14 Nisan 2016

Görmeniz Gereken Beş Paralel Evren




Görmeniz Gereken Beş Paralel Evren


Evren tüm gizemiyle etrafımızı sarıyor. Aslında sarmıyor olabilir. Evrenin ne olduğu belli değil. Ancak görebildiğimiz her şeyin içinde yer aldığı şeye evren diyoruz. Geçtiğimiz yüzyıla kadar bilim insanları bizim evrenimiz ile uğraşmaktayken, daha sonra başka evrenler olabileceği gibi düşünceler ürettiler. Başka evrenler öyle bir- iki tane de değil. Sınırsız sayıda ve genişlikte oldukları düşünülüyor. Bu düşünceye çoklu evren ya da paralel evren deniyor. Tek gerçeklikten ziyade çoklu bir gerçeklik olduğu  öteden beri insanın gerçek arayışında belirmeye başlamıştı. Bilgi farklı paradigmalarla dönüşmüştü. Günümüzde sanal gerçeklik ile ulaştığımız nokta evrenin o kadar da eşsiz olmadığını düşündürüyor.Çoklu evren kuramının hem bilgi çağındaki sanal hayatımıza hem de yanılsamaya alışkın yaşantımıza uygun olduğunu söyleyebiliriz. Çoğu dinin benzer bir anlayışa sahip olması da örnek verilebilir. İslam anlayışına göre Allah’ın dünyaların efendisi olması ve İslam felsefesinde Fahreddin Er-Razi gibi düşünürlerin mümkün dünyalardan bahsetmesi bize yakın örneklerdendir.
Görülmesi gereken evrenler deyince gidip görmekten bahsetmiyoruz. Seyahat etmeniz gerekmiyor. Zira zihin başka evrenlere açılıyor olabilir. Evrenleri sadece görmek yeterli olabilir. Bunun için hayal gücünüzü kullanmanız gerekiyor.

Cansız Olan

İnorganik maddeden organik maddeye geçiş hala bir sır. Bilim canlılığın nasıl oluştuğunu açıklayamıyor. Peki canlının olmadığı bir evren nasıl olurdu? Daha önce hayat nedir başlığında benzer sorular sormuştuk. Canlılığın ne olduğu kesin değil, ancak canlı ayrımı nerede başlıyor? Böyle bir ayrımın olmadığı evrende hayat nasıl olurdu? Böyle bir evren bizim için karşıt-evren olarak algılanabilir. Tabi ki hayatı bize yakın taraflarıyla görmüyorsanız. Canlılık ayrımının muğlaklığını sorguluyorsanız böyle bir evren gayet olağan gelecektir.

Yalansız Olan

İnsanlar ne zaman yalan söylemeye başladı? Belli ki diğer canlılarda da bir aldatma, kandırma eğilimi var. Ancak soylu gerçekleri ve ahlakı olan insanın yalan söylemesi nasıl açıklanabilir? Bir kere, kendine yalan söylenmesini istemeyen biri nasıl yalan söyler? İnsan hayatında, özellikle de modern olanında, mantık aramak saçma olabilir. Biz yalan söylenmeyen bir evreni tahayyül edelim. Herkes doğruları söylese nasıl bir tarih oluşurdu?

özel teşebbüs

Endüstrisiz Olan

Diyelim ki Avrupa rekabet ile kaynamadı ve sömürü ileri noktalara ulaşmadı. Gerekli olanı değil de en fazlayı üretmek için endüstri oluşmadı. Böyle bir evrende doğal hayatlar sürmemiz daha iyi olur muydu? İnsanlığın endüstriyel üretime bulaşmadığı, yani çılgın tüketim yolunu seçmediği bir hayat tasarlayınız. Belki tüm bu gelişmişliğin aslında tüketmişlik olduğunu görebilirsiniz.

Sömürüsüz Olan

Çağdaş Yaşam Modernite Nedir Modern Yaşamak Tarzı Neden Önemi Anlamı
Sömürünün ne olduğu tartışılabilir. Ancak bugünkü anlamda sömürü çağdaş zamanların tüketim toplumu ile oluştu. Modernite öncesi toplum sömürünün ötesini düşünemediği veya ilkel dürtüleri el vermediği için sürdürüyordu. Günümüzde ise sömürü insanlığın yüz akı olmakla övünenlerce gerçekleştiriliyor. İlkel savaş dürtüsüyle hareket etmek, gelişmiş olduğunu iddia edip sömürmek kadar kötü değildir. Gelişmiş ülkeleri barındıran batının, bilimsel keşifleri diğerlerini ezmede değil, aydınlatmada kullandığı bir dünya düşünelim. Acaba teknoloji iyilik için kullanılsa insanlığın sonu bu kadar erken olmayabilir miydi?

Nükleersiz Olan

 paralel evren
Nükleer gücün, ya da en azından nükleer silahların olmadığı bir dünya düşünelim. Belki daha iyi bir insanlık ve olumlu bir hayat tasarladınız. Ancak büyük olasılıkla yanıldınız. Garip bir tezat olacak, ama nükleer silahlar şimdiye kadar insanlara barış getirmiştir. Evet, tüm hayatımızı saniyeler içinde yok edebilecek bu güç şu ana kadar hayatımızı muhafaza etmede kilit önemdedir. Nükleer gücün olmadığı bir dünyada savaşlar daha sık olacaktır. Soğuk Savaş soğuk kalmış ise bunu nükleer gerginliğe borçludur. Artık bir savaşta herkesin kaybedeceği durumdayız. Bu yüzden savaşmıyoruz. Tarih boyunca savaşlardaki sivil ölümlerin artarak ilerlediği göz önüne alınırsa, ateşlenmediği sürece nükleer silahların faydalı olduğu bile söylenebilir. Nükleer güce sahip olunmayan bir hayatta ise sürekli savaş kaçınılmaz olacaktır. Biraz tarih okuması ile fark edeceksiniz. Bizi kendimizden koruyan sınırsız ölümdür.

13 Nisan 2016

KENDİNİZE AZIK EDİNİN


KENDİNİZE AZIK EDİNİN


Şüphesiz ki, Azığın En Hayırlısı Takvâdır.” (Bakara: 197) “Dini Allah’a Has Kılarak İhlâs İle Kulluk Et. İyi Bil ki Hâlis Din Ancak Allah’ındır.” (Zümer: 2-3)
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:“-Müferridler yarışı kazandılar!”  “-Müferridler kimlerdir yâ Resulellah?” “-Onlar o kimselerdir ki, Allah-u Teâlâ’nın zikrine bütün benlikleri ile dalmışlardır, başka şeylerle uğraşmazlar. Bu zikir onlardan yüklerini indirmiştir, kıyamete hafif olarak gelirler.” (Hâkim)

Hakikat Dergimizin 79. sayısında “Saâdet-i Ebediye’nin yarışını kimler kazandı?” başlığı altındaki yazıda geçen iki Hadis-i şerif’in mânâsının okuyanlar tarafından anlaşılmadığı görülünce, anlayabilecekleri bir tarzda izah etmemiz zaruri oldu. Lüzumuna binaen tekrar neşrediyoruz.
Cenab-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Ey Ebu Zerr! Gemiyi yenile, çünkü deniz derindir. Tekmil azığını al, çünkü sefer uzaktır. Yükünü hafiflet, çünkü dağlar arasında yol sarp ve meşakkatlidir. Amelini halis kıl, çünkü iyiyi kötüden ayırt eden Allah basirdir, her şeyi her yapılanı görür.”
Şimdi bu Hadis-i şerif’i izah edelim:
•
“Yâ Ebâ Zerr! Gemiyi yenile.”
Yani daima Kelime-i tevhid’le meşgul ol.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif’lerinde:
“İmanınızı yenileyiniz. “Lâilahe illallah” Kelime-i tevhidini çokça söyleyiniz.” buyurmuşlardır. (C. sağir: 3581)
Yaratılmışlar “Lâ”dan ibarettir. “İllâllah”ta kalabilmek için dâima Kelime-i tevhid’i yâdet, imanını yenile.
Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyorlar:
“Bir kimse hulûs-u kalp ile ‘Lâilâhe illâllah’ derse cennete girer.” (C.sağîr)
Bir kardeş rüyasında bir adama: “Lâilâhe illâllah” deyip deyip yumrukla vuruyormuş. Öyle ki adam bir kuş kadar küçülmüş. Bıraktığında yavaş yavaş yine büyümeye başlıyormuş.
Düşman düşmandır, hemen karşına nefis dikilir. Dünya denizi de zaten seni bekliyor.
Allah-u Teâlâ’dan gafil kaldığın anda gemin su alır batarsın. Daima yenilemek lâzım ki, gemi o dünya denizine batmasın. Hele bugün! Biraz uyudun mu battın gitti. O batanlar çok konuşur, fakat battığını bilmez.
•
“Çünkü deniz derindir.”
Gafil olursan dünya denizine batarsın, bir daha çıkamazsın, boğulup gidersin. Ebedi hayatın yok olur. Dünyaya batanlar bir daha kolay kolay çıkamıyor. Arâyiş-i kâzibeden kurtulmak için bu Hadis-i şerif’i gerçekten yaşamamız gerekiyor
Nitekim Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
“Bir kurtarıcı olarak ellerinden tutar, dünya denizinden çeker çıkarır.” (Fethür-Rabbani. 5.Meclis)
Bu sözler ve bu nasihatlar da dünya denizinden tutup çıkarmaktadır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde de şöyle buyuruyorlar:
“Siz kendisine dünyaya rağbet göstermemek ve az konuşmak hasleti verilmiş bir kimse gördüğünüz zaman ona yaklaşınız (sözlerini dikkatle dinleyiniz). Çünkü o kimse hikmetli söz söyler.” (İbn-i Mâce: 4101)
•
“Tekmil azığını al.”
Ahirete taalluk eden bütün sermayeni topla, çünkü bir daha dönüşü olmayan bir yola çıkıyoruz.
Kiralık evlerde oturmakta olan kiracıların bir evden bir eve taşınırken bütün eşyasını beraberinde götürüp, sevdiği mallarından bir tek halı, bir tek havlu bile bırakmayacağı herkesçe bilindiği halde; her şeye muhtaç olan kabir evine gidenlerin, sevdiği eşyalarından kısmen olsun beraberinde bir şey getirmemeleri gerçekten hayret verici bir durumdur.
Halbuki sen ebedî bir sefere çıkıyorsun, bir daha dönüş de yok. Ahiret için tarlanı dünyada ek ki, orada azığın hazır olsun. Yolcu olduğunu unutma. Çantan elinde bulunsun.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Dünyada garip, yahut yolcu gibi ol, nefsini ehl-i kuburdan (kabirde imiş gibi) say!” (Tirmizi)
Bir insanda bu halin bulunması çok faydalıdır. Çünkü garip insan kötülük yapamaz. Yolcu ise eline çantasını almış yol almakla meşguldür. Sonra kabirde bulunanların hali ile hallenmemiz tavsiye ediliyor. Şimdiden kabre girmiş gibi. Çünkü ölüme mahkûmuz.
Nefis ölmeyi hiç istemez. Onu bu hususta terbiye etmek için birinci planda ölümü çok anmak ve çöl yolculuğuna çıkacak olan bir insanın bu tehlikeli yolculuktan başka bir şey düşünmediği gibi düşünmek lâzımdır.
Orada eyvah dememek için insan dünyaya niçin geldiğini, nereye gideceğini, niçin yaratıldığını ve ne yapmasının gerektiğini şimdiden düşünmeli, vukuu muhakkak olan ölüm için elde fırsat dilde ruhsat varken hep hazırlıklı bulunmaya çalışmalıdır. Kazanıldığı zaman, ebedi bir hayat kazanılmış olacak.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr: 18)
Çanta elinde hazır olsun. “İrcıîy!” davetinin ne zaman geleceği belli değil, amma gelecek. Her nefes insanı kabre çekiyor, ömür tükeniyor. Ölüm ve kabir için hazırlıklı olan kimse, ölümden irkilmez. Davet geldiği zaman hemen göçer. O zaten teslim olmuştu, emir bekliyordu, emir de geldi.
Kalanla giden arasında bir gün fark var. İşte geldik işte gidiyoruz. Bugün üstteyiz yarın alttayız. Bugün yataktayız yarın topraktayız. Bu akşam burada, yarın akşam oradayız. Vaktimiz gelince hep gideceğiz de emir bekliyoruz.
Hayat yolculuktur, sen yolcusun. Yapabildiğini yap, bugünkü işini yarına bırakma.
•
“Çünkü sefer uzaktır.”
Âlem-i berzaha gidiyorsun, yolculuk uzun olduğu gibi dönüşü de yok. Çantayı sakın bırakma, bıraktığın anda davet gelebilir. Hazırlıklı bulun, vasiyetini yapmayı da unutma.
Âyet-i kerime’de buyurulduğu üzere:
“Rabbim! Beni dünyaya geri döndür. Belki yapmadan bıraktığımı tamamlar ve sâlih amel işlerim.” (Müminun: 99-100)
Demek orada hiç fayda vermeyecektir. Çünkü Âyet-i kerime’nin devamında şöyle buyurulmaktadır:
“Hayır! Bu söylediği sadece kendi lâfıdır. Tekrar diriltilip kaldırılacakları güne kadar, önlerinde geriye dönmekten onları alıkoyan bir berzah vardır. “ (Müminun: 100)
•
“Yükünü hafiflet.”
Dönüşü olmayan ahiret gününde hafif olmak, hiç şüphesiz ki bahtiyarlıkların en büyüğüdür.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“-Müferridler yarışı kazandılar!”
“-Müferridler kimlerdir yâ Resulellah?”
“-Onlar o kimselerdir ki, Allah-u Teâlâ’nın zikrine bütün benlikleri ile dalmışlardır, başka şeylerle uğraşmazlar.
Bu zikir onlardan yüklerini indirmiştir, kıyamete hafif olarak gelirler.” (Hâkim)
Bu müferridler iki türlüdür:
Birincisi ahiret müferridi.
İkincisi dünya müferridi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin bu Hadis-i şerif’lerinde tarif buyurduğu müferridler ahiret müferridleridir.
Dünya müferridlerini de biz açacağız size.
Ahiret müferridleri bütün benlikleri ile âlemlerin Rabbine yönelmişler, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin nurlu yolu üzerindedirler. Dünya malının ağırlık olduğunu, hesaba mucip olduğunu bilirler. Onlarda hiç dünya malı bulunmaz. Dünyada iken yavaş yavaş dünya yüklerini sırtlarından attıkları için hesapları kolaylaşmıştır.
Bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyuruluyor:
“Kulum beni zikrettiği zaman ben onunla beraberim.” (Buhârî)
Allah-u Teâlâ’nın zikrine öylesine dalmışlardır ki, rikkatli bir kalp ile yalnız şunu isterler:
“Allah’ım! Rızânı ve hoşnutluğunu diliyoruz. Bize o rikkatli kalbi ver ve o kalp ile yürüt.”
Onlar Allah-u Teâlâ’dan hiçbir şey istemezler. Onlarda başka bir arzu yoktur ve yaşamaz.
Allah-u Teâlâ murad ederse kulunu istediği gibi hallendirir, o halleri O koyar ve o kul o hallerle hemhâl olur.
Bu hale vâsıl olanlar çok az kişidir, âdeta tek kişi.
•
“Yükünü hafiflet, çünkü dağlar arasındaki yol sarp ve meşakkatlidir.”
Gerçekten Allah-u Teâlâ insanları inceden inceye suale tâbi tutacak ve zerreden hesaba çekecek.
Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Yer müthiş bir sarsıntı ile sarsıldığı zaman!
Yer bütün ağırlığını dışarıya çıkardığı zaman. İnsanın: ‘Buna ne oluyor?’ dediği zaman!
İşte o gün yer, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir.
Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir.
O gün insanlar, yaptıklarının kendilerine gösterilmesi için gruplar halinde (ilâhî divana) çıkarlar.
Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onun mükâfatını görür.
Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onun cezasını görür.” (Zilzâl: 1-8)
İnsanoğlu başıboş bırakıldığını zanneder. Halbuki iş onun sandığı ve düşündüğü gibi değildir. Kıyamet gününde ona soracak ve yaptıklarının cezasını görecektir.
Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Fakat o, sarp geçidi geçmeye katlanamadı. Sarp geçidin ne olduğunu bilir misin?” (Beled: 11-12)
Allah-u Teâlâ bu sarp geçidin ne olduğunu sormakla engelin büyüklüğünü ve aşmanın güçlüğünü beyan buyurmuş oluyor.
İnsanla cennete varan yol üzerinde bulunan bu sarp geçit, ancak Allah-u Teâlâ’nın bahşedeceği imanla aşılabilir. Kullarına karşı engin merhamet sahibi olan Allah-u Teâlâ bu geçidi katetme yolunu da göstermiş oluyor.
Bu sarp geçidi geçmesi, yokuşu açması için Allah yolunda cömertlik yapması, bu uğurda gayret sarfetmesi gerekmektedir.
Allah-u Teâlâ bu sarp geçidi aşmada imanın en büyük âmil olduğunu, müminlerin birbirine Allah yolunda zahmet ve güçlüklere tahammül etmeleri için sabrı tavsiye etmelerini, mahlûkata merhamet hususunda birbirine tavsiyede bulunmalarını beyan buyuruyor:
“Sonra iman edenlerden olmak, birbirine sabrı tavsiye edenlerden, merhametlilerden olmayı tavsiye edenlerden olmaktır.
İşte bunlar sağ tarafta yerlerini alan sağın adamlarıdır.” (Beled: 17-18)
Bu Âyet-i kerime’lerde yapılan iyiliklerin, amel ve ibadetlerin ancak imanla birlikte yapıldığı takdirde menfaat vereceği belirtilmektedir.
Kitapları sağ tarafından verilecek olan Ashâb-ı yemin, hem kendilerine hem de başkalarına huzur ve menfaat veren kimselerdir.
•
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Asır sûre-i şerif’inde buyuruyor ki:
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten hüsran içindedir. Ancak iman edip amel-i sâlih işleyenler, birbirlerine Hakk’ı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.” (Asır: 1-3)
Burada görülüyor ki bütün insanlar hüsran içindedirler, ancak iman edenler kurtuluyor. İnsan iman edip amel etmezse, o iman onu kurtaramıyor.
Kişi iman etmekle beraber, amel-i sâlih işlerse, Hakk’ı bilir Hakk’ı tavsiye ederse, Hakk’ta sabreder ve sabrı tavsiye ederse hüsrandan kurtulmuş oluyor.
Buradaki sabır, kötülüklerden içtinab etmek ve ettirmektir.
Bu Asır sûre-i şerif’inde öyle incelikler var ki, Allah-u Teâlâ lütfetmeyip hiçbir Âyet-i kerime indirmeseydi, nizam-ı ilâhî için bu sûre-i şerif kâfi gelirdi.
Buna rağmen yine herkes tehlikededir. Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“İnsanlar helâk olmuşlardır, ancak âlimler müstesna. Âlimler de helâk olmuşlardır, amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk olmuşlardır, ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahipleri de büyük tehlike üzerindedir.” (K. Hafâ)
Bu Hadis-i şerif’e bakılırsa durum cidden çok korkunçtur. Bu korkunçluğu arzedeceğimiz ikinci Hadis-i şerif daha bariz bir şekilde belirtmektedir.
Bu helâk olanlar kimlerdir? Sayıları ne kadardır?
Bu hususta Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ebu Said-i Hudrî -radiyallahu anh- Hazretlerinden rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“(Kıyamet günü) Allah Tebâreke ve Teâlâ: ‘Ey Âdem!’ buyuracak. O da icabet ederek: ‘Buyur Yâ Rabbi! Buyruğunu bekliyorum. Bahtiyarlık ve her hayır senin emir ve fermanında tecelli eder.’ diyecek.
Allah-u Teâlâ: ‘Cehenneme gidecekleri seç.’ buyuracak. Âdem Peygamber: ‘Cehenneme gönderileceklerin sayıları ne kadardır?’ diye soracak. Allah-u Teâlâ: ‘Binde biri cennete, dokuzyüzdoksandokuzu cehenneme!’ diye cevap verecek.
Cenab-ı Hakk Âdem peygambere böyle buyurduğu sırada, bunu duyan çocuklar ihtiyarlayacak, her hamile kadın çocuğunu düşürecek.
Ve o anda mahşer halkını sarhoş sanırsın, halbuki onlar hiç de sarhoş değillerdir. Bununla beraber Allah’ın azabı çok şiddetlidir.” (Buharî. Tecrid-i Sarih: 1373)
Bu öyle bir duyuruş ki; bir taraftan Âdem Aleyhisselâm’a duyuruyor, bir taraftan halka duruyor, bir taraftan da kıyamet kopuyor. Bu öyle bir andır.
Allah-u Teâlâ bu Hadis-i şerif’leri teyid eden bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak lâzımsa, O’na yaraşır şekilde öylece korkun. Sakın siz müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.” (Âl-i imran: 102)
Bu Âyet-i kerime karşısında bir âlim değil, bir veli değil, peygamberler dahi korktu.
Yusuf Aleyhisselâm Hazret-i Allah’a münâcât yaparken:
“Allah’ım! Müslüman olarak ruhumu al ve beni sâlihler zümresine kat!” diye niyaz etti. (Yusuf: 101)
Bir peygamber iken Allah-u Teâlâ’ya sığınıyor.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz “Sizden hiç kimse amel ve ibadeti ile kurtulamaz.” buyurdular. Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Efendilerimiz “Sen de mi yâ Resulellah?” diye sordukları zaman “Evet” buyurdular, “Meğer Allah-u Teâlâ rahmeti ve fazlı ile beni koruya.” (Müslim)
Demek ki bir insanın kendisine dayanması, kendisine güvenmesi, ibadetlerini ileri sürmesi en büyük cehalettir. Bu güvenenlerin hepsi, nefis putuna dayanmaktan ileri gelir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesna, diğerleri hep ateştedir.
– Onlar kimlerdir Yâ Resulellah?
Benim ve Ashâbımın yolunda olanlardır.” (Ebû Davud)
İnsanların helâk olduğunu belirten Hadis-i şerif umuma âit, bu Hadis-i şerif ise hususa yani Resulullah Aleyhisselâm’ın ümmetine âittir.
Yetmişiki fırka cehenneme giriyor. Acaba sen hangi fırkadansın bir düşün!
•
“Amelini halis kıl”
Amel ve ibadetlerde ihlâs üzere bulunmak, her işte yalnız Allah rızâsını gözetmek, O’nun rızâsından başka şeyleri karıştırmamak şarttır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Ve yalnız Rabbine rağbet et!” (İnşirah: 8)
O’nun dışındaki sebep veya gayelerde duraklayıp kalma, başka maksada bağlanma, bütün niyet ve çalışmalarında ancak O’na yönel. Allah için çalışana Allah yeter.
Allah-u Teâlâ diğer Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“O gün ki ne mallar fayda verir, ne de oğullar. Meğer ki Allah’a tamamen salim ve temiz bir kalp ile gelenler ola.” (Şuarâ: 88-89)
Ahirette geçer para kalb-i selimdir.
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruyor:
“Dini Allah’a has kılarak ihlâs ile kulluk et. Dikkat edin, halis din Allah’ındır.” (Zümer: 2-3)
Allah-u Teâlâ kendi rızâsına mahsus olandan başkasını kabul etmez.
•
“Amelini halis kıl. Çünkü Allah basirdir, her şeyi her yapılanı görür.”
İmam-ı Şârani -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
“Ben Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin kırkbin Hadis-i şerif’ini ezberledim. Sonra onların içinden kırkını seçtim. O kırklar içinden dördünü, dördünün içinden de birini seçtim. Eğer bununla amel edersem kurtulacağıma kanaat getirdim.
Buyururlar ki:
“Dünyada kalacağın kadar dünya için çalış. Ahirette kalacağın kadar ahiret için çalış. Allah’a muhtaç olduğun kadar Allah için amel işle. Cehennem azabına tahammülün nisbetinde da orası için çalış.”
Dünya hayaldir, ne ki varsa serî’üz-zevaldir. Ahiret de ebedîdir. Şu halde ebedi hayatının sermayesi için çalış.
Nitekim Allah-u Teâla Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azığın en hayırlısı takvâdır.” (Bakara: 197)
Allah-u Teâlâ dünya hayatında yolculuk için kullarına azık edinmelerini emredince, ahiret için de azık edinmelerinin yolunu göstermektedir.
Âyet-i kerime’den anlaşıldığına göre; insan için iki yolculuk kararlaştırılmıştır. Birisi dünyada yolculuk, birisi de dünyadan yolculuktur. Dünyada yolculuk için yiyecek, içecek, binecek ve gerektiğinde harcayacak azık lâzım olduğu gibi, dünyadan yolculuk için de azık lâzımdır. Bu da mârifetullah ve muhabbetullahla, O’nun hıfz-u himayesi altına girmekle olur. Bu takvâ azığı diğerinden daha hayırlıdır.
“Ey akıl sahipleri! Benden korkun!” (Bakara: 197)

Benim emirlerime aykırı davranmaktan sakının.

Fatih Sultan Mehmed




Fatih Sultan Mehmed
Osmanlı topraklarına saldıran Karaman beyini cezalandırdıktan sonra, ilk iş olarak İstanbul’un fethi hazırlıklarına başladı. Bizansı ortadan kaldırmayı kafasına koymuştu. Projesini bizzat kendisinin yaptığı Rumelihisarı denilen azametli kale dört ayda bitirildi. Asya kıyısında Yıldırım’ın inşâ ettirdiği Anadolu hisarı vardı, böylece boğaz kesilmiş oldu.
Kışı Edirne’de geçirerek savaş hazırlıkları yaptı. Ortaçağ insanının hafsalasının alamayacağı azamette, iki tonluk gülle savurabilen, ikibin asker tarafından çekilen muazzam toplar döktürdü. 6 Nisan 1453’de muhasara başladı. 22 Nisan gecesi yetmiş parçalık donanma Kasımpaşa sırtlarından kaydırılarak Haliç’e indirildi. Sultan Mehmed’in karadan gemi yürütmesi akıllara durgunluk vermişti. 29 Mayıs günü sabah namazını müteakip yapılan duadan ve hükümdarın hitabesinden sonra yapılan nihai taarruzda İstanbul fethedildi.
Osmanlı bayrağını Topkapı üzerinde gören ve o andan itibaren Fatih ünvanını alan Sultan Mehmed, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin müjdesine mazhar olmanın verdiği sevinçle atından inip yere kapandı ve Allah-u Teâlâ’ya hamd ve senâda bulundu.
Resulullah Aleyhisselâm Fetih’ten sekizyüz sene kadar evvel bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştu:
“Kostantiniyye muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır, onu fetheden askerler ne güzel askerlerdir.” (Ahmed bin Hanbel)
İstanbul’u fethettiğinde Fatih Sultan Mehmed 21 yaşında idi. 30 Yıllık hükümdarlığı sırasında yirmiden fazla devleti ve bu arada iki imparatorluğu tarih sahnesinden silmiş, topraklar kendisinden bir asır sonra 20 milyon kilometre kareye ulaşmıştır.
Devrinde 308 cami yapılmış, büyük âlimler yetişmiş, mühim eserler yazılmıştır. Fatih, her sene en son keşiflere göre ordunun silahlarını yeniletmiş, ikinci derecede bir deniz kuvveti olarak teslim aldığı donanmayı, dünyanın birinci deniz kuvveti haline getirmiştir.
Ortaçağ’ı kapatarak Yeni Çağ’ı açan Fatih Sultan Mehmed Han, güya ihtida edip Yakup Paşa adını alan Venedikli bir yahudi tarafından zehirlenerek şehid edilmiştir. Vefat ettiğinde 49 yaşında idi ve nereye yapılacağını kendisinden başka kimsenin bilmediği bir sefere çıkıyordu.
•
Fatih Sultan Mehmet Han, hıristiyan mimarla, muhakeme esnasında gayri ihtiyari bir adım önde bulunmuştu. Bunu gören kadı Hızır Efendi;
“Beyim geç şuraya hasmının yanında dur.” diyerek kendilerini ikaz etmişti.

Fatih Sultan Mehmet döneminde, cami yapmak amacıyla arsası elinden alınan bir kişinin kadıya müracaat etmesi sonucu, kadı Fatih Sultan Mehmet’i suçlu bulmuştu. Adama arsası iade edildi.

Sultan Murad:


Sultan Murad
Derviş gazi diye anılan, kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan Sultan Murad; Varna ve Kosova gibi iki büyük meydan savaşı kazanmış, İstanbul’u muhasara etmiş, Fatih Sultan Mehmet gibi evlât yetiştirmiştir. Osmanlılar onun zamanında dünyanın birinci devleti haline geldiler.
Haçlı orduları 1444’de Osmanlı topraklarına doğru yürümüşlerdi. Sultan Murad Han 40 bin kişilik ordusu ile Balkanları aşıp düşmanı Varna’da yakaladı. Demir zırhlarla kaplı haçlı ordusunu gören hükümdar ellerini kaldırarak niyazda bulundu:
“İlâhi! Mümin kullarını benim günahımın çokluğundan ötürü küffar elinde zebun etme. İlâhi! Habib’in hürmeti için, ümmetini sen sakla ve sen mansur ve muzaffer eyle!”
Bu içli duâdan sonra mücahidler “Âmin... Âmin...” sesleriyle düşmanın üzerine atıldılar, çembere alınan haçlılar imha edildiler.
Sultan Murad müstesna dehâda devlet adamı ve kumandan idi. Halk tarafından en çok sevilip sayılan bir hükümdar olarak bilinir. Halka karşı daima teveccühkâr, fakirlere karşı cömertti. Bu lütuflarını hıristiyanlara da gösterirdi. İnce ruhlu, hassas bir insandı. İlmî sohbetleri sever, ulemâyı himaye eder, onlara muayyen tahsisat verirdi.

Hacı Bayram Velî -kuddise sırruh- Hazretlerini Edirne’ye dâvet etmiş, günlerce başbaşa sohbet etmişlerdi. Kendisini müridliğe kabul buyurması için ricada bulunduğunda bu isteği reddedilerek şu cevabı almıştı. “Hünkârım! Sizin işiniz başka, bizim işimiz başkadır. Her işte Allah’ın rızası vardır. Senin bir günlük adaletle hükmetmen, altmış yıllık nafile ibadetten hayırlıdır.”

Yıldırım Beyazid




Yıldırım Beyazid
Yıldırım Bayezid; ülkesinde demir gibi bir disiplin ve mükemmel bir âsâyiş kurdu. İlmi ve ulemâyı sever, şikâyeti olan şikâyetini bizzat kendisine duyurabilir, haklıysa isteği hemen yerine getirilirdi. Bir kimse tek başına eşya yükü ile, hiç rahatsız edilmeksizin memleketi bir baştan öbür başa geçebilirdi.
Kosova savaşından yedi yıl sonra Hıristiyan Avrupa 130 bin kişilik bir ordu ile Osmanlıların üzerine yürümüştü. Sultan Beyazid, kendisine Yıldırım ünvanını kazandıran bir süratle Niğbolu’ya gelerek düşmanın önünü kesti. Yapılan savaşta mağrur haçlı ordusuna Niğbolu mezar oldu, 100 bin ölü, 10 bin esir verdiler. Savaş sonunda esir düşen düşman kumandanı Korkusuz Jan“Başımıza Yıldırım düştü” demiştir.

Murad Hüdâvendigâr




Murad Hüdâvendigâr
Murad Hüdâvendigâr, samimi bir müslüman, dâhi bir asker ve âdil bir devlet adamı idi. Dervişlere ve ulemayâ hizmet etmekle tanınmıştır. “Derviş gazilerin, şeyhlerin sultanı” diye anılır.
Hangi şehirde bulunursa bulunsun, Cuma namazını cemaatle kılar, namazdan sonra fakirlere sadaka dağıtırdı. Fethettiği yerlerde kurduğu adaletli ve âlîcenap idare sayesinde gayr-i müslim halk, bir daha Bizans hakimiyetini aramamışlardır.
Haçlı ordusuna karşı savaşılacağı zaman şöyle bir niyazda bulunmuştur:
“Yâ Rabbi! Bunca kere duâmı kabul edip beni mahrum bırakmadın. Yine benim duamı kabul eyle. Mülk ve kul senindir. Sen kime dilersen ona verirsin. Ben nâçiz bir kulunum. Sen benim fikrimi ve sırlarımı bilirsin. Benim maksadım mal ve mülk değildir. Ben yalnız senin hâlis rızânı isterim. Bu müminleri küffar elinde mağlup edip helâk eyleme. Yâ Rabbi! Bunca nüfusun katline beni sebep eyleme. Onları mansur ve muzaffer eyle. Bu müminlerden bir tekinin ölümünü bana gösterme. Askerim için ruhumu teslim etmeye râzıyım. Onlar için ben canımı kurban ederim. Tek sen kabul eyle. Yâ Rabbi! Müminlerin uğruna beni fedâ kıl. Evvelce beni gazi kıldın, şimdi şehadet nasip eyle.”
Sekiz saat gibi kısa bir zaman içinde haçlılar büyük bir bozguna uğradılar. Sultan Murad savaş alanını gezerken bir sırplı tarafından hançerlenerek şehid edilmiştir.

Osman Gazi



Osman Gazi
Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi de devletin temellerini adalet üzerine kurmuş ve bu adalet sayesinde dünyaya hüküm eden bir devlet haline gelmişti.
Osman Gazi son derece dinine bağlı, adaletli, Allah yolunda cihaddan bir an bile geri durmayan bir mücahid idi. Osman Gazi oğlu Orhan Gazi’ye şöyle vasiyette bulunmuştu:
“Allah’ın buyruğundan gayrı iş işlemeyesin. Bilmediğini şeriat ulemasından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın. Sana itaat edenleri hoş tutasın. Askerine in’am ve ihsanı eksik etmeyesin ki, ihsanın kulcağızadır. Zalim olma. Âlemi adaletle şenlendir. Cihadı terk etmeyerek beni şâd et. Ulemâya riâyet eyle ki, şeriat işleri nizam bulsun. Nerde bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbal ve hilm göster. Askerine ve malına gurur getirip şeriat ehlinden uzaklaşma. Bizim maksadımız kuru bir kavga ve cihangirlik davası değildir. Yolumuz Allah yoludur. Maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır.”

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...