İnsan, bilmenin doğasına isyan ettiği vakit kendinde bir olağanüstülüğe rastlar.
Ona sımsıkı sarılır zira kendisini her zaman bu varoluşun bir misafiri olarak görmüştür.
Bu metafizik algısı, bu canlı varlığın ilk ve tek kaidesi olan hayatta kalmayı bile yadsıyan destansı şiir, ona hiç görülmemiş bir motivasyon, sebebi bile sorulmayan bir cevap vermiştir.
Eşyanın içkini olduğunu ona ispatlayan acıyla, yorgunlukla, ıstırapla bezeli et ve kemik torbasına duyduğu öfke ve nefretin bir dışa vurumudur bu.
Başlangıç noktasını koyamadığımız bu varlık sahnesi, belirlenmiş parametrelerle sınırlı olduğundan ona iştirak eden insan aklı ile daimi bir orantı ve simetride değerlendirilmiştir.
Tanrı saklanırken insanlar onu arar.
Kimileri onu bir kukla gibi konuşturmuş, insan aklına işlenmiş tanrısal konsepti sömürmüş ise de Descartes’ın giriş cümlesinde değindiği gibi, en sıradanımız bile ortak akıldan nasibi almıştır ve her insanın da kendi zekasıyla fevkalade bir örüntüde olduğunu kabul etmiştir.
Asıl konumuz olun soruya tekrar dönelim
İki artı iki kaç eder?
Bu soruya aklın vereceği birçok soru mevcuttur
İlki ve günümüzde en çok kabul göreni,
“iki artı iki beş eder çünkü bunu tanrı söyledi,” -dir.
Tanrı, kimilerine göre avam kesime ama aslında herkese ve en net biçimde
“MUCİZE” kelimesinden kendisine götüren bir ipucu olduğunu bildirir.
Bununla insanları kendisine çağırır.
Yazının başında değindiğim, bilmenin doğasını yadsıyan bu mucize kelimesi, çoğu insan için kutsal ve vazgeçilmez bir kavramdır.
Fakat tanrının verdiği akıl bu iddiayı en net biçimde yadsır. Denizin veya ayın ikiye yarılması, taştan su fışkırması gibi, çok şiirsel ama çürük kokusu salan fenomenleri açıklamak için akla başvurulamaz.
İnsanların mucizeye olan tutkusunu açıklamak o kadar da kolay değil.
Hiç kimse gözüyle gördüğü bir mucizeye inanmaz; zira eşyanın doğasına baş kaldırabilecek bir güç olmadığının bilincindedir.
Fakat bu mucizeler ona başkaları tarafından aşılanırsa bunda bir bahis görmez zira o, mucizeye değil bu mucizeyi ona anlatanlara inanıyordur.
İnsanın ne kadar aciz ve bağımlı bir varlık olduğunu biliyoruz.
O, var oluş arenasına doğduğundan beri sürekli bir tüketime hapsolmuştur.
Yemek yemek, dışkılamak, nefes almak gibi insan, birçok zorunlulukla doğar.
Zaten onun en büyük hayali olan gökler katında o, hiçbir zorunlulukla baş etmeden, her nasılsa eşyanın geçici hevesleriyle vakit geçireceği bir ütopya kurgular.
Elimizde sınırlı bilgi ve bu bilginin odak noktası olan neredeyse değişmez, katı kurallarla sınırlı bir eşya mevcut.
Hiçbirimiz uçamıyoruz, hiçbirimiz uykusuz bir hafta dayanamıyoruz.
Zorunluluklarımızı giderdiğimiz ölçüde mutlu oluyoruz.
Ses tellerimizin titreşmesiyle belli hakikatleri bağırıyorsak da bu neyi değiştiriyor?
Kelimeleri yaratan biziz, yolu da istikameti de biz uydurduk, şu an dünyanın herhangi bir yerinde herhangi birisi olarak yaşabilirdik; bu tantana, bu başı sonu belirsiz varlık niye?
Bir değerli büyüğüm bana bir keresinde şunu demişti “İnsan gün içerisinde anlık aydınlanmalar, sıçramalar yaşar, birkaç saniyeliğine hakikati görür.”
Bu o kadar doğru ki! Sanki ruhumuz çıkarın ulan beni bu kan kokan et parçasından diye inliyor içimizde.
İnsanın bu var oluşa ait olmadığı o kadar bariz ki, her şeyin bir yanılgı ve yansıma olduğu, gölgeler içinde gölge olduğu o kadar ortada ki, insanlar bu en acı ve sert gerçeği göz ardı etmek için aşağılık bedenin zorunlulukları ile bir oraya bir buraya savrulup sonunda hırıltılı bir nefes vererek siktir olup gidiyorlar bu varoluştan.
İçinizdeki benlik dışında bu mavi-yeşil gezegende hiçbir hayati, hiçbir önemli, hiçbir kayda değer anlam yoktur.
İnsanı bedeni dışında bir benlikle tanımlamak kadar da zor bir şey yoktur.
Filozoflar da bu sorunun cevabını kısmen de olsa aramışlardır.
Özellikle Kilise filozofları, ruh dışında hiçbir gerçekliğin olmadığını, varlığı var edenin insan bilinci olduğunu savunmuşlardır.
Bu ikircikli konu, en büyük felsefi tartışmalardan birçoğunu doğurmuştur.
Benlik nedir? Ruh mudur, beden midir, yoksa ikisinin bir karışımı mıdır?
İnsan bilince kavuştu kavuşalı kendisini göklerdeki gücün yerdeki bir yansısı olarak görmüştür.
Kant, gökteki yıldızlara ve içindeki ahlaka vurgu yaparken bunlar arasındaki bağı işaret ediyordu.
Schoupanhuer,
Her şeyi cevaplayacak soru şudur: Gözümüzü kapattığımızda görmeye devam eder miyiz?
-Endülüs
"""Açıklama....
18 Maddede Hayatı Tüm Gerçekleriyle Kabul Edip Istırap Olarak Gören Filozof: Schopenhauer
Alman bir filozof, yazar ve eğitmen olan Schopenhauer
(d. 22 Şubat 1788, Danzig - 21 Eylül 1860, Frankfurt), Alman felsefe dünyasındaki ilklerdendir ve dünyanın anlaşılmaz, akılsız prensipler üzerine kurulu nedenselliklerinin olduğunu söyleyerek dikkatleri çekmiştir. Ayrıca Nietzsche'nin ilk akıl hocasıdır.
Arthur Schopenhauer felsefesini anlamada hayat öyküsü önemlidir. Hayatı bir ıstırap olarak gören filozofun yaşadıkları felsefesini etkilemiştir. Babası tüccar Heinrich Floris, annesi edebiyatçı Henrietta Trosiener’dir. Babası 9 yaşından itibaren ticari seyahatlerine Arthur’u da götürür. Daha sonra özel ticaret okuluna gönderir. Oğlunu ticaretteki varisi olarak görmektedir. Arthur 1805’te ticari katip olarak işe başlar. Aynı yıl babası ölür. Annesi ticareti bırakıp akademik hayata devam etmesini ister. Zaten gönlü olmayan Arthur yüksek liseye başlar. Hocasını sert şekilde eleştirdiği için buradan ayrılır. Daha sonra üniversiteye kaydolur. Tıp okumaya başlar, sonra felsefeye yönelir.
“Yeter Sebep İlkesinin Dört Farklı Kökü Üzerine” adlı çalışmasıyla Jena Üniversitesi’nden doktora derecesi alır.
Annesinin açtığı toplantı salonunda Arthur birçok düşünürle fikir münasebetinde bulunur. Goethe 'de bunlardan biridir. Doğu bilgeliği ile ilgilenir.
Doğu mistisizmi ve panteizmi araştırır. Newton’u eleştirir.
Berlin Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine kabul edilir. Aynı fakültede ders veren Hegel için: “Eserlerinin dörtte üçü safi saçmalık, dörtte biri de paradoks olan” tanımını yapar. Hegel’in dersleri ile aynı saatte ders işler. İnsanların iki seçenekten kendisini seçmesini bekler ancak yanılır. Derslere gelen olmayınca seyahate çıkar. Çeviri, derleme ve editörlük yapmaya çalışır. Yayıncılar pek ilgi göstermez ancak o düşüncelerini destekleyen her destekleyici ifadeyi ve durumu kaydeder.
“Alman felsefesinde put kırıcılık” yaptığı için övülür.
Hayatının son yıllarını ünlü bir filozof olarak geçirir.
Kendi tanımıyla, bir insan düşmanıdır ve tek arkadaşı köpeğidir.
21 Eylül 1860’ta 72 yaşında vefat eder.
1. Herhangi bir şeye inanmayan evhamlı biri olarak anılır. İçinde yaşadığı ortamın sürekli ona kötülük vereceğini düşünmektedir.
"Hayvanlar ve insanların aynı madde ve tozu paylaştığına ilişkin bu son derece basit ve sorgulanamaz gerçek, insanların zihinlerinde yer ettiği zaman, hayvanların gerçekten hakları olacak ve canları rezil bir serserinin ruh hali ve vicdansızlığına bağlı olmaktan kurtulacaktır. Ancak o zaman, şarlatan doktorlar sayısız hayvan üzerinde en cani işkenceleri deney adı altında uygulayamayacak, tüm tuhaf ve cahilce arzularını gerçekleştiremeyeceklerdir."
anlamı anlamsızlıkla yadsırken, aklın turnusol kağıdı olan değer yargısından yola çıkıyordu.
"Kolay değildir mutluluk; kendimizde bulmak çok zordur,
başka bir yerde bulmak ise imkansızdır."
2. Gürültüden nefret eder. Ona göre insanların çoğunluğu hor görülmeye layıktır. Kendisi insanlardan uzak ve bencil bir yaşam sürer ancak felsefesi dünyadan el çekmeyi, doğal itki ve güdülerden uzaklaşmayı öğütler.
"İyimserlik dinlerde olduğu gibi felsefede de gerçeklerin yerini almış temel bir yanılgıdır." 3. Bir nevi yeni Budizm düşler ve çileci bir yaşamı destekler. Yaşam şekli konusunda kendisini eleştirenlere: “Bir ahlakçının sadece kendisinin sahip olduğu erdemleri örnek göstermesinin saçma olduğunu” söyler.
''Bir ahlak duygusu ele alalım ki, temelleri olmayan ve sadece öğüt olarak kulaklarımızı doldurduğu için var olan. İşte böyle bir duygunun etkisinin kayda değer olmasını bekleyemeyiz. 4. Dünyayı sefalet ve ıstırapla dolu bir yer olarak görür. İçinde yaşanılan dünyanın olabilecek en kötü dünya olduğu fikrindedir.
"İnsan varoluşu bir tür hata olmalı. İnsan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: “Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böylece sürüp gidecek." 5. Kurumsal otoritenin çıkarlar için kullanılmasına karşıdır. Hristiyan ahlakını, kilisenin çıkarlarını koruyan tutumu reddeder.
"Anlaşılan, insanın felsefeye ciddi biçimde yaklaşabileceği olasılığını şimdiye kadar kimse aklından geçirmemiş, özellikle de felsefe hocaları; tıpkı Hıristiyanlığa Papa’dan daha az inanan kimse olmadığı gibi." 6. Hayatın bir amacının olduğu ve bu amaç doğrultusunda geliştiği fikrini saçma bulur.
En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır, çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur. Ama bunun en büyük budalalığımız oldugunu da söyleyebiliz, çünkü yalnızca kısa bir süre için var olan ve bir rüya gibi kaybolan içinde bulunduğumuz bu an asla ciddi bir çabaya değmez." 7. Tasarım olarak dünya bir yanılsamadır. Onun arkasında, mutlak, değişmez, sonsuz ve sınırsız isteme yatar.
"Çok mutsuz olmamanın en güvenilir yolu, çok mutlu olmayı istememektir." 8. İnsanların bütün yaşamları daha fazlasını istemeyle; bu nedenle yaşanan mücadelelerle, çatışmalarla, doyumsuzluklarla ve düş kırıklıklarıyla doludur. Bizi biz yapan şey olan kör istememiz, bütün acıların kaynağıdır.
"En büyük zevkimiz takdir edilmektir; ama her nedense, bizi takdir edenler takdirlerini ifade etmek konusunda pek de istekli davranmazlar. Demek ki en mutlu insan, hangi yolla olursa olsun, kendini içtenlikle takdir etmeyi başarabilen insandır. " 9. İstemenin sonu gelmez açlığına yenilen, haz ve tutkularının kölesi olan, ulaştığı noktayla yetinmeyip hep daha fazlasını isteyen, sonunda ıstıraba ve can sıkıntısına düşen insanın, yaşadığı dünyayı iyi diye nitelendirmesi mümkün değildir.
"Kendine yetmek, kısacası kendi olmak kuşkusuz mutluluğumuz için en yararlı niteliktir." 10. Schopenhauer’a göre, mevcut dünya bir nimet değil, kuruntulardan oluşmuş yanılgıdır.
"Yalnızlığı sevmeyen özgürlüğü de sevmez. Kişi ancak yalnız olduğunda özgürdür çünkü." 11. Bir kimse en entelektüel hazlarına, arzularına ancak kendi zekası aracılığıyla ulaşır. Zeka ülkesinde acının yeri yoktur.
"Olağanüstü bir beyne sahip insanlar, küçük beyinlilerin o her şeyi silip süpüren iradelerine göre hareket etselerdi, amaçlarına ulaşıp, uzun zaman varlığını sürdürecek yapıtlar ortaya koyabilirler miydi?" 12. Bu avantaja eşlik eden bir dezavantaj ise doğada zekanın derecesiyle beraber acı çekme yeteneğinin de artması, yani tasarım olarak dünya ile istencin çatışması olan en yüksek yere ulaşılmış olmasıdır.
"Sayfaların arasında gözyaşları, ağlama, dişlerin birbirine çarpması ve karşılıklı katletmenin korkunç gümbürtüsü olmayan felsefe, felsefe değildir." 13. İstenç insanda olan tek şeydir ve irade karşısındaki önceliğini daima korur, ona karşı zayıftır. Bu bütün canlılarda böyledir aslında.
"Söylediğim gibi bir bütün olarak bakıldığında her bir insan hayatı bir tragedyanın niteliklerini sergiler ve biz kural olarak hayatın bir dizi düş kırıklığıyla dolu umuttan, boşa çıkmış emellerden, suya düşmüş tasarılardan, çok geç fark edilmiş yanlışlardan başka bir şey olmadığını anlarız." 14. Hiçbir memnuniyet de sürekli değildir, ondan çok daima yeni bir çabanın yeni başlangıç noktasıdır.
"Evlenmek, iki kişinin birbirleri için iğrenç birer nesneye dönüşmelerini sağlamak üzere mümkün olan ne varsa yapmaktır." 15. İstencin, her şeyden önce her şeyi istemenin esası ihtiyaçtır, eksikliktir, yetersizliktir. Sonuç itibarıyla "acı"dır. Öyleyse yaşam, can sıkıntısı ile acının arasında sallanarak gidip gelendir.
"Her şeyden evvel hiçbir insan mutlu değildir; bütün hayatı boyunca hayali bir mutluluk peşinde koşup durur, onu nadiren ele geçirir ve ele geçirse bile, geçirmesiyle birlikte bir yanılsamadan, bir düş kırıklığından başka bir şey kalmayacaktır geride; ve kural olarak sonunda bütün umutları suya düşecek ve limana bir enkaz halinde girecektir. O halde yalnızca her an değişip duran şimdiden ibaret olan ve şimdi sona eren bir hayatta mutluluk olmuş mutsuzluk olmuş hepsi birdir." 16. İnsanlığın yaşamında daha ilk halinden itibaren hiçbir gerçek mutluluğa yeteneği yoktur. Her bir yaşam hikayesi acıdan ibarettir.
"Verdiği sözü tutmuyor hayat. Tutsa bile, özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu. Kimi zaman umut, kimi zaman da umulan şey aldatıyor bizi. Bir eliyle verdiğini öteki eliyle alıyor. Uzaklığın büyüsü, cennetler gösteriyor bize. Ama büyülenir büyülenmez, bu cennetlerin uçup gittiğini görüyoruz. Demek ki, mutluluk ya gelecekte yada geçmişteki şimdiki an, güneşli ovanın üzerinde dolaşan bir küçük buluta benziyor önü arkası pırıl pırıl bu bulutun, ovaya yalnız onun gölgesi düşüyor." 17. İstencin en etkileyici, baskın olanı sürekli olarak insanı rahatlatmayan cinsel güdüdür.
"Bir böceğin, özel bir çiçeği veya meyveyi veya pisliği veya eti ya da tıpkı, tırtır sineğinin kendi yumurtalarını başka bir yere değil de sadece oraya bırakabilmek için bir başka böceğin larvasını ararken gösterdiği özen ve onu korumak için ne zahmetten ne de tehlikeden çekinmesinin, bir insanın kendi cinsel ihtiyaçlarını tatmin etmek için kişisel olarak, bilhassa nitelikleri kendisine cazip gelen bir insanı seçerken gösterdiği özenle çok benzeştiği açıkça bellidir." 18. Hayvanlarla beraber acı çekmek, kendisine güvenileceğine izin verdiğimiz karakterin yardımseverliğine bağlıdır. Kim hayvanlara karşı gaddar davranıyorsa, iyi bir insan olamaz.
"Hayvanlar ve insanların aynı madde ve tozu paylaştığına ilişkin bu son derece basit ve sorgulanamaz gerçek, insanların zihinlerinde yer ettiği zaman, hayvanların gerçekten hakları olacak ve canları rezil bir serserinin ruh hali ve vicdansızlığına bağlı olmaktan kurtulacaktır. Ancak o zaman, şarlatan doktorlar sayısız hayvan üzerinde en cani işkenceleri deney adı altında uygulayamayacak, tüm tuhaf ve cahilce arzularını gerçekleştiremeyeceklerdir."
MUHTEŞEM ETKİLERİ OLAN 21
GÜNLÜK SU TUZ SİRKE RİTÜELİ
Söylemesi Benden Yapması
Sizden…
Evimizi Negatif Enerjilerden Arındırma Ritüeli (21 Günlük Ritüel):
Muhteşem etkileri olan 21 günlük bu ritüelle hayatınıza mucizevi kapılar açacaksınız. Söylemesi benden yapması sizden…
Hayatımızda bazı dönemler olur her şey ters gider.
Kendimizi mutsuz, huzursuz, yorgun ve sinirli hissederiz.
İş iyi gitmiyordur ya da işten çıkarılmışızdır. Sevgiliyle, eşle ara bozuktur. Eski sevgiliniz ne yapsanız sizi affetmiyordur. Sağlığınız yerler de sürünüyordur. Para sıkıntısı iyiden iyiye baş göstermiştir. İşte bu belirtiler varsa uygulamanız gelen ritüel burada.
Hemen kocaman bir cam bardak alıyorsunuz.
İçine bolca su, bir çay kaşığı elma sirkesi, bir çay kaşığı tuz koyuyorsunuz ve sabahtan yatağınız altına bu karışımı koyarken şu sözleri tekrarlıyorsunuz
“Üzerimdeki tüm ağırlıkların, negatifliklerin, kem gözlerin bu bardakta toplanmasına niyet ediyorum, niyet ediyorum, niyet ediyorum”.
Ve her sabah bu karışımı alıp lavaboya döküyorsunuz ve dökerken “artık tüm yollarımın açılmasını seçiyorum, seçiyorum, seçiyorum” diyorsunuz.
Sonra yeni bir bardak hazırlayıp yatağınız altına koyuyorsunuz. Ve bunu 21 gün boyunca yapıyorsunuz. Sonra önünüze açılan hayırlı kapılardan içeriye şansla, mutlulukla, huzurla, bereketle, kavuşma enerjisiyle giriyorsunuz.
Not 1: Yatağınız bazalıysa odanın her herhangi bir yerine koyabilirsiniz. Not 2: Evcil hayvanınız varsa bardağın üstünü örtebilirsiniz.
Not 3: Ritüel sabahtan sabaha yapılıyor. Suyu döktüğünüz sabah bir sayılıyor. Not 4: Ritüeli yaparken gerginlik, uykusuzlık, baş ağrınız varsa üzerinizdeki nazarın çıktığının belirtileri olup elma sirkesiyle duş alıp ritüele devam edebilirsiniz. Not 5: Ritüeli yaptığınız bardakta su dökülmesi, yosunlanma, kabarcık oluşumu varsa ya da evdeki elektronik aletlerde bozulma varsa nazar çıktığının işareti olduğundan elma sirkesiyle duş alıp ritüele devam edebilirsiniz. Not 6: Ritüel yaptığınız bardakta kırılma veya suyun tam dökülmesi varsa nazardan tamamen arındığınızı gösterir. Elma sirkesiyle duş alıp 7 gün bekleyip ritüele tekrar başlamanız gerekir. Not 7: Ritüele bir adet dilek dileyerek başlayabilirsiniz ya da ritüelin herhangi bir gününde bir adet dilek dileyebilirsiniz. Not 8: Başkasının adına izin alıp yapabilirsiniz. Not 9: Ritüel bardağındaki suyu normalde sabah değiştirmek gerekiyor, unuttuysanız akşama kadar değiştirmek için vaktiniz var merak etmeyin. Ya da sizin adınıza birisi akşama kadar değiştirebilirse ritüele kaldığınız günden devam edebilirsiniz. Not 11: Ritüele başladınız sonra tatil planı mı çıktı, o zaman gittiğiniz yerde devam edersiniz. Not 12: Mutlaka elma sirkesi olacak. Mutlaka cam bardak olacak. Tuz olarak istediğiniz tuzu kullanabilirsiniz. Not 13: Ritüel sırasında her gün aynı bardağı da kullanabilirsiniz. Başka bardağa da geçebilirsiniz. Fark etmez. Not 14: Ritüelin normal süresi 3 turdur. Yani 21 gün yap 7 gün ara ver (1. tur), 21 gün yap 7 gün ara ver (2.tur), 21 gün yap (3.tur).
Not 15: Gün sayılarında fazlalık veya eksiklik yaptıysanız ritüelin etkisi azalır. Bir dahaki sefere mutlaka ajandaya not ederek yapın. Not 16: Ritüel suyunu bir tan gün değiştiremediyseniz ritüel etkisini kaybediyor. Elma sirkesiyle duş alıp 7 gün bekleyip baştan başlamanız gerekiyor. Not 17: Ritüel bardağındaki su temiz ve berrak kalıyorsa bu üzerinizde nazar olmadığını gösterir. Not 18: Ritüelde tuz ve sirkeyi koymak için çay kaşığı ya da yemek kaşığı kullanabilirsiniz. Not 19: Tuz sirke ve suyu karıştırmıyorsunuz. Not 20: Şimdiye kadar bu açıklamalardan farklı yaptıysanız artık bu bilgilere göre yapın. Not 21: Kadınlar özel günlerinde de bu ritüeli yapabilir. Not 22: Aynı anda birden fazla ritüel yapabilirsiniz. Not 23: Uyumak için oda değiştirdiyseniz ritüel bardağınızı da oraya taşıyın.
Nazar, Ortadoğu kökenli bir inanış. Gözlerden iletilen kötü enerji olduğuna inanılan nazar, elbette bilimsel olarak tespit edilmiş değil. Ne var ki, bin yıllardır inanılan bir şey olduğu için; çeşitli toplumlarda çeşitli biçimlerde hikayelere, efsanelere ve elbette koruyuculara konu olmuş. Nazar, toplumumuzda çok sık dile getirilen bir şey. Özellikle başarılı insanları çekemeyen insanlar tarafından nazara maruz kalacağına inanılır. Kimileri ise, nazarın isteyerek değil, istemeden de “değeceğine” inanır. Üst üste gelen ve ardı arkası kesilmeyen talihsizlikler yaşandığında ise, ister eğitimli ister eğitimsiz; ister şehirli ister köylü olsun toplumumuzda hemen herkes nazar değdiğine ikna olur! Öyle veya böyle nazara karşı halk arasında çözüm olarak inanılan pek çok şey bulunuyor. Kimisi garip, kimisi yaygın bu inanışları sizler için derlemeye çalıştık. Sizin de aklınıza gelen inandığınız veya ilginç bulduğunuz nazara karşı yöntemler varsa, yorumlarda aktarmaktan çekinmeyin. 1) Tahtaya Vurmak Aslında bu inanış, paganist inanışlardan kaynaklanmaktadır. Ağacın kutsal kabul edildiği Şamanist / Paganist inanışlarda, ağaç yer altı (cehennem) ve yer üstü (cennet) arasında bir köprü olarak kabul edilir. Bu inanışta, tahtaya iki kere vurulmasının sebebi, ilkinde yer üstünün yani cennetin koruyucu tanrısına, ikincisinde ise yer altının yani cehennemin koruyucu tanrısına mesaj göndermek. Kuşaktan kuşağa değişime uğrayan bu inanış bugün Amerika’dan İngiltere’ye, Sırbistan’dan Rusya’ya hemen hemen dünyanın dört bir köşesinde “iyi şans” için yapılan bir hareket. Biz de, iyi gitmesini umduğumuz bir şeyden bahsederken “aman nazar değmesin” dedikten sonra tahtaya vurmaya devam ediyoruz. 2) Kurşun döktürmek Tarihi kökeni tam olarak bilinmeyen oldukça garip geleneklerden biri de kurşun döktürmek. Kurşun düşük sıcaklıklarda eriyebilen bir maden olmanın yanı sıra, radyasyondan koruyucu materyal olarak da kullanılıyor. Bu özelliğinin keşfinin ardından, kurşun döktürmeye bilimsel arka plan olarak yazılmaya başlanmış. Gerçi nazar radyoaktif bir şey olsaydı da kurşunu ısıtıp soğutma işleminin pek bir faydası dokunmazdı. Çeşitli inanışlardan birine göre, kurşun ısıtılırken nazarı içinde topluyor ve suya dökülüp anında soğutulurken nazar içinde hapsoluyor ve dökülen kurşundaki göz göz görüntüsü, kurşuna hapsolmuş, “değmiş gözlerden” kaynaklanıyor. Genellikle, kurşun döktürülecek kişinin kafasının üstüne gerilmiş bir tülbentin üzerinde Kuran’ı Kerim’den sureler okunarak gerçekleştirilir. 3) Nazar boncuğu Nazara karşı herhalde bilinen en yaygın şey nazar boncuğudur. Apartmanlara asılan devasa boyutlardaki nazar boncuklarından, yeni doğan bebeklerin yakasına iliştirilenlere nazar boncukları hemen her yerde kullanıyor. Hatta, 2007 yılında faaliyetlerine son veren FlyAir havayolu firmasının ve Fifa U-20 Kupası’nın da logolarında nazar boncuğu yer alıyordu. Nazarın gözden geldiğine inanıldığı için, nazar boncuklarının nazarı “çekeceği” ve kötü bakışlara adeta kalkan olacağına inanılıyor. Nazar ve nazar boncuğu eski Türk inanışlarına dayandığı için, en yaygın olarak Türkiye’de kullanılsa da Ortadoğu ve Avrupa’da da oldukça yaygın. 4) Yumurta gömmek Listemizde ilerledikçe daha az bilinen ve biraz da ilginçleşen uygulamalara doğru geçiyoruz. Bunlardan biri de yumurta gömmek. (Yumurta gömmek derken, özellikle öğrenci arkadaşların aklına, yumurta yemek gelmesin, bildiğiniz gömmekten bahsediyoruz!) Bu inanışa göre, çiğ yumurta önce nazar değdiği düşünülen kişinin kafasında çevrilerek sureler okunur, ardından yumurta, kırılmamasına dikkat edilerek, üzerine basılmayacak bir yerde açılan çukurun içe gömülür ve üstü örtülür. Yumurta gömüldükten sonra yumurtayı çeviren kişi sure okunmuş bir bardaktan su içer, bunun yumurtaya değdiği sırada kendisine geçmiş olması muhtemel nazarı engellediğine inanılır. 5) Çörek otu yakmak (ya da Zeytin yaprağı) Nazarın bir kişiye değdiğine inanılır da, eve değdiğine inanılmaz mı? Bazı inanışlarda, nazar kişiye yönelik olabileceği gibi bütün hane halkına da yönelik olabilir. Bu durumda yapılması gerektiğine inanılan şeylerden biri de çörek otu (ya da zeytin yaprağı) yakmak. Genellikle poğaçaların üzerinde görmeye alışık olduğumuz çörek otu geniş bir tavaya konur ve yanıncaya kadar ateşin üzerinde tutulur, yoğun bir şekilde dumanı çıkmaya başladığı zaman ateşin üzerinden alınır ve evin içinde dolaştırılır. Bu dumanın nazara iyi geldiğine inanılır. 6)Tuz kavurma Çörek otunun yakılması gibi inanılan bir başka şey de tuz kavurmadır. Tuz kavurma, aynı çörek otu yakma gibidir. Yine bir tencereye konan tuz, ateş üzerinde kavrulur. Tuz yüksek ısıda “patlayacağı” (bomba gibi patlamadan bahsetmiyoruz tabi ki, mısır patlatma gibi patlama) için dikkatli olmak gerekir. Bazıları, tuzu evde dolaştırırken, bazıları da bu tuzu suyun içine katıp bunu dolaştırırmış. Sonra da suyu, ayak basmayacak bir yere dökermiş. 7) Üzerlik Üzerlik bitkisinden yapılan bu süslerin nazara karşı koruduğuna inanılır. Bu süsler özellikle Anadolu’da çok yaygın olsa da, günümüzde gittikçe yerini Çin yapımı nazar boncuklarına bırakıyor. Üzerlik bitkisinden yapılan bu el yapımı süsler özellikle evin girişine asılarak, gelenlerin kem gözlerinden sakınıldığına inanılır. Ayrıca, üzerlik biçiminde süs haline getirilmeden de bitkinin yakılması ile nazardan korunduğuna inanılır. 8) Sirke Sirkeye dair inanılanlar biraz ilginç. Sadece evde sirke bulundurmanın bile nazara karşı iyi olduğuna inananlar var. Kimileri de, evi temizledikleri suya biraz sirke katarak nazarı uzaklaştırdıklarına inanıyor. Özellikle sirkenin banyo suyuna konulması ile kişinin nazardan arınacağına inananlar da var. Sirkeye dair bu inanışın, sirkenin antiseptik özelliğinden dolayı enfeksiyonlara iyi gelmesinin anlaşılmasının ardından sirkeye doğa üstü anlamlar yüklenmesinden kaynaklandığı düşünülüyor. 9) Yılan gömleği Yılanın deri değiştirirken geride bıraktığı yılan gömleğinin de nazara karşı çok etkili olduğuna inanılıyor. Yılan gömleğinden bir parçanın evde saklanması, yılan gömleğinden bir parçanın kolye olarak takılması hatta muska kılıfı olarak kullanılması gibi değişik örnekleri mevcut. 10) Sedef çiçeği Nazara karşı etkili olduğu düşünülen şeylerden biri de sedef çiçeği. Sokaklarda bile bolca bulunan sedef çiçeği, çiçekçilerde de satılıyor. Sedefi andıran beyaz / krem renkli oval yapraklara sahip sedef çiçeğini kurutup demet halinde evlerinin duvarlarına asanlar, nazara karşı önlem aldıklarına inanıyorlar. Günümüzde dekoratif olarak saksıların içinde kurutulmuş sedef çiçekleri de satılıyor. Ayrıca, oval yaprakların içindeki tohumlarını çıkarıp, çörek otu gibi yakanlar olduğu gibi, kimi zaman tarlalarda da bir hasadın verimli olması için yani tarlaya ve ürünlere nazar değmemesi için de yakılıyor. EK.. Sarımsak Çörek otunu yaktınız, sirkeyle yıkandınız, yılan gömleğini kolye yakıp taktınız ve hala nazar başınıza musallat olduysa, daha kokulu bir inanış da sarımsak. Kimi inanışlara göre sarımsak zaten kutsal bir bitki. (Bu arada sarımsak gerçekten çok ama çok faydalı bir besin) Kimilerine göre duvara asılan sarımsak bereket ve bolluk getirdiği gibi kem gözlerden de koruyor. Kimileri ise, işi pratik hale getirmiş, mutfak duvarına astığı sarımsaktan hem nazara karşı koruma beklerken hem de yeri geldiğinde cacığın içine doğramak için bir diş koparıveriyor. EK.. Üzerlik Otu ile Üç Yol Ağzından Alınan Çöp ve Eşikten Koparılmış Tahta Parçasını Birlikte Yakma Listemizin bir numarasında yer alan bu metod, nazara karşı kombo korumalı bir yol vadediyor. Tamamıyla gerçek bir yöntem olarak; üzerlik otu, üç yol ağzından alınan çöp ve eşikten koparılmış tahta parçasını bir arada yakarak da, nazardan kurtulabilirsiniz! Bu yöntem için özellikle kapı eşiğinden tahta koparmak biraz abartı bir şey gibi gelebilir tabi ki.
Kalb fiil masdarı olarak "bir şeyi değiştirmek, bulunduğu yönden başka bir yöne çevirmek, döndürmek, akletmek, idrak etmek, derinlemesine düşünmek anlamlarını ifade ettiği gibi, isim olarak şu manalara gelir. Sürekli değişme içerisinde bulunmak, akıl, idrak ve düşünce. Yine her şeyin saf, öz ve katışıksız durumuna da kalb denir. Bu kelimeye kuvvet, şecaat, merkez, asıl, iç anlamları da yüklenir.
Kalb, maddî olarak insan ve hayvanlarda bulunan lahm-ı sanevberî yani yürek diye bilinen organımızın dışında, ancak onunla bir tür bağlantı içinde bulunduğu kaydedilen mücerret bir varlıktır.
Bu sözlük anlamlarından hareketle kalb hakkında şunları söyleyebiliriz: Kalb, insandaki asıl cevherdir, özdür, merkezdir. Bu sebeb bazılarınca kalb, ruh anlamında ve ben'i ifade etmek üzere nefis manasında kullanılmışsa da, bu kullanımlar mecazîdir, her üçü de farklıdır. Kalb, idrakin, akletmenin, düşünmenin, her türlü iyi ve kötü fikirlerin gerçekleştiği asıl merkezdir. Bu hususlar maddî olarak akıl-beyin merkezinde gerçekleşiyor diye bilinse de, asıl merkez, kalbdir. Bu yüzden kalb, yine mecâzen "akıl" ve "idrak" kelimeleriyle de ifade edilir.(3) Kalb, sürekli değişim içindedir. Bu değişimin "maddî akıl"a kaynak olmasından fikir, düşünce, ilham gibi yönleriyle aynı zamanda "değiştirici-yönlendirici" özelliği de vardır. Kalb, bunların yanında, kendisi gibi soyut kavramların da merkezidir. Cesaret, korku, sevgi, nefret, tevâzu, kibir vs. gibi... Bunların kaynak ve sebepleri başka yerlerden gelse de, beliriş ve değerlendirme sahnesi kalbdir.
Kur'ân-ı Kerim'de kalb, özellikleri itibariyle şöyle tanımlanır:
İdrakin, anlayışın merkezi ve gerçekleştiği yer
iman ile küfrün, sevgi ile nefretin mahallidir
Bu açıdan kalb hastalanabilir
kirlenebilir(7) katı-sert ve kupkuru olabilir(8),
içi şüphe(9)ve korku(10), nifak(11) ile dolu olabilir,
Kısacası, bütün iyilik ve kötülüklerin sahnesi kalbdir.
Hadislerde, Kur'an ı Kerim'in üslûbu hakkında bilgiler bulunur. Konuyla ilgili dikkat çeken bir kısım hadisler şöyledir:
"Kalb, sürekli değiştiği için, kalb olarak adlandırılmıştır"
"Öyle ki, kalb çölde rüzgarların sağa sola savurduğu bir kuş tüyü gibi sürekli değişir
"Kalb, salih (sağlam, düzgün) olunca bütün beden salih olur"
"Allah, şeklinize, malınıza değil, kalb ve amellerinize bakar"
"Ameller, niyetlere göredir". Niyet ise, kalble ilgilidir.
"Kim Allah rızası için kırk gün ihlâsla sabahlarsa, hikmet pınarları, onun kalbinden fışkırıp, diline akar hale gelir"
"Allah, kendisi için hüzünlenen kalbleri sever"
"Allah'ın dünya ehlinden kapları vardır. Rabbınızın bu kabları, Onun salih kullarının kalbleridir. Bu kalblerin en sevimli olanı da, yumuşak ve ince duygulu olandır"
Kaynağı Kur'an-ı Kerim ve Sünnet olan tasavvuf "kul olabilme" misyonu sebebiyle, kalb üzerinde önemle durmuş ve aslolanın kalb üzerinde çalışma şeklinde özetlenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Mutasavvıflara göre, kalb nasıl yorumlanmıştır? Şimdi bu hususa temas edelim. Tehanevî'nin Istılâhat'ında "kalb, ilahî Rabbanî bir latifedir". Bu tanıma göre maddî değildir, mücerreddir, asıl itibariyle nuranî ve ruhanîdir. Ancak anatomik olarak insan vücudunun sol göğsünde yer alan maddî kalb ile mahiyeti bilinemeyen bir tür bağlantısı vardır. Ruhun vücudda yeri şudur diye gösterilemez iken, kalb latîfesi için, bu şekilde bir irtibat noktası gösterilebilmiştir. Ruh, sır, hafî, ahfa gibi latifelerin de durumu aynı şekildedir. Adı geçen bu latifelerin arşın ötesinde olması, bunların insanın uzaklarında oldukları değil, "mekansız" oldukları manasındadır
Şimdi kalble ilgili özellikler ve tesbitlerimizi belirlemeye çalışalım. Kalb, sürekli değişir. Türlü türlü fikirler, gelir, gider. Bu yüzden, tasavvufta, kalbdeki fikir ve hedef sabitliği esastır. Bu sağlanınca, manevî yücelişe adım atılır. Fakat kalb yine değişir. Yani kalpteki ilahi nurlar, tecelliler sürekli, bir öncekinden daha fazla bir şekilde ortaya çıkar. Gerçekte değişmemek sadece Allah'a mahsustur.
Menşe bakımından kalb, temiz ve nuranîdir. Ancak, karanlık nefs ile yakın irtibatı nedeniyle, üzeri tozlanmış, paslanmıştır. Az bir çabayla da olsa bu pislikler gider ve kalb de eski haline dönmeye başlar. Nefsin karanlığı zatîdir, bu nedenle temizlenmesi zordur. Ruh ise zaten temizdir. Mü'minin de, kafirin de ruhu velî olmaya kabiliyetlidir. Nefsin temizlenmesinde ise, esas olan sünnete uymak ve şeriata yapışmak kaçınılmaz olarak görülür. Bu temizlenme işi, hakikatte, Allah'ın izni ve lütfü ile olur. Bununla beraber, bedenen yapılan salih amel ve ibadetlere yapışmadan, nefis ve kalb selameti mümkün olamaz.
Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde belirtildiği gibi, kalb, hastalanabilir. İnsanın bedeninde bir hastalık zuhur ettığinde, hemen bir doktora başvurarak tedavisine bakar. Halbuki, "Allah'ın zikrinden gafil olma ve Allah'tan başkasına meyletme" hastalığına yakalanmış olmasına rağmen bunun tedavisine özen göstermez. Halbuki maddî hastalıklarda nasıl bir doktora başvurmak gerekiyorsa, manevî rahatsızlıklarda da aynı şekilde bir uzmana gitmek lazımdır.
Kalb, ancak Allah'ı anmakla sükun bulur. O halde bu eğitimi verecek tarzda yapılanmaya gitmek, zikir, tefekkür ve murakabe ile meşgul olmak, bunu sağlayacak Allah dostlarının öğütlerine kulak vermek gerekir.
Kalbin asıl işlevi zikirdir. Bu amaç dışında kullanıldığında, ne olursa olsun tatmin olmaz. Zikir sadece maddî dil ile olmaz, aslolan kalbin zikridir. Bir de vücud organlarının zikri vardır ki, günah işlemekten kaçınmak da amelî zikirdir. Zikirsiz kalb virane olmuş eve benzer. Hadis: "Allah'ın zikredildiği ev ile zikredilmeyen ev, canlı ile ölü gibidir."(42) Hadisteki evden maksadın kalb olduğu söylenir.
Bütün tasavvufî yollarda vuslata erdirici metod olarak şu üç husus vurgulanır: Zikir, murakabe ve rabıta. Bunların içinde kalb için en kolay olanı zikirdir. Hemen her yerde, her halde yapılabilir. Murakabe ise, çok zordur zikirden sonra gelen merhaledir. Çünkü zihinsel ve teorik değil, bizzat hissetmeye tadmaya dayalı olması esastır. Rabıta hem kolay hem zordur. Fakat zikir ve murakabeyi gerçekleştirmeye, vesile olduğu için, hemen hemen bütün tasavvufî disiplinlerde, mürid için en faydalı, yetiştirici unsur olarak görülmüştür.
Zikrin kalbi temizlemesi için, manen uzman olan birinin nezareti altında yapılması gerekir. Yoksa kalp hastalıklarının giderilmesi ve kalbde tesir sağlamak zor olur.(43) Tasavvufî olarak, kibir, riya, hased vs. gibi hastalıkların tedavisi için sırf oruç, ilim vs. yetmez, ayrıca zikir ve nazar-ı himmet lâzımdır
Kalb, vesveselere kapılır. Bu, ya şeytandan, ya da nefisten kaynaklanır. Şeytan gayet bilgili olduğundan, bir kötülüğe yönlendirmek istediğinde, başarılı olamazsa, hemen başka bir alternatif sunar, ona sağdan, soldan, önden ve arkadan yaklaşır. Nefsin hoşuna gidecek şekilde, onu güzel göstermeye çalışır. Özellikle insanı "benlik" yönüne sürüklemeye çalışır. Şeytanî vesvese başarısızlık karşısında tekrarlama göstermez. Nefsten gelen vesvesede hedefe ulaşana kadar ısrar vardır. Nefs vesvesesi gider tekrar gelir. Şeytanın mü'min olmayanlarla işi yoktur. Onun işi mü'minin imanını çalmaktır. Vesvese konusunda şikayetçi olan birini Hz Resûlullah (s.a) bunun "kalbde bulunan iman sonucu olduğunu" söylemiştir. Şeytanın kalpte bulunan vesvese noktası, kalbin, aynı zamanda tecelliler ve nurlar merkezi olan nokta-i süveydâ'dır (yani siyah noktacıktır) Bunun etrafında, siyah bir nur bulunduğu ve şeytanın vesvese hattının bu olduğu söylenir. Hz Peygamber (s.a)'e küçük yaşta uygulanan göğüs yarma ameliyesinde, kalbin yarılarak içinden çıkarılıp atılan ve bu şeytanın nasibi idi denilen şey, işte bu vesvese hattıdır. Zikir veya mürşidin teveccühü ile oraya atılan nûr sayesinde, "süveydâ"nın siyahlığı beyazlığa dönüşmedikçe, şeytanın vesvesesi kesilmez
Kalb, mekânlı alem ile mekansız alem arasında bir berzah şeklindeki arş gibidir. Mekansız, olumsuz olan ruh ile, mekanlı ve olumlu olan nefis arasındadır. "Feelhemeha fucüraha ve takvaha" (Şems/8) ayetinde de ifade olunduğu üzere kalb hem iyiye, ulvîye, hem de kötüye, suflîye açılır. Kalb, ruha dayanarak ulvî alemden, nefse dayanarak sufiî alemden istifade eder. Bir başka deyişle kalb hem Hakka, hem de halka yönelebilir. Birine yönelmişken diğerinden gafil olmama üstünlüğüne ulaşmıştır. İrşad durumundakilerin kalbi her iki yana aynı anda açılabildiği için, kalbleri arş yani berzah özelliğini yansıtırlar Melekler de, kalbin bu arşlık özelliği yoktur.
Mârifetullah'ın yeri kalbdir. O, nazargah-ı İlahî'dir. Allah'ın evidir. Allah sonsuz bir varlık olduğu için, onun marifeti yine sonsuz bir varlıkla mümkündür. Nitekim Allah Teala Hz Peygambere fetih nasib ettiğinde (yani kalb gözü ile baktırdığında), arşa bakarak "Seni tesbih ederim, ne kadar yücesin ya Rabbi" deyince, Hak Teala (Arş'ın büyüklüğünden hayrete düşen peygamberine) "yerlerim, göklerim beni almadı, ama (kamil) mü'min kulumun kalbi beni aldı (kuşattı)" buyurdu. Buradaki "alma, ihata etme, kaplama" maddî bir şey olmadığı gibi, Allah'ın zatına yönelik bir olay da değildir. Allah'ın marifeti, isim, sıfat ve zât nurlarının tecellilerine mazhar olmaktır. Arş, o muazzam büyüklüğüne rağmen, mekanlı yani ölçülü aleme dahil olduğu için, mekansız ve ölçüsüz aleme ait olan ruhun yanında bir zerre gibidir. İşte bu özellik meleklerde yoktur. Bu yüzden mekansız olan kalb ve ruha sahip insanın, Allah'ın halifesi oluşuna şaşmamak gerekir.
Kamil mü'minin kalbi hem görür, hem işitir, hem akleder hem de hisseder. Allah'ın nuru ile aydınlanan kalb bu özelliğini nereden alıyor? Hadis-i kudsî: "...Öyle olur ki, Ben kulumu severim Onu sevince de, onun gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, konuşan dili, düşünen aklı olurum" Burada Allah'ın kula hulûl ettiği manası yoktur. Aynı zamanda hiçbir varlığın da Allah olması söz konusu değildir. Fakat, Allah kendi sıfatlarından bazı tecellileri dilerse, kulunun üzerine giydirebilir. Bununla birlikte kul, kulluktan çıkmaz. İşte bütün alemleri gören göz budur. Gerçek ilim de budur; mârifetullah'tır.
Kalb-gönül, mukaddes Tuvâ-Eymen Vadisi, Tur Dağı, Beytu'l Ma'mür, Beytullah, Meyhane, Kadeh, Gül Bahçesi, Kevser, İskender'in cihanı gösteren cami dürbünü gibi benzetmelerle, tasavvufî literatürde anıla gelmiştir. Bu benzetmelerin her birinde, derin incelikler saklıdır.
Kalb Allah'ı sevme merkezidir. Aşk derdi, en kutsal derttir. Hacı Bayram'ın tabiriyle "bir ulu davadır, alma başa sevdayı" dediği ağır bir yüktür. Aşk derdine, yine aşktan başka ilaç yoktur. Aşıkların derdi de, şifası da kalbdedir. Kalbin süveydası, hakiki dost evidir. Gönüle girmeyen, sahibi ile sohbet edemez. Gönül kuşu arşta uçar. Lahût (Allah'ın huzuru) âleminde dolaşır. Bu kuş en yükseğe uçar. Çünkü asıl vatanı Lahût'tur. """"Lahut... (ﻻﻫﻮﺕ) i. (Ar. lāhūt < İbr.) Cenâbıhakk’ın zâtına mahsus olan ilk ve en yüce âlem, Allah’ın bütün sıfat ve isimlerinin zâtında mevcut olduğu, fakat sâdece zâtî sıfatlarının zuhûra geldiği, fiilî sıfatlarının ise henüz zuhur bulmadığı âlem, ulûhiyet âlemi, âlem-i lâhut. Karşıtı: NÂSUT: Lâhût ile nâsûtu gönül anladı ise / Mısrî ana sor Kāf ile ankā haberin sen (Niyâzî-i Mısrî). Nâsût idi bir zaman makāmın / Lâhûta mı şimdi i’tizâmın (Muallim Nâci). Şâh iken lâhûtta ey aşk sernigûn ettin beni / Serfirâz âzâd iken dâim zebûn ettin beni (Ken’an Rifâî)."""""""" Bu kuşun kanadı, aşk'tır. Ama, Leyla'ya Mecnûn'un gözüyle bakmayanlar, Leyla'yı hakkıyla sevemez ki... Üstelik Mecnûn Leyla'nın aşkını, medresede, kitaplardan, satırlardan öğrenmedi. Gönül, sevgiliye kavuşan Firdevs bahçesidir, gül de bülbül de gönüldedir; ledün ilme gönle gelir, esas kevser, hakiki ab-ı hayat gönüldedir. Elest... hitabı gönülde, her an tazelenmektedir. Kıble birdir, sevda birdir, o halde gönül için bir tek sevgili yeter.
Kalbi-gönlü Yunus'la noktalayalım:
Gönül Çalabın tahtı, Çalap gönüle baktı
İki cihan bedbahtı her kim gönül yıkarise!..
DİPNOTLAR: 1) İbn Manzûr, Lisanü'l-Arab, c. 3, s. 144-6, 2) Gazzalî, İhya, Mısır 1939, c. 3. ss. 3-4, 3) Hakkı, Erzurumlu İbrahim, Marifetname, s. 292., 4) A'raf / 179, Hac / 46., 5) Hucurat/14, Nahl/22., 6) Bakara/10., 7) Tevbe / 125, Maide / 41., 8) Hac / 53, Bakara ) 74., 9) Tevbe / 45., 10) Al-i İmran /151., 11) Tevbe/77., 12) A'raf /101, Gafir / 35., 13) Hac / 46., 14) Muhammed / 24, 15) Kehf / 28., 16) Al-i İmran / 8, Saf / 5., 17) Hucurat / 3., 18) Bakara / 225., 19) Enfal / 24, 20) Tagâbun / 11, 21) Şuara / 89, Saffat / 84, 22) Nahl / 106., 23) Ra'd / 28., 24) Hacc / 32., 25) Feth / 4., 26) Hadîd / 24., 27) Enfal / 2, Hacc / 35., 28) Zümer /23., 29) Hadîd / 16., 30) Ahmed, 4/408, Taberanî (Kenzu'l-Ummal, 1/241)., 31) Ahmed, 4/419; İbn Mace, Taberanî, Beyhakî (Kenz, 1/244)., 32) Buharî, Müslim, Ebû Davûd, Tirmizî, Nesaî, İbn Mace (Kenz, 3/429)., 33) Müslim, ibn Mace, Taberanî, Hakim, Tirmizî, Nesaî, İbn Mace (Kenz, 3/422)., 35) Ahmed, Ebu Nuaym, Kudaî (Kenz, 3/24, 464)., 36) İbn Ebl'd, Dünya, Bezzar, Taberanî, Ebu Nuaym, Kudaî (Müsnedü'ş-Şihab 2/255), 37) Taberanî, Ebu Nuaym, Deylemî, Hakim, Tirmizî (Kenz, 1/234)., 38) Tehanevî, Keşşafu Istılahatı'l-Fünunun, s. 1170., 39) İmam-ı Rabbani, Mektûbat, 1/310, Tehanevî, aynı yer., 40) İmam-ı Rabbani, Mektûbat, 1/53, 380., 41) A.g.e., 1/192., 42) Müslim, Ahmed, Ebu Nuaym, İbn Hibban (Kenz, 1/447)., 43) Şeyh-i Meczûb, Muhtasarü's-Süluk, Ank., 1991, s. 124., 44) Seyyid kadrî, Divan, s. 283., 45) Müslim, Ahmed, Ebu Davud, Nesaî, Taberanî (Kenz, 1/250)., 46) Müslim, Ahmed, İbn Hibban, Hakîm, Bağavî (Suyütî, el-Hasais, Beyrut 1980, 1/109)., 47) Şeyh-i Meczûb, a.g.e., s. 125., 48) İmam-ı Rabbanî, mektûbat, 1/259, 319. 49) Ahmed (ez-Zühd'de), Deylemî (el-Firdevs, Beyrut 1986, 3/174)., 50) İmam-ı Rabbanî, Mektûbat, 1/326., 51) Buharî, Ahmed, ,İbn Hibban, Beyhakî, Ebu Nu