04 Ekim 2017

ZERDÜŞT VE ÖĞRETİSİ

ZERDÜŞT VE ÖĞRETİSİ ile ilgili görsel sonucu
ZERDÜŞT VE ÖĞRETİSİ
1. Zerdüşt
Zerdüşt’ün (Grekçe: “Zoroaster”) reformunu belli bir zaman içine yerleştirmek zordur. Doğu İran’da bir bölgede yaşamış olan Zerdüşt, esasında bir reformcudur. Zerdüşt’ün esas mesajı, daha önceki dinsel tecrübeye birçok şekilde muhaliftir: Zerdüşt, kanlı kurban­ları ve panteonun total bir değişimini öneren “haoma” uygulamasını red­dederek “monoteist” ve “düalist” olmuş, yeni dinin evrimi daha sonra karakter değiştirmek suretiyle genel olarak Zerdüştlük/Zoroastrizm adını almıştır. [1]
Zerdüşt’ün etkinliğinin MÖ. 1000-600 yılları arasında bir tarihe yerleştirilme­si önerilir. İskender’den önce 258 yılından söz eden Mazdeist gelenek doğru kabul edilecek olursa, Zerdüşt’ün MÖ. 628-551 arasında yaşadığı saptanabilir. Gatalar’ın dilinin arkaik niteliği, özellikle de Vedalar’la olan benzerliklerinden ötürü en eski tarihler önerilmiştir. Dilbilimsel çözümleme, Peygamber’in İran’ın doğusunda, büyük olasılıkla Hârizm veya Baktria’da yaşadığı sonucuna varılmasını sağlamaktadır. [2]
Zerdüşt, eski İran’a tek tanrıcılık/tevhîd inancını getirmiştir. Onun getirdiği din, tek tanrı inanışını temel alır. Ondan önce İranlılar bir kısım tanrılara tapınmakta ve rahiplerin hazırladığı bir tür uyuşturucu, bir kutsal içkiyi içmekle uygulanan “haoma” kültürünü devam ettirmekte idiler. “Haoma”, bütün evreni sıvı şekilde doldurduğuna inanılan hayat tanrısı idi. Zerdüşt inanışında daha sonraları “Ormuzd” şekline dönüşmüş ve İslâmî kaynaklarda da “Hürmüz” olarak yer almış AhuramazdaEgemen Rab, Ahâmeniş hükümdarı Daryûş (hük. MÖ. 522-486) ve takipçileri tarafından Batı Asya’ya getirilen ve birkaç yüzyıl içinde Turfan’dan Habeşistan’a, İndus nehrinden Ege Denizi’ne kadar yayılan bir yüce Tanrı idi. Evrenin gayesi; yalanın, kötülüğün hakikat tarafından yenilmesidir. Evrendeki maddî ve manevî düzeni yaratan, tabiat kanunlarını koyan Ahuramazda’dır. Kötülüklerin kaynağı ise Ehrimen’dir.

1.1. Adı, Ailesi

Tek tanrılı bir inanç sistemi getirdiği için kimilerince peygamber olarak kabul edilen Zerdüşt’ün hayatıyla ilgili bilgiler daha çok efsanelere dayanır. Kişiliği ve hayatı hakkında bilgilere yer veren kaynaklarda; “bilge bir kişilik”, “olgunluğa erişmiş bilgin”, “seçkin bir insan” olarak nitelenen eski İran’ın en büyük peygamberi Zerdüşt’ün adı,  Avestâ’da; “Zaraθuštra”; Pehlevî dilinde “Zartuxštsarı deve sahibi”; sözlüklerde ise daha çok: “Zerdhuşt”, “Zerdhişt”, “Zerâtuşt”, “Zerthuşt”, “Zartuşt”, “Zârhuşt” şekilleriyle kaydedilmiştir.[3] Bunlar arasında en çok kabul görenler: “Zerduşt” ve “Zertuşt” şekilleridir.[4] Gatalar’da, “Zarathushtra” şeklinde geçen Zerdüşt kelimesinin hangi sözcüklerden türediği konusunda ise dilciler çok eski dönemlerden beri birbirinden farklı görüşler ileri sürerler. Zerdüşt kelimesinin; “parlak yıldız”, “altın renkli aydınlık”, “deve sahibi”, “deveci” gibi anlamlarının olduğu söylenir. Bu isimler o çağlarda hayvancılığın yaygın bir gelenek olduğunu ve Zerdüşt’ün de böyle bir toplumda doğup büyüdüğü ve inanışı yaydığını göstermektedir. Bazılarınca Zerdüşt kelimesinin “yıldızları öven” anlamında olduğu da belirtilir.[5] Birtakım Yunanlı yazarlar da, Zerdüşt kelimesinin “yıldız bilimci”, “yıldıza tapan” anlamlarını ifade ettiği kanısındadırlar. Zerdüşt din adamları ve bizzat Zerdüşt’ün kendisinin de tıp, astroloji gibi bilimlerle de uğraşması bu anlamlarla ilgi kurulmasına neden olmuştur.[6] Ancak birçok görüş içerisinde öne çıkanlar arasında özellikle batılı bazı araştırmacılar tarafından benimsenen, bu ismin iki kelimeden oluştuğu ve bu bileşik şekliyle: “yaşlı deve sahibi” anlamı taşıdığı ifade edilmekte, bunun yanı sıra “sarı deve sahibi” anlamına geldiği de kaydedilmektedir.[7] Bazı Farsça sözlük yazarları da Zerdüşt sözcüğünün; “ilk yaratılan”, “saf nur”, “doğru sözlü”, “Yezdân’ın nuru”, “ateşperestlerin lideriönderi” anlamlarına geldiğini belirtirler. [8]
Spitamalar” adıyla bilinen soylu bir aileye mensub olan Zerdüşt, bilge tanrı Ahuramazda’dan vahiy aldığını öne sürerek eski İran dinini yeniden biçimlendirmeye çalıştı. Bu inanç sisteminin temelini tapınılacak tek tanrı, en yüce tanrı Ahuramazda oluşturur. Ahuramazda, göklerin ve yerin, diğer bir deyişle maddî ve manevî dünyaların yaratıcısıdır. Birbirini izleyen karanlıkla aydınlığın kaynağı, evrensel adaletin yaratıcısı, doğanın merkezi, ahlak düzeninin kurucusu ve tüm dünyaların yargıcıdır.
Bundehişn ve Dînkerd gibi klasik eserlerde Spitama’nın Zerdüşt‘ün dokuzuncu atası olduğu belirtilir. Babasının adı Puršasp[9] (Porushasp: iki renkli, siyah beyaz ve yaşlı at sahibi). Annesinin adı (Doğdusüt veren)[10] dur. Zerdüşt’ün karısı asîl İranlı ailelerden birine bağlı olan, aynı zamanda Zerdüştîliğe ilk inananlardan Ferşa Ûstra’nın kızı Huvûy’dur. Kaynaklarda Zerdüşt’ün üç oğlu ve bir kızı olduğu belirtilir.[11] Bazı kaynaklar onun üç karısı, üç oğlu, üç kızı olduğunu aktarırlar. Oğullarının adları: IsatvastraUrvatatnar ve Hvarecitra; kızlarının adları: FreniTeriti ve Pourvacista’dır. Zerdüşt’ün dinini ilk kabul eden kişi, Zerdüşt edebiyatında Medyumâh adıyla bilinen, Avestâ’nın bazı bölümlerinde kendisine selam gönderilen amcasının oğlu Maidyoimangha’dır. Zerdüşt’ün babasıyla annesinin soyları Pîşdâdîler[12] hanedanının altıncı hükümdarı Ferîdûn’a[13] erişmektedir. [14]
Zerdüşt’ün adı ve Zerdüşt kelimesinin anlamı, babasının ya da atalarının isimleriyle ilgileri konusunda şöyle bir açıklama da yapılır: Zerdüşt’ün yaşadığı çağlarda İran toplumunda özellikle hayvancılık çok yaygındır. Hayvan sürüleri yetiştirilerek onlardan büyük sermayeler elde edilmekte, önemli gelirler sağlanmaktadır. Buradan hareketle dönemin insan isimleri genellikle yaygın olarak bu yararlı ve insan hayatına temel katkılarda bulunan hayvan isimlerinden alınmadır. Özellikle de bunlar arasında Zerdüşt’ün yaşadığı bölgelerde insanların en çok deve ve at yetiştirmekte oldukları bilinmekte, Avestâ’da yoğunlukla Yasna’da bu türden isimlerin sık sık geçmeleri de, insanların geçimlerini sağlamada bunlara ne denli bağımlı olduklarını göstermektedir. Doğu İran’da özellikle Hârezm’den Horâsân’a kadar yörelerde yaygın şekilde sığır, deve ve at isimleri diğer kelimelerle bileşik isimler oluşturularak insanlar için kullanılır. Örneğin “Ercâsp/Arjataspa: rahvan yürüyen at sahibi”, “Lohrâsp/Aurvantaspa: hızlı koşan at sahibi”, “Pourušaspa: alaca renkli at sahibi[15], “Câmâsp/Jamaspa: asîl at sahibi”, “Hvogava: iyi sığır sahibi”, “Feraşa-uştura: hızlı yürüyen deve sahibi”…gibi. [16]
Rivayete göre Zerdüşt, (Yaşt 36,16) “zaotar: kurban rahibi ve ilahi okuyucu”ydu. At yetiştiricisi “Spitāma: parlak saldırılı” kabilesindendi; “Pourusaspa: atı benekli” ile Doğduye: “beyaz koyun sağan”ın evliliklerinden dünyaya gelmiş olan Zerdüşt yoksuldu. Ünlü bir Gatasında Ahuramazda’ya kendisini koruyup yardım etmesi için yakarırken, şöyle haykırır: “Niye güçsüz olduğumu biliyo­rum ey Bilgeçünkü sürüm küçük ve az adamım var” (Yasna 46:2). [17]
Çağrısıyla seslendiği topluluk, “kavi denen şefleri ve “karapan: mırıldanan” ve “usig: kurban edici” denen rahipleri bulunan yerleşik çobanlardan oluşuyordu. Zerdüşt’ün Ahuramazda adına saldırmaktan çekinmediği bu rahipler, geleneksel Arya dininin bekçileridir. Ama çok geçmeden tepkiler gelir ve peygamber kaçmak zorunda kalır. “Hangi ülkeye kaçayım?” diye haykırır; “Nereye kaçmalınereye gitmeli? Beni ailemden ve aşiretimden uzaklaştırıyorlar; ne köyüm ne de memle­ketin kötü reisleri benim yanımda….” (Yasna 46:1). Fryâna aşiretinin reisi Goştâsp/Viştaspa’nın yanına sığınır ve onu, getirdiği dine çekmeyi başarır; Goştâsp onun dostu ve koruyucusu olur. Ama direniş zayıflamaz ve Zer­düşt bazı kişisel düşmanlarını Gatalar’ında açıkça kınar. [18]
Zerdüşt’ün doğum yeri konusunda birbirinden farklı görüşler vardır. Bazı araştırmacılar onun Azerbaycan’da dünyaya geldiğini kabul ederlerken bir kısım bilim adamları Doğu İran’da, bazıları ise İrânvîc ve özellikle de Belh/Bâhter/Baktria’da doğduğu görüşünü öne sürerler. Ancak bu görüşler arasında en güçlü olanı, onun hayat tarzı ve hayvancılıkla uğraşmasından da hareketle üçüncü görüşü onaylamaktadır. Yaştlar’da, Zerdüşt’ün İrânvîc’te yaşadığı ve peygamberlik görevinden önce de din işleriyle uğraştığı, din adamları muğlar arasında yer aldığı belirtilir.[19] Gatalar’dan da anlaşıldığı gibi Zerdüşt yüksek düzeyde eğitim almış, yaşadığı çağın değişik bilim dallarında derin bilgi ve birikim elde etmişti. [20]
Zerdüşt adı, Gatalar ve Avestâ’da bazen ailesinin adı olan “Spitâma” sözcüğüyle ile birlikte anılır. Ünlü tarihçilerden Taberî (ö. 310/923), İbn Esîr (ö. 630/1233) ve Hândmîr (ö. 942/1535) gibi bir kısmı onu İsrailoğulları peygamberlerinden birinin öğrencisi olarak tanıtmak istediklerinden olsa gerek Zerdüşt’ün Filistin topraklarında dünyaya geldiğini kabul ederken, Nizâmu’t-tevârîh ve Nefâyisu’l-funûn gibi bazı eserlerde de onun Pers bölgesinde ortaya çıktığı ve insanları Sâbiî dininden vazgeçirerek Mecûsî dinine çağırdığı görüşü öne çıkar. Bunlardan başka onun Azerbaycan’da dünyaya geldiği, Pers bölgesinde yaşadığı; Rey’de dünyaya geldiği, annesinin Rey şehrinden olduğu ya da daha sonra Rey’e geldiği, Demâvend’li olduğu ifade edilir. Yaygın rivayetlerde ise onun Batı İran’da yaşadığı kabul edilir. Bu görüş araştırmacıların çoğu tarafından da benimsenir. İranlı ve Arap tarihçiler Zerdüşt’tün Azerbaycanlı olduğu kanısındadırlar. Daha önce de ifade edildiği gibi Taberî ve bazı tarihçilerin onun Filistinli olduğu konusundaki görüşleri de onun Filistin’den Azerbaycan’a gitmiş olduğu kanılarına dayanır.[21] Doğulu ve batılı birçok tarih araştırmacısı Zerdüşt’ün Batı İran’da doğduğu daha sonra Kuzeybatı bölgesine yerleştiği ve dinini orada yaydığı inancını taşır.
Bir kısım araştırmacılar Zerdüşt’ün doğulu bazıları da batılı olduğu kanısındadır. Bazıları da onun önceleri batıda yaşadığı, ancak sonra dinini yaymak için doğu bölgelerine gittiği, birtakım araştırmacılar da, atalarının Rey şehrinden oldukları, sonradan Azerbaycan’a göç ettikleri, Zerdüşt’ün de Çîçest/Urûmiyye Gölü kıyalarında dünyaya geldiği kanısını taşırlar. Daha önce de belirtildiği gibi günümüzde Zerdüşt’ün doğup büyüdüğü bölgenin Azerbaycan olduğu yaygın olarak kabul edilmektedir. ÂzergoşespŞîz gibi büyük ateşkedeler ve Eski Bakü Tapınağı’nın, Sebelân DağıSehend DağıAras Nehri ve Çîçest Gölü’nün bu coğrafyada bulunması, bu toprakların Zerdüşt’ün vatanı ve inanç sistemini yaydığı yerler olduğunun açık kanıtları olarak kabul edilir. [22] 

1.2. Yaşadığı Zaman (MÖ. 660-586) [23]

Zerdüşt’ün doğum yeri kesin belli olmadığı gibi doğum tarihi konusunda da birbirinden oldukça farklı görüşler bulunmaktadır: bu konudaki en eski belge Herodot ile aynı çağlarda yaşamış Lidyalı Kisatyus tarafından aktarılmaktadır. Onun kayıtlarına göre Zerdüşt, Med hükümdarı Hışayarşa’nın (hük. MÖ. 633-585) Yunan topraklarına saldırmasından 600 yıl önce yaşamıştır. Ebû Reyhân-i Bîrûnî (ö. 440/1048), İskender’den (hük. MÖ. 336-323) 258 yıl önce Keyânî hükümdarı Goştâsp’ın Zerdüşt’e inanmış olduğunu aktarır. Öte yandan MÖ. IV. yüzyılın ortalarında Eflatun Kültür Merkezi’nin, Zerdüşt’ün peygamberliği ve Batı İran’da yaygın öğretisinden haberdar olduğu bilinmektedir. Günümüzde araştırmacılar Zerdüşt’ün MÖ. VII. yüzyıl ortalarında 600 yılında dünyaya geldiğin kabul ederler. Ancak hem Avestâ’nın yazım tarzı ve dil özellikleri ve hem de Vedalar’ın dil özellikleri Zerdüşt’ün doğum tarihinin MÖ. 1400-1000 yıları arasına yerleştirmeği daha uygun göstermektedir. [24]
Her halükarda Zerdüşt, Peygamber olduktan sonra dinini yaymak amacıyla birbiri ardınca ve süren uzun seyahatlere çıkmış, büyük bir ihtimalle anavatanı İrânvîc’i terk ederek Avestâ’da Daitia adıyla anılan büyük ırmağı geçerek güneye doğru ilerlemiştir. Bu seferinde Zerdüşt Doğu İran’da çok önemli bir üs kurmuştur. [25]
Eski İran peygamberi olarak kabul edilen Zerdüşt, Zerdüşt bağlılarının inanışına göre, Büyük İskender’den 258 yıl önce ortaya çıkmıştır. Büyük İskender, Ahâmeniş hanedanının (MÖ. 559-330) merkezi Parsa’yı (Persepolis) MÖ. 330’da ele geçirdiğine göre Zerdüşt, Goştâsp’a inançlarını MÖ. 588’de kabul ettirmiş olmalıdır. O sırada 40 yaşında olduğu inancı doğru kabul edilirse, doğum tarihinin MÖ. 628 olması gerekir.
Daha geç tarihli metinler, Zerdüşt’ün gökteki ön-varoluşu üzerinde ısrarla du­rurlar. O, “tarihin ortasında” ve “dünyanın merkezi”nde doğar. Zerdüşt’ün annesi büyük bir nurla sarılır. Üç gece boyunca, evin kenarları ateş içinde gibi görünür. Gökyüzünde yaratılan bedeninin özü ise yağmurla yere düşer ve bitkilerin boy atmasını sağlar. Peygamber’in akrabaları arasında yer alan, hiç doğurmamış iki genç inek bu bitkilerden yer. Öz, onların sütüne geçer ve “haoma” ile karıştırılan bu sütü Zerdüşt’ün annesiyle babası içer ve onlar ilk kez birleşirler. Kadın Zerdüşt’e hamile kalır. Ehrimen ve devler (daevālar) doğmadan önce onu öldürmek için boşuna uğraşırlar. O, dünyaya gelmeden üç gün önce köy bir pırıltıyla öylesine ışıl ışıl aydınlanır ki, yangın çıktı sanan Spitamalar köyü terk ederler. Geri döndüklerinde nur içinde parıldayan bir çocuk bulurlar. Ri­vayete göre, Zerdüşt gülerek dünyaya gelir gelmez devlerin saldırısına uğrar ama kutsal sözlerini söyleyerek onları etrafından uzaklaştırır ve zararlarından korunmuş olur. [26]
Zerdüşt ile ilgili diğer konular gibi yaşadığı zaman bahsi de çok karanlık ve kesinlik ifade etmeyen rivayetlerle doludur. Bu rivayetler arasındaki görüş farklılıkları da insanı hayrete düşürecek kadar ileri boyutlardadır. Zerdüşt’ün yaşadığı zaman konusunda birtakım bilgiler MÖ. 9.600’lü yılları gösterirken bazı rivayetlerde de MÖ. 600’lü yıllar onun hayatta bulunduğu çağlar olarak ileri sürülmektedir. Ancak bütün bu birbirinden çok farklı rivayetler arasında araştırmacıların çoğu, Zerdüşt’ün hayatta bulunduğu çağ olarak MÖ. 600’ü (600’lü yıllar) gösterirler.[27] Örneğin Muhammed Takî-yi Bahâr (ö. 1330 hş./1951), Zerdüşt’ün 630-583 yılları arasında yaşadığını otuz yaşında da Peygamber olarak gönderildiğini belirtir. [28]
Bu konuda birbirinden farklı rivayetler bulunmakta ise de Zerdüşt dini bağlılarının geleneksel kabullerine göre İskender’den üç yüz yıl önce yaşamış olduğuna inanılan Zerdüşt’ün hayatı şu şekilde kayıt altına alınmıştır: Zerdüşt MÖ. 660 yılında dünyaya gelmiş, 20 yaşında (640) inzivaya çekilmiş, 30 yaşında (630) peygamber olarak gönderilmiş, Urmiyye gölü kıyılarında Sebelân Dağı’nda 618 yılında Keyânî hükümdarı Goştâsp’ı dinine bağlamıştır. 583 yılında, yetmiş yedi yaşında Tûranlı Ercâsp’ın saldırıları esnasında Belh’te bir ateşkede’de öldürülmüştür. Bütün bunlarla birlikte klasik ve çağdaş araştırmacılara göre; Zerdüşt’ün yaşadığı zaman MÖ. 1100’lerden geriye gitmemektedir.[29] Birtakım araştırmacılar, sosyologlar ve dilbilimciler eldeki bilgilerden çıkardıkları verilerle Zerdüşt’ün yaşadığı zaman olarak MÖ. 1500-800 yılları arasını vermektedirler. Bu tarihler Aryaların Orta Asya topraklarından İran platosuna gelip yerleştikleri dönemlere rastlamaktadır. [30]
Zerdüşt, Goştâsp zamanında Mezdiyesnâ dinini tek tanrı olarak inanılan Ahuramazda’dan alarak insanlara tebliğ etmiştir. Goştâsp da, onun bu getirdiği dine girmiş ve aynı zamanda da bu dinin yayılması için önemli destekler sağlamıştır.[31]Zerdüşt’ün dini, Batı İran’da Med kavimleri arasında hızla yaygınlaştı ve diğer bölgelerde henüz Aryaların eski inanışlarının yaygın olmasına rağmen Medler’in başkentleri Ekbatana/Hemedan zamanla bu dinin merkezi haline geldi. [32]
Rivayetlere göre Zerdüşt, Goştâsp hükümdara gelerek: “Ben Allah’ın sana göndermiş olduğu peygamberim.” dedi ve Mecûsilerin ellerinde bulunan kitabı kendisine verdi. O da kendisine iman etti ve Mecusîlik dinine girdi.[33] Goştâsp, hükümdarlığı döneminde Zerdüşt dinini egemen olduğu bölgelerin resmî dini olarak ilan etmiş, bu inanış Ahâmenişler döneminin ortalarından itibaren İran topraklarında baştanbaşa yaygınlaşmıştır. Ancak Zerdüşt dini bir taraftan halk arasında hızla yayılırken, diğer taraftan da eski inançlarına dayanan geleneksel inanışlar Zerdüşt inanç sisteminde birtakım yaralanmalara neden olmuştur. Örneğin tek tanrıcılık temeline dayanan Zerdüşt inanışının tersine eski çok tanrılı inanış sisteminde yer alan eski devir İran tanrıları yeniden İran inanışına sızarak yer almaya başlamış, bu yoğun etkileşim sonucu Ahuramazda, Ehrimen karşısında yer almış, sonuçta Zerdüşt’ün tek tanrı inanışı bir tür düalist inanışa dönüşmüştür. [34] 
Eşkanîler (MÖ. 250-MS. 226) dönemiyle ilgili kaynakların azlığı gerekçesiyle o çağlarda hangi inançların daha egemen olduğu konusunda kesin birtakım yargılarda bulunmak oldukça zordur. Ancak genellikle hükümdar, güneş ve ayın kardeşi olarak gösterilmekte, birtakım sikkeler üzerinde de onlarla birlikte resimleri basılmaktadır. Buradan hareketle Îzed Mihr/Tanrı Mihr’in hükümdarın varlığında yer aldığı, onun benliğine girdiği inanışı ön plana çıkar. Belki de ilkel kavimlerin; toplumun ileri gelenlerinin öldükten sonra tanrılaşmaları inanışı gereği hükümdar öldükten sonra tanrılar arasına katılırdı. [35]
Sasanîler (MS. 224-652), Eşkanîler’i Zerdüşt dini takipçileri olarak kabul etmiyorlardı. Görünürde de durum bundan farklı değildi. Eşkanî hükümdarlarından biri Avestâ metinlerine önemli hizmetlerde bulunmuştu. Bu dönemde “muğlar”, toplumun dinî liderleri konumunda bulunuyor, Eşkanîler’in iki danışma meclisinden biri olan “Muğlar meclisi”ne de üye olarak katılıyorlardı. [36]
MÖ. 583-480 yılları arasındaki dönem İran tarihinde yeniden diriliş ve millî kalkınma devresi olarak bilinir. Bu dönemde İran yeni dinin ortaya çıkışıyla birlikte yeni bir hayata kavuşmuş, İran orduları güçlü komşusu Bâbil topraklarını ele geçirmiş (MÖ. 539) büyük bir imparatorluk kurmuş, Büyük Dâryûş başarılı yönetimiyle ün kazanmış ve ordularını Avrupa’ya doğru ilerlemiştir.
MÖ. 480-230 yılları arasındaki yaklaşık yüz elli yıllık dönem İran-Yunan mücadeleleriyle geçti. Doğal olarak Yunanlılar bu Asyalı savaşçıların dinlerinden de etkilendiler. Herodot İran’ı gezdi ve gözlemlerini kaleme aldı. İskender’in zaferiyle sona eren bu savaşlar döneminin kargaşasından dolayı Eflatun planladığı İran seferini Zerdüşt dini konusunda yapacağı araştırmaları gerçekleştiremedi. MÖ. 330-MS. 226 yılları arasındaki 550 yıllık dönem, İran toprakları yabancıların egemenlikleri altına girdi: önceleri İskender’in yerine geçen Yunanlılar ve daha sonra da Partların MS. 226-651 yılları arası dört asırlık bağımsızlık dönemi. Zerdüşt dininin sıkı bağlıları arasında bulunan I. Erdeşîr/Erdeşîr-i Bâbekân (hük. 226-241) İran ülkesinin bağımsızlığını yeniden kazandı. Ermenistan’ı fethetti. Sasanî İmparatorluğunu kurdu. [37]
İran’ın klasik dönemlerde yeniden ihyası ve yenileşmesi yönetim merkezleri Fars olan Sasanîler zamanında gerçekleşmiştir. Sasanîler yönetimi ele geçirdikten sonra bir bakıma millî bir dine ve medeniyete dayanan çok uzun İran tarihinde benzeri olmayan güçlü bir millî devlet kurdular.[38] Bu daldaki araştırmalara göre; Erdeşîr-i Bâbekândevletini kurduktan sonra Fars ülkesinde safiyetini ve benliğini korumuş halde bulunan Zerdüşt inanışını imparatorluğun resmî dili olarak kabul etti. Yazılı belgeler, kitabeler ve tarihî gerçekler yanında arkeolojik bulgular da bu gerçeği vurgulamaktadır. Öte yandan Sasanî devletinin kurulduğu dönemlerde de İran topraklarında Ahuramazda inanışı, ana tapınakları İstahr’da bulunan Anahîtâ inanışı yaygındı. Bu tapınakta hîrbedler[39]ateşkede görevlileri arasında da Sasanîler hanedanının ataları yüce makamlara sahip idiler. Hanedanın kurucusu Sâsân ve babası da söz konusu dinî merkezde çok önemli bir konumda bulunmuştur. [40]
Sasanîler döneminin dört yüz yıllık egemenlikleri boyunca Zerdüşt inanışı devlet gücüne dayanarak gücüne güç katarken bu dayanağını kaybeder etmez birçok şehirde eski gücü ve etkisini de aşamalı olarak yitirdi. Bununla birlikte Zerdüşt dininin güç kaybında, egemen yöneticilerin güçleri ve Zerdüşt dini aleyhinde faaliyetlerinin yanı sıra daha çok Zerdüşt din adamları mûbedler tabakasının ahlakî çöküntüleri de etken rol oynamıştır. Bazı yörelerde Arap fetihleri sonrasında halifeler ve onların atadıkları yöneticiler tarafından Mecûsî dininin yayılmasını engelleyecek faaliyetler de yürütülmüş olduğu tarihî bir gerçektir. Zaman zaman bazı ateşkedeler de Müslüman topluluklar tarafından yıkılmıştır. Buna karşın İstahrKâzerûnDeylem ve Taberistân gibi bölgelerde Zerdüşt dini aristokrat kesimlerde bile İslâm sonrası dönemlerde İran’da uzun süre hayatını sürdürdü. Ateşkedelere ve mûbedlerin faaliyetlerine hilafet yönetimi tarafından fazla zorluk çıkartılmadı.[41] Müslümanlar arasında Zerdüşt ya da Mezdiyesnâ inanışı adıyla bilinen dine inananlar Kur’ân’da da belirtildiği gibi[42] “Mecûs” adıyla anılmaya başladılar. Yine onlar kitap ehlinden kabul edilerek kendilerine karşı bu kural gereği davranıldı. [43]
Rivayete göre, Zerdüşt 77 yaşında iken, Turanlı Bratvarkhş tarafından bir ateş tapınağında öldürüldü. Daha geç tarihli bazı kaynaklar, katillerin kurt kılığına girdiğini belirtir. Efsane, Zerdüşt’ün yazgısının anlamını hayranlık uyandıracak bir biçimde ifade ediyor; çünkü “kurtlar,” peygamberin büyük bir cesaretle eleştirdiği Ari “erkek cemiyetleri”nin üyeleriydi. Ama mitleştirme süreci en az onbeş yüzyıl sürdü. Helenistik dünyada Zerdüşt, örnek din adamı (Magus) olarak yüceltildi ve İtalyan Rönesansı’nın filozofları ondan hep “Magus” diye söz etti. Bu arada Goethe’nin (1742-1832) Faust’unda, Zerdüşt’ün en güzel mitsel yansımaları bulunur. [44]

1.3. Öğretileri

Zerdüşt’ün yaşadığı dönem İran dinî inanışlarından etkilenmiş olsa da yeni getirmiş olduğu inanç sistemi, halkın inançlarında köklü yenilikler ortaya koymuştur:
1. En büyük tanrı Ahuramazda’dır. Görünen ve görünmeyen evrenlerin yaratıcısı odur. O kutsal ve arıdır. Kötülükler ona erişemez ve asla yol bulamaz. Spend Mînû’yu o yaratmıştır. Onun ilk ve en büyük tecellisi Spend Mînû’dur. Diğer tecellileri ise BehmenOrdîbehiştŞehrîverSipendârmuzHordâd ve Mordâd’tır. “İmşâspendân” adı verilen bu grup, “kutsal ölümsüzler” olarak bilinirler. İmşâspendler asılları ve özleri itibariyle Ahuramazda ile aynıdırlar. Gerçekte Ahuramazda onların yaratıcısı ve babalarıdır.
2. Varlık iki güç arasında paylaşılmaktadır. Birisi “Asha: takva/doğruluk”; diğeri de “Durûğ: yalan”dır. Asha, Ahuramazda tarafından yaratılmıştır. Ancak Zerdüşt, yalan’ın kaynağı hakkında söz etmez.
3. Ahuramazda’nın yaratıkları özgür yaratılmışlardır. Doğru ya da yalandan birini seçebilirler. İnsanlar da alınyazılarını kendileri belirler, yaptıkları iyilik ya da kötülükler karşılığında cennet ya da cehenneme giderler.
4. Asha’nın yeryüzündeki simgesi ateştir. Ateşkedeler Ahuramazda’ya tapınma ve övgü ocaklarıdır.
5. Ehrimen ve şeytanların saldırısıyla yeryüzünde kötülük ve şer yayılmaya başlamıştır. Ancak sonuçta Ahuramazda galip gelecek, temizlik, ilk dönemlerdeki saflık yeniden dünyaya dönecektir. [45]
Ayrıca Zerdüşt’ün, tanrısını sorgularken göster­diği telaş ve varoluşçu gerilim de çarpıcıdır: Ondan kozmogoni: evrenin doğumu sırları hakkında kendisine bilgi vermesini, hem kendi geleceğini, hem kendisine baskı yapan bazı kişilerin ve bütün kötülerin kaderini göstermesini ister. Ünlü Yasna 44’ün her dörtlüğü aynı ifadeyle başlar: “İşte sana sorduğum Tanrım, bana iyi cevap ver!”. Zerdüşt, “güneşin ve yıldızların yollarını kimin çizdiğini”(3), “aşağıdaki yeri ve bulutlu gökyüzünü düşmeyecek biçimde kimin sabitledigini” (4) öğrenmek ister ve yaratılış’a ilişkin sorular giderek hızlanan bir ritimle birbirini izler, “Asha’nın yardımıyla hayatı nasıl yaşayacağını, matluluklara nasıl erişeceğini” (8) ve “kötülükten nasıl kurtulacağını, yalanı kendinden nasıl uzaklaştıracağını” (13), “kötülüğü adaletin eline nasıl teslim edeceğini” (14) de bilmek ister. Kendi­sine “görünür işaretler” verilmesini (16) ve özellikle de Ahuramazda ile birleşebilmeyi ve “sözünün etkili olmasını” talep eder (17). Ama ekler: “Ücret olarak adalet gereği bana vaat edilen on kısrakla bir aygır ve bir deveyi alabilecek miyim ey bilge?” (18). “Hak edene ücretini ödemeyenin” hemen çarptırılacağı ceza hakkında da Tanrı’ya soru yöneltmeyi unutmaz, çünkü “en sonunda onu bekleyen ceza” hakkında zaten önceden bilgi almıştır (19). [46]
Zerdüşt’ün zihni sürekli, kötülerin uğrayacağı ceza ve erdemlilerin alacağı ödülle meşguldür. Başka bir ilahide, “kötülük eden kötüye imparatorluk veren için ne ceza öngörüldüğünü” sorar (Yasna/Hât 31/1). Başka bir yerde haykırır: “Ey Bilge (Mazda), beni yok etmekle tehdit edenlerin üzerinde Adaletle birlikte gücünüz olup olmadığını ne zaman öğreneceğim?” (Yasna/Hât: 48/9). Sığır kurban etmeyi ve haoma içmeyi sürdüren “erkek cemiyetleri”nin üyelerinin cezasız kalması karşısında sabırsızlanır: “Bu pis içkiyi ne zaman çarpacaksın?” (48/10). “Bu hayatı yenileyebilmeyi umar” (Yasna/Hât: 30/9) ve Ahuramazda’ya, “Doğrunun kötüyü şimdiden başlayarak yenip yenemeyeceğini” so­rar (Yasna: 48/2). Kimi zaman tereddütlü, kafası karışık, alçakgönüllü, Tanrı’nın isteğini daha somutça öğrenmek isteyen biri olarak çıkar karşımıza: “Ne buyuruyorsun? Övgü olarak, tapım olarak ne istiyorsun?” (Yasna/Hât: 34/12). [47]
Avesta’nın en saygıdeğer bölümünde bu kadar çok somut ayrıntının varlığını, eğer bunlar tarihsel bir kişiliğin anılarını temsil etmeselerdi, gerekçelendirmek ko­lay olmazdı. Gerçi Peygamber’in daha geç tarihli efsanevi yaşam öyküleri mitolo­jik unsurlarla doludur, ama yukarıda hatırlattığımız gibi, iyi bilinen bir süreç söz konusudur: önemli tarihsel bir kişiliğin mükemmel örneğe dönüşmesi. Bir ilahide de Peygamber’in doğumu Mesihçi terimlerle yüceltilir (Yaşt 13): “O doğdu­ğunda ve büyürken su ve bitkiler çok sevindi, o doğduğunda ve büyürken su ve bitkiler de büyüdü” (13:93). Ve “artık iyi Mazdeizm dini yedi kıtaya yayıla­caktır” diye duyurulur (13:94). [48]
Zerdüşt inananlarından istenen “amentü” şöyledir: “Daevalara tapınmaktan vazgeçiyor ve Zerdüşt’ün müridi ol­duğumu, Ahuramazda’ya tapındığımı, Daevaların düşmanı olduğumu beyan ediyorum.” [49]
Zerdüşt öğretileri temelde düalist bir yaklaşıma sahiptir. Buna göre; iyilik, aydınlık ve hayat tanrısı Ahuramazda, kötülük, karanlık ve ölüm temsilcisi Ehrimen ile sürekli savaş halindedir. Bu iki güç egemen oldukları bölgelerde birbirlerine saldırmakta, doğaüstü güçler ve insanlardan da yardım almaktadırlar. Bu mücadele dünyanın sonuna kadar aralıksız sürer. Gerçek tanrı, gerçek aklın da sahibi olan Ahuramazda’dır. Takipçilerine göre sonuçta başarıyı yakalayanlar da Ahuramazda taraftarları olacaktır. Yine Zerdüşt inanışına göre insanların en önemli görevleri, Ahuramazda’yı desteklemeleri ve onun karanlıklarla mücadelesinde manevî görevleri olarak yalandan uzak durmaları, bütün zararlı varlıkları yok etmeleridir. Onlara göre en değerli meslek çiftçiliktir. Yapılan işler, verimli olmaları için mutlaka dualar ile desteklenmelidir. Çünkü dua ve yakarış, kötüler ve kötülüklerle mücadelede en güçlü silahlardır. [50]
Eski İran’da görülen düalizm ise, bütün doğayı kapsamaktadır. Maddenin iyi kısımları mevcut olduğu gibi ruhanî dünyada kötülük de vardır. Vücut kendiliğinden kötü ve pis değildir; tam tersine o da, Ahuramazda’nın emrettiklerini icra etmek suretiyle insanın kurtuluşuna hizmet edebilir. Maddenin esas itibarıyla kötü, ruhun muhakkak iyi olması nevinden bir tasavvur, Zoroastrism’de değil, ancak gnostik ve mistik düşünce sistemlerinde ortaya çıkmaktadır. [51]
Ahuramazda (bilge tanrı), bizzat Zerdüşt’ün ilk defa kullandığı bir isim değildir. Mazda ismi onun yaşadığı dönemde bilinen bir isimdir ve herkes tarafından bütün evrenin yaratıcısı ve düzen koyucusu olarak bilinmektedir. Bu, Hint Aryalarının “Varuna” adıyla taptıkları tanrının kendisidir. Buradan hareketle Zerdüşt’ün bağlı bulunduğu kabile ve aşiret kendisinden yıllarca önce bu kutsanan ve yüce yaratılışlı olarak tanınan tanrıya tapmaktadır. Ancak İranlı kabileler artık “Varuna”  adını vermemekte, onu “Ahuramazda” olarak bilmektedirler. [52]
Pers felsefesi ahenge karşıt olan düalizmi geliştirerek Batıya tanıttı. Çünkü Perslerin dini Mazdeizmde evren iki uzlaşmaz, zıt kuvvetin dengesine dayanır. Bunlar “karanlık ile aydınlık”, “İyilik ile kötülük”, “Ormuzd ile Ehrimen”dir. Persler, iyi ile kötü arasındaki düalizmi ve savaşı çok önemli bir simge haline getirmekle Doğu Akdeniz bölgesi inançlarında eski çağlardan beri ön planda olan bir eğilimi güncelleştirmişlerdi. Mısır’da Osiris ile Set, Mezopotamya’ da ise Marduk ile Tiamat arasındaki ölüm kalım savaşının evren düzeni yönünden asıl anlamı buydu. Perslerin yeni­liği, bu mücadelenin sürekliliğine inanmaları oldu. Gele­cek çağlarda bile hiç sonu gelmeyecek bir fikir ayrılığının böylece ilk biçimlendirilmesi, bilhassa siyasal ve sosyal ko­şullar sayesinde gerçekleştirilmişti. Egemen olan düalizme göre ruhla beden arasında uzlaşmazlık vardır ve ruh maddeden kurtularak aydınlık gökyüzüne ulaşması gerekir. [53]
İnsanın en önemli görevleri; Ahuramazda makamına dua ve yakarışta bulunma, din adamlarına güven, kendisinden üst makamlarda bulunanlara saygı ve onların emirlerine uymaktır. Dört temel unsur ve bunlar arasında özellikle de temizlik, aydınlık ve sıcaklığın simgesi olan ateşe özel bir önem verilmelidir. Yararlı hayvanlara ve insana zararı olmayan bütün yaratıklara, özellikle boynuzlu hayvanlara, köpek ve horoza şefkatle davranılmalıdır. Eski İranlılar kendilerini Allah’a inanan, seçkin ve Ahuramazda yanlıları, diğer milletleri de kötü ruhlara bağlı ve Ehrimen yanlıları olarak nitelerler. Bu yüzden Zerdüştîlik İran’da Sasanîler döneminde yaygınlaştığında bu özellikleri daha da gelişmiştir. [54]
Zerdüşt, bütün iyilikler ve güzelliklerin Ahuramazda’dan, buna karşın bütün kötülükler ve zararların da Ehrimen’den kaynaklandığına, iyiliklerin kötülükleri ortadan kaldırmaları için insanların Ehrimen ve ordusuyla mücadeleyi bırakmamaları gerektiğine inanmaktadır. Tanrıya inananlar ziraatla ve hayvancılıkla uğraşarak geçimlerini sağlamalı, temizlik, dürüstlük ve doğruluğu ilke edinmeli, insanlara ve ziraata zararlı yaratıkları ortadan kaldırmalı; yalan, yanlış işler, kötülükler, suyu kirletme ve hastalığa götürecek sebeplerden uzak durmalıdırlar. Sloganları her zaman “güzel düşünmek”, “güzel söz söylemek” ve “güzel davranışlarda bulunmak” olmalıdır. Öldükten sonra dirilmeğe iman da, Zerdüşt dininin temel ilkeleri arasında yer almakta, ona göre bu inanışın insan eğitiminde ve sosyal hayatta çok önemli olumlu etkileri bulunmaktadır. Öldükten sonra kişiler iyilik ve kötülükleri tartılarak karşılaştırıldıktan sonra cennet ya da cehenneme gireceklerdir. Buradan hareketle Zerdüşt inanışının ahlakî birtakım ilkelere de önem verdiği ve kişinin yaptıklarıyla sorumlu olduğu, bireyin iyi ya da kötü olmasının kendi tavırlarıyla sınırlılığı inanışı anlaşılmaktadır. [55]
Zerdüşt yaşadığı dönemde İran’ın yeni problemlerini çok iyi çözebilecek bir ilaç olarak dinini sunmuştur. Bir bakıma çok güçlü bir devrim yapmış, kurtuluşun “güzel düşünce”, “güzel söz”, “güzel iş”ten geçtiği mesajını yaymıştır. Aryalar ayrıldıklarında Hint Aryaları kabile halindeki yaşamlarını sürdürürlerken İran Aryaları ziraatla uğraşarak geçimlerini sağlamaya başladılar. Gelişen ve değişen hayat şartları karşısında eskiden kalma bakış açıları, sosyal yapıları, algılamaları, sosyal ahlak kuralları yeni İran’da yeni ihtiyaçları cevaplayabilecek güçte değildi. Yeni şartlara uygun, sosyal yapı, ahlakî ve ekonomik alanlara uyum sağlayabilecek yeni bir inanış sistemi her alanda gücüyle yönlendirmelerde bulunan bir sistem gerekmekteydi. İşte tam o zamanlarda Zerdüşt yeni diniyle ortaya çıkarak bu belirtilen özellikleriyle İran toplumunda köklü bir yer edinmeğe başladı. Bütün putları ve Ahuramazda dışındaki tanrıları din dışı olarak ilan eden Zerdüşt, tapınaklardaki sayısız türde tanrı diye tapılan putları ortadan kaldırttı, o çağların en büyük reformlarından birini gerçekleştirdi. Bu inanış bağlılarının temel geçim kaynağı ve İran toplumunun yeni hayatını yönlendirecek güç de çiftçilik ve tarımdır. Dinsel açıdan bakıldığında Zerdüşt’ün en önemli reformu kendi inanç sisteminin temelini oluşturan tek tanrıcılık inanışını İran toplumunda yerleştirmiş olmasıdır. [56]
Zerdüşt inanışında mülk edinme, zengin olma, çalışıp kazanma gibi özellikler övülmektedir. Bu tarz bir yaşam tarzını benimseme, Mezdiyesnâ inanışını, zühd ve riyazet ile taban tabana zıt böyle bir yaşam tarzını tamamıyla Hintlilerin eski inanışlarından, daha sonraki devirlerde yaygınlaşan Rig Veda inanırını Aryalardan ayırmaktadır. Zerdüşt’ün bizzat kendisinin Mezdiyesnâ inanışı geleneğinde hem ilk sürü sahibi oluşu, hem ilk din adamı ve de aynı zamanda bir savaşçı olması, bütün bu özellikleri kendisinde toplaması, onun dininde savaşçılık, zenginlik vb özelliklerin dindarlık ile bir arada bulunamayacak şeyler olmadığını göstermektedir. Gerçekte çalışma, gayret gösterme her zaman Zerdüşt öğretilerinin temel ögeleri arasında yer almaktadır. [57]
Vendîdâd’a göre yer kürenin en kutsal yerleri insanların ibadet ettikleri mekanlar, barınmak için yaptıkları evler, evlendikleri, çocuklarını dünyaya getirdikleri, sürülerini besledikleri, tahıl ya da meyve yetiştirdikleri yerlerdir. Elbette böyle bir yaşam tarzı anlayışı, bir köşeye çekilerek yaşamaya, yoksulluğa ve miskinliğe açık bir kapı bırakmayacaktır. Bunların yanı sıra bütün semâvî dinlerde övülen, özellikle tasavvufta çok önemli gereklerden biri olarak kabul edilen bir ibadet olan oruç tutma bile Zerdüşt dininde insanın ibadet olarak kabul edilen çalışıp çabalamasını, ziraat ve hayvancılıkla uğraşmasını engelleyeceği endişesiyle yasak ve günah olarak kabul edilmekte oruç tutmayı teşvik edenler belli bir cezaya çarptırılmaktadırlar. Bîrûnî’nin de (ö. 440/1048) el-Âsâru’l-bâkiye’de ifade ettiği gibi Zerdüşt inanışında bu dine inananlardan herhangi birinin oruç tutması durumunda keffaret olarak bir grup yoksula yemek yedirmesi gerekirdi. Bu inanış sisteminde bu davranışın günah sayılması ve ağır bir cezayla karşılanmasının gerekçesi belirtildiği gibi insanın yemeden ve içmeden hepsi ibadetler arasında sayılan: çiftçilik, hayvancılık gibi işleri yapamayacağı ve sağlıklı çocuklar dünyaya getiremeyeceği tehlikesini doğuracak olmasından korkulmasıdır. [58]
İran Peygamberinin getirdiği din bir ahlak sistemiydi. Tek tanrıcılık esasına dayanmakta olan bu sistem iktisadî ve sosyal birtakım reformları da içermektedir. Musa Peygamber gibi o da peygamber olarak geldiği topluma tek Allah inancını getirmiş, eskilerin dinî temellerini öğretilerinde ve inanç sisteminde esas alsa da yeni bir din kurmuştur.[59]Bu din göçebe hayatı benimsemez, onu kaldırıp yerine yerleşik hayatı kumayı amaçlar. Hayvan besleme, hayvanlara iyi davranma onlar için otlaklar sağlama, özellikle sığıra karşı iyi davranma İran dininin temel özellikleri arasında yer alır. Ona göre gerçek dindar, çalışkan, sığır ve koyun gibi yararlı hayvanlar besleyen, evine bağlı ve üretken köylüdür. Gatalar’da da belirtildiği gibi bir Zerdüşt bağlısının temel görevi çiftçilik ve hayvancılıktır. Bunların yanı sıra Zerdüşt dinini diğer dinlerden ayıran bir özellik de temelleri arasında ahiret inancının yer almasıdır.[60]
Zerdüşt inanışında bir köşeye çekilerek kendini toplumdan soyutlamış bir şekilde yaşam yasaklanmış, bayındırlık, toplumsal yararlılık, medeniyet, temizlik, çocuk terbiyesi, ağaç dikme ve ziraatla uğraşma önemle tavsiye edilmektedir. Bir ağaç dikmek, toprağa bir tohum atmak, bu inanışa göre her ibadetten üstün sevap getiren eylemler olarak kabul edilir. Eğitim, öğretim ve insanlar arası edeb kurallarına çok önem veren Zerdüşt, bizzat kendisi de bunların eğitimini vermiştir. [61] 
Mezdeizm’de bütün insanlar eşittir. Herkes yaptıklarından sorumludur. Bütün insanlar iyi ya da kötüden birini seçme özgürlüğüne sahiptirler. Herkes seçtiği ve yaptığının karşılığını öteki dünyada görecek sonra da hesabını verecektir. Bilge tanrı Ahuramazda bağışlayan egemen bir güçtür. Sadece Zerdüşt’ün değil bütün insanlığın dostudur. Aslında dünya baştanbaşa temizdir. Ehrimen’in ard arda düzenlediği kötülük seferleriyle kirlenmektedir. Ancak bu mücadelenin sonunda Ahuramazda Ehrimen’e galip gelecek ve zafer iyilerin olacaktır. [62]
Zerdüşt’ün öğretileri ve düşünceleri eski çağlardan beri, değişik felsefî ve dinî yapılanmalar üzerinde önemli ölçüde etkili olmuş ve yansımaları günümüze kadar ulaşmıştır. Zerdüşt’ün yaşadığı çağlardan birkaç bin yıl geçmiş olmasına, insanlık tarihinin dinsel, düşünsel ve kültürel alanlarda derin değişimler yaşamış olmasına rağmen yaşadığımız çağda da, söz konusu İran Peygamber’inin kutsal metinleri bilim adamları ve ilgili çevrelerin dikkatlerini çekmektedir. [63]
Georges Dumézil (1898-1986), Zerdüşt’ü dinler tarihinin tanıklık etmiş olduğu büyük bir dinsel-toplumsal reformist olarak nitelemektedir. Onun ifadeleriyle Zerdüşt’ün, eski İranlıların dinsel inanışlarında gerçekleştirmiş olduğu reformlar, olgunluğunun zirvesinde bulunmaktadır. Bu yenileştirme projesinin ekonomik yönü de son derece güçlü ve eski dünyada çok önemlidir. Bu reformist hareket çerçevesinde eski İran ve Arya kavmi, göçebelikten kurtulmuş, yerleşik hayata geçmiş, kentleşmeğe başlamıştır. Zerdüşt’ün önerdiği ahlakî ve dinî sistemde; tanrılar ve şeytanlar arasındaki kısa süreli ve geçici mücadeleler, iyilik ve kötülük güçleri arasında çok uzun çağları içine alacak ve köklü savaşlara neden olacak mücadelelere dönüşmektedir. Zerdüşt dinine inananların hayatları baştan sona, bireyin kendi dünyasında yapmak zorunda olduğu ve sonunda kazanacağı kötüler ve kötülükler karşısındaki iç savaşlarla dopdoludur. Bütün bu kargaşa, ezelde iyi ile kötü arasında başlayan ve sonsuza kadar sürecek olan büyük ve dehşetli savaşın bir parçasıdır. Zerdüşt’ün son derece dikkat çeken reformlarından biri de, dinî konulardaki köklü birtakım değişiklilikleridir. Bunlar arasında; tanrılara kan akıtarak kurban sunma ve içki içmeyi uygun görmeme de yer almaktadır. Öte yandan Zerdüşt inanışının bir simgesel ifadesi olan “iyi düşünce, iyi söz ve iyi iş” sembolünü iyilik ve kötülük arasındaki savaşta insanlığa yol gösteren, iyilik savaşçılarının yolunu aydınlatan bir ışık olarak vurgulaması da son derece dikkat çekicidir. [64]
P. J. De Menasce, Zerdüşt’ü düşünce, söz ve davranış konusunda, iyiliksever, iyilik destekçisi ve kötülük düşmanı olarak görür. Onu çaresizler, yoksullar ve haksızlığa uğramışların koruyucusu olarak niteler. Ona göre; Zerdüşt’ün mesajı son derece sade, anlaşılır ve bütün çağlara hitap edebilecek özellikler taşımaktadır. Donald N. Vilber, bu eski İran Peygamber’iyle ilgili olarak şu satırları kaleme alır: İranlıların hayatın anlamı ve hedefi konusunda önemli görüşleri vardır. Bu konuda şunlar söylenebilir: İranlılar genel olarak hayatları boyunca nihaî hedefleri, Mazdeist inanışın ve Zerdüşt öğretilerinin özü olarak kabul edilen iyi düşünce, iyi söz ve iyi iş sembolünü yaşantılarında uygulama hedefini gerçekleştirmeğe çalışırlar. Zerdüşt’ün getirdiği inanç sistemi dünyanın en büyük ve köklü felsefî boyutu alabildiğine zengin, ahlak temelleri ve metafizik evrenin birtakım kutsal değerlerini esas alarak kurulmuş bir sistemdir. Bu inanışın temel şartları arasında, bağlılarından her birinin hayatı boyunca gerçek ve iyilik yolunda, kötüler ve kötülük ile elinden geldiği kadar mücadele etmesi yer almaktadır. [65]
A. V. Williams Jackson (1862-1937), Eski İran dininin, dünyanın özgün niteliklerle donatılmış çok önemli bir inanış sistemi olduğunu, iyilik ve kötülük konularında eski İran Peygamberi Zerdüşt’ün kutsal Avestâ’sı dışında iyilik ve kötülük, bunların bireysel ve toplumsal hayattaki etkileri konusunda böylesine aydınlık görüşlere sahip, yüksek ahlakî öğretileri insan görevleriyle ilgili olarak en güzel şekilde sunan başka bir kutsal metin bulmak oldukça zordur. [66]
Dünya, iki düşman bölgesine bölündüğü için, insan durmadan savaş halinde bulunmalıdır. Bu mücade­lenin bir kısmı, ayinleri titizce icra etmekle meşgul olmaktır. Dindar kimse, gündelik merasimi yaptı mı devlerin kudretlerini zayıflatmış olur; bütün kuvvetleriyle çalıştı mı, yalan söylemeden, vefa ve iffet içinde yaşadı mı, Ahuramazda’nın taraftarları lehine bir zafer kazanmış olur. En önemli emirler, temizlik hakkındaki talimatlardır. İnsanın, kötü tarafına bağlı olan her şeyden uzak kalması şarttır. Hem toprak ile su, hem de ateş hiç bir suretle kirletilmemelidir. Ölülerin cesetleri bu unsurlara kesinlikle dokunmamalıdır. En kıymetli öge ateştir. Mabedlerde ona saygı duyulur. Alevlerinin kirletilmemesi için kahinler eldiven giyip ağızlarını bir mendil ile örterler. [67]
Sasanîler’in özellikle de son döneminde mûbedlerin, Zerdüşt’ün gerçek Gatalar’da yer alan gerçek öğretilerinden sapmalar göstererek, hatta bu kutsal öğretileri ayakları altına alarak Zerdüşt öncesi eski Arya inanışlarına geri dönmeleri, o inanışları Mazdeizm inanışına sokmaları, dinî ve ahlakî bir gerilemeyi beraberinde getirmişti. Mûbedlerin devlet yönetiminde etkin olmaları, hükümdarların destekleriyle de her şeye elleri ulaşıyor ve her konuda yetkili olarak faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Zerdüşt inanışını içi boş, kuru bir din haline getirmişlerdi. Bütün bunlara bir de yoğun taassupları, kendilerinden ürettikleri yasaklamalar ve uyduruk kurallar eklenince birçok açıdan toplumsal hayatı çekilmez bir hale gelmişti. Öte yandan bu kesimler elde bulundurdukları güçle diğer din bağlılarını yoğun işkencelere tabi tutuyorlar, insanları kendilerinden ürkütüyorlardı. Dolayısıyla egemenlikleri altında bulunan ya da etkilerindeki alanlarda insanlar ve özellikle de diğer din inanırları buldukları fırsatlarda onlardan uzaklaşmayı yeğliyorlardı. [68]
Bir taraftan da doğusu ve batısındaki komşularıyla bitmek tükenmek bilmeyen sürekli savaşları, İran’ın güç birliğini çözmüş, otoriteyi ortadan kaldırmış, Sasanî döneminin son hükümdarları temel değerlerine ve ahlakî temellerine alabildiğine yabancılaşmıştı. Bir gün yönetimi ele geçirirler korkusuyla babaları, kardeşleri de olsa ünlü kumandanlar da olsa öldürmekten çekinmiyor, kişilikli ve yetenekli büyük kişilikleri göz kırpmadan ortadan kaldırıyorlardı. Dolayısıyla bu en yakın çevrelerine bile en kötü muamelelerde bulunan yönetici kesimin bir diğer önemli işi de sürekli eğlence ve zevk alemlerinde zaman geçirmekti. Müslüman Arapların İran topraklarını kolaylıkla ele geçirmelerinin bir diğer nedeni de Arapların İran’a girdikleri dönemlerde İran’da fikir ayrılıklarının önemli boyutlara varması ve millî birliğin son derece zayıflamış olmasıdır. İran toplumu birbirinden farklı dini inanışları taşıması, insanların, değişik grupların birbirinden farklı inanışlara bağlı olmaları aralarındaki bağları da zayıflatarak bir millî birliğin sağlanmasını ve düşman karşısında tek vücut olarak durabilmelerini, özellikle de İslam gibi güçlü bir inanış karşısında dayanabilmelerini imkansız hale getirmişti. [69]
Bütün bunların yanında belki de en önemli nedenlerden biri de İslâm dininin sade bir inanış sistemi olması ibadetlerin kolaylığı, araştırmacıların tespitlerine göre; İslâm ile İranlıların eski inanışı Zerdüştîlik arasındaki ortak yönler ve benzerliklerin birinden diğerine geçmede hem temel inançlarda ve hem de ayrıntılarda önemli problemlere neden olmamasıydı. Tek tanrıları Ahuramazda yerine Allah’ı koymak pek de onlar için bir sorun oluşturmuyordu. İnsanları gözetme, yoksulları koruma ve yardımda bulunma yerine İslâm dininin sadaka ve zekat sistemini koymakta zorlanmıyorlardı. Yine İslâm’da olan mahşer, kıyamet, cennet, cehennem inançları benzeri şekilleriyle Zerdüşt inanışında da yer alıyordu. [70]

 Kaynakça

Âbâdânî, Abdullâh Mubelliğî, Târîh-i Edyân ve Mezâhib-i Cihân, Tahran 1377 hş., I-III.
Afîfî, Rahîm, Esâtîr ve Ferheng-i Îrân Der Niviştehâ-yi Pehlevî, Tahran 1374 hş.
Âmûzgâr, Jâle, Târîh-i Esâtîrî-yi Îrân, Tahran 1381 hş.
Âştiyânî, Abbâs İkbâl, Târîh-i Muhtasar-i Edebiyyât-i Îrân, Tahran 1376 hş.
Âştiyânî, Celâluddîn, Zertuşt, Mezdiyesnâ ve Hukûmet, Tahran 1381 hş.
Bahâr, Melikuşşuarâ, Sebkşinâsî/Târîh-i Tatavvur-i Nesr-i Fârsî, Tahran 1373 hş.
Bahâr, Mihrdâd, Ez Ustûre Tâ Târîh (nşr. Ebu’l-Kâsım-i İsmâîlpûr), Tahran 1377 hş.
Bausani, Alessandro, Îrâniyân (çev. Mes’ûd-i Recebniyâ), Tahran 1359 hş.
Bedreî, Ferîdûn, Te‘âlîm-i Muğân, Tahran 1382 hş.
Beyânî, Şîrîn, Târîh-i Îrân-i Bâstân, Tahran 1381 hş.
Boyce, Mary, Târîh-i Kîş-i Zerdüşt, (çev. Humâyûn San’atîzâde), Tahran 1374 hş., II, 270, 271.
Dusthâh, Celîl, Avestâ, Tahran 1381 hş.
Eliade, Mircea, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, İstanbul 2003.
Eliade, Mircea-Couliano, Ioan P., Dinler Tarihi Sözlüğü (çev. Ali Erbaş), İstanbul 1997.
Firdevsî, Ebu’l-Kâsım, Şâhnâme (nşr. Mohl, Julius), Tahran 1377 hş.
Ghirshman, R., Îrân Ez Âğâz Tâ İslâm, (çev. Muhammed-i Muîn), Tahran 1364 hş.
Hacaloğlu, Haluk, Zerdüşt “Ahura Mazda”, İstanbul 1995.
Hayum, Robert. E., Edyân-i Zinde-yi Cihân, (çev. Abdurrahîm-i Gevâhî), Tahran 1375 hş.
Humâyî, Celâluddîn, Târîh-i Edebiyyât-i Îrân (nşr. Mâhduht-i Bânû Humâyî) Tahran 1375 hş.
İsfehânî, Rızâ, Îrân Ez Zerdüşt Tâ Kıyâmhâ-yi Îrânî, Tahran 1369 hş.
İsmâîlpûr, Ebu’l-Kâsım, “Pîşdâdîyân”, Dânişnâme-yi Edeb-i Fârsî (ed. Hasan-i Enûşe), Tahran 1375 hş.
John B. Noss, Târîh-i Câmi-‘i Edyân (çev. Alî Asğar-i Hikmet), Tahran 1375 hş.
Karatay, Osman, İran İle Turan, Ankara 2003.
Kezzâzî, Mîr Celaluddîn, Nâme-yi Bâstân, Tahran 1381 hş
Mâzenderânî, Huseyn Şehîdî, Ferheng-i Şâhnâme/Nâm-i Kesân ve Câyhâ, Tahran 1377 hş.
Mes‘ûdî, Ebu’l-Hasan Ali b. Huseyn, Murûcu’z-zeheb ve ma‘âdinu’l-cevher (çev. Ebu’l-Kâsım-i Pâyende), Tahran 1374 hş., I-II.
Mu’în, Muhammed, Ferheng-i Fârsî, Tahran 1375 hş., I-VI.
Mu’în, Muhammed, Mezdiyesnâ ve Edeb-i Fârsî, Tahran 1338 hş., I-II.
Muazzamî, Mehnâz, “Dunyâ-yi Hayvânât Der Îrân-i Bâstân”, Îrânnâme, XVII/2, (Bethesda 1999), s. 254.
Neyyir Nûrî, Abdulhamîd, Sehm-i Erzişmend-i Îrân, Tahran 1377 hş.
Oşîderî, Cihângîr, Dânişnâme-yi Mezdiyesnâ, Tahran 1371 hş.
Perveşânî, Îrec, “Pîşdâdîyân”, Dânişnâme-yi Cihân-i İslâm/DCİ, Tahran 1377 hş.
Râzî, Abdullâh, Tarîh-i Kâmil-i Îrân, Tahran 1373 hş.
Rezmcû, Huseyn, Kalemrov-i Edebiyyât-i Hamâsi-yi Îrân, Tahran 1381 hş.
Rypka, Jan, Târîh-i Edebiyyât-i Îrân (çev. Kerîm-i Keşâverz), Tahran 1370 hş. 
Sâdıkî, Ferîdûn, “Zerduşt”, Dânişnâme-yi Edeb-i Fârsî (ed. Hasan-i Enûşe), Tahran 1375 hş.
Sâdıkî, Ferîdûn, “Zerduşt”, Dânişnâme-yi Edeb-i Fârsî (ed. Hasan-i Enûşe), Tahran 1375 hş.
Safâ, Zebîhullâh, Hemâseserâyî Der Îrân, Tahran 1367 hş.
Schimmel, Annamarie, Dinler Tarihine Giriş, İstanbul 1999.
Sıddîk, Îsâ, Târîh-i Ferheng-i Îrân, Tahran 1338 hş.
Sıddîkiyân, Mehînduht, Ferheng-i Esâtîrî-Hemâsî-yi Îrân, Tahran 1375 hş.
Şâhruhî, Nûşîn, “Ustûre-yi Âferîniş”, Îrânşinâsî, (Bethesda 2000), XII/2, s. 350.
Şemîsâ, Sîrûs, Ferheng-i Telmîhât, Tahran 1375 hş.
Zerrînkûb, Abdulhuseyn, Costucû Der Tasavvuf-i Îrân, Tahran 1357 hş.
Zerrînkûb, Abdulhuseyn, Târîh-i Merdom-i Îrân, Tahran 1371 hş.
 

 
* Prof. Dr. Nimet Yıldırım, Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü.


[1] Eliade, Mircea-Couliano, Ioan P., Dinler Tarihi Sözlüğü (çev. Ali Erbaş), İstanbul 1997, s. 303-304.
[2] Eliade, Mircea, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, İstanbul 2003, s. 377.
[3] Âştiyânî, Celâluddîn, Zertuşt, Mezdiyesnâ ve Hukûmet, Tahran 1381 hş., s. 45-47; Sâdıkî, Ferîdûn, “Zerduşt”, Dânişnâme-yi Edeb-i Fârsî (ed. Hasan-i Enûşe), Tahran 1375 hş., I, 445; İran Peygamberinin adı çeşitli kaynaklarda: “Zerduşt”, “Zertuşt”, “Zerhuşt”, “Zarduşt”, “Zarahuşt”, “Zeratuşt”, “Zerdşut”, “Zertuhşut”, “Zârtuşt”, “Zârheşt”, “Zârduşt”, “Zârthuşt”, “Zerâduşt”, “Zerâhuşt”, “Zerâheşt” gibi şekillerde de geçer. → Âbâdânî, Abdullâh Mubelliğî, Târîh-i Edyân ve Mezâhib-i Cihân, Tahran 1377 hş., I, 337; Humâyî, Celâluddîn, Târîh-i Edebiyyât-i Îrân (nşr. Mâhduht-i Bânû Humâyî) Tahran 1375 hş., I, 232; Oşîderî, Cihângîr, Dânişnâme-yi Mezdiyesnâ, Tahran 1371 hş., s. 29.
[4] Mu’în, Muhammed, Mezdiyesnâ ve Edeb-i Fârsî, Tahran 1338 hş., I, 76-77; Mu’în, Muhammed, Ferheng-i Fârsî, Tahran 1375 hş., “Zardoşt”, V, 648; Afîfî, Rahîm, Esâtîr ve Ferheng-i Îrân Der Niviştehâ-yi Pehlevî, Tahran 1374 hş., s. 535; Mâzenderânî, Huseyn Şehîdî, Ferheng-i Şâhnâme/Nâm-i Kesân ve Câyhâ, Tahran 1377 hş. “Zerdhuşt 1”, s. 366.
[5] Muîn, Mezdiyesnâ ve Edeb-i Fârsî, I, 76-78; Afîfî, Esâtîr, s. 535; Oşîderî, Dânişnâme, s. 29; Beyânî, Şîrîn, Târîh-i Îrân-i Bâstân, Tahran 1381 hş., II, 74.
[6] Beyânî, Târîh-i Îrân-i Bâstân, II, 74-75.
[7] Muîn, Mezdiyesnâ ve Edeb-i Fârsî, I, 76-78; Râzî, Abdullâh, Tarîh-i Kâmil-i Îrân, Tahran 1373 hş., s. 104; Mâzenderânî, Ferheng-i Şâhnâme, s. 367; John B. Noss, Târîh-i Câmi-‘i Edyân, s. 453.
[8] Muîn, Mezdiyesnâ ve Edeb-i Fârsî, I, 76-78; Afîfî, Esâtîr, s. 535; Oşîderî, Dânişnâme, s. 29.
[9] Puršasp/Porušasp/ Pourušasp/Purşesf.
[10] Doğdu/Doğduye/Douğduye.
[11] Şehristânî, Muhammed, El-Milel ve’n-nihal (w), s. 74; Muîn, Mezdiyesnâ ve Edeb-i Fârsî, I, 89-93; Afîfî, Esâtîr, s. 535; Âbâdânî, Târîh-i Edyân, I, 337; Hacaloğlu, Haluk, Zerdüşt “Ahura Mazda”, İstanbul 1995, s. 15; Neyyir Nûrî, Abdulhamîd, Sehm-i Erzişmend-i Îrân, Tahran 1377 hş., II, 574; Beyânî, Târîh-i Îrân-i Bâstân, II, 74.
[12] Pîşdâdîler: İran millî tarihinde İslâm öncesi çağlarda eski İran’da egemen olmuş ilk hanedan, Pîşdâdîyân: Pîşdâdîler adıyla bilinen sülaledir. Keyûmers ile Keykubâd arasındaki dönemde yaşamış ve Îrânşehr’de egemen olmuş hükümdarların bağlı olduğu Pîşdâdîler hanedanın kurucusu, lakabı “Pîşdâd” olan Hûşeng’tir. Pîşdâdîler sülalesinin ilk hükümdarı Keyûmers, ondan sonra hükümdar olanlar ise, Hûşeng, Tehmûrs, Cemşîd, Dahhâk, Ferîdûn, Menûçehr, Nevzer, Efâsyâb, Zû/Zâb ve Gerşâsp’tır. (Perveşânî, Îrec, “Pîşdâdîyân”, Dânişnâme-yi Cihân-i İslâm/DCİ, Tahran 1377 hş., V, 945; İsmâîlpûr, Ebu’l-Kâsım, “Pîşdâdîyân”, Dânişnâme-yi Edeb-i Fârsî (ed. Hasan-i Enûşe), Tahran 1375 hş., I, 238). Pîşdâdîler ile ilgili ayrıntılar için Bkz. Avestâ’nın değişik bölümleri. Eski Hint tarihiyle ilgili kaynaklar. DînkerdBundehişnRivayet-i PehlevîGuzîde-yi Zatsperem gibi birinci dereceden kaynaklar ve özellikle Pehlevî dilinde kaleme alınmış Hudâynâmeler.
[13] Ferîdûn: Pîşdâdîler hanedanının altıncı hükümdarı Ferîdûn, beş yüz yıl saltanat sürmüştür. Babası, Dahhâk tarafından öldürülmüş, bu nedenle annesi Ferânek onu götürüp bir yayla sahibine teslim etmiş, o da Ferîdûn’u Bermâyûn adındaki ineğin sütüyle besleyip büyütmüştür. Dahhâk, Bermâyûn ve Ferîdûn’dan haberdar olunca onları öldürmek istemiş, bunun üzerine annesi onu alarak İran’dan kaçmış, sonunda Dahhâk, Bermâyûn’u öldürmüştür. On altı yaşında dağdan inen Ferîdûn, annesine soyunu ve kendisiyle ilgili bilmediklerini sormuş ve öğrenmiştir.  (Firdevsî, Ebu’l-Kâsım, Şâhnâme (nşr. Mohl, Julius), Tahran 1377 hş., I, 40-41; Safâ, Zebîhullâh, Hemâseserâyî Der Îrân, Tahran 1367 hş., s. 450; Dusthâh, Celîl, Avestâ, Tahran 1381 hş., II, 1025; Rezmcû, Huseyn, Kalemrov-i Edebiyyât-i Hamâsi-yi Îrân, Tahran 1381 hş., II, 155; Kezzâzî, Mîr Celaluddîn, Nâme-yi Bâstân, Tahran 1381 hş, I, 295-296; Âmûzgâr, Jâle, Târîh-i Esâtîrî-yi Îrân, Tahran 1381 hş., s. 58.
Büyüyüp güçlenince, babasının intikamını almak için harekete geçmiş, tam o esnada Kâve-yi Âhenger de Dahhâk’a karşı ayaklanmış ve Ferîdûn’u hükümdar olarak seçip tahta çıkmasına destek olmuştur. Ferîdûn, Dahhâk’a saldırmış, Dicle’den gemisiz geçip Dahhâk’ın eşleri olan Şehrnâz ve Ernevâz adlı Cemşîd’in iki kız kardeşini elinden kurtararak ikisiyle de evlenmiş, Dahhâk Hindistan’dan döndüğünde öldürmek istemiş, ancak Surûş’un telkinleriyle öldürmekten vazgeçerek Demâvend Dağı’nda bir mağaraya hapsetmiştir.  (Safâ, Hemâseserâyî, s. 250-251; Karatay, Osman, İran İle Turan, s. 174).
[14] Afîfî, Esâtîr, s. 535; Oşîderî, Dânişnâme, s. 31-32.
[15] Zerdüşt’ün babası.
[16] Mâzenderânî, Ferheng-i Şâhnâme, s. 366-367.
[17] Neyyir Nûrî, Sehm-i Erzişmend-i Îrân, II, 574; Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, s. 377.
[18] Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, s. 377.
[19] Dusthâh, Celîl, Avestâ, Tahran 1381 hş., Yaştlar, Âbân Yeşt, V, Kerde: 24, bend: 104. “Kutsal Zerdüşt Îrânvîc’te güzel Daita ırmağı kıyısında onu övdü…” Avestâ, Yaştlar, Ert Yaşt (XVII), Kerde: 8, bend: 45; Boyce, Marry, Târîh-i Kîş-i Zerdüşt, (çev. Humâyûn San’atîzâde), Tahran 1374 hş., II, 270, 271.
[20] Beyânî, Târîh-i Îrân-i Bâstân, II, 75.
[21] Mes‘ûdî, Ali b. Huseyn, Murûcu’z-zeheb (w), s. 99; Taberî, Muhammed b. Cerîr, Târîhu’r-rusul ve’l-mulûk (w), s. 228;  Mes’ûdî, et-Tenbîh ve’l-işrâf (w), s. 35; İbn Haldûn, Târîh (w), s. 505; İbn Esîr, el-Kâmil (w), s. 84-85; Zekeriyyâ-yi Kazvînî, Âsâru’l-bilâd ve ahbâru’l-‘ibâd (w), s. 163; Muîn, Mezdiyesnâ ve Edeb-i Fârsî, I, 81-83; Dusthâh, Avestâ, I, 12; Âştiyânî, Zertuşt, Mezdiyesnâ ve Hükûmet, s. 54-58.
[22] Oşîderî, Dânişnâme, s. 30-31.
[23] Zerdüşt’ün yaşadığı dönem konusunda A. V. Williams Jackson’ın bilimsel ve eleştirel önemli bir çalışmasında (Zerdüşt, Eski İran’ın Peygamberi, 1901) elde ettiği verilere göre eski İran Peygamberinin yaşadığı gerçeğe en yakın tarihler MÖ. 660-583 yılları arasıdır. Ancak bu konuda henüz kesin bir sonuca varılamamıştır. (Hayum, Robert. E., Edyân-i Zinde-yi Cihân, (çev. Abdurrahîm-i Gevâhî), Tahran 1375 hş., s. 270).
[24] Beyânî, Târîh-i Îrân-i Bâstân, II, 75-76.
[25] Beyânî, Târîh-i Îrân-i Bâstân, II, 77.
[26] Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, s. 380.
[27] İsfehânî, Rızâ, Îrân Ez Zerdüşt Tâ Kıyâmhâ-yi Îrânî, Tahran 1369 hş., s. 44-45; Afîfî, Esâtîr, s. 536-537; Hacaloğlu, Zerdüşt “Ahura Mazda”, s. 15.
[28] Bahâr, Sebkşinâsî, I, 14; Şâhruhî, Nûşîn, “Ustûre-yi Âferîniş”, Îrânşinâsî, (Bethesda 2000), XII/2, 340.
[29] Humâyî, Târîh-i Edebiyyât-i Îrân, I, 232. Muîn, Mezdiyesnâ ve Edeb-i Fârsî, I, 84-87; Rypka, Jan, Târîh-i Edebiyyât-i Îrân (çev. Kerîm-i Keşâverz), Tahran 1370 hş., s. 34; John B. Noss, Târîh-i Câmi‘i Edyân, s. 453; Dusthâh, Avestâ, I, (Giriş), 11; Sâdıkî, Ferîdûn, “Zerduşt”, Dânişnâme-yi Edeb-i Fârsî, I, 445; Afîfî, Esâtîr, s. 536;  Mâzenderânî, s. 366. Âştiyânî, Zertuşt, Mezdiyesnâ ve Hükûmet, s. 81-84; Ardâvîrâfnâme’de Zerdüşt’ün İskender’in İran’a girişinden üç yüz sene önce peygamber olarak gönderildiği, dolayısıyla bu doğum tarihinin MÖ. 660 olduğu ifade edilir.  
[30] Dusthâh, Avestâ, I, (Giriş), s. 12.
[31] Muîn, Mezdiyesnâ ve Edeb-i Fârsî, “Zardošt”, V, 648; Bahâr, Mihrdâd, Ez Ustûre Tâ Târîh (nşr. Ebu’l-Kâsım-i İsmâîlpûr), Tahran 1377 hş., s. 98; Mâzenderânî, Ferheng-i Şâhnâme, s. 367; Hacaloğlu, Zerdüşt “Ahura Mazda”, s. 28; Âştiyânî, Zertuşt, Mezdiyesnâ ve Hukûmet, s. 145.
[32] Âştiyânî, Târîh-i Muhtasar-i Edebiyyât-i Îrân, Tahran 1384 hş., s. 29.
[33] Dîneverî, Ahbâru’t-tıvâl, s. 25; Humâyî, Târîh-i Edebiyyât-i Îrân, I, 233.
[34] Bahâr, Ez Ustûre Tâ Târîh, s. 99-100; Bausani, Alessandro, Îrâniyân, (çev. Mes’ûd-i Recebniyâ), Tahran 1359 hş., s. 32.
[35] Bahâr, Ez Ustûre Tâ Târîh, s. 101-102.
[36] Bahâr, Ez Ustûre Tâ Târîh, s. 101-102.
[37] Hayum, Edyân-i Zinde-yi Cihân, 278-279.
[38] Ghirshman, R., Îrân Ez Âğâz Tâ İslâm (çev. Muhammed-i Muîn), Tahran 1364 hş., s. 345. 
[39] Hîrbed: Avestâ’da “hîrbed”: “aethrapaiti: öğretmen” şeklinde kullanılmaktadır. Zerdüşt din adamları dinî görevlerinin yanı sıra aynı zamanda öğretim işleriyle de uğraştıklarından dolayı bu isimle bilinmektedirler. Fars edebiyatında hîrbed kelimesinin eş anlamlısı “mûbed”tir. Bazı sözlüklerde hîrbed kelimesinin; “ateş” anlamında kullanıldığı da belirtilir. Bu da muhtemelen “hîrbed”in “aturbân” anlamında alınması ve onun eş anlamlısı olarak kabul edilmesinden kaynaklanır. Çünkü her iki kelimenin ilk parçaları “atur” ve “hîr”; “ateş” anlamını da ifade eder. (Oşîderî, Dânişnâme, s. 504; Afîfî, Esâtîr, s. 651-652; Mâzenderânî, Ferheng, s. 770).
[40] Ghirshman, Îrân Ez Âğâz Tâ İslâm, s. 345. 
[41] Zerrînkûb, Abdulhuseyn, Târîh-i Merdom-i Îrân, Tahran 1371 hş., II, 159-160; Zerrînkûb, Abdulhuseyn, Costucû Der Tasavvuf-i Îrân, Tahran 1357 hş., 15-16.
[42] “İman edenler, Yahudi olanlar, Sabiiler (yıldıza tapanlar), Hıristiyanlar, Mecûsîler (ateşe tapanlar) ve müşriklere gelince, muhakkak Allah kıyamet günü bunların arasını şüphesiz ayıracaktır; çünkü Allah her şeye şahittir.” Hacc (22), 17.
[43] Zerrînkûb, Costucû Der Tasavvuf-i Îrân, 16.
[44] Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, s. 388.
[45] Bahâr, Ez Ustûre Tâ Târîh, s. 99.
[46] Dusthâh, Avestâ, Gâhan, Yasna/Hât: 44 ; Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, s. 378.
[47] Dusthâh, Avestâ, Yasna/Hât: 30,31, 34, 48; Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, s. 378-379.
[48] Dusthâh, Avestâ, Yâşthâ/13 (Ferverdîn Yâşt), I,425; Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, s. 379.
[49] Hacaloğlu, Zerdüşt “Ahura Mazda”, s. 12.
[50] Muîn, Mezdiyesnâ ve Edeb-i Fârsî, I, 43; Humâyî, Târîh-i Edebiyyât-i Îrân, Tahran ts. I, 238-239; Rypka, Târih-i Edebiyyât-i Îrân, s. 35; Âştiyânî, Târîh-i Muhtasar-i Edebiyyât-i Îrân, s. 28; Râzî, Târîh-i Kâmil-i Îrân, s. 106-107; Şâhruhî, Nûşîn, “Ustûre-yi Âferîniş”, Îrânşinâsî, (Bethesda 2000), XII/2, 349.
[51] Schimmel, Annamarie, Dinler Tarihine Giriş, İstanbul 1999, s. 94.
[52] John B. Noss, Târîh-i Câmi-‘i Edyân, s. 456-457; Boyce, M. “Ahura Mazdā”, Encyclopedia Iranica/EIr., New York 1985, I, 685.
[53] Hacaloğlu, Zerdüşt “Ahura Mazda”, s. 14.
[54] Humâyî, Târîh-i Edebiyyât-i Îrân, I, 240; Rypka, Târîh-i Edebiyyât-i Îrân, s. 35-36.
[55] Sıddîk, Îsâ, Târîh-i Ferheng-i Îrân, Tahran 1338 hş., s. 51-53.
[56] Âbâdânî, Târîh-i Edyân, I, 326-327; Dusthâh, Avestâ, I, (Giriş), 37; Şâhruhî, Nûşîn, “Ustûre-yi Âferîniş”, Îrânşinâsî, (Bethesda 2000), XII/2, 350.
[57] Zerrînkûb, Costucû Der Tasavvuf-i Îrân, s. 2.
[58] Zerrînkûb, Costucû Der Tasavvuf-i Îrân, s. 2.
[59] John B. Noss, Târîh-i Câmi-‘i Edyân, s. 456.
[60] Humâyî, Târîh-i Edebiyyât-i Îrân, I, 240; Âbâdânî, Târîh-i Edyân, I, 338; John B. Noss, Târîh-i Câmi-‘i Edyân, s. 452.
[61] Humâyî, Târîh-i Edebiyyât-i Îrân, I, 240; Muazzamî, Mehnâz, “Dunyâ-yi Hayvânât Der Îrân-i Bâstân”, Îrânnâme, XVII/2, (Bethesda 1999), s. 254.
[62] Şehristânî, el-Milel ve’n-nihal (alwaraq), s. 73; Dusthâh, Avestâ, I, (Giriş), 38; Bedreî, Ferîdûn, Te‘âlîm-i Muğân, Tahran 1382 hş., s. 7; Hacaloğlu, Zerdüşt “Ahura Mazda”, s. 44.
[63] Dusthâh, Avestâ, I, (Giriş), 41.
[64] Dusthâh, Avestâ, I, (Giriş), 41.
[65] Dusthâh, Avestâ, I, (Giriş), 42.
[66] Dusthâh, Avestâ, I, (Giriş), 42.
[67] Schimmel, Dinler Tarihine Giriş, s. 93.
[68] Neyyir Nûrî, Sehm-i Erzişmend-i Îrân, II, 657.
[69] Neyyir Nûrî, Sehm-i Erzişmend-i Îrân, II, 658-659.
[70] Neyyir Nûrî, Sehm-i Erzişmend-i Îrân, II, 659-660.
 

Zerdüşt Hakkında Genel Bilgi

Zerdüşt Hakkında Genel Bilgi

ZERDÜŞT’ÜN KUTSAL KİTABI AVESTA  1.  AVESTA ile ilgili görsel sonucu
Çalışmanın Sahibi: Şinasi Gündüz
Zerdüştiliğin Ahura Mazda’dan sonra gelen ikinci isim Zerdüşt’tür. Avesta’da Zarathushtra Spitama, bazı yerlerde de sadece Spitama olarak geçmektedir. Ancak bu son ismin, Zerdüşt’ün soy ismi olduğu da ifade edilmektedir. Zarathushtra ismi, zamanla günümüz Farsça’sında Zerdüşt şekline dönüşmüştür. Dünya literatüründe Latince Zoraastre olarak ifade edilen bu ismin aslının Yunanca’dan geçtiği ifade edilmektedir.

Zerdüşt Kelimesi

Zerdüşt adının develerle yakın alakası kurulmakta ve bununla ilgili çok farklı bilgiler nakledilmektedir. Zerdüşt adının Avesta’dan geçen Zarathushtra’nın; Zaraht (güzel, doğru) ve Ushtra (deve) isimlerinin birleşiminden meydana geldiği, Zerdüşt kelimesinin kökenleri arasında yer almaktadır. Buradan hareketle, Zerdüşt’ün “develeri terbiye eden”, “develeri soyan” (hırsız), “develere eziyet eden”, “yaşlı deve, vahşi deve sahibi” olduğu yönünde yorumlar bulunmaktadır. Halk dilinde ise Zerdüşt, yaşayan yıldız olarak nitelendirilmektedir. Hatta bu özelliği dolayısıyla Zerdüşt ve onun yolundan gidenler yıldıza tapanlar olarak da nitelenmektedir. Süryanice ve Arapça kaynaklarda ise “Muhteşem altın” veya “altın krallık” anlamında “Zor washt” şeklinde iki kelimenin kullanıldığı belirtilmektedir. Zerdüşt’le ilgili gerek Avesta’da gerekse kendi Gatalarına bakıldığında, azda olsa, onunla ilgili bilgiye rastlanmakta, bu yüzden Zerdüşt’ün tarihte yaşamış bir kişi olduğu inkâr edilememektedir. Zerdüşt’le ilgili ihtilaflar yalnızca onun ismi ile ilgili değil, belki de onun yaşadığı dönem ve zamanla ilgilidir. Spitama adının ünlü bir savaşçı aileden geldiği, beyaz, temiz, saldırgan veya çok parlak anlamlarına gelen spit kökünde türediği ve beyaz soydan gelen kimse olarak Zerdüşt’e verildiği belirtilmektedir.

Zerdüşt’ün Hayatı

Zerdüşt’ün eski İran’ın tanınmış ailelerinden Spitama’ya mensup olduğu, babasının Pourushaspa ve annesinin Dughova, Zerdüşt’ün ailenin beş çocuktan üçüncüsü olduğu söylenmektedir. Kaynaklarda onun soyunun İranlıların dini inanışlarına göre kendisinden kırk beş nesil önce yaşamış, ilk insan olduğu iddia edilen Gayomart’a kadar geri götürülmektedir. Zerdüşt’ün doğduğu zaman gibi onun doğum yeri ile alakalı biri biriyle bazen örtüşen, bezen de çelişen çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Bu rivayetlerin ortak noktası, onun doğum yerinin İran sınırları içerisinde olduğu şeklindedir. İran’ın çok geniş bir araziyi kuşattığı düşünüldüğünde, bunun nokta olarak yerini tespit oldukça zor olmaktadır. Bu konuda Avesta ve Gata’larda yer alan bilgiler ve onların yazı dili, oldukça katkı sağlayıcı nitelikte bulunmaktadır. Gata’ları ölçü olarak alanlar, onunu doğum yerinin Azerbaycan sınırları içerisinde, Media’nın kuzey batısı olduğu ve Spitama ailesine mensup olduğunu kabul etmektedirler. Bunun yanında Vendidat’ta Zerdüşt’ün doğum yerinin Rey şehri olduğu yönünde bilgiler bulunmaktadır. Müslüman bilim adamlarının büyük çoğunluğu da Zerdüşt’ün doğum yerinin İran’ın batısı ve Azerbaycan bölgesi olduğuna inanmaktadır. Dinlerin tarihsel incelemesi, ilkel dinlerde çeşitli, ama yine de hatırı sayılır ölçüde benzerlikler taşıyan kurtarıcı anlayışlarının varlığını ortaya koymaktadır. Orada kurtarıcı, yoksulluktan ve talihsizlikten kurtaran liberator biri olduğu gibi ferahlatıcı ve yardım edici yahut ölümsüzlük getiren biri olarak da karşımıza çıkmaktadır. Birçok mistik ve kurtuluş öğreticisi ile kendi cemaatleri tarafından rehber ve kurtarıcılığa dönüştürülen kişiler arasında Zerdüşt de yer almaktadır. Zerdüşt’ün kurduğu din olarak bilinen Zerdüştlük hakkında çeşitli kaynaklarda bol miktarda bilgi bulunmasına rağmen, onun ne zaman ve hangi tarihlerde yaşadığı konusundaki veriler oldukça sınırlı ve kısmen biri diğeriyle çelişir niteliktedir. Elbette bu bilgilerden yararlanmak gerekmekle birlikte, doğru bilgiye ulaşmak ve onun gerçek hayatı hakkında Farsça ana kaynaklardan yararlanmak bir zaruret ifade etmektedir. Hatta Zerdüşt’e ait olduğu söylenen ve Gatalar diye adlandırılan kutsal metinler üzerine daha geniş incelemeye ihtiyaç bulunmaktadır.
Zerdüşt’ün kurduğu din olarak bilinen Zerdüştlük hakkında çeşitli kaynaklarda bol miktarda bilgi bulunmasına rağmen, onun ne zaman ve hangi tarihlerde yaşadığı konusundaki veriler oldukça sınırlı ve kısmen biri diğeriyle çelişir niteliktedir. Elbette bu bilgilerden yararlanmak gerekmekle birlikte, doğru bilgiye ulaşmak ve onun gerçek hayatı hakkında Farsça ana kaynaklardan yararlanmak bir zaruret ifade etmektedir. Hatta Zerdüşt’e ait olduğu söylenen ve Gatalar diye adlandırılan kutsal metinler üzerine daha geniş incelemeye ihtiyaç bulunmaktadır. Zerdüşt’ün doğumu olayında olduğu gibi hayatı hakkındaki bilgileri, mitolojik karakterli olanlardan ayırmak oldukça zordur. Ancak bazı kaynaklarda onun hayatının ilk yıllarında, babasının özel terbiye ve eğitimine tabi tutulduğu yönünde bilgiler bulunmaktadır. Zerdüşt’ün yedi yaşından on beş yaşına kadar döneminin bilim adamlarından olan Ferzin isimli bir kişinin yanında tıp, ziraat ve dini konularla ilgili dersler aldığı ve dikkatleri üzerine çekmeye başladığı ifade edilmektedir. Rivayete göre o, yedi yaşında kutsal elbiseyi (Sudre) giymiş, kutsal kemerini takmış, bundan sonra da eğitim almaya başlamıştır. Bu dönemde onun bazı hayvanlardan tarafından özel korunduğu da söylenmektedir. Nitekim menkıbelerde anlatılan şekliyle Zerdüşt, toynak sığırlardan bir boğa tarafından korunmuş, bir aygır tarafından atların ezmesinden kurtarılmış, bir kurt tarafından yavruları arasına alınarak emzirilmiştir. Bunun yanında onun sosyal konularla ilgilendiği ve küçük yaştan itibaren haksızlıklarla mücadele içine girdiği, kötülüklere karşı daima iyiliği savunduğu rivayet edilmektedir. Zerdüşt’ün yirmi yaşına geldiğinde on yıllık bir süre içerisinde inzivaya çekildiği nakledilmektedir. Onun inzivaya çekildiği, bu süre zarfında tabiat olaylarını, dünya işlerini, hayrı, şerri, yaşamı, tanrıyı, varlığı, yokluğu, insanların geleceğini düşünmeye başladığı söylenir. Zerdüşt’ün din kurucusu olduğu yolundaki bilgilere zemin hazırlayan bu rivayetler, sonradan onun Tanrı Ahura Mazda’ya ulaştığı ve böylece manen farklı kazanımlarla aydınlandığını belirtmektedir.
Zerdüşt’ün aile hayatı ile ilgili bilgilerde de bir bütünlük olmamaktadır. Modern Zerdüştlük tarafından kabul edilmemekle birlikte (onlar Zerdüşt’ün tek evliliğini kabul ederler) Zerdüşt’ün üç kadınla evli olduğu ve üç kız üç erkek olmak üzere toplam altı çocuğundan söz edilmektedir. Özellikle erkek çocuklarının çiftçiler, din adamları ve askerler olmak üzere toplumdaki sosyal sınıfları temsil ettiğine inanılmaktadır. Zerdüşt’ün ölümü ile ilgili de biri birinden farklı bilgiler aktarılmaktadır. Onun yetmiş yedi yaşına kadar yaşadığı, bir savaş esnasında veya bir suikast sonrasında öldürüldüğü rivayet edilmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla onun yeni getirdiği dini hayat, eski yaşantılarından taviz vermek istemeyenleri rahatsız etmiş ve toplum içerisinde gizli açık muhalefet her zaman olagelmiştir. Nitekim bu tepkiler zaman içerisinde dozunu artırmış ve bu faaliyetlerden rahatsız olan İranlılar, çok kısa bir süre sonra, Zerdüşt’ün düşüncelerine karşı gelerek ona engel olmaya başlamışlardır. Bu karşı gelmeler sonucu Zerdüşt’ün yakarıda belirtildiği gibi yetmiş yedi yaşında Tur-bratrus isimli Ariyenli* birisi tarafından öldürüldüğü söylenmektedir.

Zerdüşt’ün Yaşadığı Dönem

Avesta’nın ilkyazı dili Pehlevice’den hareketle Zerdüşt’ün, M.Ö. 551–479 yılları arasında yaşadığı ve doğu İran(Arya) kabilelerinden birine mensup olduğu ve bugünkü İran’ın doğu ya da kuzey doğusundaki Harezm ile Belh yakınlarında doğduğu tahmin edenler de bulunmaktadır. Haşim Razi ise, Taberi’den naklen, onun Filistin asıllı olduğunu, daha sonra Belh yakınlarında bir yere yerleştiğini ileri sürmektedir . Hatta Haşim Razi, onun doğumu ile ilgili olarak detay derecesinde şu bilgileri aktarmaktadır: “Zerdüştilere göre o birinci ayın altısında ( İran güneş takviminin 1. ayı 21 Mart – 20 Nisan ) doğmuştur. Zerdüşt’ün doğumuyla ilgili şöyle bir öyküden söz edilmektedir. O, gülerek dünyaya gelmiş ve bu gülüşü herkesi hayrete düşürmüştür. Zerdüşt’ün gülerek dünyaya gelmesi pek çok şaire ilham kaynağı olmuştur. Örneğin onun için yazılan şiirlerden birinde şöyle denmektedir :
O zaman ki sabah güneşi yüzünü gösterdi
Güzel yüzlü Zerdüşt annesinden doğdu
Annesinden ayrıldığı an gülmeye başladı
Onun gülüşü ile her taraf aydınlandı
Babası hayretler içinde kaldı
Onun o güzel gülüşünden
Babası, içinden: bu tanrının sevdiği kuludur
Çünkü herkes ağlamalarla dünya ya gelir”.


Zerdüşt’ün yaşadığı dönemle ilgili tarihi malumatın, bazıları biri birleriyle çelişmekle birlikte, Yunan tarihçilerinin eserlerinde konu ile ilgili bilgileri bulmak mümkündür. Yunanlı yazar Xantus ( M.Ö.450–500 ) Zerdüşt’ün yaşadığı dönemin Hişaryar Şah’ın M.Ö.480 yılında Yunanistan üzerine yaptığı baskından 6000 yıl önce yaşadığını belirtmektedir. Eflatun’un( m.ö.427–347) “ Alkibiades ” isimli eserindeki notları inceleyen öğrencileri, Zerdüşt’ün Eflatun”un ölümünden 6000 yıl önce yaşadığını nakletmektedir. Ağırlıklı olarak Yunanlı bilim adamlarına ait olan Zerdüşt ile ilgili bu ileri tarihli bilgiler başka bilim adamları tarafından da desteklenmektedir. Alman bilim adamı Baron- Bunsen “ Tarihte Mısırın Yeri ” isimli eserinde, Zerdüşt’ün yaşadığı dönemin, İsa’nın doğumundan 6500 yıl önce olduğunu ifade etmektedir. Hint kökenli kaynaklarda Zerdüşt’ün İsa’ya daha yakın dönemlerde yaşadığı yönünde bilgiler bulunmaktadır. Nitekim bunlardan bazılarında onun m.ö. 2000 yılında doğduğu ve Veda’larda adının Garadashti olarak verildiği söylenmektedir. Dolayısıyla Zerdüşt’ün doğum tarihi üzerinde her kültür ve yöreye göre farklı bilgilere rastlamak mümkün olmakta ve bunlar arasında her hangi tercih yapmak zorlaşmaktadır. Avesta’da bu konuda bilgi bulunmaması dolayısıyla belirtilen abartılı tarihleri kuşkuyla karşılamak ve verilen tarihlere ihtiyatla yaklaşmak gerekmektedir. Bu fikir ve görüşlerin farklı zaman dilimlerinde ve farklı mekânlarda, çeşitli şekilde doğması ve yayılması neticesinde farklı görüşler ortaya çıkmaktadır. Yukarıda verilen bu bilgilerin, kaynaklarda nakledilen bazı bilgiler karşısında mitolojik bir karakter arz ettiği görünmekte ve çok da inandırıcı bulunmamaktadır.
Büyük ilim adamı Ebu Reyhan el-Biruni, Zerdüşt hakkında yazdığı bir eserinde, onun Büyük İskender’den 258 yıl önce yaşadığını belirtmektedir . Bu durumda Zerdüşt’ün milattan önce 660 ile 583 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. Fakat bu konularda araştırmalarda bulunan bilim adamları, Zerdüşt’ün yaşadığı dönem ile ilgili bilgileri ihtiyatla karşılamakta, Gata’ların metin araştırmalarından elde edilen sonuçları baz alarak, onun yaşadığı dönemin milattan önce 1080’lere kadar inebileceğini iddia etmektedirler. Annemarıe Schımmel, İsveç asıllı müsteşrik H. S. Nyberg’in verdiği bilgilere de dayanarak Zerdüşt’ün yaşadığı dönem ve coğrafya ile ilgili olarak şu bilgileri nakletmektedir :
“Zerdüşt’ün faaliyetlerinin ne zaman vuku bulduğunu kesin olarak tespit etmek mümkün değildir. Bazı kayıtlardan kendisinin m.ö. 6.asırdan önce ortaya çıktığı anlaşılabilir, bazıları da onun m.ö. 560 senesinde doğduğunu belirtmektedir. Onun dünyaya geldiği yer Harezm ve Maveraünnehir yakınlarında hayvan yetiştiren bir kabilenin yaşadığı topraklardır. Oraya akın eden, memleketinin yakınlarında yayılmış olan Mitra dinine mensup olanlarla münakaşalarda bulunmasından dolayı Zerdüşt’ün Sirderya dolaylarında oturan bir aşiretin ülkesine gidip orada dava ve dini telkinlerini yaydığı ve oranın hükümdarı Viştaspa’nın kendisinden etkilendiği muhtemeldir.”
H . Gazi Yurdaydın ve Mehmet Dağ’ın birlikte yazdıkları Dinler Tarihi kitabında Zerdüşt’ün, Kudüs krallığının sona erdirilerek Yahudilerin sürgüne gönderildiği sırada otuz yaşlarında İran’da dini tebliğ faaliyetlerinde bulunan bir peygamber olduğundan söz edilmektedir. Yahudilerin Babil sürgününün M.Ö. 586 yılında olduğu düşünüldüğünde , Zerdüşt’ün m.ö. VI. Asırda yaşadığı yönünde ortak bir kanaat oluşmaktadır. Nitekim onun yaşadığı dönemle ilgili verilen bilgilerde Büyük İskender’den 258 yıl önce yaşadığı şeklindeki iddialar bu görüşü desteklemektedir . Zerdüştle ilgili Ek1.de verdiğimiz Resim günümüzde İran’da yaşamakta olam Zerdüşt tarafdarları tarafından tahmını olarak çizilmektedir. Zerdüşt’ün Dini Önderliği (Peygamberliği) Bu konu başlığını belirlemede ciddi bir güçlük yaşanmaktadır. Zira onun hakkında verilen tarihi ve efsanevi bilgileri, günümüz insanına aktarırken onun tarihi kimliğinde İslami kavramları kullanmanın doğru olmayacağı muhakkaktır. Ancak okuyucuya onu tanıtırken bir din kurucusu veya peygamber şeklinde ifadesi, karşılaşılan güçlükleri aşmak ve onun Zerdüştilikteki konumunu, tarihi kimliğini ve bu dinin tarihi süreçteki değişimlerini içermek maksadına yönelik bir açılım sağlamak için olacaktır. Zerdüşt’le ilgili Farsça eserlerde ondan peygamber unvanıyla bahsedilmektedir. Nitekim Zerdüşt’ün hayatı boyunca çeşitli tehdit ve tehlikelerden bir peygamber gibi korunduğuna ve bu konuda meleklerin kendisine yardımcı olduğuna inanılmaktadır. İslami kaynakların verdiği bilgilere göre, ona sonradan Mecusiler tarafından Bustah adı verilen Zemzem isimli bir kitap verildiği ve bu kitapta altmış harfin kullanıldığı ifade edilmektedir. Benzerini insanların meydana getirmesinin mümkün olamayacağına inanılan bu kitabın on iki ciltten oluştuğu; mükâfat ve cezaları, emir ve yasakları, ibadet ve uyulması gereken dini kuralları içerdiği belirtilmektedir. İranlı yöneticilerin, Zerdüşt döneminden sonra, Yunanlı İskender zamanında, bu kitabın bazı kısımlarının yakıldığı tarihe kadar, onunla amel ettiklerine dikkat çekilmektedir.
Hayat hikâyesinde kısaca söz edildiği gibi Zerdüşt’ün hayatında yirmi yaş bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. O, bu dönemde ailesine ters düşmüş ve anne-babasından ayrılarak evini terk etmiştir. Başka bir anlatıma göre de o, ilk vahyi aldıktan sonra ailesinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Rivayetlere göre Zerdüşt, tek başına sık sık, Daiti ırmağı kenarına giderek orada dua etmiş, orada Tanrı, âlem ve yaratılmışlar üzerinde tefekküre dalmıştır. Zerdüşt, otuz veya kırk yaşlarında iken yine Daiti ırmağı kenarında böyle bir tefekkür, inziva ve ibadet esnasında, Vohu Manah isimli bir melek, Tanrı Ahura Mazda’nın mesajını getirmiştir. Kendi ifadesine göre; o sadece meleği görmekle kalmamış, aynı zamanda onun öğrettiklerini de öğrenmiştir. Böylece o, kendisinin Ahura Mazda tarafından, dini vazetmek için görevlendirildiğine inanmıştır. Zerdüşti gelenek Zerdüşt’ün misyonunun otuz yaşında başladığını kabul eder. İlk vahiy de bu sırada gelmiştir . Günay Tümer ve Abdurrahman Küçük’ün ortaklaşa yazdıkları Dinler Tarihi kitabından Zerdüşt’ün peygamberliği ile ilgili olarak şu bilgiler verilmektedir:
“Otuz yaşında ona peygamberlik verilmiştir. Taraftarlarıyla Aivitak suyu kenarında halvete çekilmiştir. Halvete çekilişinin kırk beşinci gününde, Ürdi Behişt ayında, bir gece sabaha karşı ‘miraca’ çıkmış ve ruhani yükselmenin sonuna varmıştır. Vohumenah (Behmen) denilen melek gelmiş, ona her şeyden elini çekmesini tembih etmiş ve onu cennete götürmüştür. Orada ona, feriştehler (melekler) hürmet etmiştir. Zerdüşt, sonra tanrı Ahura Mazda’nın huzuruna çıkmış ve “Hayır Dini”nin hükümlerini öğrenmiştir. Tanrı ona yıldızların ve gezegenlerin hareketinden haber vermiş, cennet ve cehennemi göstermiş, her şeyin ilmini öğretmiştir. Melekler sonra Zerdüşt’ün göğsünü yarmış ve içindekileri çıkarıp temizlemiş ve yerine koymuştur. Bundan sonra Ahura Mazda onu, insanları Hayır Dini’ne davet etmekle görevlendirmiştir. Zerdüşt, miraç yolculuğundan sonra maddi aleme, kendisine verilen kutsal kitap Avesta ile dönmüş ve getirdiklerini tebliğe başlamıştır.”
Vohu Manah isimli melek ile Zerdüşt’ün ilişkisini bundan sonra ömrünün sonuna kadar devam etmiştir. İran kaynaklarına göre de, Zerdüşt’e bu bölgede kutsal kitap Avesta verilmiş ve o, insanlara tanrı Ahura Mazda’nın emirlerini tebliğ etmiştir.  Zerdüşt, Ahura Mazda tarafından seçildiğini insanlara açıkladığında, her peygamber veya din önderinin hayatında olduğu gibi, o dönemin prensleri, din adamları, ona karşı gelmişler ve ülkeyi terk etmesini istemişlerdir. Zerdüşt, bu konuyla ilgili şikâyetlerini Ahura Mazda’ya şu cümlelerle anlatmaktadır:
“Ey Ahura Mazda hangi toprağa yüz süreyim, nereye gidip sığınayım? Şeref sahibi önder kişiler benden uzaklaşıyor. Yalan söyleyen hükümdarlar gibi değilim, seni nasıl mutlu ederim? … Onun imanı galip geldiğinden, aniden onun üzerine ümit verici, destekleyen bir ışık yansıdı. Evet, dua olarak, her zaman sadece sana dua edeceğim ey tanrı.”
O, bu görevinin ilk yıllarında kendini oldukça başarısız hissetmiştir. Buna rağmen Zerdüşt, önüne çıkan hiçbir engele bakmadan tebliğine devam etmiştir. Ancak aradan on yıl geçmesine rağmen kendi yakın akrabalarından birkaç kişi dışında, onun peygamberliğini ve düşüncelerini kabul eden kimse çıkmamıştır. O bu konuyla ilgili üzüntüsünü şu cümlelerle ifade etmektedir:
“Ey Mazda, ne zaman insanlar aydınlığı görecek doğruluk kapısına koşacaklar? Ne zaman hikmetli sözlerinle murada erdirirsin onları? Ne zaman temiz huylu kimseler yardıma koşar? Umutluyum, sevinç ve sabırla beklerim bana nasip edeceğini.”
“ Ey Ahura Mazda bu kişiler nasıl güç sahibi olabildiler, nasıl böyle her şeyi kendileri için düşünüp nefreti yaydılar. Kurtuluşa, doğru yola ulaşacakları yolu neden seçmezler?”
Zerdüşt, uzun yıllar insanları içine düştükleri bataklıktan kurtarma mücadelesinden sonuç alamadığı bir sırada, o dönemin Kralı olan Veştasip’in (Vistasp) yanına giderek usul, inanç ve düşüncesini ona açıklar. Zerdüşt’ün anlattıkları Kral Veştasip’in hoşuna gider. Fakat o, Zerdüşt’ün telkinlerini kabul etmeden önce, saraydaki din ve bilim adamlarıyla konuşacağını, onların görüşleri doğrultusunda, kedisinin getirdiği dini kabul edebileceğini ifade eder. Bu olaydan sonra Kral Veştasip, ülkesindeki din ve bilim adamlarını sarayında toplamış ve Zerdüşt’ü de davet ederek, getirdiği yeni dini onlara anlatmasını söylemiştir. Onlar Zerdüşt’ü dinledikten sonra, Tanrı’nın birliğine inanmaya başlamış ve böylece doğru dddiçinde yaşadığı topluma yaymaya başlamıştır . Toplumu, içinde bulundukları zevk-ü sefadan ve boş yere kurban kesme geleneğinden vazgeçirmeyi başarmıştır.

Bir Din Olarak Zerdüştilik

İran’da çok tanrılı bir dini hayat vardı. Zerdüşt, tektanrıya inanan bir dinin elçisi olarak Eski İran’a “tevhid inancı” getirmiştir. O, tanrı Ahura Mazda’ya ibadeti, meleklere saygıyı, şeytanlar gibi kötü güçlere laneti ve iyilikte yarışı öğretisinin temeli yapmıştır. Zerdüştiliğe göre Ahura Mazda, alemin tanrısıdır. Alemin gayesi; yalanın, kötülüğün hakikat tarafından yenilmesidir. Alemdeki maddi ve manevi nizamı yaratan, tabiat kanunlarını koyan Ahura Mazda’dır. Ahura Mazda nurun ve karanlığın yaratıcısı olup onun eşi ve benzeri yoktur. Mazdaizim olarak ta bilinen Zerdüştilik bu ismi tek Tanrı Ahora Mazda’da alır. Zerdüşt, İran dinleri üzerinde önemli bir etki bırakmıştır. Tek tanrılı bir inanç telkin ettiği için onu bir peygamber olarak kabul edenler bulunduğu gibi, ona bir hâkim veya şaman olarak bakanlar da olmuştur. A. Schimmel, Zerdüştilik ile ilgili bilgi verirken bunun bölge kültürlerinden ve yakın çevrede bulunan dini inanış ve uygulamalardan etkilendiğini, bu arada İran’ın eski dini inanışlarından bazı alıntılarda bulunduğunu, ancak bunların hepsini bir sistem içerisinde bütünleştirdiğini ifade etmektedir. Schimmel’e göre Zerdüştilik, Zerdüşt’ün ölümünden sonra, önce yakın çevrede, sonra da Batı’da yani İran’da yayılmış ve buranın resmi dini haline gelmiştir. Zerdüşt’ün ölümünden sonra insanlar, zamanla, onun karşı çıktığı Mitra, Anahita gibi tanrılara tekrar tapınmaya başlamışlardır. Zerdüşt’ten sonra çok tanrılı inançlar yayılmışsa da ona nispet edilen kutsal Gata’lar, İran ‘da etkisini sürdürmüştür. Zerdüşt ve onun temsil ettiği din ile ilgili olarak (Zerdüştilik) Batı’da ilk kez, 1700 yılında İngiliz bilim adamı Tomas Hyde tarafından “Eski İran Dinleri” adıyla yayımlanan eserde bilgiler yer almıştır. Onun verdiği bilgilerden Zerdüşt’ün taraftarlarının, halen İran ve Hindistan’da yaşamakta oldukları öğrenilmiş ve bu din mensuplarının varlığından dünya haberdar olmuştur. Zerdüşt bir tür ahiret hayatının varlığını, insanın bu dünyada yaptıklarından ölüm ötesinde sorgulanacağını ve sırat köprüsüne benzer bir köprüden, söz ederek kötülük edenlerin cezalandırılacağını belirtmiştir.
Tomas Hyde’nin eserinden yetmiş yıl sonra, Fransız tarihçi Anquetil Duperron tarafından Avesta’nın, Zent Avesta ismiyle Fransızca çevirisi yapılmıştır. Bu eserlerin ortaya çıkmasından sonra, Zerdüşt ve Zerdüştiliğe dünya bilim çevrelerinde ilgi artmış 19. yüzyılın başlarında Avrupalı tarihçi Geldner tarafından Zerdüşt’ün hayatı hakkında üç ciltlik bir eser yazılmıştır. Avrupa’dan sonra Amerika ve Asya’da da bilimsel anlamda Avesta’yı inceleme/araştırma çalışmaları başlamıştır. Bu konuyla ilgili araştırmalar Batı ve Doğu’da halen devam etmektedir. Zerdüştiliğin kutsal kitabi Avesta’nın 3. bölümü olan Yeşdler de bu dini kabul ve takipçilerine şöyle dinilmektedir. “ O kimse ki dini düşündü, din için konuştu, din yolunda yürüdü, öyle ki o bütün dünya ya doğruluk ta en doğru, padişahlıkta en iyi hükümdar, ululukta en ulu, başarıda en başarılıdır”. Zerdüşt, bazı çevrelerce ortaya koyduğu idini inanış ve uygulamalar yönünden bir reformcu olarak da kabul edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında, onun reformunu belli bir zaman dilimine yerleştirmek oldukça zor görünmektedir. Zira Zerdüşt’ün esas mesajı, daha önceki dinsel tecrübeyle birçok yönden çelişmekte ve farklılıklar içermektedir. Zerdüşt, kanlı kurbanları ve panteonun toptan bir değişimini öneren çok tanrı uygulamasını reddederek düalist karakterli bazı yeni ilkeler getirmiştir. Bu yeni dininin zaman içerisindeki gelişimi, daha sonra onun adıyla özdeşleşerek Zerdüştilik adını almıştır. Benzer düşüncelere farklı bir katkı sağlayan Schimmel, onun din tarihinde o zamana kadar hakim olan tasavvurlara son derece önemli bir unsur kattığını ifade ederek, bu katkının dünyanın sonu, bir tür kıyametin kopması olduğunu belirtmiştir.

YEZİDİLER



Yezidilerin Kökeni, Sosyal Hayatları ve İbadet Biçimleri
Çalışmanın Sahibi: Laleş Uslu Kelime Kökeni
Yezidi kelimesinin kökenine inildiğinde, aslının “Ezidi” olduğu ve Kürtçe “Allah yolunda gidenler” anlamına geldiği görülmektedir. Bundan dolayı “Ezidi” sözcüğünü tercih etmekteyiz.
Ezi: Tanrı, Allah
Ezidi: Allah yolunda gidenler
Eziditi: Yezidilerin inancı anlamına gelmektedir.
Yezidi sözcüğünün, Grek Baş Tanrısı Zeus‟un veya Ön Asya‟daki Bereket Tanrısı Dumuzi‟nin (Temmuz) bozulmuş söylenişinden, Asur ve Keldani Tanrıları‟ndan, Muaviye oğlu Yezid‟in isminden, Hindistan‟daki Mori kavminin Tanrısı Tavus‟tan, İran‟daki Yezd şehrinden, Mecusi-Zerdüşti inancındaki Tanrı Yezdan ve İyilik Tanrısı Ahuramazda‟dan geldiğini ileri süren görüşler de bulunmaktadır.
Jk5R6_rx_400x400

 Yerleştikleri Alan ve Nüfusları
Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1895‟de Musul Vilayeti merkezli nüfus sayımında toplam 5.358 Yezidi‟nin yaşadığı saptanmıştır. Yine Musul merkezli 1906- 1907 seneleri sayımına göre ise Yezidi nüfusu büyük oranda düşerek 2.830 olarak saptanmıştır. Ancak bu sayımların doğruluk payı tartışmalıdır. Çünkü askerlik görevinden kaçmak ve vergi mükellefi olmamak için Yezidi erkeklerin çoğu yapılan nüfus sayımlarına katılmamıştır.

Cumhuriyetin ilanından 7 yıl önce L. Jepius‟un 1916 yılında yaptığı araştırmada ise Diyarbakır‟da 4000, Van‟da 5400, Bitlis‟te ise 5000 Yezidi‟nin yaşadığı saptanmıştır. Türkiye‟de yaşayan Yezidiler‟in cumhuriyetin başlangıcından bu yana nüfuslarının ne kadar olduğu ise tam bilinmemektedir. Şüphesiz bunda üç büyük din olan Hıristiyanlık, Musevilik ve İslamiyet dışında kalan Yezidi, Keldani, Nasturi ve Kadim Süryaniler‟in nüfus sayımlarında farklı etnik köken ve inanışa sahip olduklarından tasnif dışı bırakılarak “bilinmeyen” ile diğer dinler hanesinde yer almaları etkilidir. Türkiye‟de ağırlıklı olarak yaşadıkları illerin başında Mardin, Hakkari, Diyarbakır ve Siirt gelmektedir. Bu dini grupların 1927 nüfus sayımına göre toplam sayıları Mardin‟de 11.181 kişi, Diyarbakır‟da 3.496, Siirt‟te 2091 olmak üzere ülke genelinde 20 bini bulmaktaydı. Daha sonra ki 1965 nüfus sayımına gelinildiğinde ise bu rakamın ülke genelinde 15 bine düştüğü ve dağılımın Mardin‟ de 6.500, Siirt‟te 2000 ve İstanbul‟da 2000 olduğu belirlenmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki bu nüfus bilgileri Yezidiler, dünyanın çeşitli coğrafyalarına dağıldıkları için onların nüfusları hakkında sağlıklı bir bilgi edinmek zordur. Yezidiler‟in çoğu Irak‟ta, özellikle Şeyhan ve Şengal Dağları bölgesinde, Başika ve Bahzan köylerinde yaşamaktadırlar. Bunun yanı sıra Türkiye, Suriye, az bir kısmı İran‟da, Avrupa özellikle Almanya‟da (yaklaşık 55 bin civarında) birçok Yezidi yaşamaktadır . Yezidiler‟in çoğu Eski Sovyetler‟de, Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Ermenistan ve Gürcistan‟a göç etmiştir. Sovyetler‟in yıkılmasından sonra da Ukrayna ve Rusya‟ya göç etmişlerdir. Ayrıca Yezidi nüfusunun az bir kısmı Fransa, Belçika, Hollanda ve Amerika‟da yaşamaktadır.
Türkiye‟de Osmanlı döneminde Mardin, Diyarbakır, Şanlıurfa, Batman ve Siirt illeri ile kasaba ve köylerinde yoğun olarak yaşamakta iken günümüzde bu yerleşim yerlerinde nüfusları oldukça azalmıştır. Yezidi nüfusunun çoğunluğu Avrupa‟ya göç etmiştir. Türkiye Yezidiler‟i, 1980 başlarında 60 bin civarında nüfusa sahip iken bugünkü sayıları 1000-2000‟i geçmemektedir. Günümüzde Türkiye‟de daha çok yaşlı nüfus kalmıştır. Batman-Beşiri, Viranşehir, Midyat, Nusaybin ve Diyarbakır‟ın köylerinde birkaç aile yaşamaktadır. Alan araştırmasını yaptığım Diyarbakır‟ın
Bahçecik Köyü‟nde yaşamını sürdüren Demiray ailesi köyde yaşayan tek ailedir. Evin büyük kızı nişanlı olup Almanya‟ya gideceği söylendi. Yezidi olmayan kişilerle evlilik gerçekleştirilemediğinden ve Türkiye‟de Yezidi nüfusu azaldığından dolayı genellikle yurtdışına gidilmektedir.

YEZİDİLERDE TOPLUMSAL İLİŞKİLER ÖRF VE ADETLER
Bir Yezidi‟nin hayatı, kendisine Yezidi kimliğini kazandıran topluluğa kabul edilme törenleriyle doludur. Bireyin hayatında yeni evrelere geçtiğinin işareti olan bu tür seremoniler arasında en önemlileri saç kesme, sünnet, vaftiz, ahiret kardeşliği, evlilik ve ölü törenidir. Bütün bu kabul törenlerinin sonuncusu olan ölü töreni, hem bir bedendeki ruhun yaşamını tamamladığını ve o bedenin ölüp gittiğini hem de ruhun yeni bir bedende yeni bir yaşama başladığını gösterir. Bu törenler, Yezidiler‟in kimliği bir süreç halinde anladıklarını göstermektedir .
I-Toplumsal İlişkiler
a-Evlenme

Yezidi toplumunda evlilik endogamik ve hiyerarşik bir yapıya sahiptir. Endogami, Yezidiliğin temellerinden biridir. En geniş ayırım topluluğun sıradan üyeleri ile din adamları arasındadır. Katı bir kast sistemine sahip Yezidiler arasında her kademedeki din adamı kendine denk sınıftan bir kişiyle evlenir. “Pir”, “Şeyh”, “Fakir”, “Mürit” biçiminde oluşmuş gruplaşmada, herhangi bir gruba ait olan kimse ancak aynı gruptan biriyle evlenebiliyordu. Ancak bir kast sistemini yansıtan bu oluşum, üretim ve mülkiyet ilişkileri üzerine oturmamaktadır. Örneğin; halktan daha üst sınıflamaya giren bir “şeyh” ya da “fakir” daha zengin değildi. Hatta genelde “fakir” denen lider, lakabı gibi diğerlerine oranla daha fakir olabiliyordu. Katı bir kast sistemine sahip Yezidiler arasında her kademedeki din adamı, kendine denk bir sınıftan evlenebildiği gibi, konum olarak kendinden daha aşağıdakilerle evlenmesi yasaktı. Yalnız son zamanlarda kaval ve fakir sayısındaki azalma nedeniyle, kavallar fakirlerden, fakirler de en alttakileri oluşturan müritler arasından kız alabiliyorlar. Fakirat denilen genç kız ve dullardan oluşan grup ise rahibe konumunda tapınak hizmetlerinde çalışmaktadır. Genelde Yezidiler‟in kendi dininde olmayanlarla evlenmelerine izin verilmemiştir. Yezidi olabilmek için Yezidi anne ve babadan doğmuş olmak gerekliliği aranmaktadır. Yezidi toplumu kendini Melek Tavus‟un seçilmiş halkı kabul eder ve doğruca Adem‟den geldiğine inanır. Melek Tavus parmağıyla etraflarına bir çember çizerek onları göstermiştir. Bu yüzden Yezidiliğe girmek söz konusu olmaz. Evlenmeyle ilgili kurallar, ancak kutsal tapınak Laleş‟te toplanan Yaşlılar Meclisi‟nin alacağı kararla mümkün olmaktadır. Yezidiler‟de çapraz ve paralel kuzenler arasındaki evlilikler özellikle tercih edilmektedir. Evlilikler, adet gereği gelin ve damadın anne babaları tarafından düzenlenir, bu düzenlemede önemli bir unsur damat tarafından gelinin anne babasına ödenmesi gereken tatmin edici bir başlığın saptamasıdır. Bu başlık parasının ödenmesi bazı kız kaçırma durumlarında bile geçerlidir. Nikah töreni Şeyh ya da Pir tarafından, gelin ve damadın yanında ahiret kardeşinin de bulunduğu bir ortamda gerçekleştirilir. Geline bir yüzük bazı durumlarda da yüzük yerine para verilir. Ardından şerbet içilir, ziyafetler verilir, halaylar çekilir, havaya ateş edilir.
Yıllar içinde saygın Yezidi aileleri için özel evlilik usulleri geliştirilmiştir. Sözgelimi bu ailenin erkekleri sadece kendi akrabalarından ya da doğuştan asil olduğu iddia edilen başka bir ailenin mensuplarıyla evlenebilirlerdi. Her ne kadar Yezidi dini erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesine izin veriyorsa da poligami yaygın değildir. Boşanmalara izin verilir ama boşanmalar çok nadirdir. Ölen kadının kız kardeşi (baldız) ile evlenmek kesinlikle yasaktır. Yılın ilk ayı olan nisan ayında, Yeni Yıl‟da evlilik caiz değildir. Eskiden erkek için evlenme yaşı 20–30, kızlar için de 15–20 yaşları arasındayken günümüzde kızların eğitim görmesiyle bu yaş sınırı daha yukarılara çıkmıştır. Vaftiz İnsan yaşamının geçtiği büyük evreler, Yezidi ailelerinde aşiret adetleri ile dini kuralların bir harmanı ile ayinleştirilirler. Çocuk dünyaya geldiğinde, eğer imkan varsa Laleş‟teki “Beyaz Su” (Kaniya Spi- Zemzem) vaftiz edilir, eğer gidilemiyorsa Laleş‟ten getirilen ya da içine Şeyh Adi‟nin türbesinden getirilen tozların karıştırıldığı yerel kaynaklardan alınan su ile şeyh ya da pir tarafından, doğumdan yedi gün sonra veya en geç bir yıl içinde vaftiz edilir.
Yezidi-Bayramı-2
c-Sünnet
Ortadoğu‟daki diğer birçok dinle paylaşılan bu gelenek, Yezidi dininde önemli bir ayindir. Erkek çocuğu, doğumdan itibaren yedi gün içinde veya en geç bir yıl içinde sünnet edildikten sonra sünnet bayramı kutlanır.
d-Kirvelik
Kirvelik, Yezidiler‟de toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde büyük bir rol oynayan “kurgusal akrabalıkla” ilişkilidir ve bu yüzden “ensest” tabusunu da içermektedir. Kirvelik, Yezidiler‟in Yezidi olmayan komşularıyla ilişkilerini
düzenleyerek yabancı bir çevrede korunma sağlar. Kirvelik yapanların Yezidiler arasında çok önemli bir yeri vardır. Kirve kardeşten ileri sayılır. Kirve çocukları birbirleriyle evlenemezler. Nüfusları azalan Yezidiler, bu yüzden başka dinden olanları kirve yapar; böylece dışarıyla dostluk köprüsü kurulmuş, muhtemel düşmanlıklar önlenmiş olur.
Bu geleneğe göre, bir Yezidi erkek çocuğu Müslüman bir adamın kucağında sünnet edilebilir. Sünnet işlemi gerçekleşirken çocuğun bir damla kanı, Müslüman kirvenin üzerine damlatılır, bu şekilde aralarında akrabalık bağı kurulmuş olur ve sürekli olarak birbirlerine yardım ederler.

Ahiret Kardeşliği
Yezidiler‟e özgü olan başka bir ilişki de yeniyetmelik döneminde gerçekleşir. Yeniyetmelik döneminde her mürit doğuştan bağlı olduğunun dışında bir şeyh ailesinden ahiret kardeşini seçer. Böylece toplumsal denetimle ilgili, keyfi güç uygulamasının önünde bir engel oluşturur.
f-Saç Kesme
Erkek çocuklarının doğumlarından yedi ay sonra saçları kesilir. Eğer erkek çocuğun saçı ilk kez kesiliyorsa, bir şeyh tarafından üç bukle kesilir ve bunlardan biri Şeyh Adi‟ye adanır.
g-Ölü Gömme Töreni
Ölü gömme, Yezidiler‟in en ilginç geleneklerinden biridir. Ölü yıkama işinde şeyh, pir ve ahiret kardeşi hazır bulunur. Dualar okunur. Ölü yıkama bir ritüel şeklinde gerçekleştirilir. Pir, su döker, şeyh de ölüyü yıkar. Ahiret kardeşi ise ketene düğüm atar. Kendine henüz ahiret kardeşi seçememiş ya da ahiret kardeşi daha önce ölmüş biri öldüğünde, yıkama törenini yapan şeyh kendisini o kişinin ahiret kardeşi yapabilir. Bu durumda kefen düğümünü atmak da ona düşer. İlginç olan, ölen kişiye ait malların armağan olarak şeyhe geçmesidir. Bu şekilde din büyüğü ile sıradan Yezidi‟nin öbür dünyadaki Büyük Mahkeme‟ye çıkınca Melek Tavus‟un huzurunda eşit oldukları vurgulanmış olur. Ölü yıkandıktan sonra Laleş‟ten getirilen tozlar ölünün gözlerine, kulaklarına ve ağzına serpildikten sonra ölü bedeni, beyaz kefen içine sarılır ve mezara indirilir. Taziye üç gün sürer. Bu üç gün boyunca kadınlar, sabah ve akşam olmak üzere her gün kabri ziyaret ederler. Öğle vakti gittiklerinde yol boyunca def ve saz çalarlar. Kabre yaklaştıklarında ise elleriyle yüzlerine vurmaya başlarlar. Ölüye “Kavl-ı Ser Merg” adı verilen elli dörtlükten oluşan bir ağıt yakılır. Mezarın içine bir parça ekmekle peynir ya da soğan bırakılır; eğer ölen kişi ruhban sınıfından biri ise kullandığı ve en çok sevdiği bir eşya, ekmek ve ağaç dalı konur ki öteki dünyada kimseye muhtaç olmasın. Bu düşünce, Yezidilerin ölümden sonra tekrar dirilmeye inandıklarını göstermektedir . Ölülerin kalkıp yiyebilmesi veya meleklerle oradan gelip geçen muhtaçlar yararlanabilsin diye mezar nişlerine yiyecek (peksimetli ekmek, kişniş, kuru incir, paskalya yumurtası) bırakılır .
Mezara yiyecek konulması ve ölü yemeği verilmesi Antik Yunan‟da da görülen bir uygulamadır. Eskiden öteki dünyaya çıplak gitmesinler diye ölülere en güzel elbiseleri giydirilip; daha üst düzeydeki kişilerin elbiseleri, bir kütük veya ağaca sarılıp etrafında ritüel danslar yapılırmış . Ölü gömüldükten sonra şeyh, telkin duası yapar. Telkin duası okunduktan sonra fakir elleriyle yeri ölçerek ona ölçtüğü yer kadar toprak parçasını bağışladığını bildirir ve bu toprak parçası ölünün cennetteki mülkü sayılır . Ölünün gömüldüğü üçüncü ve yedinci günü ile ölüm yıldönümlerinde toplu yemek yenilir. Bu yemeğe her evin kendi hazırladığı yiyecek içeceklerle katılması ve ölü evindeki matemi unutturmak için çaba göstermesi geleneği bugün de sürüyor. Yezidiler‟in mezarlarının şekli, Müslümanlar‟ın mezarlarından farklı değildir. Mezarı süsleme ve mezarın başında sabaha kadar ateş yakmak bir Yezidi geleneğidir; fakat bu gelenek günümüzde uygulanmamaktadır. Erkek ölünün başının altına bir taş, kadının ise ayak ve kafa kısmına olmak üzere iki taş konulup yüzleri güneşe çevrilir. Yezidi mezarlarındaki motifler Yezidi inancını yansıtan sembollerle bezenmiştir. Diyarbakır‟a bağlı Bahçecik Köyü‟ndeki mezarlarda ölünün baş kısmındaki mezar taşına işlenmiş güneş bezemeleri ile ölünün ayak kısmına bırakılan Laleş Tapınağı ve sancak kültü sembolünün fotoğrafı oldukça dikkat çekicidir
Ölü gömme geleneği gereği davul, zurna veya çalgı çalınır. Yanık seslerle mersiyeler söylenir. Kadınlar elleri ile göğüslerine vururlar. Yezidiler için ölüm bedenle sınırlı olduğundan, ruhun bedenden ayrılacağı yolculuk için onunla vedalaşmak ve dua etmek, yakınları ve sevdiklerinin bu dünyada yapacağı son kutlamadır. Ruhların Göçü (Reenkarnasyon) Ruhların Göçü, Yezidi dininin temelini oluşturur. Bu olgu Yezidiliğin bütünselliğini ve devamlılığını sağlar. Ruhların göç etmesiyle dünya, yaşamdan ölüme ve ölümden tekrar yaşama doğru döngüsel bir hareket sürdürür. Biri öldüğünde Yezidiler onun “giysi değiştirdiğini” (kiras guherin) söylerler. Beden geçicidir ama ruh ölümsüzdür. Yezidiler, ölümden sonra ruhun bedeni terk etmek istemediğine inanır. Ruh gömülen bedene üç kez geri döner. Bedenle her birleştiğinde, ölmüş olan kişi ayağa kalkmaya çalışır ve kafasını lahdin kapağına çarpar; sonunda ruh, bu giysiyi değiştirmek zorunda olduğunu kavrar. Ruhun bedeni ne kadar süre sonra ziyaret edeceği önceden bilinemez. Taştan yapılan Yezidi mezarlarında buna uygun olarak yüksek bir oda bulunur ve lahit ölüye ait bütün değerli eşyalarla birlikte bu odaya yerleştirilir.
Yezidi inancına göre, bu dünya ve öbür dünya Örneğin, İslamiyet‟te olduğu gibi mekansal olarak birbirinden ayrılmış değildir. İnsanın ödülü de cezası da yeryüzünde verilir. Öbür dünya sadece tamamlayıcı bir mekandır, ruhlar tarafından tekrar tekrar ve geçici bir süre için ziyaret edilir. Buna göre ruh bazen uyku sırasında da ayrılarak öteki dünyaya yolculuk eder. Geri döndüğünde ise o kişi uyanır. Rüyaların aynı zamanda öte taraftaki yaşantılar olduğu kabul edilir. Ruh böylece iki taraf arasında döngüsel bir şekilde gider gelir. Yezidiler, Tanrısal ve insani düzeyler arasında da katı bir ayırım yapmaz ; örneğin, yol gösterici olan şeyhleri, meleklerin yeryüzünde görünmesi olarak kabul ederler. Ölümden sonra Büyük Mahkeme‟de ruhun hangi bedende yeniden doğacağına karar verilir. Mahkeme hükmünü verene kadar ruhlar öbür dünyada bekler.
Kararı belirleyen de bir insanın bu dünyada yaptıklarıdır. İnsanların iyi ve kötü eylemleriyle dünyada değişimler gerçekleşir. İnsanlar, dünyaya geri dönmek zorunda olduklarından, ruhlarının geleceği de eylemlerine bağlıdır . Yezidi inancına göre dünya kurulduğundan beri her bin yılda bir melek gelip dünyayı yeniden doğru yola getirmektedir. Birçok Yezidi‟ye göre, Melek Tavus‟un yeryüzündeki görüntüsü olan Şeyh Adi, bu meleklerden biridir. Adil düzen bin yıl sonra yeniden kurulmuş olur. Bu bin yıllık zaman dilimi, dünyanın kaynaktan uzaklaştığı, başka bir deyişle yozlaştığı bir dönem olarak da görülebilir. Düzelebilmesini sağlayan bir yandan Tanrı (Hüda) ile Melek Tavus arasındaki anlaşmadır; diğer yandan da doğruca semavi kudretlerden gelme olan seçilmiş halkın eylemleriyle sağlık bulur ve ayakta kalır; ayrıca bu melekler sadece Yezidiler‟e değil tüm evrene gönderilmiştir.
II-Yezidilikte Yasaklar
a-Yasak Kelimeler
Genel anlamda Yezidiler, öteki inançlar tarafından kötü bir tabir olarak kullanılan “şeytan” kelimesini söylemezler ve birileri bu kelimeyi yanlarında kullandığında çok büyük bir tepki gösterir hatta bunu kendilerine yapılmış bir hakaret olarak sayarlar. Genel olarak şeytanı çağrıştırdığı için Kürtçe ya da Arapça “ş” ve “t” harflerini yan yana getirmekten sakınmışlardır . Buna bağlı olarak “kaytan, satt (sel), şer, mel‟un lanet, nal” gibi kelimeler kullanılmaz. Örneğin; “nal” yerine “at ayakkabısı” demek gerekir .
b-Haram Yiyecekler
Yezidiler‟de marul, lahana, börülce, kabak, bakla, fasulye haram sayılır ve yenilmez. Ayrıca kelime ve yiyeceklerden başka, mavi renkli giysiler giyilmez, kutsal ve saf nur olduğu için ateşe tükürülmez.
III-BAYRAMLAR
Yezidi inancına göre hem topluluğun hem de bireyin var oluşundaki süreklilik, kişisel ibadetle oluşturulmaz. Öncelikle ritüel ve seremoni deneyimi ile korunur. Yezidi inancının merkezinde kişisel ibadet değil, kült toplantıları ve kurban törenleri bulunur. Yezidiler‟e göre, “kaynak”la bağlantıyı sağlayan ve Tanrı ile olan birliği hatırlatan kült toplantıları ve ritüeller sürdürülmezse, ahlaki düşünceye dayanan anlamlı bir hayat gerçekleşemez; bundan dolayı evrende olup biten her şey çok önemlidir. Kozmosun varlık ve sağlığının korunmasına Yezidi katkısı hem bireysel hareketlerden, hem de kolektif olarak yapılan seremoni, ritüel ve bayramlardan oluşur.

Dini Bayramlar

Seleucid takvimine göre nisan ayının ilk çarşambasında (Gregoryen takvimine göre nisan ayının ortası) başlayan Yezidi dini yılında başlıca beş bayram vardır. Yeni Yıl, Yezidiler‟in yaşadığı her yerde kutlanır. Bu bayramda aile mezarlıkları ziyaret edilir; bu sırada mezarlığa, gelip geçenlerin ve muhtaçların alması için yiyecekler bırakılır, evleri süslemek için kıpkırmızı düğün çiçekleri toplanır ve yumurtalar figüratif desenlerle süslenerek rengarenk boyanır. Gece yarısında meleklerin geçtiğine inanılır. Bu bayram özellikle Başika ve Bahzani‟de coşkulu bir şekilde kutlanır. Baba Şeyh, genellikle Mir ve ailesi eşliğinde törenleri yönetir. Tören boyunca buradaki türbeler ziyaret edilir ve dualar okunur. Bu bayramda Şeyhan sancağının üstü açılarak sancağın dolaşıma gireceği bahar devresinin başladığını gösterir. Son günde, genelde Musul‟dan gelen ziyaretçilerin katılımıyla at yarışları düzenlenir. Cebel Sincar‟daki kutlamalar, Çilméran Dağı‟nın üstündeki Şerefeddin türbesinde yapılır ve yeni yılın gelişi fırlatılan havai fişeklerle kutlanır. Yılın ikinci bayramı sadece Laleş‟te kutlanır ve üç gün -18 Temmuz akşamı ile 21 Temmuz sabahı arası ya da 31 Temmuz ile 3 Ağustos arası (Gregoryen takvimine göre)- sürer. Yaz Bayramı, diğer adıyla Kırk Günlük Bayram olarak bilinen Şeyh Adi Bayramı, Şeyh Adi‟nin oruç tutmasının anısına Baba Şeyh ve Köçekler tarafından gün doğuşundan batışına kadar tutulan yaz orucunun bittiğini işaret eder. Yılın en önemli bayramı olan Cemaat Bayramı, Şeyh Adi‟nin ilk toplantısının yıl dönümünü kutlamak için Laleş‟te yapılır ve yedi gün sürer. Bayram 23 Eylül‟de başlayıp 30 Eylül sabahı sona erer. Bu tarihler 19. yüzyılda 5–12 Ekim, bu yüzyılda ise 6–13 Ekim tarihlerine denk düşer. Bu bayramı kutlamak Yezidi dininin bir kuralıdır ve her Yezidi için zorunludur. “Hacılar, bu bayramda dini bir festival ile neşeli bir karnavalın iç içe geçirmesinin yarattığı mistik42 bir deneyimi yaşarlar”.
1846‟dan sonra seyrek de olsa, yabancıların katılabildiği halka açık törenlerde; hacılar ayinsel olarak yıkanır, çocuklar vaftiz edilir, buradaki kutsal su ile tapınaktan alınan tozlar topak haline getirilir ve dağıtılır. Ayrıca tüm türbeler ziyaret edilir, dualar okunur, şarkılar söylenerek dans edilir. Gelen ziyaretçiler vadi boyunca her yöne dağılmış aşiret mensuplarına ayrılan evlerde kalırlar. Diğer hacılar ise vadinin yamaçlarına çadır kurarlar. Genelde hacılar yemeklerini beraberinde getirirler, fakat Mir onlara, tapınağa yakın bir yerde bulunan mutfaklarda pişirilmiş yemekler dağıtır. Törenlerde dağıtılan yemeklerin bir kısmı Şeyh Adi onuruna verilir. Bir başka gün ise gençler, dağların eteklerine doğru koşarak yarışır, tüfeklerle ateş eder ve son olarak bir boğayı numaradan kaçırırlar. Yemek dağıtılmadan önce Şeyh Şemseddin‟in türbesi etrafında gösteri yapılır. Cemaat Bayramı, cemaat ilişkilerinin tartışıldığı ve Melek Tavus‟un rehberliğinin arandığı ciddi bir fırsatı oluşturur. Bu törenler mistik bir şekilde korunur. Bayram için büyük sancak Laleş‟e getirilir ve diğer sancakların dolaşımına son verilerek, buraya geri getirilir. Bu hafta boyunca Şeyh, Mir ve yüksek mevki sahipleri hacılar arasına karışır, ayrıca bu bayram, şeyhlerin müridleri ile buluşma fırsatı sağlar. Uzaktaki Yezidiler ile olan iletişim Kavallar aracılığıyla son zamanlarda ise dini videokasetlerin dağıtımı şeklinde gerçekleşmektedir. Dördüncü resmi bayram aralık ayının ilk cumasında (Seleucid takvimine göre) ya da ortasında (Gregoryen takvimine göre) gerçekleşir. Bu bayramda Yezid‟in doğum günü kutlanır. Ayrıca ocak ayında Kış Bayramı vardır. Bu bayram da yaz döneminde tutulan oruca benzer, fakat kırk günlük oruç tutma sürecinin bittiğini gösterir.
ezidi1
Folklorik Bayramlar

Bu bayramlar Yezidiler‟in bizzat kendi dinlerinin emri olmayıp, diğer dinlerin e kültürlerin etkisi ile ortaya çıkan bayramlardır. Hızır-Ġlyas ( Hıdrellez) Bayramı Yezidiler‟in şubat ayının 18‟inde kutladıkları, 15–17 Şubat arasında üç gün oruç tuttuktan sonra kutladıkları bir bayramdır. Hıdrellez olarak da bilinmektedir.
İsa Bayramı
Hıristiyanlar‟ın Paskalya kutlamalarını andıran bir bayramdır. 25 Aralık‟ta kutlanmaktadır. Bazı Yezidiler bu bayramın Şeyh Adi‟nin doğum günü münasebetiyle kutlandığını söylemektedirler. İsa Bayramı (İda İsa) dedikleri bu günü Bülende Bayramı olarak da adlandırmaktadırlar.
Batızmi Bayramı
Her yıl 3 Mart‟ta başlayan ve Kadir Gecesi olarak bilinen bayramdır. Özellikle Midyat ve Nusaybin Yezidiler‟i tarafından kutlanır. Yezidiler‟e göre bu gece Allah yeri ve gökleri yaratmıştır. Yezidiler bu gece sabaha kadar uyumazlar. Gece uyumamayı Azrail‟e, gündüz uyumamayı da güneş meleği Şemseddin‟e hürmet için gerçekleştirirler. Bu bayramda kadın erkek el ele tutuşup oynarlar. Yerli halkın belirttiğine göre daha çok Alevilik‟te görülen mızrapsız saz çalarlar (Kadişero). Bu eğlenceyi hem gece, hem de gündüz yaparlar.
Davar Nebi Bayramı
Bu bayram, yağmur duasının yapıldığı bir ritüeldir. Mart ve nisan ayları boyunca her cuma günü sabahın erken saatlerinde yağmur duasına çıkılıp, eğlenilir. Aslında yağmur yağsa da yağmasa da her yıl kutlandığından alışkanlık haline gelmiştir. Bu bayramların Yezidi dini ile ilgili olduğu söylenemez. Daha çok yöresel bir özellik göstermektedir. Ayrıca Yezidiler‟in dünyanın yaratılış günü olarak kabul ettikleri 21 Mart‟ta da “Nevruz Bayramı”nı kutlarlar .
YEZİDİLERDE İBADET BİÇİMLERİ
I-Namaz
Yezidiler, günde üç kez mahrem olarak ibadet eder. Yüzlerini sabahleyin doğuya, güneş batarken batıya ve geceleyin tekrar doğuya çevirerek dua ederler. Sabah güneşi üç adam boyu yükselmeden, akşam güneşi batmaya üç adam boyu kalana kadar abdest alınıp mutlaka dua edilmelidir. (Bir Yezidi için abdest, ellerle yüzün yıkanması ve bu sırada abdest duasının okunmasından ibarettir.) Eskiden bereket getirsin diye öğle güneşi de kutsanırmış. Bu durum Güneş tapıncının izlerini taşımaktadır. Yine eskiden, güneş ışınlarının değdiği ilk yer (ağaç dalı, kaya, taş, toprak vb.) öpülüp kutsanırmış. Dua sol el sağ elin içine gelecek şekilde ve göbek hizasında yapılır. Her Yezidi, “Tanrım, önce yetmiş iki millete, sonra da bana iyilik ver. Tanrımız yıkıcı değil, yapıcıdır. O halde yeryüzüne mutluluk için geldik.” diyerek başladığı duayı, Melek Tavus ile Şeyh Adi‟nin adlarını andıktan sonra devam ettirir. Namaz kılan bir Yezidi, güneşe dönerek ellerini göğsünde birleştirip başını eğer ve Kürtçe dua eder.
Kürtçe Sabah Namazı Duası
Amin amin
Tebarek el-din
Ellah ehsen el- halikin
Bi himeta Şemseddin
Fahreddin, Seccadin
Nasırdin, Babadin
Hak hamd-illah ya rebb el-´alemin
Hera bide, şerra vergerin
Mehdereke dihvazin
Nur ji nure şifki
Sibhane ji te haliki
Meleke li ber tifki
Ji derece heta derce
Şeyhşims hudane ferece

Em de dest u damaned Şeyhşims tivaf keyn
Şuna Ke’betullahe u hece
Ji çavi heta devi
Mora Şeyhsims le dikeve
Meydana mezna germe nahelin binivi
Ya Şeyhşims tu li me vekey dergehe rehmete
Te em ina buyine ser ve hilmete
Sunetik u sunete
Zebune kem-takete
Me bi Şeyhşims eynete
Şesims keveta din
Siltan Şeyhadi tac el-evelin heta ahirin
Bi rehma Şeyhadi
Rezay Melek Şeyh Sin
Kerema Şeyhsims
Jı male heta male
Şeyhşims hudane sikale
Em li Şeyhsims nabirin hiyale
Ji stune heta stune
Şeyhşims hudane me’rifet u erkan u nasine
Seri heta peya
Ya Şeyhşims, te nekşandin danayne sered riya
Em ji Şeyhsims nabirrin heviya
Sunik ku sunine
Zebunin di-mandine
Me bi Şesims hivine
Çi du’aya ehtiyare mergehe kiri
Ceşe Melek Fekreddin, kevale Şeyhadi
Du’a-kabul Pire Libna, Van çi du’a kiri, me ev du’a kiri.

Bir Yezidi bu duayı okuduktan sonra gömleğinin yakasını dudaklarının arasına alarak, secdeye kapanır ve toprağı öper; böylelikle ibadetini tamamlamış olur. Sabah ve akşam namazının dışında kimi Yezidiler (örneğin Irak‟takiler), öğle ve ikindi namazını da kılarlar; ayrıca Laleş‟teki ruhaniler “ay namazını” kılmaktadırlar. Yezidiler‟in duaları, sözlü olarak nesilden nesile aktarıldığından dolayı, dualarında etkileşimde bulundukları kültürlerin dillerinin (Arapça, Süryanice) etkisi çok fazla hissedilmektedir. Güneşe dönük ibadet etmeleri, Kur‟an-ı Kerim‟de de adı geçen
Sabii inancından etkilendiğini göstermektedir. Yezidiler ibadet sırasında farklı inançtan birinin yanlarında olmasını istemezler. Namaz vakti gelmesine rağmen ortam uygun değilse, ellerini güneş ışınlarının değdiği yerlere dokundurarak öperler. Bu şekilde de ibadetlerini yerine getirmiş olurlar; çünkü onlar için önemli olan kalpteki niyettir.

II- Oruç
Yezidilerde oruç genel ve özel olmak üzere iki şekilde görülür. Genel oruç halkın tuttuğu oruçtur ve aralık ayının ilk salı, çarşamba ve perşembe günleri tutulur. Oruç sadece üç gün tutulur, kimilerine göre Allah, tutulacak gün sayısı için üç anlamına gelen Kürtçe “sé” demiştir, fakat Kürtçe anlamayan Araplar, yanlışlıkla otuz anlamına gelen “si” demişlerdir. Kimilerine göre de Kur‟an-ı Kerim‟in En‟am suresinin yüz altmışıncı ayetindeki “Kim bir iyilikle gelirse, o getirdiğinin on katı vardır…” ibaresiyle ilişkilendirilerek, her iyiliğin Allah nazarında on katı olduğu, dolayısıyla üç günlük oruç, otuz günü karşılamaktadır. Yezidiler de tıpkı Müslümanlar gibi, gün boyunca bir şey yiyip içmeden ve cinsi temastan uzak durarak oruçlarını tutmaktadırlar. Genel oruç yöreden yöreye farklılık gösterir. Siirt‟teki Yezidiler, Irak‟taki Yezidiler gibi aynı tarihte oruca başlarlar, üç gün oruç tuttuktan sonra dördüncü gün “Şeyh Şems” bayramını kutlarlar. Bayramdan sonra üç gün oruç tutmayıp bir sonraki pazartesi tekrar üç gün oruç tutarlar, dördüncü gün “Şeyh Sin” bayramını kutlarlar. Yine aynı şekilde üç gün oruç tutmayıp bir sonraki pazartesi son kez üç gün oruç tutarlar ve dördüncü gün “Sultan Yezid” bayramını kutlarlar, böylelikle toplam dokuz gün oruç tutulmuş olur; ayrıca bayramlarda kurban kesilir.
Özel oruç ise, din adamlarının tuttuğu seksen günlük oruçtur. Bu orucun ilk yirmi günü aralık ayında, ikinci yirmi günü temmuz ayında tutulur. Daha sonra Laleş Tapınağı‟ndaki Şeyh Adi‟nin türbesine gidilerek hacı olunur. Laleş‟te tutulan üç günlük oruçtan sonra geriye kalan otuz yedi günlük orucu din adamı, memleketine döndükten sonra tutar. Yezidiler, farklı ülkelerde yaşadıkları için bu ziyaretlerini eskisi gibi gerçekleştiremiyorlar.
III- Hac
Yezidiler 15–20 Eylül tarihleri arasında Laleş Tapınağı‟na giderek hacı olurlar. Eskiden kutsal topraklara girildiğinde ayakkabılar çıkarılırken günümüzde bu uygulama pek gerçekleştirilmiyor. Mabede ulaşmadan önce “Sırat Köprüsü” denilen bir köprüden geçilerek mabedin bulunduğu tepeye kadar çıkılır. Mabed‟in alınlığındaki “Ayet el Kürsü” Adeviye Tarikatı‟ndan kalmadır. Mabedin içinde akan su kutsaldır ve Kürtçe “Ava Spi” denilen “Beyaz Su” ya da “Zemzem Suyu” olarak geçer, ayrıca burada “Arafat” diye bir yerin olması, Mekke‟deki Merve ve Sefa‟ya karşılık gelen Cerime ve Birime, İslamiyet‟teki hac olgusunu hatırlatmaktadır. Kadınlar ve erkekler, nehir suyuyla yıkanarak arınırlar, burada da Hıristiyanlıktaki vaftizle bir benzerlik görülmektedir. Hacda gerçekleşen özel oturumlarda Yezidi topluluğunun sorunları tartışılıp tatlıya bağlanır. Küskünler barıştırılır. Melek Tavus‟un heykeli, saklandığı yerden çıkarılır; büyük bir gizlilik içerisinde Laleş Tapınağı‟na getirilip hacılara gösterilir. Yezidiler, hac esnasında din büyüklerinin mezarlarının başında mum yakıp dua eder ve şefaat dilerler. Burada bir çok ritüel gerçekleştirilir. Layard tanık olduğu ritüelleri şu şekilde aktarmaktadır: “…Herkes bu kutsal vadiye girmeden önce hem kendilerini hem elbiselerini akarsuda yıkıyordu. Böylece şölen için saf ve temiz bir hale geliyordu. Doğu‟da daha önce bu kadar temizliği hiç görmemiştim. Hepsinin giysileri beyaz ve lekesizdi. Öğleden akşama kadar şeyh ve benim önümde oynadılar. Arap “debke” ve Kürt “tiçopesine” benzer danslardı bunlar. Çeşmenin önündeki açık yere toplanabilen tüm gençler dansa katıldılar. Diğerleri koro halinde şarkılar söylediler…
1-Yezidiler
…Alacakaranlık kaybolmaya başlarken, fakirler ya da vücutlarına sıkı sıkıya sarılmış, kötü kumaştan kahverengi kumaşları içinde, siyah sarıklar giymiş daha aşağı rütbedeki papazlar türbeden dışarı çıktılar. Her biri bir elinde kandil, öteki elinde pamuk fitil tomarı ve yağ çömleği taşıyordu. Avludaki duvar içindeki oyuklara lambaları yerleştirip, fitil ve yağını koyup yaktılar. Binaların çevresini dolaşarak her yere, kayaların üzerine ve hatta ağaç kovuklarına bile bu lambalardan koydular. Ormanın karanlıklarının içinde dağın kapkara yüzünde yıldızlar parlamaya başladı . Papazlar kalabalığın içinde bu lambalarla geçerken, kadın ve erkekler de sağ ellerini ateşten geçirip, onu kutsal ateşle temizlenmiş elleri ile sağ kaşlarına sürdükten sonra saygıyla dudaklarına götürüyorlardı. Kucağında çocuk taşıyanlar adete uygun şekilde çocukları yağla kutsuyor, diğerleri de aleve yetişecek kadar talihli olmayanların dokunabilmeleri için ellerini uzatıyorlardı.
Bu adak lambalarını hacılar ya da hastalık veya tehlike durumlarında Şeyh Adi‟ye şifa için gelen kimseler getirmişti. Türbeyi bekleyen bekçilerin ve lambaları yakan papazların geçimini sürdürmeleri için yıllık bir miktar para veriliyordu. Stoklar elverdiği kadar her akşam yakılıyorlardı. Gündüz gözüyle bakıldığında duvarların islerden karardığı görülüyordu. Yezidilerin bu kararan taşları içtenlikle öptüklerine tanık oldum. Bir gezgin sabahleyin yalnızca bu izleri görseydi bu dinsel törenler boyunca vadide zift veya neft yakıldığını zannederdi. Ama bunların her ikisi de pis sayıldığı için susam yağı veya diğer bitki yağları yakılıyordu sadece…
…Gece ilerlerken toplananlar –ki beş bin insan vardı- ormandan buraya gelirken yanlarında getirdikleri meşaleleri yaktılar. Muhteşem, büyülü bir görüntü kapladı her yanı. Meşalelerin kızıllığı altında, oradan oraya koşuşturan erkekler, evlerin çatısında çocuklarıyla oturan kadınlar, satacağı mallara fiyat koyan satıcıların başlarına birikmiş avludaki kalabalık ancak seçiliyordu. Binlerce ışık çeşmede, akarsuda ve ağaçların yeşilliklerinin üzerine yansıyor, uzaklarda dans ediyordu. Ben bu olağanüstü sahneyi izlerken, birden uğultular kesildi. Vadiden, hüzünlü, vakur bir hava yükseldi. Uzak bir yerin katedralinde uzun yıllar önce dinlediğim bir ilahiye benziyordu sanki. Müzik öylesine dokunaklı ve güzeldi ki daha önce Doğu‟da hiç böyle bir şey dinlememiştim. Kadın ve erkek sesleri birçok flütten çıkan yumuşak melodilere karışıp dört bir yana yayılıyordu. Müzik belli aralıklarla tef ve zil şakırtıları ile bölünüyor, mezarın dışında olanlar melodiye katılıyorlardı. Tefler aynı anda çalıyor, şeyhler şarkıya başladığında aynı şekilde susuyordu. Zaman geçtikçe daha çok araya giriyorlardı. İlahi gittikçe hızlanarak, canlı bir melodiye dönüştü ve seslerin arasında kayboldu. Tefler artık bütün gücüyle çalınıyor, flütten çıkan hızlı nota sağanağı ile karışıp şakırdıyordu. Sesler en yüksek tizliğe ulaşmıştı; kadınlar çektikleri tilililerle kayaları çınlatırken, dışarıdaki erkekler de katıldılar haykırışa. Tüm coşkuyu ortaya çıkaran müzisyenler çalgılarını fırlattılar havaya ve bitmiş bir halde yere yığılana kadar eğilip büküldüler…” . 
Yukarıdaki bilgilerden de anlaşıldığı gibi, Yezidiler hac dönemini çeşitli ritüellerle kutlamaktadırlar .
  • Bu çalışmanın tüm hakları Laleş Uslu adlı kişiye aittir…

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...