05 Ekim 2017

Büyük Konstantin Dönemi

Bizans Hakimiyetinde Kudüs Ve Yahudiler

Büyük Konstantin Dönemi

M.S. 305 yılında İmparator Diocletian ve Maximian’ın Roma imparatorluk yasaları gereğince tahttan çekilmelerinden sonra, Roma İmparatorluğu tahtına Konstans Klor ile Galer oturdu. Ancak, Konstans Klor’un M.S. 306’daki ani ölümü üzerine yerine oğlu Konstantin geçti. IV. yüzyılın en önemli devrimi sayılan bu değişim, aynı zamanda dünya tarihinin akışını da etkileyen olay olmuştur. Konstantin’in tahta geçişi, sadece Yahudi ırkının kaderini tayin etmemiş, aynı zamanda da günümüzde çok geniş bir nüfusa sahip olan Hristiyan dünyasının da kaderini etkilemiştir. Konstantin’in imparatorluk tahtına oturuşu, Kudüs tarihinde köklü bir değişimi beraberinde getirmiştir . IV. yüzyılda meydana gelen bu değişim, Kudüs’ü inanç tarihinde bir sembol haline getirmişir . Konstantin’in M.S. 313’te Milano Fermanı ile Hristiyanlığı imparatorluk içinde serbest bir din haline getirmesi, bu köklü değişimin ilk aşaması olmuştur. Konstantin’in Hristiyanlığı kucaklayıcı bir yaklaşım sergilemesi, Hristiyanlar nazarında mutlu günlerin başlangıcı sayılırken, şüphesiz Yahudilerin hafızalarından silinmeyecek kötü günlerin miladı oldu . Konstantin, iktidarını tehdit edebilecek tüm tehlikeleri bertaraf ettikten sonra, devlet içinde birleştirici bir unsur olacağını düşündüğü Hristiyanlık dinini ve bu dinin kurumsal yapısı olan kiliseyi güçlendirmeye karar verdi . Kendinden önceki imparatorlar tarafından yıkılmış kiliselerin yeniden inşasına dair bir ferman çıkaran Konstantin, bu işe Kudüs’ten başladı.
Konstantin, Kudüs piskoposu Macarius’a bir mektup yazarak bu kutsal şehirde muazzam bir kilise inşa edilmesi yönünde emir verdi . Bu muazzam kilisenin inşa edilmesi meselesiyle imparatorun annesi Helena bizzat ilgilendi. M.S. 324’te Kudüs’e gittiği kuvvetle muhtemel olan Helena’nın Kudüs’te yaptıklarını, mevcut kaynaklar şu şekilde anlatır:
“İmparator Konstantin’in annesi Helena, gördüğü bir rüya üzerine, yanına para ve asker alarak Kudüs’e gitti. Burada büyük bir sabır ve azimle İsa’nın mezarını aramaya başladı. Mezarın bulunduğu alan Hristiyanlık karşıtları tarafından adeta bir çöp yığınına çevrilmiş ve buraya Venüs Tapınağı inşa edilerek yanına da Venüs’ün heykeli dikilmişti. Hristiyanlık karşıtları bunu İsa’nın hatırasına saygısızlık amacıyla yaptırmışlardı. Helena bu durumu fark etti ve bu heykeli yıktırdı. Daha sonra mezarın bulunduğu çöp yığınlarını kaldırtarak alanı temizletti. Helena bu esnada bu alanda üç adet haç buldu. Bu haçlardan birisi İsa’nın çarmıha gerildiği haçtı. Fakat diğer ikisi, İsa ile beraber çarmıha gerilen iki hırsıza aitti. Helena burada aynı zamanda Pilate’nin, üzerinde farklı dillerle; “Yahudi Kralı İsa çarmıha gerildi.” yazan tabletini de buldu. Helena bulduğu haçlardan hangisinin “Gerçek Haç” olduğu konusunda oldukça şüpheliydi. Helena’yı bu şüpheden Kudüs piskoposu Macarius kurtardı. Macarius, tanrıdan gelen bir işaretle bu durumun çözülebileceğini düşünerek uzun süredir ölümcül bir hastalıktan muzdarip olan Kudüslü bir kadını getirtti.
Piskopos, ölümün eşiğinde olan bu kadına haçları dokundurup, kadının durumunda bir düzelme olması halinde gerçek haçın tespit edilebileceğini söyledi ve Helena’nın bulduğu haçları tek tek hasta kadına temas ettirdi. İlk iki haç temas ettirildiğinde kadının durumunda hiçbir değişiklik olmadı. Son haç temas ettirildiğinde ise hasta kadın hemen iyileşti ve eski sağlığına kavuştu. Bu olay sonucunda “Gerçek Haç” bulundu.

Helena, yeni neslin hafızasını canlı tutsun diye Gerçek Haç’ın bir parçasını gümüş bir kâseye koyarak yeni inşa ettirdiği kiliseye bıraktı. Diğer parçasını ise imparator Konstantin’e gönderdi. Konstantin bu parçayı İstanbul’da kendi adına inşa ettirdiği forumdaki büstünün içine koydu ve bu kutsal parçayı güvenle muhafaza etmek için önemli güvenlik önlemleri aldırdı. İstanbul’un neredeyse tüm vatandaşları, onun “Gerçek Haç” olduğuna inanarak saygı gösterdi. Helena, İsa’nın çarmıha gerilirken eline çakılan çivileri de oğlu Konstantin’e gönderdi. Konstantin, sefere çıktığı zaman kendisini korusun diye bu çivilerden birini atının dizginlerine, diğerini de miğferine koydu.
Helena “Gerçek Haç”ı bulduktan sonra, İmparator Konstantin’in inşa emrini verdiği kiliseyi bu alana bina ettirme faaliyetine başladı. İmparator Konstantin, Macarius’a gönderdiği mektupta, kilise için tüm imkânların seferber edilerek inşaat işinin hızlandırılmasını istedi. İmparatoriçe Helena, Kutsal Mezar Kilisesi (Holy Sepulchre)’nin inşası tamamlandıktan sonra buraya Yeni Kudüs (New Jerusalem) adını verdi. Kutsal Mezar Kilisesi’nin inşası bittikten sonra, İsa’nın doğduğu yer olan Bethlehem’de Helena aynı ihtişamda başka bir kilise yaptırdı. Daha sonra, İsa’nın göğe yükseldiği tepe üzerinde üçüncü bir kilisenin inşası emrini verdi. Kudüs’ün uhrevi havasından çok etkilenen Helena, Kudüs’teki bakire kadınlara bir davet verdi ve onlara kendi elleriyle hizmet etti. Helena kiliselere ve şehrin yoksul vatandaşlarına çok cömert davrandı. Kendisi de burada çok dindar bir yaşam sürdü. 80 yaşında öldükten sonra, naaşı eşyalarıyla birlikte başkent İstanbul’a gönderildi.”
bizans-imparatorlugu-belgesel_8178397-5195_640x360
Yukarıda bahsi geçen kiliseler dışında, Hz. İsa’nın havarilerini eğittiği yer olarak tahmin edilen alana bir de Eleona Kilisesi inşa edilmiştir. Yeni kurulan kiliseler, çok sayıda Hristiyan’ın her
günü ibadetlerini gerçekleştirdikleri mekanlar haline geldi . Mevcut kaynaklarda da belirtildiği gibi, Konstantin Kudüs’ün kutsiyetini nazara alarak buradaki faaliyetlerle bizzat alakadar olmuştu. Konstantin’in Kudüs’e çok sayıda kilise inşa ettirmesi ve şehri tezyin etmesi, Atlantik Okyanusu’nun sahillerinden tutun da Doğu’nun en ücra diyarlarından yani dünyanın dört bir yanından buraya hacı adaylarının akın etmesini sağladı . Bu gelişmeler, şehrin Hristiyanlaşma sürecini hızlandıran olaylar silsilesinin bir halkası oldu. Hristiyanlık iki asır içinde, merkez ve taşralarda kök saldı . Bu asırda şehrin 100.000’e yakın bir nüfusa ulaştığı tahmin ediliyor . Şehir öyle bir görünüme kavuştu ki; Eusebius şehri: “Peygamberler tarafından kehanet edilen şehir…” olarak tanımlıyordu.

Konstantin’in şahsında Kudüs’ün Hristiyanlık sembolleriyle donatılması, Yahudileri en çok inciten durum oldu . Çünkü Yahudilerin, tarih boyunca büyük bir kutsiyet atfettikleri bu şehre kendi inançları dışında herhangi bir inancı çağrıştıran sembol veya kültlere tahammülleri yoktu. Nitekim geçmişte benzer durumlar yaşanmış ve Yahudilerin bu durumlara tepkileri isyan şeklinde olmuştu. Konstantin’in Kudüs şehrine yönelik uygulamalarının son halkası ise, Hadrian döneminde Aelia Capitolina olarak isimlendirilen şehrin, yeniden eski ismine kavuşturulması oldu . Konstantin’in Kudüs şehrine gösterdiği alaka, şehrin kadim sakinleri olan Yahudilere yaklaşımı arasında büyük bir tezat oluşturuyordu. Çünkü imparator, Yahudilere yönelik çok katı fermanlar çıkararak İmparatorluk içindeki mevcudiyetlerini katı kurallara bağladı. Bu fermanlara göre, Yahudi dinine dönenler recm ve diri diri yakılma cezalarıyla karşı karşıya bırakıldı. Yahudilerin dinlerini yayması kati surette yasaklandı. Yahudi efendilerini kendilerini sünnet ettiriyor diye şikayet eden ve Hristiyanlığa geçiş yapan Yahudi tüm kölelere özgürlük tanındı . Hristiyanların Yahudiliğe geçişi ağır cezalar konarak engellenmeye çalışılırken, Yahudilerin Hristiyan köle edinmesi de uygulanan yasaklar arasındaydı. Yahudilerin devlet bünyesinde herhangi bir görev alması katiyen yasaklandı. Hristiyanlığı kabul etmiş birinin hayatına kast eden herhangi bir Yahudi diri diri yakılma cezasına çarptırıldı. Bu ferman, Hristiyanlara nefretini kusan Yahudilerin imparatorluk içinde ne denli bir tehlike altında yaşadıklarını kanıtlar niteliktedir.
Yahudilere yönelik ağır cezalar bunlarla da sınırlı değildi elbet. Bu dönemde İspanya’da düzenlenen Elvira Konsili’nde alınan kararlarla, Yahudilerin Hristiyanlar ile yemek yemesi yasaklandı. Zira öyle bir eylem gerçekleştiren herhangi bir Hristiyan dinden aforoz edilecekti. Konsilde çıkan diğer kara göre ise, Yahudilerin toprağa şükranlarını sunmak için gerçekleştirdikleri dini seremonileri yapmaları yasaklandı. Hristiyanlara göre böyle dualar, Tanrı’ya bir hakaretti ve kilisenin saygınlığına zarar veriyordu.
Konstantin’in şahsında Hristiyanlık, Yahudilik ve Paganizm üzerinde ayrıcalıklı bir konum elde etmişti . Yahudilerin imparator tarafından aşağılanmaları ve Hristiyanlık karşısında aşağı bir konuma düşmeleri, onları farklı coğrafyalarda bir yaşam sürme arayışına sevk etmişti. Bu dönemde Pers İmparatorluğu’nda  ve Mezopotamya’da sayıca çoğalan Yahudiler, burada kendilerine karşı hoşgörü ve serbestlik içeren bir yönetim anlayışıyla tanışmışlar ve ülke içinde etkili bir konum elde etmişlerdi. Zira bu dönemde Hristiyanlık da, Ermeni Kralı Tiridates vasıtasıyla Pers İmparatorluğuna nüfuz etmiş ve Kral Ustasades döneminde de bir hayli ilerleme kaydetmişti. Bunu Hristiyanlar’dan intikam almak için bir fırsat olarak gören Yahudiler, Pers Kralı Magi’yi bu yönde tahrik ederek Hristiyanlara karşı büyük bir katliam başlattılar . Yahudiler, Pers sınırları içinde yaşayan Hristiyanların nerdeyse hepsini öldürüp tüm kiliselerini ateşe verdiler. Yahudilerin Persleri arkalarına alarak giriştikleri bu kanlı intikam hırsından Ustasades te nasibini almış ve acımasız bir şekilde katledilmişti.
Özetle ifade etmek gerekirse, Hadrian’la birlikte önemini kaybeden Kudüs şehri, Konstantin’in saltanatıyla birlikte, özellikle Hristiyanlığın imparatorluk içinde serbest bir din haline gelmesiyle, eski önemine kavuşmuş; ancak bu önem şehrin kadim sakinleri olan Yahudilerce değil, yeni inancın müntesibleri olan Hristiyanlarca paylaşılmıştı. Yani Kudüs artık Hristiyanların merkeziydi ve onların nazarında eski önemine kavuşmuştu.

Konstantios Dönemi

İmparator Konstantin’in 337’deki ölümünden sonra,  Roma imparatorluk tahtına oğlu Konstantios geçti. Konstantios, Roma imparatorluk tahtına oturduktan sonra, babası Büyük Konstantin’e paralel bir politika takip etti . Bu paralellik, Yahudilere karşı izlenen politikada da kendini gösterdi. Yahudiler, Büyük Konstantin döneminde Persler’le işbirliği yaparak çok sayıda Hristiyanı katletmiş ve tüm kiliselerini yerle bir etmişlerdi. Bununla yetinmeyen Yahudiler, İskenderiye’de Pagan mensuplarıyla işbirliği yaparak Trinitarian partisine karşı faaliyetlerde bulundular . Ancak imparator Konstantios’u en çok kızdıran olay, Roma ordusu Macaristan’a yönelik bir seferdeyken, Yahudilerin bunu fırsat bilerek Peslerle işbirliği yapıp Filistin’de bir isyan çıkarmaları oldu . Konstantios, Yahudilerin kendi yokluğunu fırsat bilerek Persler’le işbirliği yapıp çıkardıkları isyanı haber alır almaz, isyanı bastırması için bölgeye kuzeni Gallus’u sevk etti . Büyük bir orduyla Filistin’e yürüyen Gallus, burada isyancıları katlederek Diocesarrea’yı yerle bir etti . İsyancıların merkez karargahını da yok etti.
Yahudilerin ihanetlerini bir türlü içine sindiremeyen Konstantios, sadece babası Konstantin döneminde Yahudilere karşı çıkarılan fermanları uygulamakla kalmamış, aynı zamanda daha ağır fermanlar çıkararak onları yürürlüğe sokmuştur . Konstantios’un çıkardığı fermanlara göre, herhangi bir Yahudinin bir Hristiyanla evlenmesi ve kölesini sünnet ettirmesi ölümle cezalandırılacaktı . Daha önce imparator Hadrian tarafından yürürlüğe konan ve Yahudilerin Kudüs’e girişini yasaklayan ferman tekrar yürürlüğe kondu. Buna göre Yahudiler artık Kudüs’e uzaktan bakmak için bile belli bir ücret ödemek zorundaydılar . İmparatorun Yahudilere karşı öfkesi bu cezalarla da dinmeyince, ödedikleri vergileri de ağırlaştırdı. Epiphanius’un bu dönemde Yahudilikten Hristiyanlığa geçiş yaptığı tahmin ediliyor.

Julian Dönemi

İmparator Konstantios’un ölümünden sonra, 361 yılında Roma imparatorluk tahtına Julian oturdu . Julian’ın imparatorluk tahtına oturması, Yahudiler tarafından sevinçle karşılandı . Çünkü Julian pagan inanışlı bir imparatordu ve Hristiyanlığa karşı büyük bir savaş başlatmıştı. Julian’ın Hristiyanlığa karşı nefreti, yine bu dinden nefret eden Yahudilere sempatisini arttırmıştı . Julian tahta oturduktan sonra, selefleri imparatorların Yahudilere karşı uygulamaya koydukları yasaları lağvederek onları yüceltti. Daha sonra selefi Constantios’un Yahudilere uyguladığı ağır vergileri kaldırdı ve dinlerini serbest bir şekilde icra etmelerine müsaade etti . Daha önce Yahudilerin devlet bünyesinde görev almalarını yasaklayan fermanlar da bu dönemde kaldırılmış ve Yahudiler Julian’la birlikte, devlet bünyesinde önemli konumlara getirilmiştir. Yahudiler yeni imparator Julian’dan aldıkları destek ve cesaretle Filistin, Suriye ve Mısır’daki kiliseleri yıkarak çok sayıda Hristiyanı katlettiler ve yine Julian’ın desteğiyle İmparatorluk içinde çok sayıda sinagog inşa ettiler.
AJ2
Julian’ın Yahudilere sağladığı ayrıcalıklar sadece bunlarla da sınırlı değildi elbet. Julian, yayınladığı bir bildiride, Yahudilere yönelik önceki uygulamalardan dolayı özür dileyip, Pers savaşından sonra Kudüs’ü yeniden imar ederek orada onlarla birlikte yaşayıp, onların ibadetlerine katılacağı sözünü verdi. Bu bildiri Yahudiler tarafından büyük bir sevinçle karşılandı . Ancak Yahudileri en çok sevindiren olay, Julian’ın Tapınağı Kudüs’te yeniden inşa edeceğini bildirmesiydi. Julian Tapınağın inşası için eski Britanya komutanı ve aynı zamanda yakın arkadaşı olan Antakyalı Alypius’a ve kendisine yardımcı olması için de Filistin valisine talimat verdi. Yahudiler de kendilerine vaat edilen Tapınağın inşası için dünyanın dört bir yanından Kudüs’e akın ettiler. Zengin Yahudiler bu iş için büyük bir bütçe tahsis ederken, fakir olanlar ise Tapınağın inşaatında çalışmak için seferber oldular. Bu iş için bol malzeme ve çok sayıda işçi toplandı. Julianda devlet hazinesinden bu iş için muazzam bir sermaye ayırdı.
Her yaştan Yahudi, bu unutulmaz anlara şahti olmak için Kudüs’te toplanmıştı. Yahudi erkekleri bu iş için tamahkârlıklarını unutmuş, Yahudi kadınları ise kibarlıklarını bir kenara bırakmıştı. Yahudiler Tapınağın inşasına öyle büyük bir önem veriyorlardı ki, inşaat çalışmaları için gümüşten yapılmış kazma ve kürekleri kullanıyorlardı. İnşaat enkazını da ipek örtü ve erguvanlarla taşıyorlardı. Yahudi din adamları da Tapınağın inşasında çalışan Yahudilere moral ve destek veriyorlardı. Kısacası her zengin Yahudi kesenin ağzını açmış, her fakir Yahudi de bu işte pay sahibi olmak için dişini tırnağına takmış çalışıyordu. Buraya kadar herşey yolunda gidiyordu. Yahudiler de iş bitmişçesine Hristiyanlarla alay edip onları aşağılamaya başladılar. Hatta o kadar ileri gittiler ki Julian’a “Mesih Julian” diye hitap etmeye başladılar. Hristiyanlar ise tüm bu hazırlıkları korku ve çaresizlik içinde takip ediyorlardı. Piskopos Cyril, Hz. İsa’nın Tapınağa ilişkin kehanetini hatırlatarak, Tanrı’nın buna müsaade etmeyeceğine inanıyordu.
Julian’ın Pers seferine çıkmadan önce Tapınağı yeniden inşa edilmesi yönünde emir vermesi , Julian’ın ordusunda görevli bir general olan Ammianus Marcellinus tarafından şöyle anlatılmaktadır: “Julian, saltanatı esnasında, ölümünden sonra bile unutulmayacak bir sefer hazırlığına başladı. Seferin hazırlıkları devam ederken, daha önce Titus tarafından yıkılan Tapınağın inşası için emir verdi. Bu görev için de Antakyalı Alypius’u görevlendirdi. Alypius kendisine yardımcı olması için görevlendirilen bölge valisiyle birlikte Tapınağın inşaatı için bütün hazırlıkları tamamladı. Ancak Tapınağın temeli atılmaya başlandığında, yerin altından korkunç bir ateş topu sık aralıklarla, inşaat alanında patlamaya başladı. Bu ateş topu, Tapınağın inşasında çalışan bütün işçileri ve inşaat için tedarik edilen bütün malzemeleri yaktı.”
Aynı olayı Warburton şöyle anlatmaktadır: “Julian’ın Yahudilere yönelik önceki uygulamalardan duyduğu üzüntü, onu Tapınağı yeniden inşa etme zaruretine sevk etti. Onun bu beyhude teşebbüsü, dinsizliğiyle eşdeğer bir olaydı. Çünkü o, İsa’nın Tapınağın bir daha inşa edilemeyeceğine dair kehanetini yalanlamak istiyordu. Burada onun bu mecnunvari girişimini boşa çıkaran çok önemli bir mucize yaşandı.” Aynı olay, Kilise Babaları tarafından ise şöyle anlatılmaktadır: “Din düşmanı İblis Julian’ın sapkınlığı onu Hristiyanlara karşı, Yahudileri silahlandırmayı sevk etti. Julian Yahudilere; “Niçin şeriatınızın size emrettiği gibi kurbanlar kesmiyorsunuz,” diye sorduğunda, Yahudiler ona; “Bu kurbanlar sadece Kudüs’te kesilip Tanrı’ya sunulur,” yanıtını verdiler. Bu yanıt üzerine kafîr imparator onlara, Tapınaklarını tekrar inşa ettirip, İsa’nın kehanetlerini yalanlayacağını söyledi. Ancak o, İsa’nın kehanetinin aslında ne kadar gerçek olduğunu ispat etmekten öteye gidemedi. Julian’ın söyledikleri karşısında Yahudiler büyük bir sevinç içerisinde, tüm dünyadaki ırkdaşlarına haber salıp onları Kudüs’e davet ettiler. Büyük bir sevinç ve heyecanla Kudüs’te toplanan Yahudiler, Tapınağın yeniden kurulması için tüm servetlerini ortaya döktüler. Julian’da yardımlarını esirgemiyerek taş, kereste, kil vs. gibi inşaat malzemelerini tedarik etti. Julian ayrıca en iyi adamını bu iş için görevlendirdi. Yahudiler bu iş için gümüşten yapılmış kazma ve kürekler kullandılar. Tapınağın inşası için çok sayıda işçi toplanmıştı. Bu işçi kalabalığı temel atmak için yeri kazmaya başladılar. Daha sonra biriken enkaz yığınını bir vadiye boşaltamak için taşıdılar. Gece dinlenmek için ara verip ertesi gün tekrar çalışmaya geldiklerinde vadiye attıkları enkazın tekrar geri gelmiş olduğunu gördüler. Ancak bu enkaz yığınını tekrar aynı yere taşıyıp alanı temizlediler.
Yahudiler Tapınağı dikmek için büyük bir harç hazırlarken, birden şiddetli bir fırtına çıktı ve hazırladıkları harcı dört bir tarafa dağıttı. Tanrı, Tapınağın inşa edilmesini istemediği için, bu esnada büyük bir deprem meydana geldi. Ancak Yahudiler, yaşanan tüm bu musibetlerden ders almadılar ve ısrarla Tapınağı inşa etmek için uğraştılar. Ancak kısa bir süre sonra, kazılı alandan büyük ateş topları fırlamaya başladı. Bu ateş topları, orada çalışan işçilerin çoğunu yaktı çok az işçi kaçarak hayatını kurtarabildi. Aynı gece, Tapınağın inşaat halindeki bör bölmesinde yatan işçiler, bir revağın çökmesi sonucu enkaz altında kalarak hayatlarını kaybettiler. Yine aynı gece, mucizevi bir olay yaşandı ve İsa’nın çarmıha gerildiği Haç, parlak bir şekilde gökyüzüne yansıdı. Bu esnada Yahudilerin elbiselerini kara bir Haç kapladı. Yahudiler, art arda gerçekleşen bu mucizevi olaylar karşısında Tanrı’nın Tapınağın yeniden kurulmasını istemediğini anladılar ve hepsi korkuyla evlerine döndüler. Yahudiler bu olaylardan sonra, atalarının çarmıha gerdikleri İsa’nın gerçek Tanrı olduğuna inanmaya başladılar. Bu hadiselerden imparator Julian’da haberdar oldu. Ancak Firavun gibi kalbini katılaştırdı.”
Tapınağın inşası esnasında zuhur eden olaylar, jeolog ve kimyacı sıfatlı bilim adamları tarafından araştırılmış ve nedenleri açıklanmaya çalışılmıştır. Jeologlara göre, inşaat esnasında meydana gelen ateş topları bu esnada bir yanardağın faaliyete geçmesinden kaynaklı olabilirdi. Ancak bu bilim adamları bölgede tarih boyunca hiçbir yanardağın aktif olmadığı sonucuna vardılar. Kimyacılar ise, Tapınağın zeminini oluşturan alanın alt kısmında sıkışık gazların olabileceğini öne sürdüler. Ancak bu tarz gazların yanıcı etkiye değil aksine söndürücü bir etkiye sahip olduğu sonucuna vardılar. Yukarıda da görüldüğü gibi, Tapınağın Julian’ın iradesiyele yeniden inşa edilmesi esnasında zuhur eden olaylar, farklı inançlara sahip farklı kişiler tarafından neredeyse aynı şekilde anlatılmıştır. Farklı kaynakların olayı aynı şekilde anlatması, olayları sonradan yazan kişilerin, kendilerinden önce yazanlardan olayı aynen alıp yazmalarından ötürüdür. Çünkü yukarıda anlatılan hadiseler, bizce menkıbevi hadiselerdir ve Kudüs şehrine Hristiyanlık nazarında bir kutsiyet atfetmek için bilinçli olarak bu şekilde intikal ettirilmiş olması da kuvvetle muhtemeldir. Zira bilim adamlarının da bu olayları bilimsel yönden açıklarken bile aynı gayeyi taşıdıkları su götürmez bir gerçektir.
Julian’ın iki yıl süren kısa saltanatı, büyük bir nefret duyduğu Hristiyanlığı İmparatorluk sınırlarından söküp atmaya yetmedi . Yahudiler de en büyük destekçileri olan bu imparatorun şahsında tapınaklarını yeniden kurma hayaline çok yaklaşmış ancak bunda muvaffak olamamışlardır. Nitekim Julian’ın döneminden günümüze kadar geçen yaklaşık 1500 yıllık zaman diliminde, Kudüs’teki Tapınağı yeniden inşa etmek için de somut anlamda hiçbir girişim olmamıştır. Julian’ın 363’teki ölümünden sonra, yerine Jovian geçti . Ancak Jovian’ın çok kısa süren saltanat dönemi, Kudüs şehrine ve Yahudilere yönelik nasıl bir tutum sergilediği konusunda bir fikir vermesi açısından oldukça yetersizdir. Jovian’dan sonra Roma imparatorluk tahtına oturan Valentinian ve Valens kardeşler, Julian döneminde Yahudilere verilen hakların devamını sağladılar. Ancak zamanın koşulları gereği, Yahudilere verilmiş en büyük haklardan biri olan devlet hizmetinde görev alma ayrıcalığını lağvetmek zorunda kaldılar. Bu durumu şöyle bir ferman yayınalayarak bildirdiler: “Yahudilerin devlet memurluğu işlerinden muaf olduğunu ilan eden ve onların övündüğü bu ferman hâlihazırda iptal edilmiştir. Hatta din adamları bile ülkeleri için yapmaları gereken görevi yerine getirmedikleri sürece, kendilerine Tanrı’ya adayamayacaklardır. Ayrıca kendisini Tanrı’ya adamak isteyen kişi, öncelikle kamu hizmetinin kendine düşen payını üstlenmesi için yerine başkasını bulmalıdır.”
Kardeş imparatorlar Velentinian ve Valens, Yahudilerin dini uygulamalarını gerçekleştirmeleri konusunda onlara destek vermişler ve olağan vergi dışında onları herhangi başka bir vergiyle mükellef kılmamışlardı. Ancak bu dönemde devlet içinde güçlü bir nüfuza sahip Hristiyan din adamaları, imparatorların Yahudilere karşı bu hoşgörülü yaklaşımlarını tasvip etmeyerek bu konuda kendilerine büyük sorun oluşturmuşlardır. Buna örnek teşkil edecek bir olay, Theodosius’un saltanatı döneminde oldu. İran sınırlarında yer alan Osroene eyaletinin Callinicum kasabasında bir sinagog inşa edildi. Buna tahammül edemeyen Hristiyan din adamları, bu sinagogun kundaklanması için halkı galeyana getirdiler. Eyalet valiside bu duruma sebep olan piskoposların ya sinagogu tekrar inşa etmelerini ya da zararıı karşılamalarını istedi. Bu talep İmparator Theodosius tarafından onaylandı. Ancak İmparatorluk içinde güçlü bir nüfuza sahip olan Milan Piskoposu Ambrose bu durumu haber alır almaz İmparator Theodosius’a hakaret içerikli bir mektup yazarak bu yöndeki iradesinden vazgeçmesini istedi. İmparator da Ambrose’nin mektubunu dikkate alıp kararından vazgeçti.
Saint_Theodosius
İmparator Theodosius, idari anlamda Yahudilere uygulanacak politikada titiz davrandığı kadar, Hristiyanlığın gerçek ruhuna da bağlı kalmıştı.  Theodosius ölmeden kısa bir süre önce neşrettiği bir fermanla, Hristiyanların Yahudilerin mallarını veya sinagoglarını yağmalamalarını kati bir surette yasakladı . Bu doğrultuda eyalet valilerine mektuplar göndererek bu fermana uymayanların şiddetli bir şekilde cezalandırılmalarını istedi. Theodosius’un Yahudilere yönelik bu ılımlı yaklaşımı, paganlar nezdinde vücut bulmamıştı. Zira bu dönemde pagan tapınaklar yıkılmış ve paganistlerin kurban sunmaları yasaklanmıştı . Theodosius, Yahudilere karşı hoşgörülü bir yaklaşım sergilemesine rağmen, Hadrian’ın Yahudilerin Kudüs’e girişlerini yasaklayan fermanınıda kaldırmamıştı. Hatta Yahudilerin Kudüs şehrine girişlerini engellemek için, şehrin giriş kapılarına muhafızlar dikilmişti. Bazı Yahudiler, bu muhafızlara rüşvet vererek Tapınağın Titus tarafından yakıldığı günün anısına, şehre girip ağıtlar yakıyorlardı. Ancak buna rağmen Yahudiler, Doğu İmparatorları’nın hakimiyetindeki şehre girmeyi bir ayrıcalık olarak görmüyorlardı.
Büyük Theodosius’un ölümünden sonra, 395 tarihinde, Roma imparatorluğu Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldıktan sonra, imparatorluğun Doğu kısmında yaşayan Yahudilere yönelik yeni bir ferman çıkarıldı. Buna göre, Yahudilerin yeni sinagog inşa etmeleri ve orduda görev almalarını yasaklandı. Devlet içindeki Yahudilere yönelik bu kısıtlamalar, bu durumlardan muzdarip olmak istemeyen 500 kişilik bir Yahudi zümrenin din değiştirmesine sebep olmuştu. İmparatorluk içindeki genel Yahudi toplumu bu durumdan haberdar olunca, derhal Hristiyanları sorumlu tuttular ve Hristiyan kiliselerine saldırdılar. Hristiyanlar da Yahudilere aynı şekilde karşılık verip çok sayıda sinagogu ateşe verdiler . İmparatorluğun Doğu kısmında Yahudilere yönelik kısıtlamalar ve bu kısıtlamaların yol açtığı çatışmalar sürerken, Batı kısmında nispeten daha istikrarlı bir ortam vardı. M. Depping’e göre, Batı kısmındaki Yahudi milleti oldukça avantajlı bir durumdaydı. Burada Yahudilerin ibadet anlayışlarına saygı duyuluyordu ve dine ilşkin her konuda serbesttiler. Milli geleneklerini sürdürmelerinin yanı sıra, kendi toplum anlayışlarına göre adalet meselelerini çözüme kavuşturabiliyorlardı. Yargı alanında yaşam ve ölüm haricinde tam bir serbestliğe sahiptiler. İmparatorluğun diğer teb’ası ile aynı haklara sahiptiler. Sadece devletin en üst kademesinde ve askeri görevlerden hariç tutuluyorlardı.

Theodosius Dönemi

Yahudiler, II. Theodosius döneminin belli bir noktasına kadar, gerek kültürel gerekse dini açıdan oldukça rahat bir yaşam sürüyorlardı. Ancak bir Purim Bayramında yaşanan bir hadise, İmparator’un Yahudilere karşı bu bakış açısını değiştirdi . Hadise şöyle gelişti: Yahudiler Purim Bayramını kutlarken, Haman’ın tasvirini bir darağacında sallandırmaya başladılar. Ancak işin ilginç yanı, darağacı bu kez Hz. İsa’nın gerildiği çarmıha benzetilmişti . Yahudiler kısa bir süre sonra bu çarmıha Hristiyan bir genci bağlayarak kırbaçlamaya başladılar ve bir yandan da Hz. İsa aleyhine lanet çığlıkları attılar. Bu hadise bölgedeki Hristiyanları galeyana getirerek ayaklanmalarına sebep oldu . Bu olay II. Theodosius’un dikkatinden kaçmadı ve 438’de yayınladığı bir fermanla, Yahudilerin tüm ayrıcalıklarını lağvederek Purim Bayramını kutlamalarını yasakladı.
İmparator II. Theodosius’un Yahudileri cezalandıran bu fermanı, ne Hristiyanları ne de Yahudileri tatmin etmişti. Yahudiler, benzer hareketleri Makedonya, Dacia, İllyricum gibi imparatorluk bölgelerinde tekrarlayarak Hristiyanları kışkırtmaya devam ettiler. Hristiyanlar da Yahudilerin bu eylemlerine, Yahudilerin evlerini ve sinagoglarını yakarak karşılık veriyorlardı. Olaylar kısa sürede büyüyerek adeta Hristiyan-Yahudi kavgasına dönüştü. II. Theodosius, giderek büyüyen bu çatışmanın ciddiyetini anladı ve bu kavgayı bitirmesi için vali Philip’i görevlendirdi. İmparator Theodosius, Philip’e sıkı önlemler almasını ve Hristiyan-Yahudi farketmeksizin kim imparatorluk kurallarını çiğnerse, şiddetle cezalandırmasını söyledi. Neticede Roma askerleri bu çatışmayı zorla da olsa bastırdılar ve suçluları cezalandırdılar. Ancak benzer olaylar İskendertiye başta olmak üzere, imparatorluğun birçok bölgesinde meydana gelmeye devam ediyordu. II. Theodosius döneminin Kudüs şehri açısından en önemli olayı, 438 yılında imparatorun eşi Eudocia’nın şehri ziyaret etmesidir . Bir sex skandalından sonra II. Theodosius’tan ayrılarak Kudüs’e gelen Eudocia , burada kendini hayır işlerine adayarak çok sayıda kilise inşa ettirdi . Bunlardan en önemlileri, Şam Kapısı dışında taşlanarak şehit edildiğine inanılarn St. Stephan’ın anısına inşa edilen St. Stephan Kilisesi ve Siloam Havuzu (Pool of Siloam) Bazilikası’dır . Eudocia çok miktarda para harcayarak Titus döneminde yıkılan eski güney duvarlarını Bizans mimari anlayışına uygun olarak yeniden onardı.
Eudocia, İmparator Konstantin’in annesi Helena’dan sonra, Kudüs tarihinde önem arz eden ikinci imparatoriçedir . Bu imparatoriçe, mimari anlamda şehre katkı sağlamakla kalmayıp, Hadrian döneminden beri şehre girmeleri yasak olan Yahudilerin tekrar Kudüs şehrine girişlerini serbest hale getirerek Yahudi tarihinde önemli bir yer edinmiştir. Eudocia’nın fermanıyla Yahudiler şehre tekrar yerleşme hakkını elde etmişlerse de, şehre ne zaman dönüp yerleştikleri hakkında kesin bir bilgi söz konusu değildir . Eudocia, 16 yılını Kudüs’te geçirdikten sonra, 460 yılında, 67 yaşında bu kutsal şehirde öldü . Naaşı da kendi isteği doğrultusunda, inşa ettirdiği St. Stephan Kilisesi’ne defnedildi . Ancak bazı kaynaklar, Eudocia’nın Kudüs’ten İstanbul’a geri döndüğünü ve beraberinde ilk şehit St. Stephan’ın emanetlerini de başkente getirdiğinden bahsederler. Zira başkente dönen Eudocia, burada bir yıl kaldıktan sonra Kudüs’e tekrar dönüş yapmış ve burada ölmüştür.

Justinyan Dönemi

Justinyan dönemi, Bizans İmparatorluğu için bir dönüm noktası olduğu kadar , Kudüs tarihi açısından da önemli bir dönemi ifade eder. Justinyan, Bizans tahtına oturduktan sonra, İmparatorluğu eski ihtişamına kavuşturmak için bir takım kararlar aldı. İmparatorluğu eski ihtişamına kavuşturmayı amaçlayan Justinyan, bunun ülkeyi tek bir din altında birleştirmek ve “Tek Devlet, Tek Kanun, Tek Kilise” prensibini yerleştirmekle mümkün olacağını düşünüyordu. Justinyan’ın bu amacını gerçekleştirmek için ülkedeki pagan ve Yahudi nüfusunu zorla din değiştirme ve baskı altına alma yönünündeki fermanlar, isyanları da beraberinde getirdi. Justinyan’ın amcası ve selefi Justin, kendi döneminde Yahudi ve putperestlerin yüksek dereceli adli memurluklara gelmesini engelleyen fermanlar çıkarmıştı. Çünkü Justin’e göre böyle insanların Hristiyan vatandaş ya da Hristiyan din adamları üzerinde adli bir karar vermeleri, imparatorluğun dini olan Hristiyanlığa bir hakaretti. Amcasının bu yöndeki uygulamalarını devam ettiren Justinyan, imparatorluk içindeki Yahudi ve putperestlere yönelik bir kovuşturma başlatıp onları din değiştirmeye zorluyordu, bunu kabul etmeyenler de imparatorluktan kovuluyordu. Bu baskıcı politika, bu dönemde Anadolu’da 70.000 putperestin Hristiyanlaşmasını sağlamıştı ancak; Yahudiler bu durumu kabullenecek gibi görünmüyordu.
Yahudiler, tarih boyunca dini ve milli konularda büyük bir hassasiyet göstermiş ve bu hassasiyeti gözardı eden yönetimlere karşı çıkarak farklı boyutlarda isyanlar çıkarmışlardır. Yahudilerin tarih içerisinde bu hassasiyeti gözeterek çıkardıkları isyanların bir örneği de bu dönemde görülmektedir. Justinyan’ın İmparatorluğu tek bir inanç altında birleştirme ideali uğruna farklı inançlara gösterdiği baskı, Yahudileri kendini mesih olarak tanıtan Julian adında bir yahudinin liderliği altında bir isyana teşvik etti.
800px-Byzantine_Greek_Alexander_Manuscript_Cataphract_(cropped)
Yahudiler, 4 Temmuz 555 yılında Samaryalılar’la birlikte Filistin’in Kayserya (Caesarea) şehrinde büyük bir isyan başlattılar. Şehrin Hristiyan vatandaşlarına ve Hristiyan kiliselerine saldıran Yahudiler, burada çok sayıda Hristiyanı katledip, çok sayıda kiliseyi ateşe verdiler. Eyalet valisi Stephan’ı öldürüp mallarını yağmaladılar. Bunun üzerine öldürülen valinin karısı, başkent İstanbul’a gidip durumu imparator Justinyan’a bildirdi. Justinyan Amantius’u görevlendirerek derhal isyanı bastırmasını emretti. Amantius, bölgeye gelerek Stephan’ın katillerini araştırdıktan sonra, çok sayıda Yahudiyi öldürüp bir kısmını yaralayarak sakat bıraktı . Bu isyan neticesinde 100.000’e yakın Yahudi öldürüldü. Yine bu isyan neticesinde Samaryalılar’ın büyük bir çoğunluğunun Hristiyanlık dinlerine geçiş yaptıkları tahmin ediliyor.
Yahudiler genel geçer tüm isyanlarda olduğu gibi, bu isyan neticesinde de kaybeden taraf olmuştu. Ancak bu kayıp sadece can ve mal kaybıyla da sınırlı kalmadı. Çünkü Justinyan, isyanın akabinde bir ferman çıkararak İmparatorluğun genelindeki tüm Yahudilerin ibadetlerini ve bayramlarını icra etmelerini yasaklayarak sinagoglarını da Kilise’nin hizmetine vermişti . Justinyan’ın yasakları adli konularda da vücut bulmuştu. Buna göre, Hristiyan ve Yahudiler arasında mahkemeye intikal edebilcekdavalarda, Yahudilerin tanıklığı geçersiz sayılacaktı .Yahudiler sadece kendi aralarında görülen davalarda tanıklık edebilecekti . Yahudilerin çocuklarına herhangi bir konuda vasiyet veya miras bırakmaları yasaklanırken , Hristiyanlık mensubu olmayan bir ailenin, Hristiyan olan çocukları (aile vasiyet bırakmamışsa bile) mirastan pay alma hakkı serbest bırakılmıştı. Yahudi ailelerin kendi çocuklarını eğitme hakkıda elinden alınmıştı . Örneğin; babası Yahudi, annesi Hristiyan olan bir çocuğun eğitimi, Hristiyan olması nedeniyle anneye bırakıldı. Ya da tam tersi bir durum da, yani anne Yahudi baba Hristiyansa, çocuğun eğitimi Hristiyan olması sebebiyle babaya bırakılacaktı. Tüm bu yasaklar şüphesiz ki, Yahudileri Hristiyanlığa geçiş konusunda etkileme amacıyla konmuştu . Ancak Yahudiler bu tarz baskı ve yasaklara ilk defa maruz kalmıyorlardı. Dolayısıyla da Justinyan’ın amaca yönelik uygulmaları, Yahudileri kızdırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
İmparator Justinyan’ın Yahudilere yönelik baskıcı ve yasakçı yaklaşımı, Kudüs şehrine olan yaklaşımıyla büyük bir tezat oluşturuyordu. Çünkü imparator Kudüs’ü Yahudiliğin değil, Hristiyanlığın bir merkezi olarak görüyordu. Bu yüzden Justinyan şehirde gerçekleştirdiği imar faaliyetleriyle, Bizans damgasını Kudüs şehrinde kalıcı hale getiren imparator olmuştur . Justinyan, Bizans imparatorluğu genelinde hararetli bir şekilde imar faaliyetine girişerek, imparatorluğu Hristiyan mabetleri ve sembolleriyle donatmaya başladı. İstanbul’da Ayasofya Kilisesi’ni inşa ettirdikten sonra Beytüllahm’da Doğuş Kilisesini , Kudüs’te ise bugüne kadar inşa edilen kiliseler arasında en büyüğü olan ve bugünkü Mescid-i Aksa’nın çevrelediği alan üzerinde Nea Kilisesi’ni inşa ettirdi . Justinyan’ın Kudüs’teki inşa faaliyetleri bunlarla da sınırlı değildi. Justinyan şehre gelen hacıların konaklaması için bir imarethane ve hacıların hastalanması ihtimaline karşı her biri 100 yataktan oluşan iki hastahane yaptırmıştır.

Heraklius Dönemi

Bizans tarihinin en önemli imparatorlarından biri olarak kabul edilen Heraklius, 610 yılında tahta oturduğunda, İmparatorluk adeta bir enkaz yığını halindeydi; idari, mali ve askeri açıdan iflasın eşiğine gelmişti. Bizans içsel olarak bu sorunlarla boğuşurken, dış güçler tarafından da sürekli taciz ediliyordu. İmparatorluğun içinde bulunduğu buhranın bilincinde olan Avarlar ve Slavlar, Balkanlar’da istedikleri gibi hareket ederken, Persler de Anadolu’nun bağrında aynı vazifeyi icra ediyorlardı . Uzun zamandır Bizans İmparatorluğu’nu doğuda en çok uğraştıran güç olan Persler, 542 yılında Choshoroes’in(I.Hüsrev) liderliğinde Kudüs’e bir saldırı teşebbüsünde bulunmuş fakat veba salgını nedeniyle bundan vazgeçmişti . Ancak bu döneme gelindiğinde, Bizans’ın aralarındaki ticaret anlaşmasını ihlal ettiğini gerekçe göstererek devlete saldırmaya başladı. 611 yılında Kayseri’ye bir saldırı gerçekleştiren Persler, Bizans tarafından zorla da olsa püskürtüldüler. Ancak iki sene sonra tarihler 613 yılını gösterdiğinde, Perslerin Güneydoğu bölgesine doğru amansız yürüyüşüne, Bizans’ın karşılık verebilecek kudreti yoktu.
Persler 613 yılında büyük bir orduyla, Bizans’a bağlı Ürdün ve Filistin bölgelerine doğru ilerlemeye başladılar . Pers ordusu bu bölgelere ilerleyişini sürdürdükçe, kendilerini Kudüs’ten kovan ezeli düşmanları Hristiyanlardan intikam almak ve şehri ele geçirmek için bu durumu bir fırsat olarak gören 26.000 Yahudi, Pers ordusuna katıldı . Tarihler 614 yılını gösterdiğinde, Persler İran’dan Akdeniz’e kadar olan bölgeyi kuşatıp, Bizans’ın Arap yarımadasıyla olan iletşimini kestiler . Pers ordusu 614 yılının Mayıs ayında Kudüs’e girdi . Persler şehre girdiğinde, Kudüs halkı savaşa hazırlıksız yakalanmıştı ve buradaki Roma garnizonu da Pers ordusuna karşılık verebilecek bir kalibrede değildi . Bu nedenledir ki, Kudüs halkı fazla bir direniş göstermeden şehri Pers ordusuna teslim etti. Ancak Pers ordusu şehrin teslim olduğunu düşünerek buradan ayrılınca, Hristiyanlar hemen ayaklanıp çok sayıda Yahudi ve Pers askerlerini öldürdüler. Bu durumu haber alan Pers ordusuysa derhal geri döndü ve üç haftalık çetin bir direnişten sonra, Hristiyanlara karşı büyük bir katliam uyguladı . Theophanes’e göre savaş sonrası Kudüs’te 90.000 yahudi öldürülmüştü.
Ancak bu rakamlar bazı kaynaklar tarafından abartılı görünmekte ve St. Saba Manastırı’nın bir keşişi tarafından söylendiği kadarıyla, gömülen kişi sayısının 62.455 olduğu ki bunların da 24.000 kadarının da mahkümlardan oluştuğunu iddia etmektedirler . Ermeni tarihçiler ise bu rakamı 57.000 olarak vermektedirler. Ancak binlerce rahip, keşiş ve rahibenin kılıçtan geçirildiği kesindir. Katliamdan kurtulabilen Hristiyanlar ise Arabistan’ın Hristiyan şehirlerine kaçtılar . Kilisenin beşiği sayılan ve Hristiyanlar nazarında ilk zaferin sahnesi olan Kutsal Şehir Kudüs, Kisra’nın ölüm kusan kılıcı karşısınada yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı . Persler şehirde üç günlük bir katliam geçekleştirdikten sonra , aralarında Konstantin’in inşa ettirdiği Kutsal Mezar Kilisesi, Golgotha Kiliseleri, St. Stephan Kilisesi, St. Mary Kilisesi ve Eleona Kilisesi’ni tahrip ederek büyük zararlar verdiler . Daha sonra Patrik Zacharias’ın da aralarında bulunduğu 35.000 Hristiyan’ı esir olarak ele geçirdiler. Geri kalan Hristiyanlarsa Yahudiler tarafından zevkle katledilmek için köle olarak satın alındılar. Pers ordusu, Şehri yağmalayıp Helena’nın bulduğu Gerçek Haç’la birlikte çok sayıda altın ve gümüş eşyayı da gasp ettikten sonra , şehirden ayrılıp Mısır ve Libya üzerine yürüdü.
Kudüs şehri, 550 yıl sonra Roma’nın elinden çıkmıştı. Konstantin’in şehri Hristiyanlığın merkezi yaptığı tarihten itibaren de dört asırlık bir süre geçmiş ve bu uzun zaman diliminden sonra ilk defa Hristiyanların elinden çıkıp Hristiyan olmayan bir devletin eline geçmişti. Yahudiler, asırlar boyu hasretini çektikleri kadim şehre kavuşmuşlardı artık . Persler 614’teki zaferin ardından, Mısır ve Anadolu’ya hızlı bie şekilde ilerleyip bu bölgeleri hâkimiyetleri altına aldılar. Artık Perslerin tek bir hedefi vardı; o da Bizans’ın başkenti İstanbul’u ele geçirmek . Kadıköy önlerine kadar ilerleyen Pers ordusu , başkent İstanbul’un önünde bir karargâh kurdu. Bunun üzerine Heraklius, derhal bir elçi göndererek Persler’le bir barış yapmak istedi . Ancak Pers Kralı II. Choshoroes (II. Hüsrev), “Haç’a gerilen Tanrısını inkar edip Güneşe tapınmadıkça, onun bu isteğini asla kabul etmeyeceğim.” diye yanıt verdi . Ancak İstanbul’un kuşatılması zor bir kent olduğunu farkedince, Bizans’la ağır bir vergi karşılığında barış yaptı.
Persler, barış karşılığında Bizans’ı onur kırıcı sayılabilcek bir miktarda vergiye mükellef kılmışlardı, fakat buna rağmen Pers Kralı II. Choshores, Bizans üzerinde kazandığı zaferi, Bizans’ı küçük düşürmek adına her yerde dillendiriyor ve Bizans halkına zulm etmeye devam ediyordu . Bu durumun daha fazla devam etmesini mümkün görmeyen Heraklius, önce büyük bir meblağ vergi ödeyerek Avarlar’la barış yaptı. Heraklius bu hamleyle bir yandan Avrupa bölgesinden Anadolu’ya asker geçişini mümkün kıldı , bir yandan da Pers ordusuna karşı mücadele ederken Avar tehlikesini bertaraf etmiş oldu. Heraklius bundan sonra ilahi bir coşkuyla, Tanrı’nın yardımını dileyerek Paskalya Bayramı’nın ikinci gününe denk gelen 4 Nisan 622 yılının bir Pazar günü, kilisenin finansıyla dini bir törenden sonra pâyitahtını terkederek Pers ordusuna karşı Anadolu’ya doğru ilerlemeye başladı . Bizans ordusu Ermeni bölgesine vardığında Heraklius mahirane bir hamle yaparak kendisine Ermenistan yolunu açtı. Bu hamle, Perslerin tuttukları mevzileri boşaltmalarını sağladı. Nihayet 622 yılının sonbaharında, iki ordu karşı karşıya geldi. Çetin bir mücadeleden sonra, Bizans ordusu, Şahrbârâz komutasındaki Pers ordusunu ağır bir mağlubiyete uğrattı . Bu zafer, İstanbul’u Pers akınlarından kurtardı ve Perslerin tekrar Ermenistan bölgesine sürülmelerini sağladı.
Heraklius, 622 yılında Perslere karşı büyük bir zafer kazanmıştı ancak, bununla yetinmeyi düşünmüyordu. Perslere karşı başladığı bu savaşı, Persleri Bizans için bir tehdit olmaktan çıkaracak bir sonuca ulaştırmak istiyordu. Bu amaçla Heraklius, güneye inerek Persler’e ait Gence bölgesini ele geçirdi. Gence’nin en kutsal varlığı olan Zerdüşt’ün ateşgedesi tahrip edildi. Böylece Bizans için mukaddes bir şehir olan Kudüs’ün intikamı da alınmış oldu. Heraklius, İran’a girmenin hesabını yaparken, daha önce barış anlaşması yaptığı Avarlar tekrar tehdit oluşturmaya başladılar. Bu gelişme üzerine Heraklius, Pers topraklarına girmekten vazgeçip payitahta dönmek zorunda kaldı.
Heraklius’un koşullar gereği İstanbul’a geri dönmesi, Persleri cesaretlendirerek takrar Bizans topraklarına saldırmalarına sebep oldu. Pers imparatoru II. Chosroes, komutan Sarbarazas’a Bizans’a saldırmaları yönünde emir verdi. Bunu haber alan Heraklius, Pers İmparatoru’na bir mektup göndererek barış teklifinde bulunarak kabul etmemesi halinde Pers İmparatorluğu’na büyük bir saldırı gerçekleştireceğini söyledi. Ancak Pers İmparatoru bunu kabul etmediği gibi, Heraklius’a meydan okudu . Heraklius, Persleri Bizans için tehlike olmaktan kuratarcak seferin hazırlıklarını yaparken, Avar tehlikesi yine baş göstermişti. Bizans Avarlar’la uğraşırken, Pers ordusu da İstanbul’a kadar gelerek şehri karadan ve denizden kuşatmaya başladı. İstanbul halkı büyük bir endişeye kapılmış, Patrik Sergios’un vaazları ve telkinleri sayesinde bu buhranı atlatmaya çalışıyordu. Ancak bu dönemde Avarlar’ın Bizans direnişine diş geçirememeleri, Perslerin İstanbul’dan çekilmesini sağladı. İmparator Heraklius da hemen Kafkasya’da bulunan Hazar Türkleri ile ilişki kurarak Perslere karşı onlarla bir ittifak kurdu. Böylece Bizans’ın doğu siyasetinin temelini oluşturacak Bizans-Hazar ilşkileri de bu tarihte başlamış oldu.
Bizans, Avar tehlikesini bertaraf etmişti. Başkenti kuşatan Persler de geri çekilmek zorunda kalmıştı. Üstelik Kafkasya’daki Hazar Türkeleri’yle de bir ittifak sağlanmıştı. Kısacası Persleri Bizans’a diz çöktürecek büyük bir seferin önünde hiçbir engel kalmamıştı. Bunun bilinci ve rahatlığıyla Heraklius, 626 yılının Eylül ayında büyük bir orduyla Perslere karşı sefere çıktı . Nihayet iki ordu, 627 yılının sonbaharında Ninova bölgesinde karşı karşıya geldiler. Bizans ve Pers mücadelesinin kesin sonuç verdiği bu büyük savaşta, kazananan Bizans impratorluğu olmuştu . Heraklius Pers Kralı Chosroes’i 627 yılında esir alarak yerine oğlu II. Kavad’ı Pers tahtına oturttu .
Kur’ân-ı Kerîm de daha önce bildirildiği gibi , Bizans imparatorluğu uzun süredir kendisini tehdit eden ve imparatorluğun dini merkezini tarumar eden Pers İmparatorluğu’nu mağlup etti. Heraklius 628 yılının baharında Kudüs’e doğru zafer yürüyüşüne başladı . 14 Eylül 630 yılında Gerçek Haç’ı Persler’den kurtarıp tekrar Kudüs’e getirdi . O gün bu gündür Hristiyanlar 14 Eylül’ü Kutsal Haç Günü olarak kutlarlar . Heraklius, şehrin genelindeki çoğu kilisesyi tekrar onarıp eski görkemlerine kavuşturma faaliyetlerine girişti . Kiliseleri onarma işi için St. Theodosius Manastırı rahibi Modestus, bölgeyi dolaşarak halktan para topladı. Konstantin döneminde inşa edilen Kutsal Mezar Kilisesi, eski boyutlarıyla olmasa da yeniden inşa edildi. Ancak St. Stephan Kilisesi, St. Sophia Kilisesi ve Zeytin Dağı üzerindeki Eleona Kilisesi tekrar inşa edilmediler ve giderek de unutuldular. Yahudiler, gerek Hristiyan imparatorlar ve Hristiyan halka olan nefretleri, gerekse Pers idaresi altında Tapınaklarını üçünkü bir kez inşa etmek istemelerinin verdiği heyecan nedeniyle mücadele boyunca Pers devletinin yanında oldular. Heraklius Kudüs’teyken Roma halkı ve keşişler savaş esnasında Yahudilerin kendilerine ne kadar acımasız davrandıklarını, hatta Pers ordularından bile daha acımasız yaklaştıklarını ve
kiliseleri nasıl yakıp yıktıklarını anlattılar. Önce Pers hakimiyetindeyken inşasına başladıkları ve bu dönemde inşaat halinde olan Tapınağı tekrar yıktıran Heraklius , Yahudilerin bu ihanetine karşı Kudüs ve Galile civarındaki tüm Yahudilere yönelik bir kovuşturma başlattı. Buradaki Yahudilerin çoğu katledildi . Heraklius, Yahudilere yönelik politikasında selefleri imparatorların izini sürdü. İmparatorluğun Avrupa sınırlarını oluşturan bölgelere Yahudilerin katledilmesi yönünde emir gönderdi . Hadrian döneminde Yahudilerin şehre sokulmaması ve yaklaştırılmaması yönündeki ferman, Heraklius tarafından tekrar yürürlüğe kondu . Buna göre, Yahudiler artık Kudüs’e 3 milden fazla yaklaşamayacaktı . Yahudiler böylece asırlardır hasretini çektikleri Kudüs’ten hasret gideremeden gitmek zorunda kaldılar.
Heraklius’un İmparatorluğun genelinde Yahudilere yönelik çıkardığı sert yasalar, ülke içinde bir Yahudi harektliliği yaşanmasına sebep oldu. İmparatorun zulmüne maruz kalmak istemeyen Yahudilerin bir kısmı Urfa’ya kaçarken, bir kısmıda ilerleyen Arap ordularına katıldılar. Bu dönemde göç ve siyasi baskı yüzünden çok sayıda Yahudi, din değiştirmek durumunda kaldı. Kısacası, yedinci yüzyılda Bizans topraklarında Yahudi nüfusu, din değiştirme, Arap ilerleyişi ve sürgünler yüzünden bir azalma göstermiştir. Heraklius’un şehri Pers hâkimiyetinden kurtarmasından sonra, Kudüs şehrinde kısa süreliğine de olsa bir barış dönemi tesis edildi . Ancak şehrin Perslerin elinden tekrar alınmasının üzerinden on yıllık bir zaman dilimi geçmişti ki, 638 yılında Hz.
Ömer tarafından şehir bizzatteslim alındı . Böylece Kudüs’te üç yüz yıl sürecek bir İslam hâkimiyeti dönemi başlamış oldu. Kudüs şehri dördüncü yüzyıldan, Haçlılar tarafından alınana kadar yaklaşık yedi asır boyunca sakin bir dönem geçirdi.

Yararlanılan Kaynaklar :

Muammer Gül, Müslümanların Kudüs’ü Fethi
Kerim Balcı, Aykut İnce, Kudüs: Kutsallığın Başkenti
George Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi
Mehmet Çelik , Siyasal Sistem Açısından Bizans
Muhittin Çeken , Roma-Bizans Döneminde Kudüs

Osmanlı Hukuk Sistemi Açısından Kardeş Katlinin Değerlendirilmesi


Osmanlı Hukuk Sistemi Açısından

Kardeş Katlinin Değerlendirilmesi

Osmanlı Hukuk Sistemi Açısından Kardeş Katlinin Değerlendirilmesi

Osmanlı Devletinde kardeş katli uygulaması , ilk defa Yıldırım Bayezit’in harb meydanında babası I. Murat’ın sehit olmasını müteakip ileri gelen devlet adamlarının tavsiyesiyle kendisi gibi harbe istirak etmis bulunan kardesi Yakub Bey’i cülusunda öldürtmesiyle baslamıstır (1389) . Yıldırım Bayezid büyük oguldur ve I. Murat ölürken onun yanında bulunmustur. I. Murat ölüm anında devlet erkanının oybirligiyle onu hükümdar seçmistir. O sırada Kosova savası henüz sona ermemistir. Yakub Çelebi ise ordunun bir bölümü ile savasa devam etmektedir Yakup Çelebi’nin de tahtta esit hakkı bulundugunu çok iyi bilen devlet erkanı, o kritik durumda ordunun bir bölümünü elinde tutan sehzadenin babasının ölümünden haberdar olmasını yerinde görmemis ve o zaman için isabetli sayılacak bir kararla bu sehzadenin bogdurulmasına karar vermislerdir. Ancak olay ordu tarafından hiç de iyi karsılanmamıstır. Yakub Çelebi’nin, katlini haklı gösterecek bir isyan suçu isleyip islemedigi tartısmalıdır . I. Bayezid’den önceki Osmanlı padisahlarında, bildigimiz kadarıyla, kardes katline rastlamamaktayız. Osman Bey, kendisi baskan seçildikten sonra bunu bir
türlü hazmedemeyen ve yegeni aleyhine faaliyette bulunan amcası Dündar Beyi (bir rivayete göre bizzat) öldürmüstür (1298) . Orhan Beyin ise, kardeslerini öldürdügüne dair bir kayıt yoktur. Bilakis kardeslerinin tahta geçmesi için yardım ettikleri söylenir . Orhan Bey aynı zamanda en büyük oguldur. Orhan Bey’in en büyük oglu Murad’ın hükümdarlıgına kardesleri Halil ve İbrahim itiraz etmislerdir. I. Murad da kardeslerini bu baskaldırmaları yüzünden bertaraf etmistir. I. Murad devrinde oglu Savcı Bey babasına isyan etmis ve bu isyan nedeniyle katlettirilmistir .

I. Bayezid’i takip eden Fetret Devri, esit derecede saltanat hakkına sahip sehzadelerin kanlı didismelerine yol açmıstır. Çelebi Mehmed tarafından İsa (1405) ve Musa (1413), Musa tarafından Süleyman (1410), katledilmis ve hareketli olaylardan sonra devleti tekrar birlige kavusturan I. Mehmed öldügü zaman henüz kardesi Mustafa’yı bertaraf edememistir. Bununla beraber I. Mehmed, kardes katillerinin Orta Asya gelenegine uygun olmadıgım belirten Timur oglu Sahruh tarafından protesto edilmistir. I. Mehmed’in bu protestoya verdigi cevap artık kardes katlinin Osmanlı kamu hukukuna yerlesmek üzere oldugunu gösterir. Ona göre “Osmanlı ataları baslangıçtan beri tecrübe ile her seyi çözümlemislerdir. ki padisah bir memlekette barınamaz, hususu ile etrafındaki düsmanlar daima fırsat beklemektedirler”. Bu sekilde İslam Hukukundaki egemenligin bölünmemesi anlayısına yakın bir ifade kullanılmıstır . I. Mehmed’in vefatıyla vasiyeti üzerine büyük oglu Murad hükümdar olmustur. II. Murat’ta kendisine karsı isyan eden küçük kardesi Mustafa’yı katlettirmistir (1423) . Sehzade Mustafa Karaman ve Germiyanogulları ve Bizans İmparatorlugu’nun tahrik ve tesvikleriyle maiyetinde bir miktar Rum kuvveti de oldugu halde Bursa’yı muhasara etmisse de basarılı olamamıs, fakat İznik’i ele geçirmistir. Bu hadise üzerine II. Murat isyanın bastırılmasını müteakip kardesini öldürtmüstür. Diger kardeslerine dokunmamıs gözlerine mil çektirerek iyi bir ödenek ile Bursa’da onlara yasama imkanı saglamıstır. Diger yandan saltanat iddiasında bulunan amcası Mustafa ile de çarpısarak onu bertaraf etmistir.
II. Murad’ın, büyük oglu II. Mehmed lehine tahttan feragati nedeniyle II. Murad’ın padisahlıgı sırasında oglu II. Mehmed’e veliaht gözüyle bakılmıstır. Bununla beraber her kardese aynı derecede saltanat hakkı tanınması ve egemenligin bölünmezligi prensiplerinin her ikisinin de Osmanlı devletinde hakim olması nedeniyle iki prensibi bir biri ile bagdastırmak için II. Mehmed Kanunnâmesine meshur maddesini koymustur . Bazı yazarlara göre normal sartlar altındaki ilk kardes katli Fatih ile baslamıstır. Zira Fatih Sultan Mehmed (II. Mehmed) tahta çıkar çıkmaz kundakta bir çocuk olan kardesi Ahmed’i derhal bogdurmustur (1451) . İsyan suçunu islemek söyle dursun daha yürüyemeyen bir çocugun katledilmesi ise İslam Hukuku kurallarına tamamen ters bir uygulamadır. Fatih Kanunnâmesi’nin saltanatın intikali konusunda geçerli bir kural koymaması nedeniyle taht degisikliklerinde kardeslerin katledilmesi Fatihten sonra da devam etmistir. Fatih Sultan Mehmed’in vefatından sonra iki oglu Bayezid ve Cem arasında bir saltanat kavgası baslamıstır . Fatih’in sert siyasetini yumusatacagına söz veren Bayezid’in kapıkulu ocagını ele geçirmesi ile mücadele onun lehine sonuçlanmıs ve uzun maceralardan sonra Cem, İtalya’da katledilmistir (1495). II. Bayezid aynı zamanda Cem’in oglu olan Oguz Hanı Edirne’de öldürdükten sonra, bogdurmustur (1482) . Bu olayda da her ne kadar Sehzade Cem’in bir isyanı, bir isyan hazırlıgı söz konusu ise de Cem’in oglu Oguz Han’ın herhangi bir isyan tehlikesine karsı öldürülmesinin tamamen İslam Hukukuna aykırı oldugunu söyleyebiliriz .
II. Bayezid’in son zamanlarında ogullar arasında bir saltanat mücadelesi görülmektedir. II. Bayezid ikinci oglu Ahmed’i veliaht yapmak istemisse de, en küçük oglu Selim ve diger Sehzade Korkut buna karsı çıkmıslardır. Selim yeniçerilerin destegini alarak tahtı ele geçirmis ve babasını bir emekli maası tahsisi ile Dimetokaya yollamıstır (1512) . II. Bayezid, Selim’den kendisine karsı koymadıkça kardeslerini öldürtmeyecegine dair söz almıstır. Fakat Selim buna ragmen daha önce ölmüs bulunan kardesleri Sehinsah, Alemsah ve Mahmud’un ogulları olan Mehmet, Musa, Emin, Orhan ve Osman’ı bogdurtmustur (1513) . Sonra büyük agabeyi Korkud’un saltanat istegi olup olmadıgını kontrol etmis ve saltanat isteginin varlıgını anladıktan sonra onu da katletmistir (1512) . Diger kardesi Ahmed’le yaptıgı Yenisehir savasım kazandıktan sonra onu da yakalayıp bogdurtmustur (1513) .
Sehzade Ahmed’in ogullarından Kasım Kölemenlere, Murad ise Sah İsmail’in yanına kaçmıslardır. Murad, Safevî hükümdarının verdigi onbin kisilik bir kuvvet ile Amasya ve Sivas mıntıkalarına saldırmıstır. Yavuz Sultan Selim bunu haber almıs ve İran seferine çıkma lüzumu hissetmistir. Çaldıran maglubiyetinden sonra Sah İsmail artık Sehzade Murad’ı kıskırtmamıs ve Sehzade Murad 1715’de eceli ile ölmüstür . Sehzade Kasım, Kölemenlere, Sultan Kansu Gavri’nin yanına sıgınmıstır. Selim’in Mısır’ı almasından sonra kölelerin birinin gammazlıgı sayesinde yakalanarak Mısır Valisi Hayri Bey tarafından bogdurulmus ve bası kesilmistir . Bu katledilme olaylarında özellikle bir saldırıda bulunmayan ve saklanan Sehzade Kasım’ın, yegenleri Mehmed, Musa, Emin, Orhan ve Osman’ın bir isyan tehlikesine karsılık dogrudan öldürülmesi uygulamadaki suistimallerden birisidir, fakat Sehzade Ahmet bizzat güç toplayarak saldırmıs ve savastan sonra öldürtülmüstür. Bu olayda ise devlete isyan sayılacak bir saldırı mevcuttur . Yavuz Sultan Selim’in tek oglu olan I. Süleyman’ın hiç erkek kardesi olmadıgı için bu kanun maddesi de uygulanmamıstır . Fakat Kanuni Rodos’u fethettikten sonra Cem’in Hristiyan olan oglu Murad ile onun oglunu öldürtmüstür. Bu katledilme mürtedlik nedeniyle olmus ise islam hukuku kurallarına muvafıktır diyebiliriz fakat bagy nedeni ile olmus ise henüz ortada bir bagy suçunun olmadıgı açıktır .
Kanuni Sultan Süleyman devrinde de bu saltanat mücadelesi devam etmistir. Sehzade Mustafa, tahtta gözü oldugu iddiası ve Hürrem Sultan’ın etkisiyle bogdurtulmustur . Oysa sehzadenin devlete karsı isyan ettigini gösterir bir hareketi de vuku bulmamıstır. Fakat buna ragmen katledilmistir (1553) . Bu olaydan sonra diger sehzadelerden Bayezid ve Selim arasında saltanat mücadelesi devam etmistir. Sehzade Bayezid kardesi Selim ile yaptıgı muharebede muvaffak olamamıs ve babasına asilik etmis sayıldıgı için ran’a kaçmıs ve orada Kanuni’nin ricası üzerine, ogulları ile birlikte bogdurulmustur (1561) . II. Selim’den itibaren saltanatın intikalinde belli bir kurala dogru adım atılmıstır. Artık sehzadelerin içinden yalnız en büyügü sancaga çıkartılarak bir nevi veliahd tayin edilir olmus, diger sehzadeler ise saraya kapatılmıslardır. II. Selim öldügü zaman büyük oglu Murat Sancakta oldugundan bu haber önce ona verilmistir. Ancak hemen İstanbul’a gelen III. Murad, cülus eder etmez bes erkek kardesini de katlettirmistir (1574) . Ortada henüz bir isyan fiili olmadan yapılan bu kati de İslam hukukuna uygun degildir. Gene bu usule göre tahta çıkan III. Mehmed, Fatih Kanunnâmesini uygulayarak on dokuz erkek kardesini birden katlettirmistir (1595) . Ayrıca saltanatta gözü oldugu iddiası ile büyük oglu Mahmut’u öldürmüstür (1603). Bu padisah zamanında artık büyük sehzadenin sancaga çıkma gelenegi de bırakılmıstır .
I. Ahmet ondört yasında hükümdar olmustur ve henüz evlenip çocugu olması mümkün olmadıgından, neslin inkıtaa ugramasından korkularak kardesi Mustafa’nın katli devlet erkanının da tavsiyesiyle engellenmistir. Sehzade Mustafa’nın akılca zayıf oldugu ve ona bir zarar veremeyecegi ifade edilerek sarayda bir odaya hapsedilmistir (1603) . I. Ahmet 1617’de öldügü zaman yedi oglu bulunmasına ragmen bunlar çok küçük oldugundan kardesi Mustafa hükümdar olmustur. Fakat Mustafa’nın suuru yerinde olmamasından dolayı hilafet sartını tasımadıgından üç ay sonra halledilerek yerine I. Ahmed’in büyük oglu II. Osman getirilmistir . II. Osman tahta çıktıgında altı kardesi vardır ki bunlar Mehmed, Süleyman, Kasım, Bayezid, Murad, İbrahimdir . II. Osman bir müddet bunların hayatına dokunmamıs, fakat Lehistan seferine çıkarken, en büyük olan Mehmed’i katlettirmek istemistir. Simdiye kadar -evlat katilleri dısında- kardes katli için fetva istenmemisken II. Osman böyle bir fetva istemistir. Seyhülislam Esat Efendi bu fetvayı vermemistir. Sonradan Rumeli kazaskeri Tasköprülüzade’nin fetvası ile sehzade Mehmed katledilmistir (1621) . Bu olay bize, isyan suçu haricindeki kardes katlini ulemanın desteklemedigini göstermektedir ki. zaten bu islam hukuku ile de bagdasmamaktadır .
I. Ahmed’in ölümü ve yerine kardesi Sehzade Mustafa’nın çıkması Osmanlı uygulamasındaki ekberiyet usulünün de baslangıcı olmustur . II. Osman’ın idamından sonra tekrar padisah olan I. Mustafa’nın (1622-1623) yerine II. Osman’ın kardesi IV. Murat geçmistir. Bu hükümdar önce kardeslerine dokunmamıs, ancak tıpkı agabeyisi gibi Revan seferi sırasında bunlardan Bayezid ile
Süleyman (1635), Bagdat seferi esnasında da Kasım bogdurulmus geriye yalnız İbrahim kalmıstır (1638). Hatta IV. Murad onu da öldürmek istemisse de Kösem Sultan buna mani olmustur . Hem II. Osman, hem IV. Murad sefere giderken, geride fitne olması ihtimaline dayanarak suçsuz kardeslerini öldürtmüslerdir ki bu islam hukukunun dısındaki uygulamaların sonuncusu sayılabilir . IV. Murad’dan sonra tahta kardesi İbrahim çıkmıstır. İbrahim’in hafinden sonra da baska kardesi olmadıgı için 7 yasındaki oglu IV Mehmed padisah olmustur. IV Mehmed’in Süleyman ve Ahmed isminde iki kardesi varsa da 40 sene saltanat süren bu hükümdar kardeslerinin hayatına dokunmamıstır. Mustafa ve Ahmed isminde iki oglu olan IV Mehmed’in tahttan indirilmesinden sonra yerine II. Süleyman geçmistir . 7 yıllık hükümdarlıktan sonra ölümü ile de yerine kardesi IV Mehmed’in oglu II. Mustafa geçmistir. II. Mustafa 1705 de vefat ettikten sonra yine ekberiyet kuralına göre yerine IV Mehmed’in oglu III. Ahmed geçmistir . III. Ahmed, II. Ahmed’in oglu Sehzade İbrahim’i öldürtmüstür. Fakat digerlerine dokunmamıstır . III. Ahmed’in hafinden sonra II. Mustafa’nın oglu Sehzade Mahmud (I. Mahmud) basa geçmistir. Bu padisah da kardesini öldürmemis ve ölümünden sonra yerine kardesi III. Osman geçmistir. III. Osman’ın, III. Ahmed’in çocuklarını katlettirmek istedigi hatta sehzade Mehmed’i öldürdügü belirtilse de, halk arasında kendisinin öldügü sayi olmustur. III. Osman’ın ölümü ile yine III. Ahmed’in oglu III. Mustafa basa geçmistir. Bunun ölümü ile yerine kardesi I. Abdülhamit tahta geçmis ve kardesi III. Mustafa’nın oglu veliaht sehzade III. Selimi öldürtmemistir. Kendisine karsı isyan hazırlıgında olması üzerine de sadece ceza vermistir. I. Abdülhamid’in ölümü ile III. Selim basa geçmis, bu padisah da I. Abdülhamid’in oglu IV. Mustafa’yı öldürmemistir. Zira kendisinin de erkek evladı bulunmuyordu .

1807 de çıkan Kabakçı syanı ile III. Selim hal’edilmis ve yerine I. Abdülhamit’in oglu IV. Mustafa geçirilmistir. IV Mustafa, Alemdar isyanında III. Selimin ve kardesi sehzade Mahmut’un katli için emir vermis ve III. Selim katledilmistir. Bu katledilme, vuku bulan isyandan dolayı canını kurtarmak isteyen IV. Mustafa’nın emri ile olmustur ve II. Mahmud basa geçmistir. Bazı tarihçilere göre bu katil zaruretten dolayı ve bir isyanın geregi olarak vuku bulmustur . II. Mahmud, devlete karsı isyan eden asilerle isbirligi yaptıgı kesin olarak anlasılan IV Mustafa’yı Seyhülislam Salihzâde Esad Efendi’den fetva olarak katlettirmistir. Bu olayı islam hukuku açısından bir devlete isyan suçu olarak niteleyebiliriz. Bu nedenle de tarihçiler olayı bir kardes katli degil, devlete isyan suçu olarak nitelemektedirler . II. Mahmud’un ölümü ile yerine geçen oglu Abdülmecid, “hanedanın en yaslı üyesine saltanatın intikalini” kanunlastırmak istemis ise de -keza bunu kardesi Abdülaziz de istemistir- basarılı olamamıslardır. Hatta Padisah Abdülmecid, veliahd Abdülaziz’i ortadan kaldırmak hususunda Veziriazam Mehmet Pasa’nın imalı teklifini de nefretle karsılamıstır. Abdülmecid kendisinden sonra yerine büyük oglu Murad’ın geçmesini istemisse de ekberiyet kuralına uymus ve kardesi yerine geçmistir. Sultan Abdülaziz basa geçtikten sonra, her ne kadar yerine oglu Yusuf İzzettin’in geçmesini arzu etmisse de yine ekberiyet kuralına uyularak sultan Abdülaziz’in hal’inden sonra yerine kardesinin büyük oglu V. Murad geçmistir. V.
Murad’ın hal’inden sonra yerine geçen kardesi II. Abdülhamit zamanında ise artık 1876 Kanun-i Esasi’sinin 4. maddesi ile ekberiyet kuralı kanunlasmıs ve kardes katli uygulaması son bulmustur .

Fatih Kanunnamesinin Kapsamı ve İnfaz Sekli

Fatih Kanunnâmesinin kardes katline ait maddesi, yalnız kardeslerin katline cevaz’ vermektedir . Ancak uygulamada “kardeslerin çocukları” da bu kapsam içine dahil edilmistir. Fakat kanunnâmedeki “Ve kızlarımın evladından olanlara beylerbeyilik verilmesini, agır sancak verilsun” maddesinden kızların çocuklarından da bir tehlike sezildigi anlasılmaktadır. Kanunnâmede bahsedilmeyen “ogulların evlatlarından” daha büyük bir tehlike sezilecegi ve onların da babaları ile katledilebilecegi gibi bir anlam da çıkarılabilir ki, bu durumda böyle bir uygulamanın Fatih Kanunnâmesi ile desteklendigi fikri ileri sürülebilir . Hatta bazı yazarlar padisah’ kızlarının ogullarının dogar dogmaz öldürüldügünü ve Kanunnâmenin kızların kız evladının çocuklarına uygulanacagını ileri sürmüslerse de bu gayet yanlıs bir yorumdur. Uygulamada da görüldügü gibi bu kanunname yalnızca yegenlere kadar uzanmıstır. Evlat katli Kanunnâme geregi degil, isyan suçundan dolayı verilebilmektedir . Kanunname infaz edilirken, birkaç istisna dısında fetva alınmamıs sorusturma ve yargılama yapılmamıstır .
İnfaz seklinde eski Türk – Mogol geleneginden bir etkilenme sözkonusu olmus ve genellikle kanları akıtılmadan idam edilmis ya da bogulmuslardır. İslam Hukukundaki isyancıya verilen idam cezası “kemend ile bogma” seklinde infaz edilmistir. III. Murad ve III. Mehmed bu sekilde bir infaz gerçeklestirmistir. Öldürülecek sehzade bebek ise göbekleri dügümlenerek katledilmistir ki bu islam hukukuyla bagdasmayan bir uygulamadır. Fakat III. Selim kan akıtmama yasagına bir istisna teskil etmis ve kanı akıtılarak katledilmistir. Öldürülen kardes ve yegenlerin cesedine ihtimam edilir, kafası kesilmezdi. Ancak Süleyman Çelebi’yi katledenler, onu bogduktan sonra kesik kafasını Musa Çelebi’ye götürmüslerdir, Musa Çelebinin de kesik bası, Mehmed Çelebi’ye gösterilmistir. Tabii ki bu istisnalar yalnızca bir söylentiden ibarettir. Katledilme olayından sonra kardesler ve yegenler genelde babalarının türbesine gömülmüslerdir. Tabii ki bu hususlarda da birtakım istisnalar vardır . Osmanlı Devleti ve Türk Hukuk Tarihi açısından önemli bir sorun olan kardes katli hakkında su genel mülahazalar da ilave edilebilir:
Devlete isyan suçunu isleyen kisilerin sultanın kardesleri dahi olsa katledilebilecegini belirten Fatih Kanunnamesindeki bu hüküm pek çok yanlıs uygulamalara yol açmıstır. Bağy suçunun sartları gerçeklestigindeyse bu uygulamaya bir islam fıkhı kuralı olarak pek çok ulema cevaz vermistir . Yine bagy suçunun unsurlarım tasımadıgı halde bir takım fitne ve fesad hareketleri icra edenler, kamu düzenini bozanlar ve diger kisileri de böyle hareketlere tesvik edenler bir had cezası olarak degil de tazir yoluyla yani siyaseten kati edilebilirler . Zira fıkıh kitaplarında “nizam-ı memleketin bozulmasına sebeb olan, fitne ve fesada tesvik edenler, bu serî fiilleri islemedikleri vakitlerde (zaman-ı fetretde) dahi, kati edilebilineceklerdir” ibaresi yer almaktadır ki ekser ulema bunu da caiz görmüstür .
Burada esas sorun yazarlara göre, uygulamadaki suistimallerden kaynaklanmaktadır. Zira Yavuz Sultan Selim’in, birisi Sii’lerle, birisi Venediklilerle ve bir digeri eskıya ile birlesen ve bagy suçunu isleyen kardeslerine tutumu nasıl ser’i kabul edilebiliyorsa, daha besikteki bir bebegin muhtemel bir fitne nedeni ile öldürülmesi ya da saraydaki odasından dısarı çıkmayan bir sehzadenin katli de o derece hukuka aykırı kabul edilmelidir . Bu suistimallerin Osmanlı Devletinde tüm sehzadelerin esit sekilde hükümdar olma hakkına sahip olmasından, yabancı devletlere sıgman sehzadelerin potansiyel bir isyan gücü olmasını engelleme isteginden ve gerçektende bazı sehzadelerin isyan ederek devletin basına problem olmasından dolayı ortaya çıktıgı belirtilmektedir . Saltanat hakkındaki kanlı kardes kavgaları da İslam hukuku dısındaki uygulamaların çogalmasına neden olmustur. Öyle ki isyan etsin etmesin her sultanın kardesini öldürmesi bir örfî ya da Ser’i hukuk kuralı gibi uygulanmıstır . Sonuç olarak diyebiliriz ki isyan suçunu isleyen sehzade dahi olsa, üzerine terettüb eden cezanın infazı bir ser’i hukuk kuralıdır. Fakat isyan suçunu islememesine ragmen “ileride bir fitne dogurabilir” korkusuyla diger kardeslerin katli tamamen ser’i hukukun dısındadır ve hiçbir seyhülislam böyle bir uygulamaya fetva vermemistir . Bu nedenle bu tür uygulamaların islam hukuku açısından hiç bir zaman savunulamayacagı fikrine biz de katılıyoruz.

Yararlanılan Kaynaklar :

İsmail Hakkı Uzunçarsılı, Saray
Mahmud Celaleddin Pasa, Mirat-ı Hakikat
İsmail Hakkı Uzunçarsılı, Osmanlı Tarihi
Halil İnalcık, Saltanat
Sevinç Okka , İslam Hukuku Ve Osmanlı Uygulamasında Devlete İsyan Suçu

Psikolojik Savaşın İçeriği , Tarihçesi Ve Psikolojik Harp Çeşitleri

Psikolojik Savaşın İçeriği , Tarihçesi Ve Psikolojik Harp Çeşitleri
Psikolojik Savaşın İçeriği , Tarihçesi Ve Psikolojik Harp Çeşitleri
Evrensel olarak bilinen savaş tanımlamaları, günümüzde büyük bir değişikliğe uğrayarak yine kendi muhteviyatında bulunan düşmanı psikolojik olarak etkilemek sureti ile zaferi kazanma yöntemi olan psikolojik harekât ile ayrı bir önem kazanmıştır. Bu tezimizin genel amacı kapsamında yapılması gereken ilk is hiç kuskusuz kavramın anlamsal çerçevesinin çizilmesidir. Bu bağlamda da öncelikle tezin ana omurgasını oluşturan “Psikolojik Harekât” kavramının herkesçe paylaşılabilir bir biçimde tanımlanmasıdır. Psikolojik Harekâtın tanımını yapmadan önce ise, psikolojinin tanımını yapmak gereklidir. Psikoloji, en temel anlatım sekli ile “ Bir grubu, bir bireyi belirleyen hareket etme, düşünme, duygulanma biçimlerinin bütünüdür ”. İnsan zihni anlaşılabildiğinde, bedenlerin edimsel ve tepkisel tüm özellikleri de açıklaştırılabilir. Bu açıklaştırma anlaşılabilmeyi ve dolayısıyla, bu süreçlerin nörobiyolojik olarak taklit edilmesi esasına bağlı olarak kontrol edilebilmesi olanağını da beraberinde getirir.İnsan zihninin, algılar konusundaki tutumu da göz önüne alındığında ortaya söyle bir sonuç çıkar: Algıyı kontrol etmek, zihni kontrol etmenin ilk adımıdır . Psikolojik harekâtın psikolojiyi kullanımı ise hem insan psikolojisine hem de toplum psikolojisine işleyiş ve etki etme açılarından nüfuz gücünü kullanması ile olmaktadır.
Ancak, psikolojik harekât kavramının ne olduğu, nasıl anlaşılması ya da tanımlanması gerektiği konusunda kesin bir tanımına rastlamanın mümkün olmadığı, arastırmacılar arasında da tam bir uzlaşı sağlanamamış olduğu gözlemlenmektedir. Bu farklılık, hatta kavram kargaşası da diyebileceğimiz ayrılığın baslıca iki sebebi vardır . Bunlardan birincisi; Psikolojik harekat kavramı çok geniş alanlarda kullanılan yaygın bir terimdir. Her bilim dalı kendi ilgi sahasına giren kısmı ile ilgili anlatımlar geliştirmistir. Dolayısı ile kavramlar birbiri ile çelişkilidir. İkincisi ve en önemlisi ise; bu faaliyetin insan beynine hitap etmesi ve insan beyninde tutum ve davranış değişikliği yaratmayı hedef alması zorunluluğundan alenen yapılması imkânsız olmasıdır.Psikolojik harekât ve savasın uzmanlar tarafından tanımlanması farklı şekillerde ele alınmıştır. Psikolojik harekât, nihai zaferlerin elde edilmesini destekleyecek şekilde düşman, tarafsız dost ve toplulukların düşünceleri, hayat görüşleri, hissiyat ve faaliyetlerine tesir etmek için propaganda ve ilgili tedbirlerin planlı bir şekilde kullanılması , olarak tanımlanırken, psikolojik savaş, hem savaşta hem barışta, insanların duygu, düşünce ve davranışlarını değiştirmek maksadıyla bilginin kullanılması olarak tanımlanmıştır . Psikolojik harekât, örgütlü, amacı sadece gerçek kisiler olan, mal ve cana yönelik şiddetten öte, ortaya çıkardığı korku psikozuyla propaganda ve kışkırtma yöntemlerini kullanarak zihinlerde, duygularda ve davranışlarda etki yapmaya yönelik metodik (bilimsel), sistematik (teknik) faaliyetler olarak da tanımlanmaktadır. 
Psikolojik harekât ve psikolojik savaş terimleri birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Oysa aralarında anlamsal açıdan benzerlik olduğu kadar ince ayrıntılar da söz konusudur. Psikolojik savaş, uygulama alanı olarak psikolojik harekâtı kapsamaktadır. Psikolojik harekât, ulusal hedeflerin gerçekleştirilmesi için, ulusal güç unsurlarından biriyle yürütülen faaliyetler iken psikolojik savaş ulusal güç unsurlarının tümüyle yürütülmektedir . Değişen dünya dengeleri ve uluslararası ilişkilerdeki kutuplaşmalar neticesinde sıcak savaşların yerine soğuk savaş metotları almakta ve bu kapsamda uygulandığı hedefi yok etmeyi veya etkisini azaltmaya yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Düşük yoğunluklu savaş da (Low Indensity Confilict) Soğuk Savasın en önemli silahı
psikolojik harekâttır. Ünlü düşünür Gustave Le Bon’da günümüzde uygulanan psikolojik faaliyetlerin önemini belirtirken çarpıcı su sözleri dile getirmiştir:

gustave-le-bon
“Kullanılması bilinirse psikolojinin tersanelerinde dünyanın en kudretli toplarından daha etkili silahlar vardır “.
Tarhan’a göre General Eisenhower, II. Dünya Savaşı’ndan sonra, “Askeri bilimlerde yasadığımız en büyük değişim, psikolojik savasın belirli ve tesirli bir silah olarak gelişmesidir. ” demiş ve savaş öncesi ocak bası sohbetleri düzenleyerek Amerikan toplumunu savaşa zihinsel olarak hazırlamıştır.
Psikolojik savasın en etkin olarak kullanıldığı yerlerin basında istihbarat birimleri gelmektedir. Tarihin derinliklerinden beri devam eden savaşlarda kendi çıkarları için sürekli savaslara giren devletlerin, istihbarat üniteleri tarafından sürekli olarak espiyonaj (ajanlık) faaliyetlerine başvurması bilinen bir gerçektir. Bir yerde veya ülkede amacı karışıklık çıkarmak, isyana teşvik etmek, menfaatleri çatışan iki grubu birbirine karsı kışkırtmak olan istihbarat servislerinin kullanacağı en önemli silah; zannedildiği gibi fiziki anlamdaki silah değildir. İşte burada insanların beyin hücrelerine girilerek onlar için özel çalışmalar yapılmaktadır. Bir grubu sözde destekliyormuşçasına destek verir görüntüsü altında onu taieron olarak kullanarak kendi hedeflerine yönelik eylem gerçeklestirmesidir. Bu bazen bir ideolojiyi temsil eden kisinin ortadan kaldırılarak karsı gruba kışkırtıcı eylem seklinde olurken bazen de etki ajanları kullanılarak üzere amaca yönelik psikolojik savaş çalışmaların yapılması seklindedir.
‘Psikolojik Savaş İstihbaratı’ ise Oğuz Kalelioğlu’nun yapmış olduğu tanıma göre; “ Bir devletin diğer devlet üzerinde milli menfaatlerini gerçekleştirmek üzere uyguladığı psikolojik harpte kullanacağı her alandaki (siyasi, askeri, ekonomik, sosyal, ideolojik, teknolojik vd.) zafiyetlerin ve hassasiyetlerin sistematik tarzda tespiti, tasnifi, yorumlanması ve istihbarat haline getirilmesidir.” Psikolojik savaş istihbaratının amacı düşmanın/ rakibin/ dostun bütün toplumsal özelliklerine nüfuz ederek, onun bütün güçlü ve güçsüz yanlarını anlamaktır. Hedef unsurun stratejik zekâsını ve toplumsal psikolojisini çözecek şekilde analiz edilmesi gerekmektedir. Başarılı bir psikolojik istihbarat için başarılı stratejik, politik ve sosyolojik istihbarat şarttır. Psikolojik savasın başarılı olabilmesi için psikolojik operasyon noktalarının bir başka ifade ile psikolojik siklet merkezlerinin çok iyi belirlenerek baskının psikolojik savaşta ‘Etki Merkezli Operasyon’ diye adlandırılan uygulamalarla bu merkezler üzerinde uygulanması başarı sansını artıracaktır . Savaş sanatı isimli kitabında günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce Sun Tzu Türk devletlerinin parçalanması sürecindeki psikolojik savaş yöntemlerini “Harp Sanatı” adlı eserinde söyle açıklamıştır; “Hasım ülkelerde iyi olan şeyleri gözden düşürünüz. Hasım ülkelerin hakanlarının başarılarını küçük göstererek şöhretlerine gölge düşürünüz ve zamanı geldiğinde de kendi halkının onları hor görmesini sağlayınız. Adi ve aşağılık kişilerin işbirliğinden yararlanınız. Düşman halkın kendi aralarında olan uyuşmazlık ve kavgalarını yayınız. Hasmınızın geleneklerini gülünç hale getiriniz”.
Psikolojik harbin, plansız ve teskilatsız olarak tarihte ilk uygulamasını yapan Çinli komutan Sun Tzu ayrıca “Hasmı güç harcamaya sevk ederken kendi gücünü korumayı bilmek gerekir” diyerek iç savas çıkarmanın önemine de değinmistir. Çinliler Hun, Göktürk ve Moğol İmparatorluklarını parçalarken iç kavgaları çok iyi kullanmıslardır. Yine Moğol Orduları da savas alanına gelmeden önce çevrede kendilerinin çok büyük bir ordu kurduklarını, karsı taraftan daha güçlü olduklarını, ortalığı yakıp yıkacaklarını propaganda ederek düsmanı psikolojik olarak çökertmeye
çalışmışlardır . Yine aynı şekilde Osmanlı’da, Kanuni döneminde Batıya yapılan seferlerde Martolos’lardan geniş ölçüde yararlanılmış ve daha çok haber alma islerinde görevlendirilmişlerdir. Martolos’lar gayrimüslim olup Osmanlı Devleti için hudut, kale askeri, akıncı ve haberci olarak görev yapmaktaydılar. Martolosların görevlerinden biri de, Osmanlılar ile savaşmayı göze alan devletin halkı arasına karışarak, onlara Osmanlıların gücünü ve üstünlüğünü anlatarak morallerini bozmak ve genel güvenliği sarsmaktı.Yani düsman topluluk üzerinde psikolojik harekat yürütme görevleri vardı.

Mao Ce Tung tarafından yapılan ” Savaş, kanlı bir politika, politika ise kansız bir savaştır.” tanımlaması, hükmetme arzusunun ve hayatta kalma mücadelesinin değişmez ve sınır tanımayan akıl oyunları ile birlikte sahnelendiği insanlık tarihinde, savaştan galip ayrılmanın tek yolunun beyinlere hükmetmekte olduğunun altını çizmektedir. Psikolojik olarak yenilgiye uğratılan ve kazanamayacağı düşüncesi içinden çıkılamayacak şekilde zihinlerine kazınan toplumlar için mücadele; başlamadan yenilgiyi kabul etmenin en basit anlatım şeklidir. Birey olarak toplumu oluşturan unsurlardan her biri bir diğerinden farklı kişisel, sosyal, ırksal, ideolojik, tarihi ve kültürel özelliklere sahip olabilmektedir. İşte psikolojik harekâtın devreye girmesi bu noktada olup, vatan ve millet olgusunu baki kılan asli unsurlara yönelik tehditlerin oluşması, toplumsal zafiyetlerin kullanılması ve farklılıkların ön plana çıkarılması suretiyle yapılmaktadır.
İnsanlık tarihi tasnif edildiğinde kölelik, isçilik ve özgürlük dönemleri karsımıza çıkar. Özgürlük döneminde güç odakları, denetimi ellerinde tutabilmek için, baskı, tehdit ve korkutma yöntemleri yerine, daha çok propagandayı kullanmaya baslamıslardır. Günümüzde hâkimiyet, silah ve kol gücünden çıkarak bilgi ve teknolojinin eline geçmiş, ona sahip olup en etkin şekilde kullananlar mutlak gücün sahibi olmuslardır. Geleceğin savasları da artık kursun ile değil bilgi kullanılarak yapılacak ve savasın galibini ise teknoloji belirleyecektir .

Psikolojik Savaşın Amaçları

Psikolojik harekâtın genel amacı dost, tarafsız veya düşman kitleler üzerinde, milli amaçlara ulaşılmasını desteklemeye yönelik duygu, düşünce ve davranışların uygulayıcıların yanında yer alacak şekilde oluşmasını sağlamak, taraftar toplamak, rakibin mücadele gücünü ve azmini zayıflatmak, savaş döneminde askeri hedeflerin elde edilmesini destekleyerek kolaylaştırmak, barış döneminde ise caydırıcılık taktiklerinin hayata geçirilmesini sağlamaktır. Uygulandığı kitleye göre farklılık gösterse de, eğer hedef karsı bir ülke ise bu durumda sıcak savaş ve her türlü silahlı mücadele ile düşmanın teşhis ve tespitinin yapılarak kitlenin savaşma azmini, davalarındaki haksızlıkları aşılanarak azimlerini kırmak ve yıpratmak için kullanılmaktadır .
Bu bağlamda psikolojik savasın biri stratejik diğeri de taktiksel olmak üzere iki farklı amacından söz edilebilir. Asağıda bu amaçlar tek tek ele alınıp irdelenmeye çalısılmaktadır.

Psikolojik Savasın Stratejik Amaçları 

psikolojik savas
Bilginin en büyük güç olarak kullanılacağı geleceğin savaşlarında, psikolojik savasın amaçları daha büyük önem taşır. Bu savaşın stratejik amaçlarını kavramanın çok önemli olduğunu bilmeliyiz:
1- Düsmanın siyasî, ekonomik, sosyal ve moral bakımından zayıflığı istismar edilerek onun savas gücünü zayıflatmak.
2- Kurtarılan bölgeleri teşkilatlandırıp kontrolü kolaylaştırmak.
3- Düşmanın yenilgisini sağlamak için, düsünce, heyecan, eğilim ve davranıslar üzerine ısrarlı etkiler yaparak; direnis ve savas azmini kırmak, morali bozarak manevi çöküntüye uğratmak ve korku duygusu uyandırarak cesaretlerini kırmak .
Psikolojik Savasın Taktik Amaçları
Genelde psikolojik savasın bes ayrı taktik hedefinden söz edilmektedir. Bunlar:
1- Toplumda itaat duygusunu arttırmak,
2- Uluslararası kamuoyunu yanıltmak,
3- Halk ile yönetimin arasını açmak,
4- Komutanları yanıltmak
5- Kültür değisimini sağlamaktır.
Bu hedeflerin her birinin ne anlama geldiği sorusu, asağıdakilerden hareketle kısaca cevaplandırılamaya çalısılacaktır.
1- Toplumda itaat duygusunu arttırmak, psikolojik savası millete, halka yönelterek toplumda itaat duygusunu arttırarak ve korku duygusunu uyandırarak doğabilecek tepkileri önlemek amaçlanır. Barıs sartlarında düsman hedeflerine yöneltilen psikolojik savasa “soğuk savas” denilir. Nitekim yasanan soğuk savaslarla Rus toplumu, Batı değerlerine karsı sempati duymaya basladı. Kendine olan güveni azaldı. Çernobil gibi olaylar abartılmak suretiyle kamuoyunun sisteme olan bağlılığı zayıflatıldı. Soğuk savas; yoğun film, radyo ve diğer basının yaptığı propaganda etkisi Sovyetler toplumunda amacına ulasmıs oldu. Bu, silaha basvurmadan kazanılan bir savastı.
2- Uluslararası kamuoyuna yöneltilen psikolojik savaş: Yunanistan’ın Türkiye’ye uyguladığı, ABD’nin de İran ve Sudan’a uyguladığı bir yöntemdir bu. Hedef olarak seçilen ülke, ekonomik ve politik olarak yalnızlığa itilir.
3- Halk ile yönetimin arasını açarak güvensizlik olusturmak. Burada çatısma çıkarmak hedeflenir. 2002 yılında Irak toplumu yönetime karsı tepkilendirilmeye uğrasıldığı halde, bundan sonuç alınamamıstır. Saddam’ın Irak halkı üzerinde olusturduğu kontrolün dinamiği, arastırılması gereken önemli bir konudur.
4- Komutanları yanıltmak, savasta komuta katının yanlıs karar vermesini sağlamak isidir. Yanlıs bilgilendirilmis komuta kademesi elindeki veriler sebebiyle yanlıs karar verecektir.
5- Kültür ihracı yoluyla yapılan psikolojik savasın örneğini bugün bütün dünya yasıyor. Birçok kültürler yok olmak üzereyken Amerika kültürü dünyada tek kültür olma yolunda. Hollywood yapımı filmler, blucin, kola ve fast foodlarda insanların yüzyıllara dayanan kültürel dokuları, yasama biçimleri ve damak zevkleri değistirilmeye çalısılıyor. Fransa ve İtalya bu durumun farkında olan ülkeler olarak İngilizce’yi günlük yasamda kullanmıyor, kendi mutfak, sanat ve dillerini böyle koruyabiliyorlar.

Psikolojik Savaşın Özellikleri

Psikolojik savasın en doğal özelliği “ Çok Gizli “ bir faaliyet olmasıdır. Çok gizlidir çünkü insan karakteri kendisine dısarıdan dikte ettirilen doğruları değil, kendi kültürü çerçevesinde algılayacağı doğruları seçer ve dısarıdan yönlendirilen zorlama fikirleri asla kabul etmez. Sonunda doğal olarak yönlendirilen fikre karsı savunmaya geçer ve bunu siddetle reddeder, iste gizlilik bu yüzden onun temel özelliğidir. Ayrıca sonuçlarını tam anlamı ile tespit etmek mümkün değildir veya sonuçlara bakılarak olayın bir psikolojik saldırı sonucu mu yoksa doğal bir davranıs sonucu mu meydana geldiğini tespit edebilmek her zaman mümkün değildir. Sadece savas zamanlarında değil, barıs dönemlerinde de etkinliğini göstermektedir. Sadece düsman tarafına değil, dost birliklere, tarafsız ve yabancı toplumlara da uygulanan ve birbiri ile koordineli yürütülen bir seri beyinleri etkileme faaliyeti seklinde kullanılmaktadır. En etkin uygulama vasıtası ise “propaganda”dır .
Psikolojik savas ile verilmek istenen mesajların her seyden önce inanılır olması gerekmektedir. Çünkü yalan ve yanlıs faaliyetin ortaya çıkması durumunda silah kendilerine daha etkin bir sekilde döner ve zafer kutlamalarına hazırlanılırken bir anda matem havasına büründürebilir .

Psikolojik harbin genel özelliklerini su sekilde sıralayabiliriz :
1- Psikolojik harbin belli bir cephesi yoktur. Bu savas barısta da devam eder ve bu yüzden her yer bir cephedir. Sokaklar, kahvehaneler, sinemalar, hatta evlerin içi bile birer cephedir. Yani düsman her yerde ve her zaman mevcuttur.
2- Psikolojik harpte düsman ayrı dilden konusmaz, bizim öz dilimizi kullanır. Bu nedenle düsmanın tanımlaması çok güç olabilir. Bu yüzden çok uyanık bulunmak, kendi öz çıkarlarımızdan önce ulusun ve vatanın çıkarlarını düsünmek gerekir.
3- Psikolojik harbin belli bir zamanı yoktur. Psikolojik harp barısta, savasta, savastan sonra her zaman ve her yerde devam eder.
4- Psikolojik harp gözle görülmeyen, elle tutulmayan malzeme ile yapılır. Bu malzeme sözler ve fikirlerdir. Yani psikolojik harbin silahı geliyorum demez. O ancak uyanık olanlar tarafından anlasılabilir ve hissedilebilir.
5- Psikolojik harpte askerler üniforma giymezler, onlar bir toplumun içinde, hatta en yakınında bile olabilirler. Dost sözlü, güler yüzlü davranıslarla insanları kendi ulusuna ve vatanına bilmeden kötülük yapmaya sevk edebilirler. Ayrıca psikolojik harbin verdiği zayiat, yaptığı zararlar gözle görülemez, hemen fark edilemez. Bu yüzden gerekli önlemlerin alınma zamanı geçebilir.

Psikolojik Savaşın Uygulama Alanları

tuncelide-pkk-polis-merkezine-saldirdi-2-terorist-olu-2-008
Genelde psikolojik savasın uygulama alanına göre dört farklı biçiminden bahsedilmektedir. Bunlar sırası ile; Stratejik Amaçlı Psikolojik Savas, Taktik Psikolojik Savas, Takviye Edici Psikolojik Savas ve Provokasyon Tipi Psikolojik Savastır.
Stratejik Amaçlı Psikolojik Savas
Savas ve barısta milli seviyedeki hedefleri desteklemek amacıyla Milli Güvenlik Politikası çerçevesinde Milli Güvenlik Kurulu tarafından tespit edilen ve devletin diğer güvenlik ve ilgili birimleri tarafından kurulan koordine ve milli bir sorumluluk gerektiren faaliyetlerdir . Dost, düsman bütün topluluklara yöneltilir. Savas hatlarının gerisi öncelikle planlanır. Beyaz propaganda tercih edilir. Haberler doğru çıktıkça inandırıcılık artar. Halk inanmadığı radyoyu dinlemez, inanmadığı gazeteyi okumaz, okusa da bilgilerini süphe ile karsılar.
Taktik Psikolojik Savaş
Stratejik planın, belirli alanlarda uygulanmasıdır. Planlar en iyi hareket tarzını olusturmak için yapılır. Kâr-zarar analizleri yapılarak belirli bir hedef belirlenir, bu hedefe Kore’deki bir olay örnek olarak verilebilir. Sarp bir tepeye sığınan ve direnen düsman askerlerine mermilerle kâğıt gönderip, hoparlörlerle ses duyurup savasa yarım saat ara verildi. Teslim olan bir asker memnun sekilde geri gönderildi. Bundan sonra ikna olan Korelilerin teslim olmaya baslamasıyla tepe alındı. Barısta yapılan taktik psikolojik faaliyete Batı Çalısma Grubu (BÇG) örnek olarak gösterilebilir. Elde bulunan veriler, yapılan brifinglerle yargıya, ülke yöneticilerine ve akredite olan gazetecilere anlatıldı. Askerî suraya, silahlı kuvvetlerde örgütlendiği söylenen irticai faaliyet listeleri sunuldu. Daha sonra bu verilerin, sahte istihbarat raporlarından olustuğu anlasıldı, fakat öngörülen siyasî hedefe ulasılmıstı .
Takviye Edici Psikolojik Savaş
Savaş sonrasında halkı rahatlatıcı ve güven verici telkinleri içeren, ayaklanmayı önleyerek itaati sağlayan psikolojik bir savaştır. Barışta yapılan takviye edici psikolojik faaliyetler kapsamında 1940’lı yılların Türkiye’sinde de görebiliriz. Savaşa girmemiş olan Türkiye’de, gücü elinde bulunduranlar Türkiye’yi savaşa sokmamak gibi büyük bir işi başarmıslardı. Fakat bu süre zarfında halka çok kötü muameleler yapıldı, ikinci sınıf insan uygulaması ile halk horlandı. Poturlu ve çarıklı olan insanlar, dönemin Ankara valisi Nevzat Tandoğan tarafından bu sehre sokulmuyordu. Saz çalmak bile yasaktı, inançları yasamak ve öğretmek baskı altındaydı. Plajlara bile halkın girmesi yasaktı. Baskı o kadar ileri seviyedeydi ki, plaj serbestliğinin uygulandığı günlerde halk plajlara hücum ediyordu. Ertesi günün gazete mansetleri “Halk geldi, vatandaş açıkta kaldı” seklinde atılıyordu. 1950 yılında yapılan serbest seçimlerde Demokrat Parti, baskı gruplarına sürpriz gelecek şekilde çoğunluğu sağlıyordu .
Bazı DTP milletvekillerinin televizyonlarda seyredip gazetelerde okuduğumuz, ve maalesef PKK terör örgütünün tam olarak paralelindeki ve onun amaçlarını destekleyen, Diyarbakır belediye baskanının da “Dilimizi tanıdılar, toprağımızı da tanıyacaklar” ifadeleri ve açıklamaları, devletimizin terörle mücadeleden sorumlu tüm unsurlarının moralini ve terör örgütü ile mücadeledeki azim ve iradesini zayıflatmayı, Kürtçülüğe destek vermeyi amaçlayan tutum ve davranısları ise, PKK terör örgütünün stratejik psikolojik harekâtını destekleyen Takviye Edici Psikolojik Harekâta güzel bir örnektir .
Provokasyon Tipi Psikolojik Savaş
Saldırı türünde bir psikolojik savas yöntemidir. Önceden planlanmadan, genellikle “ani görevler” ieklinde ortaya çıkar. Miting, gösteri ve cenaze törenlerinde topluluğun içerisine sızarak, inandırıcı birkaç kelime ile orada bulunanların hassasiyetlerini tahrik edecek söylemlerde bulunur, gerginliği arttırır ve öfkeyi ateşler. Bunu yaparken kullandığı silah, yalan bilgidir . Güneydoğu Anadolu bölgesinde; PKK terör örgütü ve yandaşlarınca planlanan gösterilerde, terör örgütü mensuplarının; çocukların ve kadınların ellerine taş ve sopa vererek güvenlik güçlerine atmalarını ve direnmelerini sağlamak, zaman zaman göstericilerin başlarına bazı milletvekillerini de koyarak güvenlik güçlerimizi tahrik edip aşırı tepki göstermesini temin ederek bu sahneleri medyada kullanmayı ve bölgede mağdur edilen ve ezilen bir grup ve onu korumaya çalışan temsilciler mesajı vermeyi amaçlayan faaliyetleri ise provokasyon tipi psikolojik harekat olarak adlandırılan faaliyetlerdir .

Psikolojik Savaşın Vasıtaları

Bir düşman ordusunu en kolay tarzda yenmek için aklın olanaklarını kullanmak bakımından psikolojik savaş, harp sanatının bir parçasıdır: Araçları kurnazlık ve baskındır, panik yada teşhis, bunların ayrılmaz parçalarıdır. Psikolojik savaş esasında taktik bir araç olarak kalmaktadır. Psikolojik savaş kimi zaman asıl askeri faaliyetin ek bir işlemsel aracı, kimi zaman da topyekün savasın son uçtaki bir bilimi olarak ortaya çıkmaktadır. Radyo, televizyon, video, teyp, sinema, gazete, kitap, dergi, broşür, bildiri, pankart, afis, yerlere, duvarlara ve benzeri şeylere yazılan sloganlar, toplumu etkileyen fotoğraf ve karikatürler, yüz yüze temas, ziyaretler, konferans ve seminerler, forumlar, eğlence ve festivaller, sergi, fuar ve panayırlar, turistlik geziler, sanat olayları, spor müsabakaları, miting ve gösteri yürüyüşleri, boykot, işgal ve grevler, şantaj ve komplo, para, devlet sırları olan bilgiler, gizli belge ve dokümanlar, megafon, hoparlör, alıcı verici cihazlar, dinleme cihazları kayıt cihazları, kodlayıcı ve kod çözücü cihazlar, fotoğraf makinesi ve tele-objektif, casus uydular psikolojik savasın vasıtalarıdır .
Psikolojik Savasın vasıtaları Stratejik, Taktik ve İdari olmak üzere tek tek ele alınarak irdelenmeye çalışılacaktır.
1- Stratejik Amaçlı Psikolojik Harbin Vasıtaları:
a- Radyo ve Televizyon Yayın Sistemi: Devletin siyasi güdümüne göre, koordineli sekilde düzenlenen psikolojik harbin en çok kullanıldığı vasıta radyo ve televizyondur.
b- Havadan Atılan Matbu Vesikalar (Beyanname, bildiri, brosür vb. ): Bu sistem en çok harp esnasında kullanılmakta olup, atılan vesikaların içeriği ve fiziği görünüsleri, toplama ve muhafazalarında çok önemli rol oynamaktadır.
c- Sızma suretiyle hedefe ulastırılan haberler veya propagandacının maksadına hizmet edebilecek diğer her çesit maddeler,
d- Planlı sayialarla hedefe taarruz etmek.
2- Taktik Amaçlı Psikolojik Harbin Vasıtaları:
a- Topçu, uçak, kesif kolları ve ajanlar tarafından dağıtılan beyannameler,
b- Hoparlörler: Hoparlörler, doğrudan doğruya veya içinde bulunan sartları tam zamanında hedefe anlatmak suretiyle direkt olarak etki yapabilirler.
c- Radyo,
d- Küçük gazeteler, brosürler ve bültenler.
3- İdari Amaçlar İçin Yapılan Psikolojik Harbin Vasıtaları :
a- Radyo ve televizyon yayınları,
b- Gazeteler: Mahalli gazetelerle isbirliği yapmak suretiyle halkın alıstığı vasıta ve kaynaklardan faydalanarak idari propagandanın düsman korkusu belli olmadan hedefe ulastırılması mümkündür.
c- Hoparlörler,
d- Bülten, mecmua, kitap, broşür vb. kullanılarak halkın işgal makamları ile işbirliği yapmaması sağlanmaya çalışılır.
e- Sinema ve Tiyatrolar: Filmin ya da tiyatronun genel atmosferi içine sokulan ferdi yahut kolektif psikolojiyi bu yönde etki yapmak genel bir usuldür.

Psikolojik Savaşın En Etkili Silahı Propaganda

Bundesarchiv_Bild_102-17049,_Joseph_Goebbels_spricht
Psikolojik harekâtın kullandığı silahlar içerisinde propaganda, ayrı bir öneme sahiptir. Toplumu yönlendirmede değistirilmesi zor bir etki bırakma gücüne sahip olan yazılı ve görsel basın, internet, sinema filmleri ve kitaplar psikolojik savasın propaganda faaliyeti açısından kullandığı argümanlardır. Propaganda savasta çok güçlü bir silahtır. Bu durumda amaç genellikle içerideki veya dısarıdaki düsmanı insanlık dısı olarak göstermek ve ona karsı nefret yaratmaktır. Bazı özel kelimeler kullanarak veya bazı özel kelimeleri kullanmaktan sakınarak düsman hiç yapmadığı seyler için suçlanır ve bu sayede zihinlerinde hatalı bir imaj olusturulur. Çoğu propaganda düsmanın gerçek veya hayali bir haksızlığın sebebi olduğu hissini vermek ister. Aynı zamanda halkın kendi milletinin haklı olduğuna da inanması gerekir. Propagandanın etkili olması için inanılır, basit, ilginç, tutarlı, sık sık tekrar edilmesi, bölgesel veya genel gerçeklerle uyumlu olması gerekir. Propagandacı özellikle mücadelenin sonucunu belirleyecek olan tarafsızlar, fikri olmayanlar ve tereddütlü olanlar üzerinde çalısır. Araçları ise söz, yazı ve resim ile ilgili bütün araçlardır .

Propagandanın Tanımı ve İşlevi

Propaganda tarih boyunca çesitli sekillerde tanımlanmıstır. Latince“ propagare” kelimesinden gelen propaganda, “ bir filizin toprağa dikilerek yeni bitkiler elde edilmesi ” anlamına da gelmektedir. Türk Dil Kurumu Sözlüğü ‘ne göre propaganda, “Bir öğreti, düsünce veya inancı baskalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı vb. yollarla gerçeklestirilen çalısma“ olarak tarif edilirken, Meydan Larousse ‘da, “ bir öğreti, düsünce ve inancı ve benzeri baskalarına tanıtmak, benimsetmek amacını güden ve söz, yazı vb. araçlarla gerçeklestirilen eylem “ olarak tarif edilir. Propagandanın en basit sekilde; “ Bir kanaat veya aksiyona yardım veya dayanarak kazanmak için harcanan sistematik bir çaba “ olarak tanımlanmıstır . Tarih boyunca insanlar gücü ve kontrolü ellerinde tutmak için üç yönteme basvurmuslardır. Endüstri öncesi toplumlar güç kaynağı olarak “siddet”i, endüstri toplumları “servet” i, endüstri sonrası toplumlar ise güç kaynağı olarak “bilgi”yi kullanmıslardır. Bilgi ya da enformasyon toplumuna geçis sürecini tamamlayan bazı gelismis ülkelerde bilgi toplumu niteliklerini görmek mümkündür. Bu toplumlarda
baslıca ürün enformasyon, en önemli faaliyet ise enformasyon üretilmesi, depolanması ve dağıtılmasıdır.İşte bu noktada yapılan faaliyetlere verilen ad ise kısaca propagandadır.
Propaganda bir doktrini yaymak, hedef millet veya kitleyi fikren kazanmak, karsı tarafın zihin ve psikolojisini arz edilen tesire tabi kılmak için, teskilatlı ve devamlı surette telkinlerde bulunmak ve faaliyet göstermektir. Daha bir tarifle propaganda ; “ Bir fikrin her çesit vasıtadan istifade etmek sureti ile hedef kitleye telkin edilmesidir “. Baska bir kaynakta ise propaganda ; “ Hedef olarak seçilen toplulukların morallerini bozmak, onların her alanda basarma gayretlerini, mücadele azim ve iradelerini yok etmek, insanların inançlarını zayıflatarak kendilerine olan güvenini
kaybettirmek ve nihayet kendileri tarafından tespit edilen belirli fikirleri aşılamak maksadı ile psikolojik harekatın başvurduğu en etkili vasıtadır ” seklinde tanımlanmış aynı kaynakta bir diğer tanımda ise “ Belli hedef gruplarının düşünce, inanç, tutum ve davranışlarını etkilemek maksadını güden haber, bilgi ve özel dökümanların kitle iletişim araçları yardımı ile planlı ve devamlı olarak hedef seçilen toplum üzerine gönderilmesi işlemidir ” .Cephanesi söz ve kelimeler olan propaganda, Goethe’nin “En güçlü silah, zamanı gelmiş fikirdir” söylemi ile, insan düşüncelerinin doğru söz ve eylemler kullanılarak istenilen istikamete yönlendirilebileceği seklinde tanımlanabilmektedir. Bunun yöntemi gelişigüzel sarf edilen sözler değildir. Üzerinde çok uzun düşünülmüş, zaman ve zemini iyi hesaplanmış, sekil ve ölçüsü doğru belirlenmiş ve hedef kitlesi tayin edilmiş bir faaliyetler bütünüdür. Her bir adım bir öncekinin devamı ve bir sonrakinin başlangıcıdır. L. John Martine ise propagandayı ; “İnsanların davranışlarını, tavır ve hareketlerini değiştirmek, geliştirmek, kontrol ve idare edebilmek için fikir, düşünce ve kanaatleri üzerine etki yapmak sanatıdır“ seklinde tanımlamıştır. Norman John Pawell’e ise; “Düşüncelere veya davranışlara veya her ikisine birden tesir eden fikirlerin yayılmasıdır“ demiştir .

Propagandanın amacı ise en kısa yoldan söyle ifade edilmektedir :
“Fertlerin kabulü zorunlu olmadıkları bir düşünceyi, istekleri ile kabule, yapmaya zorlanmayacakları bir hareketi istekleri ile yapmaya yöneltmektir ”.
Görüldüğü gibi propagandanın sınırı nihayetsiz gibi görünmektedir. Bu amaçla herşeyi propaganda amacıyla kullanmak mümkün olduğu gibi, her konu da propaganda amacı ile ele alınabilir. Harold D. Lasswell propagandanın amacını açıklarken, “Düşünce ve doktrinlerin kasıtlı olarak aşılanması girimi” olarak tarif eder. Tarih boyunca propagandayı en sistemli kullanan devlet adamlarının basında gelen Hitler, propagandacının amacı bir yerde ; “Propagandanın görevi, örgüt için taraftar toplamaktır. İkinci görevi yeni doktrini anlatmak ve benimsetmektir” seklinde ifade ederken, bir başka yerde de ; “Propagandanın amacı tek tek ve bilimsel olarak kişileri bilgilendirmek değildir. Onun görevi, kitlelerin dikkatini belirli olaylar, ihtiyaçlar ve gerekler üzerine çekmektir” diye ifade etmektedir.Propaganda mesajlarının hangi yollarla ulaştırılacağı önemlidir ama bilgi yayılımı stratejileri, sadece propaganda mesajı ile birleştikleri zaman ‘propaganda strateji’ halini alırlar. Bu mesajları tanımlamak, mesajların hangi yollardan yayıldığını çalışabilmek için şarttır. Bu yüzden propaganda oluşturmak için gerekli olan tekniklerin bazıları şu şekilde açıklanabilir ;
Korkuya başvurma: Korkuya başvurma genel nüfusta korku yaratarak bir konuya destek saylamayı amaçlar. Örneğin, Joseph Göbbels Teodore Kaufman’nın ‘Almanya yok olmalı’ sözlerini kullanarak Müteffiklerin Alman halkını yok etmeyi amaçladığını iddia etmiştir.
Tren etkisi: Hedef kitleye “herkes bunu yapıyor” diyerek bir hareket tarzını kabul ettirmek.Bu etkinin alt başlığında su yöntemlerde kullanılır ;
-Kalabalığa katıl: Bu teknik insanların kazanan tarafta olma dürtüsünü kullanır. Bu teknik hedef gruba bunun bir kitle hareketine döndüğü ve onların da katılmasının kendi çıkarlarına olduğunu söylemeyi içerir.
-Kaçınılmaz zafer: Trene henüz katılmamış olanlar, kesin zafere giden yolda gidenlere katılmaya çağrılır. Hali hazırda trende olan veya kısmen trende olanlara da kalmalarının en iyi hareket olduğu fikri verilmiş olur.
Direkt emir: Bu teknik karar verme sürecini basitleştirmeyi amaçlar. Propagandacı resimler ve kelimeler kullanarak dinleyicilere tam olarak ne yapmaları gerektiğini söyler. Diğer olası seçenekleri ortadan kaldırır. Emri vermek için otorite figürleri kullanılabilir ama şart değildir. Sam amcanın “seni istiyorum” resmi bu tekniği örnektir.
Sloganlar: Slogan kısa, çarpıcı bir söz veya cümledir. Damgalama içerebilir. Slogan haline getirilmiş fikirler ikna edicidirler.
Damgalama: Bu teknik propagandanın hedefini nefret edilen veya istenmeyen bir şeyle damgalayarak onun hakkında bir önyargı oluşmasını sağlamayı içerir. Propagandayı yaymak için kullanılan yaygın yöntemler arasında haberler, hükümet raporları, tarihin tekrar yazılması, uydurma bilim, kitaplar, broşürler, propaganda filmleri, radyo, televizyon ve posterleri sayabiliriz. Radyo ve televizyonda propaganda haberlerde, güncel olaylarda, konuşma programlarının içinde veya reklam olarak yer alabilir .
Kitle iletişim teknolojilerinin bas döndürücü bir hızla geliştiği günümüz dünyasında psikolojik savaş faaliyetleri, profesyonel uzmanlar vasıtasıyla geliştirilerek etkili ve yaygın bir silah olarak kullanılmaktadır. Devletlerin eski çağlardan beri, kendilerine hedef devlet insanlarının ve toplumlarının örf ve adetlerini, inançlarını, düşüncelerini, hissettiklerini, davranışlarını ve ülkelerine bağlılıklarını zayıflatmak ve yok etmek için ne gerekiyorsa yaptıkları görülmektedir. Günümüzde de teknoloji de ve kitle iletişim araçlarındaki gelişmeler, psikolojik harekatla verilen zararları daha da arttırmaktadır .

Kaynaklar :

Servet Kılpelit , Psikolojik İstihbarat Ve Harekat : Türkiye Örneğinde Oluşum Ve Gelişimi
Rabi Baştürk , Psikolojik Harp Ve Kültür Savaşları
Necati Alkan , Psikolojik Harekât Terörizm ve Polis
Adrien Clazze , Psikolojik Savaşın Türkçesi
Osman Özsoy , Propaganda ve Kamuoyu Oluşturma

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...