AYRIMCILIK ÇOK BOYUTLU YAKLAŞIMLAR
28 Mart 2018
Bid'at Nedir ?
Bid'at Nedir ?
Zaman zaman bir kısım yeni uygulamaların islama aykırı olduğu ifade edilir ve Bidat olduğu söylenir.
Bu açıdan Bidatın ne olduğu bilinmeli ki her yeni uygulamaya, islama aykırı diye karşı çıkılmasın.
örneğin:
"Yakasız gömlek giymek sünnet, yakalısını giymek bid'at;"
"Yer sofrasında yemek yemek sünnet, masada yemek bid'at;"
"Yer minderinde oturmak sünnet, koltukta oturmak bid'at;"
"Mikrofonsuz ezan okumak sünnet, mikrofonla okumak bid'at;"
"Takke ve sarık takmak sünnet, başaçık gezmek bid'at" gibi kanaatler ileri sürülür, böylece güya sünnet ve bid'at tanınmış ve tanıtılmış olur çoğu kere...
Bu sözlerle insanları sünnete teşvik etmek gibi bir iyi niyet vardır aslında. Tersini iddia edenler sünnete karşı gelmekle ve bid'ate taraftar olmakla suçlanır. Akabinde ise tartışmalar, münakaşalar başlar, husumet ve kırgınlıklarla konu kapanır.
Bu tür meseleler bazı zamanlar karı-koca, baba-oğul ve kardeşler arasında gündeme geldiği gibi, çok kere de İslami hizmetlerde bulunan kişiler arasında sohbet konusu olur, konuşulur, tartışmaya girilir ve sonuçta istenmeyen manzaralar ortaya çıkar.
Resulullah'ın Sallallahu Aleyhi Vesellem hayatını inceleyen, sünnet ve hadisi tetkik eden İslam uleması arasında konu müzakere edilmiş, değişik tarzda yorumlar yapılmış ve neticede birtakım tarifler getirilerek bid'at meselesi tasnife tabi tutulmuştur.
Ulema arasında bid'at geniş ve dar kapsamlı olmak üzere iki ayrı şekilde mütalaa edilmiştir. Bid'atı geniş kapsamlı olarak inceleyen başta İmam Şafii, İmam Nevevi olmak üzere İbn Abidin ve benzeri alimler bu kısaca şu tarifi getirirler: "Bid'at, Resulullah'tan Sallallahu Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan herşeydir."
Bu tarife göre, dini özellik taşıyan amel ve davranışlarla birlikte günlük hayatla ilgili olarak sonradan ortaya çıkan yeni düşünceler, uygulama ve adetler de bid'at olarak kabul edilmiştir.
Bu alimler, meseleye delil olarak da şu hadisi zikrederler: "Kim benim bir sünnetimi ihya ederek insanların onunla amel etmelerine vesile olursa, o insanların kazanacağı sevaplardan hiçbir şey eksiltmeden onların sevaplarının bir katını almış olacaktır. Kim de bir bid'at icat ederek onunla amel edilmesine sebep olursa, o bid'at ile amel edenlerin yüklenecekleri günahlardan hiçbir şey eksiltmeden onların günahlarının bir katını yüklenmiş olacaktır." (İbn Mace, Mukaddime, 15)
Bu tarifle birlikte aynı ulema bid'atı, hasene ve seyyie olarak ikiye ayırır, yapılması mahzurlu olmayanlara bid'at-ı hasene (iyi bid'at), yapılması mahzurlu olanlara da bid'at-ı seyyie (kötü bid'at) derler. Minare ve medrese yapmak bid'at-ı hasene, kabirlerin üzerine mum yakmak da bid'at-ı seyyiedir. Buna göre, hadislerde reddedilen bid'atler, kötü bid'atlerdir.
Hz. ömer (r.a), Mescid-i Nebevi'de teravih namazını cemaatle kılanları görünce, "Bu ne güzel bir bid'attır" diyerek teşvik etmiş ve bid'at-ı haseneyi belirtmiştir. (Buhari, Teravih, 1)
Bid'atı dar kapsamlı olarak anlayan başta İmam Malik olmak üzere, Ayni, Beyhaki, İbn Hacer el-Askalani ve Heytemi, İmam Birgivi ve İbn Teymiyye gibi alimler de şu tarifi getirirler: "Bid'at, Resulullah'tan Sallallahü Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan herşeydir."
Bu ulemaya göre dinle ilgisi olmayan ve dini özellik taşımayan yeni icatlar bid'at sayılmaz. Bu bakımdan örf ve adet türünden olan davranışlar bid'at kavramının dışında değerlendirilir.
Bu görüşün delilleri de şu hadislerdir:
"İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir." (Müslim, Cum'a, 43)
"Sonradan ihdas edilen herşey bid'attır." (İbn Mace, Mukaddime, 7)
"Her bid'at dalalettir." (Müslim, Cum'a, 43)
"Din namına sonradan ortaya çıkarılan şeylerden sakının. Gerçekten sonradan ortaya çıkarılan herşey bid'attır ve her bid'at de sapıklıktır. Bu durumda sizin yapmanız gereken şey, benim sünnetime ve birer hidayet ve irşad rehberi olan halifelerimin sünnetlerine sarılmanızdır." (Ebu Davud, Sünnet, 5)
Aynı görüşü benimseyen fıkıh usulü uzmanı eş-Şatibi ise, bid'atı 'sonradan ortaya çıkan dini görünümlü yol' olarak tarif ettikten sonra, konuya şu şekilde bir açıklık getirir:
"Bid'atı dini görünümlü bir yol olarak benimseyen kişilerin bu yola girmelerinin sebebi Allah'a daha çok kulluk etmektir. Bunun yanında, dini görünümlü olmayan ve dini telakki edilmeyen şeyler bid'atten sayılmaz. Mesela, bir kimsenin helal olan birşeyi kendisine yasaklaması bid'at değildir, ancak bu yasaklamayı dindarlık düşüncesiyle yapması bid'attır."
Şatıbi'ye göre bid'atı 'hasene' ve 'seyyie' olarak iki ayırmak doğru değildir. (İbrahim bin el-Musa eş-Şatıbi, el-İ'tisam; DİA, "Bid'at" maddesi)
Sünnetin titizlikle korunmasını isteyen ve Hicri 1000'inci yılda yaşayan İmam Rabbani bid'atlere karşı mücadele etmeyi dile getirirken şöyle der:
"En bahtiyar odur ki, İslam'ın ve Müslümanların garip düştüğü bir zamanda terk ve ihmal edilmiş sünnetlerden birisini ihya edip yaygın olan bid'atlerden birisini yok edip kaldıran insandır. Şimdi öyle bir zaman ki, Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem gönderileli bin seneyi geçmiştir, kıyamet alametleri de teker teker çıkmaya başlamıştır. Resulullah'ın (a.s.m.) Saadet Asrından uzaklaştıkça sünnetler perdelenmiş, bid'atler yalan illetinin yaygınlaşmasıyla çoğalmıştır. Şimdi öyle bir mücahide ihtiyaç vardır ki, sünnetleri ihya etsin, bid'atleri kaldırsın. çünkü bid'atlerin revaç bulması dinin tahribine sebep olur." (Mektubat, 1:34-35)
Şatıbi gibi bid'atin seyyie ve hasene şeklinde tasnif edilmesine şiddetle karşı çıkan İmam Rabbani, itirazını şu şekilde dile getirir:
"Eski alimler bid'atlerin bazı güzel taraflarını görmüş olacaklar ki, bazı bid'atlere 'hasene' (iyi) bid'at ismini vermişlerdir. Fakat bu fakir, bu meselede onlara uymuyorum. Bid'atlerden hiçbirisine 'hasene' diyemem. Bid'atlerde karanlık ve bulanıklıktan başka birşey göremiyorum. çünkü Resulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem 'Bütün bid'atler dalalettir' buyurmuştur. İslam'ın garip olduğu ve zayıfladığı bir zamanda kurtuluş ancak ve ancak sünnete uymakta, felaket de nasıl olursa olsun bir bid'ate sarılmaktadır.
"Sonradan çıkan herşey bid'at ve her bid'at dalalet olursa, nasıl olur da bid'atte güzellik olur. Hadis-i şeriflerde buyurulduğu gibi, icat edilen her bid'at bir sünneti kaldırmaktadır. Bu husus bazı bid'atlerle sınırlı değildir ve her bid'at seyyiedir.
"Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem buyurmuşlardır ki: 'Peygamberlerinden sonra dinlerinde bid'at uyduran her ümmet, sünnetten de o bid'at kadar bir sünneti zayi etmiş olur.' (Et-Tergib ve't-Terhib Trc, 1:109)
"Hassan bin Sabit'ten şöyle bir hadis rivayet edilmektedir: 'Bir topluluk dinlerinde bir bid'at icat ederse, Cenab-ı Hak sünnetlerden bir sünneti o bid'at gibi çeker, çıkarır, onlardan uzaklaştırır da kıyamete kadar iade etmez.'" (Mektubat, 1:160)
Görüldüğü üzere İmam Rabbani, sünnete en ufak bir gölge düşürecek bid'ate müsamaha dahi göstermemekle birlikte Mektubat'ın bazı nüshalarının şerhinde sünnette aslı bulunanlara bid'at ismini bulaştırmaz, onlar için 'güzel adet' anlamında 'sünnet-i hasene' tabirini kullanır. (M. Paksu, Sünnet ve Aile, s. 19)
Kendisini 'Bid'atüzzaman' olarak tanıtan ve hayatı boyu bid'atlerle mücadele eden ve sünnet-i seniyyeyi ihya etmek için hayatını vakfeden Bediüzzaman Said Nursi, "Mirkatü's-Sünne ve Tiryaku Marazı'l-Bid'a" (Sünnetin Dereceleri ve Bid'at Hastalığının İlacı) adıyla müstakil olarak kaleme aldığı eserinde bid'atı dar kapsamlı olarak tarif eden ulemanın görüşünü benimser ve, "Ahkam-ı ubudiyette yeni icadlar bid'attır," "Şeriat ve sünnet tamam ve kemalini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut-haşa ve kella-nakıs (eksik) görmek hissini veren bid'aları icad etmek dalalettir, ateştir" diyerek bid'at mefhumunun sadece dinle, ibadetlerle ilgili meselelerde söz konusu olduğunu belirtir.
Ona göre, "Her bid'at dalalettir ve her dalalet Cehennem ateşindedir" hadis-i şerifi ve "Bugün sizin dininizi kemale erdirdim" (Maide Suresi, 3) ayet-i kerimesinin bildirdiği üzere, şeriatın kaideleri ve sünnetin düsturları tamamlandıktan ve kemal noktasına erdikten sonra yeni icatlarla o düsturları beğenmemek veyahut-haşa ve kella-eksik görmeye götüren bid'atları icat etmek dalalettir, ateştir. (RNK, Lem'alar, s. 609)
Yine Bediüzzaman'a göre, ibadetlerle ilgili hüküm ve meselelerde yeni icatlar çıkarmak bid'attır ve dince reddedilmiştir. çünkü sünnetlerin bir kısmı ibadetlerle ilgilidir ve fıkıh kitaplarında açıklanmıştır, onları değiştirmek bid'attır. Diğer kısmı 'adab' olarak bilinir ve bunlar siyer kitaplarında mevcuttur. Onlara aykırı hareket etmeye bid'at denilmez; ancak nebevi edebe uyulmamış, onun nurundan ve hakiki edepten istifade edilmemiş olur. Bu kısım da örf ve adat, fıtri muamelelerde Resul-i Ekrem'in Sallallahu Aleyhi Vesellem tevatürle belirlenen hareketlerine uymaktır. Bunlar ise konuşmak, yemek içmek, yatıp kalkmak gibi görgü kurallarıyla alakalı sünnetlerdir. (RNK, Lem'alar, s. 609)
Sünneti kavli, fiili ve hali olarak üçe ayıran Bediüzzaman, bu üç kısmı da farz, nafile ve güzel adetler olarak üç bölüme tabi tutar. Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem namaz ve hac gibi ibadetlerde fiili olarak bizzat tatbik ettiği-farz namazları kılmak gibi-farz ve vacip cinsinden olan sünnetlere uyma mecburiyeti vardır.
Nafile olarak tespit edilen ve müstehap olarak belirtilen ibadetlerle ilgili sünnetlere uymakta büyük sevaplar vardır; fakat bunları değiştirmek bid'attır, dalalettir.
Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem güzel adetleri sınıfına giren sünnetleri işlemek 'müstahsendir,' çok güzeldir. Ki bunlar şahsi ve sosyal hayatla ilgilidir. Bu sünnetleri işleyenler adet ve alışkanlıklarını ibadete çevirmiş olurlar. (RNK, Lem'alar, s. 610)
Bu tespitlerin yanında, Bediüzzaman, eserlerinde zaman zaman 'ehl-i bid'a' tabirini kullanır. Bunları muhatap alarak İslam'ı müdafaa sadedinde bazı açıklamalar yapar. Bediüzzaman'ın ehl-i bid'a olarak isimlendirdiği zihniyetin mahiyetlerini de şu ifadelerinde anlamaktayız: "Acaba, bu ehl-i bid'a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar?" (RNK, Mektubat, s. 558). "Ehl-i bid'a, ecnebi inkılapçılarından böyle meş'um bir fikir aldılar ki: 'Madem Hıristiyan dininde böyle bir inkılap oldu; öyleyse, İslamiyette de böyle dini bir inkılap olabilir" (RNK, Mektubat, s. 557). "Şeairi tağyir eden (İslam'ın alametlerini değiştiren) ehl-i bid'a diyorlar ki: 'Bu taassub-u dini bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak taassubu bırakmakla olur.'"
Bu ifadelerden, 'ehl-i bid'a'yı İslam ülkelerinde yaşayan ve taşıdıkları sinsi fikirleriyle İslam'ın bazı esas ve kaidelerini değiştirmeye ve hatta İslam'ı tamamen ortadan kaldırmaya çalışan komiteler olarak görmekteyiz.
Mektubat isimli eserinde ehl-i bid'a sayılan bu sapık fikirli insanların teşebbüslerini akim bırakacak, onların hak olarak göstermeye çalıştıkları iddia ve planları kökünden çürütecek izahlar yapan Bediüzzaman, 'tahribatçı ehl-i bid'a'yı da iki kısma ayırır:
Birinciler güya din hesabına, İslamiyet'e sadakat namına, güya dini milliyetle takviye etme telakkisiyle dine taraftar görünerek 'dinin nurlu ağacını ırkçılığın karanlık toprağına dikmek isterler.' Bu hareketleri bid'akarane bir teşebbüs olarak gören Bediüzzaman, bu adamlara dünya çıkarı için ahiretini satan alimler manasında "ulema-i su', meczup, akılsız, cahil sufiler" tabirlerini kullanır ki, bu ifadeleriyle onların gerçek kimliklerini açıklar.
İkinci kısım ehl-i bid'a ise, "millet namına milliyet hesabına unsuriyete (ırkçılığa) kuvvet vermek fikrine binaen 'Milleti İslamiyetle aşılamak istiyoruz' diye bid'atları icat ediyorlar." (RNK, Mektubat, s. 559)
Barla Lahikası'nda en büyük yedi günahın arasında 'dine zarar verecek bid'alara taraftar olmayı' da sayan Bediüzzaman (RNK, Barla Lahikası. s. 1547), bid'atı seyyie ve hasene olarak kabul eder ve bu konuda iki misal zikreder:
Birincisi: Her tarikatın kendi meşrebine göre ayrı ayrı tarz ve şekilde virdleri, zikir ve tesbihleri vardır. Bu zikirlerin asılları Kitab ve sünnetten alınmak şartıyla ve sünnete aykırı olmamak ve bütün bütün sünneti değiştirmemek kaydıyla bid'at değildir. Bu çeşit uygulamaya bazı alimler, bid'at demiş olsalar da, 'bid'a-i hasene' adını vermişlerdir. (RNK, Lem'alar, s. 610)
İkincisi: Bazı cami ve mescitlerde Peygamberimizin mübarek saç ve sakalının telleri bulunmakta ve bunlar belli vakitlerde ziyaret edilmektedir. "Bazı ehl-i takva, böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azimet noktasında ilişseler de, hususi ilişirler. Bid'a da deseler, bid'a-i hasene nev'inde dahildir. çünkü vesile-i salavattır." (RNK, Lem'alar, s. 637)
Tariflerden, yapılan izahlardan, verilen misallerden ağırlıklı olarak anlaşılan; iman esaslarını, İslami şeairleri ve ibadetlerle alakalı sünnetleri bozmaya, değiştirmeye, kaldırmaya ve unutturmaya yönelik yeni icatlar, düşünce ve uygulamalar gerçek anlamda bid'at sınıfına girmektedir. çünkü asıl itibarıyla bid'at, ahkamla ilgili bir esası kaldırıp yerine beşeri ve arzi bir 'yeniliği' getirmektir. Yoksa Efendimizin güzel adetlerine ve 'adap' olarak bilinen beşeri davranışlarına yönelik sünnetleri terk etmek, sadece bir sünnet sevabını alamamaktır. Bu arada, Kitab ve sünnetin ruhuna aykırı olmayan, "Müslümanların güzel gördüğü güzeldir" esasına uygun olarak dinin kendi dairesinde kalmak şartıyla günlük yaşantıyla alakalı, evrad ve zikirle ilgili uygulamalar ise 'bid'at-ı hasene' veya 'sünnet-i hasene' kısmına girer.
Bunun yanında, muhatabımızda bizim benimsemediğimiz veya yadırgadığımız bir davranış ve hareket görülecek olsa, onun 'nazikane, nezihane ve kavl-i leyyinle' tashihine ve düzeltilmesine gitmek gerekir.
Sözün özü:
"Bid'atların ve dalaletlerin istilası zamanında sünnet-i seniyyeye ve hakikat-i Kur'aniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir." (et-Tergib ve't-Terhib, 1:41)
"Ne mutlu o kimseye ki, sünnet-i seniyyeye ittibaından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, sünnet-i seniyyeyi takdir etmeyip bid'alara giriyor. (RNK, Lem'alar, s. 609)
Kaynak : Sorularla İslamiyet
"Kandil kutlamak bidat midir"
Kandil kutlamak bidat midir
Türkiye’de her sene “dinin kesin bir emri, fıkhi bir vecibeymiş” gibi kutlanılan özel gecelerin aslında hem İslam’ın iki ana kaynağı (Kur’an ve sünnet) tarafından “kutsal” ilan edilmedikleri bir hakikattir.
Kandil geceleri diye bilinen geceler ; Mevlid , Regaib, Mirac, Beraat ve Kadir Gecesidir.
Bu gecelere Kandil denmesinin sebebi Osmanlı padişahı 2. Selim (1566-1574) zamanında başlayarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için “Kandil” olarak anılmaya başlamıştır.
[Nebi Bozkurt, “Kandil”; Halit Ünal , Berat Gecesi maddesi. Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, 2001, c. 24, s. 300]
Devletin resmi din kurumu Diyanet’in hazırladığı ansiklopedide “kandil” maddesinde bunlar yazıyor.
Fakat kandil gecelerini bizzat organize eden, camilerde mevlid ve dua merasimleri düzenleyen, bu geceler münasebetiyle kutlama mesajları yayınlayan ve halkın kendilini kutlayan da yine Diyanet’in kendisi…
Peki bu nasıl oluyor?
Çünkü bu gecelerin kutlanması bir halk geleneği değil; devlet politikası da ondan.
Nedir devlet politikası?
İslam’ı doğuş tabiatına uygun olarak bir “pratiği olan hayat dini” olmaktan çıkarıp, “mübarek gün ve geceler dini” haline getirmek…
Gündüzün ortasında, hayatın kalbinde atan bir din olmaktan çıkarıp, el ayak çekilince, hayatın tümüyle uykuya çekildiği gece vakitlerinde hatırlanan bir “tapınak ve ayin” dini haline sokmak…
Çünkü Fransız laiklerin Hristıyanlığa layık gördüğü muamele buydu. Türk laiklerin de İslamiyete layık göreceği muamele de bundan başkası olamazdı…
İlk olarak hicretten 300 yıl sonra ilk kez Mısır’da, Şii Fatimiler döneminde Mevlid; 400 yıl sonra da Kudüs’te Mirac, Regaib ve Berat geceleri kutlanmaya, bu geceler camilerde toplu biçimde yapılan ibadetlerle geçirilmeye başlandı. Daha sonra bu kutlamalar İslam dünyasının bazı bölgelerine yayılarak gelenekleşti
Kadir gecesi haricinde ne Kur’an-ı Kerim’de ne hadis-i şeriflerde sahih bir bilgi vardır.
Din adına yapılan her şeyi, kendi tabii sınırları içinde ele almak, ne artırarak ne eksilterek, Kur’an ve onun tebliğcisi Peygamber (s.a.v.) tarafından nasıl tebliğ edilip öğretilmişse, o kadarıyla almak gereklidir. Sahabe bu dini nasıl anlamış , neler yapmış bizler nasıl anlıyor neler yapıyoruz mukayese etmeliyiz. Aksi halde kendi ellerimizle dine müdahalede bulunmuş, işimize geldiği veya hoşumuza gittiği gibi dinde bazı ilave veya eksiltmelerde bulunmuş oluruz. Bizden önceki din mensupları da (ya kasıtlı veya iyi niyetle, ama) tam da bu şekilde dinlerini değiştirmişlerdi.
Bazı alimlerin ! muhtemelen iyi niyetle zamanlarına ait bir maslahat gözeterek, ancak yeterince tahkik etmeden adına “kandil geceleri” denen gün ve gecelerle ilgili söyledikleri muhakkik âlimler tarafından eleştirilmiştir. Mesela İmam Gazali’nin “İhyau Ulûmu’d-Dîn” adlı eserine aldığı rivayet ve nakiller bu türdendir. Gazali’nin “Bu gece her rekatta Fatiha’dan sonra 11 İhlas okunmak suretiyle kılınacak yüz rekat veya her rekatinde Fatiha’dan sonra 100 İhlas okunan 10 rekat namazın çok sevap olduğuna dair naklettiği rivayet”
(İhya, I, 555 vd.)
Zeynuddin el Iraki ve İmam Nevevi gibi âlimler tarafından uydurma olarak nitelendirilmiştir.
Mevzu hadisler konusunda çalışması olan Aliyyu’l-Kari de, bu rivayetin uydurma olduğunu belirttikten sonra, Berat Gecesi namazının miladi 1010 (H. 400) yılından sonra Kudüs’te ortaya çıktığını söylemektedir.
Araştırmalar, kandil gecelerinin sonraki dönemlerde ihdas edildiğini ortaya koyuyor. Miladi 9. (Hicri 3). yüzyılda yaşayan Fakihi, Mekke’de halkın Berat Gecesi’ni Mescid-i Haram’da namaz kılmak, Ka’be’yi tavaf etmek ve Kur’an okumak suretiyle ihya ettiğini söyler. XI. yüzyıldan itibaren Şam’da Emeviler Camii’nde Berat Gecesi’nde kandiller yakılmış, bid’at nitelendirilmesine rağmen bu âdet devam ettirilmiştir.
İbn Kesir, “Halka Berat Gecesi’nde ilk tatlı dağıtan kişi Selçuklu veziri Fahrulmülk’tür.” der.
Bid’at; Peygamber ve Ashâb-ı Kirâm dönemlerinde görülmeyip onunla amel edilmeyen, hattâ bir benzeri olmayan ve İslâm’dan olmadığı halde sonradan ortaya çıkan , din ile alâkalı olup bir ilâve veya eksiltme mahiyetinde olarak ibâdet kabûl edilen , göze ve akla hoş gelen dua ,kuran okuma , namaz kılma , zikretme , düşünce görüş ve ameller , sünnete aykırı davranışların adet haline getirilmesidir.
Dinde sonradan ortaya çıkan ve hakkında herhangi bir delil bulunmayan bu gibi durumlar hakkında ALLAH Rasulu (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenler / ortaya çıkarılanlardır.”
[ Muslim, Cuma, 43.]
“Sonradan ihdas edilen her şey bid’attir”
[Nesâi, Îdeyn, 22; İbn Mâce, Mukaddime, 7]
“Her bid’at dalalettir, her dalalet de ateştedir.”
[Muslim, Cuma, 43; Ebu Davud, Sünnet, 6]
Bidat hakkındaki bu hadislerden sonra Bidatın tarifi ve kapsamı hakkındaki açıklamaları kavramamız gerekmektedir.
İmam-ı Ahmed’in ve başka alimlerin mekruh gördükleri bu “adet haline getirilmiş” toplantıları, sahabilerden İbn-i Mesud’un da aynı şekilde değerlendirdiğini şu olaydan öğreniyoruz. Bildirildiğine göre bir ara, İbn-i Mesud’un dostları kararlaştırdıkları bir yerde toplanıp zikretmeyi adet edinmişlerdi. Bunu öğrenen İbn-i Mesud bir defasında toplantı halinde üzerlerine vararak kendilerini:
“Ey dostlarım, siz Muhammed’inkinden daha doğru bir yolda mısınız, yoksa sapık bir yola mı düştünüz ?” diye paylamıştır.
(Darımi Sunen, görüşe bağlanmanın keraheti, c. 1, s. 681. Haberin sözleri şöyle: “Canımı elinde tutana yemin olsun ki, kuşkusuz siz Muhammed’in milletini ilettiği doğru yolda mısınız, yoksa kapı mı aralıyorsunuz?.)
Periyodik vakitlere bağlı olarak tekrarlanıp, sünnet ve dönüşüm (mevsim) niteliği kazanmış meşru ibadetlerin, kullar için yeterli olacak kadarını bizzat ALLAH belirleyip ortaya koymuştur (meşru kılmıştır). Buna göre bunların dışında bir takım cemaatli toplantılar ortaya konup adet haline getirilince bu durum ALLAH’ın belirleyip ortaya koyduğu cemaatli ibadetlere özenmek olur. Bu tutumun yıkım ve bozulmalara yol açacağını bilmemek safdillik olur.
Yalnız kişilerin tek başlarına yapacakları aynı nitelikteki nafile ibadetleri ile, bazı gurupların bu amaçlarla arasıra düzenleyecekleri toplantılar bu hükmün dışındadır.
Yine aynı endişeden hareket eden Ömer, altında “Rıdvan” biatinin gerçekleştiği sanılan ve bu yüzden müslümanlar arasında adeta tabulaştırılarak sanki Mescid-i Haram (Kabe) ve Mescid-i Nebevi(Peygamberimizin Medine’deki Mescidi) imiş gibi yanıbaşında namaz kılınmaya başlanan bir ağacı kökten çıkarttırmış ve yine vaktiyle Peygamberimizin namaz kıldığı bir yeri müslümanların genel bir itikâf yeri edindiklerini görünce, böyle yapanları “Peygamberimizin hatıralarını barındıran yerleri mescid mi edinmek istiyorsunuz?” diyerek azarlamıştır.
Tıpkı bunun gibi gerek tek başına ve gerekse cuma namazlarına, bayram namazlarına ve beş vakit namazlara benzeyecek şekilde, periyodik olarak tekrarlanmamak şartı ile rastgele bir araya gelmiş cemaatler halinde nafile namazlar kılmak, şeriata uygundur. Tek tek ve topluluk halinde nafile olarak Kur’an okumak, zikretmek ve dua etmek de böyledir.
Nafile olarak bazı ziyaret yerlerini gezip görmek de hep bu ana kuralın kapsamına girer. Bütün bu ibadet ve hareketlerde, gerek az sayıda ve gösterişsiz olan ile sık sık ve gösterişli olan arasında ve gerekse adet haline getirilen ile adet haline getirilmeyen arasında fark gözetilir.
Bu arada türü bakımından şeriata uygun olan, fakat sanki bir farzmış gibi devamlı bir adet haline getirilmesi bid’at olan ve müstahab veya mekruh sayılması adaklık hükümleri ile uygulama şartnamesine bağlı olan vasiyet ve vakıf gibi ibadetler aynı kategoriye girer.
İmam Nevevi ”tezkire”sinde bid’at ehlinin bir özelliğini şöyle açıklıyor:
“Dünyada nerede bir bid’atçı varsa o mutlaka hadis ehline kin besler. Kişi bidat ‘e saplanınca hadisin tadı onun kalbinden çıkar.”
Gerçekten kaç tane bidatçi ile görüşüb konuşmuşsam bazıları üstatlarının, şeyhlerinin sözünü sünnetini, peygamberin (s.a.v.) hadisi ve sünneti önüne çıkarırken bazıları da (mesela mealci denen grup gibi) şahtın ve pahtın (musteşrikler) sözlerine dini yorum ve açıklamalarına bayılırcasına bağlandıklarını görürüz. Peygamber efendimizin sünneti ve hadisleri hatırlatıldığında nefret çizgilerinin yüzlerinde belirdiği görülür.
Ashabın yapmadığı bir ibadet ibadet değildir.
Sufyan-ı Sevri’nin bidat değerlendirmesi:
“ Bidat şeytanın nezdinde her günahtan daha sevimlidir. Çünkü günahtan dolayı tövbe edilmesi akla gelir de bidatten (ibadet telaki edildiği için) tövbe edilmesi akla gelmez.”
(Bağavi-Şerhu’s sunne)
İmam Malik’in bidata bakışı:
“ Sünnet Nuh (a.s) un gemisi gibidir. Ona binen kurtulur. Ondan geri kalan boğulur.”
(Miftah’ul cenneh- Suyuti)
Abdullah b. Abbas (r.anhuma) Ebubekir ve Ömer’in sözlerini illeri sürüp sünnete ters düşen birine şöyle dedi:
“Nerde ise gökten üzerimize taşlar yağacak. Ben size Rasulullah buyurdu diyorum, siz ise, Ebubekir ve Ömer dedi diyorsunuz.
(Abdurrazzâk el-musannef sahih bir senetle)
İnsanları Bid’at konusunda yanılgıya düşüren 2 sebeb :
1. yanılgı din adına yaparken “Kur’an okuyor, namaz kılıyor , dua ediyorum , kötü bir şey yapmıyorum” yanılgısıdır. “Yaparsam ne olur , ne kaybederim” savunmasıyla cahil cesur olur tavrıyla hareket edilmesidir. Halbuki bid’at zaten kötü niyetle dinden uzaklaşmak , göze çirkin gelen amellerle yapılmaz.
2. Yanılgı ise Bidat-ı Hasene (güzel bidat) yanılgısıdır. Delil aldıkları ise ; Rasûlullah (s.a.v.) döneminde sekiz rekât olarak münferiden kılınan teravih namazın yirmi rekat olarak bir imamın arkasından kılınmasıdır :
Abdurrahman bin Abdi’l-Kâri (r.a.)’dan:
Bir gece Ömer’le (bir Ramadan gecesinde) mescide birlikte çıktık. İnsanlar dağınık bir şekilde namaz kılıyolardı kimisi kendi başına , kimisi de durmuş, bir grup da toplanmış onun arkasında namaz kılıyordu.
Bunun üzerine Ömer dedi ki:
“Bunları bir okuyucunun arkasında toplasam da onun arkasında toplu halde namaz kılsalar.”
Bu işin üzerine durdu ve nihayet onları Ubeyy bin Kâ’b‘ın arkasında onun imamlığında topladı. Sonra başka bir gece yine namaza çıktık, onları toplu halde adı geçen sahabinin arkasında namaz kılarken görünce :
“Ne güzel bid’attır bu ! Ne var ki bunu kılıp da sonra gecenin son kısmında kalkıp bunu kılanların davranışları bundan daha iyidir. (Zira) cemaat (bu namazı) gecenin başında kılıyorlardı”
[Malik ve Buhari]
(Bu hadisi Malik [salât fî Ramadân no. 3, s. 114] ve Buhari [teravih I/3, II/252], Mâlik ani’z-Zuhrî an Urve b. ez-Zubeyr an Abdurrahman asl-ı senedi ile tahric ettiler)
(Muhammed Revvâs Kal’acî, Mevsuatu Fıkhı Umar b. e!Hattâb, Kuveyt 1984, s. 125).
Alimlerin çoğunluğuna göre , tasavvufçuların “bid’at-i hasene” kapsamına soktukları şeyler haddi zatında bid’at değildir. Onlara bid’at ismini vermek yanlıştır. Çünkü bu gibi şeylerin Kur’ân ve Sünnet’te dayanakları vardır. Bunlara sonradan çıkmış şeyler nazariyle bakılamaz.
Rasûlullah (s.a.v.), şu hadislerinde bid’atin tarifini yapmışlardır:
“Sonradan ortaya çıkan herşey bid’attir; her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık insanı ateşe sürükler.”
(Muslim, Cumua, 43; Ebû Davud, Sunnet 5; Nesâî, lydeyn, 22; İbn Mâce, Mukaddime, 7).
Üstelik Rasulullah şöyle buyurmuştur :
“Sünnetime ve benden sonra raşid halifelerin sünnetine sımsıkı sarılın”.
(Tirmizî, İlim, 16; Ebu Dâvud, Sunne, 5; İbn Mâce, Mukaddime, 6)
Ömer (r.anh) bu sözü insnaları teravih namazı için topladığı zaman söylemiştir. Teravih namazı ise bid’at değil sünnetin ta kendisidir. Rasulullah’ın teravih namazı kıldığı sahih hadislerle sabittir. Yani sonradan ortaya çıkmamıştır ! Bunun delili Aişe (r.anha)’nin rivayet ettiği olaydır:
“Rasulullah (s.a.v.) Ramadanda mescitte gece bir namaz kıldı. Sahabenin çoğu da onunla birlikte o namazı kıldı. İkinci gece yine aynı namazı kıldı. Bu kez O’na tabi olarak aynı namazı kılan cemaat daha fazla oldu. Üçüncü gece . Muhammed (s.a.v.) mescid’e gitmedi. Orayı dolduran cemaat onu bekledi.
Rasulullah (s.a.v.) ancak sabah olunca mescide çıktı ve cemaata şöyle buyurdu:
“Sizin cemaatla teravih namazını kılmaya ne kadar arzulu olduğunuzu görüyorum. Benim çıkıb, size namazı kıldırmama engel olan bir husus da yoktu. Ancak ben size, teravih namazının farz olmasından korktuğum için çıkmadım”
(Buharî, Teheccud, 57).
Ebû Hurayra (r.anh)‘nın naklettiği bir başka hadiste de Rasûlullah (s.a.v)‘in Ramadan ayında, ashabtan bir grubu, Ubey b. Kab (r.anh)‘ın arkasında cemaatle namaz kılarken gördü ve “Doğru yapıyorlar, yaptıkları şey ne güzeldir” diyerek tasvib ettikleri haber verilmiştir.
(Ebû Dâvud, İkâmetu’s-Salâ, 190)
Peygamber (s.a.v.) , teravih namazını cemaatle kılmayı terketmesinin nedenini belirtmiştir. Ömer(r.anh) ise ,bu gerekçenin ortadan kalktığını görünce (artık peygamber yoktu ve faraz kılınma durumu ortadan kalkmıştı) , teravih namaznın tekrar cemaatle kılınmasını başlatmıştır. O halde Ömer (r.anh)ın bu uygulaması , bizzat nebi (s)’in uygulamasına dayanmaktadır.
Ömer (r.anh)in bu uygulamasının bid’at olmadığı ortaya çıktığına göre , sözünde geçen “bid’at” kelimesi ne demektir ?
Ömer (r.anh)’in bu ifadesindeki bid’at kelimesiyle şer’i anlamı değil sözlük anlamı kastedilmiştir.
Sözlükte bid’at, geçmişte bir örneği olmaksızın yapılan şeydir. Teravihin cemaatle kılınması bir uygulama olarak Ebu bekir (r.anh)in hilafeti döneminde ve Ömer (r.anh)’in hilafetini ilk dönemlerinde mevcut değildir. Bu sebeble sözlük anlamıyla bu yenilik (bidat) sayılabilir ; zira bunun geçmiş örneği yoktur.
Aynı meseleye şer’i açıdan bakıldığında durum farklıdır, zira bu uygulama peygamber (s.a.v.) in tatbikatında mevcuttur.
Şatıbi şöyle der;
“Bu itibarla bunu bidat olarak adlandıran kişinin (ki isimlendirme konusunda bir tartışma söz konusu değildir ) bundan dolayı şer’i bid’at anlamında Ömer (r.anh)in sözünün ifade ettiği mana ile istidlal etmesi câiz değildir. Zira bu kelimeyi asıl amacından saptırmakla olur.”
(Şatıbı, el i’tisam)
Bu konuda büyük imamların sözleri şöyledir :
İbni Teymiyye (rahimehullah) şöyle der; Ömer (r.anh)in bu güzel uygulamayı bid’at olarak adlandırması ,tamamen sözlük olarak bir adlandırmadır, şer’i değildir.
Bunun sebebi bid’at kelimesinin ,sözlük olarak geçmiş bir örneği olmaksızın yapılan her şeyi içermesidir. Şer’i olan bid’at ise hakkında şer’i bir delil olmaksızın yapılan uygulamadır.
İbn Kesir ,bid’atlerin iki türlü olduğunu söylemiştir:
1. Bid’at kavramı bazen şer’i anlamda kullanılır. Peygamber (s.a.v.)‘in; “sonradan ortaya çıkarılan her yenilik bid’attir ve her bid’at sapıklıktır” ifadesi bunun örneğidir.
2. Bid’at bazende sözlük anlamında kullanılır. Ömer (r.anh)ın insanları teravih için topladığı ve onların da buna devam etmesi üzerine söylediği “bu ne güzel bid’attir” sözü de bunun örneğidir.
(ibn’i Kesir tefsiri)
İmam Ebû Hanife‘ye Ömer (r.anh)‘ın bu hususta yaptığı uygulama sorulunca, şöyle demiştir:
Teravih namazı hiç şubhesiz muekked bir sünnettir. Ömer, bu namazın cemaatle ve yirmi rekat kılınmasını şahsi bir ictihadı ile yapmadığı gibi, bir bid’at olarak da emretmemiştir. O, kendisinin bildiği şer’î bir esasa ve Muhammed (s.a.v.)‘in bir vasiyetine dayanarak böyle yapmıştır
(et-Tahtavî, Haşiye, 334)
İmam-ı Rabbani, Mektubat isimli eserinde:
“Bid’atın hasenesi olmaz. Hepsi mezmundur.” Dedikten sonra güzel bir misal verir.
“Ulemadan bazıları namazda niyet için kalben dileyerek dille söylemeyi bidatı hasene diye anlatmışlardır. Halbuki Resulullah (s.a.v.) efendimizden, ashabı kiramdan, tabiini izamdan niyetin dille yapıldığına dair hiçbir şey anlatılmadığı gibi bu manada sahih ve zayıf bir rivayet dahi yoktur. O kadar ki, onlar ayağa kalkar kalkmaz (yani kametten sonra) ilk tekbiri almışlardır. Bu durumda niyeti dille söylemek bidat olur. Bunun içinde bidatı hasene demişlerdir. Ama bu manada bu fakir (İmam Rabbani) der ki: Bu bidat sünnet bir yana farzı dahi kaldırmaktadır. Şundan ki; insanların pek çoğu bu durumda niyet işinde yalnız dille olanı ile yetinecekler ve kalplerini hazır edemeyeceklerdir. İşte o zaman namazın farzlarından biri olan kalple niyet, tamamen bırakılacak, namaz dahi fesada girecektir”
(İmam Rabbani- 186. mektup)
Şunu da tekrar vurgulayalım ki, Peygamberimiz “Her bid’at dalalettir. (sapıklıktır)” şeklindeki bu genel-geçer cümlesini, onu genellik niteliğinden soyutlayarak “Her bid’at dalalet (sapıklık) değildir” şeklinde tersine döndürmek, normal bir yorumlama çabasından çok, Peygamber Efendimize karşı çıkmaktır ki, buna hiç kimsenin ne yetkisi ve nede hakkı olmamalıdır.
Huzeyfe b. el-Yamân‘ın rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte:
“ALLAH bid’at sahibinin orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, sarfını (maddi yardımını), şehadetini kabul etmez. O, kılın yağdan çıktığı gibi İslâm’dan çıkar. ”
(İbn Mace, Mukaddime, 7/49).
Bu ikaz karşısında müslümanların dikkatli davranacakları ve bid’atın ne olduğunu araştıracakları muhakkaktır.
Abdullah b. Abbâs (r.anhuma)‘dan rivâyet edilen bir hadiste şöyle buyrulur:
“ALLAH, bid’at sahibinin amelini, bid’atından vazgeçinceye kadar kabul etmez.”
(İbn Mâce, Mukaddime, /50).
Amellerinin kabul edilmeyeceğini bilen bir müslüman korkar ve neyin bid’at olup, neyin olmadığını araştırır.
Kaynak :www.islam-tr.net
Bidat nedir ki bu kadar çirkin sayılıyor?
Bidat nedir ki bu kadar çirkin sayılıyor?
Pazar
İmam Rabbanî denince akla sünneti ihya, bidatleri imhargelir.
Ve daha önce gördüğümüz gibi, ona göre bidatin iyisi kötüsü, güzeli çirkini olmaz.
Bunları açmalıyız, ama önce bidati tanıyalım. Kısaca bidat:
Dinde sonradan ortaya çıkan her türlü ekleme ve çıkarmalardır.
Burada din kavramı ve kapsamı önemlidir.
Daha önce söylediğimiz gibi, dinin sabite sayılan alanına "din" ve bu alandaki hükümlere de "usulü"d-din" diyebiliriz.
Akide ve ibadetler dinin sabite alanıdır. Sabite olması demek, sabit kalması demektir. Bunlarda hiçbir değişme ve değiştirme olmaz. Allah Rasulü zamanında nasıl idiyseler kıyamete kadar da hep öyle kalacaklardır.
Namaz o zaman nasılsa şimdi de öyledir, öyle olmalıdır. Melek o zaman ne idiyse şimdi de odur
Kemal Paşazade"nin dediği gibi:
Şerîat kim serây-ı Kibriyâ"dır / Hakîkat mülküdür muhkem binâdır.
Anun taşını kim oynadursa / Yerine başını koymak revâdır…
Dünyayı öteye geçmeyen, ibadet ve sevap kastıyla yapılmayan her uygulama, teknik ve düzenleme ise dünyevi işlerdir. Bu sebeple Allah Rasulü meşhur "hurma aşılama" olayında, "Siz dünya işlerinizi iyi bilirsiniz" demiş ve dünyaya ilişkin konularda bilimin önünü açmış, değişimi onaylamış, düşünme ve üretmeye fırsat hazırlamıştır.
O halde bu alandaki yenilikler bidat sayılmaz. Elektrik, araba, minare gibi araçlar bidat olmazlar. Biz de bidat değiliz.
Bidat sadece ibadet ve akide alanında olur. Allah Rasulü"nün hiç yapmadığı ve yapılmasına izin vermediği her inanç ve ibadet türü, ya da ibadetlerdeki her ekleme ve çıkarma bidattir.
O nafile namaz kılmış ve dileyen kılabildiği kadar kılsın demiş. O halde kişi günde bin rekât nafile namaz kılsa bidat işlemiş olmaz. Ama mesela "filan gece yüz rekât namaz kılmalıyız" derse bidat işlemiş olur.
Bunun için fıkıhçılar şöyle bir kural zikrederler:
"Eşyada aslolan ibahadır, ibadetlerde aslolan ise haramlıktır".
Yani hakkında şeri yasak bulunmayan şeyler ve fiiller helaldir, ama yapılabileceğine dair şeri izin bulunmayan ibadetler ise yasaktır.
Bir fiil ki dünyaya bir faydası yoktur, sadece sevap almak için yapılır, işte bu durum onun ibadet olarak yapıldığını gösterir.
Bir ibadet dinde varsa vardır, yoksa sonradan ihdas edilemez.
Buna bağlı olarak:
"İbadetlerde şekil, sayı, zaman ve mekân belirleme Şariin/Din koyucunun hakkıdır".
Kimse ibadetlerde sayı koyamaz, ibadetin zaman ve mekânlarıyla oynayamaz. Mesela tespihi 33 değil de 43 kez yapalım diyemez. Derse sevap değil günah almış olur. Haccı Zilhicce"de değil de başka günlerde yapalım diyemez.
Bidat, bağlamına göre farklı anlamlarda kullanılmış olabilir.
Mesela inanca ilişkin konularda bidat deyince; Allah"ın sıfatları, ahiret, imamet ve sahabe gibi konularda ehlisünnet gibi inanmayan Haricîler, Şia, Kaderiyye, Mutezile vb. batıl fırkaların inançları akla gelir.
Kayıtlamaksızın sadece bidat deyince ilk akla gelen de bu itikadi bidattir.
Bu tür bidatin bir kısmı küfürle eş anlamlıdır. Geri kalanı küfür değilse de katil ve zina gibi büyük günahlardan daha büyük günahtır.
Fıkıhta bidat; her çeşidiyle sünnete ve sahabe uygulamasına karşıt olan anlamında kullanılır.
Sonuçta bu da öncekiyle aynı kapıya çıkar.
Bidati dar anlamda sünnetin, geniş anlamda dinin karşıtı olarak görünce dinde yerilen ve yok edilmesi için savaşılması istenen bir şey olduğu kendiliğinden anlaşılmış olur.
"İşte benim dosdoğru yolum budur, bunu izleyin, diğer yollara girmeyin yoksa bu sizi O"nun yolundan saptırır" (6/153) anlamındaki ayette yer alan "diğer yollar"a, bidatler de dâhildir.
"Kim şu dinimizde, onda olmayan bir şey ihdas ederse bu reddedilir".
"Kim, yolumuza uymayan bir iş yaparsa o makbul olmaz".
"Sözlerin en iyisi Allah"ın kitabı, yolların en iyisi Muhammed"in yolu, işin en kötüsü de sonradan ortaya çıkarılanlardır ve her bidat sapıklıktır"
"Allah bidatçiya, bidatini terk edinceye dek tövbe kapısını kapatmıştır".
Peki İmam Rabbanî"ye göre bidatin güzeli çirkini neden olmaz. Onu da Cuma günü görelim.
Bidat Nedir BİD’AT NE DEMEKTİR
Bidat Nedir
BİD’AT NE DEMEKTİR
Bid’at : Peygamber (s.a.v.) efendimiz zamanında olmayan bir şeyi ibadet olarak yapmak veya inanmaktır. Herevî’ye göre: “Bid’at: Kitab ve sünnette gizli veya aşikar mesnedi (sened, dayanak) olmayan şeydir.
Bid’at-ı Hasene ise, Kitab ve Sünnette gizli veya aşikar mesnedi olan demektir.
Örnek; minare. Rasulullah(s.a.v.9 efendimiz ezanın yüksekte okunmasını emretmesi, minarenin yapılmasına dair iznin gizli işaretir.
Peygamber (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz “Bid’atlerin hepsi sapıklıktır” diye beyan ettiler.
Ortaya çıkarılan her bid’at (dinde yenilik),
İslam binasını yıkmak için atılan bir adımdır.
Bid’atler üç kategoride ele alınmıştır.
Birincisi İtikatta bid’attir.
Bunu işleyen küfre girer.
İkincisi amelde yapılan bid’atlerdir.
Bunları işlemek büyük günah işlemektir.
Üçüncüsü Bid’at-ı hasenedir.
Bunlar ibadetlerde değil, adetlerde bid’atlerdir.
Bunları işlemek günah değildir.
Masada yemek yemek, kaşık ve çatal kullanmak gibi.
BİD’AT
1- Kur’an-ı Kerim okumayı, zikir dua, namaz, tesbih v.b. şeyleri para ile yapmak.
2- Ölü yemeği yapmak ve yemek, kabir üzerinde mum yakmak, gelin ve cenaze önünde aşikare zikir yapmak
3- Nafile namazları cemaatla kılmak…
Regaib, Kadir, Beraat, Tesbih ve sair nafile namazlar gibi.
4- Ta’dil-i erkânı terk etmek. Karganın gagasını yere vuruşu gibi namaz kılmak.
5- Namazda imamdan önce secdeye varmak, imamdan önce secdeden kalkmak gibi.
6- Namazda safları düzeltmemek gibi.
7- Kur’an-ı Kerimi ve ezanı teganni ile okumak
8- Cenazelerde kabristanın içinde baş sağlığı vermek. Daha sonra 40. Gece , 52. Gecelerde mevlid okutmak, yemek vermek .
9- Hutbe okunurken salatü selam getirmek, imamın duasına amin demek
10- Namazdan sonra ki tesbihatlarda ayetel kürsi yerine salaten tüncina okumak
11- İsrafcı kimseye (ehil olmayana) sadaka vermek, camide dilenmek.
12- Kabirlere çabut bağlamak, dilek dilemek, Anaya, babaya, evladın üzerine yemin etmek.
Örnek : “Anam avradım olsunki bu iş şöyledir” veya;” Çocuklarımın ölüsünü öpeyimki bu öyledir.” diyerek yemin etmek.
Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...
-
KAMİL NASİHATLAR نصائح كاملة NESAİHUN KÂMİLE Sevgi Işığınız, Kalbiniz Rehberiniz Olsun. Dünya peşinde koşan, duru bir âdem idi...
-
Online Yıldızname Burcu Hesaplama 1. Yol: Arapça Harflerle Ebced Yöntemi Öncelikle "cinsiyet"inizi seçin ve aşağıdaki ...
-
HAZRETİ YUSUF'UN HAYATI İKİNCİ BÖLÜM Neticede Hz. Yusuf (a.s.), kendisine sahip çıkacak bir yakını olmadığından birkaç yıl dah...