13 Eylül 2013

ŞEYTANIN (İBLİSİN) SIRLARI DÖRT

ŞEYTANIN (İBLİSİN) SIRLARI 

DÖRT

İblisin Âdeme Secde Etmemesi ve Ona İğva Verip, Yasak Ağaçtan Yedirmesi

İbn-i Cerir der ki: Sahabe ve Tabiîn den selef âlimleri, İblîs’in secde etmeyişinin sebebinde ihtilâf ettiler.
Bu babta İbn-i Abbas (R.A.)’dan bir çok sözler nakl edilmiştir. Birisi Ed-Dahhâk’ın nakl ettiği şu görüştür: «İblîs Allah’a asî gelen ve yeryüzünü cinayetler irtikâp ederek kana bulayan cinleri öldürünce, kendini beğendi ve kendinden üstün hiç kimsenin bulunmadığını iddia etti.»
İbn-i Abbas’dan (R.A.) nakl edilen ikinci görüş: O, cennet maliki olduğu gibi gökle yerin hakimiyeti eline verilmişti.. İbadete de son derece ileri mesâfeler etmişti. Bu yüzden kendini beğendi. Üstünlük iddia edip Rabbi- ne karşı böbürlendi.
Ebû Salih Tarıkî ile İbn-i Abbas, Mürre el-Hemeda- nî tankı  ile İbn-i Mesud’dan (R. Anhuma) nakl etmiştir; Allah’ın Resûlü (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır:
«ALLAHı Teâlâ mahlûka 11 yarattıktan sonra kudretini Arşda tecelli ettirdi. İblisi dünya semasına hakim tayin etti. İblis Cin denilen bir kabiledendi. Onlar Cennetin bekçileri olduklarından kendilerine (CİN) denilmişti. İblis dünya göğüne mâlik olması yanında Cennetin de bekçileri bulunmaktaydı. Bu yüzden kendini beğendi ve etrafa karşı böbürlenmeye başladı: «Allah bana bütün bunları herkese faik olduğum için verdi, var mı benim gibi bir tane daha?» diye sönlenmeye başladı.
Onun hu lıabis duygusuna Allah muttali oldu. Ve meleklerine: «Ben yeryüzünde bir Halîfe kılıcıyım.»  buyurdu.»
îbn-i Abbas’dan (R.A.) nakl edilen üçüncü görüş: O, Allah’ın yarattığı mahlûkat kalıntılarmdandı. Allah onlara bir şey emretti. Emre itaatten kaçındılar.»
îkrime tarikiyle İbn-i Abbas’dan nakl ediliyor: «Şüphesiz Allah bir nevi yaratıklar yarattı. Adem’e secde edin, buyurdu.
«— Biz bunu yapamayacağız.» diye bas kaldırdılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, onları yakacak bir ateş gönderdi ve şöyle buyurdu: «Ben toprak’tan bir insan yaratıcıyım.» öylese Ademe secde edin, buyurdu, bundan da imtina ettiler. Bunun üzerine yüce Allah ateş gönderip onları yaktı. Sonra bunları yarattı. Ve Ce- nâb ı Allah:
«— Haydi Adem’e secde ediniz!» buyurdu. «Evet dediler.» İblis Ademe secde etmekten kaçınan güruhtandı.
İsmail b. Kesir bu hadîs için, onun ravileri arasında yalancılıkla itham edilmiş biri vardır. Onun için böyle bir hadîs hüccet sayılmaz, dedi.
Diğerleri, şeytanın secde etmeme sebebini şöyle izah ettiler: O, yeryüzünü ifsad eden ve kan döken cinlerin bekâyasındandı. Meleklerle onlar çarpıştılar.
Bâzı hadîs  âlimleri Sehr b. Haşeb’den rivâyet etmişlerdir: «İblîs, meleklerin kovaladığı cinlerdendi. Melekler onu esir ettiler ve semaya götürdüler.»
Sa’d b. Mes’ud’dan nakl edilmiştir: «Melekler cinlerle harb yaptılar. İblîs o zaman küçüktü. Melekler tarafından esir edilip göğe çıkarıldı. Ve onlarla beraber Allah’a ibadet etmeye başladı. Vaktâ ki Âdem yaratıldı ve Allah meleklere ona secde etmeleri için emir verdi. Şeytan bu emre imtisaldan kaçındı. Bunun için Cenâb-ı Hak: «İblîs müstesna. O secde etmedi. İblis cin (ler) dendi.» buyurmuştur.
Ebû Ca’fer der ki: «Bu babta akla en uygun görüş ve en doğru söz Allah’ın buyurduğudur: «Hani biz meleklere; Adem’e secde edin, dedik (hepsi) secde ettiler.* İblis etmedi. O cinler dendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı.»
Allah’a karşı gelmesi bir çok sebeblerden olabilir. Meselâ; cinlerden oluşu buna sebeb olabilir. Kendini beğenmesi veyahut çok ibadet ettiği için kendisini bütün varlıklardan üstün sayması da buna sebeb olabilir. Semaya ve yere hakim olması, Cennet maliki bulunması da bu sebebler arasında zikr edilebilir. Belki de henüz bilinmeyen bir sebebden secde etmemiştir. Hülâsa bu konudaki ihtilâf sana anlattığımız gibidir.
Anlatılan sebeblerden biri de şudur: Adem yaratılmadan ünce, yeryüzünde cinler vardı. Allah İblisi onlara kadı olarak gönderdi. Bin seneye yakın bir zaman onların adlî işleri ile meşgûl oldu. Sonra ona Hakem ismi verildi. Daha sonra semaya kaldırılıp halen üzerinde taşıdığı (İblîs) adı verildi. Bundan sonradır ki içine bir kibir ve azamet düştü, kimseleri beğenmez oldu, daha önce hakemlik yaptığı insanlara karşı kin beslemeğe başladı. Bu düşmanlık; yeryüzünde iki bin sene gibi uzun bir müddet çarpışmalarına sebeb oldu. O kadar kan döküldü ki, atlan o kanlann içinde yüzer hale geldi.
Cenâb-ı  Hak kın: «Ya biz ilk yaratışda aciz mi gösterdik (ki tekrar diriltmekten aciz olalım?) Hayır, onlar bu yeni yaratılıştan bir şüphe içindedirler.» kavlinin mânası budur, dediler. (Kaf sûresi, âyet: 15)
Melekler de (Sen yeryüzünde kan dökecek, fesad çıkaracak birini mi halife kılacaksın?) dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, onlara bir ateş gönderip yaktı.
İblis kavmine gelen bu azabı görünce derhal sema ya çıktı ve meleklerle ibadete koyuldu. Kendisini ibadete öyle verdi ki ibadete o zamana kadar onun gibi şid* detli ibadet eden görülmedi. Onun bu hali Âdem yaratılana kadar devam etti. Sonra ona secde ile emredilince, secde etmekten imtina etti ve ne olduysa işte ondan sonra oldu. Cenâb-ı Hak İblîs’in bu haline muttali olunca, (yeryüzünde bir halife kılıcıyım.» buyurdu. Melekler de ona: (Sen yeryüzünü fesada verecek, kan akıtacak birini mi göndereceksin)? dediler.
İbn-i Abbâs (R.A.)’dan rivayet edilmiştir: «Melek ler İblis ve kavminin yeryüzünde kan döküp, fesat çıkardıklarını bildikleri için, Cenâb-ı Hak?ka, «Biz sana yeteriz, Sana ibadet ediyoruz, seni teşbih ediyoruz, noksan sıfatlardan tenzih ediyoruz.» dediler. Ama yüce Allah herşeyi onlardan daha iyi bildiği için ve bildikleri arasında (tblis’in baş kaldıracağı) hususu da bulunduğu için. «Sizin bilmediklerinizi ben daha iyi bilirim.» diye mukabele etti.
İbn-i Abbas ve bazı Ashabdan nakl edilmiştir: Melekler söyleyeceklerini söyleyince, Allah: «Sizin bilmediklerinizi ben çok daha iyi bilirim.» dedi ve İblis’in işini ihsas etti onlara.
Bunun üzerine Allah Cibril’i (A.S.) yeryüzünde, toprak alıp gelmesi için gönderdi. Cibril yere inince toprak ona:
  • Allah’a senden sığınırım. Nasıl olur da benden bir parça alacaksın ve beni rezil edeceksin? dedi. O geri döndü. Ve toprağın kendisine dediğini Allah’a arz etti. Allah Mikâil’i gönderdi. Toprak ona da aynı karşılığı verdi. Derken ölüm meleği oian Azrail’i gönderdi. Toprak ona:
  • Senden Allah’a sığınırım, deyince o şu mukabelede bulundu:
  • Asıl ben buradan bir şey almadan, Allah’a dönmekten sığınırım, dedi ve yerin muhtelif yerlerinden toprak aldı. Renkleri muhtelik topraklar alarak Allah’ın huzuruna vardı. Onun için Ademoğullan muhtelif renk, karakter ve huyda yaratılmışlardır. Sonra onu ıslattı, birbirine yapışan çamur haline getirdi. Sonra bıraktı kendi haline. Taki kokmağa başladı. Kur’ândaki (Hame-i Mesnûn’un) mânası bu dur.
Said b. Cübeyr tariki ile İbn-i Abbas (R.A.) :den rivayet edilmiştir.
«Rabb’ul-İzzet, İblis’i yerin ediminden almak için yeryüzüne gönderdi, onun tatlısından, tuzlusundan aldı. Ve ondan Allah Adem’i yarattı. Adem denimesinin sebebi de budur. Çünkü o yerin Edim’inden yaratılmıştır.
Bu yüzdendir ki İblis «Çamur olarak yarattığına mı secde edeceğim?» yâni benim sana getirdiğim çamura mı secde edeceğim, dedi.
Ed-Dahlıâk tariki ile İbn-i Abbas’dan:
«Allah Âdem in (asıl menşei olan) toprağa emretti ve ytıkarı yükseldi; Allah ondan Adem’i yarattı. Yâni onu balçıktan halk eyledi. Allah onu kendi kudretiyle yarattı, kırk gece; onu uzanmış bir cesed halinde bıraktı. İblis gelib onu tekmeledi. Bardak gibi ses çıkarmağa başladı.
Cenâb-ı  Hakk’m: «Bardak gibi kupkuru bir balcık» kavlinin mânası  budur! Onun ağzından girib, arkasından çıkmağa, arkasından girip ağzından çıkmağa ve durmadan onunla şöyle deyip alay etmeğe başladı: «Sen nesin, kupkuru bir balçıksın! Şayet ben sana musallat olursam, helak ederim seni! Sen bana musallat olursan dinlemem, asi gelirim sana.»
Mûsa, senediyle, İbn-i Abbas, İbn-i Mes’ud ve bir sahabe cemaatinden (R. Anhüm) rivayet etmiştir.
Allah meleklere buyurdu ki: Ben topraktan bir beşer yaratacağım. Onu tesviye edip ona ruhumdan öfü- rünce, hemen secde edin. Allah onu kendi (kudretiyle yarattı ki İblis tekebbür edip secde etmekten imtina etmesin diye. Yani ben tekebbür etmeyip kendi elimle yarattığım şeye sen nasıl secde etmezsin, desin için. Böyle yaptı, Halik teâlâ.
Kırk sene onu, o halinde bıraktı. Melekler Adem’in o cesedini görünce korkmağa başladılar. İlk önce İblis de korkmuştu. Fakat sonra onun ses çıkaran bir bardak gibi kupkuru bir balçık olduğunu görünce ağzından girip arkasından çıktı ve cesaretle, meleklere: «Bundan mı korkuyorsunuz? Bu bir şey değil ki! Rabbiniz Sa- meddir. Bu ise bomboş (içi boş) bir şeydir! Ona şayet musallat olursam, helak ederim, dedi.
Muas b. Hârun’dan rivayet ediliyor: Adem, ruh öfü- rülecek hale getirilince, Allah meleklere: «Ben ruh öfü- rünce ona, secde ediniz!» buyurdu. Ruhu öfürünce, ruh başından girdi Adem’in ve Adem aksırdı.
Melekler ona: «Elhamdül lillah» de, dediler. Adem: «Elhamdü lillah.»  dedi. Onlar da: «Ey Adem! Rabbin olan Allah sana merhamet etsin.»  dediler.
Ruh gözlerine gelince, Cennet meyvelerini görmeğe başladı Ruh içine girince, yemek canı çekti ve Ruh henüz ayaklarına varmadan meyvelere doğru sıçradı. (İnsan aceleci olarak yaratıldı) âyetinin mânası buduı*. Meleklerin hepsi secde ettiler; iblis müstesna. O secde etmekten kaçındı, böbürlendi ve nihayet kâfirlerden oldu.
Allah ona, kendi kudretimle yarattığıma, secde etmekten seni men’eden şey ne oldu? diye sorunda, Ben ondan daha hayırlıyım! Çamurdan yarattığına secde edecek değilim!, diye cevab verdi. Sonra Allah onu: Sen benim yanımda böyle büj^üklük taslayamazsm, haydi defol huzurumdan! diyerek, kovdu.
Bunu, teyid edecek bâzı hadîsler vardır, fakat çoğu na israiliyat karışmıştır.
Cenâb-ı  Hak’km İblis’e, «Oradan in, senin kibirlenmeye hakkın yoktur.» ve «Oradan çık.» gibi kavillerinden anlaşılıyor ki, İblis eskiden gökte idi. Sonra Allah onu, kendisine asî olunca bu şereften mahrum etti.
Ve onu yeryüzüne indirdi. Meleklerle bulunmak ve onlarla ibadet etmek şerefinden onu mahrum bıraktı. Perişan bir vaziyette yeryüzüne kovulup indirildi.
İbn-i Cerîr der ki: Ed-Dahhâk tariki ile İbn-i Ab- bas’dan rivayet edilmiştir: «Allah Teâlâ Adem’e ruhundan öfürünce, ruh başından girmeye başladı ve Âdem bir et halinde kımıldamayamaz bir şekilde kaldı. Ruh göbeğine kadar gelince Adem kendine gelip, kendini seyr etmek için kalkmak istedi ve acele etti. Fakat kalkamadı. (İnsan aceleci yaratılmıştır,)’ kavlinin mânası budur işte. Ruh cesedine girince aksırdı. Allahü Teâlâ’- nın ona verdiği bir ilhamla: «Elhamdu lillahu Rabbila- lemîn!» dedi. Allah onun bu sözüne: «— Ey Adem Allah Teâlâ sana rahmet etsin.» diye mukabele buvur- du.
Somu İblisle beraber olan (yer meleklerine) —gök melekleri müstesna— Ona secde etmelerini emretti. Hepsi secde ettiler, İblis etmedi ve dedi ki: «Ben ondan daha kuvvetliyim, daha yaşlıyım! Beni ateşten, onu topraklan yarattın! ne diye secde edecekmişim ona?» deyip Allah’a asi geldi. Allah da onu her türlü iyiliklerden mahrum edip huzurundan kovdu ve Şeytan-ı Ra- cim olarak ayrıldı divân-i İlâhiye’den.»
İbn-i Ceririn bu naklinde inkita* vardır. Siyakta da bir cehalet hüküm sürmektedir. Çünkü secde ile memur olan bütün meleklerdir, yalnız İblisle beraber olan yerdeki melekler değil. Çünkü âyetteki genel ifade ve hasislerdeki umumi mânalar’dan bu anlaşılmaktadır.
İbn-i Cerîr İbn-i Humeyd tariki ile Muhammed b. İshak’dan şöyle nakl ediyor:
«Ruh, başına gelince, aksırdı ve: «El-Hamdu lillâh» dedi. Rabbı ona:» Yerhamûke Rabbûke.» buyurdu. Doğrulunca bütün melekler, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmek için ona secde ettiler, İbn-i (Allah’ın düşmanı) kalktı ve hasedinden secde etmedi, kibirlendi. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah ona, «Kendi kudretimle yarattığım Adem’e neden secde etmedin?» diye çıkışınca, o malûm cevabı verdi. Nihayet Cenâb-ı Allah mutlaka sen ve sana tabi olanlarla cehennemi dolduracağım, buyurdu.
Ondan sonra Cenâb-ı  Allah ona lânet etti, kendisini cennetten çıkardı. Ve şöyle buyurdu: (Çık ordan. Sen artık Recîmsin=kovulmussun. Ceza gününe kadar senin üzerine lâ net olsun.)
O Adem’e secde etmeyip, özrü kabahatından büyük olduğu için bu cezaya müstahak oldu. Sûre-i İsrâ’da bu hususta geniş malûmat verilmektedir. (Dileyenler, oraya müracaat etsinler.)
İbn-i Cerîr der ki: Mûsa b. Harûn, senediyle İbn-i Abbas, İbn-i Mes’ud ve Sahabe’den bir kısım insanlardan şöyle rivayet etmiştir:
«İblis lanetlendikten sonra cennetten çıkarıldı. Adem Aleyhisselâm ise cennette iskan edildi. Fakat yalnız başına idi. Bir gün uyumuştu. Uyandığı zaman yanı başında, Cenâb-ı Hakk’ın, kaburgasından yarattığı zevcesini görünce,
  • Sen kimsin? dedi.
  • Bir kadınım.
Ne için yaradıldm.
  • Sana eş’ olmak için, diye cevap verdi. Melekler ona sordular:
  • Onun ismi nedir?
  • Havva.
  • Niçin bu ismi verdin ona?
  • Çünkü diri olan bir şeyden yaradıldı. Bu hususta Cenâb-ı Allah şöyle buyurdu:
«Ey Adem! Sen ve zevcen Cennette sakin olun! Ondan (cennetin yiyeceklerinden) ikiniz de bol bol yiyin.» buyurmuştur. (Bakara: 35.)
İbn-i Cerîr’in naklettiği bu hikâye, ehli kitabın elinde bulunan Tevrat’ın nassmdan almadır. Âyetin siyakı ve zahiri, Havva’nın yaradılışını, Ade’min (A.S.) cennete girmeden önce olduğunu gerektiriyor. İbn-i İshak bunu böylece açıklamıştır.
İbn-i İshak İbn-i Abbas’dan (H.A.) nakl ediyor: «Hz. Havva, Adem’in (A.S.) en kısa kaburgasından yaratılmıştır.» Buna şu âyet-i kerîmeler delâlet etmektedir: «Ey nâsî Sizi tek bir insandan ve ondan da zevcesini halk eden Rabbinizdeıı korkun.» (En-nisâ: 1)
«O, sizi nefs i vahidedeıı yaratan ve ondan, ona ısınsın diye zevcesini yaratandır.» (El-Âraf: 189)
İbn-i Cerîr diyor ki: Cenâb-ı Hak Adem ile Havva’yı cennete yerleştirdikten sonra, dilediklerini yiyebileceklerini emretti. Yalnız onları bir ağaçtan men’etti. Fakat Şeytan iğva etti. Onlar da o yasak ağaçtan yediler. Ondan sonra Malûm kıssa başlıyor.
Ebı Salih tariki ile İbn-i Abbas’dan, Hemedanlı, Mürre tariki ile İbn-i Mes’ud ve bir kısım sahabîden bu hususta şöyle bir kıssa nakl edilmiştir:
Cenâb-ı  Hak, Adem ile Havva’yı Cennete yerleştirip onları malûm ağaçtan yemelerinden menettikten sonra, şeytan onlara musallat olmak istedi ve cennete girmek teşebbüsünde bulundu. Fakat cennet bekçileri onu bundan men’ettiler. Derken şeytan yılan şeklinde gelip: «Ne düşünüyorsun, gir ağzıma ileteyim seni cennetin içine» dedi. Şeytan yılanın ağzına girdi. Yılanda onu sessizce cennetin tam ortasma getirdi. Yılanın karnından Adem ile konuşmak istedi, fakat mümkün olmadı, bu sefer onun ağzından dışarı çıkıp dedi ki: Ey Adem sana öyle bir ağaç göstereceğim ki ondan yediğin taktirde hiç ölmez ve muhalledlerden olursun! Gayesi onların avretlerini onlara göstermekti.. Çünkü o, onların avreti bulunduğunu meleklerin kitabında okumuş biliyordu. Adem’in bundan haberi yoktur. Adem (A.S.) yemedi. Fakat Havayı kandırdı. Ve Havva yedi. Havva yiyince Adem’e:
  • Bak ben yedim, bana bir şey olmadı, sen de ye! deyince, Adem de yedi.. Yedi amma avretleri zahir oldu. Bu defa İncir yaprakları ile avret yerlerini örtmeye çalıştılar.
Tavûs el-Yemanî  tariki ile İbn-i Abbas’dan nakl edilmiştir:
«Allah’ın düşmanı şeytan, Adem ile Havva’yı kandırmak için cennete girmek istedi, giremeyince kendisini oraya götürmeleri için bütün hayvanlarla konuştu: hiç biri razı gelmedi. Sonra gitti yılanı buldu ve yılana :
  • Sen beni cennetin içine kadar sessizce götürürsen, Ademoğlunun şerrinden seni korurum, dedi. Bunun üzerine yılan onu ağzına alıp cennetin içine kadar sessizce soktu. Soktu amma Allah da onun ayaklarını kırdı ve karnı üzerine sürünmeye başladı. —Önceleri yılan bayağı diğer hayvanlar gibi dört ayaklı idi.—»
İbn-i Abbas (R.A.) der ki, yılanı bulduğunuz yerde gebertin! Çünkü o, hem sizin, hem Allah’ın amansız düşmanıdır.))
Rebî’den nakl edilmiştir: «Şeytan hayvan kılığında cennete girdi. Deve şeklini andırıyordu. Sonra lanetlendi ve yılan şeklini aldı.»
Muhammed b. İshak bâzı ilim ehlinden nakl ediyor: «Adem (A.S.) cennete girip de onun çeşitli nimetlerini görünce, dedi ki: (Ah burada ebedî  kalabilsek!) şeytan mel’ûn onun bu sözünü duyunca, bu yönden iğva vermek istedi.»
İbn-i İshak anlatıyor: «Onları aldatmak için ilk defa şöyle bir hiyleye baş vurdu: Cenazeye ağlar gibi bir çığlık kopardı. Adem ile Havva ona, niçin ağladığını sorunca, siz ilerde öleceksiniz; bu nimetler elinizden gidecek de onun için ağlıyorum, dedi.
Onlara bu korkuyu verdikten sonra başladı vesveseye, «Gelin size bir ağaç göstereyim, ondan yerseniz., ya melek olur veyada hiç ölmezsiniz.» dedi ve onları aldattı.»
İbn-i Cerîr der ki:
«îbn-i Vehb, İbn-i Zeyd’den şöyle ııakl eder: «Şeytan önce Havva’yı kandırdı, o malûm ağacın yanma götürdü. Ağacı ona güzel gösterdi. Sonra Havva’yı onun gözüne güzel gösterdi. Adem onu bir ihtiyaç için çağırınca:
  • Olmaz! Sen gel buraya, dedi. Gelince:
  • Olmaz, hayır, bu ağaçtan yemedikçe bu iş olmaz, dedi. Bunun üzerine o ağaçtan yedi. Ve her ikisinin de avreti göründü. Adem cennetten bir oraya bir buraya koşmaya başlayınca Allah ona:
  • Ey Adem! Benden mi kaçıyorsun? dedi. «— Hayır ya Rabbi, senden haya ettiğim için kaçıyorum!» diye cevab verdi.
  • Peki bunu nasıl yaptın?
  • - Havva sebeb oldu.
  • Onu çok güzel bir şekilde yaratmıştım, şimdi onu her ay kana boğayım da görsün; onu kolayca doğuracak şekilde yaratmıştım, şimdi onu zor ve güç bir hal üzere doğum yaptırayım da görsün! buyurdu.
Ebû Zeyd der ki: Havvâ’mn başına bunlar gelmeseydi, şimdi bütün dünya kadınlan mülayim olacaktı, kolay doğum yapacaktı. Adem ile havva o ağaçtan yiyince, Allah onlan ve düşmanlan olan şeytanla yılanı yeryüzüne indirdi ve: «Haydi ininiz; kiminiz kiminize düşmandır.» buyurdu. Böylece onlar, mihnet ve belâ yurdu olan bu dünyaya indiler. Keramet ve bütün cennet nimetlerini yitirdiler.
«İnin! Kiminiz kiminize düşmandır» âyetini, İbn-i Abbas ve Sahabeden bir kısım âlimler böyle tefsir etmişlerdir.
îbn-i MesTıd, tbn-i Abbas ve Sahabeden bir kısım âlimler dediler ki:
«Yılan lanete uğradı, ayakları kesildi, yerde sürünmeye başladı, rızkı toprakda kılındı.»
Müfessirler, Adem’in (A.S.) girdiği cennet hakkında fikir ayrılığına düştüler.
Bu Cennet nerdedir; gökte mi yoksa yerde midir9 Şayet gökte ise o, Cennetûl-hûld midir, başka bir Cennet midir? Müfessirler bu babta ihtilâf etmişlerdir:
Cumhur’a göre, âyetlerin zahirinden anlaşıldığına göre, o, semada bulunan Cennetül-Me’vâdır. Bu hususta rivâyet edilen hadîslerin zahirinden de anlaşılmaktadır.
Nitekim Cenâb-ı  Hak: «Dedik ki: (Ey Ademî Sen zevcenle beraber cennette sakin ol.)» buyuruyor.
Âyetteki (Elif-Lâm) umum, için olmadığı gibi Ma’- hud-i Lâfzı için de değildir. Öyleyse Ma’hud-i Zihni içindir ki o da şer’an müstakar olan Cennetül-me’va- dır.
Mûsa’nın Adem’e (Aleyhisselâm) söylediği şu söz nekadar da açıklar bu mevzuu: «Bizi ve kendini cennetten çıkardm.»
Müslim, Sshih’in’de Ebû Malik el-Eşcaî —Sâd b. Târik’dir— Ebû  Kazim Seleme b. Dinar-Ebû Hüreyre’- den (RA.) rivâyet etmiştir. Dedi ki; Allah’ın Resûlü (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır:
«Allah Kıyamet günü insanları bir araya getirecek. Mü’minleıe cennet yaklaştınldığı zaman, kalkıp Âdem’e gelecekler ve:
  • Ey bizim babamız! Haydi cennetin kapısını bize açı ver! diyecekler. Adem onlara:
  • Cennetten sizi çıkaran, babanızın hatası değil midir? diyecek.
Müslim bu hadîsi, Huzeyfe tariki ile de rivayet etmiştir. Bunlardan anlaşıldığına göre Âdem (aleyhıssc- lâm)’m girdiği cennet, Cennetül-me’vadır.
Diğerleri, Adem’in girdiği cennet, Cennetül-huld değildir. Çünkü o, orada mükellef oldu. Bu ise, girdiği cennetin Cennetül-Me’va olmasına aykırıdır.
Bu görüş, Ubey İbn-i Ka’b, İbn-i Abbas, Vehb b. Münebbih ve Süfyan b. Uyeyne’den nakl edilmiştir. Bu görüşü, İbn-i Kuteybe (El-Maarif) kitabında, Said el- Balûtî de tefsirinde tercih ederek zikr etmişlerdir.
Aynı zamanda İmam Ebû Hanîfe ve arkadaşlarından da aynı görüş nakl edilmiştir. El-Kurtubî, tefsirinde, bu görüşü savunmuştur. Yani Mu’tczile ve Kaderiyeden bu fikri nakl etmiştir.
Ebû Muhammed İbn-i Hazm, (El-Milel vennihel) adlı eserinde, bu mes’ele hakmda varit olan fikir ayrılığını zikr etmiştir.
Cumhur-i Uiema’dan birinci görüşü nakl edenler şunlardır: Ebû’l-Kasım er-Râğib, El-Kadı El-Maverdi.
El-Kadı  El-Maverdî tefsirinde şöyle kayd eder: Adem Aleyhisselâm’m girdiği Cennet hakkında iki ayrı görüş üzerine ihtilâf ettiler.
  1. O. bildiğimiz Ccnnetül-huld’dur,
  2. O, onlar için bir ibtilâ yurdu olan ayrı bir cennettir, bildiğimiz mükâfat yurdu cennet değildir. Bu fikirde olanlar da iki ayrı fikir beyân ettiler:
  1. Bu cennet göktedir,
  2. Bu cennet yerdedir. Çünkü Allah her ikisini orada bulunan belirli bir ağaçla imtihan etmiş ve ondan nehy etmiştir, başka ağaçlardan değil.. Bu görüş, İbn-i Yahya’ya aittir. Bu, İblis’e Adem’e secde etmesi emredildikten sonra olmuştur. En doğrusunu bilen şüphesiz ki Allahtır! Bunun bu sözü, yukarda arz ettiğimiz üç ayrı görüşü tazammun etmiştir. Fakat kendi sahsî kanaati bu hususta vukufu amirdir.
Sırf bu sebebledir ki, Errazi, tefsirinde, dört ayrı görüş nakl etmiştir.
Bu babta herhangi bir fikir serd etmeyip vakf etmeyi dördüncü görüş olarak kabul etmiştir.
O cennetin gökte olduğuna, Cennetül-Me’va olmadığına dair olan görüşü, Ebû Ali el-Cubaî’den nakl etmiştir.
İkinci görüş sahihleri, bir sual tevcih ettiler ki, onun gibisine cevab vermek lâzımdır. Şöyle dediler:
Şüphe yok ki Allah. İblis’i, secde etmekten imtina ettiği zaman, huzur-i İlâhisinden tard ederek, cennetten çıkmasını ve oradan da yeryüzüne inmesini emretmiştir. Bu emir, Şerî emirlerden değildir ki muhalefeti mümkün olsun; O, muhalefeti mümkün olmayan ve önüne geçilmeyen kaderi bir emirdir. «Ondan çık! Çünkü sen Racîm (koğulmuş)sun!» kavli celilinde ki (Ondan) zamiri, cennete racidir. Veyahut Semaya.. Yada her hangi bir yere. Malûm olan bir şey varsa oda: Ne istikrar ve nede murûr ve ietiyaz vechiyle onun için takdir edilmiş bir mekân yoktur.
Kur’ân-ı  Kerim’in siyakından da anlaşıldığına göre şeytan cennette Âdem ve Havva ile birlikte bulunmuştur. Nitekim, «Sizi eskimiyen bir ağaca götüreyim, Rabbiniz, sizi ancak belki melek olursunuz veyahut ordada ebedi kalıcılardan olursunuz diye o ağaçtan men’etmistir.» gibi beyanlar, onun onlarla beraber cennette olduğunu göstermektedir.
Bu suale verilen cevab şudur: Şeytanın onlarla beraber bulunması, istikrar vechiyle değil de bir gelip geçme şekliyle olmuştur. Ve}’ahut Cennetin kapısında konuşmuştur onlarla. Ya da göğün dibinde.
Üçüncü görüşe gelince, o da su götürür bir görüştür.
Bu görüş sahihleri, fikirlerini şöylece isbata çalışmışladır:
«Adem Aleyhisselâm, ölüm döşeğine düşünce üzüm salkımı canı çekti. Çocukları onu arayıp bulmak için yola çıktılar. Meleklerle karşılaştılar yolda. Melekler:
  • Nereye böyle?
  • Babamızın canı Cennet üzümlerinden bir salkım istedi de onun için oraya gidiyoruz! dediler.
  • Haydi dönün, biliyorsunuz ki siz ondan menedildiniz! Bunun üzerine dönüp geldiler. Melekler de onlarla beraber gelip, Adem’in ruhunu kapz ettiler, iyice yıkayıp kefene sardılar ve defn ettiler. Defn etmeden evvel Cebrail İmâm oldu, melekler arkasında durdu. Meleklerin arkasında da Adem’in oğulları durdu ve cenaze namazını böylece edâ ettiler. Sonra oğullarına dönerek:
  • İşte siz de ölülerinizi böyle kaldıracaksınız! Bu sizin usûlünüz olsun! dediler.
Adem’in önceden bulunduğu cennete gitmek imkânı olmasaydı üzüm aramak için oraya gitmeğe ko- yulmazlardı. Bu da göstermiştir ki, Adem’in bulunduğu cennet gökte değil, yeryüzündedir.
Dediler ki: Âyetteki (elif-lâm), bir ma’hud geçmemiştir ki, ona avdet etsin!
Mahud-i zihnî  olması kabulümüzdür; lâkin Siyak buna delâlet etmemiştir.
Çünkü Adem (aleyhisselâm) yerden yaratılmıştır. Yerden göğe çıktığına öair elimizde bir delil yoktur. Yeryüzünde bulunması için yaratılmıştır. Nitekim meleklere (Ben yeryüzünde bir halife kılıcıyım.) diyerek bunu bildirmiştir. Bu tıpkı: «Şüphesiz biz onları, as- hab-ı Cenneti imtihan ettiğimiz gibi imtihan ettik.» âyeti gibidir. Orada ki (Elif-Lâm) Umum için değil.
Lafa bir Ma’hud de geçmemiştir. Şu halde Mah- hudî zihni içindir ki oda siyaktan anlaşılan bostandır.
Sonra (Hubût-inme) lâfzı da mutlaka onun gökte bulunduğunu göstermez.
Allahte âlâ,  «Denildi ki: Ey Nuh! Bizden bir selâm ile (selâmetle) in» buyurmuştur.
Bu âyetteki (İn!) emri gemide vaki olmuştur. Yâni su yeryüzünden çekilip gemi Cudî üzerinde istikrar edince Allah Nuh’a (A.S.) «İn!» emrini vermiştir. Meselâ: «Mısır’a inin. Sizin için diledikleriniz orada vardır.»
«Taşlardan bazıları var ki Allah korkusundan iner (yuvarlanır)» gibi,
(Hubut’un) gökten inmek mânasında olmadığını isbatlayan âyetleri de buna misâl gösterebiliriz. Bu babta hadîsler de sayılmayacak kadar çok varit olmuştur:
Sonra Âdem’in (A.S.) bulunduğu cennet, yüksek bir yerde meyvelik, gölgelik bir yer olması da mümkündür.
Nitekim Allah, «Şüphe yok ki, senin için orada acıkman, çıplak kalman mevzu bahis değildir. Sen orada susamazsın ve sıcakda da kalmazsın.» buyurmuştur.
Bu âyetten anlaşıldığına göre o, gayet rahat bir yerde idi. Her tarafı meyvelik, her tarafı  gölge, güllük gülüstanlık. Tabii böyle rahat bir yerden, maşakkat dolu bir yere indirilince ona (haydi maşakkat, mihnet dolu bir yere in) denilmiştir. Nitekim: «Sizin için yerde, musteker ve bir zamana kadar faydalanma vardır» âyeti de buna delalet etmektedir.
Bunlardan, onun gökte olması ve gökten yeryüzüne inmesi anlaşılmamalıdır.
Görmüyor musunuz: Cenâb-ı Hak İsrail oğullarına hitaben ne buyurmuştur:
«Beni İsrail’e dedik ki, yerde sakin olun, Âhiret va’di çeldiğinde hepinizi leiîf bir halde (huzura) getireceğiz.» İsrail oğulları gökte değil, yerde idiler.
Şimdi kitabımızın konusu olmayan başka bir bahse, idtidraden giriyoruz:
«İsimlerin hepsini Adem’e öğretti» kavl-i Celıl’i- nin tefsirine gelinde; İbn-i Abbas (R.A.) şöyle dedi:
Bu isimlerden murat, insan, hayvan, yer, dağ, bayır, deniz, deve, merkeb ve benzeri insanlar tarafından kullanılan ilimlerdir.
Mücahid’e göre bu isimler; kap-çanak isimleridir. Yine Mücahid diyor ki, bu isimlerden murat hayvan, kuş ve herşeyin ismidir. Saîd b. Cübeyr, Katade ve diğerlerin kanaati da bu merkezdedir.
Errabî’a göre bu isimlerden maksat, meleklerin isimleridir.
Abdurrahman b. Zeyd’e göre, zürriyetinin isimleridir.
Sahih olan, bu isimlerden murat, küçük-büyük bütün canlıların isimleridir.
Nitekim İbn-i Abbas buna işaret etmiş ve Buharı de aynı şeyi anlatmıştır.
Katâde, Enes’den (R.A.) rivayet ettiğine göre Allah’ın Resûlü (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır:
«Mti’minler Kıyamet günü toplanıp, Rabbimiz nezdinde şefaat edecek birini bulsak, deyip Adem Aleyhisselâm’a gelecekler ve şöyle deyecekler:
Sen beşer’in babasısm; Allah seni kendi eliyle (kudretiyle) yaratmış, melekleri sana sccde ettirmiş, her şeyin ismini sana öğretmiştir.»
Allah’ın ona herşeyin ismini öğretmesi, dört şe- ref’den biridir. İkincisi; Onu kendi kudretiyle yaratması, üçüncüsü ona ruhun’dan öfürmesi, dördüncüsü meleklere ona secde etmelerini emretmesidir.
Musa ile münazara ettikleri zaman, Mûsa ona böyle demiştir. Mahşer halkı da ona aynı şeyi söyleyecektir.

Şeytanın Âdem’in Eşi Olan Havva’ya Sataşması

imâm Ahmed der ki : Abdussamed-Ömer b. İbra- him-Katâde-el-Hasan-Semure’den (R.A.) rivayet ettiklerine göre Allah’ın Nebisi (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır:
Havva çocuk doğurunca çocuğu yaşamıyordu. Bunun üzerine İblis onu ziyaret etti ve dedi ki: Çocuğuna «Abd’ül – Haris» adını kov. Havva da Abd’ül – Haris koydu. Bu şeytanın işareti ve emri idi.»
Tirmizı,  İbn-i Cerîr, İbn-i Ebî Hatem, İbn-i Merde- veyh tefsirlerinden böyle rivayet etmişlerdir.
El-Hâkim «Müstedrek»i’nde, bunu rivayet etmiş ve şöyle demiştir: «Bu rivayetlerin hepsi Abdüssamed b. Abdil-Vâris tarikine dayanmaktadır. İsnadı sahihtir.»
Tirmizı  ise bu hadis hakkında, «Bu hadîs garip bir hadisdir; bunu ancak Ömer b. İbrahim’in rivayet ettiği hadîs’den tanıyoruz.» demiştir. Bazıları bunu Ab- dussamed’den rivayet etmiş, lâkin ref etmemiştir. Bu hadise (kadîh) bir illettir. Sahabîye mevkuf olarak rivayet edilmiştir. Zahir olan, bu, İsrailiyyattandır. İbn-i Abbas’a (R.A.) mevkuf olarak rivayet etmiştir. Herhalde bunu Kâ’b ve arkadaşlarından almış olsa gerek.
El-Hasen : «Ey Nas Rabbinizden korkun! O Rab ki, sîzi nefsi vahideden yaratmış ve yine nefsi vahide- den zevcesini yaratmıştır. İkisinden de bir çok erkek ve kadın yaymıştır.» âyetini bunun hilâfına zikr etmiştir.
Eğer onun nezdindc, Seruure’den merfu olarak rivayet edilen böyle bir hadîs olsaydı, ondan başka bir yoruma gitmezdi.
Sonra, Allah Adem ile Havayı sırf insanlığı yaymak için yaratmıştır.
Bu hadîse göre ise onun oğlu yaşamamıştır. Eğer onun oğlu yaşamasaydı  insanlığın üreyip çoğalmasına imkân bulunur muydu? Şu halde bu hadîsin Peygambere ref edilmiş olarak kabûlü hatadır; doğrusu hadîsin vakfidir (mevkuf olmasıdır.)
İmâm Ebû Ca’fer Muhammed b. Gerîr, Tarihinde der ki: «Havva, Adem’e, yirmi batında tam kırk çocuk doğurmuştur. İbn-i İshak demiştir bunu. Bâzılarına göre, yüz yirmi batında çocuk yapmıştır: her batında bir erkek ve bir dişi bulunmaktaydı. Oğullarının ilki Kabirdir, kız kardeşi (yani onunla bir batında doğan) nın adı ise Kalîma’dır. Sonları: Abd’ül-Muğîs, kız kardeşi (onunla doğanın) adı ise Ümm’ül-Muğîs’dir. Sonra, Müfessirler, Adem ile Havva’ya yasaklanan ağaç hakkında fikir ayrılığına düştüler: -
Bâzılarına göre bu ağaç, üzüm ağacıdır. Ibn-i Abbas, Saıd b. Cübeyr, Eş’aşa’ b. Muhammed b. Kays Es- Seddi gibi âlimler bu görüştedir.
Yahudilere göre bu ağaç, buğday ağacıdır. Bu görüş İbn-i Abbas, El-el-Basrî ve Vehb b. Münebbih’den nakl edilmiştir.
Hattâ Vehb söyle demiştir: «Cennetteki buğday , danesi, hayvanın böbrekleri gibidir. Onun ekmeği kaymaktan daha yumuşak, baldan daha tatlıdır.
Es-Sevrî  Hüseyin’den o da Ebû Malik’den nakl etmiştir: «O ağaç, hurma ağacıdır. İbn-i Cureyc IVlüca- hid’den nakl ettiğine göre, o ağaç, incir ağacıdır.
Eb’ui-Âliye diyor ki: «O ağaç öyle bir ağaçtır ki, yiyen abdest bozar. Cennet ise abdest bozma yeri değildir.»
Ebû Hüreyre (R.A.)’dan nakl edilmiştir. Dedi ki: «Allah’ın Resulünden (S.A.V.) duydum: Cennette bir ağaç vardır ki, bir atlı o ağacın altından tam yüz sene giderse yine kat’ edemez. O ağaç Şeceretül-Huld:- dur.»
Gundur’dan da aynı şey nakl edilmiştir. Gundur diyor ki bu hususta Şû’be’ye dedim ki:
  • O. Şeceret’ül-Huld mudur?
Ona ne şüphe, diye cevab verdi. Ne var ki bunu yalnız İmam Alımed rivayet etmiştir. Görüyorsunuz ya, rivayetler birbirine yaklaşık olarak varit olmuştur.
Bize gelince, biz deriz ki: Allah bunu mübheın bırakmıştır; bize bildirmemiştir. Eğer zikrinde bir maslahat olsaydı, diğer ağaçlar gibi bunun da ismini tayin ederdi.
Tarihçilere göre, «Âdem Aleyhisselâm, zürriyetin- den kırk bin kişi görmeden hayata veda etmemiştir.»
Cenâb-ı  Hak buyurmuştur: «O sizi bir nefisten yaratan ve yine ondan kendisine ısınsın diye zevcesini yaratandır.» Bu âyetten murat, önce Âdem’i, sonra insan cinsinin nasıl yaratıldığını zikretmektir. Âdem ile Havva’nın zikri değildir. Çünkü burada ilk defa şahsın isminden bahs edildikten sonra cinsin ismine geçildi.
Nitekim Cenâb-ı  Hakk ın: «And olsun, biz insanı süzme topraktan yarattık. Sonra onu Karar-i Mekm’de kıldık.» âyeti buna işaret etmektedir.
Bir âyet daha: «And olsun biz dünyayı ıııesabih~ ie süsledik ve onları  şeytanlar için atış taneleri yaptık.» (El-Mülk: 5)
Şeytanların atış tâneleri olan gök kandilleri bizatihi onlar değildir; bilakis onların cinsidir. Yani muayyen gök kandilleri değil de, kandil cinsleridir.

ŞEYTANIN (İBLİSİN) SIRLARI ÜÇ

ŞEYTANIN (İBLİSİN) SIRLARI 

ÜÇ

Korkulu Rüya Şeytandandır

Buharı, Müslim ve diğerleri Ebî Katade’den (R.A.) rivayet etmiştir. Resûlüllah (S.A.V.)’den şöyle dediğini duydum: «Rüya Allahtandır. Hilm (kötü rüya) Şeytandandır. Sizden biriniz korkulu rüya gördüğü zaman, soluna doğru üç kere tükürsün ve ondan Allah’a sığınsın, ona aslı bir zarar veremez.»
Buharî’de Ebî Said’den (R.A.) nakl edilmiştir. Resûlüllah (S.A.V.) buyurdular ki: «Sizden biriniz hoşlandığı bir rüya görürse, şüphesiz O, Allahdandır; Allah’a hamd etsin ve (insanlara) anlatsın. Hoşlanmadığı bir rüya görürse bilsin ki o, şeytandandır Allah’a onun şerrinden sığınsın ve kimseye anlatmasın. O ona asla zarar veremez.»
Essuheylî  der ki: Ehl-i ilme göre rüya, insanın uykuda gördüğü şeydir.
Rüyet ise uyanık halinde gözleri ile gördüğüdür. Peygamber’in Ruyeti onu salığında görmektir. Rüyada Peygamber (S.A.V.) görmek rüyadır ve bu rüya gerçektir. Çünkü Aleyhissalatu vesselem efendimiz hazretleri: «Beni gören doğruyu görmüştür!» buyurmuştur. Peygamberimizin (S.A.V.) «beni uykuda gören, mutlaka uyanıklığında da görecektir.» sözüne gelince, bu sözün evvelindeki (görmek) rüyada görmek anlamındadır; sonunda. ki (görmek) ise bildiğimiz uyanık halindeki gözle görmek anlamındadır.
El-Mazerî  der ki, «Rüyanın hakikati hakkında çok söz söylenmiş, çeşitli fikirler yürütülmüştür. Hele
Sem’a (delili naklîvc) inanmayanlar, herşeyi akl ile hal etmeğe çalışanlar bu hususta bocalamışlardır, birbirine uymayan bir çok görüşler de ortaya atmışlardır.
Meselâ  bunu tıp yönünden hail etmeğe çalışanlar derler ki:
Balgamı  çok olan kimse, gece kendisini yüzerken görür. Balgamla su arasında bir münasebet kurmak isterler.
Sofrası  çok olan kişi, gece ateşler görür. Havaya yükseldiğini görür. Ateşle Sofra arasında bir münasebet kurmak isterler. Diğer şeylerde de, buna benzer kanaat- lar yürütmek isterler.
Tabii bu bir görüştür. Aklen caiz ve mümkündür. Çünkü Cenâb-ı  Hak herşeyi bir sebebe bağlamıştır. Bunların sebebleri de, anlattıkları  olabilir.
Lâkin bu husustaki âdet ve devamlılık kat’î değildir.. Doğruluğuna da herhangi bir delil kaim olmuş değildir. Hele o rüyalarda ceryan eden işleri o sebeblere izafe ettiklerinde bunun yanlışlığı büsbütün su yüzüne çıkıverir.
Çünkü her şeyi yapan Allah’tır.
Bâzı filozoflar bu hususta —bahs edersek çok uzar— bir takım fikirler ortaya atmışlardır. Güya onlara göre Kainatta ceryan eden her şeyi nakş edilmiş (resimlenmiş) tir. Devran esnasında bâzı ruhların hizasına geldiklerinde hemen onların resimlerini (şekil ve sûretlerini) kaparlar.
Bu görüş, birincisinden çok daha çürüktür. Çünkü delilsiz ve mesnedsiz bir tahakkümden ibarettir. Zira intıkaş, cisimlerin niteliklerindendir. Alemde öyle arazlar vardır ki intikaş (şekillenme) kabul etmez. Öyleyse bu babl a en doğru görüş, ehl-i sünnetin görüşüdür:
Cenâb-ı  Hak, uykuda olan kimsenin kalbine, uyanık olan kimsenin kalbinde olduğu gibi bir takım iti- kadiar yaratır. O, dilediğini yapar. Onun yapmış olduğu şeylere hiç bir şey engel olamaz. Ne uyku ve nede uyanıklık hali.
Allah bu itikadları  halk ettiği zaman, sanki onlan ikinci bir halde yaratacağı veya bil-fiil yarattığı şeylere bir alâmet kılmıştır.
Uykuda olan kimse için uçma yeteneğini rüyasında yaratmışsa, mutlaka onu kuş  yapmış demek değildir. Nice uyanıklık halinde insanlar bir çok şeyler hayal ederler ve bu hayallar yaratılır lâkin yine onlar hayal ettiklerine kavuşamazlar. Arzuladığı şey rüyada görmek, Allahdadır, arzulamadığını görmek şeytandandır, demenin mânası budur işte. Çünkü Allah’dan olan her şeyi iyi ve güzeldir. Şeytandan olan her şeyi de kötü ve çirkindir. Yoksa rüyada gördüğü çirkin ve ürpertici şeyleri şeytan yaratmış değildir.
El-Mazerî’nin sözü burada nihayet bulmuştur.
Essuheylî, rüyanın hakikati hakkında Ebû İshak’- ın görüşünü  nakl ederken şöyle demiştir:
Rüya, kalbin bir parçası ile idrak etmektir. Tıpkı görmek, gözün bir parçası ile idrak etmek olduğu gibi. Kalbin tümünü  uyku kaplarsa hiç bir şey görmez. Eğer ondan veya kısmı  küllisinden uyku giderse rüya, daha safî, daha açık olur: Seher vakti görülen rüya gibi.
El-Kadı’ya göre, rüya, uyku gören kimselerin inançlarıdır, beş duyunun idrâki gibi değildir.
Üst az Ebû Bekr b. Furek der ki: Rüya, uyku halinde görülen bir takım evhamlardır.
El-Isfiraînin sözüne gelince; O, rüyanın bâzı hallerinde olur, bütün hallerinde değil.. Çünkü rüya gören kimse, uykuda o anda olmayan bir şeyi görmüş olabilir. Olmayan bir şeye idrâklar nasıl teallük edebilir?
Kadının  «Onlar bir lakım inançlardır» sözü doğrudur. Çünkü o, bir şeye, olduğu şekil üzerine itikad eder, olduğu şeyin hilâfına da itikad edebilir. Rüyada süt gören kimse gibi.. Ona süt olarak itikat eder, ki o ilimden ibarettir. Uyku halinde onun süt olduğunu bilir, öyle görür oysa o, süt değildir..
Ebû Bekr’in «evhamlardır» sözü ise bu da doğrudur ve kadının sözüne aykırı değildir. Çünkü uyuyan kişi, bir şeyi kendi hafsalasmda tahayyül eder.
Sonra uyanınca tahayyül ettiği şey gerçek olmaz. Çünkü o anda onda hakim olan akıl değil de hayaldir. Uyanıp da aklı başına gelince o gördüğü şeyin bir rüyadan ibaret olduğunu anlar. Tıpkı gemiye binen kimse gibi: O, denizin de gemi ile birlikte yürüdüğünü vehm eder, biran vehmi ile baş başa kalır, sonra aklı başına gelince, «yürüyen deniz değil, gemidir» der.
Sonra vehm ettiği  şey, ya doğrudur; ya yalandır. O halde vehmin tasdiki hususundaki itikad tamamlanmış olur. Rüya hakikatmda anlatılanlar burada bitmiştir.
El-Mazerî  der ki: Peygamberin (S.A.V.) «O, ona asla zarar veremez!» sözüne gelince, bundan, onun korkusu zail olur. Çünkü o artık Allah’a inanmış ve güvenmiştir. Vçyahut onun bu fiili, uykuda gördüğü şeyden korkmaya mani olmuştur. Yani bu tıpkı, sadakanın belanın define sebeb olduğu gibi, korkmamasına sebeb olmuş olur. Ehl-i Şeriata göre bunun misâli çoktur.

eytan Boynuzunun Necid’den Çıkması

Buharî  ve Müslim Abdullah b. Ömer (R.A.)’dan ri- vayet etmişlerdir. Allah’ın Resûlü şöyle buyururken duydum: «Dikkat edin. Fitne hurdadır —Şarkı gösteriyordu Şeytanın boynuzunun çıktığı yerde.» Diğer bir rivayette «O, doğuya dönük bir vaziyette, üç def’a: (Fitne buradadadır!) dedi.» kaydı vardır.
Başka bir rivayette: «Resûlullah (S.A.V.) doğuya dönmüş bir halde şöyle derken duydum: Dikkat edin, fitne buradadır; şeytan boynuzunun çıktığı  yerde..» kaydı vardır.
Buharî’nin nakl ettiği diğer rivayette de şu kayd vardır: «Peygamber (S.A.V.) buyurdu ki: «Allahım! Şa- mımı mübârek et! Yemenimizi mübarek kıl!» Dediler ki, ya Resûlullah, necdimizi? —üçüncü  de zannedersem şöyle dedi—: «Zilzâl orada, Fitneler orada! Şeytan boynuzu oradan doğar.»
Siyer ehli anlatmıştır: Kureyş Kabe’yi yenilemek istediğinde temel taşını kirn koyacağu hususunda fikir ayrılığında bulundular. Sonra Hz. Peygamber (S.A.V.), bu hususta hakem tayin ettiler. O arada Şeytan Necidli bir ihtiyar kılığına bürünüp avazı çıktığı kadar şöyle haykırdı:»
«Bu yetimden başka bir adam bulamadınız mı? Hani yaşlı adamlarınız nerde?» Onun bu haykırışından az kaldı kavga çıkacaktı. Ne ise sonra yine yatıştılar.
Kureyş, Peygamberle işini görüşmek üzere bir araya gelince, şeytan yine bir ihtiyar kılığına girdi. Sonra Necd’e doğru gitti. Kabe’nin inşasında Necridli kıyafeti- nne girmesi, boynuzunun Necidden çıkmasındandır.
Müşavere günü  yine bir yaşlı adamın kılığına girmesi de şu scbebden olmuştur; Kureyş bir araya gelince aralarından biri: (Sakın Tuhâmeden kimse girmesin aramıza. Çünkü Ehli Tuhâme Muhammedi (S.A.V.) severler. Şeytan kendisinin Tuhâmeden olmadığını göstermek için Necid’e doğru kayıp gitti. Şu halde iki hâ- disin mânası (şeytanin boynuzu Necid’den doğar) birleşmiş oldu.
İbn-i Ömer’den (R.A.) nakl edilen bir hadisde şöyle varit olmuştur: Peygamber (S.A.V.) bu sözü söylediği zaman, Hz. Ayşe’nin kapısında durmuş şarka doğru bakıyor ve fitneden sakındırıyordu.» Es-Suheylî der ki: Hazret-i Aişc (R.A.) İn kapısında durup da şark’ı göstermesinde ibret vardır. Fitnenin vukuunda şar’a doğru çıkmasındaki işareti de anlamalısın.
Fitnenin nüzulu zikr olunduğunda peygamber sözüne katı ver: «Taş sahihlerini uyandırın.»

Güneşin Doğuş ve Batışı, Şeytanın İki Boynuz Arasında Olması

Ebû Dâvud ve Nesaî Amr b. Abese’den rivayet etmişlerdir: Resûlüllah’a sordum:
  • Ey Allah’ın Resûlü! Hangi gece daha iyidir?
  • Gecenin son kısmı! Dilediğin namazı kıl. Namaz şahidi i ve yazılıdır. Sabah namazı kılmcaya kadar devam et! Sonra güneş bir veya iki mızrak boyu yükselene kadar bekle. (O arada namaz kılma.) Çünkü, şeytanın iki boynuzu arasında doğar ve kâfirler onun için namaz kılarlar. Sonra dilediğini kıl. Namaz şahidli ve yazılıdır. Mızrak kendi gölgesinde müsavi oluncaya kadar (Kil) sonra dur, (kılma). Çünkü cehcnnem o zaman kaynar ve kapılarını açar. Güneş göğün ortasından meyi etti mi? Dilediğin namazı kıl. Çünkü namaz şahidli ve yazılıdır. İkindi kılıncaya kadar devam et. Sonra güneş batıncaya kadar bekle (namaz kılma). Çünkü o, şeytanın iki boynuu arasında batar. Kâfirler onun için kılarlar.»
Mâlik Zeyd b. Eslenrden o da Atâ b. Yesâr vasıtasıyla Abdullah es-Senâbihî’den nakl ettiğine göre Allah’ın Resûlü (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:
«Güneş doğar, beraberinde şeytan boynuzu bulunur, yükselince boynuz ondan ayrılır. Sonra istiva edince boynuz yine yaklaşır, batmaya yön tutunca yine ona yaklaşır. Allah’ın Resûlü (S.A.V.) bu vakitlerde namaz’dan nehy etmiştir.»
İshak b. İsa Ettebbâ der ki: Abdullah Es-Sena’bi- hî’nin asıl adı, Abdurrahman b. Güseyle dir. Ebû Abdil- lah Es-Senâbihî’dir. Kibar-i tabiindendir.
Sahabîlik vasfı  yoktur. Çünkü o, Medine’ye gelmeden, beş gece evvel Allah’ın Resûlü, Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Bu hadis’in mânasında ulema iki ayrı görüş serd etmiştir:
  1. Hadîsdeki lâfızın zahiri hakikati üzredir. Yani hakikaten güneş, şeytanın iki boynuzu arasından doğar, batar. Nasıl olduğu sorulmaz. Çünkü görünmeyen şeyde keyfiyet aranmaz. Bu fikirde olanlar, İkrime’den rivayet edilen şu hadisi delil göstermişlerdir:
İkrime İbn-i Abbas’a sorar:
  • Hz. Peygamber hakkında konuşan Umeyye b. Ebis-Sait hakkında ne dersin?
  • Şiiri iman etmiş de kalbi küfr etmiş midir? İbn-i Abbas der ki:
  • O doğrudur. Siz şiirinden hangisini inkâr ettiniz?
  • Şu şiirini:
  • Ne diye güneş düşülüyor öyleyse.
Nefsim yedi kudretinde olan Allah’a kasem ederim ki, güneş, yetmişbin melek’den sopa yemedikçe doğmaz. Onlar ona haydi doğ, ne duruyorsun doğsana. derler. O şu cevabı verir:
  • Allah’ı terk edip de bana tapan kavmin üstüne nasıl doğayım. Bunun üzerine Allah tarafından ona bir melek gelir ve doğmasını emreder. Ademoğullarını hedef alarak ziyasını saçmağa başlayacağı zaman, şeytan gelip onu önlemek ister.
Böylece onun boynuzları arasında doğar. Cenâb-ı Allah onu (şeytanı) güneşin altında yakar. Güneş Allah’a secdc etmedikçe batmaz. Mel’ûn şeytan gelir, onu secdeden men’e çalışır. Allah da onu güneşin altında, güneş şeytanın boynuzlan arasında batarken yakar. İşte Hz. Peygamber (S.A.V.)’in: «Güneş şeytanın iki boynuzu arasında doğar; güneş şeytanın iki boynuzu arasında Tbatar.» sözünün mânası budur.
2) Burda hadis mecazî anlama hami edilir. Şeytanin boynuzlarından, güneşe tapan millet kasd edilmiştir. Çünkü onlar güneş doğarken ve batarken Allah’ı terk edip güneşe secde ederler ve ona toparlar. Hz. Peygambere (S.A.V.) müslümanlarin kâfirlere benzemesini istemedi ve o vakitlerde namazdan men’etti ki, ümmeti kâfirlere benzemesin.
Bu yorum, Arab dilinde caizdir. Yâni böyle bir anlam onların lisanında görülmüştür: Onlarda millete (karn) denilir. Milletlere de (kurun) denilir.
Ccnâî>ı  Hak; (Bundan önce nice milletler helak ^ettik!) büyümüştür.
Ve yine {bunların arasında bir çok milletler) buyurmuştur.
Ha. Peygamber (S.A.V.) de; «İnsanların hayırlısı benim m metinidir.»  buyurmuş} ardır, Karnın şeytana izafesi de, ona itaat ettikleri için caiz olmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hak küffara (şeytan, hizbi) adını vermiştir.
Hadîsi e bu mânayı verenlerin, yine hadîsden olan delilleri, yukarıda arz ettiğimiz, Amr b. Abese Tden rivayet edilen hadîsle, Ebû Umame’nin Resülüllah’dan rivayet ettiği hadîsdir,

Şeytanın Oturduğu Yer

Ebû Bekr el-Hellâl (Kitab’ul-Edeb)’inde der ki; bâzı hadis âlimleri Abdullah b. Ömer (RA.)den öyle rivayet etmişlerdir; «Kişinin, bir kısmını güneşe, bir kısmım gölgeye verip oturması, şeytan oturuşudur.*
Ebû Hureyre’den de (RA.) aynı çekil de bir hadîs rivayet etmişlerdir.
Said b. el-Müseyyeb’in söyle dediğini anlatırlar: «Şeytanın istirahat ettiği yer, gölye ile güneş arasıdır.»
Katâde’den nakl edilmiştir: Şöyle diyorlardı; «Şeytanın oturduğu yer, gölge ile güneş arasıdır. Orda oturmak mekruhtur,»
İshak b. Mansur der ki: İbn-i A Ulah’a; «gölge ile giineş arasında oturmanın mekruh olduğunu söylüyorlar, aslında bundan nehy edilmemiş midir?» diye sordum.
«— Mekruhtur.» diye cevab verdi.
İshak b. Mansur, İshak b. Haheveyn’in şöyle dediğini nakl eder: Bu hususta Peygamberin (S.A.V.) neh- yi sabit olmuştur. Lâkin başlayıp da orada otursa daha ehven olur.»

Zalim Kadıdan Şeytan Hiç Ayrılmaz

Tirmizî  Abdullah b. Ebi Evfâ’dan nakl ediyor. Re~ sûlüllah (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır:
«— Allah, zulm etmedikçe kadı ile beraberdir. Kadı zulüm yoluna sapınca, Allah ondan ayrılır, şeytan yakasına yapışır da bir daha bırakmaz.»

Ezan Okunduğu Zaman Şeytan Kaçar

Sahihayn’da Ebû Hureyre (R.A.)’dan nakl edildiğine göre.. Allah’ın Resulü (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Namaz için ezan okununca şeytan arkasını çevirir ve ezan okuyanları, seslerini duyuramamaları için bir dı- ratta bulunur. Namaza başlanınca da kişinin gönlüne girer önceden aklına gelmeyen şeyleri getirir (şunu hatırla, bunu hatırla.) diye. O dereceki kişi, kaç rek’at namaz kıldığını bilemez.»
Diğer bir rivayette: «Namaz için ezanı duyunca, sesini duyurmamak için mani gelmek ister, bitirince vesveseye başlar.» olarak geçer.
Diğer bir rivayette şöyle zikredilmektedir: «Müezzin ezan okuyunca, şeytan sırtını çevirir ve hızla kaçar.»

Şeytanın Tek Papuç İçinde Yürümesi

Harb anlatıyor. Bâzı hadîs âlimleri Ebû Hureyre’- den na’kl etmişlerdir. Resûlullah (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:
«Hiç biriniz tek papuçla yürüyemezsiniz, şeytan ise tek pabuç içinde yürür.»
Harb dedi ki: Duyduğuma göre, İmam Ahmed sırf bu yüzden tek pabuçla gezmeği kerih görmüştür.
Harb, hadis âlimlerinden yaptığı başka bir rivayette Ebû Hüreyre’nin Allah Resûlündeıı (S.A.V.) şöyle duyduğunu nakl ediyor:
«— Na’lininizin kayışı kopunca, onu takıncaya kadar diğeri ile yürüyün.»

Âdemoğlu Secde Yapınca Şeytan Kaçar

Ademoğlu secde yapınca şeytan ağlayarak ayrılır ve şöyle der:
«Eyvah! Ademoğluna secde emr edildi, yaptı ve cenneti hak etti. Ben emredildim yapmadım; cehennemi boylayacağım.»
İbn-i Eb’id-Dünya, bâzı hadis alimlerinin kendisi- ne, Ubeydullar b. Mukşem’den şöyle nakl ettiklerini anlatıyor:
«Şeytanı lanetlediğin zaman, lanetlendim der. Ondan (Allah’a) sığındığın zaman arkam kesildi, der. Secde ettiğin zaman da şöyle der: «Eyvah! Ademoğluna secde emredildi, emri yerine getirdi. Şeytana emredildi, â,si geldi. Bu sebeble Ademoğlu cenneti; şeytan da cehennemi hak ettiler.»

Şeytanın, Namaz Kılan Kimseye (Abdestin bozuldu) Demesi ve Namazda Uyuklama, Aksırmanın Şeytandan Olması

Sahihayn’da, Abdullah b. Zeyd b. Âsim el-Mezenî- den nakl edilmiştir:
«Bir adam Hz. Peygamberce (S.A.V.) namazda iken kendinde bir şey his ettiğini şikâyet edince, Allah’ın Re- sûlü (S.A.V.) şöyle buyurdu: Hiç biriniz, bir ses duymadıkça, veya bir yel bulmadıkça namazdan ayrılmasın.»
Ebû Bekr b. Muhammed der ki: Bâzı hadis âlimleri Kays b. Es-Seken’den şöyle nakl etmişlerdir:
«Abdullah dedi ki, namazdayken şeytan birinizin yanına gelir, namazdan ayrılmaması onu bıktırınca, dü- bürüne ona — abdesti bozuldu — hissini vermek için, ürler. Sakın bir yellenme bulmadıkça, veya bir ses duymadıkça (namazdan) ayrılmasın.»
Abdullah der ki: «Şeytan Ademoğlunun damarlarında dolaşan kanıların yerinde dolaşır. Sonra namazda onu yakalar, dübürüne öfürür, zekerini ıslatır. Ve (abdesün bozuldu) der. Sakın yel bulmadıkça, veya bir ses duymadıkça, yada bir yaşlık görmedikçe namazdan ayrılmasın.»
Teberânî  Mu’cem-i Kebir’inde Abdullah’dan nakl ediyor: «Harp zamanı  uyuklamak Allah’dan bir emniyet ve sükûnettir. Namazda uyuklama ise şeytandandır.»
îyine Abdullah b. Mes’ud’dan nakl ediyorlar: «Namazda aksırmak şeytandandır.» İbn’üs-Sunnî «Kitabul-İcaz’ın’da der ki: Bâzı hadîs bilginleri, Abbas b. Sehl’in dedesinden şöyle nakl etmişlerdir:
«Resûlüllah (S.A.V.) buyurdular ki: Teeni Allah’tandır; acele ise şeytandan.»

Şeytanı Görünce Eşeğin Anırması

Buharı  ile Müslim Ebû Hureyre (R.A.) den nakl. ediyorlar. Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır:
«Horozun sesini duyduğun zaman, Allah’ın fazlından isteyin. Çünkü o bir melek görmüştür. Merkeh’in anırmasını duyduğunuz aman, Allah’a şeytan’dan sığının. Çünkü o, bir şeytan görmüştür.»
Şeytanın Mescit Ehline Sataşması
İmam Ahmed Musnedin’de der ki: Ebû Bekr el-Ha- nefî- Ed-Dahhâk b. Osman – Said el-Makberi – Ebû Hu- reyre’den (R.A.) rivayet edilmiştir; dedi ki, Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır:
«Sizden biriniz mescidde olduğu vakit şeytan gelip ona yaklaşır, kişinin hayvanına yaklaşıp ünsiyet kesp ettiği gibi. Ona sükûnetle yaklaştığında hemen onu avla ve dizginle.» Eb» Hüreyre dedi ki: «Siz bunu görürsünüz: Avlanan kimse, Allah’ı zikr etmez. Dizginlenen kimse de ağzını açar fakat Allah’ı zikr edemez!»
Ahmed der ki: Ebân – Katade Enes (R.A.)’den rivayet etmiştir; Resûlüllah (S.A.V.) şöyle derlerdi:
«Sallarınızı perçinleyin, aralarını yaklaştırın; boyunlar hizasında yapın. Muhammed’in nefsi yedi kudretinde olan (Allaha) kasem ederim ki, şeytanın saf arasından gelib, siyah çökerek koyunlar gibi girdiğini görüyorum.»
İbn’is-Sünnî  «Amelül-Yevm Velleyle» adh kitabında der ki: Ebû Umâme’den (R.A.) nakl edilmiştir; Re- sûlüllalı (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır: «Biriniz camiden çıkmak istediğinde, şeytan başına arıların, kendi beylerine üşüştüğü gibi üşüşür. Onun için mescidin kapısında durduğu zaman, şöyle desin:
«Allahmıî Sana iblîs ve askerlerinden sığınırım.» Onlar ona asla zarar veremez.»

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...