17 Nisan 2018

"İsrâ ve Mirac Mucizesi"


1007

İsrâ ve Mirac Mucizesi 
HZ. MUHAMMED'İN HAYATI 
İsrâ ve Mirac Kelimelerinin Mânâları İsrâ ve Mirac Hadisesinin Tarihi İsrâ ve Miracın Ruhen mi, Bedenen mi Vuku Bulduğu Meselesi İsrâ Hadisesinin Kur’an-ı Kerîm’de Açıklanışı İsrâ ve Mirac Mucizesi Hadisesini Rivayet Eden Erkek ve Kadın Sahabiler Peygamberimiz (a.s.)’ın Göğsünün Yarılıp Kalbine İman ve Hikmet Dolduruluşu: Burak’ın Getirilişi ve Peygamberimiz (a.s.)ın Ona Bindirilişi Peygamberimiz (a.s.)ın İmam Olup Peygamberlere Namaz Kıldırışı Peygamberimiz (a.s.)ın Sunulan İçeceklerden Sütü Tercih Edişi Peygamberimiz (a.s.)ın Göklere Çıkarılışı ve Orada Bazı Peygamberlerle Karşılaşıp Selamlaşması İbrahim (a.s.)ın, Cennete Çokça Fidan Dikmelerini Müslümanlara Tebliğ Etmesini Peygamberimiz (a.s.)a Tavsiye Edişi Sidretü’l-Müntehâ’ya Yükseliş Refref ve Öteler Ötesindeki Buluşma Kur’ân-ı Kerîm’in Mirac Hakkındaki Açıklaması Cennetü’l-Me’vâ, Kürsî ve Arş Mirac Mülâkatında Peygamberimiz (a.s.)a Verilenler Mirac Gecesinde Peygamberimiz (a.s.)ın Cennete Götürülüşü Peygamberimiz (a.s.)a Cehennemin Gösterilişi Peygamberimiz (a.s.)ın Mekke’ye Dönüşü Abdulmuttalib Oğullarının Peygamberimiz (a.s.)ı Aramaya Çıkışları İsrâ ve Mirac Mucizesinin Kureyş Halkına Haber Verilişi Müşriklerin Peygamberimiz (a.s.)a Beytü’l-Makdis ve Beytü’l-Makdis Mescidi Hakkında Sorular Sormaları Müşriklerin Kervanları Hakkındaki Soruları İslam Dininin İbadet Esaslarından Namaz Beş Vakit Namazın Farz Kılınışı ve Vakitlerinin Tarif Edilişi Namazın Peygamberimiz (a.s.)dan Önceki Peygamberlerin Şeriatlarında da Yer Aldığı Beş Vakit Namazdan Önceki Namaz: Teheccüd Namazı Vitir Namazı ve Vakti Peygamberimiz (a.s.)ın Beş Vakit Namazı Kılışı, Kıldırışı Peygamberimiz (a.s.)ın Beş Vakit Farz Namazlarla Birlikte Kıldıkları Sünnetler ve Rekatları Namaza Özenmenin Gerekliliği Kabul Olunan ve Olunmayan Namazın Durumu Beş Vakit Namazı Özenerek Kılan ve Kılmayanların Durumu İSRÂ VE MİRAC MUCİZELERİ İsrâ ve Mirac Kelimelerinin Mânâları İsrâ; gece yürümek, yola gitmek, gece yolculuğu etmek, ettirilmek[1] demektir. 

Mirac da; yükseğe çıkış aracı demektir.[2] İsrâ ve Mirac Hadisesinin Tarihi İsrâ ve Mirac hadisesi nübüvvetin onikinci yılında,[3] Peygamberimiz (a.s.)ın Medine’ye hicretinden onsekiz ay[4] veya onaltı ay[5] veya ondört ay,[6] ya da bir yıl önce vuku bulmuştur.[7] Bunun; Hicretten sekiz ay önce,[8] Recep ayında[9], Recep ayının yirmiyedinci gecesinde vuku bulduğu da rivayet edilir. [10] Daha başka rivayetler de vardır.[11] İsrâ ve Miracın Ruhen mi, Bedenen mi Vuku Bulduğu Meselesi İsrâ ve Miracın, her ne kadar ruhen vuku bulduğu da rivayet edilmekte ise de;[12] selef ve halefi[13] hadis ve kelam âlimleri[14] topluluğunun mezhebine göre, Peygamberimiz (a.s.) geceleyin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksaya uykuda ve ruhen değil uyanık iken, bedeni ve ruhu ile birlikte, Burak üzerinde isra buyrulmuş, gece yolculuğu ettirilmiş; getirilen Miraç ile de, oradan ruhen değil-yine bedeni ve ruhu ile birlikte, uyanık iken, göklere uruc ettirilmiş, çıkarılmıştır.[15] 

Hak ve gerçek olan budur. Ashab-ı Kiram’dan: 1. Abdullah b. Abbas, 2. Cabirb. Abdullah, 3. Enes b. Malik, 4. Huzeyfe b. Yeman, 5. Hz. Ömer, 6. E bu Hureyre, 7. Malik b. Sa’saa, 8. E bu Habbetü’l-Bedrî, 9. Abdullah b. Mes’ud ile; Tâbiîn’den: 10. Dahhâk, 11. Katâde, 12. Saîd b. Müseyyeb, 13. Saîd b. Cübeyr, 14.Zührî, İbn Zeyd, Hasan, İbrahim, Mücahid, Mesrûk, İkrime, İbn Cüreyc de, bu görüştedirler. 

Ahmed b. Hanbel, Taberî ve Müslümanlardan büyük bir cemaat; hatta, sonraki fakihlerden, muhaddislerden, kelamcılardan ve müfessirlerden pek çoğu da, bu görüştedirler.[16] Bazı ilim adamlarınca; Peygamberimiz (a.s.)a peygamberliğin sâlih rüya ile başlangıcında olduğu gibi, kolaylaştırılmak ve alıştırılmak üzere, İsrâ ve Mirac’ın önce rüyada gösterilmiş, sonra da uyanıklık halinde yaptırılmış olabileceği de muhtemel görülerek, bu husustaki uyku ve uyanıklık rivayet­leri bağdaştırılmak istenilmiştir.[17] Peygamberin rüyalarının vahiy hükmünde bulunduğu,[18] kendilerinin gözleri uyuşa da kalblerinin uyumadığı mâlûmdur.[19] 

 İsrâ Hadisesinin Kur’an-ı Kerîm’de Açıklanışı Yüce Allah, İsrâ hadisesini, Kur’ân-ı Kerîım’incie şöyle açıklar: “Kulunu (Muhammed (a.s.)) bir gece Mescid-i Haram’dan (alıp) Mescid-i Aksa’ya kadar götüren (Allah’ın sânı, her türlü noksanlardan) münezzehtir. (O Mescid-i Aksâya ki) biz, onun etrafına, bereket verdik. (Bu gece yolculuğunu) ona (o kulumuza), âyetlerimizden bazısını gösterelim diye (yaptırdık). Şüphesiz ki, O, (asıl) O, (herşeyi) hakkıyla işiten, (herşeyi) hakkıyla görendir!”[20] İsrâ ve Mirac Mucizesi Hadisesini Rivayet Eden Erkek ve Kadın Sahabiler 1. Enes b. Malik, 2. Ebu Hureyre, 3. Abdullah b. Abbas, 4. Abdullah b. Mes’ud, 5. Ebu Saîd el-Hudrî, 6. Ümmü Hani binti Ebi Talib, 7. Malik b. Sa’saa, 8. Şeddad b. Evs, 9. Ebu Zerr el-Gıfârî, 10. Hz. Ümmü Seleme, 11. Hz.Âişe, 12. Esma binti Ebu Bekir, 13. Abdullah b. Ebi Sebre, 14. Übeyyb.Ka’b, 15. Büreyde b. Husayb, 16. Cabir b. Abdullah, 17. Huzeyfe b. Yeman, 18. Semûre b. Cündüb, 19. Sehl b.Sa’d, 20. Suheyb b. Sinan, 21. Abdullah b. Ömer, 22. Abdullah b. Es’ad b. Zürâre, 23. Abdurrahman b. Kurt, 24. Hz. Ömer, 25. Hz. Ali, 26. Ebu Eyyub Halid b. Zeyd el-Ensarî 27. Abdullah b. Seddad, 28. Ebu’l-Hamrâ, 29. Ebu Leyla, 30. Ebu Ümâme, 31. Abdullah b. Amr b.Âs, 32. Ebu Habbetu’l-Bedrî.[21]  
Peygamberimiz (a.s.)’ın Göğsünün Yarılıp Kalbine İman ve Hikmet Dolduruluşu: Mekke’de, İsra ve Mirac gecesinde, Cebrail (a.s.) inip peygamberimiz (a.s.)ın göğsünü yardı ve kalbini çıkardı. Kalbinin içini Zemzem suyu ile yıkadıktan sonra, içi hikmet ve imanla dolu altın bir tas getirip Peygamberimiz (a.s.)ın kalbinin içine boşalttı ve göğsünü kapadı.[22] Burak’ın Getirilişi ve Peygamberimiz (a.s.)ın Ona Bindirilişi Yatsıdan sonra,[23] Peygamberimiz (a.s.)ın binmesi için, katırdan küçük, merkepten büyük olan,[24] Cârud diye anılan,[25] katırla merkep arası,[26] beyaz,[27] uzun,[28] gemi vurulmuş ve eğerlenmiş olarak,[29] bir hayvan; Burak getirildi.[30] Burak’a, Peygamberimiz (a.s.)dan önceki peygamberler de binmişlerdi.[31] Nitekim, İbrahim (a.s.) da, ona binip; önüne Hz. İsmail’i, terkisine de Hz. Hacer’i bindirerek Mekke’ye getirmişti.[32] İbrahim (a.s.), Beyt-i Haram’ı ziyaret için onun üzerinde gelir giderdi.[33] Burak’a Burak isminin verilişi, ya renginin son derecede parlak oluşundan, ya da hızlı gidişinin berki, şimşeği andırışından dolayı idi.[34] Burak’ın iki bacağında iki kanadı vardı ki, ayaklarını onlarla itip hızlandırırdı.[35] Peygamberimiz (a.s.) Burak’a binmek üzere yaklaşınca, Burak, Peygamberimiz (a.s.)a karşı, nazlanırcasına, hırçınlaştı. 

Cebrail (a.s.), elini onun yelesinin üzerine koyup: “Ey Burak! Sen şu yaptığından utanmıyor musun?![36] Sen Muhammed’e mi bunu yapıyorsun?![37] Ey Burak![38] Vallahi,[39] Allah’ın Muhammed’den önceki kullarından,[40] Allah katında bundan daha şerefli bir kimse senin üzerine binmemiştir![41] Sakin ol!” deyince,[42] Burak utandı,[43] ter döktü.[44] Uysallaşıp sakinleşti. Peygamberimiz (a.s.) Burak’ın üzerine bindi.[45] Peygamberimiz (a.s.)la Cebrail (a.s.), birbirlerini bırakmaksızın, Mescid-i Aksa’ya doğru yollandılar. Burak; ayağını, gözünün alabildiği yerin en son noktasına basıyordu.[46] Bir müddet gittikten sonra, Cebrail (a.s.), Peygamberimiz (a.s.)a: “İn de, namaz kıl!” dedi. Peygamberimiz (a.s.) indi ve orada namaz kıldı. Cebrail (a.s.): “Sen nerede namaz kıldın, biliyor musun? Sen Tûr-u Sînâ’da namaz kıldın! Yüce Allah, Musa (a.s.)la orada konuşmuştu!” dedi.[47] Nihayet, Beytü’l-Makdis’e ulaşıldı, Peygamberimiz (a.s.), orada Burak’ı kendisinden önceki peygamberlerin onu bağlayageldikleri halkaya bağladı.[48] Peygamberimiz (a.s.)ın İmam Olup Peygamberlere Namaz Kıldırışı Peygamberimiz (a.s.), Beytü’l-Makdis Mescidine (Mescid-i Aksa’ya) girdi.[49] İçlerinde İbrahim, Musa ve İsa (a.s.)ların da bulunduğu[50] bazı peygamberler orada Peygamberimiz (a.s.) için toplanmış bulunuyorlardı. Cebrail (a.s.), Peygamberimiz (a.s.)ı ileri sürdü.[51] Peygamberimiz (a.s.) onlara imam oldu.[52] 

Orada iki rekat namaz kıldı,[53] kıldırdı.[54] Cebrail (a.s.), Peygamberimiz (a.s.)a: “Kureyşîler Allah’ın bir şeriki bulunduğunu, Hıristiyanlar da Allah’ın bir oğlu olduğunu iddia ediyor­lar! Sen, sor şu peygamberlere bakalım: Yüce Allah için, şerik veya oğul olur mu?!” dedi.[55] Peygamberimiz (a.s.) onlara sordu. Onlar; “Biz tevhid ile, Allah’ın bir oluşu inancını tebliğ etmek üzere gönderildik!” dediler.[56] Yüce Allah’ın vahdaniyetini, birliğini ikrar ettiler.[57] Peygamberimiz (a.s.)ın Sunulan İçeceklerden Sütü Tercih Edişi Peygamberimiz (a.s.)a iki kap getirildi ki; kabın birisinde şarap, diğerinde süt vardı.[58] “Bunlardan hangisini istersen, al!” denildi.[59] Peygamberimiz (a.s.) onlara baktı.[60] Şarabı bırakıp[61] sütü seçti,[62] aldı,[63] içti.[64] Cebrail (a.s.), Peygamberimiz (a.s.)a: “Sen fıtratı seçtin,[65] fıtrata isabet ettin![66] Fıtrata yöneltildin![67] Hamdolsun Allah’a ki, seni fıtrata yöneltti.[68] Eğer sen şarabı almış olsaydın, [69] senden sonra [70] ümmetin azardı. [71] Sütü tercih etmekle sen de fıtratla yöneltildin, ümmetin de fıtrata yöneltildi. [72] Şarap size haram kılındı!” dedi. [73] 

 Peygamberimiz (a.s.)ın Göklere Çıkarılışı ve Orada Bazı Peygamberlerle Karşılaşıp Selamlaşması Cebrail (a.s.), Peygamberimiz (a.s.)ı Beytü’l-Makdis’teki Sahra’nın [Sahre’nin] üzer­ine çıkardı. Peygamberimiz (a.s.), bakınca, orada, tabanı Sahra’da, tepesi semada, meleklerin inip çık­tıkları, bakanların ondan daha güzel birşey görmedikleri bir Mirac’ın kurulu olduğunu gördü![74] İbn İshak’ın (85-151 Hicrî), kendilerini herhangi bir kusurla kusurlayamayacağı kimselerin kendisine Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayet ettiklerini açıklayarak bildirdiğine göre: Peygamberimiz (a.s.) buyurmuştur ki: “Beytü’l-Makdis’te olanlardan boşaldıktan sonra, Mirac’a götürüldüm. Ben, şimdiye kadar, ondan daha güzel birşey görmedim. O, öyle birşeydir ki; ölünüz, ölüm anında gözlerini ona diker![75] 

Âdem oğullarının ruhları, göklere onun üzerinde çıkarılır!”[76] Sahibim Cebrail beni kanadının üstüne koydu,[77] ona yükseltti.[78] Gök kapılarından, Hafaza diye anılan kapıya kadar çıkardı.”[79] Peygamberimiz (a.s.)ın, Sidretül-Müntehâya kadar, göklere yükselişi hep bu Miraç ile olmuştur.[80] Dünya semasına varılınca, Cebrail (a.s.),[81] o göğün kapısını çaldı.[82] Bekçisi olan meleğe: “Aç!” dedi. “Kimdir o?” [83] “Kimsin sen?” denildi.[84] Cebrail (a.s.): “Cebrail’im!” dedi. “Yanında kimse var mı?” diye soruldu. Cebrail (a.s.): “Yanımda Muhammed ((a.s.)) var!” dedi. “O (Miraç için), gönderildi mi?” diye soruldu. Cebrail (a.s.): “Evet! Gönderildi” dedi.[85] Kapı açılıp dünya semasının üstüne çıktıkları zaman, orada oturan, sağında ve solunda birtakım karaltılar bulunan, sağına baktıkça gülen, soluna baktıkça da ağlayan bir zât ile karşılaşırlar.[86] Cebrail (a.s.), Peygamberimiz (a.s.) a: “Selam ver ona!” dedi. Peygamberimiz (a.s.) selam verdi. O da, Peygamberimiz (a.s.)ın selamına mukabele etti[87] ve “Hoşgeldin, safa geldin salih peygamber! Salih oğlum!” dedi. 

Peygamberimiz (a.s.), Cebrail (a.s.) a: “Kim bu?” diye sordu.[88] Cebrail (a.s.): “Bu, atan Âdem ((a.s.))’dır.[89] Sağındaki ve solundaki şu karaltılar da, onun soyundan gelen çocuklarının ruhlarıdır. Onlardan, sağında olanlar Cennetlik, solunda olan karaltılar da Cehennemliktirler! Sağına bakınca güler, soluna bakınca da ağlar!” dedi. Sonra, ikinci kat göğe yükseldiler.[90] Cebrail (a.s.) o göğün kapısını çaldı. [91] Bekçisine: “Aç!” dedi. “Kimdir o?”[92] “Kimsin sen?” denildi.[93] Cebrail (a.s.): “Cebrail’im!” dedi. “Yanında kimse var mı?” diye soruldu. Cebrail (a.s.): “Muhammed ((a.s.)) var!” dedi. “O (Miraç için), gönderildi mi?” diye soruldu. Cebrail (a.s.): “Evet!” deyince, göğün kapısı açıldı.[94] İkinci semada, teyze oğulları olan İsa b. Meryem ve Yahya b. Zekeriyya (a.s.)larla karşılaştılar.[95] Cebrail (a.s.): “Bunlar, Yahya ve İsa ((a.s.))’dır. Selam ver onlara!” dedi. Peygamberimiz (a.s.) selam verdi. Onlar da, Peygamberimiz (a.s.)ın selamına mukabele ettiler ve: “Hoş geldin, safa geldin salih kardeş! Salih peygamber!” dediler.[96] Ve hayır dua ettiler.[97] İsa (a.s.); orta boylu, hamamdan çıkmış gibi kırmızıya çalar ak benizli,[98] düz saçlı[99] ve yüzü çok benli idi.[100] Sonra, üçüncü kat göğe yükseldiler. Cebrail (a.s.) göğün kapısını çaldı. 

Göğün bekçisine: “Aç!” dedi. “Sen kimsin?” denildi. Cebrail (a.s.): “Cebrail’im!” dedi. “Yanında kim var?” diye soruldu. Cebrail (a.s.): “Muhammed ((a.s.)) var!” dedi. “O (Miraç için), gönderildi mi?” diye soruldu. Cebrail (a.s.): “Gönderildi!” dedi. Kapı açılınca, kendisine güzelliğin yarısı verilmiş olan Yusuf (a.s.)la karşılaştılar.[101] Peygamberimiz (a.s.): “Ey Cebrail! Kim bu?” diye sordu. Cebrail (a.s.): “Bu, senin kardeşin Yusuf b. Yakub ((a.s.))’dur![102] Selam ver ona!” dedi. Peygamberimiz (a.s.) selam verdi. O da, Peygamberimiz (a.s.)ın selamına mukabele ettikten sonra: “Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih peygamber!” dedi.[103] Sonra, dördüncü kat göğe yükseldiler. Cebrail (a.s.) göğün kapısını çaldı. “Sen kimsin?” denildi. Cebrail (a.s.): “Cebrail’im!” dedi. “Yanında kimse var mı?” diye soruldu. Cebrail (a.s.): “Muhammed ((a.s.)) var!” dedi. “O (Miraç için), gönderildi mi?” diye soruldu. Cebrail (a.s.): “Gönderildi!” dedi. Göğün kapısı açılınca, İdris (a.s.)la karşılaştılar. [104] Peygamberimiz (a.s.), Cebrail (a.s.) a: “Kim bu?” diye sordu.[105] Cebrail (a.s.): “Bu, İdris ((a.s.))’dır. Selam ver ona!” dedi. Peygamberimiz (a.s.) selam verdi. O da, Peygamberimiz (a.s.)ın selamına mukabele ettikten sonra, Peygamberimiz (a.s.)a: “Hoşgeldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih peygamber!” dedi.[106] 

Ve hayır dua etti. Bundan sonra, beşinci kat göğe yükseldiler. Cebrail (a.s.) göğün kapısını çaldı. “Sen kimsin?” denildi. Cebrail (a.s.): “Cebrail’im!” dedi. “Yanında kimse var mı?” diye soruldu. Cebrail (a.s.): “Muhammed ((a.s.)) var!” dedi. “O (Miraç için), gönderildi mi?” diye soruldu. “Gönderildi!” cevabıyla mukabele edildi. Göğün kapısı açılınca, orada Harun b. İmran ((a.s.))’la karşılaştılar.[107] Kendisi, ak saçlı, gür ve ak sakallı idi. Son derece güzel yüzlü idi. Peygamberimiz (a.s.): “Ey Cebrail! Kim bu?” diye sordu. Cebrail (a.s.): “Bu, kavmi içinde sevdirilmiş Harun ((a.s.))’dır![108] Selam ver ona!” dedi. Peygamberimiz (a.s.) selam verdi. O da, Peygamberimiz (a.s.)ın selamına mukabele ettikten sonra, Peygamberimiz (a.s.)a: “Hoşgeldin! Safa geldin salih kardeş! Salih peygamber!” dedi.[109] Hayır dua etti. Sonra, altıncı kat göğe yükseldiler. Cebrail (a.s.) göğün kapısını çaldı. “Sen kimsin?” denildi. Cebrail (a.s.): “Cebrail’im!” dedi. “Yanında kimse var mı?” diye soruldu. Cebrail (a.s.): “Muhammed ((a.s.)) var!” dedi. “O (Miraç için), gönderildi mi?” diye soruldu. Cebrail (a.s.): “Gönderildi!” dedi. Göğün kapısı açılınca, orada Musa ((a.s.)) ile karşılaştılar.[110] Musa (a.s.); uzun boylu, esmer tenli,[111] yüksek burunlu,[112] kulaklarına kadar uzanan düz saçlı ,[113] hafif etli idi. [114] Sanki, Şenue kabilesi erkeklerinden biri![115] Peygamberimiz (a.s.): “Ey Cebrail! Kim bu?” diye sordu.[116] Cebrail (a.s.): “Bu, kardeşin Musa b. İmran ((a.s.))’dır![117] Selam ver ona!” dedi. Peygamberimiz (a.s.) selam verdi. O da, Peygamberimiz (a.s.)ın selamına mukabele ettikten sonra, Peygamberimiz (a.s.)a: “Hoşgeldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih peygamberin [118] Ümmî peygamber!” dedi.[119] Ve hayır dua etti. Sonra, yedinci kat göğe yükseldiler. Cebrail (a.s.) göğün kapısını çaldı. “Sen kimsin?” denildi. Cebrail (a.s.): “Cebrail’im!” dedi. “Yanında kim var?” diye soruldu. Cebrail (a.s.): “Muhammed ((a.s.)) var!” dedi. “O (Miraç için), gönderildi mi?” diye soruldu. Cebrail (a.s.): “Gönderildi!” dedi. Göğün kapısı açılınca, orada İbrahim (a.s.)la karşılaştılar ki, kendisi sırtını Beyt-i Mâmur’a dayanış,[120] Beyt-i Mamur’un kapısının önündeki bir kürsü üzerinde oturuyordu.[121] 

Beyt-i Mâmur’a her gün yetmiş bin melek girer, girenler de bir daha geri dönmezdin.[122] Peygamberimiz (a.s.), Cebrail (a.s.)a’a bunun ne olduğunu sordu. Cebrail (a.s.): “Bu, Beyt-i Mâmur’dur!” dedi.[123] İbrahim (a.s.) için de: “Selam ver ona!” dedi. Peygamberimiz (a.s.) selam verdi. O da, Peygamberimiz (a.s.)ın selamına mukabele ettikten sonra, Peygamberimiz (a.s.)a: “Hoşgeldin! Safa geldin! Salih oğlum! Salih peygamber!” dedi.[124] Kendisi, çok yaşlı, ulu ve heybetli bir zât idi.[125] Ona, soyundan gelen çocuklarından simaca en çok benzeyeni de, Peygamberimiz (a.s.)dı.[126] Peygamberimiz (a.s.), Cebrail (a.s.)a: “Ey Cebrail! Kim bu?” diye sordu.[127] Cebrail (a.s.) da: “Bu, atan İbrahim (a.s.)dır!” dedi.[128] İbrahim (a.s.)ın, Cennete Çokça Fidan Dikmelerini Müslümanlara Tebliğ Etmesini Peygamberimiz (a.s.)a Tavsiye Edişi İbrahim (a.s.), Peygamberimiz (a.s.)a: “Ümmetine[129] benden selam söyle![130] Onlara emret![131] Haber ver [132] de, Cennete fidan dikmeyi çoğaltsınlar! [133] Çünkü, Cennetin toprağı güzel, [134] suyu tatlı [135] arzı da geniş [136] ve düzlüktür!” dedi.[137] Peygamberimiz (a.s.): “Cennete dikilecek fidan nedir?” diye sordu.[138] İbrahim (a.s.): “Cennete dikilecek fidan ‘Sübhânallâhi velhamdülillâhi ve lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber’dir” dedi. Yani: “Allah her noksandan münezzehtir. 

Bütün övmeler, övülmeler Allah’a mahsustur. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur! Allah, en büyüktür! [139] Bütün güç, kuvvet, ancak Allah’ındır, Allah iledir!” [140] Sidretü’l-Müntehâ’ya Yükseliş Cebrail (a.s.), Peygamberimiz (a.s.)ı, yedinci kat göğün üzerinde bulunan ve Allah’tan başkasınca bilinmeyen makamlara yükseltti. [141] Sidretü’l-Müntehâya kadar götürdü, [142] yükseltti. [143] “Bu, Sidretü’l-Müntehâ’dır!” dedi. [144] Sidretül-Müntehâ; kökü altıncı kat gökte ve gövdesi, dallan yedinci kat göğün üzerinde, [145] gölgesiyle bütün gökleri ve Cenneti gölgeleyen, [146] yaprakları fil kulakları gibi, meyveleri küpler kadar., bir ağaçtı ki, onu Yüce Allah’ın celâl ve azamet nurunun tecellisi kapladıkça kaplamış, [147] öyle renklere bürümüş, [148] yakut veya zümrüt veya benzeri cevherlere [149] çevirmiş, [150] o kadar güzelleştirmişti ki, Allah’ın yarattıklarından hiçbiri, onun güzelliğini tavsif edemezdin[151] Sidretü’l-Müntehâ ki; Bütün peygamberlerin ve meleklerin işleri ona varır, dayanır.[152] Yaratıkların ilmi onda nihayet bulur, onun yukarısında olanlar hakkında hiçbir bilgileri bulunmaz! [153] Yeryüzünden semaya çıkan, onda nihayet bulur.[154] Alınacağı zaman da, ondan alınır.[155] Refref ve Öteler Ötesindeki Buluşma Peygamberimiz (a.s.)ın bildirdiklerine göre; Cebrail (a.s.), Peygamberimiz (a.s.)ı yukan götüre götüre, nihayet (kaza ve kaderi yazan) kalemlerin cızırtılarını işitecek kadar yüksek bir yere çı kardı. [156] Peygamberimiz (a.s.); Cennetten, yemyeşil bir Refref (ipek döşek)’in birden ufku kapladığını, doldurduğunu gördü.[157] Peygamberimiz (a.s.), onun (Refref in) üzerine oturdu. Cebrail (a.s.), Peygamberimiz (a.s.)dan ayrıldı.[158] Peygamberimiz (a.s.); Aziz ve Cebbar olan Rabbine yükseltilip yaklaştırıldı.[159] Kendisinden bütün sesler kesildi .[160] Peygamberimiz (a.s.), Yüce Rabbinin: “Korkmaya Muhammedi Yaklaş!” buyruğunu işitmeye başladı. [161] Nihayet, hiçbir kimsenin hiçbir zaman erişememiş olduğu Yakınlık Makamına, İlahî Kabule, İlahî İkram ve İhsana nail oldu![162] 

İbn Abbastan rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (a.s.): “Ben, Yüce Rabbimi gördüm!” buyurmustur. [163] Peygamberimiz (a.s.); Cebrail (a.s.)ın da, Mele-i A’lâ’da, Allah korkusu ve saygısın­dan, eskimiş deve çuluna benzediğini görmüştür. [164] Yüce Allah; Miraç gecesinde, Peygamberimiz (a.s.)a vahyetmek istediğini, istediği gibi vahyetti.[165] Yüce Allah, İbrahim (a.s.)ı haliliyet ile, Musa (a.s.)ı kelamı ile, Muhammed (a.s.)ı da rü’yetle mümtaz kılmıştır. [166] Kur’ân-ı Kerîm’in Mirac Hakkındaki Açıklaması Mirac hadisesi, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanır: “Battığı zaman, yıldıza andolsun ki: Sahibiniz (doğru yoldan) sapmadı, bâtıla da inanmadı. O, kendi (rey ve) hevâsından söylemez! O (Kur’ân), kendisine (Allah tarafından) ilka edilegelen vahiyden başka (birşey) değildir. Onu (Kur’ân’ı, ona) müthiş kuvvetlere mâlik olan (Cebrail) öğretti (ki, o) akıl ve reyinde kâmil (bir melek)dir, hemen (kendi suretine girip) doğruldu. O (Cebrail), en yüksek ufukta idi. Sonra (ona) yaklaştı derken, sarktı. İki yay kadar, ya da daha yakın olduğunda, kuluna vahyetti. Onun (gözünün) gördüğünü, kalbi yalanlamadı. Şimdi, siz onun bu görüşüne karşı, kendisiyle mücadele mi edeceksiniz?! Andolsun ki, o, onu, diğer bir defa da Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında gördü ki, Cennetü’l-Me’vâ onun yanındadır. O (gördüğü)zaman, Sidre’yi, buruyordu onu, bürümekte olan! Onun göz(ü gördüğünden) ne şaştı, ne de aştı! Andolsun ki: O, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını görmüştür.” [167] 

Cennetü’l-Me’vâ, Kürsî ve Arş Sidretül-Müntehâ’nın yanında bulunan Cennetü’l-Me’vâ, Arş’ın sağında olup, şehit ruhlarının durağıdır.[168] Yedi kat gökler ve yerler, Kürsî karşısında, çöl ortasına atılmış bir halka; [169] Kürsî de, Arş karşısında, çöl ortasına atılmış bir halka gibi kalır![170] Mirac Mülâkatında Peygamberimiz (a.s.)a Verilenler Peygamberimiz (a.s.)a Mirac mülakatı sonunda şu üç şey verildi: Elli vakit namaz sevabına denk, beş vakit namaz verildi. Bakara sûresinin son âyetleri verildi. Peygamberimiz (a.s.)ın ümmetinden olup da, Allah’a şerik koşmayanlardan Mukhimat bağışlandı.[171] Yüce Allah: “Yâ Muhammedi Bu namazlar, her gün ve gecede,[172] beş namazdır![173] Amma, her namaz için, on sevab vardır![174] Bu, yine, elli namaz demektir.[175] Bende söz bir olur, değişmez![176] Her kim, bir hayr işlemek ister ve onu yapmazsa, o kimseye (bu iyi niyetinden dolayı) bir sevab yazılır, yaparsa on sevab yazılır. Her kim de, bir kötülük yapmak ister, onu yapmazsa, ona birşey yazılmaz. O kötülüğü yaparsa, bir günah yazılır!” buyurdu.[177] Bakara sûresinin son iki ayetinde de, meâlen şöyle buyurulur: “O Peygamber de kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Onlardan her biri: Allah’a, Allah’ın meleklerine, Allah’ın kitablarına, Allah’ın peygamberlerine inandı. Peygamberlerin hiçbirini, diğerlerinin arasından ayırmayız! (Hepsine inanırız.) Dinledik! (Emrine) itaat ettik! Ey Rabbimiz! Mağfiretini dileriz! Son varış(ımız) ancak Sanadır!1 dediler. 

Allah, hiçbir kimseye, gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. (Herkesin) kazandığı (hayır) kendi yararınadır. Yaptığı (şer) de kendi zararınadır. Ey Rabbimiz! Unuttuk yahut yanıldık ise, bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bizden önceki (ümmet)lere yüklediğin gibi, üstümüze ağır bir yük yükleme! Ey Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimizi, bize yükleme! Bizden (sâdır olan günahları) sil, bağışla! Bizi yarlığa! Bizi esirge! Sen bizim Mevlâmızsın! Artık, kâfirler güruhuna karşı da, bize yardım et!”[178] Mukhimat; insanı Cehenneme sürükleyen büyük ve tehlikeli günahlar, demektir.[179] Peygamberimiz (a.s.), bir gün: “İnsanı helake sürükleyen yedi şeyden sakınınız!” buyurmuştu. “Yâ Rasûlallah! Nedir bu tehlikeli şeyler?” diye sordular. 

Peygamberimiz (a.s.): Allah’a şerik koşmak, Sihir (büyü) yapmak, Yüce Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi, haksız yere öldürmek, Faiz yemek, Yetim malı yemek, Savaş meydanından kaçmak, Zinadan korunan, böyle birşey hatırından bile geçmeyen Müslüman kadınlarına zina isnad etmektir!” buyurdu.[180] Mirac Gecesinde Peygamberimiz (a.s.)ın Cennete Götürülüşü Yüce Allah, Peygamberimiz (a.s.)a vahyedeceğini vahyettikten sonra, Peygamberimiz (a.s.), Cebrail (a.s.) tarafından Cennete götürüldü.[181] Cennetin eni, göklerle (altlarındaki) yer kadar olup.[182] Peygamberimiz (a.s.) orada: İnciden, yakuttan, zebercetten.. köşkler,[183] İnciden kubbeler (kubbeli evler) gördü. 

Cennetin toprağını da, misk kokar bir halde buldu.[184] Peygamberimiz (a.s.), Cennette; İki yanında içi boş inciden yapılmış kubbeler (kubbeli evler) dizili bir ırmak da gördü[185] ki, inci, yakut çakılları ve misk üzerinde akıp gidiyordun [186] Peygamberimiz (a.s.): “Ey Cebrail! Nedir bu?” diye sordu.[187] Cebrail (a.s.): “Bu, sana Yüce Allah’ın vermiş olduğu[188] Kevser ırmağıdır!” dedi.[189] Kevser ırmağının suyu da, baldan daha tatlı ve sütten daha ak idi.[190] Peygamberimiz (a.s.)a Cehennemin Gösterilişi Peygamberimiz (a.s.); dünya semasında kendisini güleryüzle karşılayan melekler arasında, yüzü hiç gülmeyen, Cehennemin hâzini, bekçisi Malik adındaki bir melekle de karşılaşmıştı. Peygamberimiz (a.s.), onun kim olduğunu Cebrail (a.s.)dan sorup öğrenince, Cebrail (a.s.)a: “Cehennemi bana göstermesini ona emretmez misin?” diye sormuştu. Cebrail (a.s.) da: “Olur!” diyerek Cehennemin bekçisi Malik’e: “Ey Malik! Muhammed ((a.s.))’e Cehennemi göster!” demişti. Malik; Cehennem’in üzerinden örtüsünü açınca, Cehennem öyle kaynamaya ve kabarmaya başladı ki, Peygamberimiz (a.s.) onun gördüğü herşeyi yakalayıp yakıvereceğini sandı. Hemen, Cebrail (a.s.)a: “Ey Cebrail! Malik’e emret de, onu yerine geri çevirsin!” buyurdu. Cebrail (a.s.) da, Cehennemi yerine çevirmesi için, Malik’e emretti. 

O da, Cehenneme: “Sakin ol!” dedi. Cehennem, çıkmış olduğu yerine girince, Malik onun üzerine örtüsünü tekrar örttü.[191] Peygamberimiz (a.s.); Cehennemdeki susuzluk azaplarını, azap zincirlerini, azap yılan ve akreplerini, oradaki azaplardan daha bazılarını da gördü.[192] Peygamberimiz (a.s.), bir hadis-i şeriflerinde: “Eğer benim bildiğimi sizler de bilmiş olsaydınız, muhakkak ki, pek az güler ve çok ağlardınız!” buyurmuştur.[193] Peygamberimiz (a.s.)ın Mekke’ye Dönüşü Peygamberimiz (a.s.), Mekke’ye dönmek üzere, Beytü’l-Makdis Mescidinin kapısına bağladığı Burak’a binip[194] Mekke’ye döndü.[195] 

Peygamberimiz AIeyhisselamin İsrâ ve Miracı, bir gece içinde, yatsı namazı ile sabah namazı arasında vuku buldu.[196] Abdulmuttalib Oğullarının Peygamberimiz (a.s.)ı Aramaya Çıkışları Abdulmuttalib oğulları, İsrâ ve Mirac gecesinde, Peygamberimiz (a.s.)ı bulamayınca, ara­maya çıkmışlardı. Hatta, Hz. Abbas, Zîtuvâ’ya kadar gitti. Oralarda, yüksek sesle: “Yâ Muhammedi Yâ Muhammedi” diyerek bağırdı. Peygamberimiz (a.s.): “Lebbeyk!=Buyur!” diye karşılık verince, Hz. Abbas: “Ey kardeşimin oğlu! Sen kavmini geceden beri zahmet ve meşakkate soktun!? Nerede idin?” dedi. Peygamberimiz (a.s.): “Beytü’l-Makdis’e gittim” buyurunca, Hz. Abbas: “Bu gecenin içinde mi?” diye sordu. Peygamberimiz (a.s.): “Evet. Bu gecenin içinde gidip geldim!” buyurunca, Hz. Abbas: “Her halde, senin başına ancak hayır gelmiş olmalıdır!” dedi. 

Peygamberimiz (a.s.): “Benim başıma hayırdan başka birşey gelmemiştir!” buyurdu.[197] İsrâ ve Mirac Mucizesinin Kureyş Halkına Haber Verilişi Peygamberimiz (a.s.); İsrâ ve Miracını Kureyş müşriklerine gidip haber vermek üzere ayağa kalkınca,[198] Ebu Talib’in kızı Ümmü Hani Hatun, Peygamberimiz (a.s.)ın ridasının ucun­dan tutup: [199] “Ey amcamın oğlu![200] Ey Allah’ın peygamberi![201] Sana and veriyorum.[202] Bunu halka 5öyleme![203] Onlar seni yalanlarlar.[204] Üzerler!” dedi. Peygamberimiz (a.s.): “Vallahi, ben bunu onlara söyleyeceğim!” buyurdu.[205] Ümmü Hani Hatun, Habeşli cariyesine: “Yazıklar olsun sana! Git de, Resûlullah (a.s.) o halka ne söylüyor? Halk ona ne söylüyor? Göz kulak ol!” dedi.[206] Peygamberimiz (a.s.) İsrâ ve Miracını Kureyş müşriklerine gidip haber vereceği zaman; “Ey Cebrail!” dedi, “kavmim beni tasdik etmezler” Cebrail (a.s.): “Ebu Bekir seni tasdik eder” dedi. Bunun üzerine, Peygamberimiz (a.s.), gidip, Kabe’nin Hicr diye anılan yerinde ayakta durarak[207] Kureyş müşriklerine İsrâ hadisesini haber verince, onlar şaştılar:[208] 

“Doğrusu, biz şimdiye kadar bunun gibisini hiç işitmedik!?[209] Bu, şaşılacak, inanılmayacak şey! Vallahi, deve Mekke’den Şam’a gidişte bir ayda, dönüşte de bir ayda sürülüp götürülür! Muhammed bir tek gecenin içinde oraya gider de, Mekke’ye dönebilir mi?![210] Biz Beytü’l-Makdis’e, devemizin ciğerlerine, böğürlerine vura vura bir ayda varırız. O oraya bir tek gecenin içinde gitmiş ha?![211] Ey Muhammed! Buna delilin nedir?” dediler[212] ve yalanladılar.[213] Peygamberimiz (a.s.), yalanlanmaktan üzgün bir halde, bir tarafa çekilip oturduğu sırada, yanına Ebu Cehil gelerek oturdu. Alaylı bir tavırla: “Geceleyin yararlandığın birşey var mı?” diye sordu. Peygamberimiz (a.s.): “Evet! Vardır!” buyurdu. Ebu Cehil: “Ne imiş o?” diye sordu. Peygamberimiz (a.s.): “Geceleyin götürüldüm!” buyurdu. Ebu Cehil: “Nereye?” diye sordu. Peygamberimiz (a.s.): “Beytü’l-Makdis’e!” buyurdu. Ebu Cehil: “Sonra da aramızda sabahladın ha?!” dedi. Peygamberimiz (a.s.): “Evet!” buyurdu. Ebu Cehil, Peygamberimiz (a.s.) söylediği sözü inkâr eder korkusu ile, kavmini onun yanı­na çağırmak istedi ve: “Bana söylediğin sözü onlara da söyleyesin diye, kavmini senin yanına çağırmamı uygun görür müsün?” dedi. Peygamberimiz (a.s.): “Olur!” buyurunca, Ebu Cehil: “Ey Ka’b oğulları cemaatı!” diyerek çağırmaya başladı. Meclislerinden silkinip kalkanlar, gelip Peygamberimiz (a.s.)la Ebu Cehil’in yanına oturdu­lar. 

Ebu Cehil, Peygamberimiz (a.s.)a: “Haydi, bana söylediğini, kavmine de söyle!” dedi. Peygamberimiz (a.s.): “Ben geceleyin götürüldüm!” buyurdu. “Nereye?” diye sordular. Peygamberimiz (a.s.): Beytü’l-Makdis’e!” buyurdu. “Sonra da aramızda sabahladın ha?!” dediler. Peygamberimiz (a.s.): “Evet!” buyurunca, Peygamberimiz (a.s.)ın sözünü yalanlamak için, şaşkınlıklarından ve inkârlarından, kimisi ellerini çırptılar, kimisi de ellerini başlarına koydular![214] Kureyş müşrikleri, hemen, Hz. Ebu Bekir’in yanına vardılar. Ona: “Ey Ebu Bekir! Senin sahibin hakkındaki şeyden haberin var mı? O, güya, bu gece Beytü’l-Makdis’e varmış![215] Orada namaz kılmış! Sonra da Mekke’ye dönmüş!?” dediler. Hz. Ebu Bekir: “Siz onun hakkında yalan söylüyorsunuz!” dedi. Müşrikler: “Hayır! Kendisi, şuradaki Mescid’de halka böyle söyledi!” dediler.[216] Hz. Ebu Bekir: “Vallahi, eğer o bunu söyledi ise, muhakkak, doğrudur!” dedi.[217] Müşrikler: “Sen onu doğruluyor,[218] kendisinin bir gecede Beytü’l-Makdis’e gidip sabahtan önce Mekke’ye geldiğini[219] doğru buluyor musun?” dediler. Hz. Ebu Bekir: “Evet![220] Bunda şaşacağınız ne var?[221] Vallahi, ben onu bundan daha uzak olanında, gecenin veya gündüzün herhangi bir saatinde kendi­sine semadan haber geldiğini bana haber verdiğinde tasdik edip duruyorum!”[222] dedikten sonra, Peygamberimiz (a.s.)ın yanına geldi ve: “Ey Allah’ın Peygamberi! Sen şu halka bu gece Beytü’l-Makdis’e gittiğini söyledin mi?” diye sordu. 

Peygamberimiz (a.s.): “Evet!” buyurdu. Hz. Ebu Bekir: “Ey Allah’ın Peygamberi! Onu bana tarif ve tavsif et! Çünkü, ben oraya gitmişimdir” dedi. Beytü’l-Makdis, hemen, Peygamberimiz (a.s.)ın gözünün önüne geldi. Peygamberimiz (a.s.), ona bakarak, Hz.Ebu Bekir’e Beytü’l-Makdis’i birer birertarif etmeye başlamış; anlattıkça, Hz. Ebu Bekir de: “Doğru söylüyorsun! Ben şehadet ederim ki; sen Allah’ın Resûlüsün!” demiştir. Peygamberimiz (a.s.) da: “Ey Ebu Bekir! Sen, Sıddîk’sın!” buyurmuş ve o gün ona Sıddfk ismini vermiştir.[223] Müşriklerin Peygamberimiz (a.s.)a Beytü’l-Makdis ve Beytü’l-Makdis Mescidi Hakkında Sorular Sormaları Müşriklerden, o beldeleri gezmiş ve Beytü’l-Makdis Mescidini görmüş olanlar, Peygamberimiz (a.s.)a: “Sen Beytü’l-Makdis Mescidini bize tarif ve tavsif edebilir misin?” diye sordular. Peygamberimiz (a.s.): “Oraya gittim!” buyurdu ve tarif etmeye başladı. Bazı noktalarda tereddüde düşünce, Beytü’l-Makdis Mescidi Peygamberimiz (a.s.)ın gözünün önüne getirildi ve ona bakarak, müşriklerin sorularını cevapladı. Müşrikler: “Vallahi, tarif ve tavsifte isabet ettin!” dediler.[224] Peygamberimiz (a.s.), bu hususu şöyle anlatır: “Kureyşîler, gezdiğim yerler, özellikle Beytü’l-Makdis hakkında, bana birçok sorular sormaya başladılar ki, ben İsra gecesi onları zihnimde iyice tesbit ve hıfz etmiş değildim. Bunun için, o kadar sıkılmıştım ki, böyle bir sıkıntıya hiç düşmemiştim. Derken, Yüce Allah benimle Beytü’l-Makdis arasındaki uzaklığı kaldırdı da, ne sordularsa, ona bakarak, sorularını birer birer cevapladım.[225] Bana: ‘Beytül-Makdis’in kaç kapısı var?1 diye sordular. Ben de, Beytü’l-Makdis’e bakıp, onlara haber verdim. Bazıları da: ‘Beytü’l-Makdis Mescidinin kaç kapısı var?’ diye sordular. Beytü’l-Makdis Mescidi gözümün önüne dikilince, ona bakıp kapılarını sayarak, onlara bildirdim.”[226] Müşriklerin Kervanları Hakkındaki Soruları Kureyş müşrikleri: “Ey Muhammedi Sen bize kervanımızdan haber ver! O bizim için Beytü’l-Makdis’ten daha önemlidir. [227] Sen onlardan birşeye rastladın mı?” dediler.[228] İçlerinden birisi de: “Yâ Muhammed! Sen şu, şu yerdeki develerimize rastladın mı?” diye sordu. Peygamberimiz (a.s.): “Evet! Vallahi,[229] filan oğullarına rastladım: Onlar bir deve kaybetmişler ve onu aramaya gitmişlerdi.[230] Konak yerlerinde de onlardan hiç kimse yoktu.[231] Susamıştım.[232] Onların içinde su bulunan bir kapları vardı ki, onun üzerine birşey örtmüşlerdi. Örtüsünü açtım ve içindeki suyu içtim. Sonra, üzerini, yine eskisi gibi kapadım. Onların kafilesi, şimdi Beyzâ’dan, Ten’im yokuşundan iniyordun Kafilenin önünde boz, siyah renkli erkek bir deve, devenin üzerinde de birisi siyah, birisi de alaca iki çuval vardır!” buyurunca,[233] Velid b. Mugîre, “Sihirbaz!” dedi.[234] Peygamberimiz (a.s.), sözlerine devamla: “Yanınıza geldikleri zaman, onlara sorun:[235] Kaplarındaki suyu içilmemiş bulmuşlar mıdır?” buyurdu.[236] Müşrikler: “Lât ve Uzzâ’ya andolsun ki, bu bir delildir!” dediler.[237] Peygamberimiz (a.s.): “Şu, şu vadide filan oğullarının kafilesine de rastladım. Onları bir hayvanın gizli sesi ürkütmüş; bir develeri kaçmıştı. Ben kaçan develerinin yerini onlara gösterdim!” buyurdu. Kureyş müşrikleri, Ten’im yokuşuna doğru hızla gitfiler.[238] Peygamberimiz (a.s.)ın verdiği haberleri yalana çıkarma umurlusu ile, kervanı gözlemeye başladılar. Kervan görününce: “Vallahi, işte kervan geliyor! Boz deveyi de en öne sürmüşler!?” dediler.[239] İlk karşılaştıkları deve, kendilerine tarif edildiği gibi idi. Kafileye su kabından sordular. Onlar da, onu su dolu olarak bıraktıklarını, üzerini örttüklerini, fakat sonradan örtüsünü açtıkları zaman içinde su bulamadıklarını haber verdiler. Kureyş müşrikleri, diğer kafilelere de, soracaklarını sordular. “Doğrudur! Vallahi, kendisinin anmış olduğu vadide ürkütüldük ve bir devemiz de kaçtı. Bir adamın sesini işittik ki, o bizi devemize çağırıyordu! Deveyi onun çağırdığı yerde bulduk ve tuttuk!” dediler.[240] Bazılarına göre; işittikleri ses, Peygamberimiz (a.s.)ın sesi idi.[241] Kureyş müşriklerinin, kervanlarındaki develerinin ve hatta çobanlarının sayısına varıncaya kadar, sormadıkları ve Peygamberimiz (a.s.)dan doğru cevaplarını almadıkları birşey kalmadı.[242] Kureyş müşrikleri, kendilerine verilen haberlerin doğru çıktığını gördükleri halde,[243] iman etmedil­er “Bu, açık bir sihirdir![244] Velid b. Mugîre’nin dediği doğru imiş!” dediler.[245] İslam Dininin İbadet Esaslarından Namaz İslâm dininin ibadet esaslarından birincisi olan[246] ve düşman karşısında bile bulunulsa vaktinde kılınması gereken;[247] yaratılışımızın gayesi bulunan[248] namaz; Yüce Yaratanımızı zikretmek, anmak üzere[249] her türlü kötülüklerden geri durmak için[250] kılınır. Namaz; kıyam, kıraat, rükû ve sücud gibi rükünlerden oluşan bir ibadet olup Kufân-ı Kerîm’in müteaddit âyetlerinde bu rükünlerle namaza işaret edilmiş olduğu.[251] hatta rükû ve sücud tesbihleriyle de namazın murad olunduğu görülür. Nitekim: Devrinin tartışmacı bilginlerinden Nâfi b. Ezrak, Abdullah b. Abbas’a: “Beş vakit namaz Kur’ân’da var mı?” diye sorduğu zaman, Abdullah b. Abbas: “Evet! Vardır!” diyerek Rûm sûresinin 17 ve 18. âyetlerini: “Fesübhânallâhi hine tümsûne ve hine tusbihûne velehülhamdü fissemâvâti vel’ardi ve aşiyyen ve hîne tuzhirûne” diyerek okuyup; “‘Hine tümsûne1 akşam namazıdır. Ve hfne tusbihûne1 sabah namazıdır. ‘Ve aşiyyen1 ikindi namazıdır. ‘Ve hîne tuzhirûne’ öğle namazıdır!” dedikten sonra; Nur sûresinin 58. âyetindeki “ve min ba’di salâti’l-ışâi=Bir de, yatsı namazından sonra…” kısmını okumuştur.[252] Beş Vakit Namazın Farz Kılınışı ve Vakitlerinin Tarif Edilişi Beş vakit namaz; bir rivayete göre, Peygam berim iz (a.s.)ın Medine’ye hicretinden bir buçuk yıl önce,[253] Miraç gecesinde farz kılınmıştır.[254] Miraç gecesinin sabahında Cebrail (a.s.) inerek[255] Peygamberimiz (a.s.)a göster­mek için, beş vakit namazı, vakitlerinde imam olup kıldırdı.[256] Peygamberimiz (a.s.) bu husustaki hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Cebrail bana Beyt’in (Kabe’nin) yanında.[257] iki kere, yani iki gün[258] imam oldu. Güneşin zeval vaktinde, gölge bir nalın tasması kadar uzadığında, öğle namazını kıldırdı. Sonra, herşeyin gölgesi bir misli olunca, ikindi namazını kıldırdı. Sonra, oruçlu iftar ettiği (orucunu açtığı)zaman, akşam namazını kıldırdı. Sonra, şafak kaybolduğu zaman, yatsı namazını kıldırdı. Sonra, oruçluya yemek, içmek haram olduğu zaman, sabah namazını kıldırdı. Ertesi günü ise, öğle namazını, herşeyin gölgesi bir misli olduğu zaman kıldırdı. Sonra, ikindi namazını, herşeyin gölgesi iki misli olduğu zaman kıldırdı. Sonra, akşam namazını, oruçlu iftar ettiği (orucunu açtığı) zaman kıldırdı. Sonra, yatsı namazını, gecenin üçte birinin evvelinde,[259] üçte birinin evveline doğru[260] kıldırdı. Sonra, ortalık ağardığı, aydınlandığı zaman da sabah namazını kıldırdı. Sonra, bana yönelip: ‘Yâ Muhammedi Bu, senden önceki peygamberlerin (namaz) vaktidir. (Namaz için) vakit, bu iki vak­tin arasıdır1 dedi. “[261] Namazın Peygamberimiz (a.s.)dan Önceki Peygamberlerin Şeriatlarında da Yer Aldığı Namaz, Peygamberimiz (a.s.)dan önceki peygamberlerin şeriatlarında da vardı. İbrahim ve İsmail (a.s.)lar, devamlı surette namaz kılarlardı. Zürriyetlerinden de namaza devamlı bir ümmet gelmesi için, Yüce Allah’a dua etmişlerdi.[262] İshak ve Yakub (a.s.)lar da namaz kılarlardı. [263] Şuayb (a.s.)ın çok namaz kılışı, kavminin kendisiyle alay etmesine sebep olmuştu.[264] Musa (a.s.) namazla memurdu.[265] Namaz kılmaları hususunda, İsrail oğullarından da kesin söz almıştı.[266] Lokman (a.s.) namaz kılar, oğluna da bunu emrederdi.[267] Zekeriyya (a.s.) namaza devamlı idi.[268] İsa (a.s.) da namazla memurdu.[269] Beş Vakit Namazdan Önceki Namaz: Teheccüd Namazı Beş vakit namaz farz kılınmadan önce, gecenin geç vakitlerine kadar, uzun sûreler okunarak gece namazı (teheccüd) kılmak, farzdı.[270] Bu, bir yıl devam etmiş; namazda uzun müddet dikilmekten, Müslümanların ayaklan şişmişti. Nihayet, beş vakit namaz farz kılınınca, teheccüd namazı Müslümanlar hakkında hafifletilip nafileye çevrilmiş,[271] fakat Peygamberimiz (a.s.)ın buna özel olarak devamı emir buyrulmuştur.[272] Vitir Namazı ve Vakti Peygamberimiz (a.s.), vitir namazı hakkında da: “Yüce Rabbim bana bir namaz daha arttırdı ki, o, vitir namazıdır. Onun vakti de, tan yeri ağarıncaya kadar olan zaman arasındadır.[273] Muhakkak ki, Allah, hakkınızda, kızıl tüylü develerden (dünya malından) daha hayırlı olan bir nama­zla imdatta bulundu ki, o vitir namazıdır. Allah, onu yatsı ile tan yeri ağarıncaya kadar olan zaman arasında kılmanızı meşru kıldı” buyur­muştur. [274] Peygamberimiz (a.s.)ın Beş Vakit Namazı Kılışı, Kıldırışı Namaz, abdestli olarak kılınır.[275] Abdest, namazın anahtarıdır.[276] Abdestsiz, namaz olmaz ve kabul olunmaz.[277] Peygamberimiz (a.s.) namaz kılacağı zaman Kıble’ye döner,[278] ellerini kulaklarının hizası­na kadar kaldırıp “Allahuekber” diyerek tekbir alır;[279] sağ eliyle sol elini tutar,[280] sağ elini sol elinin üzerine koyar (bağlar);[281] “Sübhâneke allâhümme ve bihamdike ve tebâreke ismükeve teâlâ ceddüke velâ ilahe gayrüke!” diyerek namaza başlardı.[282] Sonra, içinden Eûzü ve Besmele çekerdi. (Sabah, akşam, yatsı namazlanyla Cuma ve Bayram namazında) açıktan Fatiha sûresini okur,[283] Fâtiha’nın sonunda yavaşça “Âmîn!” der ve “Âmîn” denilmesini de emrederdi.[284] Peygamberimiz (a.s.)ın: “Her kim içinde Ümmü’l-Kur’ân’ı (Fâtiha’yı) okumaksızın bir namaz kılarsa, o namaz noksandır, tamam değildir, güdüktür!” buyurduğu bildirilmektedir.[285] Peygamberimiz (a.s.), sabah namazında, Fatiha sûresinden sonra, Yasin sûresini[286] ve Kaf sûresini,[287] ya da benzeri sûreleri[288] veya Tûrsûresini[289] veya Mü’minûn sûresini[290] veya Tekvir sûresini[291] veya benzeri sûreleri okurdu.[292] Peygamberimiz (a.s.) m okuduğu âyetlerin sayısı altmışı ve hatta yüzü bulurdu.[293] Birinci rekatta uzun sûre, ikinci rekatta kısa sûre okurdu.[294] Cuma günü ise, sabah namazında Secde sûresi ile Dehr sûresini okurdu.[295] Öğle ile ikindinin ilk iki rekatlarında Fâtiha’dan sonra, birer sûre,[296] meselâ Târik ve Buruc sûrelerini[297] ve benzeri erini,[298] Öğle namazında, Leyi sûresini, İkindi namazında, onun gibi bir sûreyi okurdu. Öğle namazında, A’lâ sûresini okuduğu da olurdu.[299] Öğlenin birinci rekatında otuz, ikincide onbeş âyet kadar okurdu.[300] Akşam namazında, Mürselât sûresini,[301] Tûr sûresini okuduğu da olurdu.[302] Yatsı namazında, Tîn sûresini,[303] Şems ve benzeri sûreleri okurdu.[304] Muaz b. Cebel’e yatsı namazında A’lâ, Leyi ve Alâk sûrelerini okuması tavsiye buyurulmuştur.[305] Peygamberimiz (a.s.), kıraatten sonra, “Allahuekber!” diyerek tekbir alır, belini kam-buriaştırmaksızın büküp rükûa varır, ellerini dizkapaklarının üzerine koyar,[306] “Sübhâne Rabbiyel azîm!” der;[307] “Semiallâhu limen hamiden” diyerek[308] başını kaldırıp omurga kemiklerinden her biri yerli yerine gelinceye kadar doğrulunca,[309] “Rabbena ve lekelhamd!” der;[310] “Allahuekber!” diyerek secdeye giderdi. Secdeye gittiği zaman; kollarını ne yere yayar, ne de yanlarına yapıştırırdı. Ayaklarının parmaklarını, Kıbleye karşı dikerdi.[311] Peygamberimiz (a.s.), bu secde vaziyetini anlatırken de: “Ben, birisi cephe (alınla burun), ikisi dizler, ikisi de ayak uçları olmak üzere, yedi kemik (organ) üzerinde secde etmekle emrolundum. Namaz kılarken, elbisemizle saçımızı, düzeltmek için toplamaktan da, nehyolundum.”[312] “Secde ettiği zaman, kulun yedi âzası: Yüzü, İki eli, İki dizi, İki ayağı da, onunla birlikte, secde eder” buyurmuştur.[313] Peygamberimiz (a.s.), secdede “Sübhâne Rabbiyel a’lâ!” derdi.[314] Gerek rükûdaki, gerek secdedeki teşbihlerin en az üçer kere söylenmesini tavsiye buyurmuştur.[315] Peygamberimiz (a.s.) “Allahuekber!” diyerek başını secdeden kaldırır ve sol ayağını büküp, üstüne otururdu ve ikinci secdede de böyle yapardı. İkinci secdeyi yaptıktan sonra “Allahuekber!” diyerek ikinci rekata kalkar,[316] onu da kılıp oturunca “Ettahiyyâtü…”yü ve arkasından, şehadet kelimelerini okurdu ve namazın sonunda, buna “Allâhümme salli…” ve “Allâhümme bârik…” salavatlarını ekler ve bundan sonra istedikleri duayı yapmalarını Müslümanlara emrederdi.[317] Kendileri ise, en çok “Allâhümme Rabbena âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve kına azâbennâr!” diyerek dua ederdi.[318] Peygamberimiz (a.s.), bundan sonra, başını önce sağ tarafına çevirip “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh!,” sonra da sol tarafına çevirip “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh!” diyerek selam verir­di.[319] Selam verdikten sonra, üç kere “Estağfirullâh!,”[320] bir kere de “Allâhümme entesselâmu ve min kesselâmu tebârekte yâ zelcelâli vel’ikram. Lâ ilahe illallâhu vahdedû lâ şerîke leh lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümîtu ve nüve alâ külli şey’in kadîr. Allâhümme lâ mania limâ atayte ve lâ mûtî limâ mena’te. Velâ yenfau zelceddi minkel cedd” derdi.[321] Arkasından da: Otuz üç kere “Sübhânallah,” Otuz üç kere “Elhamdülillah,” Otuz üç kere “Allahuekber,” Sonunda da, bir kere “Lâ ilahe ilallâhu vahdehû lâ şerike leh lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr” derdi[322]-ki, böyle diyen kimsenin günahlarının, deniz köpükleri kadar çok bile olsa, hepsinin bağışlanacağını müjdelemiştir.[323] Peygamberimiz (a.s.), en sonunda “Sübhâne Rabbike Rabbil izzeti amma yasıfûn ve selâmün alel mürselîn velhamdü lillâhi rabbil âlemîn” âyetini okurdu.[324] Peygamberimiz (a.s.), farz namazların arkasında Âyete’l-Kürsî’yi okuyan kimsenin de, ikin­ci bir namaza kadar Yüce Allah’ın himayesinde bulunacağını haber vermiştir.[325] “Peygamber (a.s.)ın Kufân’ı okuyuşu nasıldı?” diye sorulunca, Enes b. Mâlik: “Çekilmesi gerekeni çekerdi” dedikten sonra, Besmeleyi okuyarak: “‘Bismillâhiyi çekerdi, ‘errah-mân’ı çekerdi, ‘errahîm’i çekerdi” demiştir.[326] Hz. Hafsa ve Hz. Ümmü Seleme’nin bildirdiklerine göre; Peygamberimiz (a.s.) Kur’ân-ı Kerîm’i âyet âyet okurdu: ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ der, keserdi. ‘Elhamdulillâhi rabbil âlemîn’ der, keserdi. ‘Mâliki yevmiddîn’ der, keserdi.[327] Peygamberimiz (a.s.)ın Beş Vakit Farz Namazlarla Birlikte Kıldıkları Sünnetler ve Rekatları Hz. Aişe’nin bildirdiğine göre; Peygamberimiz (a.s.): Sabah namazının farzından önce, evinde iki rekat, Öğle namazının farzından önce, evinde dört rekat; farzından sonra, evinde iki rekat,[328] İkindi namazının farzından önce, evinde dört rekat,[329] Akşam namazının farzından sonra, evinde iki rekat, Yatsı namazının farzından sonra, evinde iki rekat nafile namaz kılardı.[330] Bunu dört kıldığı da olurdu.[331] Peygamberimiz (a.s.): “Öğlenin farzından önce dört rekat, farzından sonra da dört rekat kılmaya devam edeni, (Allah) Cehennem ateşine haram kılar!”[332] “İkindi namazının farzından önce dört rekat namaz kılana, Allah rahmet etsin!” buyurmuştur.[333] Yatsı namazının farzından önce kılınan dört rekat nafile ise, Müslümanların isteklerine bırakılmış olan; daha uygun bir deyişle, Müslümanların kılmaya mezun bulundukları ve müstahsen görerek kılageldikleri nafilelerdendir ki, bu da Peygamberimiz (a.s.)ın şu hadis-i şerifine dayanır Ashab-ı Kiram’dan Talha b. Ubeydullah derki: “Necd halkından, saçı darmadağın bir kimse, Resûlullah (a.s.)a geldi. Kendisinin sesini uzaktan karmakarışık duyuyor, fakat ne söylediğini anlamıyorduk. Nihayet, yaklaştı.[334] “Yâ Rasûlallâh! İslâm nedir?” diye sordu.[335] Meğer, İslâm’ın ne demek olduğunu soruyomnuş. Onun bu sorusuna, Resûlullah (a.s.): “Bir gün bir gecede beş namaz!” buyurdu. Adamcağız: “Üzerimde bu namazlardan başkası da olacak mı?” diye sordu. Resûlullah (a.s.): “Hayır, olmayacak! Meğer ki kendiliğinden (nafile olarak) kılasın…” buyurdu.[336] Namaza Özenmenin Gerekliliği Peygamberimiz (a.s.) bir gün[337] Mescid’de otururken,[338] çöl arabı gibi[339] bir adam gelip[340] Peygamberimiz (a.s.)ın yakınında[341] iki rekat[342] namaz kıldı.[343] Namazı itinasız ve gevşek kıldı.[344] Peygamberimiz (a.s.) onun gevşek kılışına bakıyordu.[345] Adam Peygamberimiz (a.s.)ın yanına gelip selam verdi. Peygamberimiz (a.s.), onun selamına mukabele ettikten sonra.[346] adama: “Dön de, yeni baştan kıl! Çünkü, sen (tam) namaz kılmış olmadın!” buyurdu. Adam dönüp,[347] önceki kıldığı gibi, tekrar namaz kıldı. [348] Sonra, dönüp Peygamberimiz (a.s.)ın yanına gelerek,[349] tekrar selam verdi. Peygamberimiz (a.s.), onun selamına mukabele etti[350] ve: “Dön de, namazını yeni baştan kıl! Çünkü, sen (tam) namaz kılmış olmadın!” buyurdu.[351] Adam tekrar döndü. Namaz kıldı, gelip selam verdi. Peygamberimiz (a.s.), selamına mukabeleden sonra, ona: “Dön de, namazını yeni baştan kıl! Çünkü, sen (tam) namaz kılmış olmadın!” buyurdu. Bu, üç kez tekrarlandı.[352] Namazı hafife alanın, namaza özenmeyenin namaz kılmış olmayacağı, Mescid’deki insanları da korkuttu. Bu, onlara da ağır geldi.[353] Bunun üzerine, adam: “Ey Allah’ın Resûlü! Babam, anam sana feda olsun! Sana Kitabı indiren.[354] seni hak dinle peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki; ben bunun daha iyisini bilmiyorum![355] Yâ Rasûlallâh![356] Nasıl yapacağımı, [357] namazın doğrusunun nasıl olduğunu[358] bana göster![359] Öğret![360] Ben nihayet bir beşerim: Doğru da, yanlış da yapabilirim!” dedi. Peygamberimiz (a.s.): “Peki![361] Namaz kılmak istediğin,[362] namaz kılmaya kalkacağın zaman,[363] Allah’ın sana emret­tiği gibi,[364] güzelce tam abdest al![365] Kıble’ye yönelip[366] ‘Allahuekber!1 diyerek tekbir al![367] Ümmü’l-Kitâbı (Fatihayı) oku![368] Sonra, Kur’ân’dan, ezberinde olanı, sana kolay geleni,[369] istediğini,[370] Allah’ın okumanı dilediği kadar oku![371] Sonra, rükû et![372] Rükûa vardığında, avuçlarını diz kapaklarının üzerine koy! Sırtını kamburlaştrmayıp, dümdüz tut![373] Uzuvların yatşıncaya kadar rükû halinde kal![374] Rükûdan başını kaldırdığın zaman, kemikler mafsallarda yerleşince,[375] uzuvlar yatışıncaya kadar ayakta dimdik dur! Secdeye gittiğinde, uzuvların yatışıncaya kadar secdede dur![376] Secdeden başını kaldırıp[377], uzuvların yatışıncaya kadar[378] sol uyluğunun üzerine otur! Bunu her rekat ve secdede,[379] namazının bütün rekatlarında yap![380] Bunları tam yaptığın zaman, namazını tamamlamış; bunlardan neyi eksiltirsen.[381] ancak namazın­dan eksiltmiş olursun!” buyurdu.[382] Kabul Olunan ve Olunmayan Namazın Durumu Peygamberimiz (a.s.), bir hadis-i şeriflerinde: “Kim namazları vaktinde kılar ve onun abdestlerini tam ve güzelce alır, kıyamını, huşûunu, rükûunu ve secdelerini tam yaparsa, o namazlar ışık saçarak bembeyaz bir şekilde yükselirken: ‘Sen beni koruduğun gibi, Allah da seni korusun!1 diye dua eder. Kim de namazı vaktinin dışında kılar, onun abdestini tam ve güzelce almaz, huşûunu, rükûunu ve secdelerini tam yapmazsa, onlar da simsiyah bir şekilde yükselirken: ‘Sen nasıl özenmeyip beni yitirdinse, Allah da seni (senin amelini) vitirsin!’ diyerek ilenir. Allah’ın dilediği yere varınca, paçavra gibi dürülüp, o kimsenin üzerine atılır!” buyurmuşlardır.[383] Beş Vakit Namazı Özenerek Kılan ve Kılmayanların Durumu Peygamberimiz (a.s.), başka bir hadis-i şeriflerinde de: “Beş vakit namazı Allah farz kıldı. Her kim bu namazların abdestini tam alır, onları vaktinde kılar, rükû ve huzûlarını eksiksiz yaparsa, Allah’ın, onu bağışlayacağı hakkında va’di vardır. Herkim de bunu yapmazsa, Allah’ın ona bir va’di yoktur. İsterse onu bağışlar, isterse azaba uğratır!” buyurmuşlardır.[384] [1] Fmjzâbâdf, Kamûsu’l-muhit, c. 4, s. 343. [2] İbn Esir, Nihâye, c. 3, s. 203. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/201. [3] Ebu’l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefa, c. 1, s. 218, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 1 48. Bedrüddin Aynî, Umdetu’l-Kârî, c. 4, s. 39, Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 306. [4] İ bn Sa’d, Tabak âtü’l -k übrâ, c. 1, s. 213, Belâ zurf, E nsâb u’l-eşrâf, c. 1, s. 255, E bu11-Ferec İ bn C era, el -Vfetâ, c. 1, s. 21 8. [5] Beyhakî, Delâilü’n-nübü we, c. 2, s. 354, Ebu’l-Ferec, c. 1, s. 219, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 109, Bedrüddin Aynî, c. 4, s. 39. [6] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 40. [7] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1 , s. 214, Belâzurî, c. 1 , s. 255, Beyhakî, c. 2, s. 354, İbn Abdilberr, c. 1, s. 40, Ebu’l-Ferec, c. 1, s. 219, İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 51, Kurtubı, Tefsîr, c. 15, s. 216, İbnSeyyid, c. 1 , s. 148, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 22, Bedrüddin Aynî, Umde, c. 4, s. 39. [8] Ebu’l-Ferec, c. 1, s. 219, İbn Esîr, Usdu’l-gabe, c. 1, s. 27. [9] İbn Esir, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 27, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 109. [10] Ebu’l-Ferec, c.1, s. 219. [11] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1 , s. 148. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/201. [12] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.2, s. 4041, Belâzurî, c. 1, s. 256, Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 18, Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 39. [13] Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 113, B. Aynî, c. 4, s. 39. [14] Kastlânî, Mevâhibu’l-ledünniye, c. 2, s. 4. [15] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 114, Tefsir, c. 3, s. 22. [16] Kadı Iyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 146, Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 308. [17] Kadı E bu Bekir b. Arabî’den naklen Süheylî, Ravdu’l-ünüf, c. 3, s. 417, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 1 47, Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 1, s. 447448, Kastlânî, Mevâhibu’l-ledünniye, c. 2, s. 3-4. [18] Malik, Muvatta’, c. 1, s. 120, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 36, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 209, c. 2, s. 48, Müslim , Sahîh, c. 1, s. 509, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 303, Belâzurî, E nsâb, c. 1, s. 256, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 431, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 7, s. 62. [19] İbn Sa’d. Tabakât. c. 1.S.171. Ahmed b. Hanbel. c. 1. s. 274. Buhârî. c. 4. s. 168. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/202-203. [20] İsrâ: 17/1. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/203. [21] Ebu’l-Fidâ, Tefsir, c. 3, s. 24, Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 1, s. 378, Kastlânî, Mevâhibu’l-ledünniye, c. 2, s. 7. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/204. [22] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s.143, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 91, Müslim, Sahîh, c. 1, s. 148, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvvıe, c. 2, s. 379, Begavî, Mesâbıhu’s-sünne, c. 2, s. 179, Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1 , s. 139, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 55, İbn Seyyid, Uyünu’l-eser, c. 1, s. 145, Zehebî, Târflıu’l-islâm, s. 258, Ebu’l-Fidâ, Tefsir, c. 3, s. 9. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/205. [23] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1 , s. 214. [24] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 302, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148, Buharı”, c. 4, s. 248, Müslim, Sahîh, c.1, s. 145, Nesâî, Sünen, c. 1, s. 218, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 26, Beyhakî, c. 2, s. 379, Begavî, c. 2, s. 179, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 1, s. 53, İbn Kâmil, c. 2, s. 51, Zehebî, s. 258, Ebu’l-Fidâ, Tefsir, c. 3, s. 8. [25] Buharı, Sahih, c. 4, s. 248, Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 378, İbn Esir, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 47, Zehebî, s. 261. [26] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 38, İbn Sa’d, Tabakât, c. 1,s.214. [27] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 214, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 302, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148, Buhârî, c. 4, s. 248, Müslim, c. 1, s. 145, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 53, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 8. [28] İbn Sa’d, c. 1, s. 214, Müslim, c. 1, s. 145, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 53, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 4. [29] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 164, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 301, Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 15, Beyhakî, c. 2, s. 363, Ebu’l-Ferec, İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 1, s. 224, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 4. [30] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148, Buhârî, c. 4, s. 248, Müslim, c. 1, s. 145, Tirmizî, c. 5, s. 301, Beyhakî, c. 2, s. 362-363, Begavî, c. 2, s. 177, İbn E sîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 53. Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 8. [31] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 38, Beyhakî, c. 2, s. 396, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 1 09. [32] İbn Sa’d, c. 1, s. 50, Diyarbekrî, Hamîs, c. 1 , s. 309. [33] Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 5, Târîh, c. 1, s. 140, Sa’lebî, Arâis, s. 93, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 310. [34] İbn Esîr, Nihâye, c. 1,s.12O. [35] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 38, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 214, Yâkubî, Târîh, c. 2, s. 26, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 143, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 110. [36] İbn İshak, İbn Hişam, c.2,s. 38-39, İbn Sa’d, c. 1, s.214, Süheylî, Ravdu’l-ünüf, c. 3, s.430, İbn Seyyid, c. 1, s. 143, Ebu’l-Fidâ, c. 3.S.110. [37] Tirmizi, Sünen, c. 5, s. 301, E bu’l-F erec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 1 , s. 224, Diyarbekrî, c. 1, s. 310. [38] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 51. [39] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39, İbn Sa’d.c. 1,s. 214, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 164, İbn Esîr, c. 2, s. 51, İbn Seyyid, c.1, s. 143, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 110. [40] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39, İbn Sa’d, c. 1, s. 214, Süheylî, c. 3, s. 430, Diyarbekrî, c. 1, s. 310. [41] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39, İbn Sa’d, c. 1, s. 214, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 164, Tirmizî, c. 5, s. 301, Taberî, Tefsîr, c.15, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 363, Süheylî, c. 3, s. 430, Ebu’l-Ferec, c. 1, s. 224, İbn Esîr, c. 2, s. 51, İbn Seyyid, c.1 , s. 143, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 110. [42] İbn Seyyid, c. 1, s. 1 43, Diyarbekrî, c. 1, s. 310. [43] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39, İbn Sa’d, c. 1, s. 214, İbn Seyyid, c. 1, s. 143. [44] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39, İbn Sa’d, c. 1, s. 214, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 164, Tirmizî, c. 5, s. 301, Taberî, Tefsîr, c.15, s. 15, Beyhakî c. 2, s. 363, Ebu’l-Ferec, c. 1,s.224, İbn E sîr, c. 2, s. 51, İbn Seyyid, c. 1, s. 1 43, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 4, Diyarbekrî, c. 1 , s. 310. [45] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39, İbn Sa’d, c.1, s. 214. [46] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 38, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 214, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 302, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 148, Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 48, Müslim, Sahîh, c. 1 , s. 145, Nesâî, Sünen, c. 1, s. 221 , Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 382, Begavî, Mesâbîhu’s-sünne, c. 2, s. 177, Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1 , s. 1 36, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 53, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 51, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 143, Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 242, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n- nihâye, c. 3, s. 109. [47] Mesâf, Sünen, c.1, s. 221-222, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 52, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 6. [48] İbn Sa’d, c. 1, s. 214, İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 302, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148, Müslim, Sahîh, c. 1, s. 145, Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 356, Begavî, c. 2, s. 178, Kadı lyaz, c. 1, s. 136, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 1 2, s. 53, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 52, İbn Seyyid, c. 1, s. 143, Zehebî, s. 242. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/205-207. [49] Nesâî, c. 1, s. 222, Kadı lyaz, c. 1, s. 136. [50] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1 ,s.214, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ye’n-nihâye, c. 3, s. 109-110. [51] İbn Şa’d, c. 1,s.214, Nesâî, Sünen, c. 1, s. 222, İbn Esîr, c. 2, s. 52, Ebu’l-Fidâ, Tefsir, c. 3, s. 6. [52] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 39, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 214, Nesâî, Sünen, c. 1, s. 222, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 388, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 52, İbn Kayyım, Zâdü’l-mead, c. 2, s. 53, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ye’n-nihâye, c. 3, s. 109-110. [53] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 302, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 148, Müslim, Sahîh, c. 1, s. 1 45, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 382, Begavî, Mesâbîhu’s-sünne, c. , s. 178, Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 136, İbn Esîr, Câmiu’l-usül, c. 12, s. 53, İbn E sîr, Kâmil, c. 2, s. 52, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 144. [54] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 110. [55] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 52. [56] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1 ,s.214. [57] İbn Esîr. Kâm il. c. 2. s. 52. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/207-208. [58] İbn İshak, İbn Hişam, c 2, s. 39, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 329, İbn E bi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 302, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 148, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 141, Müslim, Sahih, c. 1, s. 145, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 300, Dârımf, Sünen, c. 2, s. 36, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 256, Taberî, Tefsir, c. 15, s. 15, Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 387, Kadı Iyaz, c. 1, s. 136, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 53, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 52, İbn Seyyid, c. 1, s. 144, Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 244, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s.109-110. [59] Abdurrezzak.c.S, s. 329, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 282, Buharı”, c. 4, s. 141, Tirmizî, c. 5, s. 300, Tabeıf, Tefsir, c.1 5, s. 12. [60] Dârımf, c. 2, s. 36, Belâzurî, c. 1, s. 256, Beyhakî, c. 2, s. 387. [61] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 110. [62] İbn E bi Şeybe, c. 14, s. 302, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148, Müslim, c. 1 , s. 145, Kadı lyaz, c. 1, s. 136, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 53, İbn Seyyid, c. 1, s. 144, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 110. [63] İbn İshak, İbn Hişam,c.2, s. 39, Abdurrezzak, c. 5, s. 329, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 282, Buhârî, c. 4, s. 141, Dârimî, c. 2, s. 36, Belâzurî, c. 1, s. 256, Beyhakî, c. 2, s. 387, İbn Esîr, c. 2, s. 52, Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 244. [64] İbn İshak, İbn Hisam, c. 2, s. 39, Abdurrezzak, c. 5, s. 329, Ahmed, c. 2, s. 282, Belâzurî, c. 1, s. 256, Taberî, c.15, s. 15, Beyhakî, c. 2, s. 287, İbn Esîr, c. 2, s. 52. [65] Müslim, Sahîh, c. 1, s. 145, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 53, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 144. [66] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 329, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 302, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 282, c. 3, s. 1 48, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 141. [67] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 39, Abdurrezzak, c.5, s. 329, Ahmed b. Hanbel, c.2,s. 282, Buhârî, c. 4, s. 141, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 300, B elâzurf, E n sâbu’ l-eşrâf, c. 1 , s. 256, Tabe ıf, Tefsîr, c. 15, s. 15. [68] Dârımf, Sünen, c. 2, s. 36, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 357, Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 244. [69] Abdurrezzak, c. 5, s. 329-330, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 141, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 36. [70] İbn Esîr, Kâm il, c. 2, s. 52. [71] Abdurrezzak, c. 5, s. 330, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 141, Tirmizî, c. 5, s. 300, Taberî, Tefsîr, c. 1 5, s. 15, Beyhakî, c. 2, s. 357, İbn E ar, c. 2, s. 52, Zehebî, s. 244. [72] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39, Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 15, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 110. [73] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 110. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/208-209. [74] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 52, Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 310. [75] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 44-45, Taberî, c. 15, s. 14, Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 273, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 110-111 , Kastlânî, Mevâhibu’l-ledünniye, c. 2, s. 24. [76] Taberî, c. 15, s. 12, Beyhakî, c. 2, s. 391 , Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 273, Ebu’l-Fidâ, Tefsir, c. 3, s. 12, Suyutî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 1, s. 488. [77] İbn Esîr, Kâmil, c.2, s. 52. [78] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 45, Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 14, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 111, Kastlânî, Mevâhibu’l-ledünniye, c. 2, s. 24. [79] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 45, Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 14, Kastlânî, Mevâhibu’l-ledünniye, c. 2, s. 24. [80] Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 273, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 111. [81] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 143, Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 91 -92, Müslim, Sahîh, c. 1, s. 1 48. [82] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 302, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148, Beyhakî, DelâiI, c. 2, s. 383, Begavî, Mesâbîhu’s-sünne, c. 2, s. 179, Kadı Iyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 136, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 1 2, s. 53, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 144. [83] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 1 43, Buhârî, c. 1, s. 92, Müslim, c. 1, s. 148. [84] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 302, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 1 48, Müslim, c. 1, s. 145, Beyhakî, c. 2, s. 383, Begavî, c. 2, s. 178, Kadı lyaz, c. 1,5.136, İbn Esîr, c. 12, s. 53, İbn Seyyid, c. 1, s. 1 44. [85] Aynı kaynaklar. [86] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 1 43, Müslim, c. 1, s. 145. [87] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 208, Buhârî, c. 4, s. 248. [88] Buhârî, c. 1, s. 92, Müslim, c.1, s. 1 48. [89] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 208, Buhârî, c. 4, s. 248. [90] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 143, Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 92, Müslim , Sahîh, c. 1, s. 148, Kadı Iyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 197. [91] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 302-303, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 143, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 383, Begavî, c. 2, s. 179, Kadı lyaz, c. 1, s. 137, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 53, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 144. [92] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 1 43, Buhârî, c. 1, s. 92, Müslim, c. 1, s. 148. [93] İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 303, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 143, Buhârî, c. 1, s. 92, Müslim, c. 1, s. 145, Beyhakî, c. 2, s. 383, Begavî, c. 2, s. 179, Kadı lyaz, c. 1, s. 137, İbn Esîr, c. 12, s. 53, İbn Seyyid, c. 1, s. 144. [94] Aynı kaynaklar [95] İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 303, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 143, Müslim, c. 1, s. 1 45, Beyhakî, c. 2, s. 383, Begavî, c. 2, s. 179, Kadı lyaz, c. 1 ,s.137, İbn Esîr, c. 12, s. 53, İbn Seyyid, c. 1, s. 144. [96] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 208, Buhârî, c. 4, s. 248. [97] İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 303, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148, Buhârî, c. 4, s. 248, Müslim, c. 1, s. 145, Beyhakî, c. 2, s. 383, Begavî, c. 2, s. 179, İbn E sîr, c. 12, s. 53, İbn Seyyid, c. 1, s. 1 44. [98] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 41, Abdurrezzak, c. 5, s. 329, Buhârî, c. 4, s. 140, Müslim, c.1, s. 152. [99] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 41, Buhârî, c. 4, s. 84, Müslim, c. 1, s. 152. [100] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 41. [101] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 303, Ahmed b. Hanbel, c. Müsned, c. 3, s. 148, Müslim, Sahîh, c. 1, s. 146, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 383, Begavî, Mesâbîhu’s-sünne, c.2, s. 179, Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1 , s. 137, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 53, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 144. [102] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.2, s. 48. [103] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 208-209, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 248. [104] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 303, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148, Müslim, Sahîh, c. 1, s. 146, Beyhakî, Delâilü’n- nübüvve, c. 2, s. 383, Begavî, Mesâbîhu’s-sünne, c. 2, s. 179, Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 53, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 144. [105] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.2, s. 48, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 107. [106] Ahmed b. Hanbel, c.14, s. 303, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148, Müslim, c. 1, s. 146, Beyhakî, c. 2, s. 383, Begavî, c.2, s. 179, Kadı lyaz, c.1, s. 137, İbn Esîr, c. 12, s. 53, İbn Seyyid, c. 1, s. 144. [107] İbn E bi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 303, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148, Müslim, Sahîh, c. 1, s. 146, Beyhakî, Delâilü’n- nübüvve, c. 2, s. 383, Begavî, Mesâbîhu’s-sünne, c. 2, s. 179, Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 53, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 144. [108] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 48. [109] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 209, Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 249. [110] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 303, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 148, Müslim, Sahîh, c. 1, s. 146, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 383, Begavî, Mesâbîhu’s-sünne, c. 2, s. 179, Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1 , s. 1 37, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 53, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 144. [111] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 41, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 257, [112] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 41. [113] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1,s.257. [114] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 41 , Tirm izf, Sünen, c. 5, s. 300. [115] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 41, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 329, Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 84, Müslim, Sahîh, c. 1 , s. 152, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 300. [116] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 48, Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 107. [117] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 48. [118] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 209, Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 249. [119] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 257. [120] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 303-304, Ahmed b. Hanbel Müsned, c. 3, s. 148-149, Müslim, Sahîh, c. 1 , s. 146-147, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 384, Begavî, Mesâbîhu’s-sünne, c. 2, s. 179, Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137, İbn Esîr, Câmiu’l- usûl, c. 12, s. 53-54, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 144. [121] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.2, s. 48-49. [122] İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 304, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 1 49, Müslim, c. 1, s. 147, Beyhakî, c. 2, s. 384, Begavî, c. 2, s. 179, Kadı lyaz, c. 1, s. 137, İbn Esîr, c. 1 2, s. 54, İbn Seyyid, c. 1, s. 144. [123] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 207. [124] Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 209, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 92, Taberî, Tefsîr, c. 27. s. 53. [125] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 209. [126] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 41, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 282, Buhârî, c. 4, s. 141, Müslim , c. 1, s. 1 54, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 300, Beyhakî, c. 2, s. 387. [127] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 41, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 282, Buhârî, c. 4, s. 141, Müslim , c. 1, s. 1 54, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 300, Beyhakî, c. 2, s. 387. [128] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 49, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 257, Buhârî, c. 4, s. 249, Taberî, Tefsîr, c. 27, s. 53. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/209-217. [129] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 418, Tirmizî, c. 5, s. 51 0, Tabeıİ, c. 15, s. 255, Taberânî, Mu’cemu’s-sagfr, c. 1, s. 196, Kurtubî, Tefsir, c. 10, s. 415, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 86, Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 1, s. 414. [130] Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 510, Taberânî, c. 1, s. 196, Kurtubî, Tefsîr, c. 10, s. 415, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 123. [131] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 510, Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 255, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 86, Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 1, s. 414, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 123. [132] Ti rm izf, Sü nen, c. 5, s. 510, Taberânî, M u’cem u’s-sagfr, c. 1 , s. 196, Kurtubî, Tefsîr, c. 10, s. 415. [133] Ahm ed b. H anbel, M üsned, c. 5, s. 418, Ta berf, Tefsîr, c. 15, s. 255, E bu’l-F idâ, Tefsîr, c. 3, s. 86, Suyûtî, H asâisü’l-k übrâ,c. 1, s. 41 4, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 123. [134] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 418, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 510, Taberî, c. 15, s. 255. Taberânî, Mu’cemu’s-sagfr, c. 1, s. 196, Kurtubî, Tefsîr, c. 10, s. 415, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 86, Suyûtî, c. 1, s. 415, Halebî, c. 2, s. 123. [135] Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 510, Taberânî, Mu’cemu’s-sagfr, c. 1 , s. 196, Kurtubî, c. 1 0, s. 415. [136] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 418, Taberî, c. 15, s. 255, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 86, Suyûtî, c. 1, s. 414. [137] Tirmizî, c. 5, s. 510, Taberânî, c. 1 , s. 196, Kurtubî, c. 10, s. 415. [138] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 418, Taberî, c. 15, s. 255, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 86, Suyûtî, c. 1, s. 414, Halebî, c. 2, s. 1 23. [139] Tirmizî, c. 5, s. 510, Taberânî, c. 1 , s. 196. [140] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 418, Taberî, c. 15, s. 255, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 86, Suyûtî, c. 1, s. 414, Halebî, c. 2, s. 1 23. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/217-218. [141] Buhârî , Sahîh, c. 8, s. 2 4, Zehebî, Târîhu1-İslâm, s. 267. [142] İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 304, Ahmedb. Hanbel.c. 5, s. 144, Kadı I yaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137. [143] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 207-208, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 249. [144] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 209, Buhârî, c. 4, s. 249, Zehebî, s. 263. [145] Bedrüddin Aynî, Umdetu’l-Kârî, c. 4, s. 45, Kastlânî, Mevâhibu’l-ledünniye, c. 2, s. 33, Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 310, Halebî, c.2, s. 128. [146] Bedrüddin Aynî, Umdetu’l-Kârî, c. 4, s. 45. [147] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 1 4, s. 304, Ahmedb. Hanbel, c. 3, s. 1 28, Buhârî, c. 4, s. 249, Müslim, Sahîh, 11, s. 146, Taberî, c. 27, s. 55, Beyhakî, c. 2, s. 376, 384, İbn Esir, c. 12, s. 54, İbn Seyyid, c. 1, s. 144, Zehebî, s. 266. [148] Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 93, Müslim, Sahîh, c. 1 , s. 149, Begavî, Mesâbîhu’s-sünne, c. 2, s. 179. [149] Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 3, s. 128. [150] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 304, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 3, s. 128, Müslim, Sahîh, c. 1 ,s. 146, Taberî, Tefsîr, c. 27, s. 55, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 384, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 1 2, s. 54, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 1 44. [151] İbn E bi Şeybe, c. 14, s. 304, M üslim, c. 1, s. 146, Taberî, c. 27, s. 54, Beyhakî, c. 2, s. 384, Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 54, İbn Seyyid, c. 1,s.144, Zehebî, s. 266. [152] İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 309, Kurtubî, Tefsîr, c. 1 7, s. 95. [153] Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 397, Taberî, c. 27, s. 52, İbn Esîr, c. 12, s. 57, Kurtubî, c. 17 s. 95. [154] Ahmed b. Hanbel.c. 1, s. 387, Müslim, c. 1, s. 1 57, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 393, Taberî, c. 27, s. 52, Beyhakî, c. 2, s. 373, Begavî, c. 2, s. 179, İbn Esîr, c. 1 2, s. 52, Kadı lyaz, c. 1 , s. 141, Kurtubî, c. 17, s. 94, Zehebî, s. 254, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 4, s. 252. [155] Ahmed b. Hanbel, c. 1 , s. 387, Müslim, c. 1, s. 157, Taberî, c. 27, s. 52, Beyhakî, c. 2, s. 373, Begavî, c. 2, s. 179, İbn Esîr, c. 12, s. 57, Kadı Iyaz, c. 1, s. 1 41, Kurtubî, c. 17, s. 94, Zehebî, s. 254, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 4, s. 252. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/218-219. [156] İbn Sa’d.Tabakâtü’l-kübrâ. c. 1, s. 213, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 92, Müslim, Sahih, 11, s. 149, Beyhakî, c. 2, s. 381, Kadı lyaz, c. 1,s.14O, 148, İbn Esîr, c. 12, s. 56, İbn Seyyid, c. 1.S.145, Zehebî, s. 254. [157] Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 449, Buhârî, c. 6, s. 51, Taberî, c. 27, s. 57, Beyhakî, c. s. 372, Kurtubî, c. 17, s. 98. [158] Kadı lyaz, c. 1, s. 162, Kurtubî, c. 17, s. 89, 98. [159] Buhârî, c. 8, s. 204, Taberî, c. 27, s. 45, İbnEsîr, c. 12, s. 51, İbn Kayyım, Zâdü’l-mead, c. 2, s. 53, Kurtubî, c. 17, s. 98, Zehebî, s. 267, E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 112. [160] Kadı lyaz, c. 1, s. 160, Kurtubî, c. 17, s. 98, Diyarbekrî, Hâm is, c. 1, s. 31 2. [161] Kadı lyaz, c. 1, s. 160, Diyarbekrî, c. 1, s. 312. [162] Kadı lyaz, c. 1, s. 160, Diyarbekrî, c. 1, s. 312. [163] Kadı lyaz, c. 1, s. 163. [164] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 285, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 1, s. 78, Bedrüddin Aynî, Umdetu’l-Kârî, c. 19, s. 198, İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, c. 8, s. 468. [165] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 369, Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 250, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 1, s. 78. Taberî, Tefsîr, c. 27, s. 48, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 469, Kurtubî, Tefsîr, c. 17, s. 92. Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 1 , s. 79, İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, c. 8, s. 467. [166] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 304, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 149, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 51, Beyhakî, c. 2, s. 384, Kadı İyaz, c. 1, s. 137, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 1 2, s. 54, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 144, Zehebî, s. 250-251. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/219-220. [167] Necm: 53/1-18. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/220-221. [168] Taberî, Tefsir, c. 27, s. 55. [169] Nesefî, Medârik, c. 1, s. 128, Beyzâvî, Tefsir, c. 1, s. 1 33, Ebu’l-Fidâ, Tefsir, c.1, s. 310, Alâüddin Ali, Kenzu’l-ummâl, c. 16, s. 132. [170] Taberî, Tefsir, c. 3, s. 10, Alâüddin AJi, Kenz,c.16, s. 132. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/221. [171] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 422, Müslim , Sahih, c. 1, s. 157, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 393-394, Nesâî, Sünen, c. 1 , s. 224, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 373, Begavî, Mesâbîhu’s-sünne, c. 2, s. 1 79, Kadı I yaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 1 42, İbn EsTr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 57, Kurtubî, c. 17, s. 94, Zehebî, s. 255, Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 312. [172] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 304, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 149, Müslim, c. 1, s. 146-147 Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 384, Kadı lyaz.c.1, s. 138, İbn Esîr, c. 1 2, s. 54, Zehebî, s. 266. [173] İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 304, Ahm ed b. Hanbel, cc. 3, s. 148, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 93, Müslim, c. 1, s. 1 47, Kadı lyaz, c. 1, s. 138, İbn Esir, c. 12, s. 54, Zehebî, s. 266-267. [174] İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 304, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 149, Müslim, c. 1,s.147, Kadı lyaz, c. 1, s. 138, İbn Esîr, c. 12, s. 54, [175] İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 304, Ahm ed b. Hanbel, c. 3, s. 149, Buhârî, c. 1, s. 93, Müslim, c. 1, s. 147, Beyhakî, c. 2, s. 384, Kadı lyaz, c. 1 ,s.138, İbn Esîr, c. 12, s. 54, Zehebî, s. 267. [176] Buhârî, Sahih, c.1, s. 93, Müslim, Sahih, c. 1 ,s.149, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 57. [177] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 304-305, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 149, Müslim, c. 1, s. 147, Beyhakî, c.2, s. 384,Kadı lyaz, c. 1 ,s.138, İbn Esîr, c. 12, s. 54. [178] Bakara: 285-286. [179] İbnEsîr,Nihâye, c. 4.S.19. [180] Abdurrezzak, M usannef, c. 11 , s. 17, Buhârî, Sahih, c. 195, Müslim, Sahih, c. 1, s. 92, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 8, s. 20, 249. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/221-223. [181] Buhârî, Sahili, c. 1 , s. 93, Müslim , Sahili, c. 1, s. 149, Begavı”, Mesâbîhu’s-sünne, c. 2, s. 179, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 12, s. 57, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1 , s. 145. [182] Al-i İmran: 133. [183] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55. [184] Buhârî, c. 1, s. 93, Müslim, c. 1, s. 149, Begavî, c. 2, s. 179, İ bn Esîr, c. 12, s. 57, İbn Seyyid, c. 1, s. 1 45, Zehebî, Târîhu’l-islâm,s.260. [185] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 263, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 92, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 449, Taberî, Târîh, c. 2, s. 211. [186] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55. [187] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 263, Buhârî, c. 6, s. 92, Tirmizî, c. 5, s. 449, Taberî, c. 2, s. 211. [188] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 263, Tirmizî, c. 5, s. 449, İbn Esîr, c. 2, s. 55. [189] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 263, Buhârî, c. 6, s. 92, Tirmizî, c. 5, s. 449, İbn Esîr, c. 2, s. 55. [190] Tirmizi, c.5, s. 450, Taberî, c. 2, s. 211, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/223-224. [191] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.2, s. 45-46. [192] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55. [193] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 210, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 190, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 557, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1412, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 216, Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 320, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 7, s. 52, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2. s. 335. Zehebî. Târîhu’l-islâm. s. 480. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/224-225. [194] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 111. [195] İbrı İshak.İbnHişam, Sîre,c.2, s.39, Taberî, Tefsîr, c. 15,6, İbnEsîr, Kâmil, c. 2, s. 56. [196] İbn İshak, İbnHişam, c. 2,s.43,İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 214-215, Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 2, Zehebî, Târıhu’l-islâm, s. 272, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 110, Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 1, s. 439. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/225-226. [197] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1,s.214, Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 272. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/226. [198] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 43. [199] İbn İshak, İbn Hişam , c. 2, s. 43, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 141, Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 245, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 110. [200] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s.1 41, Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 245. [201] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 43, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 110. [202] İbn Seyyid, Uyun, c. 1, s. 141, Zehebî, s. 245. [203] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 43, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 110. [204] İbn İshak, İbn Hisam, c. 2, s. 43, İbn Seyyid, c. 1, s. 141 .Zehebî, s. 245, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 110. [205] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 43, İbn Sa’d, c. 1 , s. 215, Zehebî, c. 3, s. 110. [206] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 43, İbn Seyyid, c. 1, s. 141, Zehebî, s. 245. [207] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 215. [208] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 43, İbn Sa’d, Tabakât, c. 1 , s. 215, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 141, Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 245-246, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 110. [209] İbn İshak, İbn Hisam, c. 2, s. 43, İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 215. [210] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 43. [211] Zehebî, Târîhu’l-islâm , c. 246. [212] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 43. [213] Zehebî, T ârThu ‘l-islâm, s. 246, Ebu’l -Fid â, c. 3, s. 110. [214] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 305-306, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 309, Ebu’l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 1, s. 223, Zehebî, Târîhu’l-islâm , s. 249. [215] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39, Zehebî, s. 247-248, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 21. [216] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 113. [217] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39-40, Zehebî, s. 248, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 21. [218] Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 248. [219] Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 21. [220] Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 248; Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 21. [221] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 40. [222] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 40, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 56, Zehebî, Târîhu’l-islâm, s. 247-248, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 21-22. [223] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 39-40, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 21-22. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/226-230. [224] İbn Ebi Şevbe, Musannef, c. 14, s. 306, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 309, Ebu’l-Ferec İbn Cevzî, el-Vetâ, c. 1 , s. 223, Zehebî, TâriTıu’l-islâm, s. 250. [225] İbn Saıd,Tabakâtü’l-kübrâ,c. 1, s. 215, Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 247, 248, Müslim, Sahih, c. 1, s. 156, Timizf, Sünen, t 5, s. 301, Zehebî, Târîhu’l-isJâm, s. 246, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye vıe’n-nihâye, c. 3, s. 113, Diyartoekrf, Hamîs, c. 1, s. 315. [226] İbn Sa’d, Tabakât, 11, s. 215. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/230-231. [227] İtan Seyyi d, Uyunul -eser, c. 1, s. 142, Diyarbekrî, c. 1, s. 315. [228] Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 315. [229] Ebu’l-Fidâ, Tefsir, c. 3, s. 22. [230] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 56, İbn Seyyid, c.1, s. 142, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 22. [231] İbn Seyyid, Uyunul-eser, c. 1, s. 142. [232] Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 316. [233] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 44, Diyarbekıf, Hamîs, c. 1, s. 316. [234] İbn Seyyid, Uyunul-eser, c. 1, s. 142. [235] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 56, Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 316. [236] Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 316. [237] İbn Seyyid, Uyunul-eser, c. 1, s. 142. [238] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 44, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 57. [239] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 57, Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 316. [240] İbn İshak, İ bn Hisam, Sîre, c. 2, s. 44. [241] Zehebî, Târîhul-islâm, s. 243. [242] Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 22. [243] İbn İshak, İbn Hisam, c. 2, s. 44, İbn Sa’d, Tabakâtül-kübrâ, c. 1, s. 215. [244] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 56, Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 316. [245] İbn Seyyid, Uyûnul-eser, c. 1, s. 142. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/231-233. [246] İmam-ı Azam Ebu Hanffe, Müsned, s. 3, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 143, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 8, Müslim, c. 1 , s. 45. [247] Nisa: 101-102. [248] Tâhâ: 14. [249] Zâriyât: 56. [250] Ankebüt: 45. [251] Furkân: 64, Hicr: 98, Zümer: 9, 20, Hacc 77, Tevbe: 112, Bakara: 228. [252] Taberî. Tefsir, c. 1. s. 29. Hâkim. M üstedrek. c. 2. s. 410-411. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/233-234. [253] İ bn S a’d, Tabak âtü’l-k übrâ, c. 1, s. 213, Be lâzurf, E nsâbu’l -eşrâ f, c. 1, s. 255, E bu’l-F ere c İ bn C evzî, el -Veli, c. 1, s. 218. [254] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 304, İbn Sa’d, Tabakât, c. 1 , s. 213, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 149, Müslim, Sahıh, c. 1, s. 146-147, Beyhakî, Delâi lü’ n-nü büvve, c. 2, s. 384, İbn Esîr, Câmiu “l-usû I, c. 1 2, s. 54, Zehebî, Târîhu’l -islâm, s. 266- 267. [255] Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 532. [256] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 148, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 117. [257] Abdurrezzak, Musannef, c.1, s. 531, İbn Ebi Şeybe, c. 1, s. 317, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 333, Ebu Davud, c. 1, s. 107, Tirmizî, c. 1, s. 279, Hâkim, c. 1, s. 193, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 1, s. 364, İbn Esîr, c. 6, s. 146. [258] İbn Ebi Şeybe, c. 1, s. 317, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 354, Ebu Davud, c. 1, s. 107, Tirmizî, c. 1, s. 279, Hâkim, c. 1 , s. 193, Beyhakî, c. 1, s. 364, İbn Esîr, c. 6, s. 1 46. [259] Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 531, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c.1 , s. 317, Hâkim, Müstedrek, c. 1, s. 193, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c.1, s. 364, [260] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1,s.333, Ebu Davud, Sünen, c. 1, s. 107, İbn Esîr, Câmiu’l-usûl, c. 6, s. 147. [261] Abdurrezzak, c.1, s. 532, İbn Ebi Şeybe, c. 1,s.317, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 333, Ebu Davud, c. 1, s. 1 07 Tirmizî, c. 1, s. 279-280, Hâkim, c. 1, s. 193, Beyhakî, c. 1, s. 364, Begau, Mesâbîhu’s-sünne, c. 1, s. 30, İbn Esîr, c. 6. s. 147. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/234-235. [262] İbrahim: 14/37-40. [263] Enbiya: 21/73. [264] Hûd: 11/87. [265] Tâhâ: 20/14. [266] Mâide: 5/12. [267] Lukman: 31/17. [268] ÂI-i İmran: 39. [269] Meryem: 19/31. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/235-236. [270] Müzzemmil: 73/2-4. [271] Müzemmil: 73/20, Nesâi, Sünen, c. 3, s. 200. [272] İsrâ: 18/79. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/236. [273] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 242. [274] EbuDavud,Sünenıc.2ıs. 61, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 314, İbn Abdilberr, İStJâb, C. 2, S. 41 9. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/236. [275] Mâide: 5/6. [276] Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 129, Tirmizî, c. 1, s. 9, Dârımf, Sünen, c. 1, s. 175. [277] Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 20, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 43, Müslim, Sahih, c. 1, s. 204, Tirmizî, d ,s.5. [278] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 316, Ebu Davud, c. 1, s. 193, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 264. [279] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 316, Buhârî, c. 1, s. 1 80, Müslim, c. 1 , s. 292, Ebu Davud, c. 1, s. 193. [280] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 316, Ebu Davud, Sünen, c. 1, s. 193. [281] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 316, Ebu Davud, c. 1, s. 193, Dârimî, Sünen, c. 1, s. 255. [282] Ebu Davud, c. 1, s. 206, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 10, 11, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 264, Nesâî, Sünen, c. 2, s. 132. [283] Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 14-15. [284] Malik,Muvatta’, c. 1,s.87, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 31 6, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 1 90, Tirmizî, c. 2, s. 28. [285] Malik,Muvatta’,c.1, s. 84, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 241, Müslim, c.1, s. 296, Ebu Davud, c.1, s. 216-217, Tirmizî, c. 2, s. 121, Nesâî, c. 2, s. 135. [286] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 34. [287] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 34, Müslim, c. 1, s. 337. [288] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 34, Müslim, c. 1, s. 337. [289] Buhârî, Sahih, c. 1, s. 1 87. [290] Buhârî, Sahih, c.1, s. 187. [291] Müslim, c.1, s. 336, Tirmizî, c. 2, s. 109. [292] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 104. [293] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 419, Buhârî, c. 1, s. 1 87, Müslim, c. 1 , s. 338, Tirmizî, c. 2, s. 109. [294] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 295, Buhârî, c. 1, s. 1 85, Müslim, c. 1 , s. 333, Ebu Davud, c. 1,s.212. [295] Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 328, İbn Mâce, c. 1, s. 269-270. [296] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 383, Buhârî, c. 1, s. 1 85, Müslim, c. 1 , s. 333. [297] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 103, Ebu Davud, c. 1, s. 213, Tirmizî, c. 2, s. 111. [298] Ahmet b. Hanbel, c. 5, s. 1 03. [299] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 86, Müslim, c. 1, s. 337-338. [300] Tirmizî, c. 2, s. 111. [301] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 83, Ebu Davud, Sünen, c. 1, s. 214-215, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 272. [302] Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 215. [303] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 284, Buhârî, c. 1, s. 1 86, Müslim, c. 1 , s. 339, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 115. [304] Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 114. [305] Müslim, Sahih, c. 1 , s. 340. [306] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 424, Buhârî, c. 1, s. 201, E bu Davud, c. 1, s. 194. [307] Abdurrezzak, Musannef, c. 2, s. 1 55, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 382, Tirmizî, c. 2, s. 48. [308] Abdurrezzak, c. 2, s. 165, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 424, Buhârî, c. 1, s. 201, Ebu Davud, c. 1.S.194 [309] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 424, Buhârî, c. 1, s. 201, E bu Davud, c. 1, s. 194. [310] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 353, Buhârî, c. 1, s. 1 93. [311] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 424, Buhârî, c. 1, s. 201, Ebu Davud, c. 1, s. 194. [312] Abdurrezzak, Musannef, c. 2, s. 179-1 80, Buhârî, c. 1, s. 198, Müslim, c. 1, s. 354, Dârimî, Sünen, c. 1, s. 244-245. [313] Ahmed b. Hanbel, c.1, s. 206, Müslim, c. 1 , s. 355, Ebu Davud, c. 1, s. 235, Tirmizî, c. 2, s. 61 , İbn Mâce.c. 1, s. 286. 31 4. [314] Abdurrezzak, c. 2, s. 155, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 382, Tirmizî, c. 2, s. 48. [315] Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 47, İbn Mâce, Sünen, c. 1 , s. 287-288. [316] Ebu Davud, Sünen, c. 1 , s. 194. [317] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 408, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 203, Müslim , Sahîh.c. 1, s. 301-302, Ebu Davud, c. 1, s. 254, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 81 , İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 290. [318] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 101, Buhârî, c. 7, s. 1 63, E bu Davud, c. 2, s. 85. [319] Abdurrezzak, Musannef, c. 2, s. 219, Ahm ed b. Hanbel, c. 1, s. 390, Ebu Davud, c. 1, s. 261 -262, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 89, İbn Mâce, c. 1 , s. 296. [320] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 275, Müslim, c. 1 , s. 414. [321] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 245, Buhârî, c. 1 , s. 205, Ebu Davud, c. 2, s. 82, Tirmizî, c. 2, s. 96-97, Dârimî, Sünen, c. 1,s. 253. [322] Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 238, Müslim, c. 1 , s. 418, Ebu Davud, c. 2, s. 82, Dârimî, c. 1, s. 254. [323] Müslim, c. 1, s. 418, Ebu Davud, c. 2, s. 82. [324] Tirmizî, c. 2, s. 97, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 2, s. 147-148. [325] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 2, s. 148. [326] Buhârî, Sahıh,c.6, s. 112. [327] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 288, 302. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/237-241. [328] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 30, Müslim , Sahih, c. 1, s. 504, E bu Davud, Sünen, c. 2, s. 18-19. [329] Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 294. [330] Ahmed b. Hanbel, c. 6, s. 30, Müslim, c. 1, s. 504, Ebu Davud, c. 2, s. 18. [331] Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 341, Buhârî, c. 1, s. 37, Ebu Davud, c. 2, s. 45. [332] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 326, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 293. [333] Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 117, Ebu Davud, Sünen, c. 2, s. 23, Tirmizî, c. 2, s. 296. [334] Malik, Muvatta’, c. 1, s. 175, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 17, Müslim, Sahih, c. 1,s. 40-41, Ebu Davud, c. 1, s. 106, Nesâî, Sünen, c. 1, s. 226-227, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 1, s. 361. [335] Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 162. [336] Malik, c.1 ,s.175, Buhârî, c. 1, s. 17, Müslim, c. 1,5.4041 , Ebu Davud, c. 1 ,s.1O6, Nesâî, c. 1, s. 226-227, Beyhakî, c. 1,5.361. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/241-242. [337] Tirmizî, c.2, s. 100-101. [338] Abdurrezzak, Musannef, c. 2, s. 370, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, Tirmizî, c. 2, s. 100. [339] Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 101. [340] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, Tirmizî, c. 2, s. 101. [341] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340. [342] Abdurrezzak, c. 2, s. 370. [343] Abdurrezzak, c. 2, s. 370, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, Buhârî, c. 1, s. 184, E bu Davud.c.1 , s. 226, İbn Mâce .Sünen, c. 1, s. 336. [344] Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 101. [345] Abdurrezzak, Musannef, c. 2, s. 370. [346] Abdurrezzak, c.2, s. 370, Buhârî, Sahîh, c. 1,s.184,192, Ebu Davud, Sünen, c.1, s. 226, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 101, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 336, Nesâî, Sünen, c. 2, s. 124. [347] Abdurrezzak, c.2, s. 370, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 340, Buhârî, c. 1,s.184, Ebu Davud, c. 1, s. 226, Tirmizî, c. 2, s. 101, İbn Mâce, c. 1, s. 336, Nesâî, c. 2, s. 124. [348] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, Buhârî, c. 1, s. 1 84, E bu Davud, c. 1, s. 226, Nesâî, c. 2, s. 124. [349] Abdurrezzak, c. 2, s. 370, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, Buhârî, c. 1, s. 184, Ebu Davud, c.1 , s. 226, Tirmizî, c. 2, s. 101, İbn Mâce, c. 1, s. 336, Nesâî, c. 2, s. 1 24. [350] Abdurrezzak, c. 2, s. 370, Buhârî, c. 1, s. 184, E bu Davud, c. 1 , s. 226, İbn M âce, c. 1, s. 336. [351] Abdurrezzak, c. 2, s. 370, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, Buhârî, c. 1, s. 184, Ebu Davud, c. 1 , s. 226, İbn Mâce.c. 1, s. 336, Nesâî, c.2, s. 124. [352] Abdurrezzak, c.2, s. 370, Buhârî, c. 1, s. 184, Ebu Davud, c.1 , s. 226, Tirmizî, c. 2, s. 104, Nesâî, c. 2, s. 124. [353] Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 105. [354] Abdurrezzak, Musannef, c. 2, s. 370. [355] Buhârî, c. 1, s. 184, Ebu Davud, c. 1, s. 226, Nesâî, c.2, s. 124. [356] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, İbn Mâce, c. 1, s. 336. [357] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 340. [358] Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 102. [359] Abdurrezzak, Musannef, c. 2, s. 370. [360] Abdurrezzak, c. 2, s. 370, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, Buhârî, c. 1, s. 184, Ebu Davud, c.1 ,s. 226, Tirmizî, c. 2, s. 104, İbn M âce, c.1, s. 336. [361] Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 102. [362] Abdurrezzak, Musannef, c.2, s. 370, Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 340. [363] Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 1 84, E bu Davud, Sünen, c. 1, s. 227. [364] Mâide: 6, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 102. [365] Abdurrezzak, c. 2, s. 370, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, Buhârî, c. 7, s. 226, Ebu Davud, c.1 , s. 226, Tirmizî, c. 2, s. 102, İbn M âce, Sünen, c. 1 ,s.336. [366] Abdurrezzak, c. 2, s. 370, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, Buhârî, c. 7, s. 132, Ebu Davud, c. 1 , s. 227, İbn Mâce, c. 1, s. 336. [367] Abdurrezzak, c. 2, s. 370, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, Buhârî, c. 1, s. 184, Ebu Davud, c.1 ,s. 226, Tirmizî, c. 2, s. 104, İbn Mâce, c. 1, s. 336, Nesâî, Sünen, c. 2, s. 124. [368] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, E bu Davud, c. 1, s. 227. [369] Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 1 84, E bu Davud, c. 1, s. 226, Tirmizî, c. 2, s. 104, İbn M âce, c. 1, s. 336, Nesâî, c. 2, s. 124. [370] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 340. [371] Ebu Davud, Sünen, c. 1 , s. 227. [372] Abdurrezzak, c.2, s. 370, Buhârî, c. 1, s. 184, Ebu Davud, c. 1, s. 226, Tirmizî, c. 2, s. 104, İbn Mâce, c. 1, s. 336, Nesâî, c.2,s.124. [373] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, E bu Davud, c. 1, s. 227. [374] Abdurrezzak, c. 2, s. 370, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, Buhârî, c. 1, s. 184, Ebu Davud, c.1 , s. 226, Tirmizî, c. 2, s. 104, İbn M âce, c. 1, s. 336, Nesâî, c. 2, s. 1 24. [375] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 340. [376] Abdurrezzak, c. 2, s. 370, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, Buhârî, c. 1, s. 184, Ebu Davud, c.1 ,s. 226, Tirmizî, c. 2, s. 104, İbn M âce, c. 1, s. 336-337, Nesâî, c. 2, s. 1 24. [377] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, İbn Mâce, c. 1, s. 337. [378] Abdurrezzak, c. 2, s. 370, Buhârî, c. 1, s. 184, Ebu Davud, c. 1, s. 226, Tirmizî, c. 2, s. 104, İbn M âce, c. 1, s. 337, Nesâî, c.2, s. 124-1 25. [379] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340. [380] Buhârî, Sahîh, c.1, s. 1 84-1 85, Ebu Davud, c. 1, s. 226, Tirmizî, c.2, s. 104. İbn Mâce, c. 1.S.337. [381] Abdurrezzak, c. 2, s. 370, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340. [382] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 340, E bu Davud, c. 1, s. 228. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/242-245. [383] Münzirî, et-Tergıb vet-terhıb, c. 1, s. 258, H eysem f, M ecm au’z-zevâi d, c. 2, s. 122, Al âüddin Al i, Kenzu’l-um mâl, c. 7, s. 316. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/245-246. [384] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 317, Ebu Davud, Sünen, c. 1, s. 115, Nesaî, Sünen, c. 1, s. 230, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ. c. 3. s. 366. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/24

İnşirah Suresi

İnşirah Suresi ile ilgili görsel sonucu
İnşirah Suresi

1- Biz senin için göğsünü açmadık mı ?
2- Senden yükünü indirmedik mi !
3- O senin sırtını ezen yükü.
4- Senin şanını yüceltmedik mi !
5- Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
6- Evet, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
7- O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul.
8-Ancak Rabbine yönel.

İnşirah açılmak, genişlemek, sevinmek manalarına gelir. Duha suresinden sonra Mekke´de inmiştir. Sekiz ayettir.Yüce Allah´ın Efendimize a.s. olan lütuflarından bir kısmını konu almaktadır.Bilindiği gibi Nakşibendi Haznevi tarikatının rükunlarından birisi olan hatmenin içerisinde İnşirah suresi de okunmaktadır.Bu surenin hatme içerinde okunması ile elde edilmesi umulan pek çok faydalar bulunmaktadır.Bunların anlaşılabilmesi için öncelikle kısada olsa surenin ihtiva ettiği manaların en azından bir kısmının anlaşılması gerekmektedir.Bu amaçla İnşirah suresi ile ilgili olarak tefsir kitaplarına baş vurmak gerekmektedir.
Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde birinci ayeti kerime de ( Biz senin için göğsünü açmadık mı ?) geçen göğsün açılmasını açıklarken alimlerin belirttiği bir kaç yorumu şu şekilde nakletmektedir:
Hz. Peygamber (s.a.v.) insanlara ve cinlere peygamber gönderilince Allah´tan başka ilahlardan ve onlara tapanlardan uzak olmak suretiyle insanlar ve cinlerle uğraşmak önce zor gelmiş, göğsünü daraltmıştı. Fakat yüce Allah ona öyle ayetler göstermişti ki bunlarla bütün o zorlukları aşma gücü ve imkanı bulmuş ve yüklenmiş olduğu her meşakkat, her şey gözünde küçülmüş idi. O şekilde ki kalbinden bütün tasa ve düşünceleri çıkarmış, ancak bir tek düşünce bırakmıştı. Çoluk çocuğun nafakası sıkıntılarını tınmaz, insanlardan ve cinlerden gelen eziyetlere önem vermez olmuştu. Hatta bunlar gözünde sinekten küçük olmuşlardı. Ne tehditlerinden korkar, ne de mallarına, makamlarına meylederdi. Şu halde ´şerh-ı sadr´, dünyanın değersizliğini ve ahiretin değerini bilmekten ibaret olur ki bunun benzeri En´am suresindeki ´Allah her kimi hidayete erdirmek isterse onun göğsünü İslam´a açar.Her kimi de sapıklığa düşürmek isterse onun da kalbini daraltıp sıkıştırır.´(En´am, 6/125) ayetidir.
Buhari´de de İbn-i Abbas´ın ayeti, “Allah onun göğsünü İslam´a açtı.” şeklinde tefsir ettiği zikredilmekle yalnız bu mana gösterilmiştir.
En´am suresinde de geçtiği üzere rivayet olunduğuna göre Ashab-ı kiram sordular:
– Ey Allah´ın Resulü! Göğüs açılır mı ?
– Evet.
– Alameti nedir ?
– Aldanma yurdundan uzaklaşmak, ebediyet yurduna yönelmek ve gelmeden önce ölüm için hazırlıktır.

Bunun özeti şudur: Allah´a ve onun vaad ve tehdidine samimiyetle iman, insanın dünyadan uzaklaşmasını, ahirete rağbet etmesini ve ölüme hazırlanmasını gerektirir.
Rasulullah (s.a.v.)´ın sinesi bütün önemli şeylere açılmıştı, telaş etmez, ızdırab çekmez, şaşırmaz, sıkıntı ve ferah hallerinin ikisinde de gönlü rahat bulunur, yükümlü olduğu görevini eda ile meşgul olurdu.
“Senin kalbini” denilmeyip de “senin göğsünü” denilmesi, bu yarmanın genişliğine, yani yalnız içte kalmayıp eserleri dışta da göründüğüne dikkat çekme olmalıdır. Yani Resulullah (s.a.v.)´ın sinesi “Müminler için kanadını indir.”(Hicr, 15/88) emri gereğince bütün müminlere şefkat ve merhametle açıktır.
Bir de, “göğsünü açmadık mı ” denilmekle yetinilmeyip de “senin için” denilmesinde de nükteler vardır.Birincisi, “lam”ın “lam”a karşılık olmasıdır. Yani “Ancak bana ibadet etsinler diye…” (Zariyat, 51/56) ve “Beni anmak için namaz kıl.”(Taha, 20/14) buyurulduğu üzere, “sen bütün itaatı benim için yaparsın, ben de yaptığımı senin için yaparım” demek olur.
İkincisi, elçiliğin faydaları, sevabı Allah´a değil, elçiye ait olduğuna dikkat çekme olur. Yani, benim için değil, senin için açtık.
Üçüncüsü, bu açma ve yarmada zarar ihtimalinin bulunmadığını bildirmek içindir. Yani aleyhine değil, bütün sonuçları hayır olmak üzere lehine açtık ve yardık. Çünkü gafillerde olduğu gibi bir çok sevinç ve ferahlıkların sonu felaket olur. Nitekim, “Nihayet kendilerine verilen şeyler sebebiyle ferahladıkları zaman, ansızın kendilerini yakalayıverdik. Bir de ne görürsün hepsi bütün ümitlerinden mahrum düşmüşlerdir.´ (En´am, 6/44) ´Bilmeyecekleri yönlerden onları derece derece düşüşe yuvarlayacağız.´ (A´raf, 7/182) buyrulmuştur.
´Nun´ ile ´açmadık mı ´ buyrulup da ´açmadım mı ´ buyrulmamasının da iki izah tarzı vardır: ´Nun´ tazim ve ululuk gösteren nun olması itibariyle, nimeti verenin büyüklüğü nimetin büyüklüğünü gösterir. Çoğul nunu olarak yorumlandığı takdirde de mana şu olur: Bu açma ve yarma işini yaparken doğrudan doğruya yalnız yapıvermedim. Meleklerimi de çalıştırdım. Sen o melekleri önünde ve etrafında görüyordun ki kalbin kuvvet bulsun da peygamberlik görevini o kalp kuvveti ile eda edesin. Bu durumda Cin Suresi´ndeki ´Gaybını kimseye açmaz. Ancak seçtiği bir elçi olursa başka. Çünkü onun önünden ve ardından gözetleyiciler salar. Bilsin diye ki, onlar Rab´lerinin elçilik görevlerini hakkıyla duyurmuşlardır. Allah, onların yanındakileri kuşatmıştır.´ (Cin, 72/26-28) manasına da işaret olur.
2-3- Ağırlığı ile belini gıcırdatan yükünü atmadık mı !
Bu zorluklar, bu ağırlıklar hakkında tefsirlerde başlıca şunlar sayılmıştır:
1. Yukarıda da geçtiği üzere peygamberlikten önce cahiliyye alemi içindeki şaşkınlık halinin ağırlığı. Zira başlangıçta sırf olgun aklı ile bakan; bir taraftan kavminin şirk ve cehalet içindeki hallerinin fenalığı, bir taraftan da kendisini yokluktan varlık alemine getiren ve yetim iken barındırıp yetiştiren, hayat, akıl ve güzel huylarla nimetler veren yüce Allah´ın, üzerindeki nimetlerini görmüş ve bunların büyüklüğüne karşı Rabb´ine nasıl ve ne yolda itaat ve hizmet edeceğini de bilememiş olduğundan dolayı vicdanında büyük acılar duymuştu. Peygamberlik gelince bu şaşkınlık yok olmuş, bunun gereği olan yük üzerinden atılmıştır. Şu belli bir şeydir ki, bir yükün ağırlığı vermiş olduğu eziyet ve sıkıntı ile uygun olduğu gibi, bir günahın ağırlığı da neticesindeki azabın şiddetine göredir. Bu açıdan gerek yük, gerek günah ağırlığı gerçekte ruha ait olan bir elem ve azap ağırlığı olmakta birleştiği için; yük bir günah, günah da bir yük gibi düşünülerek ikisi de bir ağırlık kavramıyla ´vizir´ manasında birleştirilir. Gönülde duyulan gam ve eleme vizir denilmesi bundandır. Ancak yük, elemi yok olarak sonunda bir ecir ve haz olması itibarıyla elemi daha sonra görülecek olan günahtan ayrılır. Onun için ´vizr´ olmaktan çıkar, nimet olur. Büyük bir kar için nice ağır yükler, acı kederler bir nimet aşkıyla karşılanarak yolu bulununca haz ve sevinç içinde kolaylıkla çekilir. Oysa günah, kendisi bir zevk olsa bile neticesi elem olduğundan bunun aksine olur. Bir de nimet esas itibariyle herkes için övülen bir şeydir. Fakat alçak ve aşağılık kimseler bir hizmet karşılığında olmayarak emek vermeden nimet yiyip durmaktan ar duymaz, utanmaz da buldukça şımarır. Değerli, onurlu kimse ise, gördüğü lutfa karşı hizmet edememiş veya o nimeti yerine sarf edememiş olmaktan sıkılır, eziyet duyar ve bir hizmet yolu bulmaksızın o nimete kavuşmuş olup durmak kendisine ağır gelir. ´Onda hiç kimsenin alacak bir nimeti yoktur.´(Leyl, 92/19) vasfına uygun olmak ister. O sırada o nimeti veren bir tür hizmet yapmasını isteyince o hizmet ağır bile olsa onu yerine getirmeyi canına minnet bilerek o ağırlık kendisine hafif görünür. İşte peygamberlik gelince Hz. Muhammed (s.a.v)´den o hayret ve şaşkınlık gitmiş bulunduğu gibi o ilmin ve bu değerli ahlakın hükmüyle o gam ve tasa kendisinden kalkmış ve o zorluklar kolaylığa dönüşmüştür.
2. Peygamberliğin gelmesiyle yol görünmüş, şaşkınlık halindeki önceki zorluklar sıyrılmış ise de bu kez de daha büyük bir endişe ve korku Resulullah (s.a.v.)´ın omuzlarına yüklenmiş bulunuyordu. O da peygamberlik görevinin hakkıyla alınıp yerine getirilmesindeki büyük zorluk ve sorumluluk endişesi ve girişeceği cihadda başarı derecesini ve kusur ettiği durumda Hak ve halk karşısındaki tehlikesini düşünmek meselesi idi ki, buna ´A´ba-i risalet´ yani, peygamberlik yükleri ismi verilir. Zira, ´Allah´tan kulları içinde ancak alimler hakkıyla korkar.´ (Fatır, 35/28) manası gereğince ilim artıp Allah daha çok tanınınca Allah korkusu da artıyor, önce iyi bilinmeyen nice ahiret endişeleri yüz gösteriyordu. Önce Cibril´le yaptığı ilk konuşmada bütün güç ve takatini saran ´Son derece kuvvetli, çetin kuvvetlere sahip´(Necm, 53/5-6) bir heybet ve gücün kendisini sarması ve kuşatması içinde titremiş kalmıştı. Buna derece derece alıştıktan sonra da etraftan kafirlerin o zamana kadar görülmeyen eziyet, sıkıntı ve türlü dedikodularla düşmanlık ve kötülüklerini görmeye başlamış, henüz ´Allah seni insanlardan koruyacaktır.´ (Maide, 5/67) vaad ve duyurusunu almamış, ´Ve her halde ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. İlerde Rabb´in sana verecek de sen razı olacaksın.´(Duha, 93/4-5) vaad ve müjdesine muhatap olmamış ve henüz ayrıntılı direktifler almamıştı. Bir müddet için dinlendirilmek üzere vahye ara verilip kesilmesinden dolayı duyduğu yalnızlık ve başına gelenlerden dolayı düşmanlardan duyduğu sevinç ifade eden sözler nedeniyle de çok tasalanmıştı. Bu suretle kendisini yalnız dünya elemleri değil, Rabb´ine karşı bir günah işlemiş olmak endişesiyle ahiretle ilgili tasalar da sarmış, işte bunlar onun sırtına basan ve belini kıracak gibi kemiklerini çatırdatıp yüreğini sızlatan bir vizir yani bir ağır yük gibi boynuna yüklenmişti. Yüce Allah vahyin kesilmeksizin ard arda devam etmesi ve Ve´d-Duha´nın indirilmesiyle bunların bir kısmını büsbütün üzerinden atmış, bir kısmını da alıştırmak, kendine ve ahirete olan keşif ve bilgilerini artırmak suretiyle hafifletmiş, ondan sonra dünyayı gözüne sinek kadar göstermeyecek, ´Dünyanın Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değer yoktur.´ dedirtecek derecede kalbine ferahlık ve nefsine ilahi bir kuvvet vermiş,Kur´an´ın feyziyle dünya ve ahiret nam ve şanını, zikir ve şerefini yükseltmeye başlamış idi.
İmam Taberi kendi tefsirinde diğer ayetleri şöyle tefsir etmektedir :

4- Senin ismini yüceltmedik mi !
Mücahid diyor ki: ´Allah Teala buyurdu ki: ´Ben nerede anılırsam sen de benimle birlikte anılırsın. Bu da: ´Lailahe İllallah Muhammedür resulullah´ demekle olur.
Katade diyor ki: ´Allah, Resulullah´ın zikrini dünyada da ahirette de yüceltti. Hiçbir hutbe okuyan, şehadet getiren ve namaz kılan yoktur ki: ´Eşhedü en Lailahe İllallah ve Eşhedü Enne Muhammeder resulullah´ diye seslenmiş olmasın.´
Ebu Said el-Hudri Resulullah´ın şöyle buyurduğunu rivayete diyor: ´Cebrail bana geldi ve ´Senin de benim de rabbimiz olun Allah buyurdu ki ´Ben senin ismini nasıl yüceltim ´ Resulullah: ´Allah daha iyi bilir.´ dedi. Cebrail de dedi ki: ´Allah Teala: ´Ben anıldığım zaman o da benimle beraber anılır.´ buyurdu. [ Tirmizi, K.Tefsir el-Kur´an, Sure: 94, bab: 1, Hadis no: 3346158-159.]
5- Mutlaka bir güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
6- Evet, her güçlükle beraber elbette bir kolaylık vardır.

Ey Muhammed, şüphesiz ki, senin içinde bulunduğun, müşriklere karşı cihad etme zorluğu ile birlikte mutlaka zafer elde etme kolaylığı ve rahata kavuşma kolaylığı da vardır. Evet, mutlaka güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
Hasan-ı Basri ile Katade diyorlar ki: ´Bir gün Resulullah sevinçli ve gülümser bir halde çıkıp geldi. Sahabelere şöyle buyurdu: ´Elbette ki bir zorluk iki kolaylığa galip gelemeyecektir. Elbette ki bir zorluk iki kolaylığa galip gelemeyecektir. Zira: ´Mutlaka her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.´ buyurulmaktadır…
Abdullah b. Mes´ud diyor ki: ´Zorluk bir deliğe girecek olsa kolaylık peşinden gelir, oraya girer. Zira Allah Teala: ´Mutlaka her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.´ buyurmaktadır.[ Tirmizi, K.Tefsir el-Kur´an, Sure: 94, bab: 1, Hadis no: 3346159.]
7- O halde (bir İşi) bitirdin mi daha yorucu olana koş.
Abdullah b. Abbas, Mücahid, Dehhak ve Katade bu ayeti şöyle izah etmişlerdir: ´Sen namazını bitirdin mi dua etmeye giriş. Ondan ihtiyacını iste.´
Hasan-ı Basri ve İbn-i Zeyd ise bu ayeti şöyle izah etmişlerdir: ´Sen, dünya İşlerini bitirince Rabbine ibadete giriş ve namaz kıl.´
Taberi ayet-i kerimenin, genel manada anlaşılmasının daha uygun olacağını söylemiş ve ayetin manasını: ´Sen, seni meşgul eden dünyevi ve uhrevi işlerini bitirdikten sonra Rabbine ibadete ve seni ona yaklaştıracak işleri yapmaya ve ondan ihtiyaçlarını dilemeye giriş.´ şeklinde izah etmiştir.
[ Tirmizi, K.Tefsir el-Kur´an, Sure: 94, bab: 1, Hadis no: 3346160.

Fahreddin Razi Mefatühül Gayb adlı tefsirinde son ayeti şu şekilde izah etmektedir:
8- Ancak Rabbinden iste.
Bu hususta iki izah şekli bulunmaktadır:
1) ´Rağbet ve arzunu, ancak Allah´a tahsis et. Ancak, O´na tevekkül ederek, O´nun lütfunu iste…´
2)´Din, dünya ve düşmanlarına karşı muzafferiyet elde etme gibi arzuladığın diğer şeyler hususunda Rabbine yapış ancak…´ Bu ifade (Rağben), ´rağgıb…´ şeklinde de okunmuştur ki, buna göre mana, ´İnsanları, Allah katında olan şeyleri istemeye teşvik et, arzulandır´ şeklinde olur. Allah (c.c) en iyi bilendir. Salat u selam, efendimiz Hz. Muhammed´e, onun aline ve ashabına olsun (amin)! ´

Tefsirlerden anlaşıldığı gibi İnşirah suresinin inişi ile beraber Efendimiz s.a.v. Rabbimizce teselli edilmiş,üzerine inen nimetler açıklanmış,Rabbin kendisine olan destek ve yardımları belirtilmiştir.Bu sure özelde Efendimiz Hz.Muhammed s.a.v. hazretlerine olan ilahi ve gaybi yardımları ve manevi ruhi destekleri açıklarken diğer yandan tüm müminler içinde,Efendimizin yolunu takip ederken düşülebilecek sıkıntılara karşı gelecek manevi yardımları da ihtar etmektedir.
Şeyh Muhammed Haznevi hazretlerinin (k.s.) bir sohbetlerinde buyurduğu gibi sabır,tahammül ve azim çok önemli sıfatlardır: ´Ey Nefis ! Sen değerli eşyaları ucuza almak istiyorsun. Maalesef çalışmadan ve amelsiz o değerli eşyalara sahip olman mümkün değildir. İnsan bal yemeyi istiyorsa, bal almaya gittiği zaman arıların sokmasına tahammül etmesi gerekir. Maksuda ve matluba varabilmesi için mutlaka meşakkatlere, eziyetlere ve sıkıntılara tahammül etmesi gerekir.´
Başka bir sohbetlerinde kemal makamlarına ulaşmanın yolunun zorluklardan geçtiğini şöyle açıklamışlardır: ´Kim Şah-ı Nakşibend´in (k.s.) amelini yaparsa, onun mertebesine yükselir. Kim Şeyh Abdulkadir-i Geylani´nin (k.s.) amelini yaparsa onun mertebesine varır. Ancak amel etmeden, çalışmadan, gayret göstermeden bu makamlara varmak mümkün değildir.´
Hatme ve Haznevi tarikatının diğer adapları Allah´a doğru gitmek ,ilahi marifetleri ve kalp huzurunu elde etmek isteyenler için bulunmaz birer nimettirler.Hatmeye katılan ve İnşirah suresini okuyan bir müritten kalbine kazıması istenen hakikatlar şunlardır :
Tarikata girmek,tasavvuf yoluna bağlanmak,Haznevi mürşidlerinin adaplarını yaşamak kalbin açılmasına,göğsün yarılmasına vesile olur.İnsanın içi daha önce tatmadığı irfani lezzetlerle dolar. Mürid İnşirah suresinin birinci ayetinin kimi tecellileri ile karşılaşır.
1- Biz senin için göğsünü açmadık mı ?
Haznevi mürşidlerinin,onların yüce irfani adaplarının,maneviyat deryası olan hatmenin ve onda okunan sırlarla dolu İnşirah suresinin okunmasının bereketi ile kalpte bir genişleme yaşanır.Daha önce Allah´a nasıl ulaşılacağını bilemeyen,kalbi hastalıklarla hangi metotlarla uğraşılması gerektiğinin cahili olan insan artık bu şaşkınlığından kurtulmuştur.Yüce Allah c.c. o müslümana bu tarikatı nasip etmekle onu şaşkınlık vadisinden kurtarmıştır.Göğsünü maneviyat yoluna açmıştır.İhsan makamları artık önündedir.Yolu bulmak ve onda ilerlemeye başlamak yolun yarısını aşmak gibidir.
Bu manevi nimetin şükrü olarak artık dünyanın değersizliğini ve ahiretin değerini bilmek gerekmektedir.İnsanlardan gelecek her meşakkat müridin gözünde küçülmelidir.Mürid artık bu yolu anlamayan ve inkar edip düşmanlık edenlerin ne tehditlerinden korkar, ne de mallarına, makamlarına önem verir bir halde olmalıdır.
Allah iman ve İslam nimetlerinden sonra İhsan nimetini de vererek,irfani hidayete erdirerek onun göğsünü ilahi hakikatlere açmıştır.Aldanma yurdundan uzaklaşmak, ebediyet yurduna yönelmek ve gelmeden önce ölüm için hazırlanmak en büyük nimetlerdendir.
Mürid hatme ve inşirah suresinin bereketi ile artık telaş etmez, ızdırab çekmez, şaşırmaz, sıkıntı ve ferah hallerinin ikisinde de gönlü rahat, yükümlü olduğu görevini eda ile meşgul olmalıdır. Artık bu yolun bereketi ile sinesi bütün müminlere şefkat ve merhametle açıktır.

2- Senden yükünü indirmedik mi !
3- O senin sırtını ezen yükü.
4- Senin şanını yüceltmedik mi !

Daha önceden hakiki bir manada ve tam ihlas ile Rabb´ine nasıl ve ne yolda itaat ve hizmet edeceğini bilememiş olduğundan dolayı vicdanında büyük acılar duymuştu.Fakat Yüce Allah Haznevi tarikatının bereketi ile ona kendine ve ahirete olan keşif ve bilgilerini artırmak suretiyle yükünü hafifletmiş, ondan sonra dünyayı gözüne küçülterek kalbine ferahlık ve nefsine ilahi bir kuvvet vermiş,böylece Allah c.c. katındaki şerefini yükseltmeye başlamıştır.
Tasavvuf erbabını sevmek başlı başına bir nimettir.Haznevi mürşidlerini tanımak bundan daha büyük bir nimettir.Onları tanıyan birisine onlara tabi olmak lütfunun verilmesi bunların hepsinden daha büyük bir nimettir.Bu Yüce Allah´ın kulunun şanını yükseltmek istediğinin göstergesidir.Bilindiği gibi ahiret makamları ve cennetteki mertebeler farklı farklıdır.Nitekim Peygamber Efendimiz a.s. bir hadisi şeriflerinde bu hakikatı şu şekilde açıklamışlardır : “Cennette yüz derece vardır. Her bir derecenin diğer derece ile arası, sema ile arz arası kadar geniştir. Firdevs bunların en yukarıda olanıdır. Cennetin dört nehri buradan çıkar. Bunun üstünde Arş vardır. Allah´tan cennet istediğiniz vakit Firdevs´i isteyin.” [Tirmizî, Cennet 4, (2533).]
Tüm Haznevi mürşidlerinin ve Şeyh Muhammed Muta Haznevi hazretlerinin müridlerinden istedikleri onları bu yüce makamlara çıkarmaktır.Buna vesile olmaktır.
5- Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
6- Evet, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

Elbette ki bir zorluk iki kolaylığa galip gelemeyecektir. Elbette ki bir zorluk iki kolaylığa galip gelemeyecektir. Zira mutlaka her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.Öyle ise Haznevi tarikatının adaplarını yaşamak için çekilecek sıkıntılar gözlerde büyütülmemelidir.Bu adapların kendisi başlı başına bir şifa kaynağıdır.Kolaylıkların ve bereketlerin gelmesinin vesilesidir. Şeyh Muhammed Haznevi hazretlerinin şu uyarıları asla unutulmamalıdır : ´ Nakşibendi-Haznevi tarikatının adapları hastahane gibidir. Bizler de bu hastahanenin hastalarıyız. Bizim hastalıklarımız manevi ve batını hastalıklardır. Bu hastalıklar, zahiri hastalıklardan daha önemlidir. Kişi tedaviye başlayınca doktorun sözünü dinlemeye mecburdur. Doktorun verdiği ilaçları kullanmalıdır. Manevi hastalıkların ilaçları: bu adaplar, Allah´ın zikri ve murakabesidir.
Tarikatın adapları kişiye günden güne, aydan aya, yıldan yıla Hz. Muhammed (sav.)´in şeriatını en mükemmel bir şekilde yaşamaya hazırlar. Müridi huşu ve korku içerisinde sadece Allah için namaz kılmaya sevk eder.´
Bu adaplar hem manevi hastalıkların ilacı ve hem de bu meşakkatli yolda yürünmesini kolaylaştıran vesiledirler.Yaşanmaları kalpte bir açılmaya,manevi genişlemeye sebep verir.Bu hal daha fazla ibadet etme isteği doğurur.İslam dinini yaşamaya yönlendirir.Böylece iman kuvvetlenir.Kişideki huşu ve hudu artar.Bu hal adaplar yaşandıkça daha da kuvvetlenir.Dini yaşamak kolaylaşır.
7- O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul.
8-Ancak Rabbine yönel.

Sen, seni meşgul eden dünyevi ve uhrevi işlerini bitirdikten sonra Rabbine ibadete ve seni ona yaklaştıracak işleri yapmaya ve ondan ihtiyaçlarını dilemeye giriş.Rağbet ve arzunu ancak Allah´a tahsis et. Ancak O´na tevekkül ederek, O´nun lütfunu iste.Nefis ve şeytana karşı,bu yolun insi ve cinni düşmanlarına karşı muzafferiyet elde etmek için Rabbine yönel.Yüce Allah c.c. kuluna yeterdir. Bir namazı kıldın mı diğer namazı gözlemeye başla.Başka bir İslami hakikatı yaşamaya çalış.Bir adabı yaptın mı diğerini de yapmanın çareleri ara.Bu yolda muvaffakiyet vermesi için rabbine yönel.O duaları kabul edendir.
Şeyh Muhammed Haznevi hazretleri anlatılmaya çalışılan ve ne yazık ki çoğunu anlamaktan aciz olduğumuz bu hakikatleri şu veciz sözleriyle özlü bir şekilde açıklamışlardır:
´Adabı tatmayan ve yaşamayan, bu insanlarla beraber olmayan bu yolu anlayamaz. Bu adabı yaşayan ve tatbik eden, ruhu pahasına dahi olsa bu yolu tercih eder.´

KIZIL ELMA



Çıktı Otranto’ya pür-velvele Ahmed Paşa Tuğlar varsa gerektir Kızılelma’ya kadar Kızıl Elma

Kızıl Elma, Türk mitolojisinde Türkler ve de özellikle Oğuz Türkleri için üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşlerdir. 

Türk devletleri için bir hedefin ve amacın simgesidir.
Kelimenin tam olarak ne zaman, nerede ve nasıl geçtiği bilinmemekle birlikte tarihi akış içerisinde hep ilerlemenin bir sembolü olmuştur. 

İstanbul'un Fethi'nden sonra, Kızıl Elma'nın, Roma'da bulunan San Pietro Bazilikası'nin mihrabındaki altın top olduğu ileri sürülmüştür.





            

Kızıl Elma ülküsü

Türkler özellikle Oğuz Türkleri arasında cihan hâkimiyetinin sembolü olarak ifadesini bulmuş bir mefhum veya mefkuredir. Kızılelma Türklerin yaşadıkları bölgeye göre batı yönünde ulaşılması gereken bazen bir belde bazen de bir ülkedeki taht veya mabet üzerinde parıldayan veya cihan hâkimiyetini temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli Altın bir yuvarlak yahut top olarak tahayyül edilmektedir.

Bu altın top bazen zaferin işareti bazen hâkimiyetin sembolü bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade olunmuştur. Türklerde çok eski inanç ve töreye dayanan Kızılelma Türkistan sahasından Hazar denizinin doğusundan gelen Oğuzların Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hâkimiyetin ifadesi olarak bulunan altın top (Kızılelma'yı) ele geçirmeyi ülkü edinmişler.
Buradan İran'da hüküm süren Türk boylarına oradan da Osmanlılara geçmiştir. Osmanlı Türk devletinin Macaristan'da bulunan Kızılelma'yı bulup ele geçirmelerinden sonra fethetmek istedikleri yerlerde bir Kızılelma'nın varlığına inandığı ve bu uğurda mücadele ettiği görülmektedir. Türkler inandıkları Tek Tanrı'nın dünya hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi. 
Bunu Bilge Kağan'ın “Tanrı irade ettiği için tahta oturdum dört yandaki milletleri nizama soktum” sözlerinden de anlamaktayız. Yine Bilge Kağan'ın ağzından Türk imanı şöyle ifade edilmekteydi Türk Tanrısı milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan'ı ve anam İl Bilge Hatun'u gökten tutup yükseltmiştir.
Oğuz Kağan'ın doğumundan itibaren ilâhî bir nurla beslendiği tarihî ve efsanevî kaynaklarda yer almaktadır. 
Oğuz Kağan'ın Tanrı tarafından ilâhî kudretle techiz edilmesinin yanında yardımcısı ve rehberi de aynı kaynaktan beslenmiştir. 
Gökten indirilmiş Gök-Börü (Bozkurt) Oğuz'un seferleri sırasında ona kılavuzluk yapar. 
Oğuz Destanı'nda geçen şu mısralar bunu en güzel şekilde izah etmektedir
Ben sizlere oldum kağan

Alalım yay ile kalkan

Nişan olsun bize buyan

Bozkurt olsun bize uran

Turdı Han'ın 598 yılında Bizans İmparatoru Maurikianur'a gönderdiği mektupta geçen Dünyada yedi iklimin efendisi ve yedi ırkın kağanı ibaresi ile Tuna Bulgarlarının hanı Melemir Han'ın kendisi ve şahsında ifadesini bulan Türkler için kullandığı “Tanrı tarafından gönderilmiş Tanrı'ya benzer Melemir Han…” ifadesi Türk milletinin İslâmiyet'ten önceki dönemde Tanrı tarafından kutlu kılınmış olduğu inancını göstermektedir. 
Bu ve buna benzer çeşitli inançlar Türklerin İslâmiyet'i kabul etmelerinden sonra da devam etmiştir. 
Kendilerini Tanrı tarafından dünya nizamını sağlamak için gönderildiklerine inanmışlardır.
 Zira Türk insanının mücadeleci ruhu ve cihan hâkimiyeti ülküsü İslâmî inanışa da uygundu. 
İslamiyet'ten önce kahramanlara verilen alp'lik unvanı İslâmiyet'ten sonraki dönemlerde alp-eren şeklini alıyor böyle hayat buluyordu. 
“Benim Türk adını verdiğim ve şarkta yerleştirdiğim bir ordum vardır.
Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavmin üzerine saldırtırım mealindeki hadis-i kutsi İslâm dünyasında Türkler hakkında söylenen rivayet ve kehanetlere örnektir. 
Hz.Muhammed(SAV)'in “Horasan'da Arap olmayan güzel yüzlü hâkim bir insan zuhur edecek onun adı da benimki gibi Muhammed olacak ve Büveyhilerin baskısına son verecektir. 
Horsan'dan Büyük Dervazat'a kadar fetihler yapacak. 
Irak İran ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır ” mealindeki hadis ile Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız mealindeki hadisler bütün İslâm dünyasında dilden dile yayılmaktaydı.
Türkler gerek İslâmiyet'ten önceki Gök Tanrı inancı zamanında gerek İslâmî dönemde kendilerinin Tanrı tarafından dünyaya hükmetme ve adaleti sağlamak için yaratıldıklarına ve hayat felsefesinin bu düşünce ile şekillenmesi gereğine inanmışlardır. 
Eski dönemlerden itibaren dünya nizamını sağlamak üzere mücadele eden Türk milleti islâmiyet'i kabul ederek maddî ve manevî yönden bir yükselişe erişmişlerdir.
İdeallerini kendilerinin dünya nizamını sağlama ülkülerini bu iman kaynağından beslemişlerdir. 
Bu kaynak Kızılelma'nın manevi yönünü teşkil eder. 
Tarih ilminin tespit ettiği ve kendine mahsus ileri bir kültür örneği olan Bozkır kültürü M.Ö. l500-l700 yılları arsında teşekkül eden ve yaşayan örnek bir kültür olarak bilinmektedir. 
Atın ehlileştirilmesi ve demirin ileri bir teknikle işlenmesi bu kültürün önemli özelliğidir. Mücadeleci bir yapıya sahip olan Türk milleti bunun gereği olarak ihtiyaçları ölçüsünde seyyar evler hastahaneler ve eğitim kurumları yapıyorlardı.
Bu hâl onların kolay hareket etmelerine mekân değiştirmelerine imkân sağlıyordu. 
Bunun yanında medeniyetin ölçüsü sayılan giyinme en pratik ve en kullanışlı seviyededir. 
Madde ile ruh mazi ile hâl ve muhafazakârlık ile inkılâpçılık Türk insanının yapısında öyle kaynaşmıştır ki bu kaynaşmanın eseri siyasî içtimaî ve hukukî nizam Türk devletlerinin ihtişamında belirerek yüzyıllarca yaşamış ve milletin yaşamasını sağlamıştır.
Bu birleşme Türk milletinin sosyal yapısı ile yakından ilgilidir. 
Sosyal yapının çekirdeği olan ailenin sağlam olması bunun uruğ boy budun şeklinde teşkilâtlanması buradan devletin doğmasına ve devlet kanalıyla bir milletin ideallerini gerçekleştirmesi sonucunu getirmektedir. 
Aile uruğ boy ve il (Devlet)in sağlam teşkilâtlanması bir yandan millî ideallerin ve mefkûrelerin birliğini sağlıyor bir yandan da Türk ruhundaki dinamizm ve hürriyet fikrinden olsa gerek büyük devletlerin kurulması yanında parçalanmayı da beraberinde getiriyordu.
Bu tarz katı devletçilik şekli âdeta kendi arasında bir yarışa zemin hazırlıyor Türkün Kızılelma'ya gitmesini daha da dinamik kılıyordu. 
Türk milletinin sosyal yapısı sosyal yapıyı ayakta tutan maddî ve manevî dinamikler onların Kızılelmaya yol almalarını gerektirmekteydi. 
Binlerce yıldan beri milletin şuuraltına yerleşen bu duygu tarihî dönemler itibariyle yeniden zuhur ediyor yeniden millete hayat veriyordu. 
Onların hayata sıkı sıkıya bağlanmalarını ve kendi dinamiklerini korumalarını sağlıyordu. 
Oğuz Han'dan Alparslan Türkeş'e kadar Kızılelma ülküsü Türk milletinin var olma ve idare etme idealinin en üst seviyede olmasına işaret sayılır. 
Oğuz Kağan hâkimiyetin sembolü olarak altın evini kurar altın evin kurulmasından sonra sefere çıkar.
Bunlardan ilki Hint seferidir. 
Hint ve Çin ülkelerini topraklarına katan Oğuz Han'ın elde etmek istediği Pekin Kızılelması'dır. 
Tarihçiler Çin'in (Pekin) Kızılelma olarak telâkki edildiği konusunda ittifak etmişlerdir. 
Karanlıklar ülkesi Çin ve Hint ile bütün Orta Doğu ve Kafkasları birleştiren ve burada hâkimiyet tesis eden Oğuz'dan sonra Hunlar tarih sahnesine çıkarlar. 
Batılıların Tanrının Kılıcı diye isimlendirdiği Atilla'nın hedefi batıdır. 
Ares Kılıcı olarak isimlendirilen dünya hâkimiyetinin vasıtası olan kılıç Atilla'nın Kızılelma olarak batıyı seçmesine vesile olmuştur. 
Abdalan-ı Rum alp eren Şeyh Edebali ve onun damatları Osman Gazi ile Dursun Fakih… Oğuz'un Anadolu'daki Korkut Atasıdır. 
Osman Gazi'ye Selçuklunun bittiğini belirtir ve “Ona sultanlık veren Tanrı bana hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendi sancağımı götürüp uğraştım. 
Eğer o ben Al-i Selçukum derse ben de Gök Alp (Oğuz Han) oğluyum” dedirtir. Osmanlı Türk Devleti bu düşünceler üzerine kurulduktan sonra Kızılelma denilen büyük idealde açılım kazanır.
Osmanlının ilk Kızılelması Anadolu'da beylikler dönemine son verip Türk birliğini sağlamak olmuştur. 
Bunun için çeşitli mücadelelere girişen Osmanlılar kardeş katline kadar varan büyük fedakârlıklar göstermekten çekinmezler. 
Gerek iç mücadeleler gerek Moğol istilâsı bir yandan sıkıntıları getirirken bir yandan da büyük ideallerin gerçekleşmesi için dinamik bir güç oluşturur. 
Sadece Türk milleti için değil dünyadaki bütün milletler için kavşak noktası olarak bilinen ve kendine mahsus özellikleri haiz olan İstanbul Osmanlının büyük Kızılelması olarak görülür. 
Hakkında çeşitli rivayetlerin dilden dile dolaştığı İstanbul Fatih Sultan Mehmet'in dahiyane idare ve olağanüstü iradesiyle Türklerin hâkimiyetine girer.
Hz.Muhammed(SAV)'in İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askerlerine ne güzel askerlerdir” hadisi ile müjdelenen ideal hayata geçirilir. 
İstanbul'un fethine kadar anlatılan ancak İstanbul'un fethi ile olgunlaşan Kızılelma Türk'ün dünyaya hâkim olma duygusunun bir ifadesi olarak hayata geçmiştir. 
Evliya Çelebi Hz.Muhammed(SAV)'in doğumunda ateş-gedelerin sönmesi ve Tak-ı Kisra'nın sükûtu gibi harikulâde  hadiselerianlatırken Ayasofya kubbesiyle birlikte İstanbul Kızılelmasının düştüğünü zikretmektedir.
İstanbul'un fethinden sonra Türk milleti için Kızılelma Roma'ya St.Pierre'nin kubbesine taşınır. 
Burası Katolik dünyasının kalbidir. 
Türklerin hedefi artık Roma'dır. Zira Fatih döneminde yapılan Ortanto(İtalya) seferinin sebebi de budur. 
Roma Kızılelmasının düşürülmesidir. 
Atilla'dan sonra Roma'yı düşürmek Osmanlı Türklerinin büyük hedefleri arasındadır. 
Bir efsane Kızılelmanın Roma'ya taşındığını anlatır ve Türk'ü Roma'ya koşturur. 
Efsaneye göre kızılelma Dağıstan'dan I.Anuşirvan tarafından İran hazinesine konulmuş oradan da Roma'ya kaçırılmıştır. 
Bu anlatım tarihî kaynaklarda yer almaktadır. 
Bundan başka çeşitli mektup örnekleri elden ele dolaşarak Türkleri Kızılelma'ya (Roma) davet eder. 
Bir başka Kızılelma ise Macaristan'dır.
Kızılelma tarihimizde Türk birliği olarak da telâkki edilmiştir. 
Aynı fikrin sonraki temsilcilerinden biri olan Necip Fazıl Kısakürek Büyük Doğu Devleti olarak isimlendirilir. 
1920′de tamamen Türk millî düşüncesi üzerine kurulan yeni Türkiye Devleti İkinci Dünya Savaşı'na kadar bu temel felsefe üzerinde hayatiyet bulur. 
1940′lı yıllarda iyici filizlenen bu düşünce döneminde birçok şahsiyetin yetişmesine ve fikrin yayılmasına vesile olur. 
Ulaşılması gereken hedef mefkûre olarak anılan Kızılelma zaman zaman coğrafî yerlere isim olarak verilmiştir. 
Bu yer veya varılması gerekli coğrafyalar Macaristan İstanbul Roma Engirüs Viyana gibi beldeler olmuştur. 
Ancak sadece coğrafî yer ulaşılması fethedilmesi gerekli belde olmaktan çok Kızılelma Türk milletinin hedefi olarak zihinlerde yer etmiştir. 
Zaman zaman bir devlet olma ideali olan Kızılelma çoğu kez Türk birliği idealinin ismi olmuştur. 
Bugün de Türk milletinin birleşme ideali Turan Devlet fikri olarak yaşamaktadır.
Son devirde Ziya Gökalp ve benzeri Türkçü yazarların şiir ve makalelerinde Kızılelma, tekrar ısrarla Türk'ün cihana hakim olması manasında kullanılmıştır. 
Bu kullanılış şeklinde; inanç, fikir ve mana itibariyle İslamiyet'in emri olan cihad, İ'la-yi Kelimetullahı dava edinmiş, bilhassa Anadolu’daki yaklaşık bin yıllık Türk tarihinin temel unsuruna yer verilmemiştir. 
Türk tarihinin akışı içinde en mühim bölüm olan bu devir atlanarak, doğrudan Orta Asya Türklüğü örnek alındığından, son devir Türkçü şair ve yazarlarının, 
Kızılelma üzerindeki yeni anlayış ve yorumları kısır kalmıştır. 
Halbuki; Türk tarihinde kavmiyetçilik yoktur. 
Her zaman bir dava ve bir hedef vardır. 
Bu da Kızıl Elma olmuştur. kızıl elma ayrıştırıcı değil bütünleştirici olmuştur. 
Bir yahudinin(munis tekinalp) dediği gibi değil ecdadımızın dediği gibi Kızıl elma ırkçılık değil hedefimizdir.
Şimdi Kızıl Elma neresi?
Atalarımızın her zaman bir davası  ve bir ülküsü olmuştur. 
Hiç yorulmadan azim ve sebatkarlıkla bu ülküyü gerçekleştirmek ve milletinin rahatı, huzurunu sağlamaya çalışmışlardır. 
Peki ya en önemlisi! bizleri, şu anda biz yaşayan yeni nesili düşünerek hareket etmişlerdir. 
Benlik yok müştereklik,
Din-Vatan-Millet vardı.
Geçmişimizle aramızda çok sarp dağlar, 
yarlar var gözükse de, yeter ki biz inanalım. 
İnandığımızı hayata geçirelim. 
Benlikleri bir kenara bırakalım. 
Bizleri ele alalım. Bizle bir olalım. 
Hedef biziz. Kızıl Elma kendimiziz. 
Bir kendimize bakalım. 
Kaçımızın düşüncesinde bu milletin yükselmesi ve refahı var? 
Kaçımızda İ'la-yi Kelimetullah düşüncesi var? 
Bu millete asalak değil, hizmetkarı olmak gerek .
Geçmişimle olan yakınlığım ne? 
Ben ne idim nereye gidiyorum? sorularını kendimize sormak vaktidir.
Son olarak şunu söyleyebilirim; 
Kendinizi fethetmeden, bir dava güdemezsiniz....                   
Tarık Onur Karabulut

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...