18 Nisan 2013

BUNLARI BİRGÜN OKUYACAKSIN.....


Bir gün hayatımdan öldürürcesine çıkacaksın.ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım.seni en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. 
Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. 
Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor.
Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. 
Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım.Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. 
Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında...Ama olmaz bunu sana yakıştıramam.
 Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. 
Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir.İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri.
 Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. 
Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara.Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi...



SEVGİ DEĞER VERMEKTİR,SEVGİ İNSAN OLMAKTIR


Uzakdoğu'da bir Budist tapınağında geçmiş bir olayı anımsadım.Bu tapınak bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu ve burada geçerli olan incelik,anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı,içerdeki "bilgelik arayıcısı" kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. 

Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. 
İçerdeki bir süre kayboldu,sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Bu "Yeni bir aracıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz" demekti. 
Yabancı tapınağın bahçesine döndü,aldığı bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. 
İçerdeki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. 
Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır. 
Bu sevgiydi ve sevgiye her zaman yer bulunurdu. 

Nicedir hayatımızda sevgiye yer bulamadığımızı düşündüm. Bize sevgiyi anlatan bir olayı haber yapamıyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir kişiyi dinlemiyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir duyguyu görmüyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir yazı yazmıyoruz, böyle bir yazıyı okumuyoruz. 
Bir Polonya filminde Nazi dönemi anlatılıyordu.Nazi komutanı güzel bir evi komutanlık merkezi yapmıştı.Evin güzel sahibesi üst kata çıkmıştı ve az görünüyordu.Komutan bu kadına âşık olduğunu anladı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti: 
- Madam, aşkımız beni zayıf düşürüyor. 
- Hayır komutan, sevginiz sizi insan yapıyor. 
İnsan ruhu da doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez. İçinde sevgiyi barındıramayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır. 
Nefret etmeden birine kötülük yapamazsınız. 
Nefret etmeden birini öldüremezsiniz. 
Nefreti içinde barındırmak isteyen insan önce kendisinden nefret etmek zorundadır. 
İçinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur. Artık onu bulması çok zordur ve bunun ağır bedelini ödeyecektir. 
Sevgisizlik ağır bir yüktür ve insan bundan kurtulmak için çok kötü şeyler yapar. 

Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür. 
Hoşgörü sevgi değildir, istemediğine katlanmaktır. 
Bağımlılık sevgi değildir,gereksinmenin karşılanmasıdır. 
Sevgi, değer vermesini bilmektir. 
Sevgi,yaşama hakkını kabul etmektir. 
Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır. 
Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır. 
Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır. 
Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır. 
Sevgi, bilinçtir. 
Sevgi, insan olmaktır. 
Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine parayı koyduk. 
Para için yaşıyoruz, para için eğitim görüyoruz, para için meslek ediniyoruz, para için çalışıyoruz, para için birbirimizi çiğniyoruz, para için birbirimizi aldatıyoruz, para için savaşıyoruz. 

Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine üstün olmayı koyduk. 
Üstün olmak için yaşıyoruz, üstün olmak için yarışıyoruz, üstün olmak için kendimizden başkasının aşağı olmasına çalışıyoruz. 
Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve nefreti içimize çağırdık. 
Birbirimizden nefret ediyoruz nefretle yaşıyoruz, nefretle çalışıyoruz, nefretle dövüşüyoruz, nefretle öldürüyoruz. 
Para, üstün olmak ve nefret etmek hayatımızı dolduruyor. 
Hayatımız da savaşlarla, dünyayı yağmalamakla, birbirimizi boğazlamakla geçiyor. 
Sevginiz olmadıktan sonra daha çok paranız olsa, daha üstün olsanız, daha çok toprağınız, eviniz arabanız, malınız olsa ne olur? 

Sevginiz yok ve hiç bir şeyiniz yok. 
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken budur. 

SEVGİYE YER KALMADI ?


bugün yeniden doğmak istiyorum, yeniden nefes almak, yeniden başlamak hayata,sıfır dan sil baştan yaşamak herşeyi , hiç yaşanmamış saymak eskileri hiç olmamış acı vermemiş s aymak, ne hoş olurdu böyle yapabilmek başarabilene değil mi ...öylesine bir hayat ki hiç el değmemiş,hiç pörsümemiş, yıpratılmamış jelatini yeni açılan bi oyuncak gibi tıpkı...bir çocuk olmak yeni hayatta hiç büyümeyen hep çocuk kalan oyuncakları olan bir çocuk...kendine küçücük bir şehir yaratmış olan içinde prensiyle mutlu yaşayan prensesi olan ve ihtiyaç duyduğu sevgiyei ilgiye sahip olan bir çocuk...ne güzel olurdu bir efsanede yer almak ya da bir masalda sonu güzel biten...mutluluğa yelken açan sevgililerin olduğunu, sevdiği için kaf dağını aşan prenslerin olduğu...yıllarca sevdiğini bekleyen bir köylü kızı olmak küçük bir hikayede...beyaz atlı prensini beklemek sabırla, tek gaye olaraka onu bilmek, aldırmamak başka şeye...ne güzel olurdu di mi?ama gerçek hayat bu değil işte masallara konu olamayacak kadar adi ve acımasız bir hayat yaşadığımız, ya da yaşadığımızı sanıdığımız...aslında insanların elinde herşey.hayatı güllük gülistanlık yapmak insanların elinde. çok zor değil sevmek...seni seviyorum demekle kimseye bişey olmaz...insanın içi açılır birini sevdiğinde...sevgi çok güzel bişeydir,öyle ki dünya bile sevgi uğruna yaratılmıştır derdi eskiler. öyleyse neden bu kadar direniyoruz birbirimizi sevmemek için ya da kırmak için...oysa öyle güzeldir ki birinin gözlerindeki parıltıyı görmek gözlerinin içine bakmak ve aynı muhabbetle karşılık vermek...o zaman dünya masallardaki ülkelerden bile güzel olurdu...beyaz atlı prensler kaf dağına çıkmak zorunda kalmazdı o zaman...genç kızlar zorla evlenmek zorunda kalmazdı sevmedikleriyle...çocuklar annelerini emmek yerine suni besinlerle beslenmezler, kadınlar eşlerinden dayak yemezler, eşler sabah kalktıklarında kahvaltısız işlerine gitmek zorunda kalmazlardı...eğer sevgi saygı hakim oslaydı dünyaya silahlar konuşmazdı dünyada ve anneler ağlamazdı şarapnel parçasıyla havaya uçan bebeklerinin ardından...işkence aletleri imal edilmezdi o zaman, hapishane diye bi kelime lugatlara girmezdi, intikam diye bi duygu yer etmezdi hiç zihinlerde, çocuklar kardeşçe oynarlardı sokaklarda kire çamura bata çıka... çekememezlik olmasaydı dünyada müslüman müslümana kıymazdı, kandıramazdı o zaman şeytan da kimseyi uğraşsa da...çünkü İsmailler olurdu o zaman babasına gözü kapalı boyun eğen...saygıda kusur etmeyen...anneler olurdu Hacer gibi kadere boyun eğen...asla isyan etmeyen...Allahtandır diyen...ne olurdu sanki herşey böyle olsaydı...nefretin yerini sevgi alsaydı ve tüm insanlar birbirini sevseydi...

HAYAL İŞTE....

KARANLIK YÜREĞİMİN,KİMSESİZ GECELERİNDE...

 fotoğraf 03_steve_highfield.jpg
Seni Seviyorum


Karanlık yüreğimin kimsesiz gecelerinde 

Parıldayan yıldızımsın, nûrunu göklerden alan…
Çorak toprak gibi bir damla için dua dua yalvardığım, 
Ümidini kaybetmemiş müebbetlikler gibi gün saydığımsın…
Ey gönlümün derinlerine mekân tutan 
Ey hüznün ve sevincin gözyaşlarını birbirine karıştıran 
Ey hayallerime hapsetmişken seni, dünyama güneş gibi doğan 
Toplayıp giderken bu yürek valizini…
Ve kapatmışken sevda şiirlerinin yarım kalan defterini
Yüreğime düşen ilhamsın ey sevgili… 
Ucuzlasa da dillerde bu söz
Seviyorum seni... 
Meryem’e indirilen sofra gibi…
Seviyorum seni… 
Veysel’e gönderilen hırka gibi…
Seviyorum ama sen de beni sev diye değil…
Aşkların sahibi sevdiriyor diye seviyorum…
İnatçı bir tutkuyla değil 
Özgür ummanlar gibi seviyorum…
Sevgiyi de seviyorum, sevmeyi de 
Ama seni sevmeyi daha çok seviyorum…
Hoyrat rüzgârlar savururken hislerimi
Avucumda sakladığım kalbimle seviyorum…
Depremlerde yıkılırken aşk efsanesinin sütunları
Ezberimde kalan mısralarımla seviyorum…
Gözlerin ister gülsün bana, ister gülmesin 
Ben içimdeki gülüşünü seviyorum…
Hele yaz geceleri ateş böceklerinin sesine karışan 
Kalbinin sesini seviyorum…
Kaderin çizdiği yalnız yolculukta
Son anda trene atlayan kaçak yolcu gibi seviyorum…
Sen kaçak yolcumsun benim 
Dara düşen sevdamın Hızır’ısın…
Ömür yapraklarımın eylül sarartısında 
Yeşil bir damlacıksın 
Mor’a uzanan 
Çok seviyorum seni çoook!
Azların arasında sıkışan, çok yüreğimle seviyorum…
Ey Sevgili! Ne kadar istiyorsan o kadar değil
Yüreğimin sevebildiği kadar seviyorum…
Sevginin milyonda kaçı yazılırsa kâğıtlara
Kâğıtlardaki sevgi müsveddesini değil 
Kalbimde kelimeleştiremediğim sevgini seviyorum…
Dillendiremediğim duygularımı, tasvir edemediğim sıcaklığını da seviyorum…
Sonu yakınsa yolculuğun, yolların sonunda seviyorum seni…
Bana düşen sevmekse, bilmesen de seni seviyorum…
Bir gün sana da sevmek düşerse 
İhtimal ya! 
Yüreğine düşebilmeyi diliyorum…
Seni seviyorum…
Seni seviyorum…


ŞEHZADE MUSTAFA İÇİN YAZILAN ŞİİR



Şehzade Mustafa, Taşlıcalı Yahya Bey, ECEVİT BU ŞİİRİ 500 SENE ÖNCE YAZMIŞ OLSAYDI SÜRGÜNDE ÖLÜRDÜ
Politikayı bıraktıktan sonra yeniden edebiyata dönen Bülent Ecevit, Osmanlı tarihinin en netameli konularından biri, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa’yı idam ettirmesi hadisesi hakkında bir şiir yazdı ve şiirini gazetecilere okudu. 
Aynı konuyu Türk Edebiyatı’nda daha önce sadece tek bir kişi, 16. yüzyılın büyük şairi Taşlıcalı Yahya Bey işlemiş ama yazdığı şiir yüzünden başına gelmeyen kalmamış ve sürgünlerde can vermişti. 

Ben, Ecevit’in Şehzade Mustafa hakkındaki şiirini okuyunca, ‘Ecevit bundan beş asır önce yaşayıp da bu mısraları o zaman kaleme almış olsaydı, ákıbeti Yahya Bey’den beter olurdu’ diye düşündüm. 

SİYASETİ bıraktıktan sonra evine kapanıp yeniden edebiyatla uğraşmaya başlayan Bülent Ecevit, yazdığı son şiirlerinden birini gazetecilere okudu. 

Şiir, Kanuni Sultan Süleyman’ın 1553’te boğdurttuğu büyük oğlu Şehzade Mustafa ile şehzadenin üzüntüden ölen kardeşi Cihangir’i konu alıyor ve Mustafa, Ecevit’in mısralarında Cihangir’e ‘İki büyük suçumuz var / Seninle benim Cihangir / Biri sevmek biri sevilmek / Bunca büyük suçlarla padişah olunmaz’ diyordu. 

Gazetelerde yayınlanan bu şiiri okuyunca ‘Ecevit beş asır önce yaşamış ve bu şiiri o zaman yazmış olsaydı, başına mutlaka bir iş gelirdi; kellesini kaybetmese bile hayatının geri kalan kısmını sürgünlerde geçirirdi’ diye düşündüm.

 Zira 16. yüzyıl Türkiyesi’ni en fazla meşgul eden ve o zamanın en netameli konusu olan bu idam hakkında şiir yazmaya cesaret eden bir şair, Taşlıcalı Yahya Bey, ölümden son anda kurtulmuş ama hayatının geri kalan kısmını sürgünlerde sürüm sürüm sürünerek geçirmek zorunda kalmıştı. 

Önce kısaca, Şehzade Mustafa’nın idamı hadisesinin ayrıntılarını anlatayım: 

ASKERDEN DESTEK ALMIŞTI 

Kanuni’nin beş oğlunun en büyüğü olan Mustafa, 1515’te doğmuştu. Annesi Gülbahar Hatun idi, çocukluğu babaannesi Hafsa Sultan’ın himayesinde geçmiş, daha sonra Manisa’ya o zamanın şehzadeleri için bir çeşit staj sayılan ‘sancakbeyliğine’ gönderilmiş ve kendisini zamanla herkese sevdirmişti. Akıllıydı, devlet idaresinden gayet iyi anlıyordu, asker tarafından destekleniyor ve tahtın Kanuni’den sonraki várisi kabul ediliyordu. 

Mustafa’nın başını, işte böylesine sevilmesi ve Kanuni’nin büyük aşkı olan Hürrem Sültan’ın hırsı yedi. Padişahın Hürrem’den Mehmed, Bayezid, Selim ve Cihangir adlarında dört oğlu daha vardı ama bu dört şehzadenin hiçbiri geleceğin hükümdarı olarak görülmüyordu. 

Kanuni’den sonra tahta kendi çocuklarından birinin geçmesini isteyen Hürrem Sultan, işe kızı Mihrimah’ı zamanın önde gelen devlet adamlarından Rüstem Paşa ile evlendirmekle ve Paşa’yı sadrazam yaptırmakla başladı. 

Hürrem Sultan ve Rüstem Paşa ikilisi, Şehzade Mustafa’yı karalamak için yoğun bir kampanyaya giriştiler. Bu maksatla kazıtılan sahte mühürlerle şehzadenin ağzından İran Şahı Tahmasb’a mektuplar gönderildi ve Şah’ın cevaplarının Kanuni’nin eline geçmesi bile sağlandı. 

Etrafa yine Mustafa’nın ağzından ‘Babam artık yaşlıdır, tahttan çekilip İstanbul dışındaki saraylardan birine kapanmalıdır’ gibisinden dedikodular yayılınca, söylenenlere o zamana kadar itibar etmeyen Kanuni Süleyman işin ciddi olduğuna inandı ve kendisine rakip gördüğü oğlunu ortadan kaldırmanın yollarını aramaya başladı. 

Hükümdar, aradığı fırsatı 1553’ün 6 Ekim’inde buldu. Ordusuyla beraber Nahcıvan üzerine sefere çıkan Kanuni, Konya Ereğlisi’nde konaklamış ve oğlu Mustafa da askerleriyle beraber babasının ordusuna katılmak üzere Konya’ya gelmişti. 

Şehzade Mustafa, elini öpmek üzere Kanuni’nin bulunduğu çadıra girdi, o sırada bir yayı germekte olan babasını görünce hürmetle selámladı ama hükümdardan
 ‘Ah köpek! Sende beni selámlayacak cesaret hálá var mı?’ sözlerini işitti ve Kanuni çadırı terkedip gitti. 

Tam bu sırada içeriye giren yedi cellád, şehzadenin üzerine atladılar. 
Mustafa celládların birkaçını yere serdi ama Zal Mahmud Ağa’nın taktığı bir çelmeyle yere yuvarlanınca celládlar üzerine üşüştüler ve şehzadeyi kemendle boğdular. 

Sevdiği kadının, yani Hürrem Sultan’ın ihtirası uğruna evlád katili olan Kanuni Süleyman, askerin tepkisinden çekindiği için damadı Rüstem Paşa’yı hemen o gün azletti. 
Ama hükümdarın bahtsızlığı bu kadarla kalmayacak, en sevdiği oğlu olan Cihangir, ağabeyi Mustafa’nın idamı üzerine ruhi bunalıma girerek bir buçuk ay kadar sonra aniden ölüverecek, Kanuni daha sonra İran’a iltica eden diğer oğlu Şehzade Bayezid’i de idam ettirmek zorunda kalacaktı. 

Şehzade Mustafa’nın boğdurulması, o dönem Türkiyesi’nde herkese büyük bir şaşkınlık yaşattı. 
Kanuni’nin korkusundan hiç kimse söz edemez haldeydi ama suskunluğu sadece bir kişi, zamanın en büyük şairlerinden olan Taşlıcalı Yahya Bey bozdu, 
Mustafa hakkında bir mersiye kaleme aldı ama bu şiiri yüzünden de başına gelmeyen kalmadı. 

SÜRGÜNDE BEŞ PARASIZ ÖLDÜ 

Sarayda önce şairin idamı tartışıldı fakat elini daha fazla kana bulamak istemeyen Kanuni, Yahya Bey’e dokunmadı ama iki sene sonra yeniden sadrazam olan Rüstem Paşa, şaire etmediğini bırakmadı. 

Onunla ilgili herşeyi didik didik ettirdikten sonra Yahya Bey’i Balkanlar’da küçük bir kasaba olan İzvornik’e sürdü. Bir zamanlar sarayda hemen herkesten saygı gören Yahya Bey’i artık ölümüne kadar devam edecek olan bir sefalet bekliyordu. 

İşte, Bülent Ecevit’in Osmanlı tarihinin en netameli meselelerinden biri kabul edilen Şehzade Mustafa’nın idamını konu alan şiiri, bana Taşlıcalı Yahya’nın bu acı ákıbetini hatırlattı. 
Ecevit acaba o günlerde yaşamış ve bu şiiri o sırada yazmış olsaydı acaba nereye sürgün edilirdi dersiniz? 
Musul yahut Felluce taraflarına mı, yoksa manastırlarıyla meşhur Aynaroz’a mı? 


Ecevit’in netameli şiiri:

İki büyük suçumuz var 
Seninle benim Cihangir 
Biri sevmek biri sevilmek 
Bunca büyük suçlarla 
padişah olunmaz 
Biz insanız Cihangir 
Bizden tahtlara han olmaz 
Sıcağına bak yüreğimizin 
Aktıkça gözlerden gözlere 
Nasıl eritir birbirini 
Tahtların karlı doruğunda 

Yahya Bey bu şiir yüzünden sürüm sürüm sürünmüştü 

‘Meded meded bu cihánın yıkıldı bir yánı / 
Ecel celálileri aldı Mustafa Hán’ı / 
Dolundu mihr-i cemáli bozuldu erkánı / 
Vebále koydular ál ile Ál-i Osman’ı /
 ...Yalancının o kuru bühtánı, buğz-ı pinhánı / 
Akıtdı yaşımızı yakdı nár-ı hicránı / 
...N’olaydı görmeye idi bu maceráyı /
 Yazıklar áne ki revá gördü bu re’yi gözüm / 
Nesim-i subh gibi yerde koyma áhımızı / 
Hakaret eylediler nesl-i pádişahimizi / 
Bunun gibi işi kim gördü kim işitti aceb /
 Ki oğluna kıya bir server-i Ömer-meşreb /
 ... İláhi cennet-i firdevs ána durağ olsun / 
Nizám-ı álem olan pádişah sağ olsun’ 


(Ecel haydutları Mustafa Hán’ı aldılar ve bu cihánın bir yanı yıkıldı, medet medet! 

Yüzünün güzelliğinin güneşi battı, herşeyi dağıldı, Osmanlı hile ile vebal altında kaldı. 

Yalancının o kuru iftirası ve gizli nefreti yüzünden gözlerimizden yaşlar aktı, içimizde ayrılık ateşi yandı. 

Bu olup bitenleri görmesek ne kadar iyi olurdu ama maalesef bütün fenalıkları görmek zorunda bırakıldık. 

Áhımız sabah rüzgárı gibi yerlerde kalmasın, zira padişahımızın soyu hakarete uğradı! 

Hazreti Ömer’i andıran bir hükümdarın oğluna kıydığını bugüne kadar kim gördü, kim işitti acaba? 

Cennet bahçeleri Şehzade Mustafa’nın durağı, álemin düzeni olan padişahımız da sağ olsun) 

Yeniçerilikten divan şiirinin zirvesine tırmanmıştı. 

TÜRK Klasik Edebiyatı’nın en seçkin şairlerinden olan Yahya Bey, 
Arnavut devşirmesiydi. 1400’lü yılların sonuna doğru doğdu,
 İstanbul’a getirildi, yeniçeri yapıldı ve hayatı bir cepheden ötekine koşmakla geçti. 

Katıldığı savaşlar sırasında devrin hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman için yazdığı övgü dolu şiirlerle zamanın en meşhur şairlerinden sayıldı ve saray çevresinde de kabul gördü. 

Ancak, Kanuni’nin oğlu Şehzade Mustafa’nın idamı üzerine meşhur mersiyesini yazmasından sonra büyük sıkıntılara uğradı, önceden tahsis edilmiş olan gelirleri elinden alındı ve Balkanlar’daki İzvornik sancağına sürgün edildi.

 Daha sonra Kanuni’ye ve İkinci Selim’e bazı şiirler sundu ise de ikbal kapıları Yahya Bey’e artık kapanmıştı. 

Son yıllarında tasavvufla uğraştı ve hayata 1582’de İzvornik’te veda etti. 

Şiirlerinde günlük hayatın unsurlarına geniş şekilde yer veren ve Türkçe’yi aruz vezni ile mükemmel şekilde kullanan Yahya Bey, Divan Edebiyatı’nın kurucularından ve en önemli şairlerindendi. 
Murat Bardakçı




EN GÜZEL DOSTUMUZ ATLAR




http://www.ilgilibilgi.org/wp-content/uploads/2012/01/Tu%CC%88rkmen-akhal-Akha-l-Akhal-teke-ati.jpg


ŞEHZADE MUSTAFA'YI KİMLER NİÇİN BOĞDURTMUŞTU



Büyük İngiliz devlet adamı Sir Winston Churchill, tarih bilmenin önemini belirtmek için, "Ne kadar geçmiş isem, o kadar geleceğim" demektedir. Ünlü tarihçi İbnü`l-Esir ise, tarih`in uzun kış gecelerini dolduran bir eğlence olmayıp tarihten ibret alınması gereğinden söz eder. Bizzat Kuran-ı Kerim, geçmiş kavimlerin başlarından geçenleri, ibret ve ders almamız için anlatır bizlere. Şu halde tarihi bilmek, bugünü anlayıp yarını kurmak için mecburidir. Tam da bu noktada, Kanuni Sultan Süleyman`ın oğlu Şehzade Mustafa`nın başına gelenler ve bunun Osmanlı İmparatorluğuna nasıl yansıdığını anlatmayı gerekli gördüm.

Osmanlı İmparatorluğu en güçlü dönemini Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamıştır. Edebiyatta Baki, mimaride Sinan, ilimde Ebussuud, denizcilikte Barbaros bu dönemin zirve isimlerinden bir kaçıdır. Muhteşem namıyla maruf Sultan Süleyman`ın bu parlaklığa ulaşmasında elbette önceki sultanların, ama özellikle de Yavuz Sultan Selim`in büyük payı vardır.Böylesine parlak bir dönemi, Duraklama Devri`nin ve tereddinin takip etmesi üzerinde durulması gereken bir noktadır. Kanuni Sultan Süleyman`ın hükümdarlık döneminin bütününü bu yazıda bırakın anlatmayı, özetlemek bile mümkün değildir. Fakat Kanuni döneminin bu yazıya konu olan icraatı, oğlu Şehzade Mustafa`yı boğdurması ve bunun hangi şartlar altında gerçekleştiğidir.

Konu Şehzade Mustafa olduğuna göre, fecii bir akıbete maruz kalan bu bahtsız şehzade hakkında bilgi vermekte fayda var. Şehzade Mustafa, 1515 yılında babası Kanuni`nin Manisa Sancakbeyliği sırasında doğdu. Annesi, Kanuni`nin ilk başkadını olan Mahidevran Hatun`dur. Dedesi Yavuz Sultan Selim`in vefatı üzerine, babası Kanuni ile birlikte İstanbul`a gelen Şehzade Mustafa, 1533 yılında Saruhan Sancakbeyliğine atandı. Aynı dönem, Şehzade Mustafa`nın annesi Mahidevran Hatun ile Mehmed, Selim, Bayezid ve Cihangir adlı dört şehzadenin annesi olan Hurrem Sultan arasındaki rekabetin ateşli bir biçimde yaşandığı yıllardır.

Tarihi kaynaklar Şehzade Mustafa`yı iyi yetişmiş, cesur ve halkın sevdiği bir kişi olarak tasvir etmekteyse de, babası Kanuni için durum pek de öyle gözükmemektedir. Manisa sancakbeyliği, padişah`ın vefatı durumunda yerine geçecek şehzadeye ayrılan bir yer olarak bilinmekteydi. Burada sancakbeyliği görevini yürüten Şehzade Mustafa bir zaman sonra Amasya`ya kaydırıldı. Manisa`ya ise, Kanuni`nin Hurrem`den olma ve Şehzade Mustafa`dan altı yaş küçük oğlu Şehzade Mehmet getirildi. Bunun anlamı, Hurrem`in oğullarından birinin sultan olması için yoğun bir çaba gösterildiği ve Kanuni`nin de bu etkiye direnemediğiydi. Tüm bunlar gerçekleşirken beklenmeyen bir durum ortaya çıktı. Kanuni`nin Şehzade Mustafa`ya tercih ettiği Şehzade Mehmet, henüz 22 yaşında iken vefat etti. Şehzade Mehmet`in vefatından sonra Şehzade Mustafa bir kez daha öne çıksa da, Manisa Sancakbeyliğine bu kez yine Hurrem`in oğlu olan Şehzade Selim getirildi. Bu durum, Hurrem`in kendi oğullarından birisini sultan yapmak konusundaki ihtirasını ve gayretini göstermekteydi.

İmparatorluğun büyük başarılar elde ettiği bu dönemde bir yandan da taht kavgaları için için devam etmekteydi. Ordu, ulema ve meşayih Şehzade Mustafa`nın sultanlığının uygun olduğunu düşünürken, Hurrem ve Rüstem Paşa Şehzade Bayezid`in sultanlığından yana idiler. Bedenen özürlü olan Şehzade Cihangir`i ise hizmetli takımı çok sevmekteydi. Tüm bu taht mücadelelerinde adı anılmayan tek kişi ise Şehzade Selim idi. Gerek sultan olmaya kayıtsızlığı, gerek aykırı ve düzensiz hayatı onun sultan olabileceğine ilişkin herhangi bir ihtimalin doğmamasına yol açıyordu.

Ordunun, alimlerin ve meşayihin Şehzade Mustafa`dan yana olması boşuna değildi elbette. Zira Şehzade Mustafa, hem bedenen, hem de karakter itibariyle dedesi Yavuz Sultan Selim`e benzemekteydi. Diğer kardeşlerinden farklı olarak çok iyi yetişmiş, döneminin alimleri ve şairleri tarafından çevrelenmişti. İmparatorluğun daha da güçlenmesini sağlayacak adımları atmakta kararlılık gösterecek bir şehzade olmasının yanısıra, yavaş yavaş Osmanlı seçkinlerini çürütmeye başlayan içkiye ve kötü alışkanlıklara karşı büyük bir nefret duyuyordu. Halk tarafından sevilmesinin sebebi ise, güleryüzlü, mütevazı ve cömert olmasıydı.


Her ne kadar hemen herkes Şehzade Mustafa`nın Kanuni sonrasında tahta geçmesinin uygun olduğunu düşünse de, Hurrem ve Rüstem Paşa Şehzade Mustafa`ya karşı müthiş bir kin duyuyorlardı. Bu arada Hurrem, çirkin ve cahil bir kimse olan Rüstem`e kızını vererek onu sultanın damadı da yapmasını bilmişti. Hurrem`in bunu yapmaktaki amacı, Şehzade Mustafa`nın tahta geçmesini engelleyecek ittifaklar kurmak istemesiysi. Rüstem Paşa`nın Şehzade Mustafa`ya olan kini ise, Mustafa`nın sultan olması halinde saraydan uzaklaştırılacağını çok iyi bilmesiydi. Böylece Şehzade Mustafa`nın tahta çıkmasını isteyen ordu, ulema, meşayih ve halk karşısında, saray entrikalarını çok iyi bilen Hurrem-Rüstem ittifakı bütün hileleriyle ve pervasızlığıyla işlemeye başlamıştı.


Peki Kanuni bu işin neresindeydi? Kanuni Sultan Süleyman, on bir askeri sefere çıkmış olmanın yorgunluğunu ve nikris hastalığıyla mücadele etmenin zayıflığını yaşıyordu. Bu durum onun gün geçtikçe Hurrem-Rüstem ittifakının etkisi altına girmesine yol açıyordu. Hurrem ve Rüstem de Kanuni Sultan Süleyman`a sürekli olarak Şehzade Mustafa`nın sultan olmak istediğini ve Yavuz Sultan Selim`in babası II. Bayezid`i tahttan indirmesini hatırlatıyorlardı. Gerçekten de Yavuz Sultan Selim, doğuda büyüyen ve Osmanlı halkını tehdit eden Safevi tehlikesine ve Memlukların yıkıcı teşebbüslerine karşı gerekli tedbirleri bir türlü alamayan babası II. Bayezid`i tahttan inmeye zorlamıştı. Yaşlı Bayezid, Safevi ve Memluk tehlikeleri karşısında gün geçtikçe zayıflayan devlete yön vermekten uzaklaşmış, saraydaki bazı muhterisler ise Yavuz`un kendi çıkarlarına mani olacağı gerekçesiyle ona diş biliyorlardı. Yavuz Sultan Selim`in babası II. Bayezid`i tahttan inmeye zorlaması bu şartlar altında olmuştu. İşte Hurrem ile Rüstem`in Kanuni`ye sürekli olarak hatırlattıkları durum buydu. İşin aslı ise, Hürrem`in kendi oğlunu sultan yapmak istemesi ve 


Rüstem`in de damat olması hasebiyle saraydan edindiği nüfuzu kaybetme korkusuydu.

"Osmanlı tarihinin en muhteris kadın efendisi Hurrem, en hileci veziri ise Rüstem Paşa`dır" dense abartılı olmaz. Bu ikili karşısında Şehzade Mustafa`nın durumu çok zordu. Artık seferlere bile çıkmayan Kanuni`den sonra sultanın muhakkak Şehzade Mustafa olması gerektiği fikri gittikçe yaygınlaşıyordu. Bu teveccüh ve Şehzade Mustafa`yı herkesin sevmesi karşısında Hurrem-Rüstem ittifakının entrikaları ve pervasızlığı da gittikçe artıyordu. Rüstem Paşa, Şehzade Mustafa`nın mührünü yaptırarak İran Şahı Tahmasb`a mektup yazmış, İran Şahının cevabını da Kanuni Sultan Süleyman`a sunmuştu. Bu ve benzeri bir dizi entrika ile Kanuni Sultan Süleyman, oğlu Şehzade Mustafa`nın kendisine isyan edeceğine ve tahtı elinden alacağına ikna edilmişti. Artık Şehzade Mustafa, yani, Osmanlı tahtına en iyi varis olabilecek, halkın, ordunun, alimlerin, meşayihin sevdiği bu kıymetli şahsiyet, oğlunu sultan yapmak isteyen Hurrem`in ve damatlıktan gelen çıkarlarını ve maddi nüfuzunu elde tutmaya çalışan Rüstem Paşa`nın hileleriyle adeta bir isyancı gibi gösterilmekteydi.


Peki daha sonra ne olmuştur? İşin o kısmı oldukça hazindir. Şehzade Mustafa, sefere giden ve kumandanlığını babasının yaptığı orduya katılma emri alır. Yanında beş bin kişilik bir kuvveti olduğu halde emredileni yapar. Şehzade Mustafa kendisinden ve masumiyetinden o kadar emindir ki, ikinci vezir Ahmed Paşa`nın el altından kendisine yolladığı uyarıyı umursamadan babasının huzuruna çıkmaktan çekinmez. Zira babasının adaletine ve kendisinin masumiyetine güvenmektedir. Hatta, hayatından endişe eden bazı yakınları Şehzade Mustafa`yı, babası ile açık alanda ve at üzerinde görüşmesi yönünde ikna etmeye çalışmışlarsa da, Mustafa bunu bile gereksiz saymıştır.


Şehzade, babasının adaletine ve kendi masumiyetine güvenerek babasının çadırına gitmeye karar vermiştir. Şehzade Mustafa`yı o çadırda bekleyen, Hurrem`in ihtirasla ve Rüstem`in hilelerle doldurduğu Kanuni Sultan Süleyman`ın verdiği emirdir. Osmanlı`nın en iyi yetişmiş Şehzadelerinden olan Mustafa babasının çadırına girer girmez, yedi dilsiz celladın saldırısına uğrayarak hunharca boğulmuştur. Rivayet odur ki, boğulduktan sonra çadır önünde teşhir edilen Şehzade Mustafa`nın yüzü bembeyaz imiş. Ayaklarında kırmızı çizmeleri, kavuğunda da beyaz turna tüyü sokulu imiş.

Kanuni Sultan Süleyman`ın, Hurrem`in ihtirası ve Rüstem 

Paşa`nın hileleri ile boğdurttuğu Şehzade Mustafa`nın akıbeti Osmanlı halkında geniş yankı bulmuştur. Kanuni`nin süt kardeşi Mehmed Çelebi bu kararı dolayısıyla sultana çok ağır sözler söylemiş, padişahla araları açılmıştır. Her kesimden insanın sevdiği Şehzade Mustafa`nın boğdurtulması sebebiyle derin bir üzüntü ve ümitsizlik doğmuştur. Halk arasında uzun süre, "Umudumuz Mustafa ile söndü" sözünün söylendiği rivayet edilmektedir. Hatta, saraya gönderilen imzasız bir ihbar mektubunda, "keşke Mustafa öleceğine biz kırılsaydık" denilmiştir. Fakat olan olmuş, Şehzade Mustafa saray entrikalarına ve Rüstem Paşanın hilelerine kurban gitmiştir.

Şehzade Mustafa`nın öldürülmesi başlı başına hazin bir olay ve haksızlık olduğu kadar, Osmanlı tarihinde de bir dönüm noktasıdır. Bedenen özürlü olan Şehzade Cihangir`in vefatı, Şehzade Bayezid`in babasına isyan ederek İran`a kaçması ve ardından da idam ettirilmesi sonrasında, sultan olması hiç beklenmeyen Şehzade Selim Osmanlı tahtına çıkmıştır. Osmanlı sultanı olmayı hakedecek donanımdan ve beceriden yoksun olan Sultan Selim ise, devleti yönetmek ve yeni fetihlere yönelmek yerine, saray eğlenceleri ile vakit geçirmiş, içki ve sefahat hayatına dalmıştır.


Yazının başına dönelim tekrar. Şöyle demiştik: "Tarihi bilmek, bugünü anlayıp yarını kurmak için mecburidir." Gerçekten de durum budur. Tarihin nasıl işlediğini, nerelerde hatalar yapıldığını, aynı hataları tekrarlamamanın lüzumunu iyi kavramak gerekir. Bu gereklilik, büyük iddialarla toplum karşısına çıkan, dünyaya nizam verme arzusunda olanlar için daha da önemlidir. Görüldüğü üzere, oğlu tahta geçsin diye ihtiras içinde yanan Hurrem, kendi düzeni bozulmasın diye her çeşit hileyi uygulayan damat Rüstem Paşa, Osmanlı`yı yıkacak bir teşebbüsün parçası olmuşlardır. Hurrem`in ve Rüstem Paşa`nın nasıl böylesine büyük bir hatayı işlediğini anlamak mümkün değil. Şehzade Mustafa`nın ne kadar iyi yetiştiğini, alimler, meşayıh, ordu ve halk tarafından ne kadar çok sevildiğini; lüks hayata düşkün ve toy Sarı Selim`den ne kadar üstün olduğunu niye göremedi Hurrem ve Rüstem Paşa? 


Göremediler çünkü, ihtiras ve kin gözlerini kör etmişti. Peki ya Kanuni, o neden kavrayamadı bunu? Kavrayamadı çünkü, Şehzade Mustafa`nın kendisini tahttan indireceğine inandırılmıştı. Oysa Şehzade Mustafa, ordunun, alimlerin, meşayihin ve halkın sevgilisi olan Mustafa, başına gelebilecekler kendisine haber verildiği halde babasının huzuruna çıkacak kadar emindi masumiyetinden.

Tarihi uzun kış gecelerini dolduran masallar olarak görmemek gerek. İnsanlar tarihi öğrendikçe bugünü daha iyi anlayabilirler. Yarını kurmanın tek yolu, tarihin gösterdiği ibretlerden ders almaktır.


Hurrem, Rüstem, Kanuni, Şehzade Mustafa ve dilsiz cellatlar. Siz o gün orada olsa idiniz, kimden yana olurdunuz? Şu kadarını söyleyeyim ki, ihtişamını her surette hürmetle andığımız, muhabbetle adını zikrettiğimiz ve yaşasaydık ordusunda nefer olmayı onur bileceğimiz Ulu Sultan Kanuni`nin her kararının haklı olmadığını tarih bize göstermektedir. Ve yine tarih bize göstermektedir ki, Kanuni`nin her kararını doğru bilmek, bu kararların her zaman Osmanlı`nın lehine olduğu anlamına gelmeyebilir. Bazen Kanuni`nin kararını onaylamak, Hurrem`in ihtirasına ve Rüstemin hilelerine destek olmaktır. Ben eğer o gün orada olsa idim, Şehzade Mustafa`ya hak verenlerden olurdum. Zira aksine davranmak, Şehzade Mustafa`yı boğan dilsiz cellatların yaptığıyla aynı olabilir.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...