16 Temmuz 2018

KUR’ÂN BAĞLAMINDA İLK İNSAN VE NÜBÜVVET-FITRAT İLİŞKİSİ





KUR’ÂN BAĞLAMINDA İLK İNSAN
VE NÜBÜVVET-FITRAT İLİŞKİSİ

Karekter Eğitimi M.Davud Aziz

ÖLÜMNAME [EY ÖLÜM MADEM SEN VARSIN / O HALDE EY İNSAN İŞTE HAYAT PUSULAN]


ÖLÜMNAME 
 [EY ÖLÜM MADEM SEN VARSIN / O HALDE EY İNSAN İŞTE HAYAT PUSULAN] 
 Ölüm ne garip şeysin sen Allah aşkına… 
Tüm insanlar senden kaçarken sanki ben sana doğru iştiyakla koşuyorum; herkes seninle karşılaşmaktan tir tir titrerken, ben seni çok yakın bir dost gibi bekliyorum. Ya ben çok kalpsiz ve merhametsiz biri olup çıktım ya da insanların peşine düşmedikleri için bilemedikleri çok değerli bir hakikate sahibim. 
Doğrusu halkın çoğu geçim telaşesiyle yaşarken hakikati talep etmeye fırsat bulamıyor ve avamın oluşturduğu bir yığına dönüşüyor. 
Her ne kadar onlar düşünmeye ve araştırmaya zaman ayıramasalar da galiba büyük günahlardan uzak kalabilmeleri sayesinde bu halleriyle bile hadisatı olması gerektiği gibi doğru okuyabiliyorlar 
Şimdi kendine zulmeden birisinin, bu dünyada zalimin eline düşmesi ilahi adaletin bir muktezası mıdır , yoksa değil midir? Kainatta hüküm süren eşsiz saltanata ve adalete baktığımda gerçekten bu böyle olabilir; fakat şu da var ki, müminlerin başına gelen her musibet onların derecelerinin artırıp terakki etmelerine de bir vesile olduğu göz ardı edilmemelidir. 
Kanaat etmekten ve ilahi takdire rıza göstermekten çok uzak olan insanlar saraylarda dahi yaşasalar , ruhen mutlu ve huzurlu olamadıklarından , dünyada da zindan hayatı yaşıyorlar demektir. Sufilerin geçmişi ve geleceği yoktur; çünkü onlar 
Hakk’a abd (KUL) ve asker olduklarından anı yaşarlar ve bu esnada ne yapmaları gerekiyorsa sadece onu yaparlar. 
Oysa insanların çoğu dünyada iken ya bir menfaat elde etmek ya da bir makama gelebilmek için toplumda önde gelen bir grubun veya partinin yakınında bulunma çabası içindedirler , bu nedenle çoğu zaman kendilerine yapılan haksızlık karşısında güçlü olanın karşısına çıkmaya cesaret edemezler, oysa ki hakiki imanı elde eden bir insan kainata çok rahat meydan okuyabilir ve Hakk’ı tutup kaldırabilir. 
Belki bu davranışından ötürü kimseona bir ödül vermeyecek ve yaptığından ötürü kendisinden müteşekkir olmayacaktırama zaten dünya namert ve açgözlü insanlarla dolu olduğundan buna şaşırmamak gerekir . 
Ölümü düşünmeden yaşayan bir kimse, sadece günü kurtarmak için yaşar. Belki geleceğini garanti altına almak da istiyor olabilir. Şu fıtri bir gerçektir ki, ademoğlu dünyada dahi olsa rahat ve refah içerisinde yaşamak ister, bunu elde e tmek için gece gündüz demez çalışır, çabalar. 
Hep parça ve buçuğun peşinde koşmaktan kendi hakikati ve asli cevheri olan özünü keşfedemez. Allah günahsız bir kula asla zulmedecek değildir. Nefsini ıslah etmenin günahla alakalı bir konu olmadığına akıl sır erdiremez. Oysa ki, az ya da çok günahsız insan yoktur. 

Esas olan günahtan tövbe etmesini bilebilmektir. 
Belki insan günde 70 defa sürçer; ama 70 defa da tövbe etmesi gerektiğinden maalesef çoğu gafildir. Peki nefis terbiyesini yapmanın bir başka deyişle‘iyi insan’ olabilmenin yolu yöntemi nedir? 
Birincisi galiba meşgale sahibi olması gerek insanın, yani ibadet ediyormuş gibi çalışması. 
Çünkü boş duran bir insanın şeytanın oyuncağı olması geçekten çok yakındır. 
İkincisi kendisini sorgulamalı ve eşyanın hak ikatine olan vukufiyeti yahut mesleğinde sergilediği hüner kadar kendi hakikatinide bulmak için çaba sarf etmesi gerekmektedir. 
Üçüncüsü düşmanını iyi tanımalıdır, insan oğlunun ezeli ve ebedi düşmanı elbette ki 
Şeytan - ı aleyin lanedir. 
Dördüncüsü Rabbi’nin kendisinden beklentilerinin bilincine sahip olarak, ibadetlerini yüksek birşuur ve huşu içerisinde gerçekleştirmelidir. 
Beşincisi nefsinin istekleri karşısında; onu az uyku ve az yemekle terbiye etmeli, yaramaz bir çocuk gibi her istediğini ona vermemelidir. 
Altıncısı insanlara karşı çok şefik ve merhametli olmalı, onları kardeşi gibi görerek sinesine basıp , dertleriyle dertlenebilecek kadar ali bir gönüle sahip olmalıdır. 
Yedincisi en ufak bir haksızlık karşısında dahi mazlumun yanında yer almalı , bu uğurda gerekirse canını vermekten çekinmemelidir. 
Sekizincisi olaylarıdeğerlendirirken hem kendi başına gelen olaylarda, hem de çevresindeki diğer insanlara Allah’a yönelerek ibret nazarıyla bakmalı, onların düştüğü hatalardan dersler çıkarmalıdır ki, aynı hatalara kendisi de tekrar tekrar düşmesin. 
Dokuzuncusu hiçbir işinde doğruluktan, ihlastan ve şükürden ayrılmamalıdır. 
Onuncusu tüm Salihler gibi Allah’ın varlığına ve birliğine şehadet ederek yaşarken, yoksula, yolcuya, yetimeve din uğruna mücadele eden insanlara madden ve manen elinden geldiği kadar sevdiği şeylerden vererek yardım etmelidir. 

 Sevdiği birinin ölümü karşısında aciz düşen birisinin göz yaşlarına eşlik ederken; galiba ölüme methiyeler düzmek isteyerek sözlerime başladım; ama dostlar sizde gördünüz işte ölmeden önce ölünüz hadisinin bize gösterdiği ufkun ötesine daha henüz bir adım geçtiğimizde gördük ki yine başa dönmüşüz yani hayatla ve canla karşılaşmışız . 
Evet canlar, bilirim zaman kötü, ahir zaman, insanların çoğu çamurlaşmış, bedenin altında ezilmiş, ruhunu unutarak kendisini değersizleştirerek yaşamakta; ama ne olur siz onların çokluğuna bakarak onlara benzemeyin, kendinize ve sevdiklerinize zaman ayırın… 
Hayatın anlamını ve insanı doğru okuyun, Kur’an okuyun ve hayatı Kur’an okur gibi yaşayın. Asla yalana tevessül etmeyin, gurur ve kibir bataklığına düşmeyin . 
Doğruyu bir başkasının hoşuna gitsin mülahazasıyla eğip bükmeyin, başkalarının sizi kınamasına hor ve hakir görmesine hiç aldırmayın. 
Allah’a yemin ederim ki, bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır… 
 Ruhunuza hitap eden bu sözleri kalp gözünüzle okuyun ve can kulağınızla dinleyin,çünkü yaşarken kendisini unutanlar, galiba ölümün hakikatini de unutuyorlar. 
Ve çok şeyden mahrum kalarak cezalarını daha bu dünya da çekmeye başladıklarından habersiz olarak, bitmez tükenmez bir tatminsizlik, memnuniyetsizlik ve şikayet zinciri içerisine ömürlerini geçirerek maalesef vakitlerini israf ederek, yanan bir odun parçası gibi kendilerini tüketiyorlar…

İNSANLIĞIN BİTMEYEN MERAKI FAL VE FALCILIK


İNSANLIĞIN BİTMEYEN MERAKI
FAL VE FALCILIK

Kıyafetnâme Deyip Geçme Nefi Selamoğlu


Kıyafetnâme Deyip Geçme

Nefi Selamoğlu 

Kıyâfe(t) kelimesi, Arapça olup "iz sürüp gitmek, takip etmek, peşi sıra gitmek" mânâsına gelen “kavf” kökünden gelir. Kelimenin Türkçede ve Farsçada ayrıca "kılık kıyafet, elbise, şekil, görünüş" mânaları da vardır.
Bir kimsenin saç, göz, kulak, el, ayak v.s. gibi uzuvlarından ve dış görünüşünden onun ahlâk ve karakter husûsiyetlerini, diğer bir ifadeyle zâhirinden bâtinî vasıflarını tahmin ve tespit etmek olan ilme de kıyâfet ilmi; bu işi yapan yani insanın görünen dış özelliklerine bakarak görünmeyen iç özelliklerini anla*maya çalışan kimseye de “kâyif” veya “kıyâfet-şinâs” denilmiştir.

Türk Edebiyatından, bu mevzûda yazılan eserlere “Kıyâfet-nâme” adı verilmiştir. Bu umumi isim haricinde, hususî adlarla da anılan kıyâfet-nâmeler de kaleme alınmıştır. “Vesîletü’l-İrfan, Zübdetü’l-İrfan, Fenn-i kıyâfet” gibi.
Arapçada, kıyâfet ilmi karşılığında daha ziyâde “Firâset” ilmî tâbiri kullanılmıştır.
Bilim dalı olarak kıyâfet, firâsetten daha dar bir alana inhisar eder. Türkler, firâset ilminin Arap medeniyet ve coğrafyasını ilgilendiren kısımları (ibnü'l-ektâf, ilmü'l-irâfe, ilmü'l-ihtidâ, ilmü'r-riyâfe, İlmü nüzûli'l-gays, İlmü kıyâfetü'l-eser) yerine insanın bedenî ve ruhî yapısıyla İlgilenen bölümlerini ön plana çıkarıp bunları “Kıyâfetü’l-isr” ve “Kıyâfetü’l-beşer” olmak üzere iki kısımda değerlendirmişlerdir:
1- Kıyâfetü’l-isr: İnsanların, sığır, katır, merkep v.s. gibi hayvanların yollardaki ayak izlerinden bahseden bir ilimdir. Bu ilme vâkıf olanlar, ayak izleri vâsıtasıyla genci ihtiyardan, erkeği kadından ayırt ederler.
2- Kıyâfetü’l-beşer (Kıyâfetü’l-insâniyye, Kıyâfetü’l-ebdân) : İnsanın beden yapısından ahlakî vasıflarını tahmine ve uzuvlarından nesebini tesbit eden ilmin adıdır.
Kıyâfet ilmine pek yakın veya nispeten uzak, yâhut bu grupta tasnif edilebilecek çeşitli ilim dalları bulunmaktadır. Bu ilim dalları şunlardır:
* İlm-i sîmâ: İnsanın sîmâsından ahlâkını anlama
* İlm-i kef: avuçtan ve ondaki çizgilerden hükümler çıkarma.
* İlm-i hutût: Alındaki çizgilerden ömrün uzunluğuna veya kısalığına, zenginliğine veya fakirliğine dâir v.b. tahminlerde bulunma.
* İlm-i ihtilâc: Seğirmelerden bazı mânâlar çıkarma.
* İlm-i iyâfe: Kuşların uçuşundan bir mânâ çıkarma ve tefe’ülde bulunma.
* İlm-i riyâka: dağ ve sahalarda su tespiti, milletlerin umumi karakterleri, bazı hayvanların tabiatı, hayvan tipleriyle insan karakterleri arasında bir benzerlik kurma.
Vücut yapısıyla ahlâk arasındaki münasebetlerin –kesinlik göstermese de- mevcudiyeti bir gerçektir. İnsanın beden yapısıyla kişilik özellikleri arasında bağlantı olduğu görüşünün geçmişi çok eskilere dayanır. İslâmiyet'ten önce Mısır, Yunan, İran, Roma ve Hint kültürlerinde sistematik olmamakla birlikte ilm-i kıyâfetin varlığı bilinmektedir. İlk olarak Hipokrat (m.ö. V. yüzyıl) tıpta bazı hastalıkların teşhis ve tedavisinde bu ilimden yararlanmış ve insanları tip*lerine göre tasnif etmiştir. Daha sonra Eflâtun, Bergamalı hekim Galien, Bukrat, İladus ve Aristo da konuyla ilgilenmişlerdir (Eflâtun, Galien, Bukrat, İladus ve Aristo’ nun kıyâfet ilmiyle alakalı söz ve eserlerinin bahsi ve tercümeleri, İslam âlemindeki bu konuyla ilgili eserlerinde de geçmektedir).
İslâmiyet'in Doğu'da yayılışının ardından İslâm dünyasında kıyâfet ilmine alâka artmıştır. Türkler kıyâfet ilmini tıbbın yanı sıra siyasette de kullanmışlar, ayrıca saraya adam alırken, esir ve hizmetkâr seçerken kişilerin dış görünüşlerinden karakter yapıları hakkında fikir edinmeye çalışmışlardır. Bu faydaları dolayısıyla padişahlar kıyâfetşinaslara ilgi göstermiş ve içinde bu konuların yer aldığı kıyafetnâmeler yazdırmışlardır. Bu eserler zamanla gelişme göstermiş, daha önce yazılan kitapların tercümesi yerine Türk medeniyet ve coğrafyasının damgasını taşıyan kıyafetnâmeler ortaya çıkmıştır. Nitekim bu konuda Fars kültüründe yer alan eserler daha az olduğu gibi bunlar kıyafetnâme olarak da anılmamaktadır.
Arapça Yazılmış Kıyâfetâmeler;
* Konuyla ilgili ilk eserin İmam Şafiî tarafından yazıldığı, ancak bunun günümüze ulaşmadığı bilinmektedir.
* Kindî'nin Risale fi'l-firâse'si
* Yuhanna b. Bitrîk'ın Aristo'dan çevirdiği Kitâbü's-Siyâse fî tedbîri'r-riyâse'si
* Ebû Bekir er-Râzî'nin el-Manşûrî adlı eseri kıyafetnâme türünün ilk örnekleri olarak tanınır.
* Ayrıca kaynaklar İbn Sina'nın da konuyla ilgili bir risalesinin varlığından bahseder.
Arapça kıyafetnâme veya firâsetnâme türünün sonraki başarılı örnekleri ise ;
* Ebû Sehl el-Mesîhî, Firâsetnâme
* Fahreddin er-Râzî, Kitâbü’l- Firâse
* Şeyhürrabve ed-Dımaşki, Kitâbü’l-Adâb ve’s-siyâse fî ilmi’n-nazârî ve’l-Firâse

Farsça yazılmış kıyafetnâmeler içinde;
* Kâşânî'nin elde bulunmayan bir eseri.
* Derviş Abdurrahman Mîrek'in Tuhfetü'l-Fakîr'i
* Emîr-i Kebîr Hemedânî'nin Zahîretü'l-mülûk adlı eseri zikredilebilir.
* Hü*seyin Vâiz-i Kâşifî'nin Muhsinî’sinde de kıyafetle ilgili bir bölüm yer almaktadır.

Türkçe Kıyâfetnâme Örnekleri;
* Türk kültüründe, bu ilim çerçevesindeki hükümlerle ilk kez Kutadgu Bilig’de karşılaşılmıştır. Yusuf’a göre insanın iyilik ya da kötülüğünü, karakterini dış görünüşünden anlamak mümkündür: “Kısa boylu bodur kimseler hırçın tabiatlı olurlar; hırçın nereye giderse orada kavga başlar.” gibi.
* Kutadgu Bilig dışında, bilinen Türkçe ilk kıyafetnâme, Bedr-i Dilşâd'ın II. Murad'a sunduğu Murâdnâme adlı mesnevisinin kırkıncı babında yer alan, köle ve câriye satın alırken dikkat edilmesi gereken hususların açıklandığı bazı beyitlerden İbarettir.
* Sarıca Kemal Selâtinnâme' sinde Firâsetnâme adlı eserinden bahsederse de bu eserin elde mevcudu bulunmamaktadır.
* Bu konuda günümüze ulaşan en eski tarihli ilk müstakil Türkçe eser, Hamdullah Hamdi'nin manzum Kıyâfetnâme’sidir. Aruzun “fe i lâ tün/ me fâ i lün/ fe i lün” kalıbıyla, mesnevi şeklinde yazılmış 153 beyitlik eserde renk, boy, yanak, saç, sakal, baş, alın, çene, el, parmak vb. yirmi altı başlık altında karakter tahlilleri yapılmıştır. Bu eser, Türkçe benzerleri arasında en tanınmış olanıdır.
* Firdevsî-i Rûmî'nin Firâset-nâme’si
* İlyâs b. Îsâ-yı Saruhânî'nin Kıyâfetnâme’si
* Abdülmecid b. Şeyh Nasûh'un manzum Kıyâfetnâme’si
* Mustafa b. Evranos'un Kıyâfetnâme’si
* Bâlîzâde Mustafa'nın Kıyâfetnâme’si
* Nesîmî'nin Kıyâfetü'l-firâse'si
* Visâlî'nin Vesîletü'I-irfân'ı
* Lokman b. Hüseyin'in Kıyâfetü'l-insâniyye fî şemâili'l-Osmâniyye'si
* Gevrekzâde Hasan Efendi'nin Kıyâfetnâme’si
* Mustafa Hami Paşa'nın Fenn-i Kıyâfet'i
* Kıyâfetnâmelerin son meşhur örneği, Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın Mârifetnâme'si içinde yer alan bölümünün dışında, onun manzum olarak yazdığı Kıyafetnâme adlı eserdir. Bu eser manzumdur ve şekil itibariyle küçüktür. Aruzun “müf te i lün/ fâ i lün” kalıbıyla ve mesnevi nazım şekliyle yazılmıştır. İbrahim Hakkı'nın Kıyâfetnâme’sinde, diğer birçok örneklerden farlı olarak, her uzuvla ilgili hükümler verilirken, başlık konularak ayrıca uzuvlar belirtilmemiştir. Beyitler silsile halinde devam eder. Türk edebiyatında başlangıçta en meşhur ve yaygın olan eser Hamdullah Hamdi’ninkiyken daha sonra, halk arasında en yaygını ve tanınmışı bu eser olmuştur.
Örneklerden de görüldüğü üzere, İslâm âleminde başlı başına bir ilim mevzûu olan Kıyâfetnâme’ler, çok ilgi görmüş, telif veya tercüme edilmişlerdir. Bilhassa İslâmî Türk edebiyatında bu türün örnekleri 18. asra kadar artarak devam etmiştir.

Manzum ya da mensur olarak yazılabilirler fakat yazılan eserlerin çoğu mensurdur.

Bazı kıyâfetnâmelerde, bu ilmin dinen geçerliliğini göstermek amacıyla Kur’an-ı Kerim’den ve hadislerden örnekler sunulmuş ve açıklamalarda bulunulmuştur. Böyle yapılmakla bu ilmin “gâipten haber verme” ile ilgisinin bulunmadığı, Allah’ın diğer ilimler gibi insanlara verdiği bir fazilet olduğu anlatılmaya çalışılmaktadır . 
Bu ayet ve hadislerden bazıları şunlardır:

* “Herkesi yüzlerinden tanırlar.” (7/48)
* “Bunda görebilenler için, firasetli olanlar için nice ayetler, ibretler vardır.” (15/75)
* “Mü’minin firasetinden sakının. Zira o, Allah’ın nuruyla bakar.” (Hadis-i Şerif)
* Hz. Osman (r.a) şöyle diyor: “Her kim bir sırrı gizlerse, Allah bu sırrı onun yüz hatlarında elinde olmadan çıkıveren sözlerle açığa çıkarır.”

İnsan bünyesine zarar veren yiyecek ve içecekler nasıl belli ise topluma zararı olacak kişileri tanımak da o kadar bellidir denilebilir. Nasıl ki hayvanların kendilerine mahsus sıfatlarından iyi huylu ve kötü huylu oldukları ve başka bazı nitelikleri anlaşılıyorsa; bu ilimle de insanların dış vasıflarından huyları anlaşılabilir.
Dış yüz, için aynasıdır. İnsanın içi ne ise bunun hem hareketleriyle hatta zamanla organlarına işleyecek şekilde dışına aksetmesi, bilhassa psikolojik çerçevede genel olarak kabul edilen bir görüştür. Örneğin; neşeli ve mutlu bir hayat süren insanın yüzü daha pürüzsüz, hayatı sürekli sıkıntıyla geçen insanın yüzü ise daha kırışıktır.
Kıyafetnâmelerde yer alan birtakım değerlendirmelerin bütünüyle izahı mümkün değilse de uzun tecrübe ve müşahedelere (gözleme) dayanan hükümlerin isabetli olduğu inkâr edilemez. Fakat insanların bir tek özelliklerinden hareketle hüküm verilemez nitekim eser sahipleri de eserlerinde, bunu belirtmişlerdir. 
(Kısa boylu olanların kötülük sahibi olmaları gibi)

İnsanın beden yapısıyla ruh yapısı arasında ilişki olduğu görüşü İslâm dünyasının yanı sıra Batı'da da ilgi uyandırmış; son yüzyıllarda el yazısından karakter tahlil edilmeye, psikolojinin fizyotipoloji dalı ve tıbbın bazı dallarında psikiyatrik teşhis ve tedavi alanlarında kullanılmaya ba*lanmıştır. Bu görüş hukukta da kriminoloji biliminin doğuşunda rol oynamış, Lombroso'dan itibaren özellikle ceza hukukunda önem kazanmıştır.
Kıfayetnamelerde Bazı Şekil ve Şemail:
“Kısa boylu hileci, kızıl ve sarı saçlı çabuk öfkelenen, sarı saçlı kibirli, küçük başlı akılsız, geniş alınlı çirkin huylu, dar alınlı aptal ve bencil, küçük kulaklı hırsız, kaş ucu ince olan fitneci, göz çukuru küçük olan kibirli, küçük gözlü ve ince çeneli hafifmeşrep yumru gözlü kıskanç, uzun yüzlü utanmaz ve yalancı, ince uzun burunlunun anlayışı kıt, burun deliği geniş olan kıskanç ve kibirli, eğri ağızlı yalancı, genizden konuşan ahmak, kibirli ve kötü huylu, eğri ve iri dişli şirret, büyük çeneli kaba, köse hileci, ince uzun boyunlu aptal, kısa boyunlu hileci, sivri omuzlu hırsız, kısa omuzlu aptal, yassı sırtlı sefahate, kıllı sırtlı şehvete düşkün, büyük karınlı aptal ve cahil, kılsız vücutlu kişi yabani huylu ve zalim olarak anlatılır.”

BİBLİYOGRAFYA
* Ali Çavuşoğlu, Kıyafetnameler, Akçağ yayınları, Ankara 2004. 
* Âmil Çelebioğlu, Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, "Kıyafe(t) İlmi ve Akşemseddinzâde Hamdullah Hamdi ile Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın Kıyafetnâmeleri", M.E.B. Yayınları, İstanbul 1988, s. 225-263. 
* İskender Pa*la, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Ankara 1995, s. 298–299. 
* M. Serhan Tayşi, "Kıya*fet İlmi ve Seyyid Lokman Çelebi'nin Kıyafet-namesi", İslâm Medeniyeti Mecmuası, IV/ 3, İstanbul 1980, s. 91–112. 
* Mine Mengi, "Kıyafetnameler Üzerine", TDAY Belleten, 1977(1978), s. 299–309. 
* Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, “Kıyâfetnâme”, Cilt V, Dergah Yayınları, İstanbul 1982, s. 339–341. 
* Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “Kıyafetnâme”, Cilt XV, T.D.V. Yayınları, Ankara 2002, s. 513–514. 
TEZLER
* Cevat Yerdelen, Türk Edebiyatındaki Kıyafetnameler ve Niğdeli Visali’nin Vesiletü’l-İrfan Adlı Kıyafetnamesi (Yüksek Lisans Tezi), Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1988. 
* Gökhan Türk, Anadolu Sahasına Ait Bir kıyâfet-nâme Örneği Üzerine İnceleme (Yüksek Lisans Tezi), Adnan Menderes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007. 
* Kenan Bozkurt, Kıyâfet İlmi, Türk Edebiyatında Kıyâfet-nâmeler ve Şa’ban-ı Sivrihisari’nin Kıyâfet-nâmesi (Yüksek Lisans Tezi), Dicle Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008.

Kendi IQ'nuzu biliyor musunuz?




Toplam test sayısı
5.436.447 insanlar
Numara bugünkü testlerin
297 insanlar
Bugünkü en yüksek IQ
161 IQ
notes
Kullanıcı, test sonucunu almak için Sağlayıcıya ücret ödemek zorundadır: Türkiye - 20 TRY KDV dahil. Ücret Premium SMS ile ödenir. Değil bir abonelik hizmeti.
Doğum zekası IQ testiPopüler görüntü testi
Sayısal zeka IQ testiSizin matematiksel yeteneklerinizi zorluyan test

STRESLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI

Stres Seviyenizi Belirleyin - Genç Gelişim Kişisel Gelişim


Resimlerle Stres Seviyenizi Belirleyin 
Bu resimler kişilerin stres seviyesinin ölçülmesinde kullanılıyor. 

Resimdeki şekiller ne kadar yavaş hareket ediyorsa stresle başa çıkma kabiliyetiniz o kadar iyi demektir. 
Katiller bu resimleri dönüyormuş gibi görürken çocuklar ve yaşlılar ise durağan bir halde görüyorlar.  
Ne kadar stresli olduğunuzu ölçmek istiyorsanız aşağıdaki testleri uygulayın.  






STRESLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI
Stres ve psikolojik rahatsızlıklar yazı dizisinin ilk makalesinde, bir durumun bizim için stresli olup olmadığı, o yaşam olayına biçtiğimiz değere bağlı olduğunu, stresin organizmanın biyo-psiko-sosyal yapısı ile içsel ve dışsal çevresi arasındaki karşılıklı ilişkiye bağlı olarak ortaya çıkan, bireyin gelişmesine yardımcı olabildiği gibi, aşırı olduğu durumlarda ise bireyin tüm biyolojik ve psikolojik kaynaklarını tüketebilen bir yaşantı olarak değerlendirilebileceğini yazmıştım. Ayrıca, stres karşısında oluşan bedensel tepkiler ile savaş ya da kaç tepkisinden bahsetmiştim. Bu makale stres ve psikolojik rahatsızlıklar için kaleme alınan yazı dizisinin ikinci yazısıdır ve kısa ve uzun süreli stres, olumlu stres, stresle başa çıkmada kullanılan yanlış ve doğru yöntemler konusunda bilgi vermeyi amaçlamaktadır.
 KISA SÜRELİ STRES 
Ali Bey toplantı sırasında, müdürünün aniden kendisinden son altı aylık satışlarla ilgili değerlendirme istemesiyle gergin ve kaygılı bir hal alır. Değerlendirme konuşması bittiğinde ise gevşemeye başlar ve toplantıyı dinlemeye devam eder. Ayşe Hanım psikologla olan randevusuna yetişmek için otobüs durağına gider fakat on dakikadır beklemesine rağmen görünürde gelen bir otobüs olmadığından yetişemeyeceğini düşünmeye başlar, kaygılıdır. Birkaç dakika sonra gelen otobüse bindiğinde derin bir nefes alır, yerine oturduğunda görüşmeye zamanında yetişeceğinden emindir, rahatlar ve bu haftaki görüşme gündeminin gündemi hakkında düşünmeye başlar. Bu örneklerde Ali Bey’in ve Ayşe Hanım’ın stres kaynakları birden ortaya çıkan ve çözümlenebilen türdendir. Müdürünün önceden hazırlık yapmadan istediği rapor Ali Bey’i, geciken otobüs Ayşe Hanım’ı rahatsız etmiştir. Her ikisi de stresli durum ortadan kalkınca gevşeyebilmiş ve normal durumlarına geri dönmüşlerdir. Örneklerde de verildiği üzere kısa süreli stres bireyin stres kaynağına yönelip onunla bir şekilde başa çıkmaya çalıştıktan sonra rahatlayıp gevşeyebildiği, günlük işlerine devam edebildiği türden bir strestir. Bu kısa süreli stres durumundan önce: bedenimiz bir rahatlık ve gevşeklik halindedir, yani dengededir. Stres anında ise, bu denge ve gevşemiş hal yerini kaygılı duruma tırmanır, tıpkı kalp atışlarını gösteren ekrandaki ani yükselme gibi. Stresli durum ortadan kalkınca ise, bedensel işlevler stres öncesi düzeyinde altına inerek bize yeniden toparlanma fırsatı verir. Son olarak, bedensel işlevlerimiz stres öncesi düzeye yani 1. düzeye geri döner. Bu durumu şekille aşağıdaki gösterebiliriz:   
UZUN SÜRELİ STRES 
Bu tarz bir kısa süreli stres durumunda bedenimiz zarar görmez, çünkü öncesi durumumuza kısa sürede geri dönebiliriz. Fakat ne yazık ki bazı stres oluşturan durumların çözümü kolay değildir. Maddi sıkıntılar, evlilik ya da ilişki sorunları bunlardan bazılarıdır. Bu ve bunun gibi devam eden stres kaynakları karşısında bedenimiz yukarıdaki gibi fizyolojik tepkiler gösterir ve bu tepkiler artarak sürer. Kişi, bu tepkiler azalsa da, stres öncesi düzeye dönmekte güçlük yaşar veya dönemez. İşte bu uzun süreli strestir. Birden çok kısa süreli stres de uzun süreli strese neden olabilir. Kısa stres kaynakları peş peşe geldiğinde, daha biriyle başa çıkamadan diğerine maruz kalırız. İşe geç kaldığınızı, iş vereninizden uyarı aldığınızı, hastalandığınızı, ödenmesi unutulan faturalar yüzünden sıkıntı yaşadığınızı… kültürümüzde bu durumu özetleyen bir söz vardır: “ geldi mi üst üste gelir” diye. Tek tek üstesinden gelebileceğimiz bu sorunlar peş peşe geldiğinde daha biriyle başa çıkamadan öteki ve ötekiyle karşılaşırız, hazırlıksız yakalanır ve zayıf düşersiniz. Böyle bir durumda stresle başa çıkamaz ve stres öncesi düzeye geri dönemezsiniz. 
 STRES VE PSİKOLOJİK RAHATSIZLIKLAR 
 Psikolojik sıkıntılarımızın da işte tam da bu noktada yani peş peşe gelen kısa süreli stresler veya uzun süreli streslerden sonra, hem bedenimizin hem de başa çıkma yöntemlerimizin zayıfladığı, yetersiz kaldığı dönemlerde ortaya çıkma ihtimali yükselir. Stres-yatkınlık modeli psikolojik rahatsızlıkların ortaya çıkmasıyla ilgili bir teoridir. Bu teoriye göre her insanın herhangi bir psikolojik rahatsızlığa yatkınlığı zaten vardır. bu yatkınlığı genetik faktörler, bilişsel ( düşünsel ) süreçler ve yaşam tarzı gibi bir çok durum belirler. Stresli durumun devam etmesi ( uzun süreli stres) durumunda ise yatkınlık seviyesine bağlı olarak psikolojik rahatsızlığın ortaya çıkma olasılığı artar. Bunu durumu uçuk çıkması gibi düşünebilirsiniz. Uçuk mikrobu zaten bünyemizde mevcuttur yani yatkınlığa sahibizdir ancak her zaman uçuk ortaya çıkmaz. Bağışıklık sistemimiz zayıfladığı zamanlarda ise bedenimiz bu mikropla başa çıkmaz ve uçuk çıkar. 
 OLUMLU STRES 
Stresin bir amaca hizmet ettiğini düşünebiliriz. Burada önemli olan nokta ise sahip olduğumuz stresin düzeyidir. Bir miktar stresin yararlı olduğunu bu yazı dizisinin birinci yazısında da yazmıştım. Peki ama bu miktar ne kadardır. Sınava giren bir öğrenciyi düşünelim. Sınav tarihine henüz yeterli zaman varken öğrencimiz oldukça rahat ve bedensel olarak “gevşemiş” haldedir. Bu öğrencinin sınavla ilgili hiç stres ve kaygı yaşamaması sınava çalışması için gerekli olan motivasyonunu azaltacak ve muhtemelen çalışmayı erteleyecektir. Aynı öğrencinin sınavdan bir gün önce çalışmaya başladığında ise stresi gerekli olan ve motivasyon sağlayan düzeyden çok daha yüksek olacaktır ve bu nedenle de çalışmaz hale gelecektir. Sadece sınavlar için değil yaptığımız her iş için bir miktar stres iyi bir performans sergileyebilmemiz için gereklidir. Yüksek orandaki stres ise performansımızı olumsuz etkileyecektir. Bu durumu bir grafikle aşağıdaki gibi anlatabilirim: Yukardaki şekilde A noktasından X noktasına gittikçe stres seviyesi artmaktadır. Çan eğrisi ise performansı göstermektedir. A noktasında yani stresin az olduğu noktada performans da azdır. O noktasında ise stres vardır ve performans ise en yüksek nokta olan Y noktasındadır. O ile X arasında ise performans düşmektedir çünkü stres seviyesi gerekli olanın üzerine çıkmaktadır. Olumlu stres düzeyindeyken doğru kararları daha hızlı alabiliriz, daha enerjik hissederiz, motivasyonumuz daha yüksektir ve daha sakin bir tutum sergileriz. Stres düzeyimizin farkında olmamız ve bunu kontrol edebilmemiz olumlu stres düzeyinde kalabilmemiz için gereklidir. 
 STRESLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI 
 Buraya kadar stresin tanımından, kısa ve uzun süreli stresten, olumlu stresten ve stres düzeyi ile psikolojik rahatsızlıklar arasındaki bağlantıdan bahsettim. İyi bir performans sergileyebilmek için gerekli olan olumlu stres düzeyinde bulunmanızın gerekli olduğunu anlatarak, stresin sadece kötü bir şey değil iyi bir şey de olduğunu anlatmak da istedim. Bu yazının sonunda ise olumlu stres düzeyinde kalabilmeniz için görüşmelerimde seanslar süresince üzerinde çalıştığım bazı önemli başlıkları paylaşmak istiyorum. Yaşam tarzınız ve kişilik özellikleriniz ne seviyede stres yaşadığınızın veya yaşamak istediğinizin göstergesi olabilir. Çok basit görünse de, zamanınızı kullanma daha doğrusu yönetme tarzınız stres seviyenizle ilişkilidir. Zamanınızı etkili kullanmayı öğrenerek stres seviyenizi değiştirebilirsiniz. Kendinizle ve çevrenizle kurduğunuz iletişim şekli, doğru iletişim şeklini öğrenmeniz bir diğer önemli faktördür. İletişim stilleri görüşmelerde sıklıkla ele alınmaktadır. Beslenme şekliniz, spor ve alışkanlıklarınız da etkili faktörlerdendir. Son olarak gevşeme egzersizleri de görüşmelerde öğrettiğim ve stres üzerinde hakimiyet kazanmanıza yardımcı olan önemli bir etkendir. 
stres testimizi yaptınız mı:

Stres Seviyenizi Belirleyin

yazan: Psk.Sedar ERTAŞ

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...