15 Haziran 2018

SİYONİZM



SİYONİZM

İsrail 70. kuruluş yıl dönümünü sivil Filistinlileri katlederek ‘kutladı’… Kurulduğu günden bu yana yüz binlerce masum insanın kanına girenler, ABD’nin Kudüs’te büyükelçiliğini açtığı anlarda Gazze’de toplanan kadın ve çocukların üzerine ölüm oldu yağdı. Liseyi bitirdikten hemen sonra askere alınan İsrailli gençler için Filistinlileri katletmek son derece doğal bir eylem. Ana sınıfından itibaren beyinleri yıkanan İsrailliler için Filistinli eşittir terörist. Arap eşittir terörist. Müslüman eşittir terörist…
Daha okuma-yazma bile öğrenmeden önce Filistinlilerin düşman olduğu hastalıklı düşüncesi bu insanların zihinlerine kazınmış. Tarihin en büyük soykırımlarından biri olan Holocaust’u yaşayanların torunlarını gözlerini kırpmadan masum sivilleri öldürmeye sevk eden ideolojinin adı Siyonizm.
Theodore Herzl 1897’de Basel’de ilk Siyonist Kongre’yi topladığında tek bir hedefi vardı: Yahudilere millî bir yurt bulmak. Osmanlı toprağı olan Filistin’e gitmek en önemli hedefti. O tarihlerde Yahudilerin Uganda’ya, Kıbrıs’a veya Güney Afrika’ya göç etmesini isteyenler de vardı. 20. Yüzyılın başından itibaren Siyonistler Filistin’e ulaşma hedefine kilitlendiler. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’nin manda idaresi altına giren Filistin’in kapıları Yahudi göçüne açıldı. Zira İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour daha savaş devam ederken 1917’de Siyonist örgütün liderlerinden Lord Rotschild’e bir mektup yazarak, ‘majestelerinin hükûmeti Yahudilerin Filistin’de millî bir yurt sahibi olmalarını desteklemektedir’ demişti. Napoleon Savaşlarından beri İngiltere’nin askerî harcamalarının en büyük finansörü ve kreditörü olan Rotschildlara verilmiş olan bu sözün bir anlamı vardı. İngiltere sözünü tuttu ve sadece Filistin’in değil tüm Orta Doğu’nun yüzyıllık ıstırabı başladı. Siyonistler önce Araplardan toprak satın alarak küçük koloniler kurdular. Filistinliler tehlikenin farkına varıp topraklarını satmayı durdurunca, bu kez silahlı terör örgütleri kurarak Filistin topraklarını zorla ele geçirmeye başladılar. Haganah ve Irgun-Stern terör örgütleri 1920’lerden itibaren Filistinlileri katletmeye giriştiler. 1948’de İsrail’in kurulmasıyla Siyonizm yeni devletin esas ideolojisi hâline geldi. Her ne kadar tüm Yahudiler Siyonizmi benimsememiş ve Siyonistlerin insanlık dışı uygulamalarını desteklememiş olsa da, İsrail eğitim sistemi Siyonist kuşaklar yetiştirmekte son derece başarılı oldu. 1977’de BM Genel Kurulu’nun almış olduğu kararla tescil edildiği gibi, Siyonizm bir ırkçılık türüdür. Türkiye’de yaygın bir yanlış bilgi vardır. Çoğumuz Siyonizmin Tevrat kaynaklı dinî bir akım olduğunu zannederiz. Halbuki Siyonizm sinagoglarda değil genellikle laik, çoğu da din karşıtı Yahudilerin dernek ve kulüplerinde doğmuştur. Pinsker, Jabotinsky ve Herzl gibi Siyonist liderlerin fikirleri dinle değil milliyetçilikle yoğurulmuştur. Hatta dindar Yahudilerin bir bölümü Siyonistlere net biçimde karşı dururlar. Batı kaynaklı, sanayi devriminin sonuçlarından ve Fransız devriminin fikirlerinden ilham almış Siyonizmin ırkçı kimliği İsrail’in kuruluşundan sonra pekişmeye başlamıştır. Siyonistler, Filistin’in Yahudilerin ebedi yurdu olduğuna inanırlar. Bu toprakları hiç kimseyle paylaşmamak ve Yahudi olmayanları Filistin’den çıkarmak Siyonistlerin başlıca görevidir. Mısır, Babil ve Roma sürgünlerini bir daha yaşamamak, Doğu Avrupa’daki pogromların ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki Holocaust’un tekerrürünü engellemenin yolu Siyonistlere göre Filistin’i Yahudilerin ülkesi yapmaktan geçer. Siyonist bir genç için Filistinli Arap ikinci sınıftır. Filistin topraklarında yeri yoktur. Son Arap da Filistin’den çıkartılmadıkça İsrail geleceğinden emin olamaz. Nil’den Fırat’a kadar İsrail Ülkesi’ni var etmek için çalışmak her Siyonistin boynunun borcudur. Bunu yaparken hiçbir hukuk kuralı kendisini bağlamaz. Amaca götüren her türlü hile, zulüm, kumpas meşrudur. İsrail için işlendikleri sürece hiçbiri suç değildir. Her Siyonist Yahudi değildir. En az Yahudi Siyonistler kadar onların amaçlarına inanmış başkaları da vardır. Bilhassa ABD kaynaklı Evanjelistlerin aşırı kesimleri Filistin’in Müslümanlardan ‘arındırılmasının’ Cennet’in Krallığı’nın kurulması için bir ön şart olduğunu düşünürler. Dolayısıyla İsrail’in attığı her adımı sorgusuz sualsiz desteklerler. ABD’de Yeni Muhafazakârlar Siyonistlerin en sadık dostudur. Antisemitizm yani Yahudi düşmanlığı, tıpkı İslam düşmanlığı gibi bir insanlık suçudur. Fakat Siyonizme ve Siyonistlerin işlediği suçlara karşı çıkmak Antisemitizm değildir. Bir insanlık görevidir. (Türkiye)

Yavuz Sultan Selim ve Mısır Seferi (1516-1518)



Yavuz Sultan Selim ve Mısır Seferi (1516-1518)  

SEVAL SARBAN
 Karadeniz Teknik Üniversitesi, Tarih Osmanlı Devletinin dokuzuncu padişahı olan Yavuz Sultan Selim,1512-1520 yılları arasında Hüküm sürmüştür. Sekiz yıl boyunca Osmanlı devleti için tehdit oluşturan başta Safevi devleti, Dulkadiroğluları beyliği ve Memlük devleti ile mücadelelerde bulunmuştur. Güney Doğu da hüküm süren Memlük devleti arasındaki ilişkiler daha önce Fatih Sultan Mehmet döneminde bozulmuş, II. Bayezid döneminde Çukurova‘daki egemenlik çatışmasıyla yoğunlaşmış ve Yavuz Sultan Selim dönemine gelinceye kadar, bu bozuk ilişkiler devam etmiştir. I.Selim Döneminde ise Doğu Akdeniz bölgesi Osmanlı Devleti yönetimine geçmiştir. Suriye’nin alınması gerekmekteydi. Osmanlı Devleti için Suriye, Mısır‘ın anahtarı durumunda, olması nedeniyle Yavuz Sultan Selim kesin sonuçlara ulaşmak için Mısır Seferi’ne çıkacaktır. Memlük Devleti, Osmanlı Devletinin güneydeki ilerlemesine karşı koyamayacaktır. Güçlü komutanlarını bünyesinde barındıran Memlük devleti, Yavuz Sultan Selim’in yaptığı bu sefer ile yıkacaktır. Şimdi bu seferleri ve gelişen olayları incelemeye başlayalım.
1.Yavuz Sultan Selim’in Hayatı
I. Selim’in doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte 1470 tarihinde Amasya da doğmuştur. Kardeşleri Ahmed, Korkut, Mahmud, Alemşah ve Şehinşah’tır. II. Bayezıd’ın en küçük oğludur. Annesi Dulkadirbey’i Alaüddevle Bozkurt’un kızı Gülbahar Hatun’dur. Kaynaklar da 1487 tarihinde ilk sancak yeri olarak Trabzon’da göreve başlamıştır. Trabzon da 1510 yılına kadar, 24 yıl boyunca burada sancak beyliği yapmıştır. Lalası Halimi Çelebi, I.Selim’in iyi bir eğitim almasını sağlamıştır. Trabzon da bulunduğu sırada özellikle Gürcü prenslikleri ve Doğu sınır boylarında dini-siyasi mesele olan Şah İsmail’in faaliyetlerini iyice gözlemlemiştir.[1]Tahta geçmeden önce kullandığı casusular İstanbul, Edirne ve Amasya olanlar hakkında bilgi veriyorlardı. Ayrıca I.Selim hakkında lehine propaganda yapıyorlardı. Selim’e nasıl hareket etmesine de yardımcı oldular.[2]Tabiatı ve kişiliğiyle hükümdarlık vasıflarını barındıran I.Selim, Özellikle Babası II. Bayezıd, Kardeşi Ahmed’le girdiği mücadele de üstünlük kurmuş ve yeniçerilerin desteğini alarak 1512 yılında Osmanlı Devletinin tahtına oturmuştur. Uyguladığı Siyaset ve yaptığı savaşlarla Osmanlı Devletinin Topraklarını genişletmiştir. Halifelik makamının Osmanoğullarına geçmesini sağlamıştır. Daha sonra taht’a geçecek olan oğlu Süleyman’a güvenli bir ortam bırakmıştır.I.Süleyman Avrupa topraklarına ilerleyerek Viyana kapılarına kadar dayanacak ve Osmanlı devletini bir cihan imparatorluğu haline getirecektir.
1.1. Memlük Devleti ve Osmanlı Devleti ilişkileri
Memlükler, “memlü” para ile alınmış köle anlamına gelmektedir. İlk önceleri türk- kölemenlerden bazı yeni hanedanlar kurulmuştur. Mısır’da kurulan Memlükler, Eyyübiler hanedanlığının düşmesinden sonra,  Osmanlı devletinin Mısır seferine kadar geçen iki buçuk asır boyunca Doğu Anadolu’nun en güçlü tahtlarından birini ele geçirmişlerdir.[3]
Osmanlı-Memlük mücadelesi Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye’deki coğrafya bazı kaynaklarda tasvir edilmiştir. Memlükler, Suriye civarında bir tampon bölge oluşturmak Toroslar’danve Fırat’a kadar uzanan topraklarını korumak için yarı bağımsız olan Dulkadiroğulları ve Ramazanoğullarını bünyesinde taşımıştır. Çukurova Bölgesinde hüküm süren Ermeni Krallığı, hem Memlük hemde Türkmen akınlarına maruz kalıyorlardı. Memlükler, Ramazanlılar, Dulkadirler ve diğer Türkmen Aşiretlerin yardımlarıyla 1375 yılında Ermeni Krallığını sona erdirmişlerdir.[4] Böylece Memlük devleti güçlenerek büyümüştür. Memlükler zamanla, Askeri güçlerini topraklarını genişletmek için değil Osmanlı Devleti’nin Anadolu’da güney ve doğu bölgelerine yayılmaları,  kendine bağlı beyliklere karşı dokunulmadığı sürece ses çıkarmayacaktır. Kısacası sadece kendi topraklarını korumaya çalışacaktır. İki devlet zaman zaman dostluk ve ikili olarak ittifaklar yapmışlardır. Portekizlerin Kızıldeniz’deki faaliyetlerinden ötürü Osmanlı devleti Memlük Devletine1509 tarihinde yardım etmiştir.
İlk olarak Memlük-Osmanlı çatışmaları Fatih Sultan Mehmet zamanında olmuştur. Memlük Sultanı Hoş Kadem 1461 yılında Fatih’in gönderdiği elçilik heyetine kötü davranmıştır. İbn-i İlyas’a göre “bu hadise Mısır Sultanı ve Osmanlılar arasındaki düşmanlığı başlatmıştır”. Daha sonra Karamanoğulları, Dulkadir beyliği ile olan münasebetlerle bu ilişkiler iyice bozulmuştur. Memlükler, Osmanlılara, Hindistan’dan gelen hediyelere el koymuşlar ve Hint elçisini tutuklamışlardır.[5] Hatta 1481 yılında Fatih’in Mısır seferine çıktığını ancak sefer sırasında vefat ettiği belirtilir. II. Bayezıd döneminde Çukurova’da hâkimiyet kurma ve Dulkadiroğlu Beyliği meselesi, Bayezıd-Cem Sultan mücadelesinde, Cem Sultanın Kahire’ye giderek orada iyi karşılanması ve Bayezıd’a karşı rakip olarak Anadolu’ya tekrar geri gelmesine izin verilmesiyle ilişkiler iyice gerginleşmiştir.            1485-1491yılları arasında Memlük sultanı Kayıtbay zamanında, Karaman Beylerbeyi ve Karagöz paşa kumandasındaki Osmanlı – Memlük ordusu arasında ilk savaş başlamıştır.[6]Yavuz Sultan Selim zamanında ise iki devleti de tehdit eden XVI. yüzyılın başlarında ortaya çıkan Şii Safevi devleti idi. Şii propagandası yaparak kendi nüfuzlarını oluşturmaları bu iki devleti de olumsuz etkiliyordu. Sünni mezhebe tabi oldukları için ortak bir sorun halindeydi. Osmanlı Devletinin Safevi devletine karşı1514 yılında kazandığı zafer Sünni Memlük halkını sevindirmiş, Suriye ve Mısır’da şenlikler yapılmıştır. Ancak Çaldıran savaşı sonrasında Memlüklere bağlı Dulkadiroğulları Beyliği’nin 1515 yılında alınmasıyla da Memlük devletini kaygılandırmıştır.[7]Memlük devletinin bu kaygısının en büyük nedeni eski gücünü kaybetmesi, Osmanlı Devletinin ise güçlü bir devlet ve devletin başında cesur, kurnaz ve ciddi bir siyaset kabiliyeti olan Yavuz Sultan Selim’in olmasıdır. Böylece gelişen olaylarla Mısır seferi başlamıştır.Bu sefer üç aşama halinde olacaktır.
1.2.Merc-i Dabık Seferi (24 Ağustos 1515)
Haziran 1516 yılında padişah’ın ordusu Doğu seferi adıyla Üsküdar’a çıkarak, Şehzade Süleyman Edirne de Piri Mehmed Paşa İstanbul da kalmıştır. Zeyrek-zade Rükneddin Efendi ile Kara paşa doğu seferinde daveti bildiren padişahın mektubu ile Mısır’a gönderilmiştir. Padişah I.Selim ise elli binden kadar askerleriyle Konya’ya kadar ilerlemiştir. Mısır’a giden elçiler Haleb’de Sultan Kansu Gavri’ye mektubu ulaştırmışlardı. Gavri mektubun içinde kilerini beğenmeyip elçileri hapsettirmişti. Daha sonra padişah ordusu Konya’dan Halep üzerine yönelince Gavri pişman olup elçileri çıkarmıştır. Elçiler geri dönerek Buçuk dere denilen yerde padişahla konuşup doğu seferinden daha çok batı seferinin gerekli olduğunu ispatlamışlardır. Merci-dabık sahasının savaş meydanı olarak belirlenmiştir.[8]Memlük sultanı Kansu Gavrive bütün ordusu ile Haleb’ten çıkarak Merci-dabık’ gelmiş ve karargâhını buraya kurmuştur. I. Selim’e son gönderdiği mektupta Haleb’e gelmesinin nedeninin kendi elinde olmadığının devlet adamlarının ısrarı olduğu söyleyerek özür dilemiş, Ancak Merci-dabık ovasında bulunması ile savaşı tetiklemiştir.[9]Ayrıca Mısır sultanı Halep valisi Hayır Beyile Sultan Selim arasında gizli ilişkilerin olduğunu söyleyen Şam valisi Sibaybey’e itibar etmeyerek devam etmiştir. Bu ise daha sonra Hayır bey’in taraf değiştirerek savaşın yönünü değiştirecektir. İki ordu karşı karşıya geldikleri sırada asker sayısı bakımından birbirlerinden üstün durumda değillerdi. Memlük kuvvetleri Haydar Çelebi Ruznamesinde 40.000-50.000 dolaylarında tamamı hafif zırhlı süvarilerden oluşuyordu. Venedik kaynaklarında Memlük kuvvetlerinin 12.000 civarında olduğundan bahsetmiştir. Ordunun tamamı atlı birliklerden oluşmaktaydı. Bedevi Araplardan oluşan az sayıda yaya askerlerinden oluşmaktaydı Osmanlı Ordusu’nun Memlük Ordusu yanında daha güçlü silahları ve ateşli topları vardı. Bu teknolojik üstünlük Memlük Ordusu’nu psikolojik olarak yıpratıyordu. Memlük Ordusu’nun tamamına yakını atlı birliklerden oluşmaktaydı. Orduda 50-60 bin arası asker olduğu söyleniyordu. Ordunun askerleri daha çok at üzerinde hızlı mızrak kullanabilen askerlerden oluşuyordu. Bu orduyla Osmanlı Ordusunu yenebileceğini düşünüyorlardı. Osmanlı Ordusu teknolojiyi iyi kullanıyordu. Memlükler klasik olarak kesici ve delici silahları kullanır ateşli silahlar kullanamazlardı. Memlük Ordusu ise ateşli silahları “kâfir icadı”  diye kullanmıyordu[10] . Bu yüzden ateşli silahlardan nefret ediyorlardı. Bu olay aslında diğer bir devletle bağdaştırılabilir. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran savaşında ateşli silahları kullanmasından dolayı Şah İsmail Yavuz’a karşı ithamlar da bulunmuştur. “Silah çıktı mertlik bozuldu.” diye bahsedilir.
Osmanlı ordusunun sağ kolunda Anadolu beylerbeyi Zeynel paşa, sol kolunda ise Rumeli beylerbeyi Küçük Sinan paşa ve merkezde padişah ile Kapıkulu yaya, atlılarıyla topçular bulunmaktaydı. Memlüklerin sağ kolunda Haleb beyi Hayır Bey, sol kolunda Şam beyi Sibay ve merkezde ise Sultan Gavri yer almaktaydı.[11]Sabah savaş başladı. Yaklaşık altı saat sürdü. Bir ara Osmanlı Ordusu‘nun sağ ve sol kanatlarında sarsılma görüldü. Memlük Ordusu’un atlı birlikleri, Osmanlı atlı birliklerine kıyasla daha etkiliydi. Bu durum üzerine padişah, Vezir-i Azam Sinan Paşa‘yısağ kanada, Yunus Paşa‘yı da sol kanadı desteklemekle görevlendirdi. Kendisinin de savaş alanında görünmesi durumu düzeltti. Savaşın kazanılmasında topların ve 20.000 kadar tüfekli Yeniçerinin etkisi büyük oldu.[12] Yani burada da ateşli silahların üstünlüğü sonucu belirledi. Memlük Ordusu yenildi ve Kansu Gavri kaçarken inme inerek öldü. Savaş alanında ve Halep’te birçok mal ve Macar altını ganimet olarak alındı. Oradan Şam’a savaşsız girmiştir. Yavuz Sultan Selim kış’ı Şam’da geçirmiştir.[13]Bu savaşın sonucunda Osmanlı Lübnan, Suriye, Filistin gibi bölgelerin kontrolünü ele geçirmiştir. Bundan sonra Osmanlı Devletinin bölgede yaptığı faaliyetler bölgenin tamamını Osmanlı Devletinin bölgeye hâkim olmasıyla sonuçlanmıştır.
Merci-dabık savaşından sonra Yavuz Sultan Selim Memlük Sultanının yanında bulunan Abbasi Halifesi Mütevekkil-Alellah ile üç mezhep kadısına büyük saygı göstermiştir. Halep’te Halife ile görüşmüştür.Kendi adına Hutbe okutup, bölgenin idari planlamasını yapan Yavuz Sultan Selim Dağılmış olan Memlük emirlerinin Şam’da toplandıklarını ve Kansu Gavri’nin oğlu Muhammed’i sultan olarak kabul ettikleri bilgisi gelince Şam’a yürümüştür.[14]Başka bir kaynakta ise Sultan Kansu Gavri’nin ölümünden sonra Taht kavgalarının oluştuğunu bunun üzerine Yavuz Sultan Selim’in Sinan paşayı görevlendirmiştir.[15] Sinan paşa komutasındaki öncü birlikler Tumambay’ın yeni memlük sultan ilan edildiği kahire ye doğru hareket etmiştir. Sinan paşa Gazze yi işgal etti ve burada Emir el- Gazali’nin saldırısına uğradı. İskenderiye Emiri hayatını kaybetti. Bunun üzerine I.Selim Gazze ye gelmiştir. [16]Böylece Sultan Yavuz Sultan Selim yeniden savaş hazırlıkları yaparak Mısır’ı fethetmeyi amaçlamıştır.
1.3. Yavuz Sultan Selim’in Sina Çölü’nü Geçmesi  (09-22 Ocak 1517)
Mısır’a doğru Yürüyen Osmanlı kuvvetleri, Mısır ve Filistin arasında kalan Sina çölünü geçmek zorundaydılar. Bu çölü daha önceleri Persler ve Büyük İskender Mısır’ı ele geçirmek için geçmişlerdir. Bu yola “Fatihler yolu” adlandırılmıştır. Ancak bu iki kumamdan geçmiştir.[17]Moğollar ve Timur bu çölü geçememişlerdir. Yavuz Sultan Selim Akdeniz kıyılarından fazla uzaklaşmayarak Kuzeyden Sina Çölünü geçmiştir. Bu çölü on üç günde geçmiştir.11Ocakta El-Ariş köyüne varılmıştır. Sinan paşa 6.000 atlı birlikle önden giderek Mısır’a ulaşmış, daha sonra Yavuz Sultan Selim mısır’a gelmiştir.[18] Hatta Osmanlı kuvvetleri Sina Çölü’nü geçerken Allah’ın hikmeti olarak yağmur yağdığını ve ordunun bu sayede hiç su sıkıntısı çekmediğinden bahsedilir.[19]
Memlük Sultanı Tumanbay, her Türk askeri için ağırlığınca altın vereceğini bildirmiştir. Araplar Türk ordusuna saldırılarda bulunarak ordunun su ihtiyacını karşılamasına engel oluyorlardı. Fakat bunların yanı sıra top ateşi ve süvari birliklerinin ateşleriyle Osmanlı ordusu tarafından dağıtılmıştır.[20]Yavuz Sultan Selim Mısır’ın fethine biraz daha yaklaşmıştır.
Savaşta kullanacağı taktiklerle Ridaniye Savaşının kazanılmasını sağlayacaktır.
1.4. Ridaniye Savaşı (22 Ocak 1517)
Osmanlı ordusu çoğu kapıkulu ve piyadelerden oluşan 20.000 kişilik ordu Henke bölgesine yaklaştığı sırada yine 20.000 civarında asker toplayan Tumannay Kahire yakınlarında Adiliye de siperler kazdırarak bir hat oluşturmuştu. Osmanlı devletine Salihiyye’de saldırmak istiyordu. Burası Sina çöl’ünden çıkış yeri olması nedeniyle ordu dinlenmeye geldiğinde saldırıp savaşı kazanacağını düşünüyordu. Fakat Emirleri farklı düşünerek Osmanlı ordusunu şaşırtmak amacıyla bir siper kurmuşlardı. Bu hat El- Matariyye ile El- Cebeül’lAhmer, Mukattam arasında Ridaniye civarı olarak kararlaştırılmıştı.[21]Burada yapılacak olan savaş zor ve tehlikeliydi. Tumanbay Frenklerden tahsis edilen iki yüz kıt’a topla, Siper ve Hendek kazdırmıştır. Kurduğu hat ile Osmanlı ordusu darmadağın olabilir ve bu bölgeden başka geçilecek bir yer yoktu.[22]Osmanlılar buna karşı daha önce planladıkları gibi hareket ettiler. Yavuz Sultan Selim bizzat harekâtı gerçekleştirdi. Osmanlı ordusunun sağ kolunda Anadolu beylerbeyi Mustafa paşa, sol kol da ise Rumeli beylerbeyi Küçük Sinan paşa bulunuyordu. Padişah,  Kapı kulları ve vezir-i azam Hadım Sinan paşa merkezde idi. Memlükler önce atlı birlikleriyle Osmanlı ordusunun topların gizlendiği yere doğru çekmeye çalıştı. Osmanlı ordusu da saflarının düzenini muhafaza ederek buraya doğru ilerledi. Fakat topların menziline girmeden önce birden yön değiştirip El- Mukattam dağına doğru yürüyünce Memlük ordugâhı karıştı.[23]Osmanlı ordusu topçuların üstün kuvvetle karşı tarafı durdurdu. Selim’in mevzii’yi yandan çevirerek yaptığı saldırı tam bir zafer ile neticelendi(26 Aralık). Ertesi gün Halife Al-Mutavakkil’i Osmanlı askeri ile şehre göndererek halka güvence verdi. Kahire’de Cuma hutbesi Selim adına okunmuştur. Böylece Memlük Sultanlığı tarihe karıştı. Ridaniye’de kaçmayı başaran Tumambay baskın ve gerilla harbine başvurmuştur. Kahire halkı kendisini desteklemişlerdir. Memlükleri takip ve araştırmak için Osmanlı askerinin yaptığı hareket halk arasında korku ve dirence sebep olmuştur.[24]Ridaniye savaşının kazanılması sağlayan birçok unsur vardır. Memlük ordusunun ateşli silahların kullanmaması ve ordunun tecrübesizliği, Yavuz Sultan selimin uyguladığı savaş taktiği olarak sayılabilir. Merci-dabık savaşı ile Ridaniye savaşını karşılaştırdığımızda Merci-dabık savaşı kısa sürmüş ve Osmanlı devleti fazla zorlanmamıştı. Ancak Ridaniye de ise zor ve Osmanlı ordusunu yoran bir savaş olmuştur. Zafer ile sonuçlanan bu savaş Yavuz Sultan Selim mısır’a girmesine ve resmen Kutsal toprakların hâkimi olmasını sağlamıştır.
1.5.Yavuz Sultan Selim Mısır’a Girişi (24 Ocak 1517)
24 Ocak tarihinde Osmanlı devleti Kahire’ye girdi. Kahire, dönemin önemli ve kültürel zenginlikleri barındıran bir şehirdi. Yavuz Sultan Selim Kahire’ye girişinden sonra Cuma namazında Hutbe kendi adına okutuldu.[25]  Osmanlı Devlet geleneğinde Hutbe okutmanın hâkimiyetin sembolü olarak kabul edilir. Memlük hazinesi ve Emanet-i Mukaddeslerin bir kısmı, Osmanlı devletinin eline geçmiştir. 28 Ocak sabaha karşı Tumambay Kahire ye girmiştir. Osmanlı ordusu ve Yavuz Sultan Selim kahire dışına çıkmışlardı. Şehirde sadece küçük bir Osmanlı birliği vardır.10.000 askeri olan Tumambay bu birliği kılıçtan geçirmiştir.[26]Yunus Paşa yeniçeri kuvvetleriyle Kahire ye girdi. Üç gün üç gece Kahire sokaklarında çatışmalar olmuştur. Bütün şehir halkı Tumambay’a yardım etmişlerdir. Osmanlı ordusu bu çatışmayı bastırınca Tumambay ve yedi kişi kadın kıyafetleri giyerek kaçmışlardır. Daha sonra Tumambay ve yanında Canberdi Gazali pişman olarak teslim olmuşlardır. Ancak tekrardan Tumambay kaçmıştır.[27]Tumambay, Nil’in doğu yakasında bulunan Cizeye sığınmıştır. Fakat Yavuz Sultan Selim haber alınca 1.000 civarında asker göndermiştir. Ancak Tumambay’ı destekleyenlerin sayesinde Osmanlı ordusu zorlanmıştır. Bizzat Yavuz Sultan Selim sefere katılmak amacıyla Yunus paşa ile 40.000 kişiyle Cizze ye doğru hareket etmişlerdir.[28]
Tumanbay, ölüm-kalım mücadelesinde yenilerek kaçtı ve Arap Şeyhlerinden birisinin yanında barındaysa da 30 Mart günü yakalanarak Yavuz‘un huzuruna getirildi. 13 Nisan 1517 tarihinde Tumambay Zuveyle Kapısında asılmıştır.[29] Mısır Valiliğine Halep eski Emir’i Hayır Bey getirilmiştir. Yavuz Sultan Selim Kahire’den ayrılmak için yola çıkmıştır.  Mısır devletini korumak için 40.000 askeri arkasından bırakmıştır.[30] Sultan Selim’in Mısır da iken zafer kutlaması olarak Kahire’yi süsletip şenlikler yapılmasını emretmiştir. Mısır’da Ravza adsında on gün kalmıştır. Kahire sokaklarını gezerek piramitlerin nasıl yapıldığını merak ederek Lütfü paşayı görevlendirmiştir. Nil nehrinin kaynağının Habeş ülkesinden geldiğini ve Kahire tarihi hakkında bilgi almıştır. Kahire de bulunan Medreselerin kütüphanelerinden kitaplar getirttirip okuyor ve çeşitli sohbetler yapıyordu. Genellikle fen ve ilim ağırlıklı kitapları tercih etmiştir.[31]Yavuz Sultan Selim çağının Sultanlarından farklı olduğunu ortaya koymuştur. Bilgi birikimi ve Kültürel olarak zenginliklere açık olduğun yaptığı faaliyetlerle göstermiştir. Dedesi Fatih Sultan Mehmed 1453 tarihinde İstanbul’u Aldığında aynı şekilde İlim Adamlarını himayesi altına almıştır. Şehrin mimarisine olan merakı ile İstanbul’u fethetmeden önce yağma izni vermiş ancak Mimari yapılara dokunulmamasını emretmiştir. Ayrıca Fatih Sultan Mehmed gibi yaptığı seferlerde büyük başarılar kazanmıştır. Mısır’ı fethetmesiyle de Doğu’nun Sultanı olarak anılmaya başlanacaktır.
Aldığında aynı şekilde İlim Adamlarını himayesi altına almıştır. Şehrin mimarisine olan merakı ile İstanbul’u fethetmeden önce yağma izni vermiş ancak Mimari yapılara dokunulmamasını emretmiştir. Ayrıca Fatih Sultan Mehmed gibi yaptığı seferlerde büyük başarılar kazanmıştır. Mısır’ı fethetmesiyle de Doğu’nun Sultanı olarak anılmaya başlanacaktır.
2.Kutsal Emanetlerin Osmanlı Devletine Geçmesi
Beni Kıtade Hanedanından Mekke’nin otuz dördüncü şerifi Muhammed Ebu’l- Berekat, oğlu vasıtasıyla oğlu Ebu Nuumi vesilesiyle Kâbe’nin anahtarını Sultan Selim’e göndermiştir. Yavuz Sultan Selim Mısırla birlikte eski halifelerin ve Memlük Sultanlarının Mekke ve Medine üzerindeki haklara sahip olmuştur. Bunun üzerine Hadim-ül Haremeyn yani “Kutsal toprakların Hizmetçisi” anlamına gelmektedir.[32]Başka bir kaynakta ise, İslam sultanları tarafından taşınan genel bir unvandan başka bir şey değildi ve eski anlamını tamamıyla kaybetmiş. Mekke ve Medine ve hac yollarına hâkimi olmak ve İslam dünyasında üstünlüğübelirten bir sıfat olarak ifade edilir.[33]İran devletine Hilafet olgusunu kabul ettirmek için Osmanlı hanedanın Abbasi hilafetinin bir devamı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Osmanlıların Abbasi soyundan geldikleri ve kökenlerinin Kureyş’e indiği, Hilefetin Mısır’ın fethinden sonra Halife Al-Mutavakkil tarafından I.Selim’e kendi rızasıyla verildiğini iddia etmişlerdir. Osmanlı hanedanlığının Kureyş kabilesi ile bağlantısı Fatih Sultan Mehmed zamanında Enver’i tarafından ortaya konmuştur.[34] Kutsal emanetler ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v) eşyaları Topkapı Sarayında korunmaktadır.[35] Bazı kaynaklarda göre Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı devletine olan hizmetleri diğer padişahlardan daha fazla olduğundan bahsedilmektedir. Halifelik ile Saltanat’ı birleştirmesi Osmanlı devletinin saltanatının devamını sağlamıştır.[36]
İslam Devletlerini bir çatı altında toplanması için Halifelik makamı büyük bir önem taşır. Halifelik sayesinde Yavuz Sultan Selim Müslümanlar üzerindeki nüfus’unu arttırmıştır. Kendini kutsal toprakları koruyarak Mekke ve Medine’nin her türlü ihtiyaçlarını karşılamıştır. Halkın huzuru ve refah’ı için elinden geleni yapmıştır. Daha sonraki zamanlarda ise Halifelik makamı önemini yitirip etkinliğini kaybedecektir. Osmanlı devletinin yıkılış zamanlarında Müslüman devletlerden yardım istenmiştir. Ancak bu yardım çağrısı yanıt bulamamıştır.
SONUÇ
Yavuz Sultan Selim,  sekiz yıl boyunca Osmanlı Devleti taht’ında oturmuş ve ömrünün son yıllarına kadar çeşitli seferlere çıkmıştır. Şehzadelik zamanında Trabzon’da sancak beyliği yapmış, burada Osmanlı devleti için çeşitli tehlikeleri görerek bu tehlikeleri kesin sonuçlarla bitirmek istemiştir. Taşıdığı Hükümdarlık vasıfları sayesinde Yeniçerilerin desteğini alarak Hükümdar olmuştur. İleri görüşlülüğü, devlet işlerindeki titizliği sayesinde yaptığı seferlerde hep olumlu sonuç almıştır. Mısır seferine çıkmasıyla,  Memlük Sultanlığına son vermiş ve İslam dünyası üzerinde bütünleyici ve birleştirici bir lider olarak anılmasını sağlamıştır. Asya kıtasında Suriye, Filistin ve El-cezire ile Hicaz’ı ve Afrika’da ise Mısır’ı alarak kutsal emanetleri devir almış, Mekke ve Medine’nin koruyuculuğunu üstlenmiştir. Özellikle Kızıldeniz ve Hint Okyanusunu, Osmanlı topraklarını içine alarak ticaret yollarını güvence altına almıştır.  Mısır’ı fethederek Osmanlının hâkimiyet alanını daha da genişletip gücüne güç katmıştır. Osmanlı Devletine kültürel anlamda İlim olarak Fen bilimlerinin gelişmesini sağlayacak olan kitapları Mısır’dan getirttirmiştir.. Dini olarak Kahire’ye girdiği zaman Şeyh Muhiddin Arabî’nin kabrini ziyaret etmiş, mezarı için türbe ve cami yapılmasını emretmiştir. Mısırdan ayrılmadan önce Yaptırdığı Cami de Cuma namazını kılmıştır. Halife Al-Mutavakkil’i ve Mısır da bulunan ilim adamlarını İstanbul’a getirmiştir.İlim’e olan merakı kendi tarihçisi olan Kemal Paşazade sayesinde giderilmiştir. Mısır tarihi hakkında bilgilere ulaşmıştır. Mısır tarihçisi, İbn-i Tagrıbirdi’nin eseri olan Nücumü’z- zahire’yi çevirttirmiştir. Âlimlerle sohbet etmeyi,  çeşitli siyasi olaylarda, kendine mensup olan devlet adamlarının görüşlerini almıştır.  Askeri alanlarda yenilikler yapmıştır. İstanbul’a döndüğünde Tersaneyi genişleterek yeni bir donanma hazırlatılmasını emretmiştir. Donanmayı güçlendirmeyi planlamıştır. Ancak bu uygulamaya ömrü yetmeyen Yavuz Sultan Selim halk arasında şir pençe adlı hastalığa yakalanmıştır.21-22 Eylül 1520 yılında vefat etmiştir. Yükselme döneminin başlangıcı olarak sayılan Fatih Sultan Mehmed Osmanlı Devletini bir imparatorluk seviyesine ulaştırmıştır. Fatih’in uyguladığı siyasetle daha çok batıya yönelik olmakla birlikte Akkoyunlu Devletini yıkmasıyla da doğu ya doğru yönelmiştir. Bu Doğu siyasetine yönelmeyi devir alan Yavuz Sultan Selim yaptığı seferlerle başarı üzerine başarı kazanmıştır. Anadolu da güvenli bir ortam sağlamıştır. Ayrıca Osmanlı Hazinesini ağzına kadar doldurmuştur. Osmanlı Devletin de Doğu’nun Sultanı, Hz. Yusuf’un tahtının Sultanı olarak anılmıştır.

[1] Feridun M. Emecen, Yavuz Sultan Selim, İstanbul, 2010, s.29-35. [2]Çağatay Uluçay, “Yavuz Sultan Selim Nasıl Padişah Oldu?”, Tarih Dergisi, S. 6, 2011, s.75. [3]Joseph von Hammer, Osmanlı Tarihi, çev. Mehmet Ata, C.1, İstanbul, 1991, s.394. [4]Kazım Yaşar Kopraman, “Osmanlı-Memlük Münasebetleri”, Türkler, C.9, Ankara, 2002, s.470-471. [5]Kopraman, s.472-476. [6]Kenan İnan, “II. Bayezıd Dönemi”, Türkler, C.9, Ankara, 2002,s.386. [7]İsmail Kara,”Osmanlı Hilafeti ve İktidar”, Osmanlı Ansiklopedisi, C.2, İstanbul,1999, s.180-181. [8] Hayrullah Efendi, Devleti Aliyye-i Osmaniye Tarihi, Haz. Zuhuri Danışman, C.6, İstanbul, 1972, 12-13. [9]İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C.2, Ankara, 2011,s.284. [10]Emecen, a.g.e., s.216. [11]Uzunçarşılı, a.g.e., s.284-286. [12]Yavuz Ercan,”Yavuz Sultan Dönemi”, Türkler, C.9, Ankara, 2002, s.801. [13]Rıza Nur, Türk Tarihi, C.3, İstanbul, 1994,s.126. [14]Feridun Emecen, “ I. Selim”, İslam Ansiklopedisi,C.36, İstanbul, 2009, s.411. [15]Alphonse de Lamertine, Osmanlı Tarihi, çev.Serhat Bayram, İstanbul, 2008, s.378. [16]NicolaeJorga, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, çev. Nilüfer Epçeli, C.2, İstanbul, 2005,s. 284. [17] Mustafa Cezar, Mufassal Osmanlı Tarihi, C.2, Ankara, 2011, s.759. [18] Yılmaz Öztuna, Yavuz Sultan Selim, İstanbul, 2006, s.84-85. [19]Yaşar Yücel-Ali Sevim, Türkiye Tarihi, C.2, Ankara, 1990,s.248. [20]Cezar, a.g.e., s.759. [21]Emecen, a.g.e., s.254-255. [22]Uzunçarşılı, a.g.e., s.288. [23] Feridun M. Emecen, İmparatorluk Çağının Sultanları I, 2011, İstanbul, s.83. [24]Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar I, İstanbul, 2010, s.143. [25]Cezar, a.g.e., s.762. [26] Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, C.3, İstanbul, 1977, s.240.[27]Uzunçarşılı, a.g.e., s. 291. [28]Hammer, a.g.e., s.401-402. [29]Koparman, a.g.m., s.902. [30]Jorga, a.g.e., 287. [31]Emecen, *Selim, a.g.e.,s. 298-300. [32]Hammer, a.g.e., s.408. [33]İnalcık, a.g.e.,s.144. [34]Emecen, Selim*,a.g.e., s.322. [35]Nur, a.g.e., s.126. [36]Efendi, a.g.e., s.33.
Ebu Süfyan oglu Muaviye Kimdir (LANETLI SOY) Hazret-i Muaviye Hazret-i Muaviye (radıyallahü teâlâ anh), Peygamber efendimizin kayınbiraderi ve vahiy kâtibi idi. Resulullahın zevcelerinden Habibe validemizin kardeşidir. 

Eshab-ı kiramın büyüklerindendir. Öleceği zaman, Resulullahın kendisine hediye ettiği bir gömleğe sarılıp, hazinesinde saklamış olduğu, Resulullahın mübarek saç ve tırnak kesintilerinin de gözlerine ve ağzına konularak defnedilmesini vasiyet etmişti. Kabri Şam’dadır. Mekke fethedildiği gün babası ile beraber, Resulullahın önünde müslüman oldu. Hazret-i Muaviye, Peygamber efendimizin kâtiplerinden idi. Yazısı güzel idi. Fasih, halim, vakur idi. Zeyd ibni Sabit diyor ki: Muaviye, Cebrailin getirdiği vahyi ve Peygamber efendimizin mektuplarını yazardı. Fahr-i âlemin emniyetlisi idi. Bu yüksek rütbe, derecesinin ne kadar yukarı olduğunu gösterir. Bu büyük zata dil uzatanlar, Server-i âlemin Kur’an-ı kerimi yazmakta emniyet ettiğine dil uzatmış olurlar. Abdullah ibni Mübarek hazretlerinin ilminin derecesini bilmeyen bir müslüman yoktur. Din imamı idi. Her ilimde ileri, her işi ilmine uygun idi. Peygamber efendimizin ilmine tam vâris idi. İşte bu büyük âlim buyuruyor ki: (Hazret-i Muaviye, Resulullahın yanında giderken, bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz’den bin kere efdaldir.) İkinci binin müceddidi imam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki: (Hazret-i Muaviye’nin yanılması, Resulullahın sohbeti bereketi ile, Veysel Karani’nin ve Ömer bin Abdülaziz’in doğru işlerinden daha hayırlı oldu. Bunun gibi, Amr ibni As’ın yanlış bir işi, o ikisinin şuurlu işinden daha üstün oldu.) [c.1, m.120] Din-i İslamın en büyük âlimlerinden İbni Hacer-i Mekki hazretleri de buyuruyor ki: (Şüphe yoktur ki, Hazret-i Muaviye Sahabe-i kiramın nesep itibariyle büyüklerindendir. Peygamber efendimize nesep ile ve nikah ile çok yakın ve mahremleridir. Server-i âlem, Onun hilm ve sehasını meth ve sena buyurdu. Onda İslamiyet, sohbet, nesep, nikahla akrabalık şerefleri toplanmıştır ki, bunların her biri, Cennette Resulullahın yanında bulunmaya sebep olan şereflerdir. Bunlara hilm ve ilim ve Halifelik şerefleri de katılınca, kalbinde az bir safa ve sıdkı ve salahı ve imanı ve izanı olan kimse için artık bu hususta fazla anlatmaya lüzum kalmaz.) [Sava’ik-ul-muhrika] Hazret-i Muaviye, Huneyn Gazasında Resulullahın önünde babası ile birlikte kahramanca çarpıştı. Tebük Gazvesine katıldı. Veda Haccında bulundu. Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer zamanlarında Suriye taraflarındaki savaşlara katıldı. Hazret-i Ömer, onu Şam valisi yaptı. Hazret-i Ömer zamanında 4 yıl, Hazret-i Osman zamanında 12 yıl, Hazret-i Ali zamanında 5 yıl, Hazret-i Hasan zamanında altı ay Şam’da 21.5 sene vali oldu. [41.] senede, Kufe’de halife seçildi. 19 sene, dört ay halifelik yaptı. Aklı, zekası, fesahatı, sabrı, yumuşaklığı, ikramı, cömertliği fevkalade çok idi. Müslümanların başına geçeceği, hadis-i şerifte bildirildi. Kendisinden çok hadis-i şerif alındı, kitaplara yazıldı. Bu da, büyüklüğünü ve kendisine güvenildiğini göstermektedir. İslamiyet’in yayılmasında kıymetli ve pek çok hizmetlerde bulundu. Miladi 662’de Sicistan’ı, 663’de Sudan’ı, bir sene sonra Afganistan’ı, Kâbil şehrini ve Hindistan’ın kuzey kısmını, 665’te Tunus’u (Afrikiyye’yi) aldı. 668’de gemilerle gittiği Kıbrıs’ı ve iki sene sonra da İran’daki büyük Kuhistan eyaletini fethetti. Yine aynı sene Bizans İmparatoru Dördüncü Kostantin zamanında, oğlu Yezid’i büyük bir ordu ile İstanbul’un fethi için gönderdi ve şehir kuşatıldı. Kostantin, her sene büyük miktarda vergi vermek şartıyla barış yapmak zorunda kaldı. 673’de Ubeydullah bin Ziyad’ı Horasan’daki orduya kumandan yapıp, Ceyhun Nehrini develerle geçerek Buhara’yı aldı. Hazret-i Ömer tarafından fethedilen Kudüs hıristiyanlara geçince, Hazret-i Muaviye şehri tekrar ele geçirdi. Yemen, Mısır, Kayrevan, Irak, Azerbaycan, Anadolu, Horasan ve Maveraünnehire hakim oldu. Müslümanlar tarafından çok sevildi. Peygamber efendimiz, Hazret-i Muaviye’ye, (Ey Muaviye! Memleketlere hakim olduğun zaman, iyilik et!) buyurmuştur. Resulullahın sohbeti ve hayır dualarının bereketiyle, İslamiyet’in tesir sahasını çok genişletti ve İslamiyet’ten hiç ayrılmadı. Hazret-i Muaviye, uzun boylu, beyaz tenli, heybetliydi. Güzel konuşur, adaletli davranırdı. Çalışkan, gayretli, azimliydi. Arabistan’da meşhur olmuş dört dâhi Sahabiden birisidir. Sanki her bakımdan devlet başkanı olmak için yaratılmıştı. Hatta Hazret-i Ömer, Hazret-i Muaviye’ye her bakışta; Bu, ne güzel bir Arap sultanıdır derdi. Cins atlara biner, kıymetli elbiseler giyerdi. Resulullahın sohbetinin bereketiyle İslamiyetten hiç ayrılmazdı. Hazret-i Ali onun hakkında; Muaviye’nin idaresini kötülemeyiniz! Zira onu kaybederseniz başların koptuğunu ve düştüğünü görürsünüz buyurmuştur. (Kısas-ı Enbiya, Mirat-i Kâinat, Medaric-ün-nübüvve) Hazret-i Ali ile birbirlerine beddua ettikleri asla doğru değildir, bunu ibni Sebecilerin uydurmuş olduğu kıymetli kitaplarda yazılıdır. Yalan olduğunu şu âyet-i kerime de açıkça bildiriyor: (Muhammed aleyhisselam, Allah’ın Resulüdür ve Onunla birlikte bulunanların [Eshab-ı kiramın] hepsi, kâfirlere karşı çetin, fakat, birbirlerine karşı merhametli, yumuşaktır.) [Feth 29] Birbirlerine karşı merhametli olan, birbirini seven insanlar birbirlerine beddua eder mi hiç? Hâşâ Allahü teâlâ yalan mı söylüyor? Peygamber efendimizin kayınbiraderi olan Hazret-i Muaviye, Peygamberimizden hayır dua aldı ve övüldü. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (İşlerinizde Muaviye’yi bulundurunuz. Çünkü, o kavi ve emindir.) [Tathir-ül-cenân] (Ümmetimin en halimi ve cömerdi Muaviye bin Ebu Süfyan’dır.) [İ. Süyuti] (Muaviye’nin mülk sahibi olmasına fazla zaman geçmez.) [Deylemi] Hazret-i Hasan diyor ki: Resulullah, (Bir gün gelir, Muaviye devlet başkanı olur) buyurdu. (Deylemi) (Ya Rabbi, onu [Muaviye’yi] hâdi ve muhdi eyle) [Tirmizi] (Yani, Onu doğru yola ulaştır ve doğru yola ulaştırıcı eyle!) (Ya Rabbi, ona [Muaviye’ye] kitap öğret, ülkelere sahip et ve azaptan koru.) [İ. Ahmed, Taberani, Ebu Nuaym, Ebu Ya'la, İ. Asakir] Ebu İdris el-Havlani anlatır: Hazret-i Ömer, Umeyr İbnu Sad’ı Humus valiliğinden azledince yerine Muaviye’yi tayin etti. Halk, "Umeyri azledip Muaviye’yi mi tayin etti" diye mırıldandı. Umeyr; "Muaviye’yi hayırla yâd edin. Zira ben Resulullahın, (Allah’ım, onunla (insanlara) hidayetini ulaştır!) dediğini duydum dedi. (Tirmizi) İbnu Meryem el-Ezdi anlatır: Muaviye’nin yanına girmiştim. Bana, seni hangi rüzgar attı diyerek ziyaretimden memnuniyeti izhâr etti. Ben de, Resulullahtan işitmiş olduğum şu hadisi size hatırlatmayı düşündüm dedim: (Allah kime Müslümanların işlerinden bir şeyler tevdi eder, o da onların ihtiyaçlarını, isteklerini, darlıklarını giderirse, kıyamet gününde Allah da onun ihtiyaç, istek ve darlıklarını giderir.) Râvi der ki, bunun üzerine Hazret-i Muaviye insanların ihtiyaçlarıyla ilgilenmek üzere görevliler tayin etti. (Tirmizi, Ebu Davud) Âmir İbnu Sa'd babasından naklen anlatır: Resulullah Beni Muaviye Mescidine girdi. Orada iki rekat namaz kıldı, biz de onunla beraber kıldık. Sonra uzun uzun dua etti. Sonra yanımıza döndü. Buyurdu ki: (Rabbimden üç şey talep ettim. İkisini verdi, birini geri çevirdi: Rabbimden ümmetimi umumi bir kıtlıkla helak etmemesini talep ettim, bunu bana verdi. Ümmetimi suda boğulma suretiyle helak etmemesini diledim, bana bunu da verdi. Ümmetimin kendi aralarında savaşmamalarını da talep etmiştim, bu geri çevrildi.) [Müslim] 
Resulullahın torunlarından seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri buyuruyor ki: (İmam-ı Ali şehid olunca, imam-ı Hasan müslüman kanı dökülmemesi ve rahat etmeleri için hilafeti bırakmak istedi. Muaviye’ye teslim eyledi. Onun emirlerine tâbi oldu. O günden itibaren Muaviye’nin hilafeti hak ve sahih oldu. Böylece, (Bu oğlum seyyiddir. Allahü teâlâ, onun ile, müminlerden, iki büyük fırka arasını bulur, barıştırır) hadis-i şerifinin manası meydana çıktı. Muaviye de, imam-ı Hasan’ın tâbi olması ile, dine uygun halife oldu. Böylece, müslümanlar arasındaki bütün anlaşmazlık sona erdi.) [Gunye] Hazret-i Hasan, hilafeti kendi arzusu ile Hazret-i Muaviye’ye bıraktı. Onu halife olmaya layık görmeseydi, hilafeti bırakmazdı. Onunla harp ederdi. Hazret-i Hasan, layık olmayan birine hilafeti bıraktı, demek, Hazret-i Hasan’ı kötülemek olur. (H. S. Vesikaları) Hadis imamlarından İbni Asakir bildiriyor ki: Resulullah, Muaviye’ye, (Benden sonra, ümmetimin üzerine hakim olursun. O zaman, iyilere iyilik et, kötüleri de affet!) buyurdu. Hazret-i Ali, (Muaviye, hiç mağlup olmaz) hadis-i şerifini hatırlasaydım, Muaviye ile savaşmazdım buyurdu. İmam-ı Beyheki de diyor ki: Hazret-i Ali buyurdu ki, Resulullahtan işittim, (Ümmetimden bazıları, Eshabımı kötüleyecekler. Bunlar, Müslümanlıktan ayrılacaklardır) buyurdu. (Mevahib-i ledünniyye) İmam-ı a'zam hazretleri, (Eshab-ı kiramın hepsini hayırla anarız) buyurdu. İmam-ı Şafii ve Ömer bin Abdülaziz de, Eshab-ı kiram arasındaki savaşlar hakkında (Allahü teâlâ, ellerimizi, bu kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de, dilimizi tutup, bulaştırmayalım!) buyurdu. (M. Rabbani c.2, m.96) İmam-ı Gazali hazretleri de (Dinimizi bize ulaştıran Eshab-ı kiramdır. Onlardan birini kötülemek, dini yıkmak olur) buyurdu. İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki: Abdullah ibni Abbas buyuruyor ki: Cebrail aleyhisselam Peygamber efendimize geldi (Ya Resulallah! Muaviye’yi sana tavsiye ederim. Kur'an-ı kerimi yazdırmakta ona emniyet et, güven) dedi. Yine aynı sayfada yazıyor ki, Resul-i ekrem, bir gün mübarek zevcesi Ümm-i Habibe’nin odasına geldi. O esnada Hazret-i Muaviye başını, kız kardeşi Ümm-i Habibe’nin kucağına koymuş uyuyordu. Resul-i ekrem bu hâli görünce, (Ya Habibe! Kardeşini bu kadar çok mu seviyorsun?) buyurdu. O da evet deyince, Peygamberimiz buyurdu ki, (Onu Allah ve Resulü de seviyor.) [Tathir-ül-cenân s. 27] İmam-ı Malik’in ictihadına göre, Hazret-i Muaviye dalalette idi diye kötüleyenin katline fetva verdiği birçok kitaplarda yazılıdır. (Mesela Eshab-ı Kiram, Ö. N. Bilmen s. 84) Ebussuud Efendi, Muaviye’ye lanet eden kimseye tazir-i beliğ ve hapis lazım olduğu fetvasını vermiştir. (488. Mesele sayfa 112) Hazret-i Ali, Hazret-i Muaviye ve arkadaşları için, “Onlar bizim kardeşimizdir, fasık ve kâfir değildirler” buyurdu. (Şerh-i Mekasıd) İbni Teymiye bile, Hazret-i Muaviye’yi kötüleyenler hakkında kitap yazdı. Hazret-i Muaviye’yi sevmeyen mezhepsiz Mevdudi bile, sahabe-i kiramdan olduğu için Hazret-i Muaviye’nin suçlanamayacağını bildirmektedir. (Hilâfet ve Saltanat tercümesi s. 326) Ali bin Ahmed hazretleri, Fedâilüs-Sahabe adlı risalesinde, diyor ki: İbni Abbas şöyle anlatır: Biz mescidde sohbet ederken içeriye, uzun boylu ve yüzü örtülü bir zat girip selam verdi. Selamını aldık. Bize, ne konuşuyordunuz diye sorunca, biz de, Resulullah zamanındaki kendimizle ilgili faziletlerden konuşuyoruz diye cevap verdik. O zat yüzünü açtı. Bu zatın Muaviye bin Ebu Süfyan olduğunu gördük Ona, sen de kendi hakkında neler gördüysen bize anlat dedik. O da anlatmaya başladı: "Ben şu hasletlerle bazılarınızdan faziletli oldum: 
1- Resulullah efendimiz ile birlikte bir seferde idik. Beni bindiği hayvanın terkisine alıp; (Neren bana temas ediyor) diye sordu. Ben de, "Karnım, ya Resulallah!" dedim. O zaman, (Allahü teâlâ karnını ilim ve yumuşak huy ile doldursun) buyurdu. 
2- Resulullaha bir tabak ayva hediye edilmişti. Herkese bir tane verdi. En sonunda bir ayva kalmıştı. Sadece Resul-i ekrem ve ben almamıştık. Kalan bir ayva, Resulullah efendimizin mübarek elinden düştü. Yerden alıp kendisine vermek istediğimde, (Onu sen al ya Muaviye! Yarın kıyamette, o ayva elinde olarak bana kavuşursun) buyurdu. 
3- Resul-i ekremle Tebük gazvesinden dönerken, Hudeybiye’ye geldik. Çok susamıştık. Resul-i ekreme; "Ya Resulallah! Musa aleyhisselamın kavmi için istediği gibi, sen de Rabbinden bizlere su talep etmez misin!" dedim. Bana, (Ya Muaviye! Bak şurada bir kaya var) buyurup elime, bir çubuk verdi. (Ya Muaviye! O kayanın yanına git ve ona bu çubukla vur) buyurdu. Gidip taşa vurunca, çok tatlı, buz gibi bir su fışkırdı. Tam içeceğim sırada sevgili Peygamberimizi ve susuzluktan yanan Eshabını hatırlayıp geri çekildim. Arkama bakınca, onların da gelmiş olduğunu gördüm. Resul-i ekrem, (Ya Muaviye, iç! Allahü teâlâ bu suyu senin için yarattı) buyurdu. 
4- Resulullah mescidde iken Cebrail aleyhisselam gelir, selamdan sonra, "Rabbin sana ve ümmetine ikram olarak, Âyet-el-kürsi'yi ihsan etti" deyince, Resulullah; (Bu âyeti kim yazacak?) diye sorar. Cebrail aleyhisselam da, "Şu kapıdan içeriye ilk giren kişi" der. O kapıdan giren ilk şahıs ben olmuşum. Resulullah bana, (Ya Muaviye! Cenab-ı Hak bugünkü fazileti sana nasip etti, sana, Âyet-el-kürsi'yi tahsis kıldı. Ya Muaviye! Âyet-el-kürsi' yi yaz!) buyurdu. Ben de, "Eve gidip hokka ve mürekkep getireyim mi?" dedim. (Yâ Muaviye yaz! Zira Allahü teâlâ kalemi de Âyet-el-kürsi'den yaratmıştır) buyurdu. Bunun üzerine yazmaya başladım. 
5- Bir gün Peygamber efendimizin arkasında namaz kılıyorduk. Resul-i ekrem, Fatiha suresini okuyup "Veladdâllin" dediklerinde, peşinden; "Âmin" dedim. Namazdan sonra Eshab-ı kirama, (Hanginiz âmin dedi) buyurunca, herkes sustu. Ben de sustum. Resul-i ekrem aynı soruyu iki üç defa tekrarladı. Fakat yine kimseden bir ses çıkmayınca, "Ya Resulallah! Âmin diyene ne yapacaksın?" dediğimde; (Onu ve ona tâbi olanları Cennetle müjdelemek istiyorum) buyurdu. İbni Abbas hazretleri, “Muaviye bin Ebu Süfyan’ın bu anlattıklarını biz de biliyorduk” buyurarak onu tasdik etmiştir. (Fedâilüs-Sahabe) Server-i âlem namaz kıldırırken rükuda (semi Allahü limen hamideh) deyince, ilk safta bulunan Hazret-i Muaviye de, (Rabbena lekel-hamd) dedi. Böyle söylemesi, takdir ve tahsin buyurularak, bunu söylemek kıyamete kadar sünnet olarak kaldı. (Eshab-ı kiram) Şii kaynaklarına göre Hazret-i Muaviye Pakistan’ın büyük Tarih âlimi mevlana Abdüşşekur İlahi Mirzapuri, Şehadet-i Hüseyin isminde kitap yazmıştır. Urdu dilinden, farisiye de tercüme edilmiştir. İslam düşmanlarının, İslamiyet’i içerden yıkmak için, Müslüman ismi altında ortaya çıktıklarını, (Ehl-i beytin dostuyuz) diyerek, Ehl-i beyte düşmanlık ettiklerini yazmaktadır. Kitabın her yerinde, Şii kitaplarından vesikalar vererek, bunu ispat etmektedir. Onbirinci sayfasında diyor ki: Şii âlimlerinden Muhammed Bakır Horasani, [m. 1679 senesinde vefat etti.] Cila-ül-uyun kitabının 321. sayfasında diyor ki: (Muaviye vefat edeceği zaman, oğlu Yezide şöyle vasiyet etti: İmam-ı Hüseyin’in Resulullaha yakınlığını, Onun mübarek kanından olduğunu biliyorsun. Irak halkı Onu kendi yanlarına çağırırlar. Sana yardım edeceğiz, derler. Yardım etmezler. Onu yalnız bırakırlar. Ona galip olursan, kendisine hürmet et. Sana yaptıklarına karşılık, Onu hiç incitme! Benim Ona olan iyiliklerimi sen de yap!) Şii tarihçilerinden Muhammed Taki han, [m. 1879 senesinde vefat etti.] Farisi, Nasih-üt-tevarih kitabında diyor ki: (Nasihatinde şunları da söyledi: Oğlum, nefsine uyma! Allahü teâlânın huzuruna, Hüseyin bin Ali’nin kanına bulanmış olarak çıkma! Yoksa sonsuz azaba yakalanırsın! (Hüseyin’e hürmette kusuru olana, Allahü teâlâ bereket vermez!) hadis-i şerifini unutma!) Bu Şii tarihinin 38. sayfasında diyor ki: (İmam-ı Ali’nin yanında olanlar, yani Şiiler, Şam’a gelirler, Muaviye’yi kötülerlerdi. Muaviye, böyle söyleyenlere bir şey yapmaz, kendilerine (Beyt-ül-mal)dan bol ihsanda bulunurdu.) Cila-ül-uyun Şii kitabının 323. sayfasında diyor ki: (İmam-ı Hasan bin Ali dedi ki, Muaviye, etrafımdaki yardımcılarımdan, vallahi daha iyidir. Çünkü bunlar, bir yandan Şii olduklarını söylüyorlar. Bir yandan da, beni öldürmek, mallarımı almak istiyorlar.) Yezide gelince, babasının nasihatlerini unutmadı. Bunun için, imam-ı Hüseyin’i Kufe’ye çağırmadı. Onu öldürmek için emir vermedi. Ölümüne sevinmedi. Hatta, işitince ağladı. Ehl-i beyte hürmet etti. Cila-ül-uyun Şii kitabının 322. sayfasında diyor ki: (Yezid, Ehl-i beyte sevgisi ile meşhur olan Velid bin Akabeyi Medine’ye vali yaptı. Ehl-i beyte düşman olan Mervanı valilikten ayırdı. Velid, gece, imam-ı Hüseyin’i çağırıp Muaviye’nin öldüğünü ve Yezide biat edildiğini bildirdi. İmam-ı Hüseyin (Benim Ona gizli biat etmeme razı olmazsın. Herkesin yanında biat etmemi istersin) dedi.) Şii kitabının bu yazısından anlaşılıyor ki, imam-ı Hüseyin Yezid için, fasık, facir veya kâfir demiyordu. Öyle bilseydi, gizli biat etmeye razı olmazdı. Açıkça biat etmemesi de, Şiilerin kendisine düşmanlık etmelerine sebep olmamak içindi. Nitekim, Muaviye ile sulh yaptığı için babasından ayrılıp harici olmuşlardı. Babası ile savaş etmişlerdi. Hilafeti Muaviye’ye bıraktığı için de, kardeşi Hazret-i Hasan’a düşmanlık yapmışlardı. Yine bu acem tarihinde diyor ki: (Zecr bin Kays, Hazret-i Hüseynin ölüm haberini Yezide getirince, başını eğip, bir zaman durdu. Sonra, (Onu öldüreceğinize, Ona itaat etseydiniz, iyi olurdu. Ben orada olsaydım Onu af ederdim) dedi. Mahdar bin Salebe İmam-ı Hüseyin’i kötülemeye başlayınca, Yezid yüzünü asıp, (Mahdarın anası böyle zalim ve alçak çocuk doğurmasaydı. Allah, Mercanenin oğlunu [İbni Ziyadı] kahr eylesin) dedi. Şemmer, imam-ı Hüseyin’in mübarek başını Yezide getirip, (İnsanların en iyisinin çocuğunu öldürdüm. Bunun için, atımın heybelerini altınla, gümüşle doldurmalısın) deyince, Yezid çok kızdı ve (Allah heybelerini ateşle doldursun! İnsanların en iyisini niçin öldürdün? Def ol. Git karşımdan. Sana hiçbir şey verilmez) dedi.) Şiilerin Hulasat-ül-mesaib kitabının 393. sayfasında diyor ki: (Yezid, herkesin yanında ağladığı gibi, yalnız kaldığı zamanlarda da çok ağladı. Kızları ve hemşireleri de beraber ağladılar. İmam-ı Hüseyin’in mübarek başını altın tasa koyup, (Ey Hüseyin! Allah sana rahmet etsin! Ne hoş gülüyorsun) dedi. Şii kitabının bu yazısından anlaşılıyor ki, bazı kimselerin, (Yezid, İmam-ı Hüseyin’in mübarek dişlerine sopa ile vurdu) demeleri tamamen yalandır. Cila-ül-uyunda diyor ki: (Yezid, imam-ı Hüseyin’in Ehl-i beytini kendi sarayına yerleştirdi. Çok ikram etti. Sabah, akşam yemeklerini imam-ı Zeynelabidin ile beraber yerdi.) Hulasat-ül-mesaibde diyor ki: (Yezid, imam-ı Hüseyin’in Ehl-i beytine, (Şam’da benim misafirim olarak kalmak mı, yoksa Medine’ye gitmek mi istersiniz?) dedi. Ümmi Gülsüm, tenha bir yerde matem yapmak istiyoruz) dedi. Yezid, sarayında geniş bir odayı bunlara verdi. Burada bir hafta matem yaptılar. Yezid, sekizinci gün, Ehl-i beyti çağırıp, arzularını sordu. Medine’ye gitmek istediler. Çok mal ve süslü hayvanlar ve ikiyüz altın verdi. Her ihtiyacınızı her zaman bildirin, hemen gönderirim, dedi. Numan bin Beşiri, beşyüz süvari ile bunların emrine verdi. İzzet ve hürmetle Medine’ye gönderdi.) Yukarıdaki yazılar ve bunlar gibi, taassuba kapılmadan yazan insaflı Şii âlimlerinin kitapları açıkça gösteriyor ki, Hazret-i Muaviye, imam-ı Hüseyin’e asla düşman değildi. Yezid, imam-ı Hüseyin’in öldürülmesini emretmemiş ve istememiştir. Ehl-i beytin düşmanı ve imam-ı Hüseyin’i şehid edenler, bu düşmanlıklarını gizlemek için, bu iki halifeye iftira etmişlerdir. Abdurrahman ibni Mülcem Şii idi. Sonra harici oldu. Sonra imam-ı Ali’yi şehid etti. Kerbela’da imam-ı Hüseyin’i şehid edenler arasında Şam askeri yoktu. Kufe şehrinden gelmişlerdi. Şii âlimlerinden kadi Nurullah Şüşteri, bunu açıkça yazmıştır. İmam-ı Zeynelabidin’in Kufe şehrine getirilince, katillerimiz Şiilerdir, dediği Cila-ül-uyunda da yazılıdır. İslam düşmanları, İslamiyet’i içerden yıkmak için Ehl-i beyti nebeviyi facia ve felaketlere sürüklemişler. Bu cinayetlerini Ehl-i sünnete mal ederek, bu bahane ile İslamiyet'in bekçisi olan Eshab-ı kirama ve bunların yolunda olan Ehl-i sünnet âlimlerine saldırmışlardır. Müslümanların, bu tuzaklara düşmemek için, çok uyanık olmaları lazımdır. (H. S. Vesikaları) 
Biz doğruyu duyururuz... isteyen kabul eder, isteyen red... Herkes fikrinde hürdür... Resulullahın akrabasına dil uzatılamaz Sual: İbni Sebeciler, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamber efendimizin zevcesi Hazret-i Âişe’ye, kayınpederleri Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ebu Süfyan’a, kayınvalidesi Hazret-i Hind’e, insanlık tarihinde bir Peygamberin iki kızıyla evlenme şerefine kavuşmuş tek zat olan damadı Hazret-i Osman’a, kayınbiraderi aynı zamanda vahiy kâtibi olan Hazret-i Muaviye’ye hâşâ kâfir diyorlar, burada yazmaya İslami hayamızın müsaade etmeyeceği şekilde ağza alınmayacak çirkin sözler söylüyorlar, bu mübarek insanlara sövmeyi, lanet etmeyi ibadet kabul etmeleri doğru mudur? CEVAP (Eshab-ı kirama dil uzatılamaz) maddesinde, Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde Cennet ile müjdelenen eshab-ı kiramdan herhangi birine kâfir demenin küfre sebep olacağını, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle bildirmiştik. Aslında bu sapıkların bütün iddialarının cevabını bir önceki maddedeki âyet-i kerime ve hadis-i şerifler çok açık ve güzel bir şekilde vermektedir. Başka bir ifadeyle, bunlara en güzel cevabı Allah ve Resulü vermektedir. Buna inanmayanlar neye inanırlar ki? Bu sapıkların iddialarına göre, eşinin dostunun akrabasının çoğu hâşâ kâfir olan Peygamber efendimiz için bakın Allahü teâlâ ne buyuruyor: Şuara suresinin 219. âyetinde (Vetekallübeke fissacidin) buyuruyor. Yani mealen, (Sen, yani senin nurun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana inkılab etmiş, ulaşmıştır) demektir. Ehl-i sünnet âlimleri bu âyet-i kerimeyi tefsir ederken, bütün ana-babalarının mümin olduğunu bildirmişlerdir. Âlemlere rahmet olarak göndereceği habibinin mübarek nurunu bile Âdem aleyhisselamdan beri her asırdaki insanların en iyilerinden seçilmişlerinden kendisine ulaştıran Allahü teâlâ, habibine eş, dost, akraba olarak hâşâ münafıkları, kâfirleri mi seçti? Hiç böyle şey olur mu? Kur’an-ı kerimde, (Hepsine Cenneti söz verdim, Ben hepsinden razıyım, onlar da benden razıdır) diye niye buyuruyor? Bu zındıklar, hâşâ Allahü teâlâya da mı dil uzatıyorlar, (sonradan sapıtacaklarını bilemedi mi) diyorlar? Tevrat’ta, İncil’de, Kur’an-ı kerimde eshabın, ki bunun içinde eshar da ehl-i beyt de vardır, bunların hepsini niye övüyor? Hâşâ bu münafıkları kâfirleri mi övüyor? Hâşâ, yoksa bunu da mı (Bilemedi) diyorlar? İşte âyet-i kerime meali: (Muhammed aleyhisselam, Allah’ın Resulüdür ve Onunla birlikte bulunanların [Eshab-ı kiramın] hepsi, kâfirlere karşı şiddetli, çetin, fakat, birbirlerine karşı merhametli, yumuşaktır. Bunları çok zaman rüku ve secdede görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler. Çok secde ettikleri yüzlerinden belli olur. Bu Onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar, ekine benzer. İnce bir filiz yerden çıkıp kalınlaşıp yükseldiği gibi, az ve kuvvetsiz oldukları halde, kısa zamanda etrafa yayıldılar. Her tarafı iman nuru ile doldurdular. Herkes filizin halini görüp, az zamanda nasıl büyüdü diyerek, şaşırdıkları gibi, hâl ve şanları dünyaya yayılıp, görenler hayret etti ve kâfirler kızıp, öfkelendiler.) [Feth 29] Mevahib-i ledünniyye kitabının başında bütün dedelerinin temiz birer mümin olduğunu bildiren hadis-i şerifler nakledildikten sonra, Şuara suresinin 28. âyet-i kerimesinin tefsirinde, İbni Abbas hazretleri buyuruyor ki: "Seni bir Peygamberin neslinden diğer bir Peygamberin nesline naklettim. Yani senin soyun Peygamberler silsilesidir. Bir babanın iki oğlu olsa, Peygamberlik hangisinde ise, Resulullah ondan gelmiş demektir." Bu âyet-i kerimenin tefsiri mahiyetinde olan hadis-i şeriflerden birkaçı ise şöyle: (Her asırdaki insanların en iyilerinden, seçilmişlerinden dünyaya getirildim.) [Buhari] (Allahü teâlâ, İsmail aleyhisselam evladından, Kinane ismindeki zatı ve onun sülalesinden Kureyş ismindeki zatı beğendi, seçti, Kureyş evladından da, Haşimoğullarını sevdi. Onlardan da, beni süzüp seçti.) [Müslim] (Allahü teâlâ, beni insanların en iyilerinden vücuda getirdi. Silsilem, en iyi insanlardır.) [Tirmizi] (Allahü teâlâ, Arabistan’daki seçilmişler arasından beni seçti. Beni her zamandaki insanların seçilmişlerinde, en iyilerinde bulundurdu.) [Taberani] (Dedelerimin hiçbiri zina yapmadı. Allahü teâlâ beni, iyi babalardan, temiz analardan getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben bunların, en iyisinde bulunurdum.) [Mevahib] (Bana cahiliyet devrinin kötülüğü isabet etmedi. Âdem aleyhisselamdan babama kadar hep nikahlı ana-babadan geldim. Ben ecdat olarak sizin en hayırlınızım.) [Deylemi] (Öğünmek için söylemiyorum. Soy bakımından da insanların en şereflisiyim.) [Deylemi] Habibinin mübarek nurunu bile Âdem aleyhisselamdan beri her asırdaki insanların en iyilerinden seçilmişlerinden kendisine ulaştıran Allahü teâlâ, habibine eş, dost, akraba olarak hâşâ münafıkları, kâfirleri mi seçti? Âyetlere ve hadis-i şeriflere rağmen, bir müslüman bu fitneyi çıkaran yahudi ibni Sebe’nin sözüne nasıl inanır! Bu husus bir müslüman için hiç tartışma konusu olur mu! Bu nasıl iddiadır, bu nasıl iftiradır, dilleri kurusun, nesilleri kesilsin bunların! 
 Âyet-i kerimelerde Peygamber efendimiz için buyuruluyor ki: (Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.) (Enbiya 107) (Size kitabı, hikmeti getiren ve bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik.) [Bekara 151] (Elbette sen hulk-i azim [büyük ahlak] üzeresin.) (Kalem 4) (Resulullahta sizin için [uyulması gereken] güzel örnekler vardır.) [Ahzab 21] (O Peygamber, güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar.) [Araf 157] (O, [Resulüm] kendisine vahyedilenden başkasını söylemez.) [Necm 4] (Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158] (Resulüm de ki; “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!”) [Al-i İmran 31] (Allah’a ve Resulüne itaat edin!) [Enfal 20] (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80] (Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab 71] (De ki, “Allah’a ve Peygambere itaat edin! Eğer [uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [A. İmran 32] (Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13] (Allah’ın yolu ile, Peygamberlerin yolunu birbirinden ayırmak isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150,151] Allahü teâlâ, iman, itaat ve Kelime-i şehadette de Resulünü kendisiyle birlikte bildirdiği gibi Kur’anı açıklamasını, hüküm koymasını emretmektedir: (Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44] (İhtilaflı bir işin hükmünü Allah’tan [Kur’andan] ve Resulünden [Sünnetten] anlayın!) [Nisa 59] (Aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip, verdiğin hükmü tereddütsüz kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.) [Nisa 65] (Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7] (Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf 158, Nur 54] (Allah’a ve Resulüne karşı gelen, apaçık bir sapıklıktadır.) [Ahzab 36] (Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.) [Nisa 13,14] (Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve Peygambere çağırıldıkları vakit: “İşittik, itaat ettik” demek, ancak müminlerin sözüdür, işte kurtuluşa erenler onlardır.) [Nur 51] (Allah’a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.) [Enfal 13] Kur’anda, (yalnız Kur’ana uyun) denmiyor, (Allah’a ve Resulüne uyun) deniyor. Açık âyetlere inanmayan, Kur’anın açıklaması olan hadisleri bile delil saymayan, Kur’anın ifadesi ile kâfir olur. İbni Sebeciler, Allah resulünün eş dost ve akrabalarının hemen hemen hepsine küfür isnat ettikleri, lanet etmeyi, sövmeyi ibadet kabul ettikleri gibi üç Halifenin hilafetinin doğruluğuna da inanmıyorlar. Zor ile, kuvvet kullanarak halife oldular diyor. Hazret-i Ali’den başka kimse halife olamazdı diyorlar. Hazret-i Ali’nin üç Halifeye biat ve itaat etmesi, (takıyye) idi. Yani istemeyerek, idare etmek için idi diyorlar. Bu sözleri ile, insanların en iyisinin Eshabı arasında nifak, iki yüzlülük vardı, birbirlerini aldatarak geçiniyorlardı sanıyorlar. Çünkü, bunlara göre Hazret-i Ali’yi sevenler ile sevmeyenler, senelerle birbirleri ile yalancıktan sevişmişler. Kalblerindeki ayrılığı saklamışlar, düşmanlıklarını dostluk şeklinde göstermişler. Bunlara göre, Peygamberimizin mübarek sohbetinde edeplenen, yetişen Eshab-ı kiramın hepsi, hileci, yalancı ve iki yüzlü oluyor. Kalblerinde olanı saklayıp, olmayanı gösteriyorlar. Bunun için de, bu ümmetin en kötüsü, onlar oluyor. Sohbetlerin, derslerin en fenası da, Resulullahın sohbeti oluyor. Çünkü, bu kötü huylar, Ondan sirayet etmiş bulunuyor. Bunlara göre, asırların en kötüsü, Eshab-ı kiramın asrı oluyor. Çünkü, onların asrı, güya düşmanlık, intikam ve iki yüzlülük ile dolu bulunuyor. Bir mırdar yere konup da, üstünü kirletir diye üzerine sinek kondurmayan, mübarek gölgesi pis bir yere düşmesin, yahut habis bir kişi üzerine basmasın diye gölgesini yere düşürmeyen, namazdayken bile nalınında necaset bulaşığı olduğunu vahiy ederek Onu pislikten koruyan Allahü teâlâ, Habibinin mübarek nurunu bile Âdem aleyhisselamdan beri her asırdaki insanların en iyilerinden seçilmişlerinden kendisine ulaştıran Allahü teâlâ, Habibine eş, dost, akraba olarak hâşâ münafıkları, kâfirleri mi seçti? Allah aşkına, bir müslüman bu fitneyi çıkaran yahudi ibni Sebe’nin sözlerine nasıl inanır! Allah Resulünün mübarek akrabalarına dil uzatmanın çirkinliğine gelelim: Müslüman olduğunu iddia eden bir insan, müminlerin annesi olduğu ve temiz olduğu Allah tarafından bildirilen Âişe validemize nasıl dil uzatabilir! Dilleri kurusun, nesilleri kesilsin bunların. Hazret-i Âişe validemiz, eshab-ı kiramdan olduğu için Cennetliktir. İkincisi, Ezvac-ı tahirattan ve müminlerin annesi olduğu için Cennetliktir. Kur’an-ı kerimde, (Resulullahın hanımları, müminlerin anneleridir) buyuruluyor. (Ahzab 6) Üçüncüsü de, temiz olduğu, Cennetlik olduğu Nur suresindeki hakkında inen 17 âyetle bildirilmiştir. Hakkında şöyle buyuruluyor: (Bu iftirayı işittiğinizde: “Bu konuda konuşmamız yakışık almaz; hâşâ, bu büyük bir iftiradır” demeniz gerekmez miydi?) [Nur 16] Bu âyetten anlaşılıyor ki, (Allahü teâlâ Resulüne temiz, sadık zevce ihsan eder. Allah’a ve Resulüne itimadı olanların (Bu bir iftiradır demeleri gerekirdi) buyuruluyor. Böyle mübarek bir zevcenin, Hazret-i Ali ile savaşmasından dolayı ona kötü söylemek, Resulullaha hakarettir. Resulullahın zevcesine hakaret edenin de kâfir olduğunu Nur suresindeki âyetler açıkça bildiriyor. Yine âyet-i kerimede buyuruluyor ki: (Habislere, habis söz yakışır. Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. Bu sonuncular, [Hazret-i Âişe, iftiracıların] söylediklerinden çok uzaktır. Kendileri için mağfiret ve güzel bir rızık vardır.) [Nur 26] Yahudi İbni Sebe’nin oyununa gelen rafiziler, (Allah, Âişe’nin, Hazret-i Ali ile savaşarak kâfir olacağını bilmediği için böyle söylemiştir) diyorlar. Rafizilerin oyununa gelenler ise, Hazret-i Ali ile savaştığı için Cennetlik olduğu âyet-i kerime ile sabit olan Âişe validemize dil uzatıyorlar. Allahü teâlâ, Resulüne, (Sana indirdiğim bu Kur’anı açıkla) buyuruyor. (Nahl 44) Resulü açıklayarak buyuruyor ki: (Allahü teâlâ, beni insanların en asilzadesi olan Kureyş kabilesinden seçti ve bana onların arasından en iyilerini eshab [arkadaş] olarak ayırdı. Bunlardan birkaçını bana vezir olarak ve din-i İslamı, insanlara bildirmekte, yardımcı olarak seçti. Bunlardan bazılarını da Eshar, [zevce, kayınpeder, kayınvalide, kayınbirader ve baldız gibi kadın tarafından akraba] olarak ayırdı. Bunlara sövenlere, iftira edenlere, Allahü teâlânın ve bütün meleklerin ve insanların laneti olsun! Allahü teâlâ, kıyamet günü, bunların farzlarını ve sünnetlerini kabul etmez.) [Hakim] (Eshabımın ve akrabamın ve gösterdiğim yolda gidenlerin sevgisinde benim hakkımı koruyun! Onları sevmek suretiyle peygamberlik hakkımı koruyanları, Allahü teâlâ, dünyada ve ahirette belalardan, zararlardan korur. Peygamberlik hakkımı düşünmeyip, onları incitenleri, Allahü teâlâ sevmez. Allahü teâlânın sevmediklerine de azap etmesi yakındır.) [Taberani] (Allahü teâlâ, bana eshab ve akraba olarak en iyileri seçti. Birçok kimse, eshabıma ve akrabama dil uzatır, kötülemeye çalışırlar. Böyle kimselerle oturmayın! Birlikte yiyip içmeyin, bunlardan kız alıp vermeyin.) [Dare Kutni] (Eshabımı, zevcelerimi ve Ehl-i beytimi seven ve onlara dil uzatmayan, Cennette benimle beraber olur.) [Ramuz] (Allahü teâlâ bana söz verdi ki, kızlarını aldığım ve kızlarımı verdiğim aileler, Cennette benimle beraber olacaktır.) [Deylemi] (Benimle evlenen veya kız alıp verdiklerim, Cehenneme girmez.) [Deylemi, İ. Neccar] (Esharımın [zevce tarafından olan hısımlarımın] Cennetlik olmasını istedim. Rabbim de bu isteğimi kesin olarak kabul etti.) [Hakim] Eshardan, Peygamber efendimize akraba olmakla şereflenip Cennetlik olanlardan bazıları şunlardır: 1- Kayınpeder olanlar: Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ebu Süfyan. 2- Damat olanlar: Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali. 3- Kayınvalide olanlar: Âişe validemizin annesi Ümmü Ruman, Hafsa validemizin annesi Hazret-i Zeyneb, Ümm-i Habibe validemizin annesi Hazret-i Hind. 4- Kayınbirader olanlar: Hazret-i Abdullah bin Ömer, vahiy kâtibi Hazret-i Muaviye. Bu dört grup akrabadan birini sevmemek münafıklık alametidir. Çünkü bir hadis-i şerifte, (Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin sevgisi bir münafığın kalbinde toplanmaz) buyuruldu. (İ. Asakir) Hazret-i Ebu Süfyan, Taif gazasında çok kahramanlık etti. Bir gözü kör oldu. Resulullah, (Ya Eba Süfyan! Hangisini istersin? Eğer dilersen, dua edeyim, gözün yerine gelsin. Eğer dilersen Allahü teâlâ, Cennette sana bir göz versin) buyurdu. Hazret-i Ebu Süfyan, Ya Resulallah! Cennette göz verilmesini isterim dedi ve avucunda duran gözünü yere attı. Ebu Süfyan hazretleri Yermük gazasında da, çok kahramanlık etti. İkinci gözü de çıktı. Orada şehid oldu. (Medaric-ün-nübüvve, Mevahib-i ledünniye) Resulullah efendimiz, kayınbiraderi Hazret-i Muaviye için de, (Ya Rabbi, ona kitap öğret, ülkelere sahip et ve azaptan koru) buyurdu. (İmam-ı Ahmed, Taberani) Din-i İslamın en büyük âlimlerinden İbni Hacer-i Mekki hazretleri diyor ki: Şüphe yoktur ki, Hazret-i Muaviye Sahabe-i kiramın nesep itibariyle büyüklerindendir. Peygamber efendimize nesep ile ve nikah ile çok yakın ve mahremleridir. Server-i âlem, Onun hilm ve sehasını meth ve sena buyurmuştur. Onda İslamiyet, sohbet, nesep, nikahla akrabalık şerefleri toplanmıştır ki, bunların her biri, Cennette Resulullahın yanında bulunmaya sebep olan şereflerdir. Bunlara hilm ve ilim ve Halifelik şerefleri de katılınca, kalbinde az bir safa ve sıdkı ve salahı ve imanı ve izanı olan kimse için artık bu hususta fazla anlatmaya lüzum kalmaz. (Sava’ik-ul-muhrika) Yahudi ibni Sebe’nin yolunda olanlar hep Allah ve Resulünün buyurduklarının zıddını söylüyorlar. Olayları istedikleri gibi anlatıyorlar, âyet-i kerimeleri istedikleri gibi tevil ediyorlar, hadis-i şeriflere de zaten uydurma diyorlar. Bir düşünün ve inceleyin; bütün iddialarının altında Allah Resulünü ve Onun eşini dostunu akrabalarını kötülemek yatıyor. Başarırlarsa, din otomatikman yıkılacak çünkü. Dinin sahibi, eşi dostu akrabası hâşâ kötü olunca, kim daha kime, neye, nasıl inanacak? Müslümanlar bu oyuna gelmemeli. Dört halifeyi sevmek Sual: Selâtîn camilerinde ve Sünni bölgelerdeki camilerde Hulefa-i Raşidîn’in isimleri hutbelerde okunurken ve duvara asılırken, niye vehhabilerin ve İbni Sebecilerin camilerinde asılı değildir? CEVAP İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Ehl-i sünnet âlimleri, söz birliğiyle, (İki kayınpederi [Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer’i] üstün tutmak ve iki damadı [Hazret-i Osman ile Hazret-i Ali’yi] sevmek, Ehl-i sünnetin alametidir) buyurmuşlardır. (2/36) Hulefa-i Raşidîn’in isimlerini hutbede okumak, Ehl-i sünnet vel-cemaatin şiarıdır. Onu, bile bile, inat ederek, ancak kalbi bozuk kimse okumamak ister. (2/15) İmam-ı a’zam Ebu Hanife de, diğer Ehl-i sünnet âlimleri gibi, (Ehl-i sünnetin alameti, Şeyhayn’ın üstünlüğüne inanmak ve iki damadı sevmektir) buyurmuştur. (1/266) Yani, Ehl-i sünnet olmak için, Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer’in, Eshab-ı kiramın hepsinden daha yüksek olduğuna inanmak ve Hazret-i Osman ile Hazret-i Ali’yi sevmek lazımdır. Seven, sevdiğiyle beraber olmak ister. Seven sevdiğini anar. Sevginin gereği budur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allahü teâlâyı çok sevmenin alameti, Onu çok anmak ve anmayı sevmektir.) [İbni Şahin] Allahü teâlâyı ve Resulünü seven, onları çok zikreder, yani anar. Kolay hatırlaması için isimlerini çerçeveletip duvara asar. Ehl-i sünnet olan da, dört büyük halifeyi çok sever ve isimlerini camilere asar. İbni Sebecilerin, ilk üç halifeyi sevmedikleri için, camilerine bunların isimlerini asmamaları yadırganmaz. Vehhabiler de, Ehl-i sünnet olmadıkları için buna önem vermiyorlar. Ehl-i sünnet olan imam ve müezzinlerin, camilerine, ceddimizin yaptığı gibi, dört halifenin isimlerini asmaları gerekir. Hutbede de bunların isimlerini okumak gerekir. Ehl-i sünnet olmadığı intibaını vermemek için bunlara dikkat etmeleri gerekir. 

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx 
Ebu Süfyan oglu Muaviye Kimdir (LANETLI SOY) 
Hazret-i Muaviye 
Peygamber efendimizin kayınbiraderi ve vahiy kâtibi idi. 
Resulullahın zevcelerinden Habibe validemizin kardeşidir. 
 Abdullah bin Sebe kimdir 
Rafiziler ile biz de sünniyiz diyen bazı mezhepsizler, 
ibni Sebe diye bir kimse yok diyerek güneşi balçıkla sıvamaya kalkıyorlar. 
Buna yüzlerce kitaptan örnekler vermek mümkündür. 
El Şia ve El Sünne kitabının yazarı İhsan İlahi Zahir diyor ki: 
İslam güneşi doğup her yere yayılınca, kâfirlerin ve müşriklerin kalbleri yanıp tutuştu. 
Kur’an-ı kerimde lanetlenen Yahudiler, İran Mecusileri, Hindular ile İslam’a hile ve tuzak hazırlamaya başladılar. 
Fitne çıkardılarsa da, kan dökülmesine sebep oldularsa da, Allah’ın nurunu söndüremediler ve hakiki İslam yani Ehl-i sünnet, çığ gibi her tarafa yayıldı. 
Bu dini söndüremezler de, çünkü Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: 
(Onlar, ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeye yelteniyorlar. 
Halbuki kâfirler istemeseler de, Allah nurunu tamamlayacaktır.)
 [Saf 8] İslamiyet’e ilk fitneyi de Yahudiler soktu. 
Müslüman gözüken, kâfirliğini gizleyenlerin başında 
Yahudi Abdullah bin Sebe geliyordu.

Bir Devlet Ne Zaman Yıkılır?



Bir Devlet Ne Zaman Yıkılır?

Bir Devlet Ne Zaman Yıkılır?


Beşiktaş veya deniz kenarındaki taştan yontulmuş beş iskele babasından dolayı hakîkî İstanbul söyleyişi ile “Beştaş” denilen tarihî semt, önce Dolmabahçe Sarayı sonra da Yıldız Sarayı sebebi ile yıl­larca; veya daha doğru bir ifade ile bir asra yakın bir zaman İmparatorluğumuza mer­kezlik yapmış veya hükmetmiştir. Kendileri aynı zamanda sayıları bugün hemen hemen kalmamış olan eski İstanbul beyefendilerinden biri olan bir İslâm âlimin­den bizzat evlerinde dinleme bahtiyarlığına kavuşmuştum. Bu mübarek zatın şöyle bu­yurduğunu aynen hatırlıyorum: -Efendim, Beşiktaş semtindeki evlerde mutfak olmazdı; yani o evlerde yemek pişmezdi. Sarayda pişen yemek komşu hükmünde olan bu evlere de dağıtılırdı. İlim ve edeb, Saray’dan Beşiktaş’a; Beşiktaş’tan İstanbul’a, İstan­bul’dan da bütün Anadolu’ya yayılırdı. İşte bu Beşiktaş’ta Çırağan Sarayı duvarının bittiği ve muhteşem çınarların gölgele­rinden kurtulduğumuz veya mahrum kaldığımız noktada yüzümüzü Ortaköy istikametinden alıp sola döndüğümüzde dik yukarı hafif kıvrım yaparak uzanan bir yolun bize bakan sakin ve çekici varlığını fark ederiz. Yolları bir tarafa kaldırımları bile asfaltın katranî rengine bo­yanan İstanbul’da yakasını sevimsiz kokulu asfalt makinelerinden kurtarabilmiş nadir taş yollardan biri olan bu yokuş, sizi sanki bir başka âleme, saatlerin sustuğu, ihtirasla­rın arkada kaldığı hasretinde olduğumuz huzurlu ve uhrevî dünyaya dâvet eder. Ken­dinizi trafiğin canavar bakışlı otomobillerin­den kollayarak caddenin öte yakasındaki bu yokuşta mecburen hafif öne doğru eğilerek yürümeye başladığımızda bilin ki Beşiktaşlı Yahya Efendi Dergâhı’na gidiyorsunuz. Bu mezarlık, dergâh ve cami, en önce görülme­ye değer İstanbul güzelliklerinden biri. Tari­hî mezar taşları ve ulu ulu ağaçları ile Boğaz’a hâkim bir yamaca kurulu bu mezarlık size ne unutulmaz şeyler söyler bir bilseniz. Burada kelimeler tükenir; kalb devreye girer ve bir sohbetin unutulmaz hazzını duyarsı­nız. Oradan Boğaz’a bakmaksa apayrı bir zevk. İstanbul’un bu müstesna köşesinden Boğaz’ın sakin sularını seyreden biri kendini bu ihtişamı ilk keşfeden insan sayabilir. Zira o büyük zatın ve orada yatan nice salih ve saliha mü’minin ruhaniyeti taşa, toprağa, ağaca, çiçeğe sinmiş gibidir. İnsana öyle ge­lir ki Hızır aleyhisselamla Beşiktaşlı Yahya Efendi, hâlâ şu heybetli ve yorgun ağacın altında sohbet etmektedirler. “Beşiktaşî” ve “Molla Şehzade” lakaplı Yahya Efendi, Şamlı Ömer Efendi’nin oğlu. Aslen bereketli Anadolu beldesi Amas­ya’dan. Padişahlık günlerinde “Kanuni” de­necek olan Şehzade Süleyman gibi o da Trabzon’da ve Şehzade Süleyman ile birlik­te aynı hafta dünyaya gelmiş. Tarih: Hicri takvimle 900, miladi takvimle 1494. Ancak şehzade Süleyman’ın annesi Aişe Hafsa Sultan’ın sütü kesildiğinden küçük Süley­man’ı küçük Yahya’nın annesi emzirir. Böy­lece ileride biri cihan, biri gönül padişahı olacak olan bu iki insan, süt kardeşi olurlar. Avrupa’nın Kanunî unvanının yanına bir de “Muhteşem” lakabını yakıştırdığı Selim Han oğlu Süleyman Han, şimdi cihanın merkez noktası ve bütün dünyanın kararları­nı dikkat, bazen hürmet ve bazen da ürpererek takip ettiği; sadeliğin en ihtişamlı binası olan Topkapı Sarayı’nda hükümdardır. Ve şimdi Osmanlı’nın İmparatorluk/kıtalararası devlet çapına vardığından bugüne selefle­rinde olduğu gibi Hakan’ül Berreyn/Karaların Hakanı ve Sultan’ül Bahreyn/Denizlerin sultanıdır. Ve yine Devleti Aliyye/Yüce Dev­let’in başındaki bu insan, babası Yavuz’dan beri Halife-i Müslimin/Müslümanların Hali­fesi ve Türklerin Hakanı’dır. Şehzade Süleyman, Trabzon’dan başla­yarak kademe kademe devlet umuru için hazırlandığı gibi, süt kardeşi Yah­ya Efendi de ilimde yetişti. Daha kendini bil­diği yaşlardan başlayarak riyazet ve mücahede ile nefsine muhalefet etti; yani nefsinin istediklerini değil, istemediklerini yaptı. Bü­yük âlim Zenbilli Ali Efendi’nin sohbetlerine devam etti. Ve Zenbilli’nin dünyasını değiş­tirmesinden sonra müderris oldu. Zenbilli Ali Efendi’nin sohbetlerinde yetiştiği gibi ve­fat etmiş bir büyük zatın ruhaniyetinden isti­fade ile tasavvufta Üveysi’lik makamına da yükseldi. Devlet hayatındaki müderrislik hizmeti dolunca da inzivaya çekildi; zamanını tamamen ibadet ve insanlara hizmet için harcamaya başladı. Yahya Efendi, süt kardeşi Kanuni Süley­man’ın hediyesi olan ve bugün medfun ol­duğu dergâhında talebe; boş zamanlarında ise türlü çeşitli meyveler yetiştirmekte, in­sanların istifadesi için de evler kurmaktadır. Duası makbul bir büyük zat olduğu artık herkesçe malumdur. Kanunî ise Topkapı Sarayı’ndadır. Devlet, kıtalara kol atmıştır. Devlet zirvededir. Cihan, Devleti Aliyye’nin önünde eğilmektedir. Ama Muhteşem Sü­leyman’ın kimsenin farkında olmadığı sıkın­tıları vardır. Belki de imparatorluğun kemal noktasında gördüğü ve zevalin ilk işaretlerini veren bu sıkıntılar O’na uykusuz geceler geçirtmekte; ve belki de ortalıktan el ayak çekildikten sonra o iki has adamı ile Topkapı’nın en güzel sofasından Boğaz’a, Üsküdar’a Çamlıca Tepesi’ne, Beşiktaş istikametine bakarak kimseye açamadığı endişelerini yaşamaktadır. Kim bilir belki de Yahya Efendi’ye gönderdiği mektup böyle gecelerden birinde Beşik­taş’a doğru dalgın ama kudretle bakarken zihninde birden çakan bir fikrin mahsulü olmuş ve ihtimaldir ki için­den kendi kendine “hayret şimdiye kadar neden düşünemedim” diye hayıflanmıştır. İşte böyle bir günün sabahı olmalı. Sultan, biraderi Yahya Efendi’ye bir Hatt-ı Hümayun gönderir. Padişah mektu­bunu saray erkânına göre alan memur, O’nu Beşiktaş’a gelerek Şeyh hazretlerine dergâh usulünce takdim eder. Hatt-ı Hüma­yunu açan gönüller sultanı, Kanuni’nin şu sualini görür: -Ağabey! Sen ilahi sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bize Osmanoğullarının akıbetinin ne olacağını haber ver. Yoksa nesli kesilip yok mu olacak; yok olacaksa bu hangi se­beptendir?Efendi Hazretleri, satırlara göz gezdirdik­ten sonra hiçbir şey demeden kamış kalemini mürekkebe batırarak Hattın altına bir yazı düşer ve tekrar katlayarak selâm ve hayır duası ile birlikte aynı ulakla yazıyı iade eder…Kanuni, merakla Hattı açar; sualinin altında iki kelimelik bir cevab vardır -Kardeşim neme gerek! Sultan, hayretler içinde kalmıştır. Nasıl olur da üstelik kendine kardeş olan bir bü­yük zat, hem Devleti Aliyye-i Osmaniye-i Muhammediye’nin istikbali ile alâkalı bir su­ale “bana ne” mânâsına gelen bir cevap ve­rir? Kanunî kimseye bir şey belli etmez. Hattı Hümayunu usulca katlayıp bir müddet elinde tuttuktan sonra irade-i şahanesini beyan eyler: -Kayık hazırlansın. Biraderim hazretlerine bizzat gideceğim. Saltanat kayığı ile Beşiktaş’a gelen Cihan Hakanı, işte bugünkü taşlı yokuşu çıkıp hu­zura geldiğinde genç bir mürid kadar heye­canlıdır. Büyük Hükümdarı bahçe kapısında kucaklayarak karşılayan Yahya Efendi, içeri geçtiklerinde kardeşine yer gösterir. Hâl-hatırdan sonra Kanunî sorar: -Ağabey, ne olur hakikati gizlemeyip su­alime cevap veriniz. Bizim de ona göre alacağımız tedbirler olacaktır. Yahya Efendi’nin tebessüm ederek verdiği cevap koca Sultanı şaşırtır. -Biz, cevap verdik. Bunu anlayamamana şaşarız. Kanunî, ancak; -Nasıl? diyebilir. Şimdi Yahya Efendi talebesine ders veren bir müderris gibidir: -Bir devlette zulüm ve haksızlık yayılsa bunu işitenler de “aman neme gerek” dese ve mâni olmasalar; bir koyunu kurt değil de çoban yese bunu bilenler hakikati söyleme­seler; fakirlerin, muhtaçların, gariplerin fer­yadı göklere çıkıp bunları taşlardan başkası işitmese işte o zaman felâkettir. Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazinele­rin boşalır. Askerin itaat etmez ve yolundan gitmez olur. Şayet bunlar zuhur ederse işte o zaman yok olmak mukadderdir… Büyüklerin sözleri som altından kıymetli­dir ve bütün zamanlar için muteberdir. Bu realiteden haberdar olmamız lâzım. Aksi takdirde güncelin aldatıcı masalları ile yolu­muzu şaşırırız. Bugün insanın olanca çağ­daşlığına mukabil “neme gerek”cilik zirve noktadadır. (Türkiye)

14 Haziran 2018

DUA

 
DUA 
(Metinde geçen "Allah'tan korkma" lafzını "Allah'ın sevgisini/rızasını kaybetmekten korkma" olarak algılayabilirsiniz) 
Dua etmemizi isteyen Yaratıcımız, nasıl dua etmemiz gerektiğini de bildirir. Kur’an’ın ayetlerinden anladığımız kadarıyla, dua ederken dikkat etmemiz gereken bazı durumları şöylece sıralayabiliriz: 
“Allah’a korku ve ümitle dua ediniz.” (A’raf, 56) Yani, reddolunmasından korkar, kabulünü ümit eder bir şekilde isteyiniz. 
“Beyne’l-havf ve’r-reca” yani korku ve ümit arasında olmak kişinin manevî hayatı için son derece önemlidir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, “bu iki hâl, insanın seyr u sülûkunda iki kanat gibidir.” Tek kanatlı kuş uçamadığı gibi, sadece korku veya sadece ümit kanadıyla hareket edenler de, kemâlat semasına doğru uçamazlar. Allah’ın celal ve azametini düşünmek, insana lezzetli bir korku verir. Annesinin merhametli tokadından korkup yine annesinin şefkatli sinesine sığınan çocuk gibi, Allah'tan korkan insan O’na iltica eder. Allahın cemâl ve rahmetini düşünmek ise, insanı ümit içinde yaşatır. “Rabbinize tazarru ile ve gizlice dua edin. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” (A’raf, 55) Yani, yalvara yakara, samimi bir şekilde, bütün benliğiniz ile O’na yönelin, O’ndan isteyin. Başkalarına da duyurmayın ki, nefsin hissesi karışmasın. Tazarru hali, insanın kendini duaya tam vermesini ifade eder. Bunu, duaya tam konsantre olmak şeklinde anlayabiliriz. İnsan bazı dualarında bu hâli yaşar. Bütün hisleri uyanmış, bütün latifeleri hüşyar bir şekilde yalvarır. Böyle bir durumda, istediği şeyleri ruhunun en derinlerinden gelen bir iştiyakla ister. Bu şekilde yapılan dualar, genelde kabul edilir. Bunun zıddı ise, tam bir gaflet göstergesi olur.Hz. Peygamberin ifadesiyle, “gâfil, boş bir kalbin duasını Allah kabul etmez.” (Tirmizi, Daavât, 65) Duada haddi aşmak ise, sesi fazla yükseltmek, olmayacak şeyleri istemek gibi durumlardır. Mesela, kişinin “Allahım beni peygamber yap!” veya “Allahım, beni bu dünyada ölümsüz kıl!” demesi, muhali talepten başka bir şey değildir. “Allahın Esmaü’l- Hüsnası vardır. Onlarla dua ediniz. (A’raf, 180) “Esmaü’l- Hüsna” “en güzel isimler” anlamına gelir. Yüce Allah, kendi kemaline ünvan olan nice isimlere sahiptir. Bunlar bir rivayette 99, bir başka rivayette 1001 olarak ifade edilmektedir. Mesela, Besmelede “Allah, Rahman, Rahim” isimlerini, en son sure olan Nas suresinde 
- İnsanların Rabbi 
- İnsanların Meliki 
- İnsanların İlâhı isimlerini görürüz. 
Kur’anın tamamında bu ilahî isimlere sıkça yer verilmektedir. 
Malûmdur ki, bir kimse pek çok ünvanlara sahip olabilir. Mesela, güzel yazı yazmasıyla hattat, güzel resim yapmasıyla ressam, yaptığı binalarla mimar ünvanını alır ve o ünvanlarla bilinir. Öyle de, Cenab-ı Hak yaratmasıyla Halık, şekil vermesiyle Musavir, rızık vermesiyle Rezzak şifa vermesiyle Şâfi’dir… İnsan, Allah’a yalvarırken, istediği şeye uygun olan İlahî ünvanı söylemesi uygun olur. Mesela, günahlarımızın affını isterken “Ya Gaffar” ayıplarımızın örtülmesini isterken “Ya Settar” ismini söyleriz. 
Keza, belaların defini isterken "Ey belâları def'eden" (Ya Dafia’l-beliyyat), ihtiyaçlarımızın karşılanmasını isterken “Ey ihtiyaçlara cevap veren" (Ya Kadıya’l- Hâcât) ünvanını söyleriz. Rızık isterken O’nun Rezzak ismini anar, maddi manevi hastalıklarımız için O’nun Şâfi isminden meded umarız. 
İnsanlığa en güzel örnek olarak gönderilen Hz. Peygamber, dualarında sadece “Ya Rabbi, Allah'ım” demez, en güzel isimleri ile Allah’a yalvarırdı. Mesela, şu duasına bakalım: “Ey kalpleri çeviren Allahım. Kalbimi dinin üzere sabit kıl!” (Müslim, Kader, 17)  “O Allah Hayy’dır. Ondan başka ilah yoktur. O halde, dini yalnız O’na has kılarak, halis bir şekilde O’na dua edin!”(Mü’min, 65) İhlas, dinin en mühim esaslarından biridir. Yapılan bir şeyin sadece Allah için yapılmasını ifade eder. İhlasın zıddı, riyadır, gösteriştir. Sözgelimi, bir din görevlisi insanların önünde dua ederken coşkuyla istese, fakat yalnız dua ettiğinde sönükleşse, ihlastan uzaklaşmış olur. 


***
“Allahın lütfundan isteyin!” (Nisa, 32)
Yani, başkalarına verilen servet-makam- ilim gibi şeylere bakıp ta, kıskançlıkla “bu niye ona verildi? Aslında bana verilmeliydi. Ben buna daha layıkım” demeyiniz. Çünkü, belki de onun size verilmemesi hakkınızda daha hayırlıdır. Dolayısıyla siz Rabbinize yöneliniz, O’nun lütuf ve kereminden isteyiniz. O, hakkınızda hayırlı olanı elbette bilir, ona göre verir. O’nun rahmet hazineleri ne biter, ne de tükenir. Bu meselede, şu esasları göz önünde bulundurmak lazımdır:
- Mülk Allahındır. O, mülkünde istediği gibi tasarruf eder. İnsana düşen, verilmeyene göz dikmek değil, verilene şükretmektir.
- İnsan eğer şükretse, Allah daha fazla verecektir. Çünkü, tekitli bir şekilde şöyle demektedir:
“Eğer şükrederseniz, gerçekten artırırım.” (İbrahim, 7)
- Hayır zannettiğimiz şer, şer zannetiğimiz hayır olabilir. Kur’an şöyle bildirir:
“Bir şey hoşunuza gitmezken sizin için hayırlı olabilir. Sevdiğiniz bir şey de şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)
Mesela, insan hırs ile mal ister. Fakat Karun gibi bunu kibir ve gurura vesile yapacaksa, ona verilmemesi hayırlı olur. Veya insan ısrarla ilim ister. Fakat ilmiyle dalalete sapacaksa, verilmemesi rahmet olur. Onun için, Allahtan birşey isterken “Allahım, senin lütfundan isterim. Eğer bu istediğim hayırlıysa ver. Değilse, hakkımda hayırlı olanı nasip et!” demeli ve Allaha tam tevekkül etmelidir.
- Allah mutlak adalet sahibidir. Zulümden münezzehtir. Elbette kimin neye layık olduğunu bilir ve ona göre verir

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...