25 Ekim 2013

Hz. Muhammed s.a.v.peygamberimizin sözleri:


Hz. Muhammed peygamberimizin sözleri:

+ En üstün ibadet, sıkıntı anında sabırla kurtulmayı beklemektir.
+ Nasıl bir hayat yaşıyorsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl öldüyseniz, öyle de dirilirsiniz.
+ Haksızlıkla bir makama ulaşan kimse, haddini aşmış sayılır.
+ En hayırlınız Kur'an 'ı öğrenen ve öğreteninizdir.
+ Gülerek günah işleyen ağlayarak Cehenneme girer.
+ Bir gün birisiyle dost olduğunuzda, yarın onun bir düşman olabileceğini unutmayın.
+ Ana babalarınıza iyilik ediniz ki, çocuklarınız da size iyilikte bulunsun.
+ Cihadın en faziletlisi zalim sultan katında hakkı söylemektir.
+ ALLAH-u Teala buyuruyor: "İnsanoğlunun oruç hariç bütün iyi amelleri kendisi içindir; ama oruç benim içindir ve ben mükafatını vereceğim.
+ İman ikiye ayrılır; yarısı sabır ve yarısı da şükürdür.
+ Sabırlı ve temkinli davranmak Allah’tan; acele etmek ise şeytandandır.
+ Sizden bir kimse mescide girdiğinde oturmadan önce iki rekât namaz kılsın.
+ Ümmetim dinar ve derhemi (parayı, maddi varlıkları) yücelttiği zaman onlardan İslam'ın heybeti kaldırılır. İyilikle emretmeyi terk ettikleri zaman da vahyın bereketinden mahrum kılınırlar.
+ Üç şey vardır orucu bozmaz: Hacamat olmak (kan aldırmak), kusmak, ihtilam olmak.
+ Sakın kendisine verdiğin kıymeti sana vermeyenle arkadaş olma.
+ Siz iffetli (namuslu) olunuz ki, hanımlarınız da iffetli olsunlar. Anne babanıza iyilik ediniz ki, çocuklarınız da size iyilik etsinler.
+ Rabbını gazablandıracak bir meselede sultanı hoşnud eden(etmeye çalışan) Allah'ın dininden çıkmış olur.
+ Pehlivan, herkesi yenen kimse değildir. Pehlivan, ancak öfke zamanında kendini tutan kimsedir.
+ Müslüman kardeşine sahtekârlık yapan, ona zarar veren ve ona hile yapan bizden değildir.
+ Mü’minin saygınlık ve onuru; Allah’ın kendisine verdiğine kanaat edip, insanlardan bir şey beklememesidir.
+ Mümin) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.
+ Kim Allah ile kendisinin arasını düzeltir, güzel yaparsa; Allah da onun, insanlarla arasını düzeltir, güzel yapar. Kim iç dünyasını (kalbini, niyetini) düzeltirse, Allah da onun dışını (davranışlarını) düzeltir.
+ Kim Allah Teala yolunda bir gün oruç tutsa, Allah onunla ateş arasına, genişliği sema ile arz arasını tutan bir hendek kılar.
+ İki sesi Allah sevmez: Musibete uğradığında feryat etmeyi ve nimete kavuştuğunda saz çalmayı.
+ Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık için savaşan bizden değildir. Irkçılık üzere ölen de bizden (Müslümanlardan) değildir.
+ Görmediği halde, vaat edilen cennet için, peşin olan şehveti terk eden kimseye ne mutlu.
+ Cennet (nefse ağır geldiği için) hoşlanılmayan şeylerle, cehennem de şehvete hitap eden şeylerle kuşatılmıştır.
+ Bana benzemekten en çok uzak olanınız, cimri, ağzı bozuk ve çirkin söz söyleyen kimsedir.
+ Başkalarının kusurlarından bahsetmek istediğin vakit, kendi kusurlarını hatırla. o zaman başkalarının kusurlarıyla alakadar olmaya hakkın olmadığını hatırlarsın.
+ Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur.
+ Bela insanın diline bağlıdır. bir kimse bir şeyi yapmam” dedi mi, şeytan her işini bırakıp onu yaptırana kadar uğraşır.
+ Erdemin en büyüğü, seninle ilişkilerini kesene iyilik etmen, senden esirgeyene vermen, sana kötülük edeni bağışlayıp, dost elini uzatmandır.
+ İnsanı helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah’a şirk koşmak, sihir, Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu.
+ Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.
+ Şu 6 şeyi devamlı yapacağınıza dair bana söz verin; ben de cennete gireceğinize kefil olayım: Konuştuğunda hep doğru söyleyin, Söz verdiğinizde hep sözünüzde durun, Size güvenildiğinde bu güveni sakın istismar etmeyin, Namusunuzu titizlikle koruyun, Gözlerinizi haramdan sakının. Haramın her türlüsünden çekinin.

SİZLER İÇİN ELİMDEN GELDİĞİNCE PAYLAŞTIM DOSTLAR.

Hadisler neden doğru yola iletmezler.



Allah bizlere Kur'an-ı Kerim'i Türkçe olarak indirmiştir bir de bunun yanında hadisleri de Peygamberimiz söylemiştir iddia sı vardır. Diyebilirmisin açıklamak isteyen Allah canımı alsın ki bu gerçektir , deliliniz var mı ki bu kadar mühim bir iddiada bulunup emin olamadan Peygambere iftara ediyorlar.

(17)İsra 36:
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.

Ben Peygamberimizin asla ve asla hiçbir zaman Kur'an hükmü dışında söz söylemediğini şu Ayetlerle sıralıyorum Allah'ın Ayetleriyle:

(69)Hakka Suresi
40. Hiç şüphesiz o (Kur'an), çok şerefli bir elçinin sözüdür.
41. Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz!
42. Bir kâhin sözü de değildir (o). Ne de az düşünüyorsunuz!
43. (O), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
44. Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı,
45. Elbette onu kıskıvrak yakalardık.
46. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık).

Daha da vardır yazmıştır, o Ayetten sonrakilerde hadis yazması emredildi ya da Peygamberimizin Allah'ın emrine uymadığını iddia edip Hadis yazdığına dair deliliniz varsa kaynağı ile birlikte yazarsanız çok sevinirim çok bilgilenirim.

İSLÂM’A DAVET METODU VE NAHL: 125’İN TEFSİRİ:


İSLÂM’A DAVET METODU VE NAHL: 125’İN TEFSİRİ:



بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ

وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ




“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et. Onlarla en güzel yolla mücadeleni yap! Şüphesiz ki Rabbin yolundan sapanları da en iyi bilenin ta kendisidir. O hidâyette olanları da çok iyi bilendir.” (Nahl: 125)

İslam davetçisinin Tebliğ konusunda Nahl: 125'i dikkate alması ve buradaki emri göz önünde bulundurması gerekmektedir. Nahl sûresi Mekkî bir sûredir ve 125. ayeti de Kureyşlilere karşı silah kullanma emrinin verilmediği; buna karşılık Peygamberimize, müşriklere yumuşak ve nazik ifadelerle davet görevi verildiği sırada inmiştir. Bu ayetin muhatabı her ne kadar müfred (tekil) olsa da hükmü geneldir, tüm Müslümanları bağlayıcıdır. Bu, Kur’an’ın bir ta’lîm ve terbiye metodudur. Peygamberin şahsında, hem ona, hem de onun ümmetine hükümler va’z etmek.. Bu ayetin, kâfirlere karşı savaşma emri veren ayetten (Bakara: 190) sonra nesh edildiği yaklaşımı yanlıştır.

Bu ayet, savaş yapmaksızın iman edeceği umulan kimseler hakkında muhkemdir. Farklı bakış açısı olan tüm ayetleri emredildiği/ va’z edildiği şartlar altında anlamak ve değerlendirmek gerekir. Nesh konusu da bu değerlendirmeyle açıklığa kavuşacaktır. Yani şu yada bu ayet hükümsüz demek yerine şu şartlarda geçerli demek daha isabetli olacaktır. Şartları sâkıt olan bir hükme, o şartlar avdet edinceye kadar mensûh demekte mahzur yoktur. Her şeyin en doğrusunu Yüce Allah bilir. Bu girişten sonra mezkur ayetin kısa açıklamasına geçeceğiz. Burada nesh konusunu açmayacağız. Konu konuyu açamamalı! Buna dikkat edilmesini öneririz. Zira konuşulan konu mecrasından taşarsa, sapar. Ancak yeri gelmişken bir cümle söyleyelim. Alimlerin kendi aralarında tek celsede çözecekleri meseleler, avamlarca bir ömür çözülememektedir. Özellikle ihtilaflı konularda ilmi yeterli olmayanlar cür'etkâr davranıp her konuda fikir yürütmemelidir. Her iş, ehline bırakılmalıdır. Kimse hekim önlüğü giymekle ameliyat yapamaz, kimse de hakim cübbesi giymekle hüküm veremez! Din konusunda gelişigüzel konuşmak, örneği verilen konularda yanlış yapmaktan daha büyük bir cinayettir. Bu noktaya dikkat edilmesini öneririz. Biraz önce girişini yaptığımız Nahl Sûresinin 125. ayetini tefsir etmeye inşâallah geçebiliriz. “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et. Onlarla en güzel yolla mücadeleni yap!” (Nahl: 125)

İbn Cerir’e göre hikmet, Allah’ın indirmiş olduğu Kitap ve Sünnettir. Güzel öğüt ise, Kitap ve Sünnetteki yasakların ve insanların başına gelen azapların ve helaklerin, Allah’ın azabından korkup sakınmaları için, kendilerine hatırlatılması suretiyle “onlarla en güzel yolla mücadeleni yap” ifadesinde olduğu gibi, tartışmaya ihtiyaç olan kimselerle en güzel şekilde; güzel hitap, nezaket ve yumuşaklıkla tartışma yapmak anlamındadır. Davetçi kimse, Kur’an ve Sünneti muhataplarına ulaştırırken rıfk, merhamet, yumuşaklık, nezaket ve güzel hitap sınırlarını aşmamalıdır. Gerekmedikçe sesini yükseltmemeli ve mütebessim olmalıdır. Aramızda itikâdî yada İslâm tasavvuru bakımından ayrılık yani bir nev’i tartışma bulunan kimse, bizim kendisinin iyiliği için çabaladığımızı düşünmedikçe, konuşulanlara değer vermez, önyargılı dinler ve savunma mekanizmasıyla her şeye bir bahane uydurabilir. Bu hikmetsiz ve basiretsiz davranış da sonuçta hayırlı semereler vermez. Davet, tebliğ ve tartışmalarda muhatap haddi aşıp, zulme sapmadıkça, İslâm’la alay edip, hakaret etmedikçe; bizler yumuşak ses tonuyla, tebessüm eden bir yüzle ve güzellikler uman bir duyguyla sohbet yani arkadaşça, dostça bir ortamda konuşmalara yön vermeliyiz. Yani sohbeti yönlendiren kişi, Müslüman davetçi olmalıdır. İpler hakaret ve zulüm anlamında ehil olmayan ellere geçerse davetin şekli de değişir.

Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Aralarından zulmedenler müstesnâ olmak üzere kitap ehli ile ancak en güzel yolla mücadele edin ve deyin ki: “Bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir. Biz ancak O’na teslim olanlarız (Müslümanlarız).” (Ankebût: 46)

Bu ayetin tefsirinde Allâme Mevdûdi’ye kulak verelim: “Yani, zulmedenlere karşı, işledikleri zulmün derece ve şekline göre daha değişik bir tavır takınılabilir. Başka bir deyişle kişi Hakk’a çağıranın zayıf, pısırık olduğunu zannettirecek şekilde herkese, her zaman aynı yumuşaklık ve nezaketle davranmamalıdır. İslam, kendisine tâbi olanların yumuşak huylu, nazik ve mutedil olmalarını ister, fakat onlara zalim ve günahkârların kendilerini hiç dikkate almayacakları şekilde zayıf ve pısırık olmalarını da istemez. Yani tartışma, karşıdaki kişinin düzeltilebilmesi için medenî ve saygılı bir dilde, ölçülü bir şekilde yapılmalıdır. Tebliğ eden kişinin asıl amacı, muhatabının kalbini uyandırmak, ona hakkı ulaştırmak ve onu doğru yola getirmek olmalıdır. O, tek gayesi karşısındakini yenmek olan pehlivan gibi davranmamalıdır. Daha çok, kendi yaptığı bir hatayla hastanın daha kötüye gitmemesi için çok dikkatli davranan ve onu mümkün olduğunca az sorun çıkararak iyileştirmeye çalışan bir doktor gibi olmalıdır. Bu talimat burada özellikle Kitap Ehli ile tartışmalar için verilmiştir, fakat bu dini tebliğ etme konusunda verilmiş genel bir talimattır ve Kur’an’ın birçok yerinde buna değinilmiştir. Mesela: “Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl: 125) “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan şeyle sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.”(Fussilet: 34)

“Sen kötülüğü en güzel olan ile sav. Biz onların (seni) ne ile nitelendirmekte olduklarını çok iyi biliyoruz.” (Mü’minûn: 96)

“Sen af yolunu tut, iyiliği (Urf ile) emret ve cahillerden de yüz çevir. Sana şeytandan bir vesvese gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, her şeyi işitendir, en iyi bilendir.” (A’râf: 199, 200)

Bu cümlelerde Allah bizzat, hak yol davetçilerinin takip etmesi gereken en iyi yolu göstermektedir. Bu metod şöyledir: Karşıdaki insanın hatasını veya sapıklığını, tartışmanın temeli yapmayın. Bilakis, karşınızdaki ile aranızda var olan ortak doğruları mücadeleye başlangıç noktası yapın. Yani tartışma, ihtilaflı noktalardan değil, ortak ve üzerinde anlaşmaya varılmış noktalardan başlamalıdır. Daha sonra üzerinde anlaşılan noktalardan yola çıkılarak muhataba sizin farklı olduğunuz noktaların, üzerinde anlaşılanlara uygun olduğu anlatılmalıdır.”
ادْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ 
أَحْسَنُ
“Rabbinin yoluna Hikmet ve Güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!" (Nahl: 125)

Demek ki, tebliğ esnasında bu iki noktaya mutlaka dikkat edilmelidir. Hikmet ve güzel öğütten yoksun bir çağrı İslam daveti değildir. Böylesi bir mücadele hikmetsiz bir çabadır. Davetin meşru olabilmesi için; Allah'ın belirlediği ilkeler çerçevesinde olması gerekmektedir. Hak olan bir hedefe batıl şekilde ulaşılamayacağını hatırdan çıkarmamak gerekir. Bu din nasıl Allah'tan ise; onun davet şekli de Allah'ın belirlediği şekilde olması gerekmektedir. Keyfimize göre hareket etmemiz câiz olmaz.

“(Her ne kadar emredilmese de) şöyle davranırsam, sonuçta İslam'a daha çok hizmet edebilirim!” şeklindeki düşünce biçimleri yanlıştır ve bu, nefse uymaktır. Oysa nasıl ki, insanları Allah’ın vahyine davet ediyorsak, davet metodu da Allah’ın “en güzel mücadele” diye açıkladığı ve emrettiği biçimde olmak zorundadır. Allah davet metodu olmayan bir din göndermemiştir. Hayatın en küçük birimlerini bile vahiyle ihya etmeyi ihmal etmeyen Rabbimiz, dinin tebliği gibi en önemli bir meselenin davet şeklini insanların keyfî arzularına terk eder mi hiç? Bu iş, insanların arzularına bırakılmış olsaydı dünyada tebliğ ve davet için başvurulması mümkün tüm vasıtalar ve yöntemlerin doğru kabul edilmesi gerekirdi. Bu durumda hak ile bâtıl birbirine karışırdı. Bunun doğru olabileceğini bile düşünmek, apaçık Nasslara aykırıdır. Rabbimiz “onlarla en güzel şekilde mücadele et” buyurmuştur. Bu emrini de Kitap ve Sünnet çerçevesinde açıklamıştır. Hikmet ve güzel öğüdü terk edip, nefse uyarak insanlara İslam'ı anlatmak; insanlarla en güzel şekilde mücadele etmemektir. Bu iki kavramı yukarıda kısaca tanımıştık. Tekrar hatırlatıcı bilgilendirme ile, yukarıdaki açıklamalarımızın özetleneceği maddeler halinde davet metodunu yahut tebliğ yöntemini yani tebliğcide bulunması gereken şartları açıklayıp konumuzu bitirelim.

Öncelikle tebliğcide bulunması şart olan bu iki kavramı tanıyalım. Hikmet; muhatabın zihin, psikoloji, yetenek ve içinde bulunduğu diğer şartları gözeterek hareket etmektir. Ancak, aynı metodu herkese ve her gruba aynen uygulamamak gerekir. Öncelikle muhatabın hastalığının durum ve seviyesi tespit edilmelidir. Her insanın aynı psikolojide, aynı zekada, aynı eğitim seviyesinde ve aynı sosyal statüde olduğu varsayımıyla tek tip hitap yanlıştır. Hatta, unutulmamalıdır ki, aynı sosyal çevrede yada grupta bulunan insanların bile kişiliksel özellikleri, bilgi ve zekaları eşit değildir. İşte Hikmet ve Güzel Öğüt kişinin tebliğ sırasında dikkatli, basiretli, uyanık, anlaşılır ve iyi niyetli olmasını sağlar. Bu iki ilke sayesinde Müslüman, muhatabının zihnine ve kalbine hitap eder, güven verir. Kasetçalar gibi herkese aynı dinletiyi sunmaz. Şimdi ana hatlarıyla Peygamberimizin tebliğ yöntemini özetleyelim.

Her davetçinin şu dört şart çerçevesinde hareket etmesi gerekir:

1) Tebliğci nazik, güler yüzlü, merhametli, sabırlı, soğukkanlı ve bağışlayıcı olmalıdır. Kabalık, katı kalplilik, saldırganlık, intikam, kötü konuşma, kin, nefret ve nefsî davranışlardan sakınılmalıdır.

2) Davet sade, basit ve anlaşılır olmalıdır. Felsefî, sloganik, karmaşık ve yabancı kelimelerle örgülü söylemlerden kaçınılmalıdır.

3) Câhil, art niyetli, kendini bilmez, anlayışsız ve bozguncu kimselerle faydasız münakaşa ve tartışmalara girmemelidir. Muhatabın hafife alan ve alay eden davranışları sezilirse onurlu bir şekilde tartışmaya son verilerek; zamanı ve emeği boşa harcamamalıdır. Bazen davetler, bu şekilde kısırdöngüye girebilir. Bu durumlarda tebliğe son vermek gerekir.

4) Davetçi hitap ettiği inatçı kişilerin tahrik, cehâlet ve zorbalıkları haddi aşarsa; onurlu ve izzetli bir şekilde onlara yaptıklarının karşılığını meşrû olarak misliyle vermelidir. Tebliğci sükûnet ve soğukkanlılığını koruyarak onlara ağızlarının payını vermelidir ki; kibir, taşkınlık ve saygısızlıklarıyla üste çıkıp, kendilerini haklı görmesinler. Ayrıca davetçi muhataplarının edepsizlik ve patavatsızlıkları haddi aşınca heyecan ve sinirle aklî muhakemesini kaybetmemelidir. Tebliğci hitap ettiği kişilerin tahrikleriyle galeyana gelerek kendini kaybederse ne dediğini bilmez hale gelebilir. Tebliğci çoğu kez denenen tahrik tehlikesine dikkat etmezse; o esnadaki konuşmalar sinirli, yüksek sesli ve sert olacağı için; davetçi üstün gelse dahi muhatap, konuşmaları nefsî kabul edecek ve anlatılanlar kendisine hiçbir fayda sağlamayacaktır.

Bu dördüncü şarta göre; muhatap taşkınlıklara, hakaret ve karalamalara başlamışsa, davetçi sükûnetini ve soğukkanlılığını yitirmemelidir. Fakat dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır ki; o da, karşılıklı konuşmanın tansiyonu çok yükseldiği için tebliğci muhatabına karşı saygınlığını ve İslamî duruşunu yitirip dağılmaması gerekmektedir. Ancak bu duruşuyla tartıştığı şahsa etkili olabilir. Zira o esnada fikirler düğümlendiği için, sonraki zamanlar için dinleyicinin tefekkür (düşünme) kapısını tümden kapatmamak gerekir.

Son olarak, şu noktayı beyan edelim; tebliğin bu aşaması ancak en ağır tahrikler karşısında bile soğukkanlılığını yitirmeyenler içindir. Yoksa hakaret, kabalık, saygısızlık, patavatsızlık ve alay karşısında hemen öfkelenip kendini kaybedenler için değildir... Çünkü kişi öfke anında aklı başında hareket edemez ve sağlıklı düşünemez. Sonuçta da hikmetle ve güzel öğütle tebliğ yapma imkânı bulamaz. Müslümanların tebliğde bu temel şartlara uygun hareket etmeleri zorunludur. Bu izahatlardan sonra anlıyoruz ki, kişi muhatabına sadece mantıksal yönden ikna metodları kullanmamalı; onun duygularına da hitap etmelidir. Aynı şekilde sadece kötülüklerin yasak olduğu üzerinde durmamalı; insan fıtratındaki kötülük aleyhtarı duyguyu da canlandırmaya çalışmalıdır. Tüm insanların fıtrattan gelen faziletler ve vicdan taşıdıkları, tebliğ esnasında unutulmamalıdır. Ayrıca kötülüklerin sonuçlarıyla muhatabını uyarırken; iyiliklerin güzel ve faydalı şeyler olduğunu anlamasını ve sevmesini de sağlamalıdır. İnsanlara sadece akıl-mantık çerçevesinde söz söylemenin yetmeyeceğini bilerek, insanların duygusal canlılar oldukları gerçeğini dikkate alarak, vicdanlarına ve duygularına da hitap edilmelidir.

"En güzel bir şekilde mücadele et" emri bütün bu anlatılanların gözetilmesini gerektirir. "Güzel öğüt" olmadan "güzel mücadele" olmaz! Tebliğci öğütçüdür, Öğütte ise; hitap edilenin iyiliğini, mutluluğunu isteyerek ve bu duyguyu muhataba hissettirerek hareket edilir. Öğütçü; karşısındakini küçük gördüğü, kendi ilmi ve üstünlüğü ile övündüğü gibi bir davranışa ve yanlış algılamalara neden olmamalıdır. Böylece İslam'ı duyan kişi, inşâallah onunla doyar ve başka kaynaklarda doyum aramaz. Bütün işlerin sonucunu yaratacak olan ise ancak Allah'tır. Biz, bize düşeni yaparız. Allah yarattıklarını çok iyi bilmektedir.

".. Şüphesiz ki senin Rabbin kendi yolundan sapanı bilendir ve hidâyete ereni de bilendir." (Nahl: 125)

Ayette emredilen “en güzel şekilde mücadele” görevini en güzel şekilde gerçekleştirdiğimiz zaman bizim görevimiz tamam olur. Allah hidâyete layık olanı da, olmayanı da çok iyi bilmektedir. 
Bu ayete uygun bir yaşam süren Müslümanlardan Allah razı olsun…

Bazı kimseler, “ben falan kimseye defalarca gittim, anlattım. Görevimi yaptım. Artık o adamın ayağına gitmem” diyor. Bu tür davranışlar doğru mudur? Davetin bir süresi var mıdır? Kısaca buna da değinerek konumuzu tamamlayalım.Öncelikle şunu söyleyelim ki; davetçi ne kendisini büyük görecek, ne de muhatabını küçük görecektir! Ne kendisi Peygamberden üstün, ne de davet için ayağına gideceği kimse Ebû Cehil’den daha alçaktır! Peygamberimiz, Ebû Cehil’in ayağına defalarca gitmişse, bizde onun ümmeti olarak Ebû Cehil’lerin ayağına gideceğiz. Bu konuda ne ümitsizliğe düşeceğiz ve ne de kibir ve gurura kapılacağız!! Büyüklük ancak Allah’a yakışır. Müslümanlara düşen ise, Allah’ın kullarını “en büyük olan” Allah’a teslimiyete çağırmaktır. Tebliğ daveti tüm dünya Allahu Ekber diyinceye kadar devam eder. Davet ve tebliğ ancak şu iki durumdan birisiyle son bulur. Ya davetçi vefat eder, görevi biter. Yada davet edilecek kimse ölür, muhatap imtihanını tamamladığı için, ona karşı bizim de sorumluluğumuz son bulur. Yani iki taraftan biri ölünceye kadar tebliğ sorumluluğu düşmez.

Nefsânî duygu ve kişilik zaaflarıyla çevremizdeki bazı insanlara tavır koymak, ilişkiyi ve daveti kesmek asla doğru değildir. Ne kadar da inatçı ve inkârcı olursa olsun Firavun kadar değildir sanırım. Allah, iman etmeyeceğini bildiği halde Hz. Musa ve Hz. Harun’u Firavun’un ayağına gönderiyor ve buyuruyor ki: “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar.”(Tâ-Hâ: 44)

Bu ayet, ne kadar zalim ve inkârcı olursa olsun, yumuşak kelamın insan fıtratında tesirli olduğunu ortaya koymaktadır. Nahl: 125 ayetinin son bölümü bize, hidâyetin ancak Allah’a ait olduğu gerçeğine de vurgu yapıyor. Başka ayetlerde bu durumu detaylıca açıklar. Hidâyetin Allah’ın iradesine ait olduğu ve davetçinin başarısının, muhatabının hidâyete erip ermediğiyle doğru orantılı olmadığı belirtilir. “Şüphesiz ki sen, sevdiğin kimselere hidâyet veremezsin.” (Kasas: 56)

“Onları hidâyete iletmek senin yükümlülüğün değildir.” (Bakara: 272)

Hz. Musa ve Hz. Harun Firavun’un iman etmesini sağlayamadı diye, davetinde başarısız olmadı! Aynı şekilde Hz. Muhammed aleyhisselâm, Ebû Cehil yada Ebû Leheb’in iman etmesini sağlayamadı diye, davet ve tebliğinde başarısız olmamıştır. Başarının ölçüsü, muhatapların ikna olup doğru yola gelmeleri değildir. Bazı kişiler, davet edilen muhataplarda değişiklik olmayınca davetçileri başarısız sayarlar. Oysa bu anlayış yanlıştır! Allah bizlere, insanların hidâyeti sorumluluğunu vermemiştir. Sadece insanlara Peygamberimizin davet metoduna uygun şekilde İslam’ı anlatmayı emretmiştir.

Unutulmasın ki, insanların hidâyetinden mes’ûl olsaydık, bu bizim katlanamayacağımız ve altından kalkamayacağımız bir yük olurdu. Çünkü insanlar gerçekten çok cahil, çok inatçı, çok nankör, çok sabırsız, çok aceleci ve çok mücadelecidir. Onların kalbine imanı yerleştirmek insanın gücünü aşardı. Allah da kullarına takat gösteremeyecekleri bir vazifeyi teklif etmez. “Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.” (Bakara: 286)

İnsanların hidâyetlerinden bizi sorumlu tutmayan, davetimizin başarısını muhatapların imana gelmelerine bağlamayan Rabbimize sonsuz hamdolsun.

Allah, Peygamberimizin şahsında bizlere de, çevremizdekilere ve İslam’ı anlattıklarımıza karşı yumuşak huylu ve merhametli olmamız gerektiğini bildirmiştir. “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın, Şayet kaba, katı kalpli birisi olsaydın, elbette onlar etrafından dağılırlardı.” (Âl-i İmrân: 159)

Davetin insanlara sağlıklı bir şekilde ulaşması için bu iki sıfatı taşımalıyız: Kaba olmamalıyız, yumuşak huylu ve yumuşak sözlü olmalıyız. Katı kalpli olmamalıyız, merhametli ve iyi niyetli olmalıyız. Allah da bu iyiliklerimizin karşılığını ziyadesiyle bizlere lütfetsin inşâallah.

Yusuf Semmak

Zinâ Suçuna Hadd Cezası Öngören, Nûr: 2'nin Tefsiri: 5 sorular

Soru 
Recm ayetini inkar eden dinden çıkar mı? Zina edenin hükmünü inkar etmek insanı dinden çıkarmaz mı? 
Cevap
Bismillahirrahmanirrahim

Zinayı yapan kimse muhsan yani evli veya dul ise recmedilir, yani taşlanarak öldürülür.1 

Hz. Ömer (RA) şöyle demiştir:

“Gerçekten ALLAH Teâlâ, Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimizi hak din ile göndermiş ve kendisine kitabı indirmiştir. ALLAH Teâlâ\'nın indirdiği şeyler içinde recm ayet-i kerimesi de vardı. Bizler o ayet-i kerimeyi okuduk, akledip anladık ve iyice ezberledik. Bunun içindir ki, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz recmetti, O\'ndan sonra biz de recm ettik. Ben insanlara zaman uzayıp da bir diyenin: Biz ALLAH Teâlâ\'nın kitabında recm ayet-i kerimesini bulmuyoruz, demesinden ve ALLAH Teâlâ\'nın indirmiş olduğu bir farizayı terk etmeleri suretiyle sapıklığa düşmelerinden endişe ediyorum. Recm, ALLAH Teâlâ\'nın kitabında sabit bir haktır. Bu erkeklerden ve kadınlardan evlenip de zina eden, zinası da beyyine yani açık delil ile yahut gebelik ile yahut da itiraf ile sabit olan kimselere uygulanır.”2Hz. Ömer (R.A.)nun bahsettiği recm ayet-i kerimesi şu idi:

\"Erkek ve kadın iki yaşlı yani evli zina ederse, her ikisini de ALLAH Teâlâ\'dan ibretli bir ceza olarak recmedin. ALLAH Teâlâ aziz ve hakimdir.\"3Bu recim ayetinin tilaveti yani okunması nesholunmuş, kaldırılmış, hükmü ise ibka edilmiş, baki bırakılmıştır.4Recm cezası, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz tarafından erkeklerden Maiz b. Malik el-Eslemî\'ye5, kadınlardan da Ezd kabilesinin Gâmid kolundan bir kadına tatbik edilmiştir. Yine Yahudilerin müracaatı üzerine, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz zina yapan bir Yahudi çiftine de recm cezasını uygulamıştır.6Recm yani zina yapan evli kişilerin taşlanarak öldürülmesi cezası mütevatir derecesinde sünnet ve icma-ı ümmet ile sabittir. Hariciler hariç hiç kimse bu hükme muhalefet etmemiştir.

Kuran-ı Kerim’in veya mütevatir bir sünneti seniyyenin kesin olarak açıklandığı bir hükmü inkar etmek, İslam hududunun dışına çıkmak demektir. Mesela, namaz, oruç, zekat ve hac gibi ibadetlerin farziyeti, öldürme, içki, zina ve gıybet gibi şeylerin yasak oluşu Kur\'anı Kerim\'in nassı ile sabit olduğundan onları inkar etmek küfür ve dalalettir. Bunun gibi de farz olan namazın rekât sayıları, her rekâtta rüku ve secdelerin adedi, Kuran-ı Kerim ile değil, mütevatir olan vahyi gayri metluv ile sabit olmuştur. Bunu da inkâr etmek küfürdür.

Mütevatir, yani inkârı mümkün olmayan bir topluluk tarafından rivayet edilen bir hadis-i şerifi inkar etmek, kişiyi dinden çıkarır. Çünkü mütevatir hadis kesin bilgi ifade eder ve böyle bir hadisi inkâr etmek demek Resululllah (S.A.V.)’i inkar etmek, O’nu yalancı çıkarmak demektir.

Mütevatir olduğu tartışmalı olan hadis-i şerifleri inkar etmek ise, kişiyi bidat sahibi yapar.


dipnot
(1) Serahsi, Mebsut, 9/36, el-Cessas, Ahkamü\'l-Kur\'ân, 3/41 v.d.
(2) Tirmizi, Hudud:7; No: 1432: 4/38; Buhari, Hudud: 15, No: 6441, 6/2503; Müslim, Hudud:5, No: 1691, 3/1317
(3) İbn-i Hibban, Hudud:1, No:4429, 10/274, Hakim, Müstedrek, 4/359 
(4) Suyuti, el-itkan, 2/25, Hakim, Müstedrek, 4/360
(5) Buhari, Muharibin: 13, No: 6438, 6/2502; Müslim, Hudud: 5, No:1691, 3/1320
(6) Buhari, Muharibin: 23, No: 4550, 6/2510, Müslim, Hudud: 6, No: 1699, 3/1326

Selam Ve Dua ile

dinimeseleler sitesinden alıntıdır.

Zinâ ayetinin tefsiri ve Sünnetsiz Kur'an anlayışına Reddiye (Nûr: 2) 4 RECM CEZASININ KALDIRILIŞI


RECM CEZASININ KALDIRILIŞI

Nisa Suresindeki âyetlerle recm, yani taşlayarak öldürme cezası,
kadınlar için ev hapsine çevrilmiş ayrıca kadın ve erkeğe,kendilerini düzeltinceye kadar eziyet edilmesi, hükme bağlanmıştır.
Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:


“Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit
getirin. Eğer şahitlik ederlerse onları evlere kapatın. Bu, ölüm
canlarını alıncaya, ya da Allah onlara bir yol açıncaya kadar
böyle gitsin.
İçinizden bu suçu işleyen çiftlere eziyet edin. Eğer tevbe edip
kendilerini düzeltecek olurlarsa bırakın. Allah tevbeleri kabul
eder, ikramı boldur.” (Nisa 4/15-16)


Bu âyetler hem Tevrat’taki recm, yani taşlanarak öldürme
cezasını kaldırmış, hem de bekârlara verilen 100 değnek ve sürgün
cezasını hafifletmiştir. Bakire bir kadının bir yıl sürgünde
kalması, yeni bir âyetle önünün açılmasına kadar evinde kalmasından
zordur. Burada evli - bekâr ayrımı da yapılmamıştır.
Birinci âyette geçen, “...Allah onlara bir yol açıncaya kadar...”
ifadesi, cezanın daha da hafifletileceğini gösterir. Hafifletme
Nur Suresinin ikinci âyetiyle olmuştur. Allah Teâlâ şöyle
buyurur:


“Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüz değnek vurun.
Eğer Allah’a ve o son güne inanıyorsanız, Allah’ın verdiği cezayı yerine getirirken onlara karşı yumuşamayın. İnananlardan
bir takım da onlara yapılan azabı gözleriyle görsün.” (Nur 24/2)


Bu âyet, kadın-erkek, evli-bekâr ayırımı yapmadan zina cezasını
100 değnek olarak hükme bağlamıştır. Bu ceza, Nisa suresinde
geçen, ölünceye kadar ev hapsinden ve kendini düzelttiği
kanaati doğuncaya kadar eziyet görmekten hafiftir.
Kur’ân, Tevrat’ta yer alan, Peygamberimizin de bir süre uyguladığı
zina ile ilgili hükümleri neshetmiştir. Peygamberimizin
önceki uygulamalarına bakarak Nur Suresinin, bekârlara verilecek
cezayı düzenlediği, Kur’ân’da evlilerle ilgili hüküm olmadığı,
onlara recm cezası gerektiği kanaatine varanlar olmuştur.
Halbuki üç âyette, evlilere verilecek cezanın da 100 değnek
olması gerektiği açıkça gösterilmiştir.

Recmin Kalktığını Gösteren Hadisler
eş-Şeybânî dedi ki; Abdullah b. Ebî Evfâ’ya “Allah’ın Elçisi
sallallahu aleyhi ve sellem recm cezası uyguladı mı?” diye sordum.
“Evet” dedi. “Nur suresinden önce mi, sonra mı” dedim.
“Bilmiyorum” dedi.”15
Ancak aşağıdaki rivayet, recm uygulamasının Nur Suresi’nin
inmesinden önce olduğunu göstermektedir:
Bir erkek zina itirafında bulunmuştu. Allah’ın Elçisi sopa istedi.
Kırık bir sopa getirildi. “Daha iyisi olsun” dedi. Yeni bir
sopa getirildi, budakları yontulmamıştı. “Bundan hafif olsun”
dedi. Düzgün, yumuşak bir sopa getirildi. Allah’ın Elçisi emretti,
adama sopa vuruldu. Sonra şöyle dedi:
“Ey insanlar! Artık Allah’ın koyduğu sınırlardan kaçınmanızın
zamanı geldi. Kim bu pisliklerden bir şey yaparsa Allah’ın örtüsüyle
örtünsün.16 Çünkü bize yüzünü gösterene Allah’ın Kitabını
uygularız.”


Burada evli, ya da bekâr olduğuna bakılmaksızın, suçluya
100 değnek vurulması, sonra Allah’ın kitabının uygulandığının
söylenmesi, bütün şüpheleri kaldıracak mahiyettedir. Çünkü Allah’ın
Kitabı’nda 100 değnek dışında bir ceza yoktur.

Doğru Bildiğimiz Yanlışlar adlı Kitabından Kısa bir Bölüm
Abdülaziz Bayındır

Zinâ Suçuna Hadd Cezası Öngören, Nûr: 2'nin Tefsiri: 3

Bismillahirrahmanirrahim

"Muhsanât" Kelimesinin Anlamı:

"İçinizden inanmış hür kadınlarla (muhsanât ile) evlenmeye gücü yetmeyen kimse ellerinizde bulunan müslüman cariyelerden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. (45) Öyle ise, iffetli yaşamaları, zina etmemek ve gizli dost da tutmamaları şartıyla, velilerinin izniyle onlarla evlenin, mehirlerini de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınlara (muhsanat'a=hür bekar kadınlara) verilen cezanın yarısı verilir. (46) Bu (cariye ile evlenme izni) (47) , içinizden evlenmediği takdirde ahlâkî sıkıntıya düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir. Allah bağışlayan, esirgeyendir."(Nisâ: 25)


45. Yani, "Bir toplumda yaşayan insanlar arasındaki sosyal farklılıklar izafidir, bunun ötesinde bütün müslümanlar eşittir.Bir müslümanı, diğer müslümandan ayıran fark takva derecesidir ve bu da toplumun üst sınıflarının tekelinde değildir.Müslüman bir cariyenin ahlâk ve iman yönünden üst seviyeye mensup bir aileden gelme hür bir kadından daha üstün olması mümkündür."
46. Bu bölümde (24-25. ayetler), Arapça "muhsanât" kelimesinin iki anlamda kullanıldığına dikkat edilmelidir

1) Kocalarının koruması altında olan "evli kadınlar." 
2) Evli olmasalar da ailelerinin koruması altında olan "hür müslüman kadınlar." 

Bu önemlidir, çünkü bu ikisi arasındaki farkı anlamamak birçok yanlış hükümler çıkarmaya neden olmuştur

Hariciler ve zina eden kadının recm edilmesi (taşlanarak öldürülmesi) kuralına inanmayanlar, bu ayeti (25) kendi görüşlerine dayanak olarak almışlardır

Onlar şöyle derler: Bu ayette, zina eden bir cariye için, ceza olarak bunun yarısını vermek imkânsızdır. Bu nedenle, onlara göre, bu ayet İslâm'da recm cezasının olmadığının bir delilidir.

Eğer "muhsanât" kelimesinin anlamı doğru tesbit edilirse yukardaki iddianın ne kadar yanlış olduğu anlaşılır.

Zina eden cariye sözkonusu olduğunda bu kelime kocasının koruması altında olan "evli kadın" anlamında kullanılmıştır. Bu "evlendikten sonra" ibaresinden de anlaşılabilir.

Fakat zina eden cariyenin, yarı cezasına çarptırılacağı, zina eden müslüman kadın söz konusu olduğunda ailesinin koruması altında olan "hür müslüman kadın" anlamında kullanılmıştır ve recm cezasına karşı olanlar tarafından anlaşıldığı gibi "hür evli müslüman kadın" anlamına gelmez.

Zina eden cariyeye hür bir müslüman kadına verilen cezadan daha hafif bir ceza verilmesine gelince; bu ikincinin, birinciye oranla çift koruma altında olması (evli olsa bile) ailesi tarafından korunması ilkesine dayanır.

Hür bir kadının tersine, bir cariye evli değilse sığınabileceği hiçbir dayanağa sahip değildirEvli bile olsa, bu, onun konumunu bekâr hür bir müslüman kadının seviyesine çıkarmaz. Çünkü hür kadının dayanabileceği bir statüsü, ailesi, vb. şeyleri vardır. Diğer taraftan bir cariye köleliğin sınırları içindedir ve aile, kabile gibi dayanakları yoktur. Bu nedenle onun cezası hür ve evli müslüman kadının değil, hür ve bekâr müslüman kadının cezasının yarısı kadardır.

Bu aynı zamanda, zina eden kadın için Nur Suresi 2. ayette belirlenen 100 değnek cezasının bekâr ve hür müslüman kadın için geçerli olduğunu gösterir.

Evli ve hür bir müslüman kadın, zina ettiğinde onun cezasının daha ağır olması normaldir. Çünkü o hem kocası hem de ailesi tarafından çift taraflı korunmaktadırBu nedenle onun cezası recm, yani taşlanarak öldürülmektirKur'an, recm cezasını açık bir şekilde anmamış olmasına rağmen, onu ima eder bir ifade kullanmıştır. Peygamber de (s.a) bunu anlamış ve bu cezayı uygulamıştır. Kur'an'ı ondan daha iyi kim anlayabilir.
47. "Bu izin" efendisinin rızasıyla bir cariye ile evlenmektir.

(Tefhimu'l Kur'an, C: 1, Sh: 348, 349)

Zinâ Suçuna Hadd Cezası Öngören, Nûr: 2'nin Tefsiri: 2

20) Delilin yanısıra, zina suçunun sabit olmasının bir diğer nedeni bizzat suçlunun itirafıdır. Bu itiraf kesin ve açık sözlerle ifade edilmiş olmalı ve suçlu kendisine helâl olmayan bir kadınla zina ettiğini itiraf etmelidir. Zina eyleminin her bakımdan tamam olduğunu da kabul etmesi gerekir. Mahkeme, suçlunun suçunu herhangi bir dış baskı olmadan kendi isteğiyle itiraf ettiğine ve itiraf anında aklı başında bulunduğuna kani olmalıdır. Bir takım fakihler, bir itirafın yeterli olmayıp, suçlunun dört kez itirafta bulunması gerektiği fikrindedirler. İmam Ebu Hanife, İmam Ahmed, İbn Ebi Leyla, İshak bin Rahaveyh ve Hasan İbn Salih'in görüşü budur. Fakat, İmam Malik, İmam Şafii, Hasan Basri ve Osman'ül-Batti'ye göre bir itiraf yeterlidir. Kararın bir başka delil olmadan yalnızca suçlunun itirafına dayandığı durumlarda, uygulama anında suçlu itirafını geri alırsa cezanın uygulanmasından vazgeçilir. Bu geri alışın cezanın getirdiği acıdan kaynaklandığı kesin olsa da durum değişmez. Bu kural, çeşitli zina olaylarıyla ilgili rivayetlere dayanmaktadır.

Bu konuda gelen en önemli rivayet, Rasulullah'ın (s.a) çok sayıda sahabesinden gelen ve hemen hemen tüm hadis kaynaklarının ayrıntılarıyla aktardığı Maiz bin Malik Eslemî olayıdır. Maiz, Eslem kabilesinden Hazzal bin Nuaym'ın besleyip büyüttüğü bir yetimdi. Azatlı bir cariyeyle zina etmişti. Hazzal kendisine, "Hz. Peygamber'e (s.a) git ve günahını aktar, belki bağışlanman için dua eder" dedi. Maiz Mescid'de Hz. Peygamber'e gelerek, "Zina ettim, lütfen beni temizle" dedi. Hz. Peygamber (s.a) yüzünü ondan çevirerek, "Yazıklar olsun sana git ve Allah'tan bağışlanma dile" diye söyledi. Fakat, Maiz yeniden huzura gelerek aynı şeyi söyledi ve Rasûlullah da yine yüzünü çevirdi. Çocuk suçunu üçüncü kez itiraf ettiyse de Hz. Peygamber (s.a) yine yüzünü çevirdi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekr, suçunu dördüncü kez itiraf edecek olursa, Hz. Peygamber'in (s.a) kendisini recmedeceği uyarısında bulundu. Fakat Maiz itirafında ısrar ederek, aynı şeyleri söyledi. Nihayet Hz. Peygamber (s.a) kendisine dönerek, "Belki onu yalnızca öpmüş, kucaklamış veya okşamış olabilirsin, ya da şehvetle ona bakmışsındır da (bunun zina olduğunu sanıyorsundur) dedi. Maiz "hayır" diye cevap verdi. Hz. Peygamber, "Onunla aynı yatakta yattın mı?" diye sordu ve "evet" cevabını aldı. Hz. Peygamber (s.a) tekrar sordu: "Onunla cinsel ilişkide bulundun mu?" "Evet", dedi yine genç. O zaman Hz. Peygamber (s.a) bu sefer sorusunu bu iş için kullanılan en açık ve net Arapça tabiriyle tekrarladı ki böylesine açık bir ifade ne daha önce, ne de daha sonra Hz. Peygamber'den (s.a) duyulmuş değildir.
Ortada bir kişinin hayatı sözkonusu olmamış olsaydı, Hz. Peygamber (s.a) asla bu tür bir söz söylemezdi. Bu açık ifade karşısında cevap yine evet oldu. Ardından Hz. Peygamber (s.a) tekrar sordu "Cinsel organın onun kadınlık organında kaybolacak şekilde yaptın mı bu işi?" Genç, "evet" dedi. Soru, eylemin bir sürmenin sürmedanlıkta, bir ipin kuyuda kaybolması biçiminde tamamlanıp tamamlanmadığı şeklinde bir kez daha soruldu. Cevap yine olumlu oldu. Bir soru daha yöneltildi Maiz'e: "Zinanın gerçekten ne anlama geldiğini biliyor musun?" "Evet" dedi çocuk. "Bir kocanın karısıyla meşru olarak yaptığı işi ben gayri meşru olarak yaptım." Hz. Peygamber (s.a) bu kez "evli misin?" diye sordu ve "evet" cevabını aldı. İçkili olup olmadığını sordu, "hayır" cevabını aldı ve ashabdan biri Maiz'in ağzını kokladı ve "içmemiş" dedi. Sonra Hz. Peygamber (s.a) komşularına onda delilik bulunup bulunmadığını sordu. Hiçbir delilik işaretine rastlamadıklarını söylediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber Hazzal'a, "Eğer bunu gizleseydin, senin için daha iyi olurdu" buyurdular ve Maiz'in recmedilmesini emrettiler. Ceza şehir dışında uygulandı. Kendisine taşlar gelmeye başlayınca Maiz kurtulmaya çalışarak, "Ey ahali, beni geri peygambere götürün, kabilem Hz. Peygamber'in (s.a) beni ölümle cezalandırmayacağını söyleyerek beni aldattı" dedi. Fakat dinlemediler. Sonra durum kendisine aktarıldığında, Hz. Peygamber (s.a) "Niçin bırakmadınız onu? Eğer bana getirseydiniz belki tevbe ederdi ve Allah da tevbesini kabul ederdi" buyurdular.

İkinci olay, Cüheyne kabilesinin bir kolu olan Gamid boyundan Gamidiyye adlı bir kadınla ilgilidir. Bu kadın da zina ettiğini ve bunun sonucunda hamile bulunduğunu dört kez itiraf etti. İlk itirafında Hz. peygamber, (s.a) "Yazıklar olsun sana, git Allah'tan bağışlanma dile ve tevbe et" dedi. Fakat kadın, "Ey Allah'ın Rasûlü, beni de Maiz gibi terslemek mi istiyorsun. Ben zina sonucu gebeyim" diye karşılık verdi. İtirafın yanısıra hamilelik de sözkonusu olduğunda, Hz. Peygamber (s.a) Maiz olayındaki gibi ayrıntılı bir sorgulamada bulunmadı. "Pekala, madem tavsiyemi kabul etmiyorsun, o halde git çocuğun doğumundan sonra gel" dedi. Kadın doğumdan sonra çocukla birlikte gelerek, temizlenmesi ricasında bulundu. Hz. Peygamber (s.a) bu kez, "Git ve çocuğunu emzir, emzirme döneminin bitiminde tekrar gel" karşılığında bulundu. Kadın çocuğun memeden kesilmesinden sonra tekrar geldi, yanında bir parça da ekmek vardı. Hz. Peygamber'in (s.a) önünde bu ekmek parçasını çocuğa yedirerek, "Ey Allah'ın Rasulü, çocuk sütten kesildi ve artık ekmek yemeye başladı" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) çocuğu bakıp büyütmesi için bir adama emanet edip, kadının recmedilmesini emretti.
Her iki olayda da dört kez itiraf açıkça anılmaktadır. Ebu Davud'da Büreyde'den nakledilen bir rivayete göre, "Hz. Peygamber'in (s.a) ashabının dört kez itirafta bulunmasalardı Maiz ve Gamidiyye'nin recmedilmeyecekleri görüşünde olduğu belirtilmektedir. (Yukarıda 15. maddede anılan) aynı mahiyetteki üçüncü bir olayda kullanılan kelimeler, başka rivayetlerde de geçtiği üzere, "Gidin ve bunu karısından sorun, eğer suçunu itiraf ederse kendisini recmedin" şeklindeydi. Burada dört kez itiraf sözkonusu edilmediğinden, bazı fakihler tek itirafın yeterli olduğu sonucuna varmışlardır.

21) Yukarıda anılan üç olay da, günahını itiraf eden bir suçludan kendisiyle zina ettiği kişinin sorulmayacağını açıkça göstermektedir

Çünkü, bu durumda bir yerine iki kişi recmedilecektirİslâm hukuku kişileri cezalandırma heveslisi değildir. fakat, suçlu ortağının da adını verecek olursa, bu durumda bu ikinci kişiden de durum sorulur ve eğer itirafta bulunursa o da cezalandırılır. Yok bu kişi suçu kabul etmezse, yalnızca itirafta bulunan kişi cezalandırılacaktır

Ne var ki, bu durumda itirafta bulunan kişiye zina suçu cezası mı, yoksa iftira cezası mı verileceği konusunda görüş ayrılığı vardır. 

İmam Malik ve İmam Şafiî'ye göre, böyle bir kişi yalnızca bu suçu itiraf ettiğinden zina cezasıyla cezalandırılır. 

İmam Ebu Hanife ve İmam Evzai'ye göre, karşıdaki kişinin inkârı suçu şüpheli hale getirdiği ve iftira olayı kanıtlanmış olacağı için, böyle bir kişiye iftira cezası verilir

İmam Muhammed ve İmam Şafiî'nin bir görüşüne göre, hem zina hem de iftira cezasıyla cezalandırılır. Çünkü, bizzat zina suçunu itiraf etmiş, fakat karşıdakinin suçunu ıspatlayamamıştır. Buna benzer bir olay Hz. Peygamber (s.a) zamanında meydana gelmiştir. Müsned-i Ahmed ve Ebu Davud'da Sehl bin Sa'd'dan gelen bu konudaki rivayet şöyledir: "Bir kişi Hz. Peygamber'e gelerek falanca kadınla zina ettiğini itiraf etti." Hz. Peygamber (s.a) durumu kadına sordu, fakat kadının cevabı "hayır" oldu. Bunun üzerine erkeğe gerekli cezayı verip, kadını affetti. Fakat bu rivayet verilen cezanın ne olduğunu belirtmemektedir. Nesaî'de İbn Abbas'tan gelen bir diğer rivayette, adamın itirafı üzerine Hz. Peygamber'in (s.a) kendisine zina cezası verdiği ifade olunmaktadır. Fakat kadın inkârda bulununca, adam iftira suçunun cezası olarak kırbaçlanmıştır. Ne var ki, bu rivayet senedi yönüyle zayıftır. Çünkü ravilerinden Kasım bin Feyyaz çoğu hadis alimlerince güvenilir kabul edilmemiştir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a) önce adama zina cezası verip, sonra da durumu kadına sorması beklenemeyeceğinden bu rivayet akla da aykırı görünmektedir. Hz. Peygamber'in (s.a) gözardı edemeyeceği sağduyu ve adalet, durum kadından sorulmadan hükmün verilmemesini gerektirir. Sehl bin Sa'd'dan gelen bir rivayet de bunu desteklemektedir. Bu nedenle, ikinci rivayeti güvenilir kabul etmek zordur.

22) Zina suçu işlediği kanıtlanmış kişilere nasıl bir ceza verileceği hakkında fakihler arasında görüş ayrılığı vardır. Bu konudaki çeşitli görüşler şu şekildedir:

Zina suçlusu evli kişilere verilecek ceza:

a. İmam Ahmed, Davud ez-Zahirî ve İshak bin Rahaveyh'e göre 100 kamçı vurulduktan sonra recmedilirler.

b. Tüm diğer fakihler yalnızca recmedilecekleri görüşünde ittifak halindedirler. Recm ve celde-kamçılama aynı anda uygulanamaz.

Bekârlara verilecek ceza:

a. İmam Ahmed, İmam Şafii, Davud ez-Zahirî, Süfyan'üs-Sevrî, İbn Ebî Leyla ve Hasan bin Salih'e göre, ceza yüz kamçı ve hem erkek, hem de kadın için bir yıl süreli sürgündür.

b. İmam Malik ve İmam Evzai'ye göre, erkek yüz kamçı ve bir yıllık sürgünle cezalandırılırken, kadına yalnızca yüz kamçı vurulur

(Bu fakihlere göre, "sürgün", kişinin kendi ikâmetgahından alınıp, en azından namazını kısıtlamak durumunda kalacağı kadar uzakta bir yere gönderilmesi anlamına gelirken, Zeyd bin Ali ve İmam Cafer es-Sadık'a göre hapis de aynı sürgün amacını görür.) 

c. İmam Ebu Hanife ve talebeleri, -İmam Ebu Yusuf, İmam Züfer ve İmam Muhammed- böyle durumlarda zina haddinin erkek için de kadın için de 100 kamçı olduğu görüşündedirler

Sürgün veya hapis gibi herhangi bir ek ceza hadde değil, tazire girer. 

Eğer hakim, suçlu erkeğin karakterinin düşük veya suçlular arasındaki gayri meşru ilişkinin çok içten olduğunu hissederse, ikisini de durumun gereğine göre sürgün veya hapsedebilir

Hadd'le ta'zir arasındaki fark şudur: 

Hadd, suç İslâm hukukunun koyduğu şartlar çerçevesinde sabit olduğunda mutlaka verilmesi gerekir bir ceza iken, ta'zir, niteliği ve ağırlığı açısından hukukun belirlemediği, fakat duruma ve şartlara göre mahkemenin tesbit ettiği cezadır.

Tüm bu farklı görüşler, Hz. Peygamber'den nakledilen şu hadislere dayanmaktadır:

Müslim, Ebu Davud, İbn Mace, Tirmizi ve İmam Ahmed'in Ubade bin Samit'ten naklettiği bir rivayette Hz. Peygamber (s.a) şöyle demektedir: "Onu benden alın, onu benden alın. Allah zina suçlusu kadınlara nasıl davranılacağını belirlemiştir. Bekâr bir kadınla zina eden bekâr bir erkeğin cezası 100 kamçı ve bir yıllık sürgündür. Evli kadınla zina eden evli erkeğin cezası ise 100 kamçı ve recmedilmektir." Bu hadis her ne kadar senedi itibarıyle teknik açıdan sahihse de, çok sayıda daha fazla sahih rivayetlerden ne Hz. Peygamber (s.a) zamanında, ne de Raşid Halifeler döneminde bu hadisle amel edilmediğini ve herhangi bir fakihin tam bu hadise göre hüküm vermediğini öğreniyoruz.

Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesaî, İbn Mace ve Ahmed'in Ebu Hureyre ve Zeyd bin Halid el-Cüheni'den rivayet ettikleri bir hadise göre, Hz. Peygamber'e (s.a) iki bedevi tarafından bir dava getirilir. Onlardan biri şöyle der: "Bu adamın evinde işçi olarak çalışan oğlum onun karısıyla iş yapmış. Ben de bunu kendisine 100 keçi ve bir cariye vererek telafi ettim, fakat alimlerce bana bunun Allah'ın Kitabı'na aykırı olduğu söylendi. Lütfen aramızda Allah'ın Kitabı'na göre hükmet." İkinci adam da aynı şeyi söyleyip, kararın Allah'ın Kitabı'na göre verilmesini istedi. Cevap olarak Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdular: "Allah'ın Kitabı'na göre hükmedeceğim. Sen keçilerini ve cariyeni geri alacaksın. Oğluna ise 100 kamçı ve bir yıllık sürgün var."

Sonra Hz. Peygamber (s.a) Eslem kabilesinden bir adama şöyle dedi: "Ey Üneys, bu adamın karısına git ve durumu ondan soruştur. Eğer suçu itiraf ederse, kendisini recmet." Kadın suçu itiraf etti ve recmedildi. Bu hadiste, evli kadınla zina eden bekâr erkeğin kamçı ve sürgünle cezalandırıldığı belirtilirken, evli kadına recmden önce kamçı vurulduğundan söz edilmemektedir.

Ayrıca, çeşitli hadis kitaplarında nakledilen Maiz ve Gamidiyye olaylarında da, Hz. Peygamber'in (s.a) suçluların recmden önce kamçılanmalarını emrettiğine dair herhangi bir şey anılmamaktadır.

Hadis kitaplarında, Hz. Peygamber'in (s.a) kamçıyla recmi birleştirdiği hakkında herhangi bir rivayet bulmak mümkün değildir. Evli kişilerin zina etmeleri halinde o her zaman yalnızca recm cezası uygulamıştır.

Buhari, Müslim,Tirmizi ve Nesaî'nin çeşitli ravilere dayanarak naklettikleri ünlü hutbesinde Hz. Ömer, üzerine basa basa evlilikten sonraki zina cezasının recm olduğunu belirtmektedir. İmam Ahmed de bu konuyla ilgili pek çok rivayet nakletmiş, fakat hiçbirinde recmden önce kamçı cezasını anmamıştır.
Raşid Halifeler'den yalnızca Hz. Ali bir olayda kamçıyla recmi birleştirmiştir. İmam Ahmed ve Buhari'nin Amir Şa'bî'den naklettikleri bu olayda, Şuraha adlı bir kadın gayri meşru ilişki sonucu gebe kaldığını itiraf etmiş, Hz. Ali onu perşembe günü kamçılayıp, cuma günü recmetmiş ve şöyle demiştir: "Onu Allah'ın Kitabı'na göre kamçıladık ve Peygamber'in sünnetine göre cezalandırdık." Raşid Halifeler döneminde bu iki cezanın birleştirildiğine dair başka bir rivayet yoktur.

Ebu Davud ve Nesaî'nin Cabir bin Abdullah'tan naklettikleri bir hadiste, bir adam zina eder ve Hz. Peygamber (s.a) kendisini kamçıyla cezalandırır. Sonra, adamın evli olduğu anlaşılınca, recmedilmesini emreder. Bunun yanısıra, Hz. Peygamber'in (s.a) kamçı cezasını yalnızca zina suçlusu bekârlara uyguladığını gösteren pek çok hadise yer verdik. Sözgelimi, namaz için dışarı çıkan bir kadının ırzına geçen ve kadın itiraf etmediği halde, zina suçunu itiraf eden bir adama kamçı cezası verilmiştir.

Sürgün konusunda, yetki sahibi kendi akıl ve seçimini kullanır. Hz. Ömer (r.a) içki içtiği için Rabia bin Ümeyye bin Halef'i sürgün etti, Rabia ise kaçıp Romalılara katıldı. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) daha başka kötü durumlar çıkabileceği korkusuyla bundan böyle zina suçlularını sürgün etmeyeceğini söyledi." (Ahkâm'ül Kur'an, el-Cessas, III, 315) 

Bu rivayet ve olayların ışığında, İmam Ebu Hanife ve talebelerinin görüşünün doğru olduğu anlaşılır, yani, zina suçlusu evli erkek ve kadın yalnızca recmedilirken, bekârların cezası yalnızca 100 kamçıdır. Kamçı ve recm, Hz. Osman'ın (r.a) halifeliği zamanına kadar hiçbir zaman birleştirilmemiştir. Kamçı ve sürgün ise bazı durumlarda birleştirilmiş, bazılarında birleştirilmemiştir. Bu da, İmam Ebu Hanife'nin yolunun doğruluğunu açıkça ortaya koyar.

23) Kamçılamanın niteliğiyle ilgili ilk değini, Kur'an'ın "feclidü" emrindedir. "Celd" deri anlamında "cild"den türemedir. Bu yüzden, tüm dilciler ve müfessirler buradan, kamçılamanın etkisinin deriyle sınırlı kalıp, alttaki ete geçmeyecek şekilde olması gerektiği anlamını çıkarmışlardır

Ette derin yaralar açan veya onu yırtıp parçalayan kamçılamalar Kur'an'a aykırıdır.

Kamçılama için kullanılan kamçı veya değnek her bakımdan orta yollu olmalıdır, ne kalın ve sert, ne de ince ve yumuşak olmalıdır

İmam Malik'in Muvatta'da naklettiği bir hadiste, Hz. Peygamber (s.a) kamçılama için bir kamçı ister, fakat getirilen kamçının kullanıla kullanıla iyice eskimiş olduğunu görünce, "daha sert birini getirin" der. Bu kez, hiç kullanılmamış oldukça sert bir kamçı getirilir, o zaman da, "bu ikisi arasında birini getirin" buyurur. Bunun üzerine at veya deve için kullanılan yeni bir kamçı getirilir ve ceza onunla uygulanır. Ebu Osman en-Nehdî Hz. Ömer'in de her zaman orta yollu bir kamçı kullandığını bildirir. (Ahkâmü'l-Kur'an, el-Cessas, III: 322) 

Düğümlü veya iki üç uçlu kamçıların kullanılması da yasaktır.
Kamçılama da orta şiddette olmalıdır. Hz. Ömer kamçıyı vurana, "Kamçılarken koltuk altın görünmeyecek şekilde vur" derdi. Yani, tam bir güçle vurmak için kol alabildiğine kaldırılmaz. 
(Ahkâmü'l-Kur'an, İbnü'l-Arabî, II: 84 ve Ahkâmü'l-Kur'an, el-Cessas, III: 322) 

Tüm fakihler şu noktalarda görüş birliği içindedirler:

a. Kamçı yara açacak şekilde olmayacaktır.
b. Vuruş tek bir noktaya olmayacak, tüm bedene dağılacaktır.
c. Yüz, mahrem yerler ve Hanefilere göre başa vurulmayacak, bunların dışında kalan tüm organlar vuruştan nasibini alacaktır

Bir defasında Hz. Ali kamçılayana şunu söylemişti "Yüz ve mahrem yerler dışında bedenin her azası gerekli payı alsın." 

Bir başka rivayete göre ise şöyle demiştir: "Baş ve mahrem yerler dışında..." 
(Ahkâmü'l-Kur'an, el-Cessas, III, 321) 

Hz. Peygamber (s.a) de şöyle buyurmuşlardır: "İçinizden biri kamçıyı vururken, yüze vurmasın". (Ebu Davud) 

Kamçılama anında erkek ayakta tutulur, kadınsa oturtulur. İmam Ebu Hanife zamanında Kûfe kadısı İbn Ebî Leyla bir kadını ayakta kamçılattı. İmam şiddetle itiraz ederek, bunun yanlış olduğunu açıkça ilan etti. Bu olay, İmam Ebu Hanife'nin mahkemeyi tahkir yasası hakkındaki tutumuna da ışık tutmaktadır. Kamçılama anında kadın bütünüyle örtülü olmalı; bedeninin hiçbir parçası açıkta kalmayacak şekilde elbisesi bağlanmalıdır. Yalnızca üzerindeki kalın elbiseler çıkarılabilir.
Bu konuda erkekle ilgili olarak görüş ayrılığı vardır. Bazı fakihlere göre, erkeğe yalnızca pijamaları içinde olma izni tanınır, bazılarına göre ise gömlek çıkarılmaz. Hz. Ebu Ubeyde İbn el-Cerrah zina suçlusu birine kamçı cezası verdiğinde adam, "Bu günahkâr beden sertçe kamçılanmalı" diyerek gömleğini çıkarmaya başlar, bunun üzerine Ube Ubeyde "gömleğini çıkarma" der. 
(Ahkâmü'l, Kur'an, el-Cessas, III: 322) 

Hz. Ali zamanında bir adam bir çarşafa sarılarak kamçılanmıştı.
Çok soğuk ve sıcakta da kamçı vurulmaz. Kışın hava nisbeten sıcakken, yazın da serinken kamçı vurulmalıdır.
Kaçmaya çalışmadığı sürece kimse kamçılanırken bağlanmaz. Abdullah İbn Mes'ud'a göre, İslâm toplumunda herhangi bir kimseyi soyduktan sonra veya bir sehpaya bağladıktan sonra kamçılama izni yoktur.

Fakihler günde en az yirmi kamçı vurularak kamçılama cezasının uygulanabileceğini belirtmişlerse de, cezanın tümünü aynı zamanda uygulamak daha iyidir.

Kamçılamak işi kaba, kültürsüz uygulayıcılara verilmemeli, Hukukun gerekliliklerini karşılamak için bu işi yapabilecek derin anlayış sahibi kimselerce yerine getirilmelidir

İbn Kayyım, Za'dül-Mead'da Hz. Peygamber'in (s.a) bu amaçla Hz. Ali, Hz. Zübeyr, Hz. Mikkad bin Amr, Hz. Muhammed bin Mesleme, Hz. Asım bin Sabit ve Hz. Dahhak bin Süfyan gibi takva sahibi ve saygıdeğer kişilerikullandığını belirtir.

Eğer suçlu hasta ise ve hastalıktan kurtulma ümidi yoksa ya da çok yaşlıysa, kendisine yüz küçük çubuğu olan bir dalla veya yüz dallı bir süpürgeyle vurmak yeterlidir

Hz. Peygamber (s.a) zamanında hasta ve yaşlı bir adam zina suçlusu bulununca, Hz. Peygamber (s.a) kendisine bu tür bir ceza uygulamıştır. (Ahmed, Ebu Davud, Nesaî, İbn Mace) 

Eğer kadın hamileyse, kamçılama çocuğun doğumuna ve doğumun ardından kanın tümüyle akmasına değin tehir edilmelidir. Ama eğer recmedilecekse, bu durumda cezanın uygulanması çocuk sütten kesilinceye değin ertelenecektir.
Eğer zina şahitle sabit olursa, kamçılamaya şahitler başlar. Yok, ceza itirafa dayanıyorsa, bu kez hakim cezayı uygulamaya başlar. Şahitlere ve hakime meselenin ciddiyetini kavratmak içindir bu. Şuraha olayında Hz. Ali recme karar verince, "Bu suça herhangi bir şahit olsaydı ilk taşı o atacaktı, fakat itiraf üzere cezalandırıldığı için taşlamayı ben başlatacağım" demiştir. Hanefîler'e göre bu işlem vaciptir. Şafiîlere göre değilse de, tüm fakihlere göre tercih edilendir.
Bütün bu kamçılama yasası detaylarını inceledikten sonra, bu cezayı barbarca bulanların küstahlığı ortaya çıkmaz mı? Hele bu suçlamayı, zindanlarında daha sert ve acımasız cezalar uygulayanlar yapıyorsa, o zaman sadece gülünür. Mevcud yasalara göre, bırakın mahkemeyi, sıradan bir zindancı bile bir tutukluya itaatsızlık veya hakaret nedeniyle 30 kamçı vurabilmekte, hem de kamçılama işini bu konuda iyice uzmanlaşmış kişiler yerine getirmekte ve bıçak gibi bedende yaralar açsın diye kamçılar önceden iyice ıslatılmaktadır. Üstüne üstlük, mahkumun elbiseleri çıkarılıp, gizli yerlerini örtmesi için tendürtiyotlanmış bir bezden başka üzerinde bir şey bırakılmamaktadır. Sonra da, kamçılama anında kılımdamasın diye bir sehpaya bağlanmakta ve kamçılayan belli bir mesafeden koşarak gelip, bütün gücüyle vurmaktadır. Her defasında aynı yere (kabalara) vurulduğundan, deri, kıyma et haline gelmekte ve çok zaman kemikler dışarı çıkmaktadır. Yine, çok zaman öyle olmaktadır ki, en güçlü-kuvvetli bir adam bile otuz kamçıya dayanamayıp bayılmakta ve yaralarının iyileşmesi çok zaman almaktadır. Bu "medeni (!) " cezayı bugün zindanlarda uygulayanların, İslâm'ın öngördüğü cezaya "barbarca" deme yüzsüzlüğünde bulunmaları ne kadar tuhaftır! Bir de, yalnızca suçu sabit olanlara değil, aynı zamanda şüphelilere, siyasi suç şüphelilerine polisin uyguladığı korkunç işkenceler de gözönüne alındığında!...

24) Suçlu recmedildikten sonra, kendisine bir başka müslüman gibi davranılır, cesedi yıkanıp kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve müslüman mezarlığına gerekli saygı ve ihtimamla gömülür. Bağışlanması için dua edilir ve hakkında kötü konuşulmaz. Buharî'nin Cabir bin Abdullah el-Ensarî'den rivayet ettiği bir hadise göre, Maiz bin Malik recmedildiğinde Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuşlardır: "Maiz bin Malik'in bağışlanması için dua edin, o öyle bir tevbe etti ki, eğer tüm topluma dağıtılacak olsa, tüm insanların bağışlanması için yeterdi." Aynı hadiste, recm sonucu Gamidiyye de öldüğü zaman, Hz. Peygamber (s.a) onun hakkında güzel sözler söylemiş ve bizzat kendisi cenaze namazını kıldırmıştır. Halid bin Velid onun hakkında kötü sözler söylediği zaman Hz. Peygamber (s.a) "Halid, dilini tut, hayatımı elinde tutuna yemin ederim ki, onun tevbesini zalim bir vergi toplayıcısı yapmış olsaydı affedilirdi" buyurmuşlardır. 

Ebu Davud'un Ebu Hureyre'den rivayetine göre, Maiz'in recmedilmesinden sonra bir gün Hz. Peygamber (s.a) yolda yürürken, iki kişinin Maiz hakkında ileri geri konuştuklarını duyar ve birkaç adım daha attıktan sonra bir merkep leşi görür, yanında durup o iki adama şunları söyler: "Gelin ve şundan yiyin", "Ey Allah'ın Peygamberi, ölü bir merkebi kim yiyebilir?" dediklerinde, Rasul-i Ekrem şöyle buyururlar: "Kendi kardeşiniz hakkında ileri geri konuşmanız merkep leşi yemekten daha kötüdür."

Müslim'in İmran bin Husayn'dan naklettiği bir hadise göre, Gamidiyye'nin cenaze namazı kılınacakken Hz. Ömer, Hz. Peygamber'e (s.a) "Bu zaniyenin cenaze namazını mı kılacağız?" der. Hz. Peygamber (s.a) buna şöyle cevap verir: "O öylesine tevbe etti ki, eğer tüm Medine halkına dağıtılacak olsa, affedilmeleri için yeter." Buhari'nin Ebu Hureyre'den naklettiği bir başka hadise göre, bir adam içki içme suçuyla cezalandırıldığında, bir başkası "Allah onu alçaltsın" der. Hz. Peygamber (s.a) buna "Böyle sözler söyleyip de, ona karşı şeytana yardımcı olma" karşılığını verir. Ebu Davud'un rivayetinde, Rasûl-i Ekrem'in (s.a) ek olarak şunu da söylediği belirtilir: "Şöyle dua et, "Allah'ım, onu bağışla ve ona merhametini göster."

İslâm'da cezalandırmanın ruhu işte budur. İslâm, en büyük bir suça bile öç almak için değil, yalnızca ıslah için ceza verir. Bu nedenle de, cezanın uygulanmasından sonra suçluya karşı şefkat ve merhamet gösterilir. Bunun tersine modern medeniyet, devletin askeri veya polisi tarafından öldürülen ve ölümü adlî soruşturmadan geçenlere karşı son derece bayağı bir tutum takınmaktadır. Birisinin onun cesedini mezarlığa taşımasına ve hakkında iyi söz etmesine bile katlanılamıyor. Böyleyken, dünyaya hoşgörü dersi verme "cesareti" gösterecek (edebsizliğe perde) bir ahlâk sergileyebiliyorlar.

25) Evlenilmesi yasak (mahrem) yakınlarla zina etmenin cezası için Nisa an: 33'e ve eşcinselliğin cezası için A'raf, an: 64-68'e bakınızBu iğrenç işi hayvanlarla yapma konusunda bazı fakihler zina karşısındaki tutumlarını takınarak, suçlunun zina için öngörülen cezaya çarptırılacağı görüşünü savunmuşlardır. Fakat, İmam Ebu Hanife, İmam Yusuf, İmam Muhammed, İmam Züfer, İmam Malik ve İmam Şafiî bunun zina olmadığı, dolayısıyla, suçluya "hadd" değil "tazir"uygulanacağı görüşündedirler. 

Tazirin şeklini tesbit işinin hakime bırakıldığını veya gerekirse devletin yasama organının bu suç için uygun bir ceza koyabileceğini evvelce belirtmiştik.

3. Bu ayette dikkatimizi çeken ilk olay, ceza yasası için "Allah'ın dini" yalnızca, Namaz, Oruç, Hacc ve Zekat'tan oluşmamakta, yasalar da "Allah'ın Dini"nin bir bölümünü teşkil etmektedir. Dinin uygulanması yalnızca namazın kılınmasına bağlı olmayıp, ilâhî Kanun'un ve buna dayalı küllî sistemin uygulanmasını da gerektirmektedir. Eğer bunlar uygulanmaz ve yalnızca namazla yetinilirse, bu durumda "Din" kısmen uygulanmış olacaktır. Öte yandan, uygulamamak bir yana, bir de İslâm dışı bir sistem benimsenip uygulamaya konacak olursa, bu, dinin tümden reddi anlamına gelecektir.
Dikkatimizi çeken ikinci nokta, merhamet ve acıma duygularının suçluya gerekli cezanın uygulanmasına engel olmaması hakkında ilâhî uyarıdır. Aynı şey bu hadislerde Hz. Peygamber (s.a) tarafından daha geniş olarak açıklanmıştır:
"Hüküm günü bir davada cezaî bir kamçı indiren bir hakim hesap vermeye çağrılacak ve kendisine "Neden böyle yaptın?" diye sorulacaktır. O: "halkına olan acımamdan" diye cevap verecek, buna karşılık Allah (c.c) "Yani sen bu insanlara karşı benden daha merhametliymişsin" (!) diyecektir. Sonrada "Götürün onu cehenneme" emri verilecektir. Bu kez cezaî bir kamçı arttıran bir hakim getirilecek ve kendisine: "Neden böyle yaptın?" diye sorulacaktır. O, "Başkaları için caydırıcı olsun diye" cevabını verecek, bunun üzerine Allah, "Yani sen onlar karşısında benden daha çok hikmet sahibiymişsin (!) " diyecek ve "Götürün onu cehenneme" emri verilecektir." 
(et-Tefsiru'l-Kebir, C. VI, sh. 225) 

Yukarıdaki hadis, merhamet veya bir başka faktör nedeniyle cezadan yapılan indirim ve artırmanın karşılığını ifade etmektedir. Ya cezanın miktarı suçlunun statüsüne göre değiştirilecek olursa, bu en kötü türde suçu oluşturacaktır. Hz. Aişe'nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (s.a) hutbede şöyle demiştir: "Ey nas! Sizden önceki ümmetler şu yüzden helâk olmuşlardır. Aralarından zenginler hırsızlık yaparlarsa affedilir fakat, ne zaman halktan biri hırsızlık yapsa gerekli cezayla cezalandırılırdı." (Buhari, Müslim) 

Bir başka hadiste ise şöyle buyurulmuştur: "Allah'ın haddlerinden birinin uygulanması, bir topluluk için kırk gün yağmur yağmasından daha hayırlıdır." (Nesaî, İbn Mace) 

Bazı müfessirler bu ayeti (2. ayet) , "Suçu sabit olduktan sonra suçlu ne affedilmeli, ne de cezasında indirim yapılmalıdır" şeklinde anlamışlardır. Bunlara göre, suçluya 100 kamçı vurulmalıdır. Daha başkaları ise ayetten kamçılamanın suçlunun etkisini duymayacak kadar hafif olmaması gerektiği anlamını çıkarmışlardır. Ayet bu her iki anlamı da içermekte olup, anlamların ikisi de doğru ve uygundur. Ayrıca, ayetten zina eden bekâra bir başka cezanın değil, mutlaka Allah'ın öngördüğü cezanın verilmesi gerektiği anlamı da çıkar. Acıma veya merhamet uğruna kamçılanmadan başka bir ceza vermek günahtır. Hele, kamçı cezasını barbarca bulup, bir başka ceza vermeye kalkmak, gerçek müminin bir an için bile katlanamayacağı küfre girer. Allah'a iman edip, sonra da O'na barbar demek, ancak münafıkların en alçağına uygun düşer.
4. Bir yandan suçlu utansın, öte yandan başkaları için caydırıcı olsun diye ceza açıkta uygulanmalıdır. Bu, İslâm'da ceza kavramına da ışık tutmaktadır. 

Hırsızlık cezasıyla ilgili Maide Suresi 38'inci ayette şöyle buyurulmuştu:
"... yaptıklarına karşılık ve Allah'tan caydırıcı örnek bir ceza olsun diye.."

Ve burada da zina edene cezanın açıkta uygulanması emrolunmaktadır. Bu, İslâm hukukunda cezanın şu üç amaca yönelik olduğunu gösterir:

a) Bir başka kişi veya topluma karşı yaptığı aşırılıktan dolayı suçluya acı vermek,
b) Tekrar suç işlemekten alıkoymak,
c) Toplumda kötü eğilimleri olanlar vazgeçsinler ve böylesi suçları işlemeye kalkışmasınlar diye, başkaları için caydırıcılık görevi yapmak.

Cezayı açıkta uygulamanın bir diğer yararı da, cezayı uygulayanların arzularına göre cezada eksiltme ve artırma yapmamalarıdır.

(Tefhimu'l Kur'an, İmam Mevdûdi (Rh.a), İnsan Yayınları, C: 3, Sh: 451-479)

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...