07 Mart 2015

SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA BEŞİNCİ BÖLÜM



SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA 
BEŞİNCİ BÖLÜM
BİR KOLTUK 4,7 MİLYON DOLAR 
Parayı verenin lehinde yasal değişikliklerin ve kararların çıkmasını sağlamak. Bu işi yaparken de, karar vericilerle, para vericileri buluşturmak. Yani bizim dilimizdeki özgün deyimiyle, "iş bitiricilik" demek yerine Amerikanca terimler kullanıp da, "Lobi Şirketi" demenin bir nedeni olmalıdır. İşte Charles Lewis de ABD halkı adına bu nedeni arıyor; "Lobicilerin parlamento işlerinde yürüttükleri ticaretin ne denli yoğun ve o denli de getirici olduğunu merak edenler bu sayıları anımsamalıdırlar," dedikten sonra ekliyor: "Bağış yapanlar, büyükler de siyasi oyunu içerden oynuyorlar. CPP (Center for Responsive Politicsj'e göre 1996'da senatoda bir koltuk elde etmenin ortalama bedeli 4,7 milyon dolar ve temsilciler meclisinde bir üyelik kazanmanın ortalama bedeliyse 674.000 dolardır. Bu paraları arka bahçedeki mangal partilerinde toplayamazsınız. (..) siyasi kampanyalar kaçınılmaz olarak, derin cepli bağışçılara, şirketlere, sendikalara ve federal devlet dairelerinde görülen işlere bağlıdır." Bu çok ama çok ayrıcalıklı bir oyundur ve para yalnızca (parlamentoya) girişi sağlamakla kalmaz, orada yapılacak işleri de satın alır. Çünkü Amerikan usulü demokrasi parasız olmaz. Ne kadar para, o kadar demokrasi! Partilere, adaylara, komisyon üyelerine para verme işini, demokrasi işleyişine uydurmak için kurulan PAC (Political Action Committee / Siyasal Eylem Komitesi)'larla ilgili bir kısıtlama vardı. Devletle iş yapan şirketlerin ve kurumların, sendikaların PAC kurma hakları yoktu. Ne ki, devletle iş yapmayan şirket de yok gibiydi. Şirketler ve sendikalar bastırınca, yasada değişiklik yapıldı. Böylece 'demokratik' para kanalı da açılmış oldu. Araştırmacı gazeteci Ronald Kessler bir tür para kanalı olan PAC'lerin sayıları ve bağışları üstüne şu özet bilgiyi veriyor: "1974'de 608 PAC vardı. 1994'de bu sayı, 3.954'e ulaştı. Bunlardan 1.660'ını şirketler, 333'ünü işçi kuruluşları, 1.169'unu ticaret odaları ve öteki özel çıkar grupları kurmuştur. 1994'de Temsilciler Meclisi ve senato seçimlerinde 724 milyon dolar yatırılmıştır. Bunun üçte biri PAC örgütlerinden gelmiştir. 1990'dan (1997'e) PAC örgütleri, adaylara 427 milyon dolar vermiştir."[292] İşin içinde, seçim dönemiyle ilgili komite kanallarının yanında daha ilginç kanallar da bulunmaktadır. ABD kongre binasının girişindeki güvenlik masasından bavullar dolusu nakit dolarlarla geçenlere sorulduğunda alınan yanıt son derece yalındır: "(Siyasal) kampanya bağışları." 292 Ne ki, yasalarda gerekli değişikliklerin, çıkarlara uygun yapılması İçin bazen para yetmez. Türkiye'de, Amerika'dan alınma “siyasal etik" yasaları hazırlayanların dikkatini çekecek yöntemler de var.[293] Bir devletin başka bir devlete savaş açarken halkın desteğini almak üzere başvurabileceği göz boyama eylemine geçmeden önce bir an İçin Türkiye'ye dönüp, 1988 yılından ilginç bir olayı anımsayalım. 1988 yılı ANAP kongresinde kürsüde konuşmakta olan Başbakan Turgut Özal'a kürsünün karşısından bir iki el ateş edilir. Eli silahlı Kartal Demirağ yakalanır. Bundan sonrası 1999 yılında yayınlanan "Kırmızı Koltuklar" kitabında daha ilginç bir anıya dönüşür, Yazılanlara göre, aslında Özal vurulmamıştır, kürsünün altına doğru eğildiğinde, kürsüden düşen su bardağının kırılmasıyla eli kesilmişin Özal'ın eli kolu sarılır ve daha sonra televizyon ekranından halka seslenir. Kitabın yazarı Orhan Tokatlı'ya bunları anlatan zamanın ANAP'lı Ankara Belediye Başkanı Mehmet Altınsoy, olayın giderek bir kurmacaya dönüştüğünü ayrıntılarıyla eklemekten de geri kalmaz.[294] Yazılanlardaki gerçeklik payı tartışılabilir ama, ABD'de yazılanlar gerçektir. İki yıl sonra, Özal Cumhurbaşkanı'dır. ABD yönetimi ve arkasındaki tüccarlar da Irak'a savaş açma kararı vermek üzeredir ama, kamuoyu beklenen düzeyin altındadır. 10 Ekim 1990'da ABD senatosunun komisyonu karşısına 15 yaşlarında Nayirah (Neyire) adlı bir genç kız tanık olarak çıkarılır. Neyire, Kuveyt'teki bir hastanede gönüllü olarak çalışmaktayken, hastaneye giren Irak askerlerinin inkubatörlerdeki 15 bebeği alıp, soğuk tabana bırakarak, ölmeye bıraktıklarına tanık olduğunu gözyaşları içinde anlatır. Televizyonlarından Neyire'yi izleyen Amerikan halkı da gözyaşlarını tutamaz ve işgalci Irak'a karşı savaş açılmasına destek verir. Bu arada, Kuveyt tanığı Neyire'nin ve ailesinin can güvenliği gerekçe gösterilerek soyadı açıklanmaz. ABD, saldırıya geçer ve Irak'ın güneyi ile kuzeyine el koyar. Senato tanığı Neyire'nin kimliği de daha sonra ortaya çıkar. Genç kızın hastaneyle bir ilgisi yoktur ve kendisi Kuveyt elçisinin kızıdır. Olan biten bir kurgudan, bir göz boyama eyleminden başka bir şey değildir. Kızın tanıklığını ve yayın kampanyasını örgütleyen "halkla ilişkiler" şirketi "Hill & Knowlton, Inc."dir. Bu şirket, ABD'de oluşturulan "Citizens for a Free Kuwait" (Özgür Kuveyt için Yurttaşlar) adlı örgüt tarafından kiralanmıştır. Hill & Knowlton, Amerika'nın en pahalı ve en büyük "loby" şirketidir. Moon tarikatı ve U.S. Catholic Conference'in anti-kürtaj kampanyaları gibi önemli işleri başarmıştır. Bu başarısının temelinde şirket sahiplerinin CIA'de 293 Ronald Kessler, İnside Congress. s. 101 m ıbıd.s.97 294 Orhan Tokatlı, Kırmızı Plakalar -Türkiye'nin özallı Yılları, önsöz; Emin Çölaşan,"Çok önemli konu!" Hürriyet, 17 Temmuz 1999.; "İşte Türkiye'yi konuşturan yazar" Hürriyet, 18 Temmuz 1999.arkadaş ilişkileri bulunduğu ileri sürülmektedir.[295] Hill & Knowlton Inc. ile Türkiye arasında özel bir ilişki kurulmuştu. Şirket, T.C. devletiyle ABD'deki "loby" işleri için yıllığı 1,2 milyon dolarlık bir sözleşme yapmıştı. Aslına bakılırsa, Turgut Özal’ın "benim memurum işini bilir" açıklaması bir ahlaksal derinliği değil, küresel düzeni açıklamaktaydı. Özal'ın demek istediği, örnek alınan ABD'de işlemekte olan ve dilimizde "lobicilik" denilen "lobying" (aracılık) düzeninin bürokrasiyi kıracağı, işleri hızlandıracağıydı. Devlet kurumlarında ve mecliste karar alma düzenini, ilişkileri elbette memurlar iyi bilmektedir. Öyleyse önemli olan memurların da içinde yer alacağı, yasal para akışını da güvence altına alan bir düzen kurulması ve emeğin karşılığının yasal düzen içinde "şeffafça" ödenmesidir. Çünkü her işte olduğu gibi, örnek alması düzen öykünülen ABD'de böyle kurulmuştur. "Kongreyi Satın Alma" adlı kitaba önsöz yazan Kevin Phillips, bu konuda önemli bir saptama yapıyor ve Washington'da lobici ya da lobicilik çevresinde yer alan insan sayısının II. Dünya Savaşı sonrasında birkaç bin iken, 1990'larda 91.000'e, ABD Kongresi'nde çalışan sayısının ise 2.500'den 20.000'e yükseldiğini, belirtiyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Akev ve Kongre memurlarının % 60'ı "lobici" şirketlerde çalışmaktadır. Kevin Phillips'e göre ABD'nin federal başkenti "Washington dev bir yönlendirme-esnaflığı merkezidir ve başkanın satın alınması bu kentte oynanan en önde gelen oyundur."[296] ABD'yi taklit etmeyi hüner sayan bir devlet yöneticisinin ya da yakınlarının, ya da memurların, işadamlarının ABD'yi kopya etmelerinden daha doğal bir durum olamayacağı gibi, bu "modern" düzen içinde "profesyonelce" yer almalarının "yolsuzluk" ile bir ilişkisi de olamazdı. Türkiye'ye böylesine ilginç yeni değerler kazandırılmaktadır. Bu değerleri ilk kapan kesim de "media" olmuştur. Ama, yeni değerler salt parayla kazanılmıyor. ABD'de karar mekanizmalarını etkilemenin daha derin ve ilginç yolları da var. 

HER DURUMDA SEKS 
Anımsanacaktır; TBMM'de TRT adına çekim yapan, bir bayan görevlinin ayak topuklarına dek inen bol kesimli eteğiyle ayakkabısı arasında kalan, birkaç santimlik ayak bileği görüntüsünden rahatsızlık duyan bir milletvekilinin bayan görevlinin çorap giymeyerek adaba uygun davranmadığını ileri sürüp, onun salondan 295 Johan Carlisle, "Public Relationship: Hill & Knowlton, Robert Gray, and the CIA" caq, Spring 1993, Number: 44, s. 19. 296 Charles Levvis, The Buying of The President, s.5 çıkarılmasını sağlamıştı. Ne yazık ki, bayan görevlilerin pantolon giymelerinden ya da, ayak bileklerini göstermelerinden derin bir ahlaki rahatsızlığa kapılanlar, yabancı devletin örgütlerinin görevlendirdiği kişilerden "siyasal etik" tavsiyeleri almakta sakınca görmemişlerdir. Ne ki, yabancıların parlamentolarında demokrasi dolaylı yoldan parayla satın alınmakla kalmıyordu. Paraya tamah etmeyen "siyasal etik"(!) sahibi kongre üyeleri de bulunabiliyordu. Charles Lewis, lobicilik işlerinde salt paranın konuştuğunu söylemekle yetiniyor. Oysa paranın yetmediği durumlarda başka tür lobicilik silahları da işe yarıyordu. Hem de parlamentoda, hem de "siyasal etiği" hiçe sayarak. Örnek mi? İşte birkaç tane: Tarım şirketleri adına aracılık yapan Paula Parkinson, Kongre üyelerinden sekizi ile cinsel ilişkiye girdiğini açıklamış. Durum, sarışın bayanın üç Cumhuriyetçi üye ile bir golf partisi için Florida'ya gitmesinin ardından ortaya çıkmış. 3 kongre üyesi ve Paula aynı kulübeyi paylaşmışlar. Evli üyelerden Tom Evans, Parkinson'la birkaç aydır birlikte olduğunu; Dan Quayle ise, lobici William Hecht ile aynı odada kaldığını açıklamış. Buraya dek olanlar, herkesin "siyasal etiği" kendisini ilgilendirir, diye geçilebilirdi. Ne ki, senatörler daha sonra Paula Parkinson'un karşı çıktığı tarım sigortası yasası aleyhinde oy kullanarak, ona yardımcı olmuşlar. İş bununla da kalmamış; sarışın Paula Parkinson, erotik erkek dergisine poz vermiş. ABD Kongresi'nden "siyasal etik" yardımı alanlara iki ilginç örnek öykü durumu daha da renklendiriyor. Rita Jenrette, ABD Temsilciler Meclisi üyesi olan kocasıyla "Capitol Hill" merdivenlerinde cinsel ilişkiye girmiş. Temsilci Charles Wilson, sevgilisi, eski dünya güzeli Annelise Ilschenko'nun askeri uçağa alınmasında ısrar etmiş. Bu isteği karşılanmayınca da, savunma tahsisatının kesilmesi için yasa önerisi vermiş. [297] Bu öykülere, borsayla ilgili ipucu bilgilerini (tiyöleri), yüksek bahşişleri ve benzerlerini eklemek olası. Ne ki, dünyanın üçüncü ülkelerine ahlak ve demokrasi dersi verenlere aracı olanların bu tür ayrıntılara gereksinmeleri yoktur. Ne de olsa onlar, bu tür gerçekleri yerinde, kaynağından öğrenme olanağına sıkça kavuşmuşlardır. İşin özü, bu yerli "partner"lerin "sivil" adlarla önümüze koydukları dolarlı ve eurolu projeler, böyle bir "Anglosakson dernokrasii" yutturmacasıdır. Üstelik ABD'den ses veren örgüt ve kişiler, hiç de öyle "solcu" ya da "anti-Amerikan" falan değildir. Lewis'in örgütü, muhafazakâr olarak da bilinir. Peki ama dertleri ne bu adamların? Yanıt oldukça açıktır. ABD'de seçim demokrasisi giderek çökmektedir. Son başkanlık 297 "Roll Cali, Washington Post, June 5,1986, C1"den aktaran Ronald Kessler.lnside Congress, s. 108-109 seçimlerinde, onca şaşalı göz boyama kampanyalarına, milyonlarca dolarlık harcamalara karşın, oy verenlerin oranı % 60'ı geçmemiştir. Üstelik oy verme işlemlerinde yolsuzluklar da cabası. Sağduyulu ABD'liler bu gelişmeler karşısında panik içindedirler. Eyalet devletlerinden, Washington'dan (Federal devlet merkezinden) daha bağımsız olmayı isteyen kampanyalar sürdürülmektedir. Demokrasinin yapımcısı ABD'de durum buysa, ülkemizdeki, yabancı sevdalısı, öykünmecilere, yüzlerce yılın koloni suçlularından, pek yakın geçmişin insan hakları ihmalcilerinden, "siyasal etik" dersi alanlara, şu sözler yeterli yanıtı oluşturacaktır: "Halk için oluşturulmuş devletin yönetimi, patronların ve onların memurlarının, özel çıkarlarına hizmet edenlerin eline geçti. Demokratik kurumların üstünde gözle görülmeyen bir imparatorluk kuruldu."[298] ABD eski başkanlarından Woodrow Wilson'un bu sözlerini, bir yabancı devlet adamının yurdumuza gelip oramızı buramızı kurcalamasını, büyük kurtarıcı olarak sunulmasını, "tarihsel bir dönüm noktası" olarak niteleyecek denli "yeni değer" sevdalısı ARI' Dernekçileri dönüp dönüp okusalar yeridir Elbette Anglo-sakson demokrasisi hayranı hakimler de okumalıdırlar! O kadar milyon dolarla ve çıkar ağlarıyla örülmüş demokrasiyi örnek alıp, kendi ülkelerinin parlamentosunu "siyasi etik"e uydurmaya çalışanlar bilmelidirler ki, bizim vekillerimiz onların örnek adamlarının yanında zemzemle yıkanmış denli temiz kalırlar. Bu temiz kalma sürecinin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Çünkü, "project democracy" kapsamında IRI ve NDI ile ortak yürütülen "siyasi etik" ve "partilerin yeniden yapılanması" projelerine göre Türkiye'deki partiler de kişi ve kuruluşlardan açıkça para yardımı alabilecekler. Tek koşul ise, bu paraların belgeli ve kayıtlı olması. Yani tıpkı ABD'nde olduğu gibi.[299] Türkiye, "globalleşme" sevdası uğruna, zaten yalpalayıp duran para piyasasını her soydan ve boydan Batılı bankerlere, piyasa vurguncularına açmasının cezasını çekmeye başladı. [300] Cumhuriyet tarihinde görülmedik oranda büyük bir bunalım yaşanıyor. "Project dcmocracy" misyoneri yerli "siviller," Türkiye'de rejimin çöktüğünü öne sürerlerken, yerel ne varsa, Cumhuriyet devleti döneminde oluşturulmuş ne denli kurum bulunuyorsa yerle bir edilmesini, tek bir ses ve tek bir yürek olarak istemeye başladılar. 298 299 ABD partilere ve adaylara yardım yasası: Federal Devlet seçimlerinde adaylara 200 doların üzerinde katkıda bulunanların adları, adresleri, işleri, çalıştıkların şirketlerin adı, mesleği açıkça kaydedilecektir. 1996 seçimlerinde katkıda bulunanların %7'sinin işlerinin belirtilmediği ve geri kalanların bilgilerinin de eksik bırakıldığı saptanmıştır. 300 Dr. Sedat Özkol'un küresellik için özgün tanımlamasıdır. 'Yeni değerler' diyerek bize satmaya çalıştıkları örtülü işgal kurumlaşmasının dibinde her zaman kirli bir geçmiş bulunduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Yaygın kanıya göre ABD yandaş ülkelerde hep sağcı örgüt ya da partiler üstüne çalışır. Bu son derece yanlıştır. Çünkü zaten kendisine yandaş olanlarla işleri yürütmek için çok sıkı çalışmaya gerek yoktur. Önemli olan ABD'nin çıkarlarına karşı tehdit oluşturabilecek örgüt ya da siyasal partilerdir. Örneğin ülke bağımsızlığını programının ana ilkesi yapmış ve bu ilkeyi tarihsel görevlerinden alan bir parti herhangi bir örgütten daha tehlikelidir. Türkiye'de de bu tür partilerin hizipleşmekten kurtulamamalarının temel nedenini bireysel hırslarda aramak kolaycılık olmaz mı? Bu noktada durarak ClA'nın Güney ve Orta Amerika operasyonlarında önemli görevler üstlenmiş olan Philip Agee'den yeni değerlerin örtülü yanını okuyalım: "Her türlü operasyonda çalıştım: Komünist Parti üyelerinin kazanılması, içişleri Bakanlığı ve polisle ilişki kurulması, telefon hatlarına girilmesi, belge sahtekârlığı ve öteki tür propaganda, Sovyet, Küba ve öteki düşman diplomatik misyonlara sızmak..."[301] Bu çalışma pek sıradan görünebilir, ama işin daha da derinliğine inmek gerekiyor. Philip Agee'den okumayı sürdürelim: "Ancak işin bir başka yönü daha vardı, işim tümüyle bulunduğum ülkelerin yaşamına girmekti. Onları içten ve dıştan biliyor ve uyumadığım her saati toplanan bilgileri birleştirerek ve elde ettiğim sonuçlarla olayları yönlendirerek geçiyordum."[302] 'Yeni değerler' dediklerinin altında yatan da, 'project democracy' operasyonunda yapılanlar da bilgilenecek raporları elde etmek, olayları yönlendirmek ve ülkelerin içişlerini çıkarlar göre karıştırmaktan ibarettir. ABD içinde seksten para dağıtımına uzanan işlemlerin de amacı budur. 301 Philip Agee, On The Run, s.14. 302 a.g.e, s. 15 

SOROS'UN İKİ İLGİNÇ GÜNÜ SINIR TANIMAYAN "AÇIK TOPLUM"CULAR "
Kurtuluş Savaşı benzetmesi düşman olmadığı için enteresan! Bu bir Kurtuluş Savaşı ise bir de kurtarıcı lazım O da bir kelime oyunuyla. Mustafa Kemal Derviş mi?.." Nilüfer Göle, Aktüel, 26 Nisan 2001[303] Mart 2001'de, Soros'un adamları Kemal Derviş'le görüşünce Türkiye medyasından ses çıkmaması şaşırtıcı değildi. Çünkü yenidünya düzeninin 'hık' deyicilerinin yanı sıra, "faiz haramdır," "kahrolsun sermaye," "kahrolsun emperyalizm" diyenler de artık sivilleşmişlerdir. "Sivil" toplumcuların Soros-severliklerini bir yana bırakıp, 1999 yılına dönelim ve dünyada "mega speculator" olarak tanınan George'un İstanbul'da geçirdiği iki günü anımsayalım. 20 Haziran 1999'da Sabancıların konuğu olan G. Soros, işadamlarıyla toplandıktan sonra, Güler Sabancının eşliğinde Halas adlı yata çıkmış ve TÜSİAD başkanı E. Yücaoğlu ve eski başkan Halis Komili ile denize açılmıştı. Soros ile yakın görüşenlerden İshak Alaton, eşinin KEDV[304] adlı örgütüne parasal destek aramış ve Soros da, onu Budapeşte'ye çağırmıştı Soros, "Sabancı Center" - neden Türkçe olarak, Sabancı Merkezi değilse- adlı yerde konferans vermişti. Konferansa, iş dünyasının ünlüleriyle devlet hazinesini yönetmiş eski bürokratlar, banka yöneticileri büyük ilgi göstermişti. Soros, "Open Society" 303 Nilüfer Göle, CHP eski milletvekili Turgut Göle'nin kızı ve özallı yılların ünlü bakanlarından Ali Bozer'in yeğenidir. Ankara kolejinde, ODTÜ (1970-1974)'de, Ağa Han bursuyla Ecoles des Hautes Etudes Suinces Sociales (1976-1985)'de okudu. İlk eşi Fransız'dan boşandıktan sonra 1987 yılında Kemal Dervişin yakın arkadaşı, liberallerden, zamanın Bilgi Üniversitesi rektörü, Liberal Düşünce Topluluğu danışmanlarından Asaf Savaş Akat ile evlendi. Boğaziçi üniversitesinde öğretim üyeliği yaptıktan sonra 2000 yılında Paris'e döndü, Hindicin toplumsal araştırmalarına başladı. Nilüfer Göle Akat, TOSAV danışmanlarından Prof. Celal Göle'nin kardeşidir. Kemal Derviş 2001 yılında Türkiye'ye bakan oldu; bazı geceler Akat'ların evinde kendisi için hazır tutulan odada konuk oldu. C.A.Kalyoncu, Saklı Hayatlar / zaman kitap, s.228-231 ve Sefa Kaplan, Kemal Derviş- Bir "Kurtarıcı" Öyküsü, Bölüm: Prof. Asaf Savaş Akat- Bilgi Üniversitesi, Kemal 'Gelmem' Diyebilecek Bir insan Değil,"s. 110-117. 304 Groots örgütüne bağlıdır. projesini, hani şu Türkiye'de vakıflarla uzun süredir yaşama geçirilmeye çalışılan "açık toplum" adı verilen yönlendirme işini anlatmıştı. Soros ayrıca, Türkiye'nin AB'ye girebilmesi için Balkanlarda yeni bir oluşumun içinde olması gerektiğini belirtmişti. Bununla da yetinmemiş, ABD'yi dünya polisi olmakla, IMF'yi basiretsizlikle suçlamış ve Türkiye'ye sıkı bir akıl vermişti: "Sosyal devlet derseniz, ekonominiz yıkılır. (..) Kürt sorununu çözmelisiniz!" Soros, ne önemli ve ne büyük bir adam olduğunu bildirircesine, NATO Genel sekreteri ile görüştüğünü belirtip, 'faizlerin düşürülmesini' önermiştir. Önermekle kalmamış, "IMF ile T.C devleti arasında görüşmelerin sürdüğü" bilgisini de eklemişti. Soros, deneyimli bir devlet adamı rolündedir bunları söylerken. Nasıl olmasın? Hiçbir ülkede bu denli saygınlık kazanmamıştır. Türkiye'nin önde gelen hazine yöneticileri, merkez bankası bürokratları, anlı şanlı işadamları, profesörleri, kendisini ilgiyle dinlemektedirler. Açıklamalarına bakılırsa Soros, sanki IMF'nin de üstündedir. Hem IMF'yi suçlar görünüyor, hem de IMF'nin kendi önerilerini karara bağladığını ima ediyor. Ulusal paraları devirmesiyle ünlenen Soros'a, bu denli sevgi gösterme özgürlüğü, onu beğenenlerin bileceği iştir. Ama Soros, Türkiye'deki para politikasına değinince heyecan da artmış olmalı. Nasıl artmasın ki?! Karşılarındaki adamın ve dostlarının, içerden bilgilerle, para ve altın borsalarını dalgalandırma hünerleri vardır. Bizim seçkinler, Soros ve bağlantılılarının piyasalarda oynadığı oyunlara. Batı dünyasında "hit and run capitalism" yani "vur ve kaç kapitalizmi" denildiğini bilmiyor da olamazlar. Aksini düşünmek, globalleşme düşkünlerini küçümsemek, onları dünyadan habersiz sanmak olur. Üstelik Soros'un şirketleri aracılığıyla, Türkiye'de çoktan işbaşı yaptığını, Tuborg'un, İhlas Holding ve İhlas Finans, Türk Petrol ve daha birçok şirketin hisselerine sahip olduğunu, öncelikle onu dinlemekte olanlar bilmiyor olamazlar. Kimin neyi ne denli bildiği ve Soros'u kimin "dahi banker" manşeti yaptığı, ayrı bir konu olmakla birlikte, her şeyin de bir ilki vardır. Soros ile eğitim işbirliği yapma ilki, Sabancı Üniversitesi'ne nasip olur. Soros, Orta Avrupa Üniversitesi ile Sabancı Üniversitesi arasındaki işbirliği girişiminin mütevelli heyeti başkanlığına getirilir. Orta Avrupa Üniversitesi, George Soros'un "açık toplum" misyonuna uygun elemanlar yetiştirmek üzere, 1989’da Yugoslavya’nın Adriyatik kıyısındaki tarihsel kent Dubrovnik'te oluşturulan Inter-University Centre adlı örgütün öncülüğünde, George Soros'un, Peter Hanâk, Miklös Vdsârhelyi, William NewtonSmith, Istvân Teplân, Endre Bojtâr ve György Litvân ile yaptığı toplantıda alınan kararla kurulur. 1991'de Prag'da 100 öğrencisiyle işlemeye başlayan üniversitenin 40 ülkeden 829 öğrencisi ve Budapeşte ile Varşova'da şubeleri bulunmaktadır. Üniversitenin son konseyinde yer alan ünlüler, öğrencisi az fakat etkisi büyük, "açık toplum" üniversitesine verilen değeri göstermektedir. Büyükelçi Donald M. Bilinken, Georges de Menil, Yehuda Elkana, Albert Fuss, Roger Hazewinkel, Ton Lantos, Kati Marton, Peter Edwin Mroz, Peter Nadosy, Matthew Nimetz, Liz Robbins, John Edwin Mroz ve John Brademas. Bunların içinden J.E. Mroz'u tanıyoruz. Kendisi "East West Institute" kurucusu ve başkanı. Türkiye'de Doğu-Batı Enstitüsü (East West Inst.) olarak adlandırılan bu örgüt, anımsanacaktır ki, Moskova "project democracy" operasyonunda önemli rol oynamıştır. Yine anımsanacaktır ki, Mroz, TESEV ve ARI adlı kuruluşlara sık sık konuk olmuştu. Büyükelçi Matthew Nimetz ise "influent" ustalarındandır ve CFR yöneticisidir. 1966'da Başkan Lyndon Johnson'un ekibinde işbaşı yapan Nimetz, daha sonraları Dışişleri Müsteşarlığı, Clinton'un Makedonya-Yunan özel danışmanlığı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'ın özel danışmanı Cyrus Vance'in yardımcılığı, daha sonra Vance'in yerine, Annan'ın Makedonya-Yunanistan özel temsilciliği (1997) görevlerinde bulunmuştu. Son olarak da Güneydoğu Avrupa (Balkanlar) Demokrasi ve Uzlaşma Merkezi (CDRSEE/ Center for Democracy and Reconcilation South East Europe) yöneticiliğini yapan Nimetz, CFR'nin 26 Şubat 1997'de zamanın Devlet Bakanı Abdullah Gül'ün katıldığı "Refah Partisi ve Türkiye Dış Siyaseti" yuvarlak masa toplantısını yönetmiştir.[305 / 306] Soros'un üniversitesinin konseyinde yer alan en tanıdık kişi, NED'in Ocak 2001'e dek başkanlığını yapmış olan Yunan kliği şefi, Onassis Vakfı başkanı, Türkiye'ye ambargo uygulanmasını sağlamış olan ve 2001'de Kemal Derviş'in Türkiye'de göreve getirilişinin hemen ardından, TESEV yönetimince, İstanbul'a getirilerek, Yunanistan'ın ve A.B'nin Kıbrıs tezlerini savunma olanağı verilen John Brademas. Brademas, Yunan Lobisi'nin has adamlarındandır. ABD Kongre (1959-1981) üyesiydi. 1975'de Türkiye'ye ambargo uygulanmasını sağlayan en etkin adamdır.[307] ABD kongre üyesi Jöhn Brademas. 1993'den başlayarak 9 yıl boyunca "project democracy" operasyonunun para kaynağı NED'in yönetim kurulu başkanlığını yaptı. New York Üniversitesi Başkanlığı (1981-1992) da yapan John Brademas, Clinton'a yakınlığıyla da biliniyordu ve Başkanın Sanat ve Humaniterite Komitesi yönetim 305 Bu toplantı ve CFR için bkz. Ekler-CFR 306 CDRSEE yönetiminde Türkiye'den Osman Kavala bulunmaktadır. CDRSEE destekçileri arasımda CocaCola Hellenic Bottling Comp.(George David) ile Stacey Polites, Alex Spanos ve US - Greek (ABD-Yunan) İş Konseyi bulunmaktadır. 307 John Brademas için bkz. Blm:TESEV kurulu başkanlığını yürütmüştü. Milliyet'te Sami Kohen, onunla ilgili bu bilgileri verirken, "eski düşman yeni dost" diyerek Türkiye medyasının ve entelektüel ortamının duygularına 'tercüman' oldu.[308] John Brademas aynı zamanda, Texaco Enerji yöneticisi olarak CFR üyesi ve Sovyet muhaliflerinin Selanik'teki Demokrasi ve Barış Merkezi kurucu direktörüdür. Onassis Vakfı'nca parası sağlanan Helen Mirasını Koruma Cemiyeti (New York Üniversitesi) yönetim kurulu üyeliği görevini Türkiye'ye iletmeyen medyacıların bir bilmediği olmalı. NED'in ve TESEV'in operasyonlarını tam sayfa tanıtan, onların birer psikolojik savaş propagandacısı ustalığıyla anlattıklarını, yarısı yalan sözlerini Türkiye'ye yayma görevini yerine getiren röportajlardan biri daha yayınlanıyor. Cumhuriyet gazetesindeki röportajda NED'in adamlarının özgeçmişleriyle ilgili bazı bilgiler bulunmuyor. Tıpkı, Nelson Ledsky'nin CIA görevlisi olduğunun unutulması gibi... 14 Nisan 2001 tarihli Cumhuriyet'e konuk olan Brademas'in Türkiye'ye uygulattığı ambargo işlerinin demokrasi gereği olduğunu açıklamasına olanak tanınıyordu.[309] Ambargocu John Brademas, kendisine "Siz siyasi yaşamınız boyunca her zaman demokrasiye bağlılığınızı her fırsatta eylemlerinizle ortaya koymaya çalıştınız." diyerek sunuluyordu. Bu açıklamalara göre Brademas, ambargoyu hukuka saygılı olduğu için istemiş olmalıydı. Tam sayfa yapılan söyleşide Brademas, Kıbrıs'ta soykırıma uzanan katliamlardan söz etmiyordu. Buna gerek de yoktu. Çünkü Brademas sopa göstermeye gelmişti. Türkiye, iktisadi bunalımla köşeye sıkıştırılınca TESEV tarafından çağrılmıştı ve Türkiye'de "siyasal değişim" gerekliliğinden söz ediyordu. Ama asıl hedef kesinlikle Kıbrıs idi. Brademas, Kıbrıs'tan Türk kuvvetlerinin çekilmesini ve adanın NATO'ya bırakılmasını istiyordu. NATO demek elbette ABD demektir. Brademas ve benzerleri, propaganda yapmalarını sağlayacak olanakları kaçınmazlar ve bu tip propagandayı ulusalcı bir kitleye 308 Milliyet, 11 Nisan 2001 309 Kıbrıs'ın ABD için önemini daha sonraları, John Sitilides'in merkezi VVestern Policy Center'da Pentagon uzmanı Yb. Steve Williams şu sözlerle açıklayacaktır:" Doğu Akdeniz'deki Lojistik ve operasyonel destek hatlarının güvence altına alınması Türkiye'nin güneyindeki incirlik Hava Üssüne ve Türkiye'deki öteki noktalara girmeyi gerektirir. Planlamacılar bu amaçla kullanılacak Yunan adası Girit'teki Souda körfezinin değerini küçük görmemelidirler. Doğu Akdeniz'de en büyük yakıt ve cephane depoları ve aynı zamanda 6. Filo için doğal bekleme limanları Girit'te bulunmaktadır. Kıbrıs'taki Britanya hava üssü bölgesinde kuvvet bulundurulmalıdır. Irak'a yapılacak saldırı planlarında Birleşik Devletlerin temel yandaşı Britanya olduğuna göre, Britanya'nın görüşleri ve Doğu Akdeniz'deki benzerleri, Birleşik Devletler karar vericileri için önemli faktörlerdir. VVestern Policy Center 20 Ekim 2002ulaştırabilmek için can atarlar.[310] Ne yazık ki, bu tür kişilerle yapılan tek yanlı görüşmelerde ve konferanslarında Türkiye'nin Kıbrıs gibi özel konularını bilen kişiler bulundurulmaz. Brademas da bu boşluğu değerlendirmiş ve "Türkiye ve Türklerin şuna karar vermesi lazım: Biz demokratik bir ülke mi olacağız yoksa sürekli gerileyen, hep arkadan gelen bir devlet mi?" diyebilmiştir. Sabancıların eğitim alanında ortak girişim başlattıkları üniversite işte böylesine değerlidir.[311] Anlaşma, konferans ve ikili görüşmeleri, Sabancıların Atlı Köşk'ünde akşam yemeği, Cem Boyner, Burhan Karaçam ve Bülent Eczacıbaşı gibi ünlülerle 'Ulus 29' sosyete eğlence merkezinde geçirilen gece izler. Gündüz ve gece ile 21 Haziran sabahında, İ. Alaton, Vedat Alaton ve Türkiye'deki temsilci Philip Haas ile yapılan kahvaltının yararı da ayrı bir konu... Para piyasaların kurallarını koymak ve denetlemekle yükümlü Sermaye Piyasası Kurulu (SPK)'na, G. Soros'un "kartondan kaplan" demesi ve SPK'nın susması akıllarda kalacaktır. 2001 yılı para piyasası yıkımından sonra, tarihinin en büyük çöküşüyle karşılaşan Türkiye'ye, Washington'dan hükümet ortağı olan K. Derviş'in açık kalan telefon defterindeki "Soros" satırı da hep anımsanacaktır. Türkiye'nin ünlülerini, karşısına alıp, iktisat ve siyaset dersleri veren George Soros aslında kimdir? Nereden nereye gelmiştir? Dünya onu nasıl bilir? Bunu salt halkın değil, devlet yönetimine geçenlerin ve geçmeyi düşünenlerin de bilmesi gerekir. 

"HİT AND RUN CAPİTALİSM" VE GECİKTİRİLEN MAHKÛMİYET 
Deneyimli devlet adamı rolünde konuşan George Soros, hiçbir ülkede bu denli saygınlık kazanmamıştır herhalde. Türkiye'nin önde gelen yöneticileri, Merkez Bankası bürokratları, işadamları, profesörler, kendisini ilgiyle dinlemektedirler. Açıklamalarına bakılırsa, Soros sanki IMF'nin de üstündedir. Suçlar gibi göründüğü IMF'nin kendi önerilerini karara bağladığını da ima etmekten geri kalmamaktadır. İşin ilginç yanı da işte buradadır. Soros, arada bir IMF uygulamalarının yanlışlığından, dünya bankasının iktisadi düzene zarar verdiğinden söz etmekle kalmaz, ABD'nin dünya egemenliği girişiminin yanlışlığını da yineler. Oysa George Soros, ABD dış politikasını yönlendiren, bazı 310 Pazar Konuğu - "Eski ABD Temsilciler Meclisi Üyesi John Brademas, Türkiye'deki demokrasiyi değerlendirdi: Siyasi reforma ihtiyacınız var" Leyla Tavşanoğlu, Cumhuriyet 5 Nisan 2001 (Koyultmalar Cumhuriyet'e aittir.) "Soros'un İstanbul'daki şubesi Açık Toplum Bebek bürosu 2003 yılında Sabancı Üniversitesi ile ortak çalışmalara katıldı. 311 kaynaklara göre de yöneten CFR (Councill on Foreign Relations) örgütünü üyesidir. Soros, ABD siyasetine uygun olarak ülke pazarlarının sonuna dek açılmasını savunur. ABD'nin eski güvenlik yöneticileriyle kurulan örgütlerde yönetim kurulu üyesidir. Onun kuru sözden öteye geçmeyen sözde muhalif açıklamalarını "kapitalist Batı egemenliğinin çöküşüne kanıt olarak ileri sürmek, yanıltıcıdır. Bunu daha sonra göreceğiz. Şimdi İstanbul gününe dönelim. Ulusal para piyasalarını altüst etmekle ünlenen Soros'a, sevgi göstermek, 'sivil' olanların bileceği iştir. Ama Soros, Türkiye'nin para politikasına değinince, salonlardaki heyecan da artmış olmalı. Seçkinler, Soros ve bağlantılılarının piyasalarda oynadığı oyunlara, Batı dünyasında "hit and run capitalism (vur ve kaç kapitalizmi)" denildiğini bilmiyor olamazlardı. Aksini düşünmek, 'globalleşme' düşkünlerini küçümsemek, onları dünyadan habersiz sanmak olur. Soros'un şirketleri aracılığıyla, Türkiye'de çoktan işbaşı yaptığını, birçok şirketin hisselerine sahip olduğunu, öncelikle onu dinlemekte olanlar bilmiyor olamazlardı. Ünlülere, iktisat ve siyaset dersleri veren George Soros kimdir? Nereden nereye gelmiştir? Dünya onu nasıl bilir? Bunları salt halkın değil, devlet yönetimine geçenlerin ve geçmeyi düşünenlerin de bilmesi gerekir. Amerika'dan transfer edilen yeni tişörtlüler ve şortlular zaten biliyorlardır. Soros'un kimleri temsil ettiğini anlayabilmek için, birkaç operasyona göz gezdirmekte yarar var. 1993 Mart'ında, Soros'tan sızan habere göre, Çin, büyük miktarda altın alacaktır. Haber sızıntısını Altına hücum izler. Altın fiyatı % 20 yükselir. Bu arada, George Soros ve dostu Sir James Goldsmith'in ellerindeki altınları gizlice sattıkları ileri sürülür. Altına hücum edenler aklanmışlardır. Haziran 1993'de London Times Financial editörü A. Kaletsky, Soros'tan aldığı mektuptan söz eder. Soros, "Down with the D-Mark (Alman Markıyla yerin dibine)!" demekte ve ellerindeki Alman tahvillerini satıp, yerine Fransız tahvilleri alacaklarını bildirmektedir. Mark sallanır, Fransa'da tahvil yükselir. İşlem tamam, kazanç da kazançtır. Soros ve arkadaşlarının 1993 Fransa işlemleri 1980'lere dayanır. Societe Generale Bankasının özelleştirilmesi sırasında gerçekleştirdikleri oyunlarla çok iyi kazanırlar. Bankanın özelleştirme ihalesinden önce içerden bilgi aldıkları ileri sürülen Soros ve adamları, kazanmışlar ama, bu arada ihale de iptal edilmiştir. Paris Savcısı Marie-Christine Daubigney, 1987 yılında, George Soros, Fransa Maliye Bakanlığı görevlilerinden Jean-Charles Naouri, Bankacı Lübnanlı Samir Traboulsi ve Bankacı Jean-Pierre Peyraud ve Edmond Safra ile Robert Maxwell hakkında soruşturma açar. Soros, bu bilgi sızdırma sonucunda, $2.2 milyon $, Samir Traboulsi 3.5 million $ ve Maliye Bakanlığı görevlisi Charles Naouri de 289,200 $ kazanmışlardır, içerden bilgi sızdırarak vurgun yapmanın karşılığı 2 yıl hapis ya da en az 1,5 milyon dolar cezadır. Ne ki, Türkiye'de hızlı adalet işlemleri için düzeltmeler isteyen Batı Avrupa'da Hollanda, İngiltere, İsviçre, Lüksemburg'tan istenen bilgiler, 14 yıl gecikmeyle Kasım 2002'de gelir. Savcı, dosyayı rafa kaldırmamıştır ama, hapis cezası isteme olanağı da kalmamıştır. Sanıklar hakkında para cezası istemiyle dava açılır. Ne ki, bu arada, Safra ve Maxwell dünyadan ayrılmışlardır ve Artık onların tanıklığı olanak dışıdır.[312] Mahkeme, 20 Aralık 2002'de Soros'un el altından bilgi sızdırma yoluyla piyasada hile yaparak suç işlediğine ve 2,2 milyon euro'luk para cezasına karar verdi.[313] "Vur-kaç kapitalizmi'nin en önemli kuralı, denetimden kaçınmak için, ABD'de vakıf ağı kurmaktır. Zaten Amerika'nın ne kadar kartel ailesi varsa, onların o kadar vakıf içinde vakıfları, "think tank”ları de vardır. Bu tür vakıfçıların öncüsü Rockefeller ailesidir. Kişisel paralar ve mallar, vakıflarda, fonlarda, hisse senetlerinde, yabancı bankalarda, yabancı devlet tahvillerinde gezdirilir. Büyük paralar ülkelere girip çıktıkça, çöküntüler oluşması o denli kolaylaşmıştır. Giriş-çıkış, sahibine kazandırırken, ABD ve Batı Avrupa'ya da siyasal çıkarlar sağlamaktadır. Küreselleşmenin önündeki engellerin kaldırılmasından amaç, işte bu dolaşımın ve yıkımın özgürleşmesidir.[314] Devlet adamları ve entelektüel dünya ile ilişki kurmanın en kestirme yoluysa, 'cemaatler' oluşturmaktır. 1980'lerin sonlarında, Sovyet ülkesine demokrasi ihraç etmekte olan NED'in en büyük destekçisi Soros, Risa Gorbaçov ile Cultural Initiative Foundation vakfını kurdu. Soros'a göre vakıf işinin maliyeti 100 milyon dolardır.[315] Kısa süre sonra, Gorbaçov bir oldu bitliyle devrildi. Bu karışıklık arasında Boris Yeltsin, "project democracy" eylemi sonucunda, tankın üstünden devlet başkanlığı koltuğuna atladı. Soros Rusya'yı çok sevdiğinden, yardımcı olmak için Harvard'lı Prof. Jeffery Sachs'ı devreye soktu ve Rus ekonomisine "şok terapisi" uygulandı. Uygulamayı Soros'tan dinleyelim: "Bir grup iktisatçıyı Sovyetler Birliği'ne yönelttim. Polonya'da birlikte iş yaptığım J. Sachs çok iştahlıydı. Sachs, İtalya'dan Romano Prodi ve IMF'den David Finch'i önerdi. Ben de IMF'den Stanley Fischer'i, Dünya Bankası'ndan Jacob Frankel'i, Harvard'dan Larry Summers'ı ve İsrail merkez 312 Insider- trading trial begins for Soros" The Washington Times, November 8, 2002 313 Reuters. 20.12.2002 314 Rockefeller ağı geniş bilgi: Gary Ailen. The Rockefeller File. 315 "Soros on Soros: Staying Ahead of the Curve," 1995' den çeviri: Para Yönetiminin Sihirbazı Soros Soros'u Anlatıyor, s. 109. bankasından Michael Bruno'yu önerdim."[316] 

ŞOK TERAPİ
 Rusya'da sanayi kredileri, "Şok terapi 1992" ile durduruldu. Devlet kendi şirketlerini birdenbire parasız bıraktı. Sonuç: Denetim dışı enflasyon, Rus sanayisi ile birlikte Rublenin çöküşü... Ve dostlardan Marc David Rich kolları sıvadı. Rusların alüminyumunu yok pahasına satın alıp, damping fiyatla Avrupa'ya sattıktan sonra, Sibirya petrolünün dışsatımını ele geçirdi.[317] Yeri gelmişken, sınır tanımayan çok yönlü ticaretin ustası Rich'i biraz olsun tanımakta yarar var. İlginç bankalar merkezi Zug (İsviçre) kentinin kralı olarak da ünlenen Marc Rich, 33 milyar dolarla. 27 ülkede iş çevirmektedir.[318] Türkiye, "Marc Rich" adını 2001 başlarında öğrendi. FBI, İsviçre'de şatoda yaşayan Rich'i bir türlü bulamamaktadır.[319] Eski Federal Savcı R. Gueliani'nin Rich için düzenlediği, 1982 soruşturma dosyasındaki 51 suçun özeti, silah ticaretinde kaçakçılık ve 48 milyon dolarlık vergi kaçırmaktır. ABD tarihinin en büyük kaçakçılığıdır bu. Arananlar listesinin en önemli ilk on kişisi arasındadır Rich.[320] Marc Rich, hızlı bir tüccardır. Soros, ABD yönetimini Kosova olayları gerekçesiyle Sırbistan'ı bombalamaya kışkırtırken, Marc Rich, ambargoyu delerek Sırbistan'a petrol satıyordu. Rehine bunalımı döneminde petrol karşılığında İran'a roket yönlendirme sistemleri satan Marc Rich, Irak ambargosunu da delerek Irak petrolünü pazarlamıştı. ABD, İspanya, İsrail vatandaşı olan, Jamaika, İngiltere, Doğu Avrupa ülkelerinde, Sovyetler Birliği'nde ve İsrail'de yaşayan Marc Rich, metal borsasının en önemli aktörüdür. Romanya'da rafineri sahibidir, merkez büroları İspanya'da, fabrikaları Avustralya, Sardunya ve Batı Virginia'dadır. Nikel, kurşun, çinko, kalay, krom magnezyum, bakır ve kömür piyasasına egemendir. Türkiye'de Rich'in ticari ilişkilerinde önemli bir yer tutar. Türkiye'den ABD'ne krom ihracatı Marc Rich'in şirketlerince yapılır. Petrol, gaz, çinko, krom vb. ticaretini İsviçre adresli Glencore şirketi ve bağlılarınca gerçekleştirilir. Glencore şirketinin %71 hissesi Marc Rich’e 316 W. Engdahl, "The Secret Financial Netvvork Behind "VVİzard" George Soros," EIR Special Report, s.32-38 317Wall Street Journal, May 13, 1993. 318 M. Dobbs, "Rich Made His Fortune by Breaking the Rulse" Washington Post Foreign Service, March 13, 2001,A01. 319 "Marc Rich Ally Seeks Meeting on N.Y. Taxes" The Washington Post, March 4, 2001, A02 320 M. D. Rich, 1966 yılında İngiliz ayakkabı fabrikatörü E. Eisenberg'in kızı Denişe Eisenberg ile evlenmişti. Martin Kattle, "Clinton defiant as FBI opens inquiry" Washington, Guardian, Feb. 16, 2001.aittir.[321 / 322 /323] İsrail devlet yönetimi Rich'in arkasındadır. Zamanın İsrail Başbakanı Ehud Barak, Rich bağışlansın diye, Clinîon'a iki kez telefon eder. MOSSAD başkanı Shabtai Shavit ise başkana bir mektup göndererek, Rich'in geniş ilişkileriyle, önemli işler başardığını belirtir. İsrail'deki vakıflar da geri kalmazlar ve ABD Başkanı'na mektup yollarlar. Telaviv'deki "Marc Rich Foundation" adlı vakfı ve "The Movement For Quality Government" adlı kuruluşu, Michael Herzog yönetmektedir. Michael Herzog, Ehud Barak’ın hükümet sekreteri Yitzhak Herzog'un eşiydi. Yitzhak Herzog ise eski devlet başkanı Chami Herzog'un oğludur. Chami Herzog, Çin ve Kazakistan gezilerini Shaul Eisenberg'in özel uçağıyla yapacak denli yakın ilişkiler içindedir.[324] Ayrıntılar bunaltıcı olmakla birlikte, Türkiye'ye dek gelip, 'açıklık' ve 'ahlaklı yönetim önerenlerin niteliğini bilmek bakımından önemli olmalı. Bu nedenle küçük bir ayrıntı daha eklemek gerekiyor. FBI ve Interpol tarafından aranan en önemli adam konumunda bulunan Marc Rich'in eşi, ABD'de ünlüdür.[325] Denise (Eisenberg) Rich, bir yandan Sister Sledge, Bette Midler, Celin Dion gibi şarkıcılara güfte yazarken, öte yandan Akev'den de ayağını kesmemiştir. Manhattan ve Akev (Whitehouse) sosyetesinin seçkinlerinden Denise Eisenberg Rich, Demokratik Parti'ye 500.000 doların üstünde, Hillary Rodham Clinton'un Başkanlık Kütüphanesi projesine ise 450.000 dolar katkıda bulunmuştur. Bu arada Hillary Clinton'ın, senatörlük seçimlerini kazandıktan kısa bir süre sonra teşekkür etmek ve İsrail'e desteğini göstermek üzere Telaviv'e gittiğini anımsamalı. [326] Öte yandan, Marc Rich'in avukatı ve lobicisi Jack Quinn de önceleri Akev müşavirliği ve daha sonra da Clinton'un yardımcısı olan ve 2001 sonunda AD başkanlığı seçimini kıl payı farkla kaçıran Al Gore' un personel şefliğini yapmıştır. 321 Marc David Rich 1934'de Belçika'da doğdu,. Ailesi önce Vichy (Fransa)'ye, daha sonra (1941) ABD'de Kansas City'ye oradan da New York'a göçtü. 1974'de Philip Brothers ile isviçre'de bir şirket kurdular. 1970-!980'lerde büyük kazançlar elde ettiler. Sivil örgütlere, yardım ve kültürel kuruluşlara 100 milyon dolara yakın bağışlarda bulundular. David Ruppe, ABC News.com 010207 322 M. Mustafa Çınkı, "Kromun IMF, DTÖ Kıskacında Özelleştirmeye Kadar Uzanan Kanlı Öyküsü," Müdafaa-i Hukuk, Mayıs 2002, Sayı:45, s.59. 323 Marc Rich, Glancore'daki hisselerini 2001 yılında sattı. ' Kaliteli Hhükümet Hareketi 324 Barry Chamish, "Another Crooled May Save The Day", Rense, 12-07-2000 325 Marc Rich ve Denise Eisenberg, kaçaklık dönemleri başlayınca 1993'de boşanmışlardır. 326 Martin Kattle, Washington, Guardian, Feb. 16. 2001.Bunca yararlı ilişkilerden sonra, hem İspanya, hem de İsviçre vatandaşı olan Marc David Rich ve suç ortağı Pincus Green (Pinky), Clinton başkanlıktan ayrılmadan önce bağışlanan 141 kişi arasına girerler. Ne ki, Rich, başkanların bağışladığı ne ilk ne de son kişidir.[327 /328 /329] Rich'in adı gibi zengin ilişkilerinden ve "şok terapi" operasyonlarından yararlanan ikinci ünlüye geçebiliriz. İkinci dost Shaul Eisenberg, Özbekistan'da tekstil işine girer. Özbek yönetimi işin içeriğini ayrımsayınca, Eisenberg'e yasak koyar. EIR'de yazan Eighdal, bu yasaklama sonucunda, MOSSAD'ın Orta Asya planlarının büyük darbe aldığını belirtmektedir.[330] Eisenberg, oldukça deneyimlidir. Kore'de 1961 hükümet darbesinden sonra, diktatör olan Park, 'temiz toplum' için gerekli işleri bitirir bitirmez, iki numaralı darbeci General Kim Jong Pil, K-CIA (Korean CIA)'yi kurar. Sıra, kirli işlere gelmiştir. Yeni yönetimin has adamları, Unification Family tarikatının kurucusu Sung Myung Moon ve ABD'de yönetimle rüşvetli ilişkiler kurup para sızdıracak olan Tonsung Park'tır.[331] Shaul Eisenberg, Japon sermayedarlarıyla da işbirliğine girişen Kim Jong Pil için arabuluculuk yapar. Hem şirketler, hem K.J. Pil. hem de Eisenberg kazanır. 1979'da Çin ile İsrailli silah üreticileri arasında ilk ilişkiyi de Shaul Eisenberg kurmuştur. İsrail 1990'da, Orta Asya'ya Shaul Eisenberg ile girer. Shaul Nehemiah Eisenberg, Polonya'da doğmuş, daha sonra Şanghay'a, oradan da Japonya'ya gitmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti ile de iyi ilişkiler kuran Eisenberg, bir Japon ailesiyle geliştirdiği ilişkilerle ticari yaşamda hızla yükselmiş; Kore'de çimento ve kimyasal fabrikalarına, Şili'de madenlere sahip olurken, Orta Amerika'da yoğun ticari ilişkiler geliştirmiştir. 1968'de İsrail'e dönünce, "Eisenberg yasası" da denilen kararlarla Eisenberg'e "vergi bağışıklığı" tanınmıştır. İsrail iktisadi yaşamında dal budak salan Eisenberg, silah ticaretinde yoğunlaşmıştır.[332] Gücü öylesine yükselmiştir ki, hem Çin ile hem de Suudi Arabistan ile silah ticareti yapabilmiştir. Onun bu başarısında ve 327 "Taking Liberties: Money, Mossad and March Rich" Caq, April-June 2001,70(49) 328 Bid to Win Pardon for Rich Detailed" Washington Post, March 24, 2001, A08 329 Robert Scheer, "Many a U.S. President Pays the Pardon Piper" National Column, Los Angeles Times, March 6, 2001 330 1992 sonunda Eisenberg'in girişimleriyle ABD-israil ortak pamuk üretimi projesi için 400 milyon dolar kredi sağlanır. Barry Chamish, a.g.y 331 Unification Church'ün başlangıçtaki adı "Unified Family (Birlemiş Aile)"dir. 332 Çin'den Suudi Arabistan'a füze satışına İsrail yardımcı oldu. Israel Foreign Affairs, Dec. 198T6eo aktaran Andrew and Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 13, 362. egemenliğinde MOSSAD'dan transfer edilen elemanların yararı olmuştur kuşkusuz. 13 yılını İran'da geçiren, Irak'ta Kürt isyanını örgütleyen, CIA ile üst düzey ilişkileri yürüten, ABD başkanları ile doğrudan görüşebilen ünlü MOSSAD elemanı David Kimche, 1985'de Shaul Nehemiah Eisenberg'in Telaviv'deki Asia House adlı holding şirketinin temsilcisi olmuştur. Aynı şirkette 1968-1973 arasında Mossad yöneticiliği yapan Zvi Zamir ile İsrail iç güvenlik örgütü Shin Beth'in yöneticisi Amos Manor da çalışmıştır. Ne ki, Eisenberg ile çalışanların en ünlüsü Abraham Bendor'dur. İsrail için hassas teknolojik bilgi istihbaratı yapan gizli kuruluş LAKAM adına "Department of Electronics-Israel" elemanı maskesiyle çalışan Abraham Bendor, İsrail iç güvenlik örgütü Shin Beth'in yöneticiliğinden emekli olduktan sonra Eisenberg ile çalışmaya başlamıştır.[333 /334] Şimdi yeniden Rusya'ya dönüp "demokrasi" ağına koşut olarak geliştirilen ilginç ilişkilerden bir örneğe değinebiliriz. 

ULUSAL SİSTEMLER KENDİLİĞİNDEN ÇÖKMEZ 
Rusya'da işler ve ilişkiler şok terapiyle sınırlı kalmaz. Bir devleti yönlendirmenin en güvenli yolu o devlete kadrolar yetiştirmektir. Soros, Rus medyasını, eğitimini, araştırma merkezlerini ve bilim odaklarını parayla destekler. "Lise ve üniversite düzeyinde eğitim dönüştürülmesi" için 250 milyon dolar yatırır; ISF (Int. Science Fdn. / Uluslararası Bilim Vakfı) için 100 milyon dolar verir.[335] FSK (Rus Federal Karşı İstihbarat Sevisi) Soros'u bir "espiyonaj" örgütü kurmakla suçlamakta; Ford ve Heritage vakıflarından, Harvard, Duke ve Columbia üniversitelerinden yardım 333 LAKAM'ın elemanları arasında "Dirty Rafi" olarak da bilinen kişi Rafael Eitan'dır. LAKAM istasyon şefi Eitan, Pensylvania'daki nükleer maddeler sanayisi NUMEC'e casus olarak sızmıştır. Daha sonra yapılan soruşturmalarda bu tesisten önemli miktarda zenginleştirilmiş uranyumun kaybolduğu saptanmıştır. Eitan 1970'lerin ortalarında Ariel Sharon, Başbakanlık güvenlik danışmanı olunca onun yardımcılığı görevini üstlendi. Daha sonra LAKAM başkanlığı da yapan Eitan, Lübnan Falanjistlerini desteklemesiyle ünlenmiştir. (Yedio Aharanot, 13/3/87, Hoalam Ha'zeh, 19/8/87 ve Ha'aretz, 1/3/85'den aktaran Cockburn, s.85,92,202.) Eitan, 1980-89 arasında görev yaptığı Beyrut'ta T.C istihbarat kurumu MİT görevlisi Hiram Abas da görev yapmıştır. (Soner Yalçın- Bay Pipo) 334 Merkezi Telaviv'de bulunan büyük holding şirketinin sahibi olan Eisenberg, Mart 1997'de Pekin'de ölmüştür. Ed Blanche, "Israel And Turkey Look To Extend Their Influence Into Central Asia" Jane's Intelligence Revievv, August 2001 335 "Irina Deznhina, 'US Non-proft Foundations in Russia, Impact on Research and Education' "http ://216.239.37.100/search/?q=cache:stjlnD85ZHYC ve jlui.edu/~istr/conferences/dublin/vvorkingpapers/denhina' dan aktaran Heather Cottin, "George Soros, Imperial Wizard" CAQ, Number 74 Fail 2002, s.3. gördüğünü ileri sürmektedir. FSK'ya göre Soros, 50.000 bilimciye ödeme yapmakta ve böylece bilimsel ve teknolojik gelişmeleri denetimi altına almaktadır.[336 /337] İş, salt yardım ve yönlendirmeyle sınırlı kalmıyor. 1995'de, ABD Dışişleri operatörü Fred Cuny'nin Çeçenistan olaylarına karıştığı saptanır. Cuny, ABD çıkarlarıyla sıkıca bağlı olan çatışma bölgelerinde çalışmıştır. Cuny'nin ayrıca Soros adına da sözleşmeli olarak çalıştığı ileri sürülmektedir.[338] Rus yeni tür sermayedarlarından Boris Berezovsky "Birkaç yıl önce George Soros'un CIA ajanı olduğunu duydum" diyerek Soros'un ilişkilerine bir başka boyut eklemektedir.[339] Soros'un "şok terapi" işlerinde aktör olarak adını verdiği adamlardan Fischer, Türkiye'ye yabancı değildir. Türkçe yayın yapan, ülkelerde açık bilgilendirme ağı kurucusu televizyonlarda, sınırsız özgürlük düşüncesini yayan ultra-liberal iktisatçılar, Fischer'den 'arkadaşımız' diye söz ederler; Fischer ile mektuplaştıklarını açıklamaktan çekinmezler. Yeni yeni, "açık toplum" olan, her şeyini para piyasasına emanet etmiş, plan ve programlı üretimi unutmuş, serbest piyasa oyuncularının "vur-kaç" hünerlerinden habersiz ülkelerde, bu tür oyuna, "iktisadi kriz" deyip geçerler. Oyuna gelenlerin ulusal paraları, beş para etmez olur; sanayi ve ticaret yıkılır. Tayvan'da, Endonezya'da, Meksika'da, Arjantin'de, Malezya'da oynanır bu oyun. Ne ilginç rastlantıdır ki, ülkelerin ulusal piyasaları yıkılırken, yolsuzluk savları yükselir, etnik ve dinsel sürtüşmeler çatışmalara döner ve "project democracy" yollarında, para krallarının yenidünya düzenine uyumlu yönetimler oluşur. Medya diliyle, 'smart boys (parlak çocuklar)' olarak nitelenenlerin, derinden derine piyasa değerlendirmeleri yapanların, "vur-kaç'" özgürlüğünü, "devlet küçülsün" ya da "yolsuzluklar önlensin" gibi, sade suya tirit, bilgiççe değerlendirmelerle sundukları yayınlarda yer almayan işleyişin adımları yalın ve basittir: 1. Mega-Banker olarak pohpohlanmış Soros ve yandaşları, hisse/tahvil almaya başlar. Onun bir şeyler bildiğinden emin olan ötekiler de izlerinden gider. Bu arada, dış sermayeli televizyonlar her yarım saatte bir piyasa haberi geçerken, yorumlarını da eksik 336 FSK Suspects Financing of Espionagc on Russia's Territory," AP wire, January 18, 1995'den aktaran Heather Cottin, a.g.y. s.3,7. 337 David Hoffrnan, "Proliferation Parties Gives Russia a Fractured Democratic System," Washington Post, Oct. 1,1995'ten aktaran Heather Cottin.a.g.y. s.3, 7. 338 Allan Turner, "Looking For Trouble" Houston Chronicle, May 28, 1995, p. El; Kim Masters, "Where is Fred Cuny," Washington Post, June 19, 1995, p. D1'den Heather ottin, a.g.y. s.3, 7. 339 Los Angeles Times, Nov. 24, 1994, p. A55'den aktaran Cockburn, a.g.y, s.3, 7. etmezler. 2. Gelirleri daralmış olan küçük yatırımcılar alışa geçerler. Medya "piyasalar hareketlendi, hükümetin şu, IMF'nin bu anlaşması sonuçlanıyor" propagandasını yükseltir. Fiyatlar ve alışlar daha da yükselir. 3. "vur ve kaç" bankerleri, ikincilere satarlar ve katlayarak kazanırlar. 4. "Vur ve kaç" operatörü, topladığı parayı dolara çevirir ve aracı bankasından ülke sınırları dışına çıkarır. Para, yıkılacak yeni bir piyasa, altüst edilecek bir ulusal pazara yönelir. 5. IMF ülkeye gelir, tıpkı Soros'un buyurduğu gibi,"devleti küçültün" der. Ulusal üretim boğulur. Dış borç taksitlerinin tahsili için para piyasasının, güvensizlik ortamında ağır yaralar almış banka düzeninin, yani toplam olarak devlet düzeninin sürdürülebilmesi için, yeni borçlanma olanakları için yeşil ışık beklenir. 6. Yeşil ışık, tıpkı Soros'un buyurduğu gibi siyasal isteklere bağlanır. Buna direnecek yönetimler varsa, demokratik ve liberal (!) ortam hazırlanarak yıkılır. 7. Yıkıma uğratılan ülkeye dönülür. Yıkılan iktisadi ortamda, birdenbire değer yitiren şirket hisseleri, hammaddeler, ihraç ürünleri bir-iki misli değerlenmiş olan dolar karşılığında satın alınır. [340] İşlerin güvenlik içinde yürütülmesi için, iki koşulun yerine gelmesi gerekiyor. İlki, geniş bir bilgi ağından ince bilgilerin toplanması. İkincisi, yapılan işlerin şöyle ya da böyle sert tepkilerle sarsılmaması. Her iki gereksinim ise çok geniş bir dostluk çevresi gerektirir. Geniş çevrenin oluşabilmesi için, akademisyenlerden, hayır dernekleri ve vakıflara, işadamlarından bankacılara, insan hakları gruplarından siyasal partilere ve doğal olarak sesli-yazılı- görsel yayın ortamına bağlanan bir ağ kurulması zorunludur. Şimdi bu ağın işleyişinin tipik örneklerinden birin olan Malezya operasyonuna kısaca bakmanın sırasıdır. 

AÇILANI VURURLAR 
"Açık toplum" ve IMF'nin serbest piyasa kuralları sürerken, Malezya'da kısa süreli bir işlem sonucu para piyasası çöker. Devlet yönetimi, olayın ayırdına varır, ama iş işten geçmiş, "sıcak para" diye bilimsel ve iktisadi bir ad verilen vurgun para, Malezya'dan yeni vuruşlar için başka ulusal pazarlara yönelmiştir. Parası çöken Malezya yönetimi, dış sermayeye en az bir yıl ülkede kalma koşulu getirir, IMF'den ülkeyi terk etmesini ister. Bu konu ABC televizyonunda görüşülür. ABC-News Nightline programında Ted 340 Scott Thompson, "Profile: George Soros 'Inside-Outside' Job For the Oligarchy" EIR, Aug.24, 2001Koppel soruyor: ''Kolayca anlaşılabilir kavramlar kullanalım. Şimdi siz, Malezya'nın parasını tahrip ederek kazanç elde ettiyseniz, bu durumda (Malezya'dan) alıp götürmüş olmuyor musunuz?" G.Soros, yanıtlıyor: "Tam da öyle değil; çünkü bu benim eylemimin amaçladığı bir sonuç değildir. Ve bir (piyasa) katılımcısı olarak sonuçları hesap etmek benim işim değildir. Bu piyasanın doğasında var." Piyasaları çeşitli açıklamalarla yönlendirip işi bitireceksiniz ve "Ne yapalım ki, bu piyasanın kuralıdır" diyerek işin içinden sıyrılacaksınız. Piyasa oyuncusu için bu son derece olağandır. Ne ki, bir yandan "iyiliksever adam"ı oynarken öte yandan büyük kitlelerin düştüğü durumun da bir açıklaması olmalıdır. Soros, bu çelişkili durumu şu sözlerle açıklıyor: "Para piyasasıyla oynadığınızda sıradan bir işadamının yüzleştiği ahlaksal endişelerin çoğundan kurtulursunuz... Para piyasalarında ahlaksal konularla kendimi meşgul bağlamak zorunda değildim."[341] Açıklamalar, kumar masasına oturan kişinin sorumluluk anlayışına denk düşüyor. Ne ki, kumarbaz kendisine ait olanı yitirir ve kazanan da ancak yitirene ve onun ailesine zarar verir. Oysa para piyasalarında oynayan oyuncunun ahlaksal endişeleri olmayabilir ama büyük kitlelere verdiği zarar kumarbazın verdiği zarardan çok öte sonuçlar doğurur. Soros'a bakılırsa, ulusal paranın çöküşü de Soros'un kazancı da serbest piyasa düzeninin bir sonucudur. Bir ülkenin ulusal iktisadı yıkılmış, parası yerle bir olmuş; milyonlarca kişi işsiz kalmış, ulusal devletin borçları bir anda katlanmış, çocuklar yoksulluk yükünün altında ezilmiş, ülkede etnik sürtüşme başlamış, kimin umurunda? Malezya'daki "vur-kaç" işini, kendi "açık toplum" ahlakına yakışır biçimde açıklayan Soros, Türkiye'ye gelecek ve bunca ticaret kokan sözünü unutup, "Malezya'daki ekonomik çöküntüden, Mahathir'in söylediği gibi siz mi sorumlusunuz?" sorusuna, "Hayır bu Malezya yönetiminin suçudur" diyerek; karşısındakinin nabzına göre şerbet verecektir.[342] bu yaklaşım çok doğal, çünkü adamın adı "speculator"e çıkmış. George Soros 1997'de Tayland iktisadını çökertmekle suçlandığında bir eylemcinin " Biz George Soros'u bir tür Drakula olarak değerlendiriyoruz. O halkın kanını emmektedir" sözleri ilk bakışta abartılı gibi görünse de Soros'un para piyasalarında oynamakla ahlaksal özgürlük arasındaki ilişki üstüne yaptığı 341 Soros on Soros, p. 111' den aktaran Heather Cottin, caq, Fail 2002, 74, p.2 342 Entelektüel Bakış, Şahin Alpay, CNN, 3 Mart 2002, Saat: 12.30-13.00açıklamasına bir başka derinlik getiriyor.[343] Aslında, Soros'a şükran duyulmalı. Üçüncü ülkelerde, "vurkaç" düzenine "küreselleşme" ya da "serbest piyasa ekonomisi" diyerek bilimsel kılıflar üreten liberallerin, yeni düzencilerin, "London Schooi of Economics" eğitimli dünya bankası memurlarının, vakıf ve "think tank" uzmanlarının saatler süren gevezelikleri yanında, Soros'un sözleri daha anlamlı, daha açık ve yaptığı işe uygundur. Kısaca, gerekiyorsa vurulacaktır.. 

SOROS'UN MİLYON DOLARIYLA DARBE 
Bu arada, IMF'nin sınır dışı edildiği Malezya'da kampanya başlar. Devlet yönetiminin en uç noktalara dek yolsuzluğa battığı ilan edilir. Liberal bir gazete çıkmaya başlar. Gazete, "temiz toplum-açık toplum" kampanyası açar. Şiddet gösterileri yükselir. Yönetim, iktisadi düzeni rayına oturtmaya çabalarken, gazeteden kışkırtıcı yayınların durdurulması istenir. Gazete kışkırtmayı sürdürür. Gazete yöneticisi gözaltına alınır.[344] İstenen olmuştur. Bilumum NGO'lar harekete geçerler. Para kaynağının % 44'ünü A.B'den, geri kalanını Soros Vakfı, Ford Vakfı gibi sınır tanımayan "sivil" örgütlerden alan RSF (Sınır Tanımayan Gazeteciler) örgütü, Mahathir Bin Muhammed'i diktatör olarak ilan eder. Aynı NGO'lar, bizdeki adlarıyla "STÖ"ler, Malezya'nın soyulmasına, iktisadi düzenin 'vur ve kaç' işleriyle sarsılmasına ses etmemiştir. Bu arada, iyi günlerde Malezya ile işbirliği gösterileri yapmaktan, geri kalmamış olan Türkiye'nin ünlü İslamcılarından, protonculardan bir tekinin bile sesi çıkmaz! [345] En önemli açıklamayı da Malezya yönetimi yapar: içerdeki muhalefet yayınlarının Soros'tan gelen parayla desteklendiğini açıklar. [346] George Soros ise Başbakan Mahathir Bin Muhammed'i Nazilikle suçlar. Malezya, vurulan bir açık toplum örneğidir. Oysa Peru, hem para ile hem de örtülü "demokrasi" oyunuyla vurulması gereken bir ülkedir. Türkiye'de ABD ve IMF politikalarına muhalif yazarlar, 2002 baharında Venezüella' da yaşananlara ilgi göstermişlerdi". Bu ilginin ana nedeni oradaki darbenin Türkiye'de yaşananlara benzeyebileceği düşüncesiydi. Oysa Venezüella darbesini 343 Heather Cottin, a.g.y, 344 C.S. Monitör, March 13, 2001 345 Malezya operasyonunun iktisadi boyutu için bk. Güven Sak - Fatih Özatay, "Dünyada ve Türkiye'de Kriz" Radikal, 19-23 Mart 2001 346 Soros, Öpen Society-Yugoslavia (merkezi:önce Priştina , sonra Belgrad ve Karadağ) aracılığıyla "bilgi," "sanat ve kültür," "eğitim" ve "gençlik" projeleriyle 1998'de muhalefete 14,8 Milyon Dolar bağışlamıştır. Caq, Spring-Summer 1999, 67 (65)anlayabilmek için iki yıl öncesine dönüp, Peru'ya bakmak gerekiyor. Peru devlet başkanı Alberto Fujimori, iktisadı düzelttikçe, uyuşturucu trafiğinin üstüne gittikçe, "diktatör" olarak ilan edilir. Lüksemburg ve Lugano'dan Hollanda Antilleri ne uzanan bankalarbankerler-serbest piyasa oyuncuları ağının içinde cirit atanlar, bazı ulus devletlerin "açık toplum" olmamalarını ve üstüne üstlük iktisadi yapılarını istikrara kavuşturmalarını bağışlamazlardı. Öyleyse Peru'ya demokratik(l) dış müdahale gerekirdi. Zaten demokrasi dediğiniz nedir ki?! Her türlü paranın, sonsuz özgürlük içinde, hiçbir kısıtlamaya uyulmaksızın dolaştırılması değil mi?! 2000 yılının Nisan-Aralık ayları arasında olup bitenleri kısaca bir gözden geçirmekte yarar var. Nisan 2000'de, Peru'da devlet başkanlığı seçimi birinci turunda Fujimori oyların yüzde ellisinden fazlasını alınca, ABD'nin desteklediği Toledo Alejandro, seçimlere hile karıştırıldığını ileri sürer ve seçimlerin ertelenmesini ister. Nedense ABD destekliler, harcanan onca emeğe, paraya ve ABD NGO desteğine karşın hemen seçimlerin ertelenmesini isteyerek kargaşa yaratmaya çalışırlar. Tıpkı Nikaragua'da olduğu gibi. Alejandro'nun çağrısına, ABD ve onu destekleyen Panama, Costa Rica ve Kanada'dan destek gelir. Peru'da seçimlerin ikinci turu, 28 Mayıs 2000'de yapılacaktır. Peru devleti, seçimlerde hile olmadığında direnir ve seçimlerin gözlenmesini ister. İşte bu anda, bizim "project democracy" müteahhitleri devreye girer. Carter Center, NDI, Avrupa Birliği ve öteki NGO'lar seçimlere gözlemci göndermeyeceklerini açıklayarak kitleyi kışkırtmayı denerler. Seçimler tüm engellemelere karşın, yapılır ve Fujimori, oyların % 50'den fazlasını alarak yeniden devlet başkanı olur. Oysa ABD, kendi demokrasisini getirmeye kararlıdır ve yenilgiyi asla kabullenmez. OAS (Güney Amerika Örgütü) toplantıya çağırılır. George Soros'a yakınlığıyla tanınan, Gözlem Heyeti Başkanı Eduardo Stein'in Peru aleyhine yaptığı açıklamaları işe yaramaz. Meksika, Brezilya ve Uruguay temsilcileri, Peru'nun içişlerine karışmayacaklarını, "küresel" birtakım örgütlerin egemen devletlerin kurumlarının yerini alamayacağını açıklarlar. Daha sonra ortaya çıkacaktır ki, George Soros, Peru'da iç karışıklık yaratmak isteyen Harvard'da yetiştirilmiş Aiejandro Toledo'ya bir milyon dolar vermiştir. Soros ile Toledo arasındaki parasal anlaşma, ABD Dışişleri Bakanı Madleine Albright'ın Polonya'da düzenlettiği "Towards a Community of Democracies" ile Soros'un "World Forum on Democracy" uluslararası konferansları sırasında yapılmış. [347] İşte bu konferanslar sırasında, Peru'ya demokrasi getirmek 347 Bu konferanslara ARI Hareketi (Derneği) Başkanı K. Köprülü de katılmıştı. EIR, Highlights-Peru Election Shock, Lima, Apıil 23, 2001üzere, Toledo'nun seçim kampanyası şefi Alvaro Vargas Liosa, George Soros ile Toledo'yu buluşturmuş ve o anlaşma yapılmıştır. Ne ki, Soros'un Toledo'ya demokrasi ve 'açık toplum' yararına, güvenmesinin bir özel yanı daha var mıydı? Toledo, bu güvene layık bir kişidir. 1980-1985 arasında bakanlık yapmış olan Toledo, Dünya Bankası'nda çalışmış ve daha da önemlisi, Peru Ulusal Bankası'nın başdanışmanlığı görevinde bulunmuştu.. Peru'da yinelenen seçimlerin ardından, Haziran 2000'de, başkent Lima'da Toledo destekçilerinin, "Dört Köşeden Yürüyüş" adı verilen gösterileri başlar. Binalar yakılır, kargaşada insanlar ölür.348 Ortalık bir türlü durulmaz, kargaşa bitmez. Fujimori aleyhinde yolsuzluk suçlamalarıyla bezenmiş, uyuşturucu trafiğine ortaklık savlarıyla süslenmiş yaygın kampanya başlatılır. Alberto Fujimori, 1935'de Peru'da doğmuştur. Babası, 1920'de Japonya'dan göçen bir pamuk işçisidir. Fujimori, matematik profesörü olmuş ve ziraat fakültesi dekanlığı yapmıştır. 1990'da, üniversite rektörlüğü sırasında, devlet başkanlığına seçilmiştir. Fujimori, bölgedeki uyuşturucu mafyasına göz açtırmamaya kararlıdır. Koka üretimini azaltırken, tarım üretimini artırmıştır. İktisadi bunalımla ilişiksiz yaşamayı beceren, Güney Amerika'nın tek ülkesini yönetmektedir. Kokain mafyasını ezmiş, % 7.650'lik enflasyonu % 37'ye düşürmüştür. Alberto Fujimori'nin asıl suçu, "Tupac Amaru" gerillalarının denetimindeki koka vadisinde, tarım programları uygulayarak, koka üretimini azaltması ve koka parasının dolaşımına izin vermemesidir.[348] Fujimori'nin bir büyük hatası da uyuşturucu ve teröre karşı savaşta yetkilendirdiği ve özel kuvvetlerin yönetimini teslim ettiği Montesino'ya fazlaca güvenmesidir. Montesino başlangıçta koka kaçakçılığıyla savaşmış; ama daha sonraları rüşvet almış, koka ve silah ticaretine göz yummuştur. Fujimori, son büyük hatayı Ağustos 2000'de yapar. Ürdün'den Kolombiya'ya silah götüren gemiye el koymakla kalmaz, bir de bunu ilan eder ve soruşturma görevini Montesino'ya verir. İşte o anda (14 Eylül 2000) medyaya bir video ulaştırılır. Görüntülerde Montesino, meclis başkanlığı seçiminde taraf değiştirmesi için bir üyeye, 15.000 dolar rüşvet önermektedir.[349] "Temiz toplum" kampanyası yeniden canlandırılır. Fujimori, ülkeyi terk ederek, istifasını gönderir. Aylar sonra, Toledo'nun yandaşlarından Robinson Rivadeneyra, silah taşıma işinin CIA'in onayıyla gerçekleştirildiğini ve ABD'nin Kolombiya'ya karışma planının bir parçası olduğunu açıklayacaktır. Toledo, 2001 başlarında, Davos'ta Soros'la buluşur. İşte ne 348 "Fujimori Victory is Strategic" Washington Insıder, Vol. 10, no. 23, June 8, 2000. 349 The Rise and Fail of Alberto Fujimori, www.ex.ac.ukolursa ondan sonra olur. Vargas Liosa, Toledo'dan ayrılır ve Peruvian televizyonunun "The sniper" adlı programına çıkarak, Soros ile Toledo arasındaki bir milyon dolarlık ilişkiyi açıklar. Ojo gazetesinin manşetindeki, "Marihuanayı yasallaştırması için Bir Milyon Dolarlık Destek" sözlerindeki ince politika neydi? Bu sözler Türkiye'deki gibi, Soros'u yere göğe sığdıramayan manşetlere benzemiyordu. Bunun bir mesaj olduğu kısa bir süre sonra anlaşılacaktı. Artık işler yoluna girecek, Haziran 2001 seçimlerini, küçük bir farkla Toledo kazanacaktır.[350] Yalnız Toledo mu kazanır? Elbette kazanamaz. Kazanan, serbest piyasadır, IMF'dir ve ABD'nin organize tüccarlarıdır. Maksat 'demokrasi' ve 'açık toplum' yaratmaktır. Özetle: Dolar yatırırsın ve ulusal para politikalarını IMF'ye bağlarsın. Uyuşturucu parası kıyı bankalarından akarken, serbest piyasanın nimetlerinden yararlanan "hit and run (vur-kaç)" operasyonları sonrasında, Peru'nun kaynaklarını ele geçirmeyi başarırsın. Bu arada, Kolombiya'ya, OPEC üyesi Venezüella’ya müdahaleye hazırlanırsın. Bu öyküde ilginç bir rol üstlendiği belli olan şu Alvaro Vargas Liosa'yı biraz daha tanıyalım. Alvaro, ünlü yazar Mario Vargas Liosa’nın oğludur. Mario Vargas Liosa, Trilateral Komisyon'un yazarı olarak da tanınmaktadır. Mario Vargas, Alberto Fujimori ile aynı dönemde politikaya sokulur. Onun 1990 seçimlerine katılma nedeniyse oldukça ilginçtir. Vargas, zamanın devlet başkanı Alan Garcia'nın devlet bankalarının özelleştirilmesine engel olmasına tepki duyduğundan seçime girer. Baba, Vargas Liosa, Mont Pelerin Society'nin temsilcisidir. Mont Pelerin Society'i anımsamak gerekirse, Londra aristokratlarını, bankerlerini, ultra-liberal teorinin yaratıcısı, ultra liberalizm okulu LSE (London School of Economistide George Soros ve benzerlerinin yetiştirmiş olan Karl Pope'u ve Hayek'i, Amerikan liberallerini, bu arada Society'nin Amerikan kanadındaki liberallerden ödüllü, Türkiyeli liberal düşüncelileri de görmek gerekiyor. Bu işlerin aslına bakılırsa; sınır-zaman-zemin tanımayan "project democracy" ile 'baba - oğul demokrasisi' ve Soros - açık toplum -kargaşa - kokain - mafya -medeniyetler savaşı- medeniyetler arası diyalog -din ve ifade hürriyeti - mozaik kültürü - petrol ve gaz egemenliği sarmalında roller gereğince dağıtılmaktadır. Toledo, başkan olmasına olmuştur ama, ABD'ye de, yıllar sonra, Orta ve Güney Amerika'ya sözde güvenlik adına müdahalenin yolunu açılmıştır. Müdahalecinin sabrı yoktur. George Walker Bush Jr., Lima'ya konuk olmaya karar verir. Gezi yaklaşırken, Lima'da ABD elçiliği yakınında bir araç havaya uçtu. Sonuç, 9 ölü, 40 yaralı... George Walker Bush Jr., demeç verir: "Hayır, iki parça terörist, bizi yapmamız gerekeni yapmaktan ve yarı küredeki (Latin Amerika) 350 dostluğumuzu geliştirmekten alıkoyamayacaktır.. Gideceğime dair bahse girer misiniz?"[351] Ah şu 'bir numaralı tehdit' teröristleri yok mu, ya! Peru'da ise halk, Bush'un tehditlerine aldıracak gibi değildir. Toledo, iktidara gelir gelmez, ABD para oyuncularının isteğine uyarak Pedro Pablo Koczynski'yi iktisattan sorumlu bakan yapmıştır. Özelleştirme furyası başlar. En karlı olan en iyi özelleştirmedir. İki su-elektrik üretim merkezi özelleştirilir. Madenler özelleştirilir. Zamlar zamları kovalar. Ne ki, Perulular işin ayırdına varırlar. "Project democracy" operatörleri içerden sivillerle kendilerine çok yandaş örgütlemiştir ama yetmez. Türkiye'dekinin aksine, sendikalar "sivil" maskeli iç ihanete kapılmaz. Genel grev başlar, halk ayaklanır. ABD'den danışmanlar, uzmanlar ne tür tehdit ederlerse etsinler, halkın öfkesi yatışmaz. Toledo, olağanüstü durum ilan eder; halk eylemlerini bastırması için orduya emir verir. Komutanlar bu emri dinlemez. Sonra mı? Evet sonra, Toledo geri adım atar; özelleştirmeyi durdurur. Başbakan Roberto Danino, Dışişleri Bakanı Diego Garcia Sayan ve ABD para oyuncularının, Dünya Bankası'nın ve IMF'nin adamı Pedro Pablo Koczynski (PPK) zorunlu olarak istifa ederler.[352] Görüldüğü gibi, ABD Dışişleri, Project Democracy operatörleri ve George'lar kazanıyor. Kazanan kazanırken, acılar ve ölümler, mazlumların yanına kâr kalıyor. Batı'nın "siyasal etik"ine düşkün olmayanların anlayamayacağı, "fırıldak adam" işleri bunlar. Benzetmek gibi olmasın, ama olaylar bize pek tanıdık geliyor. Hani George Soros, İstanbul'a dek gelip, Avrupa Üniversitesi anlaşmasını imzaladıktan sonra, "Sosyal devlet derseniz, ekonominiz yıkılır. (..) Kürt sorununu çözmelisiniz! (..) Türkiye asker ihraç etmelidir, vs." demişti de... Dünya bankasından transfer edilmiş taklitlerini bırakıp, açıksözlü ve açık 'toplumcu' George'a kulak vermekte sonsuz yarar var! 

ULUS DEVLETLER HEMEN YIKILMALIDIR 
Soros, yoktan varolmuş bir dahi midir? Yoksa, CNN'in Türkçe yayınında Ş. Alpay'ın belirttiği gibi, New York'ta garsonluk yaparak mı yükselmiştir? Yanıtları aramak gerekiyor. Avrupa'nın aristokratları ve hanedanları, erklerini yitirmiş 351 Juan Forero, "Reeling From Blast, Peru Prepares for a Visit From Bush" New York Times, 22-03-2002. Bu arada, Vargas, deyince anımsadık ki, bu sarmala bilerek ya da bilmeyerek hizmet edenlerin, Nobel barış-edebiyat ödülü almaları büyük olasılıktır. Çünkü, Nobel, yeni kolonicileri görmezden gelen, eksantrikegzotik- mozaik yazarlarını pek sever. Nobel'i alması için gerekli düğmelere bastıranların, o Nobel olmazsa, öteki Nobel'i almaları kesindir. 352 Valerie Rush, "Wall Street Takes a Hit in Peru, As Anti-Privatization Spreads" EIR, August 2, 2002görünmektedirler. Ama onlar, dünya egemenliklerini, açıktan görünmeyen, özel parasal çıkar ilişkileriyle, siyasal bağlantılarla birbirine kenetlenmiş yönetim düzeniyle sürdürürler. İşin odağında Londra bankerlerinin oluşturdukları : "Isles Club" bulunur. Kulübün en büyük üyesi Rothschild ailesidir. Soros, işte bu ailenin elinde piyasacı olmuştur. Oysa Soros, sermayesinin kaynağını ilginç bir öyküyle anlatmaktadır. 1944'de, Budapeşte'de, Nazi işgali başlayınca, Tivador Soros "Oğlum" der, "işgal yasadışıdır. Şimdi olağan (yasal) kurallar işlemez." Ve baba Soros, sahte kimlikler düzenler ve Tarım bakanlığındaki görevliye rüşvet vererek George'u işe sokar. Nazilerin bakanlığındaki bu yönetici, Nazilerce toplama kamplarına götürülen Yahudilerin mallarına el koymakla görevlidir. Jonas Kis adına düzenlenmiş bir kimlikle işe başlayan George, ona eşlik eder. "Adam olacak çocuk.." deyişine uygundur bu öykü. Çünkü Soros, Nazilerle çalışırken, daha 14 yaşındadır. Bu noktada, hemen belirtelim ki, Soros severler bu öyküyü beğenmezlerse, kendileri bir öykü üretebilirler.[353 /354] George Soros, 1947'de "London School of Economics" sınıflarında, Britanya Aristokrat Sosyetesi'nin önde geleni Sir Karl Pope ve ülkemizdeki ultra liberallerin de hayranlığını kazanmış olan, Friedrich Von Hayek'ten "açık toplum" düzenini öğrenir. Soros der ki. "milliyetçilik sadece düşmanlığa ve tahribe ve ırkçılığa ve savaşa neden olur." Ona göre, milliyetçiliğin yapıcı bir yöne sahip olması bile olanaksızdır. [355] Öyleyse ulus devlet yıkılmalıdır ve yerini tüm dünyaya egemen olacak bir güce bırakmalıdır. Soros'un çözüm konusunda verdiği tarihsel örnek de yabana atılacak türden değildir. Şöyle der: "19. yüzyılın büyük bölümünde İngiltere’nin çok saygın bir konumu vardı; dünyanın bankacılık, ticaret, gemicilik ve sigorta merkeziydi. Bütün yerküreyi kuşatan koloniler imparatorluğuydu. Herhangi bir sorun çıkan yere gönderebilecek silahlı gemiler filosu besleyebiliyordu. (..) Birleşmiş Milletler'e karşı tepkiler o kadar güçlü ki, onu dünyada huzur ve düzeni sağlayacak bir güç haline getirmektense öldürmemiz daha büyük olasılık."[356] Soros'un anlattıklarından çıkan şudur: " global bir Britanya imparatorluğu ve bir düzen vardı." Soros'a göre, dünya çapında bir düzensizlik vardır ve "sarkaç tam aksi yöne: bırakınız yapsınlar 353 Robert Slater, Soros, ("The Unauthorized Biography, McGraw-Hill" den çeviri,) s 44. 354 Scott Thomson,"Profile: George Soros 'Inside-Outside' Job For the Oligarchy" EIR, Aug. 24, 2001. 355 Robert Slater, a.g.k., s.252. 356 Soros Soros'u anlatıyor, a.g.k. s.124. ilkesine doğru sallanıyor." Bu durumda "Milliyetçiliğin yükselişi büyük olasılıkla silahlı çatışmalarla bağlantılı olacak." Ulusalcı, Soros'a göre milliyetçi diktatörlükler, çatışmaları önleyemezler. Üstelik "Rusya'da olduğu gibi İran ve bir dizi başka ülkede de nükleer silahlar var. Nedense o başka ülkelerin adı yok. Ama Soros, "bu düzenin değiştirilmesi için bir şeyler yapılmasından yanadır.[357] Bu durumda, Britanya imparatorluğunun çağdaş bir türü olarak, yeni bir dünya imparatorluğu, küresel devlet kurulmalı, düzen sağlanmalıdır.[358] Küresel bir açık toplum düzeni kurulacak. Kurulacak da, bu düzeni kim yönetecek? Soros, iki tümcelik yanıtı satırlar ve sayfalar dolusu (böyle dolambaçlı anlatmakta haklıdır, piyasa işleri zarar görebilir) açıklamalarına uygun bir yanıtla sonuçlandırıyor: "Küresel bir açık toplum insanlarla ya da kendi başlarına hareket eden sivil toplum örgütleriyle kurulamaz. Egemen devletlerin işbirliği yapmaları gerekir ve bunun için de politik girişimlere gereksinim vardır. (..) Küresel açık toplumu kurmaya kararlı, benzer düşünceler paylaşan toplumların bir koalisyon kurabilmeleri için böyle bir liderliğe ihtiyacımız vardır."[359] George Soros'un arada bir, ABD ve IMF siyasetini eleştirmesi o denli aldatıcıdır. Zaten ülkelerin para piyasalarını çökertirken, "ne yapalım ticaret işte" denli açıklamalarda bulunan bir "spekülatörün sözlerine inanmak gerekmez. O, dünyaya düzen verecek imparatorluğun adını koymuyor; ama işin asıl sahipleri daha açık davranıyor. "Harvard'da, Kennedy School of Government Rektörü, Clinton'un eski Savunma Bakanı Joseph S. N ye son kitabına şöyle başlıyor: "(..)Roma'dan beri, öteki ulusları bu derece geride bırakan, başka bir ulus olmamıştır! 80'li yıllarda ABD'nin 'emperyal' yayılmacılığı savıyla ün kazanmış olan Paul Kennedy ise işi daha öteye götürüyor: '(..) Ne Pax Britannica, ne Napolyon Fransa'sı, ne II. Felipe İspanya'sı, ne Charlamagne, ne de Roma imparatorluğu, günümüzün ABD hâkimiyeti ile karşılaştırılabilir...' Daha sonra, soğukkanlılıkla diyor ki: '(..) Bu kadar çeşitli alana yayılabilen bir güç hiçbir vakit mevcut olmamıştır!(..)"[360] Bizdeki sivil(!) toplumcuların merkezi sistemi az biraz 357 Soros Soros'u anlatıyor, a.g.k. s.138. 358 Liberal Dergisi( italya 12 Mart 1998)'nde G. Soros ile yapılan görüşmeden aktaran S. Thomson, a.g.y 359 George Soros, Küresel Kapitalizm Krizde, "The Crisis of Global Capitalism, s.190. 360 Attila ilhan, "ABD'nin 'Roma Saplantısı'na Dikkat" Cumhuriyet, 7 Ekim 2002, s.20.anlaşılabilir ama, Soros'un anlattığı çok, çoktan da öte "ultra" uç noktayı göstermiyor mu? Düzen kurucu egemenler, yönetecek; ötekiler yönetilecek. Ulusal kimlikli ne denli devlet varsa, para imparatorluğunun kölesi olacak; çok etnikli, 'mozaik içinde "mozaik" düzenine dönüşecek. Gerisini getirmeye gerek yok. Akıllılar yönetecek ve düzen kurulacak. Soruyu, "Batı'da ve Ortadoğu'daki hangi egemenlerdir bu küresel yöneticiler?" diye koymak ve "Dünya Yeni düzeni kime çalışır?" diye eklemek gerekiyor. Bu soruların yanıtının önemli bir bölümü, Soros'un yetişme ve gelişme sürecinde bulunabilir. SOROS VE PARA AĞI Soros, 1956'da Amerika'ya gider. Singer & Friedlander, F.M. Mayer & Co. ve Wertheim & Co. aracılık firmalarında çalışır. 1961'de Amerikan vatandaşı olur. Arnhold & S. Bleichroeder, Inc'de, Jim Rogers ile birlikte 'portföy' yöneticisi olur. Bu firmada Rothschildler'in yatırımları bulunmaktadır. Bu banka, 1969'da Rogers ile ortaklaşa kuracakları Quantum şirketinin işlerini Citibank ile birlikte üstlenecektir. 1969'da Rogers ve Soros, Arnold & Bleichroeder'den ayrılırlarken, bazı yatırımcıları da yanlarına alırlar. OECD raporlarında "uyuşturucu parasının yıkanma merkezi" olarak nitelenen, vergi cenneti Curacao (Hollanda Antilleri)'da kayıtlı bir şirket kurarlar: Quantum Fund N.V. Soros'un ilk yatırımcıları hanedanlardır. Kraliçe Elizabeth'in ve 90 bireysel yatırımcının paralarının Quantum ile işletildiği ileri sürülmektedir.[361] Soros, şirket yöneticileri arasında görünmez. Yöneticiler, İsviçre, İtalya ve İngiltere vatandaşıdır. Soruşturmalara karşı bağışıklık böyle sağlanır. Soros'un "Soros Fund Management (NewYork)" şirketi, Quantum'u danışmanlık örtüsü altında yönetir. Soros'a ilk sermayeyi veren George Karlweiss, Baron Edmond de Rothschild'in temsilcisi ve Banque Privee S.p.A (Lugano)'nın sahibi ve Rothschild Bank AG (Zürich)'in yöneticisidir.[362] Quantum'un ve ilişkili bankerlerin oluşturduğu ağı görebilmek için, yöneticilerini ve bağlantılarını bilmek gerekiyor.[363] 361 Liechtenstein: 5.05 milyar; Lüksemburg Han.: 4.66 milyar: İngiltere VVindsor: 4.15 milyar; Hollanda Orange-Nassau: 4.05 milyar; Belçika Saxe-Coburg: 2.26 milyar; İspanya Bourbon: 1.81 milyar; Monako Grimaldi: 1.19 milyar; İsveç Bernadotte: 793 milyon; Danimarka Oldenburg: 146 milyon; Norveç Oldenburg: 141 milyon euro. "Avrupa'nın hanedanları devletlerden daha zengin" Hürriyet, 5 Haziran 1999. 362 Scott Thomson - Elisabeth Hellenbroich, "Profile of the megaspeculator George Soros", EIR Special Report, s. 18 363 "Quantum Fund N.V, De Ruyterkade 62, willemstad, Curaçao Netherlands Richard Katz: Rothschild S.p.A (Milan)'nın başkanı ve London N.M. Rothschild and Sons bankasının yönetim kurulu üyesidir. Bankayı Evelyn de Rothschild yönetir.[364 /365] Nils O. Taube: Quantum'da Baron Jacob Rothsc/ıı/d'in St. James Place Capital adlı şirketini temsil eder. J. P. Rothschild, Fransız piyasa oyuncusu Sir James Goldsmith'in ortağıdır. Lord William Rees: St. James Place Capital'in yönetim kurulu üyesi ve London Times yazarı. Alberto Foglia: Banca del Ceresio (Lugano)'da yöneticidir. Bu bankaya, 1980 sonrasında, mafya ilişkilerini kapsayan ve "Pizza Connection" adı verilen soruşturmada rastlanır. Foglia, 1993'de bir akşamüzeri Quantum'dan ayrıldı ve ertesi sabah Brezilya Ulusal Bankası başkanlığına getirildi. Thomas Glaessner: ABD Federal Reserve (Merkez Bankası) Uluslararası Finans Bölümü'nde 5 yıl çalıştıktan sonra, Dünya Bankası'nda Doğu Asya ve Güney Amerika finansal risk sorumlusu oldu. Glaessner, Soros Fund Management LLC'de, Quantum Emerging Growth ve Quantum Fund'da yeni pazarlarda döviz stratejileri, portföy yöneticiliği yaptı. Ocak 2000'de Soros'tan ayrıldı. Dünya Bankası'na döndü ve gelişen pazarlarda banka politikasını oluşturmaya başladı. Beat Notz: Geneve Banque-Worms'ün ortağı; borsa şirketi Albertini and Co. İle çalışır. Isodoro Albertini: Aracı şirket, Albertini and Co. (Milano)'nun sahibidir ve önde gelen aracılardandır.[366] Edger de Picciotto : Lübnan asıllı, Portekizli Musevidir. Yine Lübnan asıllı Musevi Edmond Safra'nın ortağıdır. Safra, ABD-İsviçreTürkiye ve Kolombiya eroin-kokain para trafiğine yardımcı olduğu gerekçesiyle soruşturuldu.[367] Safra, aynı zamanda, Republic Bank Antilles" şirketinin 30 Haziran 1993 tarihili "ûuarterly Report" belgesinde, şirketin yönetim kurulunda, Dr. Alberto Foglia, Isidoro Albertini, Richard Katz, L. Armedee de Moustier, Beat Notz, Edgar de Picciotto, Claudio Segre, Nils O. Taube bulunuyor. Fotokopi belge, EIR, Special Report, April 1997. 364 Scott Thompson, a.g.y. Jacob Rothschild'in kuzeni Evelyn de Rothschild aynı zamanda The Economist'in yönetim kurulu başkanı ve Atlantic Institute'de mütevelli heyeti üyesidir. (CAQ, 1987, 12 (3) ; Anthony Sampson. The Money Lenders, s.270) Evelyn de Rothschild 1971'de Roberto Calvi ve Jocelyn Hambro ile birlikte La Centrale Hol-ding'in yönetim kurulu üyesi olmuştu. R. Cornwell, God's Banker, s.43. 365 william Engdahl, a.g.y. 366 R. Cornwell, God's Banker, s. 169. 367 Miami Grand Federal Jury, Compangnie de Banque et d'lnvestissement (CBI), UNP ve Trade Developement Bank (TDB) yöneticleri Jean-Jacques (Fr), Jeckiel E. Valero (israil) ve Karl Michael Leyni'yi uyuşturucu parası aklamaktan tutukladı. Aklama işini yöneten Albert Shammah ise İsviçre'den dönmedi. of N.Y'un yöneticisidir. Bu banka, Rus mafyasının milyonlarca dolarının, Federal Reserve'den Moskova bankalarına transferine aracılık etti. Safra, 1987'de Soros'un Fransa'da Societe Generale hisselerini içerden bilgi alarak hisse değerlerini ihaleden hemen önce yükseltme operasyonunda da anıldı. De Picciotto'nun bankası Union Banque Privee, daha sonra, American Express Bank ile ortak oldu. De P'cciotto, 1990 sonrasında American Express Bank S.A Genova'nın yönetim kuruluna girdi. Yönetim kurulunda, ABD eski güvenlik uzmanı, Dışişleri eski bakanı Henry Kissinger da bulunmaktadır. De Picciotto, aynı zamanda, Venedikli Carlo de Benetti'nin ortağıdır. Benetti, Olivetti şirketinin başkanlığından uzaklaştırılmıştır. De Picciotto ve Benetti, Societe Financiere de Geneve adlı 'yatırım holding'in yönetim kurulu üyesidirler. De Benetti, 1980'lerin başlarında, İtalya'daki Banca Ambrossiano'yu batışa sürüklediği için soruşturulmuştur. O zamanlar, bankanın başkanı, De Picciotto'nun eski ortağı Calvi'dir. Banca Ambrossiano ile IOR(ınstituto per le Opere di Religione/ Din İşleri Enstitüsü)[368], bilinen adıyla Vatikan Bank ortak olmuşlar ve bankanın 1,3 milyar doları Panama ve Lihtenştayn'daki şirketlere aktarılmıştı. [369] Bu şirketlerin sahibi de Vatikan idi. Banka batarken, paranın çoğunun silah ticaretinde ve bankanın içinde bulunduğu ağ içinde oluşan kanallarla Papa' nın kalbi sayılan Polonya Solidarnos (Dayanışma) sendikasına akıtıldığı biliniyordu. P2 Mason Locası üyesi olduğu 1981'de ortaya çıkan Roberto Calvi, 7 Haziran 1982'de Roma'daki yönetim kurulu toplantısından sonra ortadan kaybolmuştu. Calvi, daha sonra, cebinde bir sahte pasaport Shammah'a İsviçre'de ikamet için TDB'nin kurucusu ve sahibi Safra kefil oldu. Shammah, Türk uyuşturucu parasını aklamaktan 1985 yılında da soruşturuldu. Onu tutuklanmaktan Başbakan B. Craxi, Milan Belediye Başkanı Carlo Tognoli ve Cenevre'nin en büyük emlakçisi Nessim Gaon kurtardı. TDB'nin Sarı Avni sanlı Yaşar Avni Musullulu ve altın ve uyuşturucu kaçakçısı Magaryan Kardeşlerin paralarını akladığı soruşturma dosyalarına geçti. Gündem, 1 Şubat 1995 Sayı:2 368 IOR'un başkanı Papaz Paul Casimir Marcinkus idi. Marcinkus, ABD (Chicago 1922) vatandaşıdır. 1950'de Hristiyan-Kilise hukuku çalışmak üzere Roma'ya geldi. 1971'de IOR yönetim kurulu başkanı oldu. Abrosiano'nun sağıldığı günlerde 1981de Vatikan Kent Devleti'nin Belediye Başkanlığı görevini de üstlenmişti. Marcinkus, Vatikan'ın tüm para ve ticaret ağını yönetmekteydi. 369 lOR'un Banco Ambrosiano Andino S.A.'ya yazdığı mektuplardan birinde bu şirketlerin Vatikan'a bağlı olduğu belirtilmektedir: Manic S.A. (Lüksemburg), Astolfine S.A. (Panama), Nordeurope Establishment (Lihtenştay), U.T.C. United Trading Cooperation (Panama), Erin s.A. (Panama), Bellatrix S.A. (Panama), Belrosa S.A. (Panama), Starfield S.A. (Panama) Rupert Comwell. God's Banker, s.254. IOR antetli ve 1 Eylül 1981 tarihli referans mektubu, Roberto Calvi ile Piskopos Marcinkus'un işbirliklerinini sürdürülemsine karar verdikleri görüşmede hazırlandı ve bu şi.rketlerin lOR'un kefaletinde olduğunu belirtmekteydi. JeanMahe Stoerkel, Mesih papa'yı Neden Vurdu?, s. 135-136.ve çeşitli kurlarda banknotlarla ve ayaklarına taş bağlanmış olarak Londra'da Blackfair köprüsünde boynundan asılı olarak bulundu. Polise göre bu tipik bir P-2 Mason locası infazıdır.[370 /371] 

"ROTHSCHİLD AND SONS" 
Soros'un ilk işvereni, Quantum'da yöneticilerle temsil edilen hanedanların bankeri Rothschild and Sons'u bilmek, işin temeline inmek demektir. Lord Rothschild, Amerikan bağımsızlık savaşının önderi George Washington'a karşı savaşan İngiliz hükümetini finanse etmekle başlar büyümeye. Lord 1917'de İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour'a İsrail devleti kurulmasını talep eden deklarasyonu hazırlattırır ve daha sonra İsrail devletinin kuruluşunu destekler. İşlerinin en önemlisi, altın ticaretidir. Altının borsa fiyatı, Londra'da altın ticareti yapan beş banka tarafından belirlenir. Bunların başında da ailenin bankası gelir. Örtülü işlerin transferleri, 19 yıl boyunca BCCI adlı banka tarafından yönlendirilmiştir. Reagan döneminde İran'a roket satışı (Irangate) örgütlenmesinin sorumlusu Yb. Oliver North, BCCI'yi kullanmıştır.[372] BCCI yöneticisi Suudi istihbaratı eski başkanı Şeyh Kemal Adham'dır. Zamanın CIA yöneticisi de, George Bush'dur. Bush'un yardımcısı ve Akev Siyasi Direktörü Edward (Ed) Rogers, Ağustos 1991'de görevinden ayrılır ve "Rogers and Barbour" şirketini kurar kurmaz, Arabistan'da Şeyh Adham ile 600.000 dolarlık ABD temsilciliği sözleşmesini imzalar.[373] BCCI'nin yöneticilerinden Alfred Hartmann, İsviçre'nin üç büyük bankasından biri olan, Union Bank ile BCCI'nin 1976'da kurdukları, Banque de Commerce et de S.A.'nın murahhas azasıdır.[374 /375] Hartmann, aynı zamanda Zürich Rothschild Bank AG yöneticisi ve Londra'da N. M. Rothschild and Sons'un yönetim kurulu üyesidir. İsviçre'de daha 16 şirketin yönetim kurulu üyesi olan Hartmann, Rus mafyası ile ilişkili olduğu belirtilen Nordex şirketi ile iş yapan, silah tüccarı Helmut Raiser'in iş ortağıdır. Raiser, Quantum yöneticisi Picciotto'nun arkadaşıdır.[376] 370 Rupert Comwell, God's Banker, s.20-21. 371 P2-Calvi-ltaiya ilişkileri Papa suikastı dosyasına dek uzanır, ilişkilerin Vatikan-CIA ve Türkiye yanı için Uğur Mumcu'nun "Papa Mafya Ağca" dosyasına, sonrası için, Emekli Hakim Alb. M. Emin Değer'in "Uğur Mumcu ve 12 Mart" dosyasına bakmak gerekiyor. 372 Peter Truel-Larry Gurwin, False Profits- The İnside Story of BCCI, The world's Most Corrupt Financial Empire, s. 134 373 Peter Truel-Larry Gurwin, a.g.k. s.362-364 374 ibid. s.19 375 ibid. s.384 376 Rachel Ehrenfeld, Evil Money, s. 155 Temsilciler Meclisi Bankacılık Komitesi Başkanı Henry Gonzales, 8 Haziran 1993'de bu işlerin siyasi boyutunu vurgular ve Bush ve Reagan yönetimi döneminde Adalet Bakanlığı'nın BCCI'yi soruşturma taleplerini sürekli geri çevirdiğini açıklar. Gonzales, bu savsaklamayı, bankanın Irak yönetimiyle ilişkilerine bağlar.[377] Hartmann, Banca Nazionale del Layoro (BNL)'nun da yönetim kurulu başkanıdır. Bush yönetimi, 1990-91 Irak müdahalesinden az önce, Georgia Banca Nationale del Lavoro aracılığıyla, Irak'a gizlice milyarlarca dolarlık kredi açmıştır.[378] BNL, ABD'de "Bağdat'ın bankeri" olarak adlandırılıyordu. Senatör Gonzales haksız da sayılmaz. Kissinger Associates şirketi, Haziran 1991'e dek, BCCI ile çalışan BNL'nin danışmanlığını yapmıştır. Hatta, Kissinger, Haziran 1989'da, işadamları heyetiyle Bağdat'a dek gitmiş ve Saddam Hüseyin'e uluslararası borç almasını önermiştir.[379] Irak'ın, İran savaşında aldığı borçları bir biçimde ödemesi gerekmektedir. Yalnızca BNL aracılığıyla Irak'a verilen borcun toplamı 4 Milyar dolardır.[380 /381] Bir milyar dolar, Irak'a askeri teknoloji satan örtü şirketlerine verilmiştir. Ne ki, Reagan'ın Irak'a 1983'den başlayarak verdiği CIA desteği artık sona ermektedir.[382] Şimdi ödeme zamanıdır. Ödemenin şekli 1991'de açıklığa kavuşur ve Kuveyt'i işgale özendirilen Irak'ın tepesine çullanan ABD, tahsilatın tümünü gerçekleştirir.[383] Soros'un önemli adamlarından Kanadalı gayri-menkulcü Paul Reichmann, önceleri Olympia-York noteridir. Macaristan doğumlu bir Musevi olan Reichmann, Soros'un gayrimenkul fonu, Quantum Realty'nin ortağı ve aynı zamanda İngiliz-Kanada yayın grubu "Hollinger" şirketinin yönetim kurulu üyesidir. Henry Kissinger ve İngiltere Dışişleri eski Bakanı Lord Carrington da Hollinger'in yönetim kurulu üyeleridir. Lord Carrington, Kissinger Associates(New York)'in de, yönetim kurulu üyesidir. Hollinger, Kanada'da London Daily Telegraph ile İsrail'de yayınlanan The Jerusalem Post gazetelerinin sahibidir. Bu gazeteler, 377 Peter Truel, a.g.k, s.383 378 BCCI'nin ABD'deki hukusal ve lobicilik işlerini, Tampa uyuşturucu parası trafiği soruşturması açıldığında Hill and Knowlton firması üstlenir. CIA ve Akev ilişkileriyle tanınan bu firma, Irak'a ABD müdahalesi öncesi Senato soruşturmalarında yalancı tanıklarla kamuoyu oluşturmasıyla anırnsanır. Hill and Knowlton, Özal döneminde 2 milyon dolar karşılığında Türkiye'nin de lobicilik işini üstlenmişti. 379 Peter Truel, a.g.k., s.143 380 Appendicies: Matters For Further Investigation 381 Peter Truel, a.g.k, s. 139. 382 ibid. s.383 383 william Blum, Killing Hope, s. 322. İsrail'in bölgesel egemenlik politikalarını destekleyen yayınlar yapar. Hollinger'in bir başka ünlü yöneticisi de Richard Perle'dir. Deneyimli istihbaratçı Perle, 2001 yılında, Pentagon'da Savunma Politikası Yönetimi (Defence Policy Board)'nde görevlendirilmiş ve Irak'a askeri müdahaleyi onaylatmak üzere sürdürülen propagandayı yönetmektedir.[384] Soros ile başlayıp, Londra'da Rothschildler'e, sonra, New York'a ve Washington’a uğrayıp, İsviçre - İtalya sınırında, Lugano'daki İtalyan mafyasının, eroin-kokain paralarını dolaştıran bankalara geldik. Yeri gelmişken, Lugano'dan, Quantum yöneticisi Picciotto ile ilginç bir ilişkiye de değinelim. Picciotto'nun bankası Union Banque Privee birçok kez para aklama soruşturmasına uğramıştır, "İsviçre Bağlantısı" soruşturmasını yöneten Miami savcılığına göre, bankanın yöneticisi Jean Jacques Handalı ile bazı görevliler, Kolombiya-Türkiye kokain-eroin örgütlerinin paralarını aklamaktadır. Eski güvenlikçilerden Kissinger ve Brezinski ile Soros, Ukrayna-Amerika Konseyi'nde birlikte bulunmaktadırlar. Ukrayna'nın büyük çelik sanayisinin el değiştirmesi konuyu renklendirmektedir. Soros "ABD dünya polisliği yapıyor, IMF basiretsizdir" demişti, ama nereye baksak Soros'u ABD'nin eski güvenlik şefleriyle yan yana görüyoruz.[385] Bu karmaşık ilişkilerin yaratacağı bulanıklıktan ve bulantıdan biraz ayrılarak, bildik topraklara dönmeliyiz. 384 Senatör Henry Jackson'un asistanı olarak işe başlayan Richard Perle, Sovyetlerle yapılacak SALT II (Startegic Arms Limitation Treaty/Startejik silahların sınırlandırılması) görüşmelerini baltalaması ve Sovyet Yahudilerini desteklemesiyle ünlendi. Perle, UÇLA' nın Uluslararası ilişkiler Bölümü'nü 1964, Princeton U. Siyasi Bölümü yüksek lisansını tamamladıktan sonra London Schools of Economics' de okudu ama derece almadı. westinghouse Electric Corp.'da savunma ve uzay merkezinde siyasi analizci olarak çalıştı. H.Jackson'dan ayrıldıktan sonra (1980) Abington Corp. (arkadaşı John Lehman yönetiyordu)'da, Northrop, TRW ve Londra Tamares Ltd. ile Systems Development Corp.'da danışmanlık yaptı. 1982'den sonraysa Uluslararası Güvenlik Politikasfndan sorumlu ABD Savunma Bakan Yardımcısı oldu. {Ronald Brownstein, Nina Easton, Reagan's Ruling Class, s.503-504.) Perle 1988- 1989'da AEI görevlisi olarak ders verdi Daha sonra, ABD'de Anti-Sovyet kampanyayı yöneten CPD (Center for Present Danger) örgütü adına konferanslar verdi. Perle, CFR ve Trilateral Commision üyesidir. 385 Onlar yan yana dururlarken, Ukrayna'da, kömürü dışardan almak içerde çıkarmaktan daha ucuz, denilerek ocaklar kapatılır. Şimdi aç kalan Ukraynalılar.ocaklardan çocuklarıyla kaçak kömür çıkarıp, çuvalını 1,5 dolardan satmaya çalışıyorlar. Ve yüzlerce çocuk, kadın göçük altında ölüyor. HRW ve sınır tanımayan ötekilerden ses çıkmıyor. Arie Farnam, "Ukrain : digging for black gold", CS Monitör, May 15, 2002

SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA DÖRDÜNCÜ BÖLÜM



SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
"WEB / ÖRÜMCEK AĞI"NDA LİBERAL ATILIM '..
TÜSİAD'ın New York'a getirdiği raporlardan çok etkilendim. TÜSİAD, Türkiye'deki gelişmelerle ilgili tavırlarını çok net biçimde ortaya koyuyordu. Hatta 'Milli Güvenlik Kurulu'nu anayasadan çıkarmamız gerekir. Milli Güvenlik Kurulu'nun görevi sadece savunma konularıyla sınırlı kalmalıdır' görüşündeydiler." John Brademas, NED eski Başkanı (1993 2001)[101] Demokrasi adına gerçekleştirilen sızıntıyı daha yakından görebilmek için, Türkiye'de son 20 yılda örülen örümcek ağının bir bölümüne yine Amerika'dan bakmak gerekiyor. Ülkemizde kurulan yarı-sivil ağdan çekeceğimiz ilmiğin ucunda projenin hemen hemen tümüne teorik destek sağlayan bir etkinlik var. Bu etkinlik güçlendikçe, Türkiye'ye yeni genç liderler yetiştirecek. Onları ABD'de ve Türkiye'de eğitecek. Şu köhnemiş (!) siyasal yapılanmanın çökmesiyle ve IMF'nin kredi koşulu olarak öne sürdürdüğü siyasal değişim yasalarının resmileştirilmesiyle, siyasal boşluk doğacağı hesabıyla yeşerecek yeni partilere, genç kadrolar, yepyeni liderler yetiştirecekler. Tasarım aşağı yukarı budur. Cem Boyner'in Yeni Demokrasi Hareketi girişiminden sonra gelişen bu tür oluşumlar, NED kaynaklarından ve A.B'den destek alıyor. Yasal konumu "dernek" olan bu oluşumlar, "think tank"ten tercüme adlarıyla, kendilerini "düşünce topluluğu" olarak sunuyorlar. Liberal atılım, "islâm ve piyasa ekonomisini bağdaştıracak" propagandayla işe başlıyor. NED dosyasındaki proje özetine göre, liberal enternasyonalin Türkiye'deki şubeye verdiği görev çok açık: "NED'den CIPE'ye, CIPE'den Liberal Düşünce Topluluğu 101 Brademas eski ABD Kongre üyesidir. (Cumhuriyet, 15 Nisan 2001) Brademas, 1974 Kıbrıs harekatının ardından, Türkiye'ye ambargo uygulanmasını sağlayan lobinin başını çekmiştir. Brademas, Kemal Derviş'in ardından, TESEV tarafından İstanbul'a getirilmiş ve Boğaziçi Üniversitesi'nde konuşma yapması sağlanmıştır. Brademas, Türkler ne yaparsa yapsın Kıbrıs'ın AB'ye katılacağını, Kıbrıs'taki Türk askeri gücünün geri çekilmesini, adaya NATO'nun yerleşmesini savunmuştur. Brademas, Şubat 2001'e dek NED yönetim kurulu başkanıydı. (LDT)'na, 1997 yılında, İş ve iktisat; Medya ve yayın, Politik Çalışmalar için 61.710 ABD doları. Proje özeti: ALT (LDT'nin İngilizcesi : Assosiation for Liberal Thinking) bu program çerçevesinde İslâm ve demokrasinin bağdaşabildiğini gösterecektir. ALT, uluslararası alanda ün yapmış uzmanların, tebliğlerini, siyasetçilerden, iş dünyası liderlerinden, sivil liderlerden, bürokratlardan ve medyadan oluşan bir topluluğa sunabilmeleri için, İstanbul'da bir sempozyum düzenleyecektir. ALT, daha geniş topluluklara ulaşmak üzere, 6 büyük kentte paneller düzenleyecek ve sempozyum belgelerini, geniş olarak dağıtılacak bir kitapta toplayacaktır. ALT, bu program boyunca, yalnızca konuyla ilgili entelektüel tartışmalarla sınırlı kalmayacak, (aynı zamanda serbest) pazarı esas alan iyi bir iktisadi düzen (ve) Pazar iktisadiyatı kaynaklı bir reform etkinliğini de başlatacaktır." Liberallerin Amerikan işadamları örgütüne sundukları proje ne denli yararlı sonuçlar vermiş olmalı ki, aynı Amerikan örgütü, 1999 yılında liberallere 49.779 Dolarlık yeni bir kaynak daha sağlıyor. Bu kez amaç, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerine ulaşmaktır. Proje özetinden okuyalım: "(Amaç) ALT'nin iktisadi reform yasa önerisini değerlendirmesi ve bir dizi akşam ve öğlen yemekleri ile, meclis üyeleriyle piyasa iktisadı reformlarını savunanların birbirlerini etkileyebilecekleri toplantılar düzenlemesini sağlamak." Yabancı devlet örgütlerinin parasıyla düzenlenen yemeklerde reform görüşen meclis üyelerine ne demeli? Bu vekillere, Türk ulusunun vergilerinden oluşan bütçeden verilen maaşlar, ele güne muhtaç olunmasın, temsilcilerimiz iyi' görünümlü, özgüvenli bir yaşam tuttursunlar diye veriliyordu. Temsilcilerimiz, bir yasa tasarısıyla ilgili önerileri görüşme ortamı bulmak üzere, illaki, Amerikan işadamlarından para alan topluluklara muhtaç olamazlardı. Liberal, hür, küresel, sınırsız ve sorumsuz çağın gereği yerine gelsin diyedir tüm bu işler. Milletvekillerimiz durumun aslını bilselerdi, kesinlikle bu yemeklere katılmazlardı. Vekiller, bu tür toplantılarda yabancıların desteğini bilselerdi, en azından yemek bedellerini kendileri öderlerdi. 

İSLÂM İLE LİBERALİZMİ BAĞDAŞTIRMAK 
Türkiye'nin toprak bütünlüğü ve ulusal egemenliğinin korunmasına yardım etmek üzere olağanüstü bir koalisyon hazırlanmış bulunuyor. İşin aslına bakılırsa, NED'in ağında herkese, her zaman yer vardır. Bu kadar zahmet neden? Bu sorunun yanıtını ve 'küresel' dedikleri dünya egemenliğine bağlı, stratejik çıkarların ipuçlarını, proje gerekçelerinde görmek olanaklı. Liberal Düşünce Topluluğu'na yapılan harcamaları NED'den aktaran ABD'nin CIPE adlı işadamları örgütü, liberallerin projesini açıklarken, "İslam’ın pazar ekonomisiyle uyuşabileceği düşüncesini yaymak ve ekonomik reformların propagandasını gerçekleştirmesi için sempozyum ve milletvekillerinin katılacağı yemekli toplantılar örgütlemek" diyor. "Global Partners"[102] listesine "Association for Liberal Thinking -ALT" satırını eklemiş olan Amerikan şirketlerinin dış ülkelerde etkinlik örgütü CIPE, aşağı yukarı şunu demek istiyor: "Türkiye'de Müslümanlar var, şimdi Liberal olarak bu insanları, kendi dinlerinin benim pazar düzenimle uyumlu olduğuna inandırmak üzere toplantılar düzenle, parası benden!" Bu çabanın altında yatan derin düşünceyi yaşam örnekleriyle kavramak olasıdır. LDT Derneği'nin kurucusu Profesör Attila Yayla, işin ucunu bir sert ataklığa dek götürüyor ve Seattle'da yapılan WTO (World Trade Organization / Dünya Ticaret Örgütü) toplantısını protesto edenlere çok kızıyor. 21 Nisan 2000'de LDT'nun 'yayınında, "Globalleşme Düşmanlığından intihara" başlığını taşıyan yazısında, ülkesinin öncelikle yazarlarını "derinlemesine analiz kabiliyetinden ölümüne yoksun," olmakla karaladıktan sonra, protesto gösterilerinin "globalleşmeyi" durduramayacağını anlatıyor ve protestocuların örgütlerini bir güzel benzetiyor. Attila Yayla'ya göre, sendikalar, "işgücünün serbest hareketinin önlenmesini ve böylece üyelerinin yüksek gelirli işlerinin rekabetten korunmasını isteyen" örgütlerdir. Liberal Yayla'ya göre, sermaye alabildiğine serbest hareket ederken, işgücü serbest hareket edememiş oluyor. Çünkü işgücünü tutsak eden, hareketini önleyen sendikalardır. Öyleyse serbest Pazar ekonomisinde sendikaya ne gerek var?! Görüldüğü gibi, Liberaller, ultra-liberaller, yeni liberaller, işverenler, seçkinler, yani cümle âlem herkes örgütlenmeli, ama sendikalara gerek yok, diyorlar. Bir liberale, adı üstünde özgürlükçüye, Türkiye'de "sivil toplumcu" bir bilim insanının sendika düşmanlığını bu kerteye vardırmasını anlamak zor. Üstelik NED'in hürriyet ilkelerine de uymuyor bu tutum. Teorik olarak böyle ama, her şey göründüğü gibi olmuyor. İthal liberalliğin dış bağlarından ana kaynağın ne denli örgütlenme düşmanı olduğunu sona doğru göreceğiz. Şimdilik kitle gösterilerine karşı alınan bu sert tutumu anlamaya çalışalım. Libarel'e göre "Globalleşmeye karşı" durmak o denli günah ki, liberalliğin yılmaz savunucusu liberal profesör, "karşı ittifak" içinde gördüğü kim varsa, aşağılamaktan yana. Şöyle diyor: 102 CIPE Global Partners : Results & Accomplishments, CIPE.crg 30.03.2004 112 "..insan cinsini doğa herhangi bir böcekten daha değersiz bir türü olarak gören ve bazen insanda Lenin, Stalin ve Hitler'in yüksek bir ideal uğruna yaptığını sözüm ona doğa için yapmaya hazır olduğu duygusunu uyandıran çevreciler, radikal feministler, Marksizmin müminleri, üçüncü dünyacılar ve diğerleri..." Globalizmin karşıtlarını böylece tanımlayan Liberal Profesör, hızını alamıyor ve "Bunlar hangi ilke ve hangi amaç etrafında bir araya gelebilirler?" diye sorup, alay ediyor. "Bunlara yakışan birlikte olmak mıdır, birbirlerinin gözünü oymak mıdır?" sözleriyle liberallikten bilimsel örnekler sunuyor. Her türlü kitle örgütlenmesine düşman bu tutumun, salt bizim ülkeye özgü, liberal bir yozlaşma olduğunu sanmak, işin kökünden uzaklaşmak demektir. Daha sonra ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi, Liberallerin anavatanı İngiltere’deki sendika ve en hafif toplumsal proje düşmanlığının örgütsel bağlantıları, İngiltere’den Amerika'ya uzanmaktadır. Liberal'in bunları bilmemesi zayıf bir olasılıktır, diye düşünüp liberal kitle düşmanlığının tipik örneğine dönelim. NED dolarlarıyla propagandaya soyunan topluluğun kurucusu, işlevine uygun bir biçimde, globalizme karşı duranları, "tahripçilik" ile suçladıktan sonra, hedef gösteriyor: "Bu şey (eylemin hedefi) aslında özel mülkiyettir, serbest girişimdir, hür ticarettir, yaratıcılık, çalışkanlık ve keşiftir." Liberal, kehanette bulunmayı da unutmuyor: "Bunu yok etmeyi herhalde başaramayacaklardır. Başarsalar bile kendi kendilerini de yok etmiş olacaklardır." 

'RESMİ' İDEOLOJİNİN TEMEL DAYANAKLARI ÇÖKMELİ..
 NED'in girişimleri 'globalizmin' yılmaz savunucularını da yaratıyor. Liberal düşünceliler, 20 Nisan 1995 tarihli açıklamalarında, TESEV'in vazgeçilmez katkıcısı, Ağa Han bursiyeri ve Kemal Derviş'in yakın dostu Nilüfer Göle'nin bilimsel bulgularına yaslandıklarını belirtirlerken, asıl amacın rengini de gösteriyorlar: "1990'lı yıllarda, sivil paşaların, liberalizmi doğrudan bir düşman olarak sunma çabaları(,) ikna edici durmuyor. O nedenle, liberalleri Kürtçülükle veya şeriatçılıkla suçlayarak(!) (eskiden komünist derlerdi) durumu kurtarmaya çalışıyorlar." Yabancı örgütün dolarlı desteğini almaktan çekinmemiş olan liberaller, eskiden "anti-komünizm" söylemi altına sığınıp, demokrasi isteyenlerin üstüne saldıranların, Güney Amerika'da, Filipinlerde, Afrika'da ve dünyanın dört bir yanında, diktatörlükleri 'global' olarak destekleyenlerin, kimliklerine de bir baksalar iyi olurdu. Çünkü, dolarlı projelerde, eski operatörlerin parmak izlerini görmek olanaklıdır. Ne ki, bunun için, görme-bilme niyetine sahip olmak ve bilime gerçekten bağlı kalmak gerekiyor. Liberal sözlerin altındaki gerçek niyeti, onların satırlarından okuyalım ve düşünelim. "Ama hayat sürüyor. Piyasa ekonomisi, sivil asker bürokrasisinin ve müttefiklerinin bütün çabalarına rağmen yaygınlaşıyor. Dünya ekonomisi Türkiye'yi rekabetçi piyasa modeline itekliyor. Son yıllarda, resmi ideolojinin temel dayanaklarından biri olan KIT sistemi de çökme noktasına geldi" diyen liberaller, neredeyse ekmeğini yedikleri, kendilerini bugünlere getiren ülkenin sistemi çöktü diye, bayram edecekler. Liberaller, 1995 Nisan'ında ufukta görülen REFAH-YOL hükümetini selâmlarken de aynı bayram havasını yaşıyorlar; gelişmeyi alkışlıyorlar: "Çok partili sisteme geçiş ve Demokrat Parti geleneği, Kemalist çekirdeğin bütün aksine çabalarına rağmen İslami hareketin demokratik yarış içinde yer almasına olanak verdi, iki taraf da "şeriat geliyor" çığlıkları atsa da önce parlamento ve koalisyonlar, şimdi yerel idareler, İslamcı muhalefetin entegrasyonunu kolaylaştırdı." 

LİBERALDEN "28 ŞUBAT" DERSLERİ 
Dini politikaya araç edenler, yalnızca bir kesim değil. Liberaller, kendilerini geri kalan kuruluşlardan ayrı tutmak üzere, örgütlenen ve bazılarınca, "Müslüman kesim" olarak tanımlananları da liberalleştirmeye kararlıdırlar. LDT kurucularından ve Liberal Düşünce Dergisi editörü, Hukukçu Mustafa Erdoğan, bir yandan yazıyor, bir yandan da MAZLUMDER'de konuşuyor. Milli Güvenlik Kurulu'nun 28 Şubat 1997 kararlarına bir "irtica" hareketi diyerek, liberalliğin militan yüzünü gösteriyor: "28 Şubat 1997 Türkiye toplumunun Cumhuriyet döneminde maruz kaldığı en ciddi siyasi irtica hareketlerinden birinin adıdır. Bu hareket 27 Mayıs darbesinden bile daha zararlı ve sinsice tertip edilmiş bir "irticai kalkışma" hareketidir. Gerçi, 27 Mayıs'ın insani maliyetinin çok daha korkunç olduğunda şüphe yoktur; nitekim, kadim "siyaseten kati" geleneği ihya edilerek, seçilmiş başbakan ve iki bakan idam edilmiştir. Mamafih, 28 Şubat en azından ilk sonuçları bakımından kanlı bir hareket olmasa da, siyasi ve toplumsal etkileri bakımından ondan hem daha kapsamlı hem daha kalıcı olmuştur."[103] "Liberalin 28 Şubat değerlendirmesi, kendisini ilgilendirir," deyip geçmek gerekir. Ne ki, onun 28 Şubat'ta karar alanları nitelerken madde madde yaptığı değerlendirmeler, Türk hukuk dünyasına büyük bir katkı sağlayabilecek niteliktedir: 103 Mustafa Erdoğan, "28 Şubat İrticai Bir Kalkışmadır" LDT, Mart 2001 "(1) 28 Şubat'ın failleri siyasette meşruluğun kaynağının halk olduğunu reddetmişlerdir: Onlara göre, meşruluğun kaynağı halkın iradesi değil resmi ideoloji, hatta onun karikatürize edilmiş biçimci bir türüdür. (..) Onun için 28 Şubatçılar halkın iradesinin kamu siyasetinin temel ilkelerini belirlemesini kabullenemeyen "hazımsızlar" veya cüretkârlar taifesi olarak da nitelenebilirler. (..) (2) 28 Şubatçılar hukuk tanımazdırlar. (..) 28 Şubat bu bakımdan 12 Eylül rejimiyle bile yarışabilecek bir durumdadır. (..) (3) 28 Şubat zihniyeti insan haklarına düşmandır. (..) Bu zihniyet, gayet doğal olarak, devlet eliyle insan haklarına karşı bir saldırı kampanyası başlatılmasına, başta din ve vicdan, ifade ve örgütlenme özgürlükleri olmak üzere temel hakların fütursuzca çiğnenmesine yol açmıştır. (..)" LDT Derneği kurucusu Hukukçu Profesör Erdoğan liberal cepheyi genişletmeye kararlı görünüyor ve ekliyor: "Başlıca, Kürt kimliğini ve İslami hassasiyetleri resmi düşman olarak ilan etmiş ve buna göre icraat yapmış, yaptırmışlardır. Kimi yurttaşların kendilerini ana dillerinde ifade etmelerini, örgütlenmelerini ve siyasi faaliyet yapmalarını yasaklamış; kimi yurttaşların da hayatlarını kendi inanışlarına ve hayat tarzı tercihlerine göre tanzim etme ve yaşama "doğal haklan"nı tanımamışlardır. " Varılan bu sonuç daha fazla yorum gerektirmez, ama "liberal saldırı" bilim dilinden uzaklaşmakta ve söylemin düzeyini değiştirmektedir. Daha sonra görüleceği gibi, ulusal-egemenbağımsız devlet ilkesine yaslanan her düzeni kaldırmaktan yana "açık toplum" yolculuğunun doğal sonucudur bu düzey. 

"İLİM VE İRFANDAN YOKSUNLAR" 
Dinsel düzen peşinde koşanların, bu işleri nasıl düzenleyecekleri, eylemlerinden ve sonuçlardan bellidir. Ama yabancı desteğiyle liberalleşmenin ve her "think tank"in savunuculuğuna soyunmanın gerekçelerini anlamlandıracak birkaç madde daha var. "(5) 28 Şubatçılar toplumu militarize etmek istemişlerdir. (..) (6) 28 Şubat bilim karşıtı, dogmatik bir harekettir. (..) (7) 28 Şubat kalkışması tipik bir "cahil cesareti" örneğidir. 28 Şubatçılar insan, toplum ve dünya hakkında cahil olduklarını fark edemeyecek kadar 'ilim ve irfan'dan yoksundular." Prof. Erdoğan, İnsan Hakları'na dinsel pencereden bakan MAZLUMDER'in toplantısında, İnsan Hakları hareketinin yükselmesini bir başka liberal noktadan vurguluyor: "28 Şubat kafası bütün bu nedenlerle Türkiye'nin 'anayasaldemokratik' bir devlet, özerk bir sivil toplum ve özgür ve yaratıcı birey yolundaki bir buçuk asırlık yürüyüşünü tersine çevirme saplantısı ile malul bir kafadır. Bundan dolayı, 28 Şubat Türkiye toplumunun "uygarlaşma" ve çağdaşlaşma mücadelesine çok büyük zarar vermiştir. "[104] Türkiye Gazeteciler Yazarlar Vakfı (TGV)'nın[105] düzenlediği ünlü Abant toplantılarında da zamanın Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı ile birlikte "Laikliğe çerçeve" çizmiş olan Liberal hukukçu, NED-IRI çerçevesinde Türkiye'de amaçlananı da açıkça belirterek, "project democracy" operasyonunu anlamamıza yardımcı oluyor: "Devlet seçkinlerimizin, başta milliyetçilik, egemenlik, 'iç işlerine karışmama' ve kültürel türdeşlik anlayışlarına dayanan politikaları olmak üzere eski moda yöntemlere gitgide daha fazla sarılması bunun tipik bir göstergesidir. Öyle görünüyor ki, Türkiye'nin bu konudaki tek şansı, küreselleşmenin zorunluluk ve gereklerine kendini adapte etme hususunda sivil toplumun devletten daha bilinçli, istekli ve yetenekli görünmesidir."[106] Bu sözlerin uzandığı anlam açıktır. Egemenlik, ulusçuluk, ortak kültür, eskimiştir; sınırların kaldırılması gerekir, artık içişleri yoktur; bu işlere başkaları karışır. Burada dursa iyi, ama o durmuyor, devleti bir yana bırakın demeye getiriyor. "Sivil toplum" yeni egemenlerle iç içe geçmeye dünden razı görünüyor. "Sivil" olan gerçekten "küreselleşmeye" ve öz ülkesinin sınırlarını sonuna dek açmaya, güvenliğini emanet etmeye niyetli görünmektedir.

 BİR BUÇUK ASIRLIK LİBERAL YÜRÜYÜŞ 
Türkiye'de ulusal birliğe ve ulusal güvenliğe yönelen tehdidi "irtica" düzeyine indirgemek, liberalden daha liberalci olanları küçümsemek olur. Kendilerini 'liberal' olarak tanıtan CIPE'nin proje ortakları, "Kemalist çekirdekli" diye adlandırdıkları Türkiye Cumhuriyeti'nin sonunu ilan ederken, dinci hareketin ağ içindeki yerini belirten açıklamaları çok daha çarpıcıdır: "Sivil toplum, özel mülkiyet ve piyasa ekonomisi güçlendikçe, Kürt ve İslamcı hareketler taleplerini daha fazla 104 Mazlumder'in 4 Haziran 2000 tarihindeki kongresinde yapılan konuşma metni. 105 TGVnin onursal başkanı F. Gülen'dir. 106 M. Erdoğan, "Küreselleşme"ye Dair, LDD 31.5.2000 seslendirdikçe, resmi ideoloji ve destekleri zayıflıyor. Totaliter düşünce yapısı çöküyor. Bu durumda, doğallıkla liberal demokratların düşünsel etkinliği de artmaya başlıyor." Bu tümceleri tersinden okumakta yarar var. Resmi ideolojinin ve bu ideolojinin desteklerinin zayıflatılması gerekiyor. Bunun için "Sivil toplum" adı altında örgütlenme yükseltilmeli, devlet mülkiyeti zayıflatılmalı yani özelleştirilmeli, piyasalar dışarıya açılmalı, Kürt milliyetçiliği hareketi, İslamcı örgütler taleplerini yükseltmeli! Totaliter düşünce yapısı ya da resmi 'ideolojinin ne olduğu söylenmiyor ama, yükseltilecek olan talep sahipleri düşünüldüğünde bunun Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleriyle ilgili olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyor. Bu sözler bize, Amerikan Milli Güvenlik Konseyi'ne, Amerikan ordusuna hizmet veren RAND'ın raporunu anımsatıyor. Hani şu Boğaziçi'nin ve Georgetown Üniversitesi'nin şu ünlü profesörü Sabri Sayarı'nın hazırladığı ileri sürülen ve RAND şirketince yayınlanan "Türkiye-Din" raporunu.[107] O raporda, Kürt hareketinin İslamlaşmasıyla gücünün artacağı öngörülüyordu. PKK, bu öngörünün hemen ardından İslamcı kanadını oluşturmuştu. Abdullah Öcalan Mesihleşirken, PKKHizbullah çatışması da başlamıştı. Turgut Özal'ın "federasyon tartışılmalı" demesinin ardından İstanbul'da toplanan ERNK İslâm kolu ve diğer İslamcı Kürtler, ılımlı ve barışsever olarak sunulan Nurcu Kürt hareketinin yayın organının düzenlediği bir konferansta, federasyon isteğini, enine boyuna tartışmışlardı. Bu geçmişin ışığında, liberallerin açıklamalarında "şeriatçı akım" demeleri çok şaşırtıcı olmamalı. Dernek kurucusunun ABD'deki bilimsel etkinlikleri bu öngörülerin kaynağını da gösterecek niteliktedir. Prof. Dr. A. Yayla, ABD'de HAMAS destekçilerince kurulan UASR örgütünün yuvarlak masa toplantılarına katılmıştır.[108] 107 RAND Şirketi, eski CIA uzmanlarının yönetiminde 1100 personel ve 300 konuk görevli, danışman, öğrenci ve subay ile çalışıyor. RAND, ASAM (Avrasya Vakfı-Avrasya Stratejik Araştırma Merkezi) ile ortak çalışıyor. RAND'ın ayrıca RGS (The Rand Graduate School) adında bir okulu bulunmaktadır. TESEV yönetim kurulu üyelerinden ve Bilgi Üniversitesi öğreticilerinden de RGS'de doktora yapanlar olmuştur. 108 UASR: HAMAS'ın etkinleri tarafından ABD'de kuruldu. Başkanı Ahmed Yusuf, 1997'de IAP (Islamic Association for Palestine / Filistin İslam Cemiyeti) konferansında Merve Kavakçı ile birlikte konuşmuştu. CMCU ile UASR, Nisan 2000'de ortak konferans düzenlediler. Bu konferansa yılın altı ayını İstanbul’da, geri kalanını Endonezya, Malezya, Almanya ve ABD'de Türkiye rejimi aleyhine konuşmalarla geçiren Alman eski Büyük Elçisi Wilfred Murad Hoffman, Hakan Yavuz da katılmış ve Merve (Kavakçı) Yıldırım, Türkiye'yi yeren bir konuşma yapmıştı. Ahmed Yusuf, Türkiye hakkında pek de iyi şeyler düşünmemektedir. UASR yayın organı Media Monitors Netvvork'deki yazılarında Ermeni katliamından söz eder.( "Countering the Current Crisis: A Strategy for Müslim Integration" 23 Şubat 2003.) Aynı yayın organında Türkiye, "saldırgan seküler" devlet olarak yazılır.(ikbal, Sıddıki,"lraqis seek İslam, independence; US UASR yayınında yuvarlak masa toplantısı şu satırlarla yer almaktadır: "Mayıs 25 (1997)'de, Dr. Ahmad, Hacettepe Üniversitesi ve Liberal Düşünce Derneği'nden Dr. Attila Yayla ile birlikte bir yuvarlak masa toplantısını yönetti. Dr'lar Yayla ve Ahmad ve katılımcı islamcı entelektüeller ve eylemciler (activists) Türkiye'deki İslamcı hareketin geleceğini tartıştılar." Yuvarlak masalar çevresinde, Liberal-İslamcı katılımıyla gerçekleşen Türkiye'deki İslamcı hareketin geleceği üzerine yapılan konuşmaları ve tartışmaları, bilemiyoruz. Bir gün liberal bir tarzda açıklanırsa, Türkiye'nin böylesi bilimsel görüşmelerden yararlanacağına kuşku yok. UASR, etkin bir kuruluştur. RAND'ın Ortadoğu araştırmacısı, Irak'ta Şiilik, Türkiye'de Nurculuk ve kimlik araştırmacısı, eski CIA istasyon şeflerinden Graham Edmund Fuller de aynı örgütün yuvarlak masa toplantısında bulunmuştur.[109] Liberal "network" içinde yapılacak olan gezintide "ulusal" görüşlerin savunulamayacağı kesindir. Liberal ağın merkezi Atlas Foundation, ağ içindeki örgütlerin işlevini "ABD'deki 'think tank' (örgütleri), etnik azınlıklara Pazar-kaynaklı düşünceleri satarken daha "sofistike" olmak durumundadırlar. Bu 2. Annual (Yıllık) Atlas Liberty Forumu'nun belirgin temasıydı" diyerek açıklamaktadır. 10-11 Nisan 1996'da, Philadelphia'da toplanan 'Forum'da bir konuşma yaptığı anlaşılan Washington merkezli "Center for the Study islam and Democracy" müdürü Radwarı Masmoudi, "sözde modern islam devletlerinde yolsuzluk ve baskıdan" söz etmiş. Onun ardından söz alan Liberal Düşünce Derneği kurucusu Prof. A. Yayla da kendi ülkesindeki durumu açıklığa kavuşturmuş. Atlas'ın yayınında Yayla'nın açıklaması şöyle yer alıyor: "Attila Yayla (Association for Liberal Thinking) bu düşünceyi yineledi ve Batılıların kısa-süreli yararlı ittifaklar yapan, birçok klasik liberal değerlere genel olarak saygı gösterilmeyen Türkiye gibi ülkelerle ilgili hayale kapılmamaları gerektiğini ekledi."[110] Kendi ülkesi üstüne uzak yerlerde bu tür ince görüşler ileri sürmenin elbette bir sakıncası yok. Bu durum gezi ve toplantı liberalliğinin gereği olabilir. Adı üstünde "liberal," istediği yerde offers Turkey-style 'democracy'" MMN, 5 Mayıs 2003) 109 Graham Edmınd Fuller (1937-): İstanbul CIA İstasyonu (1964-67), Cidde siyasi görevli (1968-71), Sana (Yemen)'da Müşavir (1971-73), Merkezde, CIA Direktörü William Cassey'in asistanı, Milli İstihbarat Başkan yardımcısı (1973- 75), Kabul (Afganistan)'da siyasi görevli (1975-78), Hon Kong'da Genel Konsolos (1978-1979), Freedom House ve RAND'da Ortadoğu şefi. Fuller Türkiye'de 3 y ! kaldı ve Türkçe bilmektedir. 110 "Think Tank Outreach to U.S. Hispanics and Muslims," atlasusa.orgistediğiyle masalara oturma libertesine sahiptir. Ancak liberallerden beklenirdi ki, yuvarlak masa görüşmelerinden ülkelerini de bilgilendirsinler. Böylece yurttaşlar da liberalleşme olanağına kavuşurlardı. Ülkelerin iç koşullarının liberalliğe çizdiği sınırları bir çırpıda unutup, başka bir ülkede, o ülkenin içişlerini ilgilendirmeyen bir biçimde, Türkiye'deki liberallik üstüne toplantı yapmak kolay olsa gerek. Oysa Liberte'nin sınırı, Fuller'in ülkesinin "National Security/Ulusal Güvenlik" alanıyla çiziliyor. Yuvarlak masalarda belki de liberalliğin önündeki sınırların kalkması gibi konular görüşülmüştür deyip, geçelim. LİBERAL ÜNLÜLER VE YUNUSLAR Dünya liberal hareketinin Türkiye yansıması birleştirici bir işleve sahip. Yukarıdaki liberal bildirinin hemen sonunda, kurucular şöyle tanıtılıyor: "Kurucu başkan Kâzım Berzeg, bireyi devlete karşı korumakta ihtisaslaşmış bir avukat. Şu andaki başkan Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Mustafa Erdoğan ise (Avusturyalı) Hayek hayranı bir Anayasa Hukukçusu. Derneğin üyeleri arasında Osman Okyar, Attila Yayla, Güneri Akalın, Levent Korkut gibi her yaştan liberal akademisyenler var." Eski tanıdık Osman Okyar'ı hemen anımsadınız. 12 Mart darbesinden sonra arkadaşlarını Sıkıyönetim mahkemelerine tanıtan kişi. Hani şu, 12 Eylül 1980 darbesinin öncesinde Türkiye'de CIA istasyon şefi olarak bulunan Paul Henze'yi sayfalarına konuk eden ve Henze'nin buyurduğu gibi darbeyi savunan Forum dergisi adına ve Milli Güvenlik Konseyi talimatıyla Aydın Yalçın'la birlikte ABD kongre binasına dek gidip, Amerikan terör komisyonunda, yanlış bilgilendirme uzmanı Henze'nin tezlerini savunan Osman Okyar. Aslına bakılırsa, Okyar eski çizgisini sürdürmektedir. Çünkü liberalliğin ve 'liberte'nin sonu yoktur. [111] NED "project democracy" ağında yer almaktan, senaryonun tümünü bilmeyerek, kıvanç duyan gençleri örgütlemekte liberalliğin doğal sonucudur. Liberal Parti'nin gençlik örgütü kendisini "genç yunuslar" olarak niteliyor ve yurtdışı işbirliğinden duydukları sevinci şu satırlarla belirtiyor: "Birçok yabancı kuruluşla bağlantı içindeyiz. IRI (International Republican Institute), IFLRY (International Foundation of Liberal and Radical Youth), Friedrich Naumann 111 "Amerikan Senatosunda Terörizm Araştırması" Yeni Forum, 15 Temmu1981 /Uğur Mumcu, "Haketmediler mi?" Yeni Ortam, 30 Aralık 1974, Uğur Mumcu, Suçlular ve Güçlüler, s.207 Stiftung, LYMEC bunlardan bazıları. Birçok üyemiz partimizi ve ülkemizi temsil etmek üzere bu kuruluşların düzenlediği seminerlere katılmak üzere yurtdışına çıkıyor." Yurt dışına çıkmanın büyük meziyet olduğunu düşünmek, kendilerini temsil etme "liberty"sine sahip olmak, ayrı bir liberalliktir ama, anlaşılmayan nokta, liberallerin Türkiye'yi temsil etme "liberty"sine nasıl sahip olup olmadıkları ve temsil yetkisini kimden ve nereden aldıklarıdır. Olsa olsa, kendilerini temsil ediyorlardır, denilip geçilebilir, ama onları destekleyen çevreleri de temsil torbasına katmakta yarar var. Ayrıca, seminer verilen yerde, birileri gelir, birilerine bir şeyler anlatırlar. Bunun amacı eğitimdir. Eğitimciler arasında yer alan muhafazakâr Amerikan partisinin örgütü IRI, ne denli liberaldir? Amerika'da bile muhafazakâr olarak bilinen Cumhuriyetçilerden hangi liberalliği öğreniyor olabilir 'yerli’ liberaller? Liberaller kendi ülkelerinin düzeninin yıkılmasından o denli mutlu oluyor olamazlar. Çünkü, gerçek liberal, petrol-gaz egemenlerinin, Ortadoğu, Kafkasya, Asya bireylerinin "liberte"sine el koyması da o denli karşı çıkmalıdır, değil mi? 

LİBERAL, SEVR'İ AÇIKÇA İNKÂR EDİYOR 
Her ne kadar bu liberallik, gaz ve petrol kuyularını görmezden gelse de hoş karşılanmalıdır. Çağımız, ABD Dışişleri Bakanlığı'na göre hem “dinler çağı” ve hem de “medeniyetler arası savaş çağı”dır. Çağımız aynı zamanda “dinler arası diyalog çağı”dır. “Militarist Cunta” tarafından yönetildiği ileri sürülen Türkiye'de devletin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması, ABD Kongresinin raporlarının yayınlanmasıyla birlikte tartışılmaya başlandığına göre; bunların bir önemi olamaz. Liberallerin hukukçusu Kâzım Berzeg, “resmi tarihin” büyük yanılgısına dikkat çekerek, ulusumuzun sabır sınırlarıyla, liberalliğin sınırlarını sınıyor. Hukukçu Berzeg, LDD'nin Kış 2001 sayısında "Sevr'in yaratıcısı Batılılar değil, İttihat Terakki Cuntası'dır" başlıklı yazısında tarihi doğrultuyor.[112] Liberal Berzeg, İngilizlerin önerisini geri 112 "Liberal düşünce" dergisini "Liberte AŞ" çıkarıyor. Derginin künyesine göre: Sahibi Liberte A.Ş adına Özlem Çağlar. Yazı işleri Mdr: Haluk Kürşad Kopuzlu. Yayın Kurulu: Güneri Akalın, Sait akman. Zühtü Arslan, Kürşat Aydoğan, Kâzım Berzeg, Vahit Bıçak, Ömer Çaha, Fuat Erdal, İrfan Erdoğan, Ramazan Gözen, Enver Alper Güvel, Eser Karakaş, Lütfullah Karaman, Levent Korkut. Fuat Oğuz, Hüseyin Özgür, Ahmet Fazıl Özsoylu, Reyhan Sunay, Metin Toprak, Nuri Yurdusev, Melih Yürüyen, Attila Yayla, Norman Stone. Danışma Kurulu: Imad-Ad-Dean Ahmad, Asaf Savaş Akat, Yıldıray Arsan, Ahmet Aslan, Mehmet Aydın, Osman Okyar, Ali Karaosmanoğlu, Norman P. Barry, ciary Becker, Hardy Bouillon, James M. Buchanan. Victoria Curzon-Price, çeviren, Almanların yanında savaşa giren Osmanlı'nın o zamanki yönetimini, Sevr'in yaratıcısı saymakla, bizi büyük dertlerden kurtarıyor. Liberalin savına göre, savaşa girilmeseydi ya da İngilizlerin istekleri kabul edilseydi, Osmanlı savaşı yitirmezdi. Fransa'nın Sevr kentinde, Türkiye haritasının başına oturan İngiltere, İtalya, Fransa ve Almanya, az arkalarında ABD, Anadolu'yu paylaşıp tokalaşmazlardı. Avukat görüşüyle tarih, "şeydiler" ve "saydılar" ile yorumlanıyor. Ama tarih de tarihtir! Kimi olayları tersyüz etmek bazılarını kandırmaya yeter de, tarihin gerçeklerini tümüyle silme tekniği henüz bulunabilmiş değildir. Bunca liberal ortaklığı beceren bu "think tank" in kitaplığının raflarından "resmi" ya da yarı-resmi ya da "sivil" herhangi bir tarih kitabı açılsa, Anadolu paylaşım haritasının daha 1915'de çizildiğini, Yunanlıların savaşa Anadolu vaadiyle girdiğini okuyabilirlerdi. [113] Berzeg, "şeydi" ile de yetinse bu noktada kalınabilirdi. Ne ki, o, Vahdettin'in de onayladığı paylaşım kararı, parlamentolarca onaylanmadı ki, "Sevr anlaşması yürürlüğe girmemişti ki!" diyor. Maksadı ne bu liberalin? Belli olmuyor mu? İşin ucunu, günümüze bağlayacak. Ülkenin bölünmesine engel olmak isteyenleri, Sevr hastalığına tutulmakla suçlayacak; mozaik liberalliğini böyle uyduracak günümüze. 'Sendrom'un mucizevi ilacını bulmuş olacak! Liberal hukukçu, "Sevr uygulanmadı ki, yeni Sevr'den korkmak gereksiz" demeye getiriyor. Ne ki, bu tür 'liberal' tezleri ortaya atarken, biraz özenli olmak gerekiyor. Çünkü Sevr anlaşması, yabancı asker çizmeleriyle, Halife Sultan Vahidettin ve İngilizlerin desteklediği Abhaz Ançok Ahmet Paşa komutasındaki “Kuva-yı İnzibatiye”nin Sakarya'dan, Bursa'ya, oradan Balıkesir'e, Biga'ya kadar akıttığı halk kanıyla, Pontus'un İç Anadolu üstüne yürümesiyle, Yozgat'ta Çapanoğulları'nın Milli yönetimi yıkmaya girişmesiyle, Ermenilerin Kars'a, Ardahan'a uzanmasıyla, yerli azınlıkların her boyunun oluşturduğu büyük askeri birliklerin katılımıyla güçlenen Yunan işgal ordusunun yakıp yıkmasıyla, Fransız Ordusu'nun güneyde Ermenilerle birleşip gerçekleştirdiği katliam ve soygunlarla, İzmir'de kurulan Küçük Asya Çerkez Cemiyeti konferansı ve Rum-Ermeni-Çerkez 'Özerk Anadolu Devleti' projesiyle, İstanbul'da gezinen İngiliz çizmesiyle çizilmiştir. [114] Liberal hukukçu, isteklerini daha açık yazsa ve de Richard Epstein, Anthony Flew, Ronald Hamowy, R. Max Hartwell, Leonard Lıggio, Angelo Petrone, Ralph Racio, Charles K. Rowley, Pacal Salin, Vural Fuat Savaş. Maltepe/ Ankara, Baskı: Siyasal yayınevi. 113 Alexander Anastasius Pallis, Yunanlıların Anadolu Macerası (1915-1920), s.24-26. 114 Şark-ı Karîb Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti Yunan İşgal Komutanlığının koruyuculuğu altında, izmir'de yurdun çeşitli yerlerinden gelen temsilcilerin katılımıyla bir kongre toplamış ve "Çerkeş Milletinin Düvel-Î Muazzama ve Âlem-Î hangi kimliğiyle düşündüğünü açıklasa, daha bir liberal olabilirdi.[115] Yerli liberal düşüncenin kaynağı ile birlikte proje destekli yayınlarda 'danışman' olarak adı geçen, NED'in "uluslararası uzman" dediği birkaç kılavuzu tanımaya çalışalım. 

DIŞ MERKEZLİ LİBERAL ENTERNASYONAL 
Adı 'liberal' kendisi muhafazakâr hareketin dünya odağında, İngiltere'de Mont Pelerin Society (MPS) ile ona bağlı olarak ABD'de kurulan Atlas Foundation (Atlas Vakfı) ve International Freedom Project (IFP/Uluslararası Özgürlük Projesi) adlı örgütler görülüyor. MPS, dünyaya dağılmış 500'e yakın seçkinden oluşan üyeleriyle ilginç bir örgüte benzemektedir. 'Serbest Pazar' iktisadına tapınan bir tarikat benzeri MPS, Avusturyalı Friedrich Hayek tarafından 1947'de, İsviçre'nin Mont Pelerin kenti yakınlarında yapılan bir toplantıyla kuruldu. MPS, kuralsız finansal düzen, sonsuz özelleştirme ve serbest ticaret politikalarını tasarımladı. Kurucuların kökleri, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kurucusu Hapsburg Hanedanı ve 16. yüzyıldan başlayarak imparatorluğun istihbarat ve posta hizmetlerini gören Thurn und Taxis gibi, Avrupa'nın eski ailelerine dayanır.[116] Bu hanedanın üyeleri, 1920 ve 1930'larda Hitler'İ desteklemişlerdir. Mont Pelerin Society, "muhafazakâr devrim" çağrısıyla, ulus devletlerin ortadan kaldırılmasını ve 1920-1930'larda Avrupalı faşist hareketlerin isteklerini karakterize eden, çağdaş görünümlü feodalizme dönüş amacını güden bir düşünceye dayanır. Her ne denli "liberal" bir söylem tuttursa da sonunda ulusal devletlerin yıkılmasını amaçladığından, dünyayı kapital sahiplerinin diledikleri gibi sahiplendikleri eski feodal mülklere çevirmektir niyetleri. Bu düşüncenin dünyaya bilim adı altında ihraç edildiği merkez London School of Ecomics (LSE)'dir. Bu okulun en ünlü öğrencisi para piyasalarının vur-kaç işlemlerini temsil eden ve ulusal piyasaları İnsânîyyet Ve Medeniyete Umûmî Beyannâmesi" başlığını taşıyan kongre sonuç bildirisini Türkçe, Fransızca ve Rumca olarak yayınlamıştır. Bildirinin başında "..bilhassa Yunan Hükûmet-i fahimesine Çerkeslerin iltica eylediğini beyânla metâlib-i milliyesinin is'afını rica eyler," denilmiş ve daha sonra Yunan Kralı'na bir telgraf çekilerek cemiyet yönetiminde bir Yunanlı temsilcinin bulundurulması istenmiştir. 115 "Maalesef son 10 yıl boyunca, dünya kamuoyunda en etkili çalışmayı yapmamız gerektiği halde, 1993'te Ankara'da Uluslararası Helsinki Yurttaşlar Meclisi Toplantısı'na Av. Kazım Berzeg'in katılımı ve 1996'da İstanbul Habitat II Forumu'na Şamil Vakfı'nın öncülüğünde yine İstanbul demeklerinin katkılarıyla katılımı gerçekleşmiş, bunlar dışında bir etkinliğimiz olmamıştır. Oysa, dünyada her yıl çok sayıda uluslararası toplantı yapılmaktadır." Ekrem Atbakan, "AGİT(OSCE) İstanbul Toplantılarının Değerlendirilmesi," 24.11.1999, marje.net/dernek/agit-koor. html 116 Otto Van Hapsburg içerden yıkan Soros'dur. Soros, açıkça ulusal devletlerin zararlı olduğunu, dünyaya düzen verecek bir tür yeni imparatorluk kurulması gerektiğini savunur. Hanedanların ve büyük İsrail destekçisi' sermayenin parasını işleten, vergi cenneti Hollanda Antilleri'nde adresli Quantum şirketinin sahibidir Soros. MPS'nin ideologları, Friedrich Hayek, Emard De Mandeville (Hell Fire Clubs of Walpoles England) ve "monetarist" politikanın mucidi Milton Firedman'dir. 1970'lerde dünya turuna çıkan MPS kurucuları, birçok ülkede kendilerine bağlı "think tank" kulüpleri örgütlediler. Sözde liberal, iktisadi alanda kartellere tapınan örgütün uygulamadaki hedefleri kısa başlıklarla şunlardır: Finansal serbestlik, yol-su gibi altyapı yatırımlarının kısıtlanması, sosyal hizmet ve sağlık yardımlarının kısıtlanması, kırsal sanayide ve tarım üretimindeki korumaların kaldırılması, merkezi adil ücretlendirme sisteminin tümüyle bozulması kamu sektörünün özelleştirilmesi, devlet varlıkları yok edilerek devletin küçültmesi, ulaştırma ve iletişimde mikroekonomik reformlar yapılması, sendikaların etkisizleştirilmesi, enerji sektörünün kurumsal yapısının parçalanmasının ardından enerji denetim ve yönetiminin çokuluslu şirketlere verilmesi. MPS, ABD'de muhafazakârlara bağlanmıştır. En koyu muhafazakâr örgüt olan ve ""project democracy" operasyonunun babası Reagan'ın büyük destekçisi Heritage Foundation Başkanı Feulner, MPS'de hem ikinci başkan, hem de mütevelli heyeti üyesidir. Türkiye'de "liberal" denince "özgürlük" ve "ilericilik" anlayan solcu "sivil" elemanlar, Heritage'in geçmişini ve Nazi ilişkilerine bir baksalar, liberalliğin eski hanedanlıkların çağcıl araçlarla donatılmış finans kartel işi olduğunu göreceklerdir. Mont Pelerin Society, 1970'lerde İngiliz muhafazakârlarının esin kaynağı olarak yeryüzüne çıkmış ve İngilizlerin Demir Leydisi Margaret Tatcher'in en büyük destekçisi olmuştu. Özelleştirmeye tapınan örgütün ABD'deki kuramcısı Newton L. Gingrich'in politikaları da "Newtizm" adını aldı. Sözde liberaller, sonsuz ticari özgürlük, sonsuz özelleştirmeden yana tutumlarını, özelleştirmelerden yararlanan şirketlerin danışmanlığını yapmaya dek götürdüler. "Think tank" örgütleri partilerin ideologlarıyla ve bürokratik ağıyla devletleri yönlendirmeyi başardılar. MPS kurucularından İngiliz zengini Sir Anthony Fisher, 1955'de Londra'da IEA (Institute for Economic Affairs / İktisadi İşler Enstitüsü) merkezini kurdu ve IEA'nın ilk elemanı olarak direktörlüğe Ralph Harris'i getirdi. 1977'de ABD'ye giden Fisher, sonsuz liberallik ve sonsuz özelleştirme, sosyal devlet ilkesinin kaldırılması gerektiği üstüne kurulu görüşleri daha sistemli ve dünya boyutunda etkin bir biçimde yaymak üzere örgüt kurmaya başladı. 1978'de William Casey ile birlikte Manhattan'da ICEPS (International Center for Economic Policy Studies)'i kurdu.500.000 dolarla işe başlayan örgüt giderek büyüdü. Project Democracy yılları başladığında öteki birçok örgütte olduğu gibi bu örgütün adındaki "Center/merkez" sözcüğü kaldırıldı ve yeni ad "Manhattan Institute for Policy Research" oldu.[117] Antony Fisher, aynı yıl (1981) Atlas Foundation (Vakfı)'nı kurdu.[118] Atlas Foundation, İngiliz istihbarat örgütlerinin cephe kuruluşları arasında yer aldığı, BP ve Shell gibi petrol kartellerinden para aldığı ileri sürülüyor.[119] Bu arada, William Casey de Reagan tarafından CIA direktörlüğüne getirilmişti.

 FİSHER ÖDÜLLERİ VE 'HAVSALANIN ALAMAYACAĞI' İŞLER 
MPS'nin ABD'deki merkezi Atlas Foundation, bağlı 42 şubesiyle tüm dünyada örgütlenmiştir. Türkiye'den Attila Yayla, Atlas'ın üyesi olduktan sonra, Ankara'da, Hacettepe Üniversitesi’nde ALT (Association of Liberal Thought) Derneği'ni kurdu. Halifax'da Atlas merkezindeki görevinden ayrılarak Türkiye'ye gelen Prof. A. Yayla, Gazi Üniversitesi'ne "Interdisciplinary Course on Freedom" dersi koydurdu. Bu başarısıyla Atlas'ın yan örgütü International Freedom Project ve Temple Foundation'dan ödül almaya hak kazandı. Prof. Yayla, "islam, Civil Society and Market Economy -2000" adlı kitabıyla da, 5.000 dolarlık 'Antony Fisher ödülü'ne layık görülmüştür. Türkiye bilim dünyasına "açık toplum" liberalliğinin yerleşmesi adına olumlu gelişmelerdir bunlar. Doğum yeri Avrupa olan MPS'nin en güçlü proje merkezi şimdi artık ABD'dedir. Bu 'project' Avrupa ile ABD arasında bir rekabet bulunduğu sanısına kapılanları şaşırtacak bir koşutlukla yürür. Bu koşutluk içinde, Avrupa Birliği, Türkiye'yi liberalleştirmeye kararlıdır. Liberallerin kendi yayınlarından AB'nin açıklamasını okuyalım: "Liberal Düşünce Topluluğunun Avrupa Komisyonu ile proje kontratı 8 Eylül 2000 yılında imzalanarak yürürlüğe girmiştir. Projenin toplam bütçesi 509.172 euro'dur, bu miktarın 458.225 euro'sunu Avrupa Komisyonu karşılamaktadır ve projenin süresi 30 aydır." Gazeteci Emin Çölaşan, Liberallerin A.B'nden para aldığını yazınca Liberaller ilginç, ama sert bir tepki göstermişlerdi. Liberallere haksızlık yapılmaması için yanıtlarını satır atlamadan olduğu gibi okuyalım: 117 James A. Smith, s.288. 118 "A 2000 year chronology of liberty." 119 Wilson, "MI5 and the Rise of Thacther: Covert Operations in British Politics," Lobster- 1986, iss. 11, appendix: ISC, FNF, IRD"Liberal Düşünce Topluluğu'nun E. Çölaşan'ın Amerikadan bir vakıf dediği CIPE (Center for International Private Enterprise) ile yürüttüğü iki proje 1998-2000 yılları arasında tamamlanmıştır. Bu projelerin ilkinde islam, Sivil Toplum ve Piyasa ekonomisi hakkında çok başarılı bir uluslararası sempozyum yapılmış, 10 panel düzenlenmiş ve sempozyum bildirileri İngilizce ve Türkçe yayınlanan iki kitapta toplanmıştır. İkincisindeyse milletvekillerine teknik ve bilgi desteği sağlanmıştır. Halen devam eden Avrupa Birliği ile ortak proje ise ifade özgürlüğü üzerinedir. E. Çölaşan Avrupa Birliği'nden nefret ettiği ve proje halen devam ettiği için biraz daha fazla bilgi verilebilir. Bu proje için LDT 10 Ağustos 2000 tarihinde İçişleri Bakanlığına resmi başvuruda bulunmuş ve projeye Dışişleri, Adalet ve İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığının onayı ile 19 Ocak 2001'de (yani 5 ay alan bir süreçten sonra) izin verilmiştir. Bu projenin başladığı, 1 Şubat 2001 'de Liberal Düşünce Topluluğu merkezinde düzenlenen ve Avrupa Komisyonu büyükelçisi Sayın Karen Fogg'un da katıldığı bir basın toplantısıyla kamuya açıklanmıştır. Bu toplantıda projenin ana faaliyet kalemleri ve Avrupa Birliği'nin sağlayacağı maddi katkı da basına bildirilmiştir. Basın toplantısında Türk medya organları yanında BBC, Reuters gibi uluslararası medya kuruluşları temsilcileri de hazır bulunmuştur. Ayrıca proje Liberal Düşünce Topluluğu'nun web sayfasında da ilan edilmiştir. E. Çölaşan'ın açık ve aleni bilgileri bir sırmış gibi yazması tek bildiği şey olan karalama sanatının temel taktiğidir. Liberal Düşünce Topluluğu'nun Avrupa Birliği ile yürüttüğü projenin toplam bütçesi 509.172 Euro'dur. Avrupa Birliği bu bütçenin 456.770 Euroluk kısmını karşılayacak, geri kalanını Liberal Düşünce Topluluğu kendisi (daha ziyade "inkind contribution") olarak harcayacaktır. Sağa sola hafiyelik havası basan E. Çölaşan'ın yanlış rakam (590 bin Euro) vermesi, gazeteciliği gibi hafiyeliğinin seviyesi hakkında da iyi fikir vermektedir. (..) Liberal Düşünce Topluluğu Avrupa Birliği ile ifade özgürlüğü üzerine yürüttüğü projesi çerçevesinde bir uluslararası, iki ulusal sempozyum, onaltı panel düzenlemekte; ifade özgürlüğüyle ilgili beş temel eseri Türkçeye aktarmakta; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türk Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Amerikan Anayasa Mahkemesi'nin ifade özgürlüğüyle ilgili kararlarını derlemekte; bütün hukuk sistemini ifade özgürlüğü açısından gözden geçirip reformlarla ilgili bir yol haritası geliştirmektedir. Ayrıca, ifade özgürlüğüyle ilgili bir yazı yarışması düzenlemekte, bir kamuoyu araştırması yapmaktadır. Şüphesiz, bir yoğun entelektüel faaliyet zinciri E. Çölaşan'ın havsalasına sığacak bir şey değildir.(..) Prof. Dr. Atilla Yayla, Liberal Düşünce Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı, 26 Aralık 2000. "[120] Liberallerden hoşgörülü olmaları beklenir ama, Emin Çölaşan'ın yazdığına göre, Uğur Mumcu'ya "zehir hafiye" diyecek denli liberal olanlarda, böyle bir niyet sezilmiyor. "Liberal" düşünceliler, Çölaşan'ı, CIPE'ye "vakıf" dedi, diye neredeyse cezalandıracak bir söylem tutturmuş. Bu durumda yeni bir soru oluşuyor: CIPE vakıf değilse, nedir? Amerikan işadamlarının, çok uluslu şirket vakıflarından ve özellikle ABD hazinesine bağlı NED kaynaklarından, projecilere kanal oluşturan bir örgüttür CIPE. Bu durumda, Türkiye'deki' TÜSİAD bile onlardan daha "sivil" ve daha "liberal" kalır. Liberal dernekçilerin alaycı ve kızgın tutumu bir yana bırakılırsa, yanıttaki tanı son derece doğrudur. Bu ilişkileri anlamak için 'havsala' yetmez. Tıpkı gerçekleşmediği kanısına kapılıp, Sevr paylaşım anlaşmasının yok sayılmasına havsalanın yetmeyeceği gibi. Türkiye'de her gün "egemenliğimize dokundurtmayız" sözleri edilse de dokunulmaya dünden razı olanlar az değildir. Zaten Avrupalının da egemenlik falan umurunda değildir. Liberallere verdikleri paraları savunurken, ilişkinin kapsamını şöyle açıklıyorlar: "Bu proje, Türkiye'de ifade özgürlüğü ile ilgili yasal ve sosyal durumu saptayıp bu konuda ilerleme kaydedilebilmesi için öneriler ve politikalar üretmeye yönelik aktiviteler gerçekleştirecektir. Bunlar arasında: bir uluslararası sempozyum, iki ulusal konferans, onaltı bölgesel panel, ifade özgürlüğüyle ilgili kitap yayınları, Türk hukuk sistemini diğer hukuk sistemleriyle, ve AIHM'nin ifade özgürlüğüyle ilgili kararları ile karşılaştıran 4 ciltlik başvuru kaynağı hazırlanması, insan hakları ve ifade özgürlüğü konusuna ilgiyi artırmak ve yaygınlaştırmak için yapılacak ulusal bir ödüllü yazı yarışması, bütün Türk hukuk sisteminin ifade özgürlüğü açısından gözden geçirilmesi ve reformlarla ilgili bilimsel bir rehber ortaya çıkarılması ve kapsamlı bir kamuoyu araştırması yapılması" vardır. Ayrıca Sayın Çölaşan'ın yazısında belirttiğinin aksine bu projenin içeriğinin Liberal Düşünce Topluluğu'nun web sitesiyle bir ilgisi yoktur."[121] Bu noktada durup 'havsala' zorlanmalı, Türkiye'de egemenlik haklarının yok edilmesi bir yana bırakılmalı, toplumsal barışı tehdit eden, etnik kışkırtma odaklarının hangi Avrupa ülkelerinde yerleştiği 120 www. liberal-dt. org. tr/at/at-ay41.htm 121 Avrupa Birliği Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği, 27 Aralık 2001, Luigi Narbone, Maslahatgüzar, Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilcisi'nin açıklaması, açık toplum e-dergi, .liberal-dt.org.tranımsanmalıdır. O Avrupa ülkelerindeki devlet düzenini korumaya yönelik, ceza yasaları anımsanmalıdır. Böyle yapılırsa görülecektir ki, yüz binlerce, milyonlarca euro'luk ve gerçekten liberal projelere asıl gereksinimi olanlar, Batı Avrupa ülkeleridir. MPS'den ABD'ye uzanan proje yolunda, NED kaynaklarının ve ABD Cumhuriyetçi Parti'nin uzantısı IRI'nin projelerinin boşa gitmediği görülüyor. 

DENEYİMLİ YABANCI ELEMANLAR 
Liberte A.Ş'nin yayın ve danışma kurullarında Batı dünyasının liberal-muhafazakâr yıldızlarından birkaçına bakarsak, kökün derinliği hakkında bir fikir sahibi olunabilir. İşte kılavuzluk yapan birkaç iyi adam: Norman Stone: Oxford Universitesi'nden muhafazakâr olarak tanınan tarihçi. Harvard Üniversitesi'nde casusluk konferansı dikkat çekicidir. Bu konferans, Stone'un ifadesiyle "Amerikan istihbaratı tarafından düzenlenmiş" ve ABD Savunma Bakanlığı tarafından finanse edilmiştir. Stone, Bilkent Üniversitesi'nde eğitmenlik görevini sürdürmektedir.[122] Gary S. Becker ve Richard Max Hartwell: Hoover Institution öğretim üyelerinden.[123] Becker ve Hartwell aynı zamanda, Reagan destekçisi AEI'de akademik danışmanlık yapmışlardır.[124] Anthony Flew: İngiltere muhafazakârlarının Western Goals (Batı Hedefleri / kuruluşu 1985) adlı örgütünün destekçisidir. İngiliz muhafazakârlarının örgütü ve aynı zamanda ırkçı Rodezya yönetimini destekleyen Monday Club'ın ikinci başkanlığını yapmıştır.[125] James M. Buchanan: AEI görevlilerindendir. 1984-1986 arasında Mont Pelerin Society başkanlığını yapmıştır. Richard Epstein: Şikago Üniversitesi, 'Yahudi' lobisindendir. 122 John Trumpbour, Harvard in Service to the National Security State, caq, 1991, 38, s. 12-16 123 Hoover Institution, Standford Üniversitesi'nde yarı-özerk olarak, 1919'da Herbert Hoover (sonradan ABD Başkanı) tarafından kurulmuştur. ABD Başkanı Gerald Ford'a "solcu" diyecek denli tutucu bir kişi olan W. Glenn Campbell, 30 yıl başkanlığını yapmıştır. Hoover Institution 120 milyon dolarlık bir kaynağa sahiptir. Yıllık işletme bütçesi 15 Milyon dolardır ve 100 kalıcı öğretim üyesi, 40 konuk öğretim üyesi ile 120 araştırmacıya sahiptir. 124 AEI (American Enterprise Institute for Public Policy Research): ABD'de Cumhuriyetçi Parti'nin muhafazakar politikalarının desktekçisi olarak kuruldu. Yurtdışı operasyonlarında, örneğin Nikaragua- Contra operasyonunda, etkin görev aldı. Bk. Ek 16. 125 Western Goals, 1979'da Amerika'da kuruldu. Irangate olayında para kanalı görevi gördü.. WG'nin ilişkileri Moon tarikatından, CIA'ya uzanmaktadır. WG ve Singlaub için Bk. Ek 7. Imad ad Dean Ahmad: Minaret Freedom Institute (Minare Özgürlük) örgütünün kurucu başkanıdır. "Minaret," kuruluş amacını liberallerin gereksinmesine uygun olarak şöyle belirtiyor: "İslâm ülkelerinde serbest-Pazar ekonomisini yaygınlaştırmak." Pakistanlıların kurmuş olduğu Minaret adlı örgüt, Georgetown Üniversitesi'nde yerleşik, CMCU (Center for Müslim Christian Understanding) ile birlikte Türkiye'ye yönelik, İslamcı muhalefeti destekleyecek çalışmalar da yapmaktadır.[126 / 127] LDT'nin uluslararası ilişkilerine bakılırsa, muhafazakâr yabancılar ve ABD Cumhuriyetçi Partisi, İngiliz Tatcheristler, Türkiye'de her bir düzeni değiştirme kararlılığındalar. Gerçekten liberal ekibi görünce herhalde kendileri de 'muhafaza' etmeyi bir yana bırakıp, iktisatta olduğu denli, toplumsal kurgu da da liberalleşeceklerdir. Sonuç olarak; liberalleşmenin bir kanadı, Mont Pelerin Society ve Atlas Foundation merkezli Özalizme, öteki kanadı da Georgetown Üniversitesi'nin modern misyonerlik odağı Hıristiyan Müslüman Anlayış Merkezi (CMCU)'nin özgün çalışmalarına uzanıyor. Yeniden yapılandırılmış, İslâmi Demokrasi ve Dinlerarası ya da etnikler arası diyalog toplantılarında pişirilmiş liderler ile uluslararası "workshop" projelerinde yetişmiş kadrolardan oluşan yeni siyasal partilerin doğumuna az kalmıştır. Bu ilkelere sahip bir ya da iki siyasal partinin oluşturulması, "project democracy" uygulamasının en ciddi aşamasıdır. Tarihsel çizgide oluşmuş, partilerin ve liderlerinin tasfiyesine yönelik medya propagandasının ve ARI, LDT, TÜSİAD vb. "sivil" toplum örgütlerinin çıkışları bunu açıkça gösteriyor. Bu arada belirtmeliyiz ki, İngilizlerin başını çektiği uluslararası liberal hareket ya da liberallerin tanımıyla 'liberal enternasyonal' ile yurdumuzdaki ortamın liberalleşmesinden, daha geniş özgürlükler, 126 CMCU'nun kadrolu elemanı Avis Asiye Allman, her yıl Türkiye'ye geliyor ve Topkapı müzesinde çalışmalar yapıyor. Avis, aynı zamanda "Müslüman arkadaşlar" dediği kişilerle de çalışıyor. Minaret'in desteğiyle sürdürdüğü çalışmalarıyla ilgili olarak, Temmuz 1999'da, bir konferans veriyor ve Türkiye'de dindarlara büyük baskı yapıldığını, 28 Şubat 1997 kararlarıyla islamcılara saldırıldığını, Refah Partisinin ve dini okulların kapatıldığını anlatıyor ve özgürlük kahramanı ilân ettiği Merve Kavakçı'yı övüyor ve Türkiye'ye karşı başlatılan kampanyayı destekliyordu. Bk. Bölüm: Müslim Friend in İstanbul. 127 1988'de Campus Watch ile görüşen, CIA Akademi ilişkileri eski Koordinatörü Arthur Hulnick, okulların yönetimlerine kendi elemanlarını yerleştirdiklerini belirtir. Campus Watch, bu okullardan 10'nuve görevlileri yayınlar: Boston Unv. (Arthur Hulnick), Miami Unv. (Michael Kline), George Washington Unv. (Laurie Kurtzweg ve Stanley S. Uedlington), Jacksonville Unv. (David matthews), Texas Unv. - Austin (James Mclnnis), Rochester Institute of Technology (Robert Merisko),ve Georgetown Unv. (Noel Firth ve Harold Bean). Ami Chen Mills, a.g.k. s.30. anlayanlar arasında elbette bir ayrım vardır. Tersinden söylemek gerekirse, 'liberal' olmaktan özgür olmayı anlayan iyi niyetli liberaller, ulusal devletlerin yıkımını ve tüm sınırların kaldırılmasıyla, dünya piyasalarının ele geçirilmesini örgütleyenleri iyi tanımalıdırlar. Bilmeyerek bu yıkıcı değirmene su taşıyanların bir kez daha durum değerlendirmesi yapmalarında ve kartellerle 'enternasyonal' bağlantılarda ve yabancı devletin hazinesinden beslenen örgütlerle ilişkilerde biraz daha özenli davranmalarında yarar var. Çünkü, toplumsal demokrasi alanında, devlet gücünü, özellikle yabancı devlet gücünü ele geçirenlerin üreticileri ezmelerinin engellenmesinde liberallere de gereksinim vardır.[128] 128 Türkiye liberal hareketinin bir bölümünün Alman örgütleriyle akçalı ilişkileri hakkında geniş bilgi için "Ergün Poyraz, AKPapanın Temel İçgüdüsü" kitabına bakılabilir. 

ABD HAZİNESİ VE ALMAN "STİFTUNG" DESTEĞİ 
Örtülü operasyonlara dönmeye gerek yok ..örtülü operasyonla uygulanmış birçok program (artık şimdi) oldukça açık biçimde ve sonuç olarak, (hiç) itirazsız gerçekleştirilmektedir." William Colby, CIA Direktörü. CIA yöneticisi William Colby, örtülü işleri şimdi açıktan yapıyoruz, yasalara uyduruyoruz, ajan yerine yandaşlar örgütlüyoruz, örtülü, yani gizliden gizliye yaptıklarımızı demokratik ve liberal bir ortamda açık açık yapıyoruz, demeye getiriyor. CIA işlerinin örtüsünün altında neler olduğunu anlatmaya gerek yoktur. Ortalıkta kirlenmiş operasyonların raporları dolaşıp duruyor. Elbette gerçek bilginin peşinde koşanlar için bu böyle. Seminerlerde gözleri boyananlara pek uygun gelmeyecek bilgilerdir bunlar. Colby'nin sözleri bizi bağlamaz, diyeceklere bir bilgi daha sunmak gerekiyor. Colby'nin eşi NED'in yöneticileri arasındadır.[129] "Açık ve özel bir mekanizma'' kurumu NED'in dolarlarının Türkiye'nin iç politikasına katkısı liberal militanlarla sınırlı olamaz. Bu konuda ciddi bir örnek daha eklenmeli ki, NED dolarının liberal ya da solcu ayırmadığı görülsün. IRI raporuna göre; 1995 yılında Stratejik Araştırmalar Vakfı ve Strateji Mori Ltd. ile işbirliği yapan Amerikalılar, Türkiye'de seçime yönelik çalışmalar yapıyorlar. Türk seçmenlerinin görüşlerini, partiler hakkındaki düşüncelerini, yerel yönetim hizmetlerine ilişkin değerlendirmelerini ve Türk demokrasisi hakkında genel değerlendirmeyi saptıyorlar. Özetle, elin Amerikalısı geliyor ve içerdeki 'partner' ile Türkiye'nin seçim ortamını önceden ayrıntılarıyla belirliyor. İşin ucu şeffaflığa dayandığından söylenecek bir şey bulamayanlara anımsatalım. Türkiye, CHP'ye yeni genel başkan olan Deniz Baykal'ın hükümeti bozmasının ardından, yine Deniz Baykal'ın yeni hükümete girme koşulu olarak erken genel seçimi dayatması üzerine Aralık 1995'de seçim kararı alıyor. Bu işin IRI'nin araştırmalığla bir ilişkisi olamaz kuşkusuz. Çünkü CHP, Atatürk'ün partisidir ve 129 'olitical Action - İn the Öpen, VVilliam Colby" The Washington Post, 14 March 1982"İstiklâl-i Tam" temel ilkesidir. Erken seçim kararından yedi ay önce, 27-28 Nisan 1995'de Başkent Ankara'da Sheraton Oteli'nin salonunda, "Demokrasi ve Kimlik" adıyla bir konferans düzenleniyor. Konferansa eski CIA istasyon şeflerinden, RAND uzmanı Graham Edmund Fuller getiriliyor. Toplantıyı IRI ve Stratejik Araştırmalar Vakfı (SAV) birlikte örgütlüyorlar.[130] NED raporlarına göre projenin özeti aynen şöyle: Grantor: National Endovoment for Democracy (NED) Grantee(s): Strategic Research Foundation (SAV) Subgrantee(s): -Country(ies): TURKEY Region(s): Middle East Subject(s): Public Policy Period: 1995 Amount: $20.000 Publication(s): - Program Summary: The Strategic Research Foundation receiued NED support to bring together different segments of Turkish society in a two-day conference to discuss the issue of democracy and identity, as a first step to promoting democratic soîutions to Turkey's most explosive problem. (3/95)" Bilgilerin belgeye dayanmadığını ileri sürenler için özgün metnini, çeviri yapmadan, olduğu gibi aktardığımız, 20.000 dolarlık ve iki günlük projenin özetine göre; Stratejik Araştırmalar Vakfı, NED'in desteğini alarak, Türk toplumunun değişik kesimlerini, demokrasi ve kimlik konularını tartışmak üzere toplamış ve bu iş, Türkiye'nin patlamaya en 'hazır' sorununa demokratik çözüm bulmak için ilk adımı atmıştır. Burada sözü edilen "kimlik" ne mene bir şeydi ki, patlamaya hazır bir sorun oluyor, diye meraka gerek yoktur. İşin içinde CIA eski şeflerinden Graham Edmund Fuller olunca, projenin kimliği de bellidir, çözümü de! Graham Edmund Fuller, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ilkelerinin yanlışlığını, bu ilkelerin Türkiye'nin gelişmesini önlediğini, Atatürk'ün modasının geçtiğini, yönlendirici usta üslubuyla bir güzel anlatmıştı. [131] Kimlikten neyi anladığı, sonraki yıllarda yapacağı din ve Nurculuk araştırmalarından da belli olacaktı. SAV, 1993'de Ankara'da kuruldu. 1995'de üye sayısı 30, çalışan eleman sayısı ise 24 idi. Kurucuları ve yöneticileri: G. Çapoğlu, Selim Yaşar (1996'da Bşk.), İsmet Gürbüz Civelek, Kazım Yalçınoğlu, Vefa Erarslan, Osman Tan, Cengiz Erol. Fuller, eski 130 131 Türkiye, o zaman, gelecek on yılda Ortadoğu siyasetine kuşkusuz daha bir özen gösterecektir. Bu değişiklik, birçok etmene bağlıdır: iktisadi gereksinim, A.T (sonra AB)'den dışlanmasının ardından yeni etki alanı seçeneklerine duyulan gereksinim, Kafkasya ve orta Asya cumhuriyetleriyle yeni bağlar kurma fırsatları ve İran körfezinde kargaşanın yükselmesi ve Atatürkçü yalıtılmışlıktan giderek uzaklaşmak." Graham E. Fuller and lan O.Lesser with Paul fi. Henze and J.F.Brown, Turkey's New Geopolitics From the balkans to Western China, s.91Türkiye İstasyon Şefi Henze'nin katkılarıyla 1993'de RAND adına yayınlanan kitapta, Türkiye'nin geleceğini okumuştur, Geleceğin belirlemesinde büyük deneyi ve payı olanların öngörüleri kesinliğe yakındır. Ayrıca Türkiye'nin ABD ve İsrail çıkarları doğrultusunda cihanda sulh ilkesinden kopartılması için gerekenleri bildirir niteliktedir. Bir toplantıya "bilimsel" demekle "bilimsel" oluyorsa; tarihteki birçok benzeri toplantı da "bilimsel" olamaz mıydı? Örneğin 1919 yılında Türkiye'nin kimlik sorunlarını, topraklarıyla birlikte çözmek üzere toplanan 'Paris Konferansı' da 'bilimsel toplantı' olmuş oluyor. O konferanslara, paylaşımcı konferans diyerek karşı çıkıp, savaşa tutuşanlar herhalde 'bölünme sendromu' na kapılmışlardı. Türkiye'de "kimlik" sorunlarını "bilimsel" kılıfla tartışmak üzere illaki eski istihbaratçılar mı gerekiyordu? Münafığın, kötü niyetlinin biri kalkıp, üstelik yabancıdan 20.000 dolar da alınmış dedikten sonra bu işi, mütareke dönemlerindeki "ilmi" toplantılara ve "muhipler" cemiyetlerinin işlerine benzetmeye kalkarsa ne denebilir? Bu sorunun yanıtını çağdaş "project democracy"nin 1917-1923 dönemi kitaplarına bırakalım ve söz konusu "demokrasi" ve "kimlik" toplantısının bazı aktörlerini anımsayalım. Georgetown Üniversitesi'nde Türk Araştırmaları Bölümü'nü kurmuş olan Profesör Sabri Sayarı bu toplantıya katılıyor. Hotel Sheraton' un salonunda bir başka yetkin kişi daha bulunmaktadır. George S. Harris, Türkiye'yi yakından tanıyan bir istihbarat uzmanıdır. Gençliğinden başlayarak Türkiye'de bulunmuş olmasının yanında, Harris'i böylesine önemli bir toplantıya getiren neden, onun bölgesel uzmanlık alanıyla da yakından ilişkilidir. Harris, ABD İstihbarat ve Araştırma Bürosunda Yakındoğu ve Güney Asya Analiz Bürosu'nun da direktörüdür. [132 / 133] Harris, 1995 baharında yaptığı açıklamayla, sonraki yıllarda Türkiye'nin gündemine oturacak olan başlıkları belirler: "Başkanlık sistemi Türkiye için yararlı olacaktır. (..) Artık Sovyetler Birliği yok. Amerika'nın dünyadaki çıkarlarında değişiklikler oldu. Bu çerçevede pek çok ülke gibi İsrail de 132 George S. Harris (1931-): Harvard Tarih Bölümünü bitirdi. Türk Tarihi araştırdı (1954-55 Ankara Unv. Dil ve Tarih Fakültesi), ABD Hava Kuvvetleri istihbaratında, Ankara'da "Operasyonel Agent"'(ataşe: 1957-1962), Dışişleri Melbourne / Avustralya siyasi görevli (1963-1965. Amerikan Cumhuriyetçi Partisi üyelerinin muhafazakar örgütü Heritage (Miras) Foundation' da, 1984 "TürkAmerikan İlişkileri Kapsamında Ortadoğu" konferansının editörlüğünü yaptı. Harris'in Türkiye ile ilgili kitapları: Türk Siyasetinde Ordunun Rolü, Türkiye'de Komünizmin Kökleri, Sorunlu Müttefik, Krizlerle Mücadele Eden Türkiye. Doğan Uyar, "Türk solu, diğerlerinden daha ulusalcı"söyleşi, Aydınlık, 27 Mayıs 1995, s. 12-13 ve J. Mader,who is who in CIA, s 222 133 Ann L. Brownson, Federal Staff Directory 1992, s.603 önemini yitirdi. (..) Kuzey Irak bir süre daha özel bölge olarak kalacak. 5-10 yıl içinde daha demokratik hale gelecektir.'[134] Bu ünlüler, o denli ileri görüşlüdürler ki, Türkiye yakın geleceği üstüne ne dedilerse gerçekleşmiştir. İslam ve Demokrasi buluşmasından tutun da, Irak'ın parçalanmış topraklarında yeşeren ABD güdümlü demokrasi ortamında PKK kampları ve Kuzey Irak'ta güdülebilir bir devlet kurma adımlarına dek, her şey isteğe uygundur. Ancak ustaların bazen öngörülerinin ne denli tersine işlediği de görülür. Eski istihbaratçı "İsrail de önemini yitirdi" demişti ama, 2001'den 2002'ye sarkan büyük bir saldırıyla Filistinlilerin elinde kalan son toprakları da işgal ederek kıyıma başlayan İsrail, dünyanın kaderini belirleyecek olan ABD'nin Ortadoğu müdahalesinin yollarını açmaya başladı. Harris'in bu tür sözlerine "yanlışa yöneltme" ya da "yanlış bilgilendirme" demek, "project democracy" işini küçümsemek olur. Onların bu tür, yanıltma ve yönlendirme politikalarına Türkiye'den büyük bir iç destek de örgütlenmiştir. Başarının ne kadarı "project democracy"ye, ne kadarı dolara, ne kadarının dolarlı operasyona ortak olanlara, ne kadarı da para piyasası spekülatörlerine bağımlı olduğunu ölçmek şimdilik olanaksız. SAV Başkanı, Aralık 1995 erken seçimine iki ay kala, DSP'ye kayıt yaptırdıktan sonra, DSP adına TBMM Bütçe Plan Komisyonu üyeliğine seçiliyor. Bir politikacı için en önemli basamak olan TBMM parti grup sözcülüğü görevini üstleniyor. Kader midir, nedir? Sonraki yıllarda Ecevit Başbakan olacak ve ABD'ye muhtaç kalınca, Amerika'dan Kemal Derviş adlı Dünya bankası memurunu getirip iktisadi durumu düzeltmek ve daha önemlisi, ABD'den destek sağlamak üzere, hükümetin sanki büyük ortağıymış gibi, bakanlık koltuğuna oturtacaktır. [135] Eski başbakanlardan Tansu Çiller de "'Aralarında adam yok muydu da dışardan adam getirdiler?" diye acı acı soracaktır. Acaba, Bülent Ecevit bu hallere düşeceğini bilse, Türk partilerinin demokratikleştirme projelerinin yetkin bilimcilerini "disiplin" gerekçesiyle partiden uzaklaştırır mıydı? Bu sorunun yanıtı, Ecevit'in 2001 baharında ABD Başkanı George Walker Bush Jr.'a 134 Doğan Uyar, a.g.y. 135 Kemal Dervişin yardımcısı Oya Ünlü Kızıl da, Dünya Bankası'nda çalışmış ve Derviş'den altı ay önce Türkiye'ye gelmişti. O.Ü. Kızıl, zamanın Devlet Bakanı Fikret Ünlü'nün kızıdır. O.Ü. Kızıl, TED ve ODTÜden sonra, Erdal İnönü'nün yazdığı Referans mektubuyla ve Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile ABD'de Georgetovvn Üniversitesi'ne gitmiş, ama burs karşılığı zorunlu hizmete dönmemiş, burs bedelini aylık 450 milyon TL olarak Fikret Ünlü ödemektedir. ABD'de bir yıl sonra Dünya Bankası'na Kemal Derviş tarafından alınmış, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölümünde 3 yıl portföy yöneticiliği yapmış ve Mart 2001'de T.C Devlet Bakanı olan K. Derviş'in başdanışmanlık görevine başlamış; içerde ve dışard eşlik etmiştir. gece yarıları telefon edip, para işlerinde yardım istemesi ve bu isteğini Türk kamuoyunun önüne çıkıp, ince ince anlatma konumlarına düşmesinde bulunacaktır. Siyasi kader bazen acımasız olaylar hazırlıyor.

 IRI İLE ORTAK İŞ GÖRMENİN SONU
 24-27 Nisan 1995'de Fuller'in katılımıyla düzenlenen "Demokrasi ve Kimlik" konferansının ve IRI'nin dolarlarıyla gerçekleştirilen yoklamaların ve Aralık 1995 genel seçiminin ardından SAV'dan açıklamalar gelir. Gökhan Çapoğlu, Cengiz Erol Prof. ODTÜ) ve İsmet Gürbüz Civelek (Trabzon valisi) tarafından kurulmuş olan SAV'nın kurucu başkanı vakıftan ayrılır. İşadamı Selim Yaşar başkanlığındaki SAV yönetimi, IRI'yi çağırdıklarını belirterek şu açıklamada bulunurlar: "IRI temsilcileri Türkiye'ye geldi. Onlara ilkelerimizi bildirdik. Türkiye'nin çıkarını her şeyin üstünde tuttuğumuzu anlattık. Bunun üzerine IRI bizimle olan ilişkisini kesti." Bu yorum, gerçeği ne denli yansıtıyor, kişisel kırgınlıkların payı var mıdır? Bu ayrı bir konudur. Ama eski Başkan'ın Aydınlık dergisine yansıyan yanıtı daha da ilginçtir: "Graham Edmund Fuller'in davet edileceği konferans hem Genel Kurul'da alınmış bir karardı, hem de Yönetim Kurulu kararında İ. Gürbüz Civelek'in de imzası vardır, Cengiz Erol'un da (..) Ömer Tarkan (..) Demirel onu Basın Yayın Genel Müdürü yaptı. Sonra Cumhurbaşkanlığı danışmanı, ondan sonra YDH'de Genel Koordinatör oldu... Onlara vakfın gelir kaynaklarını sorar mısınız? (..) Sizin yazdıklarınız doğrudur. IRI'nin NED'den kaynak aldığı, NED de ABD kongresinden alır. (..) Ama, Avrupa Birliğinden de kaynak alırsınız. Siz de alırsınız dernek veya vakıf kurarsanız. IHD de alır. (..) Avrupa Birliği'nden alınan kaynağın da ardında hükümet vardı. Marmara Belediyeler Birliği de kaynak aldı. TDV (Türk Demokrasi Vakfı) da almıştır. İstanbul'daki TESEV de almıştır IRI'den. Herkes kaynak alır. Bu işlerin çalışması "Think Tank'lerin çalışması, siz proje sunarsınız..." Eski başkan , IRI ile SAV in ilişkilerinin kesilmesi konusunda da ilginç bir açıklama yapıyor: "..IRI onların kaynağını kesti. IRI istemedi. Onlar uzatmak istediler." Ve ekli-yor: "Trabzon Valisi Civelek bu işin içinde olduğu ve genel sayman olarak bütün ödemeleri onun yaptığı... (..) Ömer Tarkan, sizin kurduğunuz partiyi kim destekliyor?" Bu son sorunun üstünde ne denli durulsa azdır. Yeni Demokrasi Hareketi ile II. Cumhuriyetçileri, marjinalleri, hatta Altan kardeşleri, Kemal Derviş'i çevresine toplayan Cem Boyner'in partisi midir, kastedilen? Anımsanacaktır; bu hareket, medyanın hemen hemen tümünün gözdesi olup çıkmıştı. Bu harekette anlaşılmayan, SAV eski Başkanı'nın söz etmiş olduğu para kaynağıyla YDH' ilişkisidir. Cem Boyner, piyasada tanınmış bir işadamıdır. Üstelik hareketi destekleyenler arasında ünlü kişiler, Dünya Bankası'ndan Kemal Derviş gibi değerler de vardır. Bu durumda, hareketin dışardan parasal destek almış olma olasılığı kabul edilir gibi değil. Ülkeyi kurtarmaya soyunan, çoğunlukla paralı insanların desteğini alan, deneyimli devlet elemanlarını kadrosu içinde bulunduran hareketin, dışarıyla, hem de yabancı örgütlerle, paralı ilişkiler kurup kurmadığı ancak NED kaynaklarınca bilinebilir. Bu savın gerçekliğine inanmak, Türkiye demokrasisinin iyice dışa bağlandığı 'sendromu' na yol açar ki, bu büyük bir tehlikeye de işaret eder. Bunu uzak bir olasılık ve söylenenleri abartı olarak değerlendirebiliriz. Şimdi yeniden 1995 sonuna dönüp, "IRI - SAV - Strateji Mori ortak çalışmasının ardından yapılan seçimlerde, erken seçim kararı aldırmış olan CHP ne yapıyor?" diye sorabiliriz. Yanıt kısadır: CHP, büyük umutlarla girdiği seçimde yeniliyor, milletvekili sayısı yarı yarıya düşmüştür. 

IRI'NİN TÜRKİYE'DE SEÇİM YOKLAMASI VE ADI VERİLMEYEN ÖRGÜT 
Tarihinde ilk kez, rejimine zıt bir yapılanmayı, imparatorluk toprakları üzerinde hüküm sürmüş olan Osmanlı devlet düzenine geri dönmeyi savunan, hatta bununla bile yetinmeyerek, dinsel esaslarla devlet yönetileceğine inanan siyasal hareket, ABD'den destek aldığı ve laikliğin, çağdaş kadın imajıyla, inançların yılmaz savunucusu olarak öne çıkan Tansu Çiller ile işi bağlayıp hükümet olacak ve üç yıl sonra ABD'nin Washington'unda bir salonda bu hükümetin Başbakanı Prof. Necmettin Erbakan'a "Türkiye'ye İslami demokrasiyi tattırdığı" için onur ödülü verilecektir. Kısa adı ISNA (Islamic Society of North America / Kuzey Amerika İslam Cemiyeti) olan örgütün toplantısına ABD Başkan yardımcısı Al Gore da bir kutlama mesajı yollayacaktır. Türkiye ISNA'nın yöneticilerinden Yusuf Ziya Kavakçı ve Merve Kavakçı sayesinde, ancak 1999 seçimlerinden sonra tanıyacaktır. Çiller de 1999 seçim propagandasında başörtüsü dağıtıp, "inancınızın kefili benim!" diyerek oy isteyecektir. İşte böylece, Liberal Düşünce Topluluğu'nun "Kemalist çekirdekli" rejimin yıkılması için, Nisan 1995'de öngördüğü araçların en önemli gücü, İslami hareketin yükselişinin meyvesi alınmış oluyor. Zaten, Sabri Sayarı'nın hazırladığı söylenen RAND 1990 raporu da aynen böyle öngörüyor; İslami hareket yükselecektir; islami hareket ABD'ye zarar vermez, Kürt hareketi İslami hareketle birleşirse güçlenir diyordu. [136] 136 Savunma Müsteşarlığı için Sabri Sayarı'ya hazırlattırıldığı anlaşılıyor-Fehmi Koru", kan Gizli Belgelerinde Türkiye'de İslamcı Akımlar, "The Prospects for IRI'nin 1995 Türkiye çalışmalarının arkasından bunlar oluyor. DSP'den uzaklaştırılan kamuoyu araştırmacısı Bülent Tanla ise, CHP yönetimine giriyordu. 1998 sonlarına doğru CHP'nin oylarının yükseldiğine inanılıyor, hükümeti dışardan destekleyen CHP desteğini çekiyor ve Türkiye bir kez daha erken seçime sürükleniyor. Sonu malum, Cumhuriyet devletini kuran Cumhuriyet Halk Fırkası'nın devamı olan CHP meclise bir tek üye bile sokamıyor vs. Bu aşamada S.A.V'na bağış yapılmasının gerekçesinin IRI'nin proje tanıtım özetinden bir kez daha okuyalım: "Bu program dahilinde, 1994 yılında kurulmuş olan, kâr amacı gütmeyen, Ankara'da yerleşik hükümet dışı bir örgüt olan ve Türkiye'nin önde gelen partilerden bağımsız düşünce topluluğu (özelliğini taşıyan) Stratejik Araştırmalar Vakfı'na doğrudan pautsal yardım yapılacaktır. IRI, SAV ve İstanbul’da yerleşik bir başka yerel ortağıyla birlikte bir dizi kamuoyu araştırması yapacaktır." "Bir başka yerel örgüt'ün kimliğinin bildirilmemesiyle yine şeffaflığa aykırı hareket eden IRI, araştırmanın amaçlarını da iyi bir söylemle koyuyor: "Bu araştırmalar ekonomik ve siyasal reformların, dinsel yaklaşımların ve 1994 sonbaharında Türkiye'deki Politik Tıkanıklığın Giderilmesi ile ilgili raporda belirtilenler dahil, çok çeşitli diğer konuları ölçecektir. Yoklama projesi her üç ayda bir yoklamayı ve yoklama örgütlerine teknik yardımı kapsayacaktır. Yoklamaların sonuçları iç ve dış basına, hükümet dışı örgütlere ve Türk politik partilerine verilecektir." Amerikan muhafazakârlarının örgütü IRI, bu iş için Stratejik Araştırmalar Vakfı'na "doğrudan" 170,173 $ destek sağlandığını belirtiyor.[137] Amerikalı ustaların, sonuçlarını alınca herkese bilgi vereceğiz dedikleri, kamu yoklamalarının amacı olan "Türkiye'de Politik Tıkanıklığın Giderilmesi" işini başardıkları kesin. Bunun için yukarıda özetlediğimiz erken seçim ortamına, seçimin aktörlerini, seçimler sonucunda Türkiye'nin içine sürüklendiği, din tartışmalarıyla iç içe geçmiş, siyasal düzensizlik ve bunalım dönemlerini anımsamak yeter de artar. NED'in çekirdek örgütleri, partilerle doğrudan ilişki kuruyor ve türlü atölye çalışmalarına başlıyorlar. NED operasyonunu, 1996'ya dek, vakıf, dernek, belediyeler vesaire ilişkileriyle sürdürülürken, sonraki yıllarda yeni bir aşamaya yükseldiği görülüyor. Bu dönemde partilerle doğrudan ilişkiye geçiliyor, yasa tasarıları hazırlanıyor, parti içi eğitimler örgütleniyor. Güdümlü demokrasi ihracı ve güdümlü din Islamic Fundamentalism in Turkey - RAND Coop. 1989"den Tercüme: Yılmaz Polat, Takdim: Fehmi Koru, Beyan Yayınları, İstanbul. Ağustos 1990, Takdim, s.11 137 NED Annual Report 1995 hürriyeti ihracı, dış destekle ile iç içe geçiyor. [138] Türk halkı olanı biteni ayrımsayamadığından, seçimlere girerken, laiklik konusunda ABD'den medet umuyordu. Oysa uygulamanın sahibi zaten Amerika'dır. Türkiye, solcu-laiklik yanlısı diye seçiyor ama, seçilenler ABD'nin tutucu partisinin uzantısı örgütle çalışmalar yapıyor. Türkiye, "kurtuluş İslâm'dadır" dediği için oy veriyor, ama lider İslâm ülkelerinin petrolüne göz diken, o ülkeleri savaşlara sürükleyen ülkeye gidip, orada yönetime destek olan örgütten ödül alıyor. Türk halkı "Şunun şurasında seçim olalı ne geçti ki, şimdi niçin seçime gidiyoruz?" diye soruyor, ama işin içinden çıkamıyor. Türk halkı şaşırıyor, ne sağcı sağcıya, ne solcu solcuya, ne milliyetçi milliyetçiye, ne dinci dinciye, ne Kemalist Kemalist'e ve ne de Atatürkçü Atatürkçüye benzer olmuş. İşte çok masum yoklamaların sonuçları budur. İşler, yoklama ve yönlendirmeyle kalsa iyi. Demokratik, liberal dümeni eline geçiren NED kanalları, vakıf-dernek-kişi ilişkilerinden bir üst ilişkiye geçiyorlar ve partilerle doğrudan çalışmaya başlıyorlar. Bu dönem çalışmalarının kanıtları, ihraç ustalarının proje sayfalarında yer alıyor.
 ABD ÖRGÜTLERİYLE TÜRKİYE'DE "PARTİ İÇİ EĞİTİM"
 NED'in Türkiye operasyon dönemi, 1995 erken seçim sonrasında yeni bir evreye girdi.[139] SAV'in eski başkanı da DSP'den milletvekili oldu ve 1995'de Anadolu Stratejik Araştırmalar Vakfı (ANSAV)'nı kurdu. [140] NED elemanları, YDH deneyiminden ders çıkarmış olmalarından mı, yoksa uzun dönemli senaryo uygulama ustalıklarından mı, bilinmez, Türkiye'nin tüm partilerini eğitmeye karar verdiler. Onların deyimiyle, bu girişime bir kanal* bulmak gerekirdi. Devreye IRI girdi ve ANSAV'ın çalışmalarına, 1996 yılında 138 "çekirdek örgüt" NED raporlarındaki "core organizations" adlandırmasının çevirisi olarak olduğu gibi alınmıştır. 139 AA. 19 Mart 1997: DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada, kesin ihraç istemiyle disiplin kuruluna sevk edilen milletvekilleri Bülent Tanla, Gökhan Çapoğlu ve Bekir Yurdagül hakkında açıklamalarda bulundu. Ecevit "Bir genel başkan olarak benim için en üzücü durum disiplin işlemi uygulamaya mecbur kalmaktır. Refahyol' dan kurtulmak için somut çözüm teklifleri ile mücadele verırken, kendi içinde kavgalı bir parti görüntüsü vermeyi göze alamazdık" dedi. 140 ANSAV'ın 1995'deki üye sayısı 22. Yönetimi: G. Çapoğlu (Bşk.), Ali Saatçi, Bülent Çorapçı, Gülnur Muradoğlu, Ömer Faruk Gençkaya, Bahri Yılmaz, Metin Ger, Lale Tomruk Amerika'da "Conduit" sözcüğü operasyonlara değer aktarımında aracılık yapan kurulumu ya da kişiler için kullanılmaktadır 12 aylık proje için 189.604,00 dolar tahsis etti. Bu yeni proje NED raporunda şöylece tanıtılıyordu: "Uluslararası Cumhuriyet Enstitüsü (IRI) Türkiye'nin önde gelen partilerinin güçlü bir örgütlenme kurup, politik, iletişim ve ilişki kurma yöntemlerini geliştirerek ve parti örgütlerine kadınların katılımını artırarak demokratik temsilinde daha iyi bir kanal oluşturmalarına yardımcı olmak üzere, Fon (NED)'un desteğini almıştır." Zaten bütün sorun da buradadır. Türkiye'de partiler yeni kurulmuştur. Ne geçmişleri vardır ne de tarihsel ve siyasal kültürleri. NED olmasa ne yaparlardı bilinmez, ama NED olunca ne yapacakları projede yazılıyor: "IRI, belli başlı partilerin, politik iletişim ve ilişki kurma stratejileri, yerel parti örgütlerinin geliştirilmesi ve kadınların önderlik eğitimleri konularında bir dizi eğitim atölyesi oluşturacaktır. Partilere doğrudan yardım yapılmasına ek olarak IRI, Ankara'da 'yerleşik parti dışı bir kamu kuruluşu olan ve daha demokratik bir örgütlenmeye yönlendirecek partiler yasası reformlarını araştırmak üzere Türk politik parti yöneticilerini bir araya getiren atölye çalışmalarını yürüten Anadolu Stratejik Araştırmalar Vakfı'nı desteklemek üzere 20.000,00 US dolar destek bağışı sağlayacaktır. " İşte ANSAV'ın ve benzerlerinin önemi de buradadır. ANSAV parti yöneticilerini bir araya getirecek, atölyeler oluşturacak. IRI de onlarla ayrı ayrı atölyeler kuracaktır. Atölyelerde Amerikan işi partiler yasası çalışılacak. ANSAV'ın amacı 'Türkiye'deki politik partilerin yapılarını değiştirmeye özendirmek ve partiler arası eşgüdümü geliştirmektir." ANSAV, milletvekillerini bu kez NDI (National Democracy institute / Milli Demokrasi Enstitüsü) ile buluşturuyor. 10-11 Nisan 1997 arasında Çapoğlu başkanlığında birleşen vekiller, Amerikalılarla atölyede çalışmaya başlıyorlar ve Türklerin yüzlerce yıldır kurdukları devletlerde ve son 120 yıldır sürdürdükleri millet meclisi çalışmalarında bir türlü öğrenemedikleri "ahlâğı" yeni vekillere ve partilere öğretmek üzere Amerikalıların yardımıyla "siyasi ahlâk kuralları" yasası hazırlamaya başlıyorlar ve "Açıklık, Dürüstlük, Liderlik" tanımlarını belirleyen TBMM üyesi vekiller, beş ilke üstünde uzlaşıyorlar: "1) Milletvekilliğiyle bağdaşmayan işler tanımının yeniden yapılarak, ilgili mevzuatın buna uygun olarak değiştirilmesi, 2) Milletvekillerinin gelir ve servet beyannamelerinin açıklık ilkesine uygun olarak kaynaklarıyla birlikte kamuoyuna düzenli olarak açıklanması, 3) Milletvekillerinin yasama görevlerinin daha etkin bir şekilde yapmaları yönünde, TBMM Genel Kurulu'na ve komisyonlarına devamlarını sağlayacak önlemlerin alınması, 4) Dokunulmazlığın yasadışı ve siyasal ahlakdışı eylem ve işlemler için bir zırh olarak kullanılmasının önlenmesi ve dokunulmazlığın yasama sorumsuzluğuyla sınırlandırılması, 5) Milletvekillerinin seçim harcamalarının ve bunların kaynaklarının denetlenmesi."[141] 'Açıklık' ve 'dürüstlük' öğrenmek için, Amerikalılarla toplanacaklarına herhangi bir köye gitseler ve kahvehanede halka sorsalardı, işi daha kolay ve yeterince açıklıkla öğrenebilirlerdi bu vekiller. Üstelik o denli dolar harcamaya da gerek kalmazdı. İyi de şu ilkelere ne demeli? Milletin vekilleri, Amerikan dolarıyla çalışan bir atölyenin demesiyle, zaten yapmaları gereken işleri ve uymaları gereken asgari ahlak kurallarını ilke edinsek mi, edinmesek mi, diye sorar olmuşlar. Bir büyük sorun daha var. Amerikalılar ne de olsa yabancı sayılırlar. Ahlak yasası hazırlayıcıları ilkeleri eksik anlamış olabilirler. Ahlak yasası ithalcileri şu maddeyi de pekâlâ koyabilirlerdi: "Yabancı devletlerin kuruluşlarından para alarak, düzenlenecek ahlâk kurslarına katılmak da yabancı parasıyla desteklenen çalışmalarla yönlendirilmek de Türk milletvekilliğiyle bağdaşmayan işler tanımına girer." Ahlaklı olmak için yasa gereksinimi duyanlar, ayrıca işin sonunu da şöyle getirebilirlerdi: "Milletvekillerinin seçim harcamalarının ve bunların kaynaklarının denetlenmesinin yanı sıra, seçimlerden önce el parasıyla seçim yoklaması yapmak, seçimlere yabancı elinin dolaylı ya da dolaysız olarak girmesine yol açan tutumlar takınmak, yabancı ülkelerin emekli istihbaratçılarının, dışişleri memurlarının, seçim ve seçmen dersi ile ilgili harcamalarının ve kaynaklarının da denetlenmesi..." NED'in parasıyla IRI ve ANSAV'nın birlikte gerçekleştireceği projenin özeti, "IRI, doğrudan 3 atölyeyi (parasal olarak) destekleyecektir," diye bitiyordu. Öyleyse bu NDI-ANSAV ile yeterli sayıda milletvekili, uzlaşma toplantısında, belki de bir sözlü karar alınmıştır ve "Milletvekillerinin seçim harcamalarının ve bunların kaynaklarının denetlenmesi, dost ve müttefik ülkenin katkıları gibi ayrıntıları kapsamaz!" denilmiştir. 
AMERİKALILAR HESAPLARI ŞİŞİRİYOR...
 ANSAV Genel Başkanı, "IRI'nin parti örgütlenmesi ve kadın örgütlenmesi gibi konularda çalışması için ANSAV'a 189.604 Dolar verdiği iddiası kesinlikle doğru değildir. Eğer IRI ve NDI ABD'deki 141 "Siyasetçi Ahlak Yasası" öneriliyor, Milliyet, 29-04-1997kendi ofis ve eleman harcamalarını katarak üst kuruluşları olan NED'e farklı rakam ve bilgi ilettilerse, bu bizi ilgilendiren bir konu olmadığı gibi haberimiz de yoktur,"[142] diyor ve para işine şu açıklamayı getiriyor: "ANSAV iki proje konusunda IRI ile ortak çalışma yapmıştır. Birinci proje, IRI'nin Strateji-Mori şirketine yaptırdığı 'Kentte Yaşayanların Tutum ve Öncelikleri Araştırması' başlıklı kamuoyu araştırmasının 1996 yılı başında yayınlanmasıdır. Bu kamuoyu araştırmasının yayınlanması için IRI 10.000 Dolar parasal destekte bulunmuştur, ikinci proje ise Türkiye'nin en önemli konularından biri olarak gördüğümüz 'Parti-İçi Demokrasi' konusunda uluslararası katılımlı bir konferans düzenlemek ve bu konferansın konuşmalarını yayınlamaktır. 1996 yılında başlayan bu proje 1997 Nisan'ında sonuçlanmıştır. Bu proje için IRI 20.000 Dolar, Friedrick Ebert Vakfı ise 420 Milyon TL katkıda bulunmuştur. 1997 yılında NDI ile ortaklaşa düzenlediğimiz uluslararası 'Siyasi Etik' konferansının konuşmalarının yayınlanması için 5.000 Dolar destek sağlamıştır."[143] Vakıf Başkanı, açıkça diyor ki, 189.604 dolar değil 35.000 Dolar ve 420 Milyon lira aldık.[144] Geri kalanı Amerikalılara sormak gerek. Bu durumda paranın miktarı dışında bir sorun yok gibi görünüyor. Yabancı bir kuruluşun Türkiye'ye gelip kamuoyu yoklaması yapmasını bir yana bırakırsak, yabancıların kitapları kendi olanaklarıyla yayınlamak yerine ANSAV ile öteki yerli "sivil" örgütleri seçmelerinin nedenleri derin ve ciddi açıklamalar gerektirir. Aslında, bu tür kuşkular da birer ayrıntıdır. Çünkü soruların, Amerikanca bin bir türlü yanıtı bulunabilir. Ne ki, asıl sorun, NED'in durumudur. NED "Democracy Projects Database - Long Report" un ANSAV ile ilgili bölümünde aynen şöyle yazıyor: "Grantor: National Endouument for Democracy (NED) Grantee(s): International Republican Institute (IRI) SubGrantee(s):Anatolian Strategic Research Foundation (ASFR) Country(ies): Turkey Region(s): Middle East Subject(s): Women; Political Parties (kadınlar; siyasi partiler) Period: 1996 Amount: $ 189.604 Period : 12 months" ANSAV'ın NDI'den aldığı 5.000 Dolar bu paranın içinde olmasa gerek. Çünkü "Bağışalan: IRI" deniyor. Başkanının açıklamasına göre, ANSAV, IRI'den 20.000 ve 10.000 dolardan toplam 30.000 dolar almış. 189.604 eksi 30.000, eder 159.604 dolar. ANSAV başkanı, bu 159.604 doların IRI'nin Amerikada'ki "ofis 142 Gökhan Çapoğlu, "Açıklama: Şifre Çözücü "Project Democracy" Yanlış Bilgi ve Önyargılara Dayanan Bir Değerlendirme" Müdafaai Hukuk, Yıl:3, Sayı:38, Ekim 2001, s.62, st.2 143 Gökhan Çapoğlu, a.g.y, s.62 144 14 Haziran 1996 kurlarına göre 420 Milyon TL= 8.076 DM; 16 Haziran 1997 kurlarına göre 420 Milyon TL= 5.121 DM harcamaları" olabilir, diyor. Bu durumda paranın tümüne yakın bölümü, projeyle ilgili genel gider olmuş oluyor. Her neyse, ABD başkanının resmi onayını almış olan NED raporunda, IRI kanalıyla ANSAV'a 189.604,- dolarlık destek verildiği belirtiliyor. ANSAV Başkanı haklıysa, NED ya da IRI, hesapları şişiriyor olmalı. Bu durum bizi değil, "siyasal etik" projelerini, bizim yerli "subgrantee / Bağışalanın Bağışalanı" örgütlerle yaşama geçiren Amerikan örgütlerinin bütçelerini denetleyen, Amerikan devletinin General Account Office (GAO) adını taşıyan kurumu ve bu bütçeleri onaylayan ABD Kongresi'ni ilgilendirir. Şu ya da bu durum, yerli "subgrantee"nin NED-IRI'den para aldığı gerçeğini değiştirmez. "Parti içi demokrasi" ya da "Kadınların siyasete katılımı" ya da "siyasal ahlak" atölye işleri, politik örgütlenme çalışması olmuyor da acaba ne oluyor? Bütün bunların ötesinde, Amerikalıların raporlarda yanlışlık yapmaları söz konusu olamaz. Çünkü onlar, "siyasal etik" ilkelerine sadıktırlar. 159.604 dolar, atölye işlerini yürütenlere 'nakdi' olarak değil, 'ayni' olarak ve de 'adam' olarak bağışlanmış da olabilir. Böylesi bir yalın durumda, can alıcı sorun kimin kimi bulduğudur. NED ve IRI'mi "sivil"i buluyor? Yoksa "sivil" mi, IRI ve NED'i buldu? Bu işlerin bütçesini, kim hesaplıyor? "Grantee," bu örneğimizdeki "IRI" mi "grantee" olarak hesap yapıyor, yoksa ANSAV mı "subgrantee" olarak bütçe oluşturuyor? Daha açıkçası, yabancılar Türkiye'ye dek gelip, "Sizin biraz parti içi demokrasi" ve de "siyasal ahlak" öğrenmeniz gerekiyor; bakın biz bu işi hesapladık-kitapladık, gelin sizi "sub" yani "alt" yapalım mı diyorlar? Yoksa Türkiye sivilleri onları buluyorlar ve "friends, bakın bizim hem şuna, hem de buna gereksinimimiz var, size bir hesap kitap yapıyoruz, verin parayı," mı diyorlar? Bu sorular, "yenidünya düzeni"ne uymaz belki, ama yurdun insanı olmaya uyar. Bu yurdun insanlarını değil de, hem o yurdun, hem bu yurdun insanı olmak arasında ve içerdeki "sol" partilerle Amerika'daki "muhafazakâr" partiler arasında dolanıp durmanın yararlarını atlayıp, ANSAV Başkanı'nın açıklamalarını okuyalım: "Yabancı kişi ve kuruluşların kendi ülke çıkarları için çalıştığı doğrudur. Ama her zaman üstün oldukları doğru olmadığı gibi, yerli kişi ve kuruluşların, hepsi olmasa da büyük çoğunluğunun, ülke çıkarları için çalıştığını kabul etmek gerekir. (..) Kişisel olarak, birçok alanda yabancıları kendi paramızla davet edecek kadar değerli olduklarını düşünmediğim gibi, harcayacak kaynaklarımızın varlığı da söz konusu değildir."[145] Yabancılar, her zaman üstün ve o denli değerli değillerse, 145 Gökhan Çapoğlu, a.g.y, s.64 onlar adına kamuoyu yoklaması niçin yapılır? Onlarla "parti içi demokrasi" ve "siyasal ahlak" konferansları ve hatta "siyasal partiler yasası reformu" taslaklarıyla ilgili "işbirliği" yapılmasının siyasal bir anlamı yoksa nesi vardır? Yoksa, şu yabancıların ne denli "değersiz" olduklarını göstermek için bu atölyecilikler?

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...