülünü sağlamak maksadıyla nuzül edilen Kur’an bu mukaddes üçgende tam ortadadır.
Akıl; Allah’ı, dini, imanı bulmak için, Yüce Allah’ın ilim ve kudretini, mülkünü idrak edebilmemiz için, yaşamı güzel ve kolay kılmak için, dürüstlük ve iyiliği egemen kılmak için, iyi ve kötüyü ayırt edebilmek ve iyiyi seçmenin neden doğru olduğunu anlayabilmek için bahşedilmiştir.
Aşk; tüm bu yöneliş ve arayışları sevgiyle, muhabbet ve samimiyetle yapabilmemiz, gözlerimizi dünya denen süslü oyuncağa saplamadan, gönülden miraçlar yaşayabilmemiz için lutfedilmiştir. Çünkü dinde sadece yapmak yetmez, sevmek, istemek, kalp bağı kurmak ve haz duymak gerekir.
Çağlar boyu toplumların akıl ve aşk arasındaki dengeleri sürekli değişmiş ve fakat bu zamanda doğu aşka, batı akla teslim olarak – ama her ikisi de yanlış ve noksan yaparak – din erdiricilikten uzaklaşmıştır. Medeniyetleri çatıştırarak, biri diğerini aşağılayarak, dünyayı cehenneme çevirmiş olan insanlık, akıl ve aşkı buluşturamamış ve sonuçta vahiy öksüz veya yetim kalmıştır.
Dinin anası akılsa, babası aşktır. Oysa ahir zaman inanç dünyası mutlu aile saadetinden uzak, hırslara esir ve mutsuzluklara mahkum vaziyettedir.
Batının aklı
Ruhsuz ve aşksız batının akla teslimiyetinin sahte devası olan bilim, icatlar değil ama keşifler yoluyla yeni heyecanlar aramış, bulmuş bunlarla suni sevinçler yaşamıştır. Hatta para kazanmış, topraklar elde etmiş ama akıl nimetinin tam karşılığını asla verememiştir. Çünkü tüm bilim ve araştırmaları sistem veya kadavralara mahkumdur ve insan denen varlığın sosyal ve manevi yapısına dair bir şey elde edememiş ve insan denen varlığın muhteşemliğini anlamadığı gibi bu muhteşemliği inkar veya sıradanlaştırma yahut görmezden gelme noktasına kadar gelmiştir.
Aklı ve bilimi tevhide üstün kılmaya çalışan batı, yazık ki Pavlus’la başlayan aldatmalara mecbur kalmış, hakikat arayışına asla girememiş, girenler ateşlerde yakılarak yok edilmiştir. Çünkü tevhid arayışlarının tümü aşka ve dolayısıyla doğunun dinine çıkacaktır ve bu akılla yönetilen batının istediği son şeydir. Bu anlamda doğu bir risktir, tehlikedir ve zayıflatılması yahut ortadan kaldırılması gerekendir. Bu idrak ise ezeli beşeri saadeti engelleyen en büyük etkendir.
Allah’tan değil de hukuktan korkan, hukuk kurallarını yaşamın kutsallığına dayandıran, korkularını telkin edecek çözümlere aşık olan batı, sürdürdüğü zavallı yaşamlarla ruhtan ve imandan mahrum vaziyette, ibadetlerini dahi günlük meşgale kapsamında ve sıradanlık edasıyla yaparken, huşuyu yakalamaktan da çok uzaktır.
Endüstrileşen, makineleşen batı, bunlara ilah diye tapmakta olduğunun farkında dahi olmadan sayısız ilah yaratmakta, parayı, nefsi, egoyu tanrılaştırarak, gerçek dini çekmecede sakladıkları kutsal kitapları ile sınırlamaktadır.
Kişisel ve toplumsal çıkarlarını korumak ve statülerini muhafaza etmek adına, her türlü tehdidi ve her yoldan defetmek hakkını kendisinde gören batı, doğunun aşkını tanıyamadığından dinin lezzetine de erememekle, beşeri meşguliyet ve zaferlerle yetinmek mecburiyetinde kalmıştır.
Sahte dostlukları yaşamak zorundaki batı, gerek Yüce Allah ile ve gerekse diğer insanlarla gönül bağları kuramadığı için alkole hücum etmiş, dertleri, yanılgıları, çaresizlikleri alkol şişelerine hapsetmeye çalışmıştır.
Tek başına hayatlar yaşayan batı hiçbir zaman mahalle, komşu, kardeş olamamış, en yakınlarına dahi gönlünü açmayarak, ölüm korkusu ile nefes alıp vermiştir. Ahiret hesabından değil de ölümden korkan insanların da malum sonu olan ruhsuz ve itikadsız akibet, tüm batıyı sarmış, mutsuz ve umutsuz vaziyette ve çoğu yalnız ve terk edilmiş olarak ölüp gitmiştir. Halen de öyledir.
Yabancı düşmanlığının altında da işte bu ölüm korkusu ve doğu insanının inançlarından etkilenmeme isteği vardır. Çünkü Teslis inancıyla mahvedilmiş hayatlarının sahte ve yanlışlığını kalplerinde hisseden ama bunu itiraftan çekinen batı, rahiplerin günah çıkartma seanslarına mahkum olmakla o rahipleri çoktandır ilahlaştırmış, paraya boğmuş ve şefaati onlarla sınırlamış haldedir.
Bu yanlızlık ve yanılgılar aile bağlarını dahi zayıflatmış, toplumun nüvesi durumundaki aile çökünce millet olma şurru kaybolmuş, geriye şehit olmayı dileyemeyen, kendisinden başkasını düşünemeyen, dini psikolojik seans olarak gören bir toplum kalmıştır.
Kötülükle mücadeleyi karanlık güçlerle ve şeytanlarla (cadılarla) rekabet olarak gören ama bunun neden ve nasılını bir türlü anlayamayan batı, cadı diye kedileri ve insanları yakarken dinden değil nefsinden emir almış, korkularını dinleştirmiştir. Aynı durum haçlı seferlerinde de mevcuttur ve sadece Müslümanları değil öncelikle Hristiyanları ve hatta yahudileri katleden haçlılar din adına çıktıkları yolda malesef paraya doğru yönelmiş, güç ve toprak arzusu katliamlarına daha da hız katmıştır. Tüm o seferlerin sonunda gelinen nokta ise sadece hüsran, kan ve göz yaşıdır. Bu aynı zamanda doğunun aşlı ile batının aklının arasını da açandır. Çünkü oralarda ekilen nefret ve kin tohumları rahip ve papazlarca asıl olarak akıl ve aşk kardeşliğini engellemek adına atılmıştır. Bu şeytani plan ise yazık ki muvaffak olmuştur.
İslam’ı tanımaktan mahrum bırakılan batı, doğu insanının yaşam ve inançlarından da habersiz kalmakla aşkı tanıma şansını yitirmiş, İslam’ı terör sanır hale getirilmiştir. Düzmece eylem, söylem ve tezgahlarla terörle aynı anlamda kullanılmaya başlanılan İslam kelimesini Müslüman dünyanın doğru tanıtamamasının da etkisiyle İslam batıdan vize alamamış ve akıl mahzunlaşırken, doğudaki aşk kara sevdaya tutulmuştur. Müslümanların yaşadıklarıyla, İslam’ın farklı şeyler olduğunu anlayamayan, Kur’an’a müracat etmekten korkan batı düşünmediği ve o çok övdüğü aklı din alanında işletemediği için de pozitif maddecilikten kurtulamamış, her şeye akıl ile çözüm üretmeyi dilerken, berzah ötesinin tamamını inkara yanaşmıştır.
Bu açığı kapatmak adına masallar ve suni inançlar yaratan batı, melekleri kanatlı çocuklara, insanları ilahlık mertebesine, tabiatı doğuran ve yaratan mevkine getirmiştir.
Zenginlikleri mutluluk getirmemiş olan batı, disiplin ve hukuka riayeti kendisini korumak adına işletmiş, imandan veya Allah emri olduğu için değil de cezalandırılmamak için suç işlemez hale gelmiştir. İnsan hakları iddiası da evvela kendi canını emniyete almak ve sonra refahını teminat altına almak içindir… Allah emrettiği veya olması gerektiği için değil.
Servetleri ve statüyü muhafazaya gayret etmek özlemiyle beşeri ve ilahi olarak aracı ve şefaatçiler üreten batı, papalık makamı gibi tepe bir mevki kurarak, gözle görülür, sesi duyulur bir ilah modeli geliştirmiş, vebali o mevkiye yaslayarak, dine haram ve helal koyma yetkisini de o makama teslim etmiştir.
Birey olarak yapayalnız yaşayan batı, aklı ile Allah’ı bulamamış, Allah sevgisi ve Allah korkusunu başka sevgi ve korkularla doldurmuştur. İmandan, ruhtan, samimiyet ve muhabbetten mahrum batı sadece akla değer vermekle mutsuzluğa mahkum olmuş ve esenliği sahte mutluluklarda, sapıklıklarda, geçici heveslerde ve satın alma gücünde aramıştır.
Lakin bunun zararı sadece kendisine veya doğuya değil, aynı zamanda ve daha çok dine olmuştur ki kendi dinleri aşktan mahrum kalırken, doğunun aklı inkar etme hastalığına da çare olmayarak, doğunun dinleri de güdük kalmıştır. Akıl ve aşkın birleşmesine karşı duranlar ise daima din adamları olmuştur ve bu onların sadece cehalet veya korkuları sebebiyle değildir.
Doğu’nun aşkı
Doğu ile kast ettiğimiz İslam alemidir, tek Allah inancı ve tasaavuf türü aşk ile Allah’a yönelmektir.
Doğu, akılla sayısız yenilik ve güzelliklere imza atmışken özellikle Gazali’den sonra aklı tamamen terk etmiş, Emevi ve Abbasilerin zulümlerinden beri süregelen ilimsizlik ve kadere mahkumiyet idrakinden uzaklaşamadığı için aşkla yetinmeye mecbur bırakılmıştır.
İman bu nedenle ön sıralara çıkabilmiş, dinin manevi yönü ağır basmış, ahiret temennileri ibadetlere yansımız ama yaşanan aleme dair akılcı çözümler üretilememiştir. Ahirete dair temenniler de bu dünyada yaşanan bu gaflet ve inkar nedeniyle yarım kalmıştır.
Batının aşkı terk edişi gibi doğu da aklı terk etmiş, akılsızlık ve bilimsizlik ağlarında örümceğe teslim olmuş, tevhid nurunu tüm kalbiyle dilerken, o tevhide dair idrak ve mücadeleyi tanıyamamıştır.
İş, bilimi toptan inkar durumuna kadar gelmiş, ilim (kutsal olan) ve bilim (beşeri olan) ayrımı yapılarak sadece ilme yönelinmiş, akıl ötelenmiş, gayba dair fantaziler dinleştirilerek ve fakat beşeri mecburiyetler yok sayılarak ameller ibadetle sınırlandırılmaya çalışılmıştır.
tembellik ve miskinlik getiren bu hal ise kalbi ilimlerin yücelmesine fırsat tanısa da akli ilimlerin çürümesine ve ithaline sebep olmuştur. Batıdan ithal edilen akli ilimler ise zeminsiz olduğu için tam monte edilememiş, istenen hasılayı sağlayamamış, neticede parasızlık, cehalet ve muhtaçlık doğunun kaderi olmuştur.
Doğu, batının bireyciliğinden sakınmak adına, iman kardeşliğini tesis yerine, tam tersi bir uygulamayla sürüleşmeyi seçmiş, iradesini tek kişiye teslim etmiş, düşünmek yerine yapmayı, okumak yerine dinlemeyi tercih etmiştir.
Kur’an’a saygı dahi imandan nasiplense de bilgisizlik ve inkardan dolayı alınacak ağır ahireti bedelden sakınmak ve kurtuluş için affedilmeyi dilemek arzusundan kaynaklanmaktadır ve doğu bu saygıyı dahi akılla buluşturamadığı için anlayarak okumaktan dahi uzaktır, uzaklaştırılmıştır.
Aklı inkarın bu denli zararlı ve şeytani bir seviyeye gelmesi ise Kur’an’dan beklenen güzel netice ve değişikliklerin hayata geçmesine mani olmuş, Peygamber aşkı dahi yalan ve uydurma hadislerle karışarak akıl süzgeci tamamen devre dışı bırakılmıştır.
Kur’an ve sünnet felsefesinin temeli olan tevhid nuruna aykırı sayısız şey (yorum ve rivayet) din diye ilmihallere sokulmuş, fıkıh kitapları abuk subuk masallarla doldurulmuştur. Aşkı körüklemek adına yapılan tüm bu gayretler gerçek aşka da aklın işletilmesine de mani olmuş ve neticede cahil ve körü körüne bir itaat yaratmıştır.
Bugün doğu neden iman etmekte olduğunu dahi izahtan yoksundur. Şeylerin neden helal veya haram olduğunu bilmemekte, cennet ve cehennemin mantığını anlayamamakta, hanifliğin neden özendirildiğine akıl yürütememekte, şeytanın gayretlerini zihninde canlandıramamaktadır.
Tüm bu akıl yürütmeler yerine dilinde Allah sevgisi olduğu halde yaşamakta, ibadet ve tesettürü cennetler için yeterli sanmakta, insani değerlerden mahrum olduğunun farkında dahi olmayarak ve bunları kazanmak adına mücadele etmeyi dahi düşünmeyerek İslam hukukuna geçememekte, hukuku Kur’an temeli üzerine tesis edememektedir.
Aracı ve şefaatçi kitle, batıda olduğu gibi doğuda da baş roldedir ve aklı inkar edip kendi kurtuluşu için mücadele ön göremeyenlerin ortak mecburiyeti olan bu birilerine sığınma güdüsü doğuda da tüm heybetiyle yaşanmaktadır.
Lakin doğuda bu sığınma işleri, batıda din adamlarına sığınma gibi alenen değil, tarikat şeyhlerine veya makam sahiplerine biat şeklinde yaşanmaktadır ve bunun sebebi dinen yasak olduğunun bilinmesidir. Buna rağmen sığınılması ise işte aklı inkar sebebiyledir.
Bu sığınmalar ferdilikten toplu göçlere terfi ettiği için de mezhepler, tarikat ve cemaatler ortalığı kasıp kavurmakta, İslam tanınmaz hale gelmektedir. Tamamı şirk kokan bu gafletlere akıl yoluyla da mani olunamadığı için ve kalp tatlı yalanlara her zaman meyilli olduğundan tedbir de üretilememektedir.
Neticede ilahi nizama ve Yaratan’a duyulması gereken aşk, maneviyata, meçhule, gayba, cennet aşkına kaymakta, kalibrasyonu bozulmakta, akıl da inkar edildiği için rota yeniden düzeltilememektedir.
Herşeye rağmen doğunun aşkı, kalplere iman ruhunu katmaya, Kur’an’ı saygın kılmaya yeterli olsa da akıldan mahrumiyet gerçek dinin yaşanmasına mani olmakta ve din erdirici olamamaktadır.
Dinde aslında olmayan din sınıfının teşkili de bu akıldan mahrum sevgi yönelişine rehber edinme isteğinden kaynaklanmaktadır.
Kur’an yolu, vahiy
Vahiy, Allah’ın tüm insanlık için ve tüm zamanlara dair gönderdiği ‘hidayeti yakalama ve fıtratı hatırlama’ fırsatlarıdır. Tüm ümmetlere ve tüm zamanlara nasip olan bu hikmet, akıl ve aşkı ayrı ayrı tanıtarak, ikisinin birlikteliğini emreder.
Çünkü dinde sadece yapmak yetmez, sevmek ve istemek gerekir. İstemek ve sevmek ise neden sevilmek zorunda olduğunun idrakiyle mümkündür. Huşu ise akılla tanınır hale gelen gerçeğin kalplerde yaşattığı huzurdur ve yine idrak için lazım olan akıldır.
Allah sayısız ayetinde aklını işletemeyenler üzerine pislik atacağını duyururken, muhabbet ve samimiyeti de din için şart koşmakta, her ikisinin birlikteliğini İMAN diye tanıtmakta, tevhid veya haniflik şeklinde bu imanın yaşama nasıl yansıtılması gerektiğini örnekleriyle göstermektedir.
Bu anlamda Kur’an tüm insanlığın kurtuluşu ve esenlik kaynağıdır ki Kur’an, aklı ve imanı vahiyle buluşturan, sevgi ve korkuyu aynı anda yaşatan, müjde ve ikazları aynı anda sunandır.
Allah kelamı Kur’an geçmişte işlenen hataların sentezi vaziyetinde ahir zamana dair nasihat eden, doğu ve batıyı, neticede tüm insanlığı hayır ve güzellikte buluşturmayı dileyendir. Bunun diğer bir tercümesi ise akıl, vahiy ve aşk buluşmasıdır ki vahiy Kur’an’dır.
Akıl ve aşkın buluşmasına engel olmak isteyen zalim insanların, vahye düşman olacağı ve akıl ve aşkı vahiyden uzak tutmak isteyecekleri de aşikardır ve Kur’an bunu bize on dört asır önceden duyurandır.
Yani Kur’an bir yandan akılı över ve akıl ile doğru hükümler üretmeyi emrederken, diğer yandan da kalp ve sevgi ile iman filizlerini kardeşlik anlayışı içinde topluma yaymayı emreder. Bunu yaparken de imanı şeytanlara karşı koruyucu tek kalkan olarak tanıtır ve iman etmeyenlerin cennetlere giremeyeceğini duyurur.
Kur’an, ortak insanlık değerlerini yüceltir, ahlak ve salih ameli dinin meyveleri olarak sunarken, kalpleri imanla, akılları idrakle doldurmayı murad eder.
Kur’an, kadavralara değil insan ruhuna, makinelere değil insana yatırımı öngörür ve hayatın kolaylaşması, modernleşmesi gayesi dinde asla yoktur. Olan Kur’ansal ilkelerin hayata yansıması, ilahi ilmin beşeri bilimler yoluyla anlaşılır hale gelmesidir. Yoksa konfor putu dinin ve Kur’an’ın emri değildir. Bu gaflet sürdüğü içindir ki para, nefis, makam, ibadet, servet, dünya malı gibi sayısız putlar üremiş, dine dikenli sarmaşıklar gibi dolanmıştır.
İnsan ilmi ise yaratılışın mucizesi ve şahanesi olan insan ruhunun özünü, sahibini yakalayabilmek, anlayabilmek gayretidir. Konuşan, gören, duyan, dokunan, irade kullanan, hatırlayan insanın bunları nasıl yapabildiğinin cevabı işte bu ilimdedir. Bu ilim hayata geçer ve hak ettiği kıymete ererse o vakit kalp ve akıl aynı değere sahip olacak, her ikisi birlikte anılarak hastalık ve sapmalara çift yönlü yaklaşım mümkün olacak, kalpler tamir edilince bedeni hastalıklar da ortadan kalkacaktır. Çünkü insanlık kabul etmese de kalbi hastalıklı olanların bedenen saplıklı kalması mümkün değildir.
Şeytanın anlaşılması dahi akıl ve kalbin işbirliğiyle mümkündür ki dinin abdesti durumundaki iman ile hissedilen şeytan, akıl yolu ile müdahale ve kandırmalarından teşhis edilir ve şeytanı bilmek ve korunmak gerektiğini anlamak iman ile, dört yandan yaklaşan ve türlü hileler icat eden şeytanı sezmek ve korunmak için aldanmamak akıl iledir.
Doğunun aşkı ile batının aklını vahiyle buluşturmak ise olması gerekendir ve dünyanın mecburiyetidir. Başka yaşam yok, başka hayat yoktur. Bu hayatın fıtrata uygun, doğru ve güzel yaşanması, akıl ve aşkın evliliği, bu ikisinin vahiy istikametinde kol kola yürümesi ile mümkündür.
Batı ruhtan, aşktan, Kur’an’dan, imandan kaçtıkça, gaflet ve hatalarını kabule dip düzeltmek yerine yalan mutluluklara razı yaşadıkça doğunun aşkından da mahrum olmaya, vahyin erdiriciliğinden de yoksun kalmaya mahkumdur.
Doğu, ilahi aşkı damarlarında hissetse de aklı kenara koymakla çaresiz ve zavallı bir hayata mahkumdur, ithal bilimle ayakta durmaktan acizdir, vahyi idrakten dahi uzaktır ve esenlik hem doğu hem de batı için bu halleriyle hayaldir.
Vahiy ortada mahzun vaziyettedir ve aşkı ve aklı davet etmektedir.
Bu buluşma halen gerçekleşemiyorsa bunun suçu sadece engelleyen din adamlarında veya kandıran şeytanlarda değil, aklı veya aşkı veya vahyi veya her üçünü inkar eden insandadır.
Çünkü şeytan zorlamaz, hiçbir din adamı kolunuzdan tutup sizi günaha sevk etmez. Allah aklı ve ruhu aynı anda bahşetmekle akıl ve iman yoluyla korunmayı ve ayırt etmeyi nasip etmiştir. Korunmamak zalim, cahil ve nankör insana yakışandır ama cennet ahlakından uzak olmaktır.
Bu dünyada cennet ahlakına akıl ve aşkla erişemeyenler ise bu halleriyle asla cennetlere eremezler.
Çünkü vahiy anlaşılmak ve sevilmek ister.
Çünkü Allah, tanınmak, bilinmek, kudreti ve ilmi ile yüceltilmek ister. O, dilemeseydi bunca kitap ve peygamber göndermez, sayısız ayetiyle kendisini ve sıfatlarını tanıtmazdı. O tanınmak ve ilah kabul edilmek ister ki bu bir rica değil kutsal bir emirdir.
Bu inanç aklı ve kalbi aynı noktaya bakar kılmakla mümkündür.
NETİCE
Batı er yada geç aşkı ve Kur’an’ı bulacaktır. Mesele doğunun kalbindeki aşka ne zaman aklı katabileceğindedir! Şayet batı aşka, doğunun akla geçişinden önce hicret ederse bizler için kölelikten ve cehennemlik olmaktan başka bir seçenek kalmayacaktır. Çünkü kudretine hücceti de katacak olan batı o zaman gücün zirvesine çıkacak ve hücceti dahi yarım yaşayan doğu, kudretten mahrum haliyle hizmetçilikle yetinmek zorunda kalacaktır.
Buna sebep olmamak için bizlerce yapılacak şey bir an önce akla değer ve kıymet vermek, Kur’an’ın akla dair söylemlerini ciddiye almaktır. Kur’an’ın yarısına inanıp yarısına inanmamak diye bir şey yoktur ve bu iman etmemektir. O halde Kur’an aklı emrediyorsa inanç sahipleri bir an önce akla müracat etmeli, aklı sadece günlük yaşamı planlayan bir zeka olmaktan çıkartıp daha ulvi ve kutsal meselelere mesnet etmelidir.
Doğu şayet akla batının aşka hicretinden önce hicret edebilirse de güç bu kez iman kardeşlerine geçecektir. Bu bir zafer olsa da tam istenen değildir çünkü bu kez batı köleleşecek ve garibanlaşacaktır.
Doğrusu ve olması gereken batının aklı ve doğunun aşkını aynı anda Kur’an’da ve vahyin el değmemiş halinde buluşturmaktadır.
Bu yapılırsa fıtrati gaye ve Allah’In muradı hasıl olacak, cennet adeta dünyada yaşanır kılınacak, esenlik ve huzur yakalanacak, düşmanlıklar bitecek ve şeytanlar kaybederken, tevhid kazanacaktır.
Bu uğurda mücadele ise Allah emridir ve mücadeleden kaçanlar için cennet diye bir hayal olmayacaktır. Aksine bu buluşmaya mani olmaya her şeye rağmen gayret edenler ile bu ideali tesise uğraşmayanlar cehenneme konuk olacaktır.
Çünkü vahiy, aşk ister, akıl ister, teslimiyet ve mücadele ister.
Son söz, hicret sadece mekansal değişiklik değil aynı zamanda ve daha fazla akıl ve kalplerde yaşanan göçlerdir. Şeytanlıktan imana, şirkten tevhide, akıl veya aşktan vahye göç edilmedikçe gerçek mutluluk bu gezegene asla nasip olmayacaktır.
Burada bize düşen en büyük görev ise İslam’ı doğru yaşayarak örnek olabilmek, aklı aşkımıza dahil edebilmek ve vahyi akılla anlayıp aşkla hayata geçirmeye çalışmaktır.

Onuncu adam, Yeni Dünya Düzeni ve muhtemel yaşanacaklar


Yeni Dünya Düzeni ve muhtemel yaşanacaklar

Onuncu adam, Yeni Dünya Düzeni ve muhtemel yaşanacaklar
Siyonizmin yol haritası insan eli ile şekillenmiş bir kadere yolculuk şeklindedir ve gayeyi belirleyenler bundan binlerce yıl önce kurguyu tamamlamış, ara sıra güncelleseler de aslına sadık kalmayı başarmış insanlar topluluğudur. İşin sırrı; gizli, planlı, kararlı ve sözlü olmasındadır ki felsefe ve inançları kağıda döküldüğü anda fos olduğu zaten anlaşılacaktır. Ama onlar bunun yerine gizli ve sözlü kalmayı tercih ederek planı zaman zaman güncellemekte ve istenmeyen gelişmeleri lehlerine çevirmeye gayret etmektedir.
Bu dizginin başlangıcının Sümerlere kadar uzandığını söylemek abartı olmayacaktır ki bu dönemdeki pagan kültüründen esinlenerek buzağıya tapmaya başlamış İsrailoğullarının buzağı ardına koyduğu ilahları bilindiği üzere adı gizli ‘şeytan’dı ve anlaşmaları da onunlaydı.
Bu inanç getirisi yüksek, başarısı garanti, kalıcılığı sağlam bir inançtı ve sonraki safahatlarda Akadlar, Mısırlılar zamanı bile değişmedi. Çeşitlendi, şekillendi ama hiç değişmedi. O kadar ki Musa (as) Peygamberin mucizeleri bile onları iknaya yetmedi ve sonuçta büyü ve sihre dayalı inançlarının adı olan Kabala Tevrat’ı da tahrif etmeyi başardı ve tefsir denilen Talmud tüm bu inanç sahiplerine sadece dini değil yaşamı da öğretmeye başladı.
Bu öğretinin “ben” kaynaklı, ahireti inkar eden, seçilmişlik ve efendilik kültüne dayalı, kendilerinden olmayanlara karşı sorumluluk yüklemeyen bir öğreti olması onları tüm diğer insanlarla asırlarca kavgalı hale getirdi ve sayıca az oldukları için de asla hükmedemediler ve hep mazlumu oynadılar. İnançlarını gizlemek zorunda kaldılar, sapık ayinlerini duvarlar arkasında ve karanlıklarda icra ettiler, sayısız cana kıyıp adına kurban dediler ve kurban verdikleri ilahları ise şeytandı.
Tapınak şovalyeleri, gül ve hac örgütü gibi sayısız dini kökenli sözde hristiyan inanç silsilesi de en başta yahudi aleyhtarlığı ile başlayıp sonraları yahui çizgisine yanaştı ki bunda etkili olan aslen para ve büyünün gücü idi.
En büyük başarıları ise tüm dünya topluluklarını ve dinlerini kandırmak oldu. İş o kadar ileri gitti ki topluca helak noktasına geldikleri anda dağılıp, azıcık palazlanınca yeniden toplandılar. Sayısız imparatorluklarca defalarca talan edildiler. Buna sebep kendileri olduğu halde mazlumu oynayıp inatla ve sabırla yeniden toparlanmaya çalıştılar. Her bir toparlanmanın adını da yeniden başlamak olarak koyup, her son bir başlangıçtır felsefesini ürettiler.
Krallar, devletler üzerine parasal hegemonya kurup söz sahibi olmak istediler, sonra aforoz edilince kızıp düşman oldular ve Avrupa’daki son Müslüman ülkede tarihten silinince kendilerini koruyacak ve özgürce dinlerinde serbest bırakacak birileri olmayınca sahipsiz kalıp mecburen bir başka yahudi olan Colomb marifetiyle Amerikaya göçtüler. Orada yüz yılda 93 milyon kızılderiliyi katledip, sonra Afrika’dan köleleştirerek kaçırdıkları 13 milyon insanı zor şartlarda çalışmak üzere Amerika’ya getirdiler.
Katliamlarla ve köleleştirme zulümleriyle başlayan tarihlerinin bu dönemini en parlak bulsalar da zulüm ve kanla yazılı bu tarih onlara mutluluk getirmedi ve menfaatlerin çatışması sonucu sayısız kez birbirlerini yediler. Bu arada Hristiyan ve yahudi savaşları da, siyah beyaz savaşları da, hür ve köle savaşları da yaşandı ve maalesef yahudi köktenci veya yahudi hristiyanlığı denilen püritenlik kazandı ve bugün adı evangelist filan diye tercüme edilen sapık akımlar, illuminati gibi sinsi dini örgütlenmeler ortaya çıktı. Ama hepsinde ana tema aynıydı ve Kabala istikametinde yeni bir dünya düzeni diye baktıkları Amerika onlar için umut olmaya devam etti. Son zafer olmasa da bu ilk durak çok önemliydi çünkü tüm mal varlıklarını bu ülkeye getirmişler, tüm yatırımlarını buraya yapmışlardı.
Nitekim önce federasyonlar ve sonra eyaletler ve nihayet birleşik devlet şeklinde bir hüviyete kavuşurken kendi adamları en tepelere yerleşti ve artık siyasetten ekonomiye, sanattan spora kadar her alanda silahsız mücadelelere başladılar. Hollywood, uluslararası kuruluşlar, finans kuruluşları hep bu mantığın eseridir ve en büyük düşman da çoğunluk esasına dayalı “Cumhuriyet rejimleridir”
Bu duraktan sonraki adım olan dünya egemenliğine uzanan yolda önce semavi olmayan dinleri hedef alıp, sayısız uydurma din yaratıp, ateizmi körükleyip kafaları bulanıklaştırırken sonraki hedef olan Hristiyanlıkla alakalı çok zorlanmadılar. Ama maalesef kaybeden İncil oldu ve o da tahrif edilen kitaplar dizgisine dahil olarak hak din rehberi liyakatini kaybetti. Katolik, ortadoks, protestan gibi parçalara ve sayısız mezhebe bölünen Hristiyanlık bu sayede tek ses olmaktan uzaklaştı ve kendi içinde sayısız kayıplar verdi. O kadar ki haçlı seferlerinde ölenler, müslümanlardan çok daha fazla kendileri oldu.
Yahudiler ise hep perde arkasında kaldı ve sessizce olanları izledi.
Sonrasında Fransız ihtilali gibi, reform ve rönesans gibi akımları dünya kültürlerine servis edip inanç ve kavramları değiştirmek yoluna gittiler. Bu uğurda savaşlar, ayaklanmalar, karışıklık ve krizler yaratarak, dünya savaşları ve sahte kahramanlar üreterek dünyayı kan ve göz yaşına boğdular. Hitler gibi sapıklar, yahudi katliamı gibi hikayelerle devletleşmeye ve anayurtlarına (sözde) dönmeye çalıştılar.
Anayurt kavramı onlar için aslında olmayan bir kavramdır fakat hahamların yüzyıllar önceki uydurmaları ile vaadedilmiş topraklar diye belirttiği Mezopotamya bölgesinin bir gün ellerine geçeceği özlemiyle beslenen sapıklıkları kan dökmekte sakınca görmedi ve devlet olduktan sonra da bu tutumları devam etti.
Kendi içlerinde bütün olamasalar ve içlerinden büyükçe bir grup yanlış yaptıklarını söylesede başlarını katolik yahudilerin çektiği bir % 30’luk kesim ortadoğuyu kan gölüne çevirmeye devam etti ve bu grup siyonizmi kuvvetlendirip dünyanın en büyük belası olarak dünya kaderine soktu.
Sonuçta masonluk gibi gizli maksatlı sayısız dernek ve cemiyetle ara vermeden siyasi ve kültürel alanlarda savaşırken öte yanda silahla ve bombalarla masumları katletmeye devam ettiler. Bunu yaparken de asla ön plana çıkmadılar ve hep bir maşa kullandılar.
Hangi dine mensup ve hangi milliyetten olursa olsun dini kökenli kalkışmaların ardında İngiltere yani Hristiyanlık yahudiliği yani püritenlik, etnik kökenli kalkışmaların arkasında da Amerika yani katolik yahudilik vardır.
Acı çekenler ise dünya halklarıdır ve gözlerini açıp anlayamadıkları ve bir olup karşı koyamadıkları için durum böyle devam ederse de yenilmeye mahkum olanlardır.
Peki bu yaşananlar bir tesadüf müydü? Hayır ve asla! Hepsi planlı, tarih sıralı, coğrafi dizgili, silsileli, tamamı sinsi ve çok aşamalıdır. Bir ülkenin başına gelenler en az bir yıl önceden gizli toplantılarda – hem de kardeşlik ve barış şemsiyesi altında – planlanmış ve kaleme alınmış haldedir ve o ülkenin kaderine etki edenler ile o ülke kaderini yönlendirenler arasında çoğu zaman mutabakat vardır.
Felsefe şudur; yeni dünya düzenine hizmet etmeyecek hamleler sadece akıl karıştırmak içindir ve tüm gayretler dünyayı önce küreselliğe, sonra küresel felakete, sonra bu felaketten bir kurtarıcı arayışına götürmeli ve tabi bu kurtarıcı İsrail devleti veya siyonist anlayış olmalıdır. Bu uğurda herşey mübahtır ve yahudi olmayanların ezilmesi, horlanması, öldürülmesi, katledilmesi, denek olarak kullanılması tahrif edilmiş dinlerine göre günah bile olmadığından şiddet ve zulüm alın yazılarıdır.
Bunun bir sonraki adımı insanlığı köleleştirmek ve yahudi efendiliğine işgücü olarak yapılandırmaktır. Kurulması hedeflenen yeni dünya düzeninde tek efendi olacaktır ve o yahudilerdir. Çünkü tahrif edilmiş tevratı kaleme alan hahamlar seçilmiş ırk mantığını tüm ayetlere sokarak yahudileri inandırmış ve milli din hüviyetindeki bu din her nasılsa diğer hak dinlerin tam aksine barış ve eşitliği hançerler hale gelmiştir!
Özetle çizilen bu tablonun yahudiler kadar yahudilere yaranmaya çalışanlar için de cazip olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü mutlak zafere inanan, hak dinlere akıl erdiremeyen, sınavı anlamayan cahil ve zalimler marifetiyle bu şeytani güç şantaj, tehdit ve cinayetlerle, iflas ve medya rezillikleriyle, elindeki güç ve imkanlarla her istediğini yapar haldedir ve bu zayıf inanç ve karakterdekileri cezbetmektedir. Kur’an’dan habersiz toplumlarda onların zaferinden neredeyse emin haldedir.
Siyonizmin felsefesi işte tam buradan gelmektedir. Tahrif edilen tevrattaki tüm ekleme ve değiştirmelerin özü işi hak ve adalet aksine çevirmek, Kur’an ve tevhidin aksi istikamete sevk etmektir ki hak dinlerin sahibi Allah, kabala yahudiliğinin sahibi şeytandır.
Tam burada bir parantez açarak Musevileri ayırmak lazım gelir ki (Hala tevhide tabi kalmaya çalışan bir azınlık muhakkak vardır) yahudiler içinde hala bir grup vardır ki bunlar hak dinin, Musa Peygamber öğretilerinin takipçileridir ve hak ve adalete uymayan ayetleri sorgulamaktadırlar. Hatta içlerinde öyle bir grup vardır ki katolik yahudiliğe isyan noksatındadır ve hileyle kurulan İsrail devletini yıkmak azmindedir. Dahası bunlar siyasi alanın da dışına taşarak Filistin’e para ve silah yardımı yapmak suretiyle kendi devletlerini yıkmak istemektedir.
Kabala temelli bu sapık siyonist zihniyetin kapalı ve nihai hedefi ise; yeryüzünde Allah’ın egemenliğini silmek, iblisin ahdi gereği tüm insanları iman çizgisinden uzaklaştırmak ve insanlığı dinsiz ve insan yapımı kuralları din edinen bir hale getirmektir ki bu kurallar her türlü ahlaksızlık ve sapıklığa izin vermektedir. Yani kısaca canları ne istiyorsa din onu emredecek, canlarının istemediği şeyleri dinden dışarı çıkaracaklardır. Sorumluluk yok, keyif ve sapıklık vardır.
Yahudi olmayanların bu tabloda kaderi de şudur; ya yahudi efendilere hizmet edecek birer köle olmak ama bu durumda hak dinden ve Allah yolundan uzaklaşmaları gerekir ya da ölmek ama Allah yolundan ayrılmamak. Birde dönme veya kırma yahudiler vardır ki onlar efendilik hayalindeyken avuçlarını yalayacak olanlardır. Çünkü tevrat inancı onları asla efendi yapmayacaktır.
Siyonistlerde pekala bilmektedir ki bu sapık fikirleri İslam aleminin ve özellikle Türk’lerin siyasi veya tatlı dille kabullenmesi ve coğrafyaların bu tez istikametinde değişmesi mümkün değildir. O halde tüm dinlerde yer alan son savaş kavramı gerçekleşecektir. Armageddon veya kutsal savaş veya son savaş denilen bu savaş çok uzak değildir. Kendisini bir dünya savaşı şeklinde gösterecek bu son savaşın iki cephesi iman ve imansızlık cephesi olacaktır.
Muhtemelen İran’ın İsrail’e atacağı ilk füze ile başlayacak bu savaş kısa sürede yayılarak yıllarca sürecek ve belki 500 milyon insan ölecektir. Bu esnada Avustralya’da bir mağarada saklanıyor olacak siyonist para babaları ise savaştan sonra çıkıp her son yeni bir başlangıçtır diyecek ve Allah’ı kadere zorlamaya devamla kadere olan lanetli isyanlarını sürdüreceklerdir. Bu arada İsrail topraklarında kalan zavallı Musevi ve Yahudiler ise (siyonist olmayanlar) siyonist emeller için ölecektir. 
Bu senaryoda işin en çok korkutan yanı ise imanı zayıf olanların siyonistlerin muazzam silahlarından korkması ve Allah’a güvenmemeleridir ki inşallah o gün geldiğinde o zalim silah ve teknolojiler Allah’ın yardımıyla kan kusamayacak ve iman cephesi muhakkak galip gelecektir. Bu ahid ise elbet Kur’an’da yazılıdır ama Kur’an’dan habersiz yaşamaya mahkum edilmiş halkların bu gerçeği öğrenmesinin de önü kesilmiştir.
Dünya tarihinin tamamı özellikle de son yüzyılı işte bu sapık ideolojinin eseridir ve bu sapık mantığa tek güç yetirebilen lider Ulu önder Atatürk’tür.
O, hem İslam’ı yabanotlarından arındırarak temiz ve anlaşılır hale koymuş, hem Kur’an’ı Türkçeleştirmeye imkan vererek insanların olagelenleri anlamasına fırsat tanımıştır. Öte yandan sadece ve sadece O’dur ki ülkede masonik faaliyetlere tam onüç yıl kilit vurmuş ve Anadolu insanına tertemiz ve özgür ibadet imkanı sağlamıştır. Tarihte, dünyada O’nun yapabildiğini başarmış hiçbir lider ve ülke yoktur. Yahudilerin Atatürk düşmanlığı da buradan gelmektedir ki Atatürk inkılaplarının devamı olan inanç devrimleriyle siyonist yahudiliğe sekte veurmuş emellerini en az elli yıl ötelemiştir.
Kabala’da en büyük üç düşmanın İsa Peygamber, Müslümanlar ve Türkler olduğu da hatırlanacak olursa şeytani din kitabının düşman ilan ettiklerinin rahmani olduğu sonucuna varırırz ki bu hem övgüye değer bir şeydir hem de mesuliyettir.
Allah’ın yeryüzündeki orduları olan Türk ve Müslüman camianın neden bu kadar baskı ve zorluklarla yok edilmeye çalışıldığının ve hedefe konduğunun da sebebi budur. Çünkü İsa Peygamber yahudiyken tevhidi getirmiş, Müslümanlar rahmet Peygamberi gölgesinde Kur’an’a sarılarak imana sahip çıkmış ve Türkler kılıçlarıyla İslamın koruyucusu olmuştur. Bu üçü sayesindedir ki dünya hala teslim olmamaış haldedir ve tüm dünya özgürlük ve medeniyeti bu yüzden bu üçüne borçludur. Mertliğin tarihe Türk’ün armağanı olduğunu da unutmayacak olursak hile ve yalanın karşısında hak din ve insanlık savaşçısı olarak sadece İslamiyetin ve Türklüğün kaldığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Hristiyanlık bugün yahudileşmiş, mezheplere bölünmüş, zebur, tevrat ve incil karışımlarıyla ayin yapar hale gelmiş ve en acısı yahudi oyunlarıyla teslise yani Baba, anne ve kutsal ruh üçlemesiyle şirk batağına düşürülmüştür.
Şeytanın dini olan şirk dini ise Yüce Allah’ın affetmeyeceğini buyurduğu tek suçtur ve bu yüzden Türk ve İslam olanın gayesi tevhidi sonuna kadar savunmaktır.
Şimdi bu uzun özetten sonra herkesin rolü onuncu adamlığa soyunmak ve hakikati algı ve önyargılardan sıyrılarak gözlemlemektir. Yaşananların ve yaşanacakların, ülkede ve yakın coğrafyada yaşananların, dünyada olup bitenin hep bu mantığa hizmet ettiği aşikar değil midir?
Uzay sahteciliğine ayrılan paralarla tüm dünya refah içinde yaşayabilecekken, israf ve lükse ayrılan sermayeler ile tüm dünya insanları barış ve kardeşlik içerisinde hak ve adil olarak yayabilecekken bunun gerçekleşmemesi öte yandan azınlık bir kesimin diğerlerini hüküm altına almak istemesi nedendir?
Cin ve şeytanlarla, büyü ve sihirlerle, şiddet ve zulümle egemenlik kurma hevesindeki bu sapıklara destek, yardım ve güç verenlerin gayesinin tevhide uygunluğu mümkün müdür?
O halde olacak şudur; şeytan şeytanlığını, tevhid eri mü’minliğini yapacaktır ki dünya sınavı adil olarak devam etsin. Herkes bir taraf tutmak ve doğru tarafta olmak mecburiyetindedir. Zaman uyanmak ve ayağa kalkmak zamanıdır. En fanatik yahudi sempatizanları bile nihai ama gizli şeytan dinin farkında olmayarak müsibete ve şerre hizmet ederken herkesin görevi etrafını aydınlatmak ve yaklaşan devasa tehdidi göstermektir.
İslam camiasının kurtuluşu en kolaydır. Çünkü Kur’an ve sünnet baş ucumuzdadır ve Yüce Allah’ın bizlere bahşettiği İslam, millet olma bilinci ve bu muazzam coğrafya en büyük kuvvet çarpanımız ve gücümüzdür. Tarih bizlerin şanlı zaferleriyle doludur ve hak dinin yeryüzündeki bu yayıcıları hep Kur’an istikametinde adım atmıştır. Bu cihetle toplum aklında beliren en ufak tereddütte hemen Kur’an’a müracat etmeli ve gerçeği sadece ondan öğrenmelidir.
Tüm alanlarda ezici üstünlüğe sahip siyonist mantığın basılı ve medyatik organlarda tahrifta çalıştığı malumdur. Bu yüzden şeytanın ilk iki büyük hamlesi muhakkak engellenmelidir. Bunlar Kur’an’ı okumak ikincisi anlayarak okumaktır ki şeytan kullarını bu ikisinden uzaklaştırarak şirk ağlarına kolayca çekebileceğini çok iyi bilmektedir.
En mühim ispat ise şudur ki Yüce Allah iblisin ahdine karşılık verdiği emrinde imanlı kullarının şeytanın sultasından muaf olacağını buyurmuştur. Yani Kur’an anlaşılarak okunduğu sürece kalınlaşacak iman zırhı bizi ölmekten kurtaramasa da ahirette cehennemlerden muaf tutacaktır. Bunun tam tersi cahil, nankör ve zalim bir halde Kur’an’ı elinin tersiyle itenler (anlamadan okuyanlar dahil) sadece Allah kelamına saygısızlık yapmakla kalmayacak aynı zamanda kurtuluş umutlarını da en baştan yok edecek ve şeytanın ağlarına düşecektir. Bu da bu dünyada refah yaşasalar da ahirette cehennem demektir. Cehennem ise onlar için kalıcıdır ve acıdır.
Onuncu adamlar için bu yaşananların tercümesi ve izahı budur

Onuncu adam, Yeni Dünya Düzeni hedefinden bugüne bakış

Onuncu adam, Yeni Dünya Düzeni hedefinden bugüne bakış


Bize sapasağlam bir din veren ve dosdoğru yola hidayet eden Allah’a hamd olsun. 
Salât ve selam, insanlığın öğreticisi, mahlûkatın en hayırlısı ve Âdem oğlunun efendisi Hz Muhammed s.a.v üzerinedir. 
En faziletli salâtlar ve en kâmil selamlar Ona, ailesine ve tüm ashabı üzerine olsun...... 
Ve Gökyüzünü direksiz yükselten Azim olan Allah'a yemin ederiz ki, ......
Bizler insanlığı köleleştirmeye çalışan kafirlere karşı mücadele edeceğiz.

Onuncu adam, Yeni Dünya Düzeni hedefinden bugüne bakış
Siyonist felsefenin hedefi bu kadar belli ve siyonizm bu kadar planlıyken işleri tesadüflere bırakmayacağı da aşikardır. O halde hedeften geriye doğru gelmek bizi bugün hata yapmaktan alıkoyacaktır.
Diyelim dünya egemenliği hayallerinin vadesi elli yıl olsun. (Aslında çok daha yakındır) Üç veya beş yıl savaş yılları olsa, iki yıl kadar gerginliğin tırmanması olsa, birkaç yıl düşmanlıkların körüklenmesi ve alt yapının hazırlanması ile geçse demek ki en az 5 – 10 yıl önceden hamleler yapmaları gerekir ki bu hamleler binlerce yıldır süregelen mantıki, soyut hamlelerden farklıdır ve tamamen proje esaslıdır. Bu hamlelerin de Arap baharı ile başladığını düşünürsek ki öyledir hatta düzmece 11 Eylül saldırılarıyla, bu sürecin ortasındayız demektir.
İslam düşmanlığı yaratılmasındaki gaye İslam toplumlarının inancını ve birlikteliğini kırmak, umutsuzluğa ve teslime yöneltmektir. Dünyada işlerin kötüye gittiği ve bunun durdurulamaz olduğu fikri zihinlere yerleştiği anda teslimiyet başlamış demektir. (Oysa ancak kafirler Allah’tan umut keser) Bu kabule yol açan ilk oyunun 11 Eylül saldırısı olduğu, sonra Arap baharı diye bir masalın dillerde dolaştığı, sonra İşid gibi bir hayali ordunun ortaya çıkıp sonra aniden bir ayda silindiği hatırlanacak olursa ilk hamlelerin çoktan yapıldığı da anlaşılır olacaktır.
Sonraki adımlar ise elbet Müslümanları birbirine kırdırmak, birleşmelerine mani olmak ve dindarları birbirine düşman ederek savaştırmaktır ki yahudiler duvarlar arkasında bu kanlı savaşları kahkahalar atarak izleyecek ve halay çekecektir.
Ülkelerin başındaki diktatörlerin ve ülkelerinin başına gelenler, o ülkelerin asla anlayamadıkları ama yaşadıkları asla tesadüf değildir. Kimisi gecelik 100 dolar alarak, kimisi iyi bir şey yaptığını sanarak birlikteliklerine kazma vurdu ve ülkeleri paramparça oldu.
Tahrif edilmiş tevrat kaynaklı siyonist yahudiliğin en kıvrak zekası kendisini bu hilelerde ve zayıf insanları kullanmada gösterir. Satılmış medya kalemleri, haysiyet noksanı vefasız zenginler, patronlar, rejim düşmanları, küskünler, saklı yahudiler, yahudi sempatizanları, etnik veya dini aleyhtarlar rakiplerini alt etmek adına tüm yaşamsal verilerini tahribe ortak oldular. Galip geldiler ama ortada bir devlet ve bu sefayı sürecek imkan kalmadı. Kandırılmışlıktan sonra geldikleri nokta ise yıkılmış evler, bombalanmış camiler, ölmüş çocuklar, göç eden milyonlar, toz, toprak ve sefalet oldu.
Dipnot; Tevratın şu anki hükümlerinin her birinin Kur’an’ın tam aksi istikamette olduğunu yeniden hatırlamakta fayda vardır. Kur’an’ın eşitlik, kardeşlik, imaniyilik, yardımlaşma, paylaşma, merhamet, vicdan gibi büytün kalelerinin Tevrattaki karşılığı kan ve zulümdür. kananlar neye kandığını bilmelidir ki kurtuluş hala mümkün olabilsin.
O halde Müslümanlar birbirini nasıl kıracaktır? Cevap çoktan hazırdır. İsrail’i korumakla görevli bir sünni-suudi cephesi ki başını Suudi Arabistan çekecektir (Türkiye bu cephede olacaktır) ve diğer cepheyi Suriye’yi, Kudüs’ü korumakla görevli İran, ideolojik olarak bölgede var olmak isteyen Rusya ve buna kanka Çin Ortadoğu’da oluşturcaktır. Irak’ta muhtemelen İran yanında yer alacaktır.
Savaş alanı her ne kadar Mezopotamya ve Kudüs civarı olsa da bu savaşın dünya egemenliği yolunda yayılması ve civarla birlikte tüm dünyayı kaplaması lazımdır ki coğrafyalar ve sınırlar değiştirilebilsin. Bu da başta Kuzey Kore, Suudiler ve İran’ın görevidir. Öyleki savaşa sonradan Japonya, yemen, Güney Kore gibi pek çok ülke katılacak ve Avrupa bu savaştan nasibini alacaktır. Avrupanın bazı devletlerinin daha ilk baştan sünni cephesi ile bir olması ve sonraki açıklamalar ve taraf tutmalar ile önce kendi içinde sonra tüm dünya ile birlikte tüm Avrupa kendisini savaşın içinde bulacaktır. Bu arada yaşanacak sahte veya kasıtlı terör eylemleri de cabası olacaktır.
Savaşı hangi tarafı kazanacağı konusunda tereddüt vardır ki bunlar da başlıca iki tanedir. İlk cephe yahudi cephesidir ki ortamı hazırlayan onlar savaşı fiilen başlatacak ve yayacak olan İran’dır. Yahudi cephesi mutlak kazanacağından emin haldedir ve Amerikan – İsrail güçlü silahlarına güvenmektedir. Öte yandan Kur’an bizlere yahudilerin kazanamayacağını söylemektedir. Rusya ve Çin’in istemeden de olsa Kur’an istikametinde bir kadere emek sarf edeceği de muhakkaktır.
Ortada kesin olmayan bir sonuç varken yahudilerin işi şansa bırakmayacağı da açıktır. O halde azılı düşman gördükleri ülkelerin karıştırılmasına, rejimlerinin sallanmasına, inanç ve değerlerinin yerle bir edilmesine, başlarına bela gelmesine derhal başlanmalıdır ki o gün geldiğinde birlik olamasınlar.
Potansiyel yahudi düşmanı olan İslam alemi ve özellikle Türk’lerin de başını dik tutamaması için yaklaşık elli yıldır devam eden dalavereler bu yüzden artarak devam edecektir. Ekonomik darbelerle halklar fakirleştirilecek, ülke ve millet için değil din adına savaşır hale getirilecek, amerikan ve yahudi düşmanlığı engellenecek ve halk parayla satın alınacaktır ki o gün hem İsrail’e düşman olunmasın ve hem de İsrail’in safında hem de en önde gitmeleri sağlansın.
Peki halklar ve meclisler buna ikna olmaz ise ne olacaktır? İşte Cumhuriyet düşmanlıkları d buradan kaynaklanmaktadır ve o ana kadar Cumhuriyetleri yıkmak için emek sarf edecekelri de ortadadır. Sebebi basittir. Yönetimlerde tek kişi daha doğrusu tek bayan olmalıdır ki (çünkü iblis dişidir ve erkek yöneticiler istemez) kolayca ikna edilebilsin ve yönetimler eliyle istenmeyen kazalar yaşanmasın.
Milliyetçilikler ortadan kaldırılmalıdır ki tarih ve kültür adına savaşan bulunmasın ve tüm gaye din adına olsun. Ama dinde Kur’an okunarak olmasın ki insanlar aydınlanmasın. Çözüm, insanlar ayet okumasın ama hocaları dinlesinler ve şeytanlara hizmeti din adına yatıklarını sansınlar.
Ne kadar acı bir durumdur ki Yüce Allah Kur’an’ın sayısız yerinde işte bu aklı kullanma bahsini buyurmuş ve aklını kullanamayanlar üzerine pislik atacağını bildirmiştir. Oyunun vahameti ve devasa tehlikesi dikkate alınınca zaman dilimlerinin tamamını gören ve bilen Yüce Allah’ın bu ikazı neden yaptığı da anlaşılır olacaktır. 
Ama acı olan bir şey daha vardır ki Allah insanları “Şeytan en büyük düşmanınızdır” diye uyardığı halde o günkü tabloda çoğu insan ve ülke şeytanın yeryüzüne egemenliği için savaşacaktır. Hem de bunu din adına, Allah adına yaptığını sanacaktır. 
Bunun tek sebebi ise Allah İLE ALDATMA’dır ve Yüce Allah; “ sakın o aldatan sizi Allah ile aldatmasın” buyurarak ayrıca ikaz etmiştir.
Diğer İslam ülkeleri ile ülkemiz İslam’ının en büyük farkı şudur; onlar Allah korkusuyla günah işlemekten korkar, bizler Allah sevgisiyle hem günahtan korkar hem iyilik ve hayırlarda yarışmaya gayret ederiz. Ama hepimizdeki ortak hastalık Kur’an’a mesafeli durmaktır. Oysa Kur’an’ın her ayeti ayrı bir mucize ve vahiydir. Bu yüzden müslümanım diyen herkes Kur’an’ı sanki o ayet kendisine vahyedilmiş gibi okumalıdır. Ancak bu sayede şeytanın hamleleri anlaşılır olacak ve tehlikeler bertaraf edilecektir.
Hayatın seyrine, süregelen sahteciliklere kendisini koyvermiş kuru kalabalık için bu yukarıda yazılanlar elbet bir mana teşkil etmeyecektir ama hak ve hakikat elbet tecelli edecek ve şeytanlar ve soyu hak ettiği cehennem azabıyla başbaşa kalacaktır.
Mü’min ve müslüman arasındaki fark ta buradadır ve inanç, sığınma, anlamaya çalışma bu ayrımın kilididir. Geçim sıkıntısı, pahalı model arabalar, hile ve tuzak peşinde koşan milyonlar başlarını kaldırıp göklere bakmadıkça, tefekkür ile sınavı ve fıtratı düşünmedikçe asla hakikati bulamayacaktır.
Kandırılmak, aldanmak mazeret değildir. Unutmak mazeret olsa da bilmemek asla mazeret değildir. En büyük şefaatçi Kur’an Allah kelamı ve en büyük teminattır. Arapçaya mahkum, anlaşılmayan, rehber edinilmeden okunan ve aydınlanmyı sağlamayan Kur’an’ın sevabı muhakkak vardır am bizlerden Yüce Allah’ın dileği anlamak ve kendimizi düzeltmektir. Allah rızasına erişmenin, şefaate mazhar olabilmenin yegane yolu budur. Aksi halde yahudiler ve düşmanlar istediği gibi at koşturacak ve dünyanın sonu acı olacaktır.
Yüce Allah herşeye muktedirdir ki şerre hizmet eden zalimleri anında yerden siliverir. Ama o diler ki mü’min kulları kendi irade ve yürekleriyle Allah yolunda yürümeye ve şehit olmaya çabalasınlar. Amelleri de niyetleri de inşallah kabul edilecek bu nadide kullar kurtuluşa erenler olacaktır ve hak yolun savunucusu olamayan cahil ve kandırılmışlar da şer odaklarıyla aynı kaderi paylaşacaktır.
Zaman imana sarılmak, düşmanları tanımak zamanıdır.
Güçsüzleştirilen, yalnızlığa mahkum edilen, iç sorunlarıyla başını dünya meselelerine gömmeye mecbur edilen, kardeşlikten uzaklaştırılan, terör ile adı aynı anda anılan, dünya markasına bile sahip olmayan, aydınları suskun olan, halkı Kur’an okumayan bir Türkiye için sınav çok daha çetin geçecektir ve Allah bizlere Atatürk gibi bir nimeti bahşettiği için bizi nimetlerden iki misli sorumlu tutacaktır.
Müslüman ana babadan doğan herkes, iman eden herkes, Kur’an’a tabi herkes Allah yolunda iman kardeşliği için çalışmalı, dünyevi galibiyet ve acıları bir tarafa bırakarak Kur’an ahlakını esas almalı ve ahiret azığını hazırlamalıdır.
İlim ve bilim arasındaki fark ta budur. Bilim insanların ilme bulduğu sebepler ve açıklamalardır. İlim ise Yaratan’ın kudreti ve mahiyeti aslen gizli olanıdır. İlim, İslam’ı ve imanı, bilim dünyayı ve inançsızlığı emreder.
Aklın ön plana çıkarıldığı sorgulayıcı zihniyetlerin çok iyi bildiği gibi berzah alemi ötesi aklın sınırları dışındadır ama bu zihniyet imanı zayıf olanları öyle bir kandırır ki aklı ile görmediğine inanmaz hale getirir ve sinema ve televizyon marifetiyle de algılrı hep tersine çevirir. Tabiat bir anda ana ve yaratıcı oluverir. Halbuki tüm kudret ve ilim Allah’ındır, mülk ve kudret sadece O’nundur.
Siyonistler kararlı ve tüm dünyayı ele geçirecek kadar güçlüdür ama yenilmez değildir. Kötü gidişata dur demek ancak iman kardeşliği ve birlik olmak ile mümkündür.
Toparlayacak olursak; tüm şeytani heveslerin gayesi o gün geldiğinde yaşanacak dünya savaşında kendilerine düşman olacak iman cephesini şimdiden zayıflatmak, teslimiyete zorlamak yok savaşmaya kalkarlarsa da yerle bir etmek ve kendilerini o devasa savaştan sağ kurtararak şeytanı yeryüzüne ilah yapmaktır. Sınırlar ve krallıklar onların asıl maksadı değildir. Asıl maksat anlaşma imzaladıkları şeytanı yerye egemen kılmaktır.
Bu emel, Kudüs’ün ele geçirilmesiyle başlayacak, Hz. Ömer caminin yıkılmasıyla ve Süleyman mabedinin inşası ile devam edecek, İran’ın atacağı ilk füze ile icraata geçecektir. Şimdi bu senaryoya göre bugün yaşananlara bir daha bakın.
Televizyon ve sinemanın maksatlarını anlamaya çalışın. Ülkemiz üzerindeki oyunlara dikkat edin. Tüm İslam camiasının acınası haline göz gezdirin. Yazar ve aydınlara, hoca ve tarikatlara, yalnızlığımıza, fakirliğimize, birlik olamayışımıza bir daha bakın.
Bu serinin son yazısı bu olacaktır.
Rabbim akıllara ve kalplere iman versin, nefisleri temizlesin. Bizlere gören gözler, duyan kulaklar nasip etsin. Bizi kandırılmış olanlardan muaf eylesin.
Rabbim iman kardeşliği için kaleme alınmış bu satırları has niyetlerle okuyan ve okutan kullarından razı olsun.
Rabbim tüm imanlı kullarını muhafaza ve muktedir eylesin. Amin.

Algılayan ve Algılanan Bilinç

Algılayan ve Algılanan Bilinç 

Esaretimizin kökleri bilinçsizliğimizin içindedir. ile ilgili görsel sonucu

İnsan nefs(kendi)inin yapısını tanıdığı zaman hayatının büyük bir kısmını aslında kendi düşünce dünyası içinde geçirdiğini fark eder.
Bu düşünce dünyası karışık(vicdan+heva)sa insanı belirli sınırların içine hapseder. Bu hapishane kişinin kendini bilmemesinden dolayı oluşan bir hapishanedir.
Kişi kendi yapısını tanıdığında yaşanmışlıklarının oluşturduğu yanlı(ş) bir şekilde koşullanmış, şartlanmış, kayıtlanmış olan ve hevaya bağlı zihnin ürünü olan kişiselleştirilmiş ve parçalanmış bir benlik duygusunu fark eder ve bu durumu aşar.
Kendini bilmek demek bu karışık kişiliğin farkında olmak demektir.
Kendini bilmek özü ve özdeşleşilenlerin farkında olmak demektir.
Şartlanmayan ve özdeşleşmeyen bilinç yoktur. Yanlı(ş) ya da doğru şartlanma ve özdeşleşme vardır.
Bilincin doğru şartlarla şartlanmasına ve özdeşleşmesine BİLİNÇ-Lİ denir
Bilincin yanlı(ş) şartlarla şartlanmasına ve özdeşleşmesine BİLİNÇ-SİZ denir.
Bilinç ya bilinç-li(vicdan) ya da bilinç-siz(heva)dir.
Bilinç bilinçli ya da bilinçsiz değil ise tezahür etmemiştir.
Tezahür etmemiş bilinç tezahür etmek için bir araca ihtiyaç duyar.
Kişinin kendisinin tezahür etmemiş halini deneyimlemesi çok önemli bir durumdur.
Çünkü tezahür etmemiş halini deneyimleyen kişi tezahür etmek için hangi araçları kullanacağını da görme imkânı bulmuş olur.
Tezahür etmemiş bilinç, zihin aracılığı ile ona gelen düşünceleri iletileri görebilir.
Kendi zihinsel duygusal ve tepkisel kayıtlarının oluşuna tanık olabilir. Ve bilinç sağlık-lı tercih yapabilir. Yoksa tercihi sağlık-sız olacaktır.
Kişi tezahür etmemiş halini deneyimlememiş ise düşünce akışı kişiyi sürükleyip götürebilecek bir güce sahiptir.
Tezahür etmemiş bilincin tezahür etmek için bir aracı (vicdan-heva) seçmesi gerektiğini bilmesi KENDİNİ BİLMESİ demektir.
Kendini bilmesi için ise evrensel sistem ve düzeni (rabbilalemin sistemini ) yani İSLAMI(evrensel teslimiyet) MÜŞAHEDE etmesi ve doğru bir şekilde OKUMASI gerekmektedir.
Bilincin doğru tezahür etmiş hali FITRAT(var-oluş yaratılış ) ile UYUM-LUDUR.
Bilincin yanlı(ş) tezahür etmiş hali FITRAT(var-oluş yaratılış ) ile UYUM-SUZDUR
Bilincin tezahür etmek görünmek için kullandığı iki seçeneği vardır.
Bu seçeneklerden Biri VİCDAN diğeri ise HEVA dır.
İnsanın dışındaki yani TERCİH’İN dışındaki, BİRİMSEL TERCİHİN müdahil olmadığı alandaki bilincin tezahürü yani evrensel bilincin tezahürü VİCDAN ile olmuştur.
İnsana gelince insanı diğer varlıklardan farklı kılan özellikleri vardır. Bunlardan en belirgini tercih edebilme özelliğidir.
Bir varlıkta TERCİH EDEBİLME ÖZELLİĞİNİN açığa çıkabilmesi için en temelde iki seçeneğinin olması gereklidir.
İşte insan yapısının tanınmasındaki en önemli nokta tam da burasıdır.
İnsan tezahürü ya VİCDANİ dir ya da HEVAİ dir. Bu düalite ikili sistem yalnızca insana has bir özellik ve imtiyazdır. İnsan yaratıcısının ona verdiği bu imtiyazı ya DOĞRU kullanır ya da YANLI(Ş) kullanır.
Doğru(bilinç-li) kullanırsa evrensel sistem ve düzenle, zihin ruh beden sistem ve düzeniyle ve çevresiyle uyumlu düzenli ve GÜZEL bir iletişim ve ilişki kurar ve hayatını CENNETE çevirir.
YANLIŞ(bilinç-siz) kullanırsa evrensel sistem ve düzenle, zihin ruh beden sistem ve düzeniyle ve çevresiyle uyum-suz düzen-siz ve ÇİRKİN bir iletişim ve ilişki kurar ve hayatını CEHENNEME çevirir.
İNSAN BİLİNÇTİR aynı zamanda EVREN DE BİLİNÇTİR
İNSAN(Bilinç)Algılayan
EVREN (Bilinç)Algılanan dır.
Algılanan bilinç tezahür etmiştir. Algılayan bilinç ise algıladıktan sonra tezahür edecektir.
Algılayan bilinç yani insan doğru okur ve doğru algılarsa doğru tezahür edecek,
Algılayan bilinç yani insan yanlı(ş) okur ve yanlı(ş) algılarsa yanlı(ş) tezahür edecektir.
Algılayan ile algılananın birleşmesi ve aradaki ayrılığın kalkması için algılayanın tezahür etmek için aracı olarak vicdanı tercih etmesi gerekmektedir. Ayrılık VİCDANİ TERCİH ile son bulur.
Algılayan(insan)ın Bilgeliğe ve birliğe ulaşabilmesi için tezahür etmemiş halini deneyimlemesi ve karışık tezahürden yani yanlış özdeşleşmeden özgürleşmesi gerekir.
Ayrılığı ortadan kaldıran ŞİFAYA TEVHİD denir.
BİRLİK(TEVHİD) ve AYRILIK(ŞİRK) insanın en temel meselesidir.
Bu konu doğru bir şekilde anlaşılmadığı sürece insanların ayrılığı ve matemi sona ermeyecektir.
Hiçbir şey insanlığa bu ayrılık kadar mutsuzluk ve azap vermemiştir.
Bu ayrılığın temelinde ise beşerin kendi hevalarını gönüllü bir şekilde tercih etmeleri vardır.
Beşer gönüllü bir şekilde hevasını tercih etmeye devam ettiği sürece acı ve ayrılık sona ermeyecektir. Hevanın tercih edilmesi yeryüzündeki ayrılığın ve tüm karışıklığın ana sebebidir. Hevanın tercih edilmesi bütün problemlerin ıstırapların ve acıların kaynağıdır.
Heva ile özdeşleşmiş Bilinç, bilinç-sizlik hali ile hayatına devam eder.
UYANIŞ bu BİLİNÇ-SİZLİK halini fark edip HEVANIN esaretinden UYANMAKTIR.
BİLİNÇ boyutu engin bir âlemdir. Ayrılığın bilinç-sizliğin bittiği ve TEKLİĞİN BİRLİĞİN yaşandığı engin bir âlemdir.
Yeter-sizlik duygusu yoksunluk duygusu bilinç-sizlik durumunun yani heva’ın oyunlarından ve ilizyonlarındandır.
Hiçbir olay, nesne, kişi, gıda… Size bilinç âleminin, vicdanın verdiği tokluğu ve mutmainliği veremez. İnsan(Gönül) VİCDAN ile doyar.
Vicdan(bilgelik, farkındalık)dan yoksun ve vicdan(bilgelik, farkındalık)a dayanmayan tezahür parçalanmaya ve ayrılığa hizmet eder. Ve maalesef beşerin büyük bir kısmı bu durumdadır.
İnsanlar bu durumu bu hali fark etmezlerse ilerleme adına atılan her türlü adım bir ilerleme değil bir parçalanma ve ayrılık oluşturacaktır. Ve heva(ayrılık)ya hizmet edecektir. Bu hangi alanda olursa olsun böyledir.Fizik, teknoloji, felsefe…
Çünkü oluşumlar oluşturulurken vicdan(farkındalık, bilgelik) temeline dayanmamakta ve referans olarak evrensel insani değerler alınmamaktadır.
Beşerin İnsan olma yolculuğundaki en önemli farkındalığı heva(ayrılık)ın farkına varmasıdır.
Beşerin tekâmülündeki ve ilerlemesindeki en önemli aşama hevayı fark etmesi ve hevanın esaretinden kurtulmasıdır.
Doğru oluşumların doğru ve bereketli hareket(itaat)in doğru işlerin ortaya çıkması için beşer kendinin hakikati hakkında bilinçlendirilmelidir.
Zerreden küreye bütün varlığın teslimiyetine insanda uyumlanır ve toplumsal yapılarını bunun üzerine kurarsa barış ve huzura daha rahat bir şekilde ulaşılacaktır.
 huzura daha rahat bir şekilde ulaşılacaktır.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...