21 Ağustos 2013

Bu İsm-i Şerîfîn, İsm-i A'zam Olması:

Bu İsm-i Şerîfîn, İsm-i A'zam Olması:


Allah ism-i şerifi, sayılan isimlerin içinde ism-i a'zamdır. Çünkü bu ism-i şerifde bir takım hususiyetler var ki, öte­ki isimlerde yoktur. Bunlardan bazılarını yazalım:
1- Bu ism-i şerif Kur'ân'daki Esmâü'l-Hüsnâ'dan ilk gelmiş olandır. Bilindiği gibi ilk âyet Besmele-i Şerîfe'dir. Bütün bir sûre hâlinde ilk gelen sûre de Fatiha süresidir.
Bismi'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm. El-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn, Kur'ân'da ve hadîste hemen dâima önceden bu ism-i şerif zikredilmiş, ondan sonra Allahu teâlâ'nın sıfat­larından veya fiillerinden bir veya bir kaçı gelmiştir. Yâhud bu sıfatlara veya fiillere delâlet eden Esmâü'l-Hüsnâ bildi­rilmiştir. Şu halde Esmâü'l-Hüsnâ içinde bu ism-i şerif asıl­dır. Öteki isimler buna mülhaktır, muzaftır. Bunun için Esmâü'l-Hüsnâ'dan herhangi biri tefsir ve izah edilirken Allah ism-i şerifine izafe edilir de meselâ: "El-Muhsî, Allahu teâlâ'nın isimlerindendir" denilir. Fakat "Allah, El-Muhsî Celle Celâlühû'nun ismidir" denilmez.
2- Allah ism-i şerifi, Cenâb-ı Hakk’ın zât-i sübhânîsine mahsus ism-i alemdir. Alemler, ancak tek olarak müsemmâlarını bildirir, bu sebepten, bu ism-i şerif mecaz yoluyla da ol­sa, Allah'dan başkasına söylenemez. Fakat öteki isimlerle meselâ:
Reşîd, Halîm, Hasîb gibi isimlerle, fakat mecaz ola­rak (çünkü Esmâü'l-Hüsnâ'dan hiç biri hakikat ma'nâsiyle Allah'tan mâadasına ıtlak edilemez) başkaları da adlanabilirse de, Allah ismiyle hiçbir mahlûk adlanamaz ve adlanmamıştır da. Tanrılık da'vâsına cür'et eden fir'avun bile, kendi adamları­na karşı (Ene Rabbükümü'l-a'lâ) demiş; fakat (Ene'llâh) deme­miştir. Cehalet devrinde Mekke müşrikleri, senenin günleri sayısınca Kâbe’nin etrafını 360 putla doldurmuşlardı. Bu put­ların ayrı ayrı adları da vardır. Kendileri de son derece câhil ve kaba adamlar olduğu halde, hiçbir puta Allah diye isim verme­mişlerdir.
3- Müslümanlığın anahtarı, îmânın temeli olan "Kelime-i Şehâdet" ancak bu ism-i şerifle hâsıl olur, başka isimlerle olmaz.
'Eşhedü en lâ ilahe illa'llâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resulüh." Meselâ bir gayr-i müslim, müslim olmak için Eşhedü en lâ ilahe illa'llâh yerine Eşhedü en lâ ilahe ille'r-Rahmân yahud Eşhedü en lâ ilahe iller-Rahîm yâhud Eşhedü en lâ ilahe îlle'l-Melik... dese Müslümanlığa girmiş olmaz. Her halde Eşhedü en lâ ilahe illa'llâh demesi lâzımdır. Çünkü, şimdi söylediğimiz gibi Allah ismi müteferrid, yâni tek ve eşsiz olarak Zât-ı Hak'kı ifâde eden bir ism-i hastır. İsm-i haslarda ortaklık ma'nâsı düşünmek mümkün de­ğildir. Bunun için hakikî bir tevhiddir. Fakat öteki isimler alem değildir, muayyen ve has olarak zâta delâlet etmezler. Ya bir sıfat veya ism-i cins gibi umumî ve kaplayıcı bir ma'nâ ifâde ederler. Bu ma'nâlarda ise. ortaklık ma'nâsı düşünülmek mümkündür. Gerçi bu ma'nâlarda da Allah tekdir ve eşsizdir. Fakat bu hüküm, ma'nâsının kendine nazaran değil, dış delil­lere nazaran sabit olmuştur. Onun için tevhid de sarih değildir.
İman ve İslâmın temelini teşkil eden kelime-i şehâdetin, doğrudan doğruya sarih ve kat'î tevhid ifâde eden Allah ismiyle söylenmesi kabul edilmiştir.
4- Allah ism-i şerifinin hem lâfzında hem ma'nâsında top­luluk vardır. Lâfzındaki topluluk: Bu ismi teşkil eden harfler birer birer kaldırılsa, ma'nâ bozulmaz ve yine Zât-ı Hakk’a delâlet eden bir ism-i alem olarak kalır. Baştaki hemze kaldırı­larak (Li'llâhi) dense, birinci lâm kaldırıp (Lehû) dense, bu lâm da kaldırıp (Hû) dense hep aynı ma'nâdır, Allah'a delâlet ederler. Kur'ân'da çok yerlerde her üçü de gelmiştir. Yalnız bir (He) kaldığı surette de yine Zâtu'llah'a delâlet eder. Çünkü (Hû) ism-i şerifinin aslı da Yalnız (He) dir. (Vav) aslî değil zaidedir. -Sarf ilminde beyan edildiğine göre tesniye ve cemi hallerinde ve (vav) bütün bütün yâni hem yazılışta, hem oku­nuşta düşüyor. -Eğer (vav) aslî olsaydı sabit kalırdı. Şu halde tek bir harf olan (He) de Esmâü'l-Hüsnâ'dan bir isimdir. Hem de zât-ı ülûhiyyete delâlet eden bir isimdir.
Her canlı mahlûk, teneffüs etmek suretiyle mecburî ola­rak Allah'ı anmaktadır. Çünkü (He) harfinin mahreci göğüs­ten ve ciğerlerden gelen nefes ile çıkar. Her nefes, bir (He) harfidir. Her insan ve hattâ teneffüs eden her mahlûk farkına varmadan her nefeste Allahu teâlâyı bu ismiyle anmaktadır. Teneffüs, Allah'ı anmak olunca, Allah anılmadığı surette ha­yat bitiyor demektir. Şu halde bu ism-i şerif aynı hayat de­mektir. Ruhların, bedenlerin varlıkta devamının ancak bu ism-i şerif ile temin edilmekte olduğu ne kadar açık görül­mektedir. [449]

Allah İsm-i Şerifinin Ma'nâsındakî Toplu­luk:


Mâ'nâ itibariyle Allah ism-i şerifi öteki isimlerin hepsi­ni câmî'dir. Öteki isimlerde bu cemiyet yoktur. Onlar yalnız bir sıfat veya bir fiile delâlet ederler. Meselâ: Er-Rahmân, yalnız merhameti; El-Kahhâr, yalnız kahrı; El-Alîm, yalnız il­mi; El-Kâdir, yalnız kudreti ifâde eder. Fakat Allah ism-i şerîfi bunların ve daha ötekilerinin ma'nâlarını hepsini birden toplu olarak ifâde eder. Onun için ma'nâdaki bu topluluğu mülâhaza ederek "Ya Allah" diyen bir kimse, Cenâb-ı Hak'kı bütün isimleriyle ve bütün sıfatlariyle zikretmiş olur. İşte bu hususiyetlerinden dolayı, sayılan Esmâü'l-Hüsnâ içinde Al­lah ism-i şerîfî (İsm-i A'zam)dır. Onun için şanı büyük, bere­keti daha bol, feyzi ve inayeti daha süreklidir. Bu sebepten bu ism-i şerîf dâima âşıkların gıdası, sâdıkların nevası olagel­miştir. [450]

Bu İsm-i Şerîf Hükmünce Bir Kul İçin Gere­ken Şey:


Mademki, Allah ism-i şerîf-i bütün isimlerin, sıfatların birleştiği bir ism-i câmi'dir ve biz bu ism-i şeriften Cenâb-ı Hak'kın bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemal sıfatlariyle muttasıf bulunduğunu öğreniyoruz; o halde bu ism-i şerifin hükmüne göre kul için yapılması gereken şey, tam ve kâmil bir insan olmağa çalışmaklar. Yâni mümkün ol­duğu kadar noksanlarını azaltmağa, faziletlerini çoğaltmağa gayret etmekdir. [451]

Bu Gayeye Ulaştırıcı Dört Mühîm Esas:


1- Birincisi ve en mühimi, Allah bilgisi edinmek: Dü­şünme çağına gelen her insanın ilk vazifesi Allahu teâlâ'yı öğ­renmektir. Bir çiftçi, bir mühendis, bir asker, bir tüccar, bir âmir, bir san'atkâr velhâsıl içtimaî sınıflardan hangisine mensup olursa olsun, bir şahsın mesleğinden gerek kendisi­nin, gerek başkalarının samimî surette faydalanması için, bu bilgi ile mücehhez olması şarttır. Allah'ı bilmeyen ve Allah'dan korkmayan bir şahıstan ne ferde, ne cemiyete bir hayır vardır. Şayet bu bahtiyarlığı hayâtının ilk çağlarında kazanamamışsa, hayâtının bitim noktasına varmadan bu yüksek bil­giyi elde etmeğe çalışmak lâzımdır, insanın ömrü doğduğu günden değil, Allah'ı bildiği günden itibaren başlar. Allah'ı bilmeyen gönüller, gezen ve konuşan birer ölüdür. Birçokları evlâdının, kardeşlerinin, sevdiklerinin ölümünden kederle­nir, günlerce acılar içinde kalır. Halbuki kendi kalbinin ölü olduğundan haberi bile yoktur. Ne hazin bir hal!..
2- Allah bilgisini kat'î delillere dayamak: Allah bilgi­sinde bir taklitçi gibi, şundan bundan duyduğu yarım yamalak sözlerle kanaat etmemek lâzımdır. Çünkü dediğimiz gibi bu duygu, hayâtın her safhasında âdilâne muamelenin, samimi­yetin, hele ibâdette ihlâsın temel taşıdır. Bu, ne kadar kuvvet­li olursa, bu hususlarda insan o kadar dürüst ve o kadar kıy­metli olur. Bunun için herkes anlayışı nisbetinde yerleri, gökleri, havayı, bulutu, yağmuru, değişen mevsimleri, gece­leri, gündüzleri, yerden çıkan mahsulleri, sınıf sınıf hayvan­ları ve nihayet kendi şahsını, içinde, dışında yapılmış, kurul­muş, durup dinlenmeden işleyen bunca makinaları düşünmeli, düşünmeli de basit bir bostan kulübesinin bile kendi kendine olamayacağına ve her eserin bir müessiri bulunacağına göre, bütün bunları yapan, eden, görüp gözeten, kurup işleten, mutlak kudret sahibi bir zâtın varlığına ve O'nun kemâl sıfat­larına yürekten inanmalı ve bu inancı ile dünya yüzünde tek başına kalsa bile sarsılmamalı. [452]

Eser- Müessir Kanununun İzahı:


Eser, iz; müessir, izin sahibidir. Eser gözle görülür; mü­essir, akıl ile sezilir. Meselâ, uzaktan yükselmiş bir duman sütunu görüp de orada ateş bulunduğunu anlamak, ateşin var­lığına hükmetmek aklın işidir. Duman gözle görülmüş, onun delaletiyle ateşin varlığına aklen hükmedilmiştir. İşte buna: “eserden müessire istidlal” denir. Eseri görünce hemen mües­sire intikâl etmek, insanların yaradılışlarında bulunan bir hassadır. Bir insan -aydın olsun, câhil olsun- eseri görüp du­rurken müessiri inkâr edemez, inkâr edeni de şiddetle reddeder. Şu halde bir tabloyu görüp de onun ressamını, bir nakşı görüp de onun nakkaşını bilmek kadar tabiî bir şey olamaz, işte bu bilgi yolunca yaradılmıştan, Yaradan'a, gözetilmişten Gözeten'e, yaşayanlardan ekmel bir hayat sahibine, büyük ve mü­him işler başında bulunanlardan Kayyûm'a, işleri nizam ve tertibine koyanlardan her şeye bir nizam veren Nazzâm'a, ada­letlilerden büyük Âdile, kâinatta zıt kuvvetlerin muvâzene­sinden tek bir Hâkim'e, merhametlilerden Rahman ve Rahîm'e... velhasıl her şeyde suretten ma'nâya, eşyadan esma­ya, esmadan müsemmâya geçerek fikirlerde Allah bilgisi de­lillerini çoğaltmak, genişletip derinleştirmek iktizâ eder.
3- İbadetlere îtinâ etmek: Allahu teâlâ'ya karşı borçlu olduğumuz ibâdetlere itinâ etmek, âdâb ve erkânını gözeterek her birini vaktü zamanı ile ifa etmek, bu hususta kat'iyyen gevşeklik göstermemek lâzımdır. Çünkü ibâdetler, insanları kâmilleştiren ve yükselten en kuvvetli âmillerdir.
4- İyi veya kötü huylarını sıkı bir kontrole tâbi tut­mak: Kibir, hased, cimrilik, zorbalık, şunu bunu çekiştirmek gibi he'rbiri insan için birer ayıp, birer eksiklik demek olan birçok kötü huylardan kalbde hangileri varsa (korkunç bir hastalığın tedavisine çalışılır gibi) bunlara teşhis koyarak kendini onlardan kurtarmak, buna mukabil bütün güzel huy­larla nefsini kıymetlendirmek lâzımdır. Ancak bunun ne kadar çetin ve başarılması ne kadar güç bir iş olduğu, kendini ıslaha çalışan her insanın duyduğu bir hakikattir. Bir kötü huyu kalbden. söküp atmak için aylarca ve bâzan daha uzun zamanlar uğraşmak lâzım gelir. Fakat her kötü huydan kurtuldukça (mühim bir ameliyat atlatmış hastalar gibi) bir bayram yap­mak haktır. Allah'ın sevdiği kulları arasına katılmak, elbette ki kolay olmaz. Kuvvetli irâde, geniş tahammül lâzım...
Kim ki, bu zorluklarla savaşır, yılmaz; neticede muhak­kak ki, muzaffer olur. İyi bir insan olmak uğrunda zorluklara katlananları, muratlarına erdireceğine dâir Allah'ın vaa'di var­dır. Bu muzafferiyetin ma'nâsı İsm-i A'zam ile tahakkuk et­mek demektir ki, kullar için bundan daha ileri bir mertebe yoktur. Ni'met külfete göredir; kâidesince mükâfatın büyük­lüğünün, tahammül edilecek zorluklar nisbetinde olacağına şüphe yoktur. [453]

Hikmet ve Esrarı:


Bir Müslüman inanarak, ihlâsla “Yâ Allah" diye bu mübarek ismin zikrine devam ederse onun tecellisine, eserlerine nâil olur. İmanı kuvvet­lenir. Duası kabûl olunur. Şeytanın şerrinden emin olur. Mutluluğa ulaşır. Rızkı genişler ve Allah'ın izniyle şifa bulur.[454]

Ülûhiyyete Mahsus Sıfatlar:

Ülûhiyyete Mahsus Sıfatlar:


Ülûhiyyete mahsus sıfatlar, bütünlük ve üstünlük ifâde eden bütün kemâllerdir. Allahu teâlâ kemâl sıfatlarının hepsi ile muttasıf, noksan sıfatlarının (eksiklik ma'nâsı sezilen bü­tün sıfatlar) hepsinden münezzeh ve mukaddesdir (uzak ve yüksektir). Bunda tekmil ilim ve hikmet erbabının ittifakı vardır. Allah'ın muttasıf bulunduğu kemâlâta bir son yoktur. Her kemâlin zıddı bir nakîsa olduğu için, münezzeh bulundu­ğu nakîsalara da bir nihayet yoktur. Bunları güzelce seçmek ve kolayca zaptetmek için tenzihler beş asla, kemâller sekiz asla irca edilmiştir.
Allahu teâlâ'nın her hangi bir suretle mahlûkâta benzerli­ğini nefyeden ve bu nakîsadan Allahu teâlâ'nın nezâhat ve kudsiyyetini bildiren tenzihler şunlardır:
Kıdem, Beka, Vahdâniyyet, Muhalefettin li'l-havâdis, Kıyam bi-nefsihî.
Kemâllerin râci' olup Allahu teâlâ'da bulunması vâcib olan sıfatlar da şunlardır:
Hayat, İlim, Semi', Basar, İrâde, Kudret, Tekvin, Kelâm. [432]

Kıdem


Allahu teâlâ'nın varlığının önü olmamaktır. Yâni yokken var olmuş değildir. Eğer öyle olsa idi, kendisini var eden bir mucide muhtaç olur ve bu takdirde vücûdu vâcib, hak mâbud olamazdı. [433]

Beka


Allahu teâlâ'nın varlığının sonu olmamaktır. Eğer sonu olsa idi, varlığı zâtının muktezâsı olmaz ve binâenaleyh vâcibü'l-vücud olmamak lâzım gelirdi, bu takdirde yine ülûhiyyetle muttasıf olamazdı. [434]

Vahdaniyyet


Allahu teâlâ'nın ülühiyyetinde ve sı­fatlarında her hangi bir ortak veya bir benzeri olmamaktır. Benzeri veya ortağı bulunmak, kemâle ve ülûhiyyete münâfîdir. Allah misilsizdir, her şey O'na muhtaçtır. O'nun emri ile doğar, O'nun emriyle ölür. Muhtaç olan bir şey nasıl O'na mi­sil olabilir? [435]

Muhâlefetün Lî’l-Havâdis


Allahu teâlâ havadis ve mümkinattan ibaret olan kâinattan hiçbir şeye benzemez. Hiç, Hâlık, mahlûk gibi olur mu? Olsa idi, O da bir halika muhtaç olurdu, vâcib ve ganî olamazdı. [436]

Kıyam Bi-Nefsihî


Varlığı kendinden başka hiçbir şeye istinat etmeyen ihtiyaçsiz bir varlıktır. Herhangi bir şeye zerre kadar ihtiyaç, ülûhiyyete münâfîdir. [437]

Hayat


Allahu teâlâ diridir. Ölü olan, birşey yapabilir mi? Allahu teâlâ her lâhzada ne bedîalar, ne hârikalar yaratıyor ki, bunların seyrine doyulmaz, hakikatine erilmez. [438]

İlim


Allahu teâlâ olmuşu, olacağı, her şeyi bilir. Çünkü her şeyi yaradan ve her an yenileyip duran O'dur. Yaradan bil­mez mi? [439]

Semi


Allahu teâlâ'nın işitmesi. [440]

Basar


Allahu teâlâ'nın görmesidir. Kâinatın hiç bir noktasında Allahu teâlâ'nın göremiyeceği veya işitemiyeceği hiç bir şey yoktur. [441]

İrâde


Allahu teâlâ her istediğini, istediği gibi yapar. İstemezse yapmaz. Hiçbir şeye mecbur değildir, istemediği bir şeyi O'na cebren yaptıracak bir kuvvet yoktur. [442]

Kudret


Allahu teâlâ'nın her şeye gücü yeter. O'nun ya­pamayacağı bir şey yoktur. O, bir şeyi yapmak istediğinde onu düşünüp tasarlamağa veya yardımcıya veya zamana, mekâna muhtaç değildir. Onu istemesiyle o şeyin meydana gelmesi bir olur. [443]

Tekvin


Allahu teâlâ'nın yaratılmışlar üzerindeki icraat ve tasarrufâtını bildiren fiilî sıfatlar, hep buna râci'dir. [444]

Kelâm


Allahu teâlâ'nın söylemesidir. Kur'ân'a bak: Allah kullarına nasıl emirlerini ve nehiylerini bildiriyor, on­lara nasihat ediyor; isimlerini, sıfatlarını öğreterek kendini tanıtıyor. Ni'metlerini, lûtuflarını sayarak kendini sevdiriyor. Kurtulma ve mes'ut olma yollarını gösteriyor. Onları bu yolları tutmağa teşvik, zarar ve ziyan görecekleri hallerden tahzîr ediyor. [445]

Allah İsminîn, İsmi Câmî Olması:


Allah ism-i şerifi, ülûhiyyete mahsus sıfatların hepsini cami' bulunan O ekmel zâta delâlet ettiği için kendisine îsm-i Cami' denir. [446]

Vâcibül-Vücûd Mefhûmu:


Vâcib, zarurî ma'nâsınadır. Vücud, varlık demektir. Şu halde Vâcibü'l-Vücud demek, varlığı zarurî olan yâni bir an için yokluğunu farzetmek imkânsız bulunan zât demektir. Allahu teâlâ varlığı zarurî olmak sıfatiyle muttasıf bir mevcûd-i hakîkîdir. O'nun varlığı, zâtının muktezâsıdır. Yâni varlığı da zâtından başka bir şeye muhtaç değildir. Böyle bir varlığın -velev ki bir an olsun- yokluğunu farzetmek, ilmî bir ifâde ile; lâzım-i mahiyyetin, mâhiyyetten infikâkini kabul etmek de­mektir ki, muhaldir, çünkü bir tenakuzdur. [447]

Vâcibü’l-Vücûd'un Karşılığı "Mümkinü'l-Vücûd":


Mümkinü'l-vücûd demek, varlığı kendisinden değil demek­tir. Çünkü varlığı kendinden olsaydı, asla yok olmaması icap ederdi. Görüyoruz ki, bugün var olan yarın yok olup gidiyor. Mümkinü'l-vücûd, varlığında yaradana muhtaçtır. Mademki varlığı kendinden değildir. O halde kendi kendine kalınca yok demektir. Onun için her mümkinin varlığı, Allah'ı bildiren bir nişane olmuştur. Çünkü varlığa çıkması ve varlığının devamı, ancak Allah'ın yaratması ve irâdesiyledir. [448]

Allah Lafz-ı Celâli Ve Kur'ân-ı Kerim'deki Sayısı

Allah Lafz-ı Celâli 

Ve Kur'ân-ı Kerim'deki Sayısı


Varlığı zorunlu (vacibu'l-vücud) olan ve bütün övgülere layık olan zatın özel ve en kapsamlı ismi.
Cenab-ı Hakk'ın "Allah" ismi Mü'cemül-müfehres adlı kitapta tespit edildiği üzere Kur'an-ı Kerim'de 2699 defa geçmektedir. Bu sayı sûrelerin başındaki "besmele" ayet sayılması halinde daha da artmakta­dır.
Kur'ân-ı Kerim'de Allah'ın yüce isimleri şu şe­kilde geçmektedir.
1. "Allah kendinden başka hiçbir ilah bulun­mayan Allah'tır. O, Hayy'dir ve Kayyûm'dur. Ken­disini ne uyku yakalar, ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi Onundur. İzni olmadan ka­tında hiç kimse şefaat edemez. O, kullarının yap­tıklarını ve yapacaklarını bilir (Ona hiçbir şey gizli kalmaz). O'nun bildirdiklerinin dışında, insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları ko­ruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O, yüce­dir, büyüktür." [396]
2. "Allah, inananların dostudur, onları karan­lıklardan kurtarıp aydınlığa çıkarır. İnkâr edip kâfır olanların dostları ise Tâğuttur. Çünkü onları ay­dınlıktan alıp karanlığa götürür. Onlar ateş ehli­dirler, orada devamlı kalıcıdırlar."[397]
3. "Hayy ve Kayyûm olan Allah'tan başka ilâh yoktur." [398]
4. "Allah ki ondan başka hiçbir ilah yoktur, elbette sizi kıyamet gününde toplayacaktır; bun­dan asla şüphe yoktur. Söz bakımından Allah'tan daha doğru kim vardır!" [399]
5. "Allah görmekte olduğunuz gökleri direk­siz olarak yükselten, sonra Arş üzerine istiva eden, güneş ve ayı emrine boyun eğdirendir. (Bun­ların) herbiri muayyen bir vakte kadar akıp gitmek­tedir. O, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için (mahlukât ile ilgili) her işi düzenle­yip âyetleri açıklamaktadır." [400]
6. "Allah, her dişinin neye gebe kalacağını, rahimlerin neyi eksik, neyi ziyâde edeceğini bilir. Onun katında her şey ölçü iledir." ![401]
7. "Allah dilediğine rızkını bollaştırır da, da­raltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı, geçici bir fayda­dan başka bir şey değildir."[402]
8. "Allah öyle bir varlıktır ki, göklerde ve yer­de ne varsa hepsi Onundur. Şiddetli azaptan do­layı kâfirlerin vay haline!" [403]
9. "Gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu in­dirip onunla rızık olarak size türlü meyveler çıka­ran, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize veren, nehirleri de size akıtan ancak Al­lah'tır."[404]
10. "Allah, kendisinden başka ilâh olmayan­dır. En güzel isimler sırf Ona mahsustur." [405]
11. "Allah, kıyamet gününde” ihtilâf etmekte olduğunuz konulara dair aranızda hüküm vere­cektir." [406]
12. "Allah, meleklerden de elçiler seçer, insan­lardan da. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.[407]
13. "Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanusda sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuştu­rulur. (Bu, öyle bir ağaç ki) yağı, neredeyse kendi­sine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu ışık) nûr üs­tüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna erişti­rir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Al­lah her şeyi bilir." [408]
14. "(Halbuki) büyük Arş'ın sahibi olan Allah'­tan başka ilah yoktur." [409]
15. "Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol verir, dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir."[410]
16. "Allah, ilkin mahlukâtını yaratır. (Ölüm­den) sonra bunu (yaratmayı) tekrarlar. Sonunda hep O'na döndürüleceksiniz.[411]
17. "Allah, (Yüce varlıktır) ki sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır. Sonra O, hayatınızı sona erdirecek daha sonra da sizi tekrar diriltecektir. Peki sizin (Allah'a eş tuttuğunuz) ortaklarınız için­de bunlardan birini yapabilecek var mı? Allah on­ların ortak koştuklarından münezzehtir ve yüce­dir." [412]
18. "Allah O'dur ki, rüzgârları gönderir, bun­lar da bulutu kaldırır. Derken, Allah onu gökte di­lediği gibi yayar ve parça parça eder; nihayet ara­sından yağmurun çıktığını görürsün. Allah diledi­ği kullarına yağmuru nasip edince, onlar seviniverirler." [413]
19. "Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardın­dan güçsüzlük ve ihtiyarlık veren, Allah'tır. O, di­lediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, üstün kud­ret sahibidir." [414]
20. "Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra arşa istiva eden, Allah'tır. O'ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçiniz vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mı­sınız?" [415]
21. "Allah, sizin de  Rabbiniz,  sizden önceki atalarınızın da Rabbidir." [416]
22. "Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyum­lu ve bakılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab'ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumu­şar. İşte bu kitap, Allah'ın dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz."[417]
23. "Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölme­yenin de uykusunda iken canlarını alır da ölümü­ne hükmettiği canı alır, ötekini muayyen bir vak­te kadar (bedene) salıverir. Şüphe yok ki, iyi düşü­necek bir kavim için ibretler vardır." [418]
24. "Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir."[419]
25. "Allah, geceyi dinlenmeniz için (karanlık), gündüzü de (işinizi) görmeniz için aydınlık yapan­dır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmezler." [420]
26. "Allah, kimine binesiniz, kimini yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır." [421]
27. "Allah Kitab'ı ve mizanı hak olarak indi­rendir. Ne biliyorsun, belki de kıyamet saati ya­kındır!"[422]
28. "Allah, kullarına lütufkârdır. Dilediğini rızıklandırır. O, kuvvetlidir, galiptir." [423]
29. "Allah, O (yüce) varlık ki, emri gereğince içinde gemilerin yüzmesi ve lütfedip verdiği rızklanamanız için, birde şükredesiniz diye denizi size hazır hale getirmiştir."[424]
30. "Allah (vardır, birdir) Ondan başka hiçbir ilah yoktur. Mü'minler yalnız Allah'a dayanıp gü­vensinler." [425]
31. "Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kada­rını yaratandır. Allah'ın fermanı bunlar arasından iner ki, böylece Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz." [426]
32. "Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur."[427]

Allah'ın Lafzının Surede
Ayet
Sure

Kaç Kez Geçtiği
Sayısı
No:
Sure
2
7
1
Fatiha
282
286
2
Bakara
209
200
3
Âl-i İmran
229
176
4
Nisa
147
120
5
Maide
87
165
6
En'am
61
206
7
A'raf
88
75
8
Enfal
170
129
9
Tevbe
61
109
10
Yunus
38
123
11
Hûd
44
111
12
Yusuf
34
43
13
Ra'd
37
52
14
İbrahim
2
99
15
Hicr
84
128
16
Nahl
10
111
17
İsrâ
16
110
18
Kehf
8
98
19
Meryem
6
135
20
Tâhâ
6
112
21
Enbiya
75
78
22
Hac
13
118
23
Mü'minûn
80
64
24
Nur
8
77
25
Furkan
13
227
26
Şuâra
27
93
27
Neml
27
88
28
Kasas
42
69
29
Ankebut
24
60
30
Rûm
32
34
31
Lokman
1
30
32
Secde
90
73
33
Ahzab
8
54
34
Seb'e

Allah'ın Lafzının Surede
Ayet
Sure

Kaç Kez Geçtiği
Sayısı
No:
Sure
36
45
35
Fâtır
3
73
36
Yasin
15
182
37
Saffat
3
88
38
Sâd
60
75
39
Zümer
53
85
40
Mü'min
11
54
41
Fussilet
32
53
42
Şûra
3
89
43
Zuhruf
3
59
44
Duhan
18
37
45
Casiye
16
35
46
Ahkâf
27
38
47
Muhammed
39
29
48
Feth
27
18
49
Hucurat
1
5
50
Kâf
3
60
51
Zariyat
3
49
52
Tûr
6
62
53
Necm
55
54
Kamer
78
55
Rahman

96
56
Vakıa
31
29
57
Hadid
40
22
58
Mücadele
29
24
59
Haşr
21
13
60
Mümtehine
17
14
61
Saf
12
11
62
Cuma
13
11
63
Münafikun
20
18
64
Teğabun
25
12
65
Talak
13
12
66
Tahrim
3
30
67
Mülk
-
52
68
Kalem

Allah'ın Lafzının Surede
Ayet
Sure

Kaç Kez Geçtiği
Sayısı
No:
Sure
1
52
69
Hakka
1
44
70
Mearic
7
28
71
Nuh
10
28
72
Cin
7
20
73
Müzzemmil
3
56
74
Müddessir
-
40
75
Kıyame
5
31
76
İnsan
-
50
77
Mürselat
-
40
78
Nebe
1
46
79
Naziat
-
42
80
Abese
1
29
81
Tekvir
1
19
82
İnfıtar
-
36
83
Mutaffifin
1
25
84
İnşikak
3
22
85
Buruc
-
17
86
Tarık
1
19
87
A'la
1
26
88
Gaşiye
_
30
89
Fecr
_
20
90
Beled
1
15
91
Şems
-
21
92
Leyl
-
11
93
Duha
-
8
94
İnşirah
1
8
95
Tin
1
19
96
Alak
-
5
97
Kadr
3
8
98
Beyyine
-
8
99
Zilzal
-
11
100
Adiyat
-
11
101
Karia
-
8
102
Tekasür

Allah'ın Lafzının Surede
Ayet
Sure

Kaç Kez Geçtiği
Sayısı
No:
Sure
_
3
103
Asr
1
9
104
Hümeze
-
5
105
Fil
_
4
106
Kureyş
-
7
107
Maun
-
3
108
Kevser
-
6
109
Kâfirun
2
3
110
Nasr
-
5
111
Tebbet
2
4
112
İhlâs
-
5   .
113
Felâk
-
6
114
Nâs
2699
6236
114
TOPLAM

Lafza-i celâlin Kur'ân'ın 29 sûresinde geçmeme­si Kur'ân'ın esrarındandır, Allah lafzının geçmediği sû­reler şunlardır. Kamer, Rahman, Vakıa, Kalem, Kıya­met, Mürselat, Nebe, Abese, Mutaffifin, Târik, Fecr, Beled, Kaf, İnşirah, Zilzâl, Adiyât, Kâri'â, Tekâsür, Duhâ, Asr, Fil, Kureyş, Mâ'ûn, Kevser, Kâfirûn, Teb­bet, Felak ve Nâs'dır.
Kur'an'a şöyle bir göz gezdirdiğimiz zaman Allah lafzının pek çok kere geçtiğini hatta ayet sayısı çok fazla olan sûrelerde "Allah" lafzının ayet sayısından daha fazla olduğunu görürüz. Bu sûreler, Al-i İmrân, Nisa, Mâide, Enfâl ve Tevbe sûreleridir.
Lafza-i Celâl 30 ayetlik Secde sûresinin dört ayetinin başlangıcında birer kere geçmektedir. "Allah" kelimesi, Yasin sûresinin yedinci ve kırkıncı ayetle­rinde ikişer defa geçmektedir. Kaf sûresinin yirmialtıncı ayetinde bir kere geçmektedir. Hakka, Meâric, Naziât, Tekvir, İnfitar, İnşikâk, Âla, Gaşiye, Şems, Tin, Alak ve Hümeze sûrelerinin toplamında bir kere zikredilmiştir. Hicr, Nasr, İhlâs ve Fatiha sûrelerinde ise "Allah" lafzı iki kere geçmiştir. En'âm sûresinin 124. ayetinde peşpeşe gelmiştir.
"Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden hay­ra sarfediniz" denildiğinde, kafirler müminlere de­diler ki:
"Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kim­seleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz." [428]
"Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah'­tan başka ilâhlar edindiler."[429]
"Allah ile beraber başka ilâh edineni, şiddetli azaba birlikte atın!"[430]
"Onlara bir âyet geldiğinde, Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız, dediler. Allah peygamberliği kime ve­receğini daha iyi bilir." [431]

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...