05 Mayıs 2018

LEVHİ MAHZUZ İNSANIN BAŞINA GELECEĞİNİN YAZILDIĞI KİTAP

LEVHİ MAHFUZ İNSANIN BAŞINA GELECEĞİNİN YAZILDIĞI KİTAP ile ilgili görsel sonucu
LEVHİ MAHZUZ
İNSANIN BAŞINA GELECEĞİNİN
YAZILDIĞI KİTAP
Abdullah (îbn-i Mes 'ûd) radiyallâhu anhden rivayete göre, demiştir ki : Resûlullâh sallallâhu aleyhi vesellem bana (insanın hilkati atvârından) haber verdi —ki o, kendi doğru söyler, kendisine de doğru bildirilir— buyurdu ki:
"Sizin biriniz (in hilkati mebdeinde) ana ve baba maddeleri kırk gün ananın karnında toplanır, (halka müstaid bir halde tahammür eder). Sonra o maddeler o kadar zaman (kırk gün) içinde katı bir kan pıhtısı hâlini alır. Sonra yine o kadar zaman (kırk gün) içinde mudga = bir çiğnem ete tahavvül eder. (Dördüncü tekâmül tavrında) Allah bir melek gönderir. Ve tekâmül eden mudgaya (şu) dört kelime (yi yazması) emrolunur ki: onun işini, rızkını, ecelini, şakî veya saîd olduğunu yaz! denilir."
(Ibn-i   Mes'ûd  demiştir ki:
"Abdullah'ın hayâtı yed-i kudretinde olan Allah'a yemîn ederim ki: Melek bunları yazdıktan) sonra ona ruh üflenir. (Cenin canlanır), imdi sizden bir kişi (bu fıtratı îcâbı dünyâda) iyi iş işler de hattâ kendisiyle Cennet arasında yalnız bir kulaç mesafe kalır. Bu sırada (Meleğin ana kanunda yazdığı) yazı gelir; o kişiyi önler. Bu defa o, Cehennemliklerin işini işlemeğe başlar (da Cehennem'e girer) sizden bir kişi de (fena) iş işler. Hattâ kendisiyle Cehennem arasında ancak bir kulaç mesafe kalır. Bu sırada (meleğin yazdığı) kitabı gelir onu önler. Bu defa o kişi ehl-i Cennetin işini (hayır iş) işler, (Cennet'e girer)." (Buhari)
Açıklama:
Bu hadîsi, Buhârî meleklerin me'mûr oldukları hilkat vazifelerine dâir açtığı bir babında rivayet etmiştir. Hadîsin unvana mutabakat noktası da bir kısım meleklerin beşerin mukadderatını, saadet ve şakâvetini yazmağa me'mûr olduklarının bildirilmesidir.
Hadîsin metninde Resûlullâh (asv)'ın kelâmı (şaki ve saîd) kelimeleriyle nihayet buluyor. Ondan alt tarafı râvî Abdullah Ibn-i Mes'ûd'a aittir. Buhârî metninde ikisi arası fasledilmediğinden hepsi Peygamber Efendimiz (asv)'in kelâmıdır, sanılıyor. Bu zannı, hadîsin diğer bir rivayet tarikında vârid olması izâle etmiş, bu da tercememizde gösterilmiştir.
Beşerin hilkat-i atvârı Kur'ân-ı Mübîn'de Mü'minûn Sûresi'nin 12-14 üncü âyetlerinde beyân buyurulmuştur ki, mealleri şöyledir:
"And olsun ki, biz insanı çamurdan (tasfiye edilmiş) bir Sülâleden (gıda olarak insan uzviyetine temessül eden bir maddeden) yarattık. Sonra o Sülâleyi, (o insan nesline temessül eden maddeyi) metanetli bir karargâhta, (aldığını muhafaza eden kuvvetli ana rahminde) Nutfe, (menî içinde bir tohum) kıldık. Sonra Nutfeyi, (o insan tohumunu) Alâka, (yapışkan ve pıhtı bir kan hâlinde) yarattık. Müteakiben o Alâkayı mudga (bir çiğnem et) hâline koyduk. Arkasından mudga kemik, (İnsan iskeleti) hâlinde yarattık. Ardı sıra bu kemik (den iskelet) e bir et giydirdik. Sonra bu (hilkat atvârının son şekli) ni bir başka yaradış (olan iradesiyle, ruhiyle, bedenî cihaz ve kuvâsi) le (ahsen-i takvimde) bir hilkat neşeti verdik. Bu cihetle Allah, hâlık (farz olunan) ların fevkinde güzel yaratmakla yüceldi." 1.
İnsan denilen bu hilkat garibesini Allah, bir anda yaratmak kudretini hâiz iken Allah'ın onu tabiî şeklini alıncaya kadar bir takım tavırlara, kanunî tahavvüllere tâbi tutmasında hiç şüphesiz husûsî ve umûmî birtakım menfaatler, hikmetler vardır. Husûsî menfaatlerden bir mühimi anaya âit olanıdır ki: Allah, o nevzadı ana karnında defaten yaratmış olsaydı, ana mu'tadı olmayan bir yükü karnında taşımak zorunda kalacak ve belki de helakine sebep olacaktı. Hilkat etvâriyle te'mîn edilen mümârese sayesinde bu mahzur önlenmiş oluyor. Umûmî olan hikmet ve menfaat de Allah'ın kudretini ve insanlara mebâdî-i hilkatte başlayan ni'metini izhâr etmesidir.
Bu rivayetine göre, insanoğlu ana karnında aleka, mudğa gibi hilkat atvârını tamamlayıp yüz yirmi günlük tekâmül tahavvülü geçirdikten sonra Allâh Teâlâ bir melek göndererek onun işini, rızkını, ecelini, şakî veya saîd olduğunu yazdırıb sonra cenîne ruh nefholunur. Bu rivayete göre, Resûl-i Ekrem (asv) buyurur ki:
"Sîzden bir kişi bu fıtratı îcâbı dünyâda iyi iş işler de hattâ kendisiyle Cennet arasında yalnız bir kulaç mesafe kalır. Bu sırada meleğin ana karnında yazdığı yazı gelir, o kişiyi önler. Bu defa o kişi Cehennemliklerin işini işlemeğe başlar. Bu suretle Cehennem'e girer. Sizden diğer bir kişi de fena iş işler, hattâ kendisiyle Cehennem arasında bir kulaç mesafe kalır. Bu sırada meleğin yazdığı kitabı gelir de onu önler. Bu defa da o kişi ehl-i Cennetin hayır işini işler, Cennet'e girer."
İbn-i Mes'ûd'un bu hadîsinin bir mefhûmu halk dilinde: "Saîd anasının karnında saîddir. Şakî de anasının karnındaki şakîdir." suretinde bir düstur hâlinde meşhurdur.
Bu konuda Buhari'de geçen  İmran bin Husay’nın Peygamberimize (asv) sorduğu soru şöyledir:
İnsanların cennetlik veya cehennemlik olmaları mademki Allah'ın kaza ve kaderi eseridir. Şu halde insanların ibâdetlerinin ve birtakım hayır işlerinin ne te'sîri olabilir?
Hazret-i Peygamber (asv)'in cevâbı da şöyledir:
"Kula düşen vazîfe, niçin yaradıldıysa onun muktezâsını îfâ etmek ve Yaradan'a karşı me'mûr olduğu kulluk vazîfesini hayâtının sonuna kadar idâme eylemektir. Binâenaleyh saîd olan cennetlik kişinin saadet alâmeti, hiç delâlete düşmeden ömrünün sonuna kadar doğru yolda yürümek ve Cennet'e ermektir. Şakî olan Cehennemlik kişinin şakâvet alâmeti de hayâtının sonuna kadar delâlete düşmüş olmasıdır ki, bu kul da sapkınlığı ile Cehennem'e ermiş bulunur."
Bir Sual — Kişinin saîd veya şakî olması, ezelî takdirin ve ana karnında iken bu suretle damgalanmasının eseri olduğuna göre bu vaziyet, o kişinin serbest hareketine mâni bir zaruret ve bir özür değil midir?
Cevab — Değildir. Çünkü, bu ezelî takdîr ve bu suretle ana karnında  tahrîr,  Allah'ın ilim ve irâdesinin  eseridir.  Yâni Allah, bir kişinin dünyâda saîd veya şakî, Cennetlik veya Cehennemlik olacağını ezelde bildiği ve için o kişinin saîd veya şakî olacağını kaderinde takdir buyurmuştur. Felsefi bir hakikattir, ki, ilim dediğimiz sıfat, ma'lûm dediğimiz mevsûfa tâbi'dir. Yâni, ayan ve eşyanın hâriçte taayyün eden vücûduna ilim taallûk eder; ilim dediğimiz bilgi öyle hâsıl olur. Bu cihetle kul için ezelî takdir ne bir zaruret teşkil eder, ne de özür.
Bu hadis bir kısım insanların cennete bir kısmının da cehenneme gideceğini açıklamaktadır.
Allah'ın bir kısım insanları Cennet için yaratıp ona göre amel işlemesi sözü şu şekilde anlaşılmalıdır. Yani bazı insanlar bu dünyada cennete layık olacak ameller işlemeyi isteyecek ve Allah da onların bu isteklerine göre o fiili halkedecek ve bunun sonucunda da o insan cennete gidecektir.
Bazı insanların Cehennem için yaratılıp Cehennemlik ameller işlettirilmesi ise; kişi Cehennemi gerektirecek amel yapmayı ister ve Allah da o fiili yaratır ve kişi bu fiili işlemekle cehenneme girer.
Nitekim kişi kendi istiği ile günah işlenen yerlere de gidebilir, Allah'ın adının zikredildiği yerlere de gidebilir. Bu durumda serbesttir. Neticesine de katlanacaktır. İşte bu hadisde bu mana ifade edilmiştir.
Allah her insanı temiz bir fıtrat üzere özünde iyi olarak yaratmıştır. Her insanda iyiliğe olduğu gibi kötülüğüde meyil vardır. İnsanın sorumluluğu bunlardan hangisine ağırlık verdiğiyle ilgilidir. Allah her insanı potansiyel bir Ebubekir (ra) olarak yarattığı gibi, potansiyel bir Ebucehil olarak da yaratmıştır. Peygamberler istisna tutulursa genel olarak bu böyledir. Çünkü Allah adildir, zulmetmez.
Ama her insan kendisindeki iman filizini büyütememekte, bazılarıda tamamamen bunu kurutmaktadır. Kötü meyillerin verilmesi veya nefis ve şeytanın musallat olması ise hayırdır. İnsan meleklerden farklı yüksek makamlarada çıkabilir, alçak mertebelerede inebilir. Kainatın kurulması ve hayatın devamında asıl amaç kamil insanı netice vermesidir. İnsanın yüksek mertebelere çıkıp kamil insan olması için, kötü meyillerine, nefsine ve şeytana muhalefet etmesi, gerekmektedir. Bu olmasaydı melekler gibi makamı sabit kalırdı. Halbuki sabir makamlı melekler çoktur.
Bu meyillerden dolayı bir kısım insanların cehennem girmesininde kıymeti yoktur. Cehenneme girenler iki seçenekten kötü olanı seçmişlerdir ve buna müstehak olmuşlardır. Allah bu meyilleri veya nefis ve şeytanın tasallutunu derecelerini yükseltip kamil insan olmaları için vermiştir cehenneme girmeleri için değil.
Kemiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar. Meselâ, yüz hurma çekirdeği bulunsa, toprak altına konup su verilmezse ve muamele-i kimyeviye (Kimyasal muamele) görmezse ve bir mücahede-i hayatiyeye mazhar olmazsa (Filizlenmeye başlamazsa), yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücahede-i hayatiyeye maruz kaldığı vakit, sû-i mizacından sekseni bozulsa, yirmisi meyvedar yirmi hurma ağacı olsa, diyebilir misin ki, "Suyu vermek şer oldu, ekserisini bozdu"? Elbette diyemezsin. Çünkü o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan zarar etmez, şer olmaz.
Hem meselâ, tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa, yumurta itibarıyla beş yüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa, sekseni bozulsa, yirmisi yirmi tavus kuşu olsa, denilebilir mi ki, "Çok zarar oldu, bu muamele şer oldu, bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu, şer oldu"? Hayır, öyle değil, belki hayırdır. Çünkü o tavus milleti ve o yumurta taifesi, dört yüz kuruş fiyatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı.
İşte, nev-i beşer (İnsanlık), bi’set-i enbiya (Peygamber gönderilmesi) ile, sırr-ı teklif (imtihana tabi tutulma) ile, mücahede (kötü isteklerine muhalefet) ile, şeytanlarla muharebe ile kazandıkları yüz binlerle enbiya ve milyonlarla evliya ve milyarlarla asfiya gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukabilinde, kemiyetçe kesretli, keyfiyetçe ehemmiyetsiz hayvânât-ı muzırra (zararlı hayvanlar) nevinden olan küffârı ve münafıkları kaybetti. Bunu yerine böyle kamil insanları kazandı
Allah bazı insanları cehennem için yaratmamıştır. Aksine cehennemi bazı insanlar için yaratmıştır. Mesela, bir devlet hapishane yapar, ama bu hapishaneyi falan falan insanlar içeriye tıkılsın diye yapmaz. Bu hapishaneyi kim hakkederse onu içine almak için yapar. Aynen bunun gibi, Allah hakkedenlere cehennemi inşa etmiştir. Yoksa “falan insanlara cehennemi hazırladım demek” Cenab-ı Hakk'ın adaleti ve hikmetine uymaz. Çünkü bu gibi insanlar hiç cehennemi hak etmemişlerse itiraz hakları olur.
Arapça`da korunmuş levha demektir. İslâm`da olmuş ve olacak her şeyin yazılmış olduğu manevî levhayı dile getirir. Olmuş ve olacak şeyler Allah`ın bilgisine bağlı olduğundan Levh-i Mahfuz doğrudan Allah`ın ilim sıfatı ile ilgilidir. Korunmuş (mahfuz) olarak nitelenmeşinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak olmasıdır. Kur`an`da Ümmü`l-Kitap (Kitapların Anası, Ana Kitap), Kitabun Hafîz (Koruyan Kitap), Kitabun Mübin (Apaçık Kitap), Kitabın Meknun (Saklanmış Kitap), İmamun Mubin (Apaçık İnen Kitap) ve sadece kitap olarak da anılır. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için Kitabul-Kader (Kader Kitabı) da denir.
Levh-i Mahfuz adı Kur`an`da yalnız bir ayette geçer. Bu ayette Kur`an`ın Levh-i Mahfuz`da bulunduğu bildirilir (el-Buruc, 88/22), ancak hiçbir tanım getirilmez. Buna karşılık birçok ayette nitelikleri belirtilerek tanımlanır. Buna göre Levh-i Mahfuz içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (el-En`âm, 6/59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf, 50/4), yeryüzüne ve insanlara gelecek tüm belaların yazılı bulunduğu (el-Hadid, 57/22) her şeyin sayılıp tesbit edildiği (Yasin, 36/12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (en-Neml, 27/75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap`tır.
Bazı zayıf Hadislerde Levh-i Mahfuz`un yaratılışına ilişkin bilgiler vardır. İbn Abbas`tan rivayet edildiğine göre Allah Levh-i Mahfuz`u beyaz inciden, kenarlarını da kırmızı yakuttan yarattı, kalemi de, yazısı da nurdur. Aynı konuda Enes bin Mâlik`ten yapılan bir rivayete göre de Levh-i Mahfuz`un bir yüzü yakut bir yüzü yeşil zümrüt ve kalemi de nurdur. Allah buraya yaratacağı, rızıklandıracağı, yaşatacağı, öldüreceği, izzetlendireceği ve dilediği şeylerden yapacağı herşeyi o nurdan kalemle yazdırmıştır. Bu yazma işlemi her gün ve gece sürmektedir. İbn Abbas`tan gelen zayıf bir rivayete göre Allah Levh-i Mahfuz`a ilk olarak şu sözü yazdırmıştır:
"Muhakkak ki ben Allahım. Benden başka ilah yoktur. Rahmetim gazabımı geçmiştir. Kim ki Allah`tan başka ilâh olmadığına ve Muhammedin O`nun kulu ve resulü olduğuna şehadet ederse, ona cennet vardır" Yine İbn Abbas`tan gelen diğer bir rivayete göre ise Levh-i Mahfuz`a ilk olarak "Bismillahirrahmanirrahim, kazâma teslim olan ve hükmüme ram olan ve belâma da sabredeni kıyamet gününde sıddıklarla birlikte diriltirim" sözü yazılmıştır.
Levh-i mahfuz,olmuşların ve olacakların, zamandaki bütün anların ve mekandaki bütün varlıkların, kısacası, her şeyin yazılı bulunduğu bir İlâhî muhafaza levhası; İlahi ilmin aynası, kaderin defteri, kâinatın programıdır. 
Levh-i mahfuzun insandaki küçük örneği, “hafıza”dır. Hafıza, başımızdan geçen olayları, gördüğümüz yerleri, tanıdığımız insanları, duyduğumuz sesleri, tattığımız tatları, hayatımız boyunca edindiğimiz bütün intibaları, öğrendiğimiz bütün bilgileri içine alır, ama yine de dolmaz. 
Hafıza, zekanın hazinesi, tefekkürün sermayesi, benliğimizin tarihidir. Ruhumuza takılan en değerli cihazlardan biridir. Hafızasız bir zeka işimize yaramaz. Çünkü biz, eskiden öğrendiklerimize dayanarak düşünürüz. 
Hafızanın bir de ebedi hayatımıza bakan yönü vardır. Hafıza, bir senet, bir vesika, bir belgedir. Ahiretteki muhasebe vaktinde, dünyada işlediğimiz sevapları ve günahları göstererek bize şahitlik eder. 
Nasıl insanın başından geçen bütün olaylar hafızasında yazılıyorsa, kâinattaki bütün olmuş, olan ve olacak olaylar da o büyük hafızada yazılıdır. Her iki “levha”da da Rabbimizin “Hafîz” (koruyan, muhafaza eden) ismi tecelli eder. 
Her şeyin levh-i mahfuzda yazılmış olduğu gerçeğini bazı kimseler akıllarına sığıştıramazlar. “Yazılma” denilince “harf harf kaleme alınmayı” anlamak eksik olur. Genlerin dizilişi yazı yazmadan çok farklı. Hafızanın bir şeyi kaydetmesi de daktiloyla yazmaya benzemiyor. Bir teyp bandında yahut video kasetinde de sözler ve olaylar kalemle kaydedilmiyorlar. 
İşte her şeyin ve her hadisenin, levh-i mahfuzun defterleri olan imam-ı mübîn ve kitab-ı mübînde yazılması bunların çok ötesinde bir keyfiyetledir. Bu kaydın da harflerle, kelimelerle alakası yoktur.
Levh-i mahfuz, olmuşların ve olacakların, zamandaki bütün anların ve mekândaki bütün varlıkların, kısacası, her şeyin yazılı bulunduğu bir ilâhî muhafaza levhası; ilahî ilmin aynası, kaderin defteri, kâinatın programıdır.
Levh-i mahfuzun insandaki küçük örneği, “hafıza”dır. Hafıza, başımızdan geçen olayları, gördüğümüz yerleri, tanıdığımız insanları, duyduğumuz sesleri, tattığımız tatları, hayatımız boyunca edindiğimiz bütün intibaları, öğrendiğimiz bütün bilgileri içine alır, ama yine de dolmaz.
Hafıza, zekanın hazinesi, tefekkürün sermayesi, benliğimizin tarihidir. Ruhumuza takılan en değerli cihazlardan biridir. Hafızasız bir zeka işimize yaramaz. Çünkü biz, eskiden öğrendiklerimize dayanarak düşünürüz.
Hafızanın bir de ebedi hayatımıza bakan yönü vardır. Hafıza, bir senet, bir vesika, bir belgedir. Ahiretteki muhasebe vaktinde, dünyada işlediğimiz sevapları ve günahları göstererek bize şahitlik eder.
Nasıl insanın başından geçen bütün olaylar hafızasında yazılıyorsa, kâinattaki bütün olmuş, olan ve olacak olaylar da o büyük hafızada yazılıdır. Her iki “levha”da da Rabbimizin “Hafîz” (koruyan, muhafaza eden) ismi tecelli eder.
Her şeyin Levh-i Mahfuz'da yazılmış olduğu gerçeğini bazı kimseler akıllarına sığıştıramazlar. “Yazılma” denilince “harf harf kaleme alınmayı” anlamak eksik olur. Genlerin dizilişi yazı yazmadan çok farklı. Hafızanın bir şeyi kaydetmesi de daktiloyla yazmaya benzemiyor. Bir teyp bandında yahut video kasetinde de sözler ve olaylar kalemle kaydedilmiyorlar.
İşte her şeyin ve her hadisenin, "Levh-i Mahfuz'un defterleri olan İmam-ı Mübîn ve Kitab-ı Mübîn'de yazılması" bunların çok ötesinde bir keyfiyetledir. Bu kaydın da harflerle, kelimelerle alakası yoktur. 

İbni Teymiyye: Yahudilere ve Hristiyanlara Özenme



İbni Teymiyye: Yahudilere ve Hristiyanlara Özenme

Kâfirlere özenmek insanı çoğunlukla ya küfre veya günaha bazen de her ikisine birden sürükler, ayrıca insana sağladığı hiç bir yarar da yoktur. İnsanı böyle bir akıbete sürükleyen şey haramdır. Sonuç olarak, kâfirlere özenmek, benzemeye çalışmak haramdır.

İnsanlar arasındaki ortak özelliklerin sayısı çok olduğu için birbirlerini etkileme oranları da çok yüksektir. Bu temel ilkenin pratik bir sonucu olarak işbirliği ve ortak yaşama halinde insanların birbirlerini etkiledikleri ve birbirlerine huylar aktardıkları görülür. Bu durum bir dereceye kadar belirli bir kişi ile o kişinin ortak yaşadığı bir hayvan türü arasında da görülür yani kişi uzun süre yan yana yaşadığı hayvanın bazı huylarının etkisi altına girer. Bu yüzden devecilerin kendini beğenmiş ve palavracı, uzun süre koyunlarla birlikte yaşayanların yumuşak başlı oluverdikleri gibi deve ve katır güdenlere de bazı deve ve katır huylarının bulaştığı gözlenmiştir. Köpeklerle fazla haşır neşir olanlarda da durum böyledir.
Bu kuralın kaçınılmaz bir sonucu olarak insanlar ortak yaşama, uzlaşma ve karşılıklı nefret azlığı ortamlarında yaşıyorlarsa birbirlerinin ahlaklarını yüksek oranda etkileyebilmektedirler. Bunun yanında görünür yönler arasındaki ortaklık veya benzerlik görünmeyen iç (batını) nitelikler arasında da yavaş yavaş oluşan, kolay fark edilmez bir ortaklık ve benzerliğe yol açmaktadır. Nitekim Müslümanlarla yan yana yaşayan Yahudi ve Hristiyanların diğer dindaşlarına göre daha az kâfir olduklarını gördüğümüz gibi Yahudi ve Hristiyanlarla çok sıkı fıkı yaşayan Müslümanların da hep kendi dindaşları ile yan yana hayat süren Müslümanlardan imanca daha zayıf olduklarını tespit ediyoruz. Öte yandan dış görünüş ve gelenekler arasındaki ortaklık -arada var olabilecek olan yer ve zaman uzaklığına rağmen- insanlar arasında benzerlik ve uyuşma meydana getirir.
”Müşrikler gibi olmayınız, bıyıklarınızı kısaltıp sakallarınızı uzatınız.” [1]
”Bizim orucumuzla kitap ehlinin orucu arasındaki fark sahur yemeğidir.” [2]
Bu yerine göre birazcık da olsa kâfirlerin bayramlarına özenmek, onların lanetlenmiş ahlaklarının etkisi altına girmeye, yavaş yavaş ilerleyen gizli bir bozulma ile haram sınırlarını zorlamaya yol açar. 
Peygamberimiz birçok mübah işlerde ve ibadet biçimlerinde kitaplı kâfirlere ters düşmeyi ümmetine ısrarla emretmiştir. Peygamberimizin bu kesin tutumu takınırken az sakıncalı konularda belirebilecek uyuşmanın onların diğer sakıncalı geleneklerine uymaya kapı açacağını düşünerek basit konulardaki karşı çıkmanın, Müslümanlarla onların diğer düşünce ve gelenekleri arasında engel oluşturmasını istemiştir. Çünkü sen bir Müslüman olarak cehennemliklerle arandaki uyuşmazlık mesafesini ne kadar geniş tutarsan, bu cehennemliklerin zihniyet ve davranışlardan o kadar daha uzak kalırsın.
”Yahudiler, gazaba uğramışlar ve Hristiyanlar da sapıklardır.” [3]
”Müslümanlar akşam olur olmaz vakit geçirmeksizin iftar ettikleri sürece, bu din üstünlüğünü koruyacaktır. Çünkü Yahudiler ve Hristiyanlar iftar etmeyi geciktirirler.” [4]
Müslümanlar ilk yıllarda zayıf oldukları için Yahudi ve Hristiyanlara karşı çıkma ilkesi ortaya konmamıştı. Fakat İslamiyet güç kazanıp egemenliğini perçinleyen bu ilkenin ortaya konduğunu görüyoruz.
Sözün kısası olarak diyoruz ki, kâfirlerin dış görünüş ve adetlerine benzemek ahlakları ve kınanmış hareketleri konusunda da hatta inanç sistemleri hususunda onlara benzemenin sebebi ve açık kapısıdır. Gerek inanç sisteminde meydana gelecek olan bozulma ve gerekse benzemeden doğacak olan ahlak ve davranış yozlaşması açıkça görülüp net bir şekilde belirlenemez. Üstelik bir defa meydana geldikten sonra farkına varılsa bile giderilmesi ya çok zordur veya imkânsızdır. Açıklamaya çalıştığımız temel ilkelerin gösterdiği gibi bu kadar önemli bir bozulmaya yol açan her sebep de şeriat koyucu tarafından mutlaka yasaklanmakta, haram sayılmaktadır.
Bu durumun günümüzdeki benzeri şöyle olabilir. Eğer bir Müslüman Dar-ul Harb’de veya böyle bir niteliği olmayan kâfir bir ülkede yaşasa, yaşadığı yörenin kâfirleri ile dış görünüş bakımından ters düşmekle yükümlü tutulmaz. Çünkü böyle bir tutum söz konusu Müslümanlara zarar verebilir. Tersine böyle bir Müslümanın zaman zaman çevresindekilerin dış görünüşlerine katılması müstehab, hatta bazı durumlarda vacip bile olur. Elbette ki eğer böyle davranmakta İslam için yarar söz konusu ise bu böyledir. Böyle bir durumda İlİm için beklenebilecek yarar yöredeki kâfirleri İslam’a çağırabilmek, onların içyüzlerini öğrenip Müslümanlara bildirmek ve bu kafirlerin Müslümanlara zarar vermelerini önlemek gibi çeşitli amaçlar olabilir.
Buharî’nin Ebu Hureyre’den -Allah ondan razı olsun- rivayet ederek kaydettiği bir hadise göre Peygamberimiz (salât ve selam üzerine olsun) bir defasında ”Ümmetim karış karış ve kulaç kulaç eski devirlerin adet ve geleneklerini benimsemedikçe kıyamet kopmayacaktır.” buyurmuştur ve sahabîlerin ”Ya Rasûlullah, Bizans ve Pers devirlerini mi kasdediyorsunuz?” şeklinde sorularına ”Onlardan başka kim olabilir ki?” [5]diye cevap vermiştir.
Görülüyor ki, Peygamber efendimiz (salât ve selam üzerine olsun) hem ehl-i kitap olan Yahudiler ile Hristiyanlara ve hem de Bizanslılar ile eski İranlılara benzeyeceklerini, onların yaşam tarzlarına özeneceklerini vaktiyle açık açık bildirmiştir.
Ebu Said-i Hudrî’nin -Allah ondan razı olsun- rivayet ettiğine göre Rasûlullah bir gün sahabîler ”Sizden öncekilerin geleneklerine kılı kılına kesinlikle uyacaksınız. Öyle ki, onlar kertenkele deliğine girse siz de (mutlaka bir hikmet vardır) diyerek oraya gireceksiniz.” buyurunca sahabîler ”Ya Rasûlullah, bizden öncekilerden kasdınız Yahudiler ve Hristiyanlar mıdır?” diye sordular. Peygamberimiz de kendilerine ”Başka kim olabilir?” diye karşılık vermiştir. [6]
”Kim bir kavme özenirse, benzerse o onlardandır.”
Bu hadisin en toleranslı yorumu Müslüman olmayanlara özenmenin yasak oluşunu gerektirdiği şeklindedir. Oysa zahirî ve kabaca anlamı bu özenmenin kâfirlik olacağı yolundadır. Tıpkı Cenab-ı Allah’ın:
”Kim onları(Yahudi ve Hristiyanları) dost edinirse onlardan olur.”
ayetinde buyurduğu gibi. (Maide, 51)
Başka âlimlerle birlikte namazda gözleri yummayı da doğru görmeyerek ”Bu Yahudilerin âdetidir.” [7]
”Sade yaşayınız, giyimde ve yemekte sadeliği tercih ediniz. 
Yaya ve yalınayak yürüyünüz.”[8]
”Kim bizim dışımızdakilere benzerse, özenirse bizden değildir. Sakın Yahudilere ve Hristiyanlara benzemeyiniz, özenmeyiniz. Yahudiler parmakları ile işaret ederek, Hristiyanlar da avuç içleri ile işaret ederek selamlaşırlar.”[9]
İbn-i Teymiyye – Sırât-ı Müstakîm
[1] Buhari
[2] Müslim, Kitab El-Sıyam, c.2, s. 771
[3]Tirmizi, Hasen/Garib
[4] Ebu Davud, Kitab El-Savm, c. 2, s. 763
[5] Buhari, Kitab El-İ’tisam
[6] Buhari, Kitab El-İ’tisam
[7](Hasan b. Muhammed)
[8]El-Aclunî, Keşf El-Hada
[9]Tirmizî
Kaynak: Küttab Medya

‘Vahhabilik’ İstanbul’da mı doğdu?

"Vahhabilik’ İstanbul’da mı doğdu"

``Osmanlı idaresindeki Hicaz ve Basra'daki ders halkalarına katılan
Abdulvahhab, bazı alim isimlerden icazet alır. Fikirleri burada şekillenir...`` 

Türkiyeli İslamcılar arasında sık sık alevlenen tartışmalardan biri de, yerlilik ve millilik. 

Tartışma sırasında, ‘yerlilik’ vurgusu yapan İslamcıların, Suriye’de var olan savaşın popüleritesinden faydalanan kişilerin ‘yabancı’ bir din algısını Türkiye’de yaymak istediğine dair görüşlerini dillendirdiği görüldü. 

Buna göre; çeviri kaynaklar ve gündelik bilgiler ile beslenen gençlerin milli şuurdan uzak kaldığı ve yerli ilim adamlarını tanımadıkları vurgusu yapıldı. Tartışmanın diğer tarafındaki İslamcılar ise, Müslüman milletlerin bir ‘ötekisi’ olmadığını savunarak, bu anlamda evrensel bir din olan İslam’ın ‘millilik ve yerlilik kıskacına sokulamayacağını’ savundu. 

Son dönemlerde sosyal medyada tekrar gündeme gelen bu tartışmada taraflar kendilerini savunurken çeşitli retorikler kullandı. Birleşme mi ayrışma mı? Bu konudaki görüşlerin şekillenmesinde tarihe olan bakış açısı önemli bir nirengi noktası oldu: Kimlikler üzerinden ayrışma mı, ortak tarih üzerinden birleşme mi? Tarihi metinler ve tecrübeler, toplumlar için harita rolü gören kimliğin hareket noktasıdır. 

Bu anlamda her yeni kimlik bir ayrışma anlamına gelse de, tarihsel verilerin sadece 
‘yıkıcı’ bir rolü olduğunu ifade etmek yanlış olacaktır. Nitekim tartışmalar sırasında en dikkat çeken ayrıntı, İslam dinini benimsemiş farklı milletlerin, aralarına kalın çizgiler konulamayacak kadar ortak bir tarihe ve ciddi bir etkileşime sahip oldukları gerçeği olmuştur. Tarihsel hafıza, siyasal bir sorun alanı ve hatta savaş sahnesidir. 

Ancak okuyucularına oldukça ilginç kesişim manzaraları da sunabilir. Güncel tartışmanın taraflarından biri olan sosyal medya kullanıcısı @di_ferman‘ın tweet serisi belki de bu manzaralardan birini bizlere sunuyor. Mepa News olarak, söz konusu seriyi herhangi bir müdahalede bulunmadan ilginize sunuyoruz: “Günümüzde dinini kavmi ve coğrafyasına göre belirleyenler, “Vehhabilik” bize ait değil diye tezvirat yapıyor. 

Bakalım öylemiymiş. 

 Bilindiği gibi Muhammed bin Abdulvahhab ve onun etkisiyle Necid merkezli oluşan, “Necdi Davet” hareketi, günümüze kadar etkisini sürdürdü. Elbette, Rasulullah(sav)’ın “coğrafyası” Arap Yarımadası’ndan çıkan bu hareket, birilerine göre “bize yabancı” ve “dışarıdan ithaldi”. 

Ancak hareketin tarihi ve ortaya çıkışına bakıldığında,bugün “Vehhabilik” denilerek karalanan davet hareketinin kökeni “İstanbul”a dayanıyor. Hikayemiz, İslam tarihinde önemli bir yere sahip Osmanlı Devleti döneminde başlıyor. Bu tarihlerde Osmanlı müslümanların lideri konumunda. Osmanlılar, bir taraftan cihad ve gaza ile meşgul olurken, öbür taraftan alim ve fakihlerin davet çalışmalarının önünü açıyordu. 

Daha öncesinde de bazı isimler ön plana çıksa da, özellikle Kanuni Sultan Süleyman devrinde, bu anlamda önemli gelişmeler yaşandı. Burada en kritik isim, Kanuni Sultan Süleyman ve 2. Selim devrinde Şeyhülislamlık yapan, “Ebu’s Suud Efendi”ydi. 

Büyük bir İslam alimi. Ebu’s Suud Efendi büyük bir alim ve Şeyh’ul İslam olduğu dönemlerde, bid’at ve hurafe ehli Sufilere karşı büyük bir mücadele yürüttü. Kanuni Sultan Süleyman buna göre sapkınlıkta ileri giden Sufi şeyhleri idam etti. 

Meşk, dans, sema gibi sapkınlıklar yasaklandı. Bu konuda oldukça hassas isimlerden biri de, meşhur Sokullu Mehmed Paşa’ydı. Bid’at ehline karşı amansız mücadelesiyle tanınıyordu. 

Sokullu’nun bu anlamdaki destekçilerinden biri de, İslam tarihine adını altın harflerle yazdıran, meşhur Balıkesirli İmam Birgivi’ydi. İskilipli Ebu’s Suud Efendi’nin yanı sıra, Balıkesirli İmam Birgivi, Osmanlı Padişahı Kanuni ve 2. Selim devrinde önemli işler yaptı.Burada en büyük destekçilerinden biri de, en başarılı Osmanlı Sadrazamı Sokullu’ydu. Ki kendisi Sufiler tarafından şehid edilmiştir. 

 Osmanlı tarihi boyunca ilmi anlamdaki en büyük eserleri veren Şeyhulislam Ebu’s Suud ve İmam Birgivi, ardında çok büyük bir etki bıraktı. Sokullu’nun şehadeti ve Ebu’s Suud gibi önemli isimlerin vefatının ardından, Yeniçeriler arasında Bektaşilik bütünüyle hakim oldu. 

Aynı dönemlerde sufi dervişler ve şeyhler de etkinliğini artırmış, Osmanlı’da bazı bozulmalar başgöstermişti. Bunun yansımaları da oluyordu. Bu dönemde, cihad ve gaza aksatılmış, bid’at ve hurafelerle din sulandırılarak, İslam şiarları gözardı edilir olmuştu. 

Buna bir itiraz geldi. 
 Bu itirazı yükselten ses, İmam Birgivi’nin hemşehrisi, Balıkesirli “Kadızade Mehmed Efendi”ydi.Kendisi İmam Birgivi’nin yolundan gidiyordu. Süleymaniye ve Aya Sofya gibi camilerde vaizlik yapan Kadızade Mehmed Efendi, kısa sürede büyük bir taraftar kitlesine ulaşmıştıki, kendisiyle benzer görüşleri paylaşan pek çok alimler de vardı. Bunlar, çoğunlukla İmam Birgivi ve Ebu’s Suud’un takipçileriydi. 

İmam Birgivi, Osmanlı üzerinde oldukça büyük bir etki bırakmıştıki, kendisi İbn-i Teymiyye’nin eserlerini şerh eden bir isimdi. 

Meşhur eseri, “Tarikat-ı Muhammediyye” Osmanlı uleması ve toplumu üzerinde büyük etki bırakmıştı. Bir dönemde eleştirilmesi bile yasaklandı. Kanuni, Sokullu döneminin ardından, bu görüşlerin devlet üzerinde etkili olduğu bir diğer dönemse, 

“Köprülüler” diye anılan meşhur devirdi. 
Özellikle Sultan 4. Murad devrinde büyük Padişah’dan destek gören Kadızadeli Mehmed Efendi, İstanbul’da büyük bir etkiye ulaşmıştı. Devlet idaresi ve yeniçerilerdeki bozulmaya karşı önlemler alan 4. Murad’ın en büyük destekçilerinden biri de, Kadızadeli’ydi. 

Kendisi, 4. Murad için İbn Teymiyye’nin bir eserini çevirmişti. 4. Murad, bunları devlet idaresindeki yolsuzluğa karşı uygulamaya koymuştu. 
Yine İbn Kayyım’ın eserleri de çevrilmişti ve özellikle “kabir ziyaretleri” v.b. konularda toplumdaki yanlışlara müdahale edilmeye başlandı. 

 Aynı dönemde sufi çevreler de bu durumdan rahatsız olmuştu ve “Padişah Şeyhi” olan Kadızade Mehmed Efendi’nin ayağı kaydırılmak isteniyordu. 

Elbette bu dönemde Padişah’ı etkilemeye çalışan Halveti Şeyhi Abdulmecit Sivasi’yle Kadızadeli arasında ciddi bir gerilim vardı. Bu durum, Kadızade’nin vefatına kadar devam etti. 

Onun ardından yeni bir isim ön plana çıktı, Muhammed el-Üstüvani ve etkisini genişletti. 
 Esasında Osmanlılar’da bidatlere karşı amansız mücadele veren alim,vaiz ilim talebelerinden oluşan bu harekete, Fakılar (Fakihler) deniyordu. 
Bu durum, söz konusu gruba halk nazarında “meşruiyet” sağlıyor diye, muhalifleri onlara Mehmed Efendi’ye nisbetle,”Kadızadeli” demeye başladı. 

 Aslen Şamlı ve “Hanbeli” olan Üstüvani Efendi, İstanbul’a gelince Kadızadelilerin etkisiyle Hanefiliği benimsedi ve Padişah Şeyhi oldu. 
Osmanlı cami ve medreselerinde büyük bir etkinlik kazanan bu grup, emr-i bil maruf ve nehyi anil münker için aktif olarak sokağa çıktı. 

 Sadrazam ve Padişah’ın da destek verdiği grupla birlikte, İstanbul’da devlet tarafından bazı sufi tekkeler basılıp kapatılmaya başlandı. 

İstanbul’da sema ve raks eden dervişler dövülüyor, bid’at merkezine dönüşen tekkeler kapatılıyordu. 
Elbette bu durum çatışmalara yol açtı. 
Kadızadeliler’le Sufiler arasında baş gösteren kavga ve çatışmalar sebebiyle Köprülü Mehmed Paşa duruma müdahale etmek zorunda kaldı. 

 Karışıklık çıkarma suçlamasıyla idamı istenen Üstüvani’yi Kıbrıs’a süren Köprülü, bazı sufi şeyhleri ise astırdı. Üstüvani oradan Şam’a geçti. Köprülü Mehmed her ne kadar Kadızadeliler’e karşı gözükse de, amacı devlet idaresini tesis etmektiki Kadızadeliler’i idam etmeyi reddetti. 

 Yine kendisi, Sufilerin sema, raks gibi sapkınlıklarını yasaklamayı sürdürdü. 
Oğlu Fazıl Ahmed’in en yakın dostu ise,”Mehmed Vani Efendi”ydi. Kadızadeliler Hareketi’nin bir sonraki önde gelen ismi, Mehmed Vani ise, 4. Mehmed ve oğlunun hocalığı görevine getirildi. Etkisi büyüktü. 

Bu durum Merzifonlu Kara Mustafa Paşa devrinde de devam etmiş, tarihe 
“Köprülüler Devri” diye geçen dönemin önemli bir parçası olmuştu. Kadızadeliler, bu anlamda yozlaşmaya başlayan Osmanlı Devlet idaresi ve toplumunda önemli bir yenilenme ve dirilişin tetikleyicisi olmuştu. 

 2. Viyana kuşatmasına giden süreçte de Kadızadeliler ve Mehmed Vani Efendi önemli bir rol üstleniyordu. Kendisi orduyla birlikte yola çıktı. 

2. Viyana Kuşatması’nda Merzifonlu’yla birlikte yer alan Mehmed Vani Efendi, yaşanan bozgunun ardından sürgüne mahkum edildi. 

Mehmed Vani Efendi Bursa’da vefat etti. Merzifonlu idam edildi. 4. Mehmed de tahttan indirilip Edirne’ye sürüldü. 

Kadızadeliler bitirildi. Onun ardından Osmanlı idaresi ve merkezine, neredeyse bütünüyle sufi zihniyet hakim oldu. 

 Viyana bozgunu fırsata çevirerek bunu yaptılar. Tabi ki, Kadızadeliler İstanbul ve Osmanlı idaresinden silinseler de, İslam dünyasının farklı bölgelerine yayıldılar. 

En önemlisi, “Şam”. 
 Burada önemli isimlerden biri, Muhammed Üstüvani Efendi’ydi. Kendisi İstanbul’dan sürülünce Şam’a gitmişi. Emevi Cami’sinde dersler verdi. 

Vefatının ardından yerine oğlu geçti ve Osmanlı idaresindeki Şam çevresinde, Kadızadelilerin etkisi sürmeye devam ederek varoldu. Yine bunlardan bir diğer önemli isimse, Faslı Muhammed bin Suleyman el-Mağribi’dir. 

Bu isim, Mehmed Vani’yle iletişimi olan bir isimdir. Köprülü Fazıl Ahmed Paşa üzerinden oluşan bu iletişimle, “Şazeli Tarikatı” mensubu el-Mağribi, önemli bir değişim yaşar ve Hicaz’a gider. 

Sufi Şazeli tarikatına mensup olmasına rağmen, Harameyn bölgesinde bid’at ve hurafelere karşı büyük bir mücadele verir. Bu yüzden sürülür. O da 1683 yılında Şam’da vefat eder. Her ne kadar İmam Birgivi ve Kadızadeliler zayıflasa da, bu bölgeler de kısmen etkisini sürdürür. 

Bu anlamda Sufi Nablusi karşı Şam çevresinde mücadele eden Sunullah el-Halebi ve Kahire’de vaazlar veren el-Rumi önemli isimlerdir. 
 El-Rumi’nin sufi karşıtı vaazları sebebiyle Kahire’de büyük bir ayaklanma çıkmış, çoğu “Türk askeri”, sufi tekkelerini basmıştır. 

Ayaklanma tarihi 1711’dir. Muhammed İbn Abdulvahhab 7 yaşındayken olur. 
Kendisi Necd bölgesinde dünyaya gelmiştir. Osmanlı idaresindeki Hicaz ve Basra’daki ders halkalarına katılan Abdulvahhab, bazı alim isimlerden icazet alır. 

Fikirleri burada şekillenir. Ders aldığı hocalar, 
“Ali Efendi Dağıstani, İbni İbrahim en-Necdi, İsmail el-Acluni, Muhammed Hayat es-Sindi (Nakşidir) gibi alimlerdir. 

Abdulvahhab’ın hocalarının önemli bir kısmı, Şam’da, Üstüvani’nin ders halkalarının devamı olan medreselerden icazet almış isimlerdi. 
 Yine Şeyh Abdulvahhab üzerindeki etkili isimlerden ve icazet aldığı hocası Ebu’l mevahib, Üstüvani’den övgüyle bahseden bir isimdi. 

Hicaz tarafındaki hocalarının bir kısmının silsilesi ise Muhammed ibn Suleyman el-Mağribi’ye dayanıyordu. 

Arada direk icazet bağı var. Dolayısıyla Muhammed ibn Abdulvahhab, Osmanlı alimlerinden aldığını, 
o dönemlerde başı boş bulunan Necdi kabileler arasında yaymaya başladı. 

Bu daveti yaymak için 
Muhammed bin Suud adlı bir kabile reisiyle anlaştı. 

Daha sonra ise daveti Necid’de yayılmaya başladı..” 
 Kaynak: Mepa News

“En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin.” [ Araf / 180 ] “En güzel isimler O’nundur.” [ Haşr / 24 ]













































































































































































































“En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin.”

[ Araf / 180 ]

“En güzel isimler O’nundur.”

[ Haşr / 24 ]



Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...