24 Ocak 2015

56-VAKİA: (1-96 ncı AYETLERİN MEALİ ŞERİF TEFSİRİ)

ELMALI HAMDİ YAZIR TEFSİRİ

56-VAKİA:
1. O vâkıa meydana gelince, yani kıyamet kopunca. Vâkıa, esasen vukua gelen, vukuu muhakkak olan hadise demektir. Ahid lâmı ile da, kıyametin bir ismidir. Gelecekte muhakkak surette meydana geleceği için bu isim verilmiştir. Şart mânâsını ifade eden zarftır. Âlimlerin çoğu cevabın, korkutmak için hazfedilip, mânânın "kıyamet kopunca neler neler meydana gelecektir!" şeklinde olduğunu söylemişlerse de, esasen cevap şudur:
2. Onun meydana gelmesini yalanlayacak kimse yoktur. Vuku', düşmek anlamını ifade ettiği gibi, vak'a da masdar bina-i merre olarak şiddetli bir düşüş demektir. Sonra yaygın bir şekilde başa çarpan büyük iş mânâsında kullanılmıştır. Bazen de özellikle harbe isim olarak verilmiştir. Kısacası, kıyamet kopmadan önce onu yalanlayan ve inkar edenler bulunursa da, vukuu gerçekleşip bir kere meydana geldi mi, artık onu kimse inkar edemez ve çaresizce tasdik etmeye mecbur olurlar. Başka bir ifade ile onun başa çarpışı yalan olmaz. Değişiminin tesirinden kurtulma imkanı yoktur.
3. İndirdiğini indirir bindirdiğini bindirir. yani bazılarını düşürür alçaltır, bazılarını kaldırır yükseltir. Çünkü devletler yıkan fitneler, ihtilâller, inkılâblar gibi büyük olaylar, azizleri zelil, zelilleri aziz ederek nicelerini aşağı düşürür nicelerini de yükseklere kaldırır. Burada "hafdın" takdim edilmesi, korkuya düşürmek yahut bu nevi olaylarda yıkımın yapımdan önce geldiğini göstermek içindir. Bu âyet , den bedel olarak bir nevi onu tasvir etmektedir. Yahut tenâzu üzere ya bağlıdır. Âyetteki recc, zelzele, şiddetli hareket ve sarsıntı demektir ki, bizim dünya yerinden oynadı sözümüze benzer.
4. Yani üzerindekilerin yıkılacağı şekilde yer dehşetle sarsılıp yerinden oynadığı
5. dağlar da toz duman olup bir serpiliş serpildiği "Dağlar yürütülür, serap haline gelir." (Nebe', 78/20) âyeti tahakkuk edip,
6. hepsi havada uçuşan zerreler haline geldiği
7. siz de üç çift, yani üç sınıf olduğunuz zaman. Âyetteki hitab, tâğlib tarikiyle hem şu andaki hem de geçmiş ümmetlerin hepsine ve bütün insanlara olabilirse de, bazı müfessirlerin kanaatine göre yalnızca şu andaki ümmet için olması, bizce de tercih edilen bir görüştür.
8. O üç sınıf, "Fâ-i tafsıliyye" (açıklama Fâ'sı) ile şöyle beyan ediliyor: Ashab-ı meymene. Meymene, yemin yeri yani sağ kol, sağ taraf yahut meymenet, uğur ve bereket mânâlarına gelir. Sağ taraf, meclis ve mahfellerde saygı ve hürmet mevkii olduğuna göre, "ashab-ı meymene" hürmet makamında bulunan yüksek şeref sahipleri demek olur.
Aynı zamanda bu gibi kimseler hayra yarayan ve kendilerinden istifade edilen faydalı zatlar olmaları sebebiyle meymenetli diye nitelendirilirler. Nitekim kelimenin iki mânâsına da işaret etmek için dikkatler şöyle celbediliyor: Amma ne ashab-ı meymene, yani öyle çok meymenet sahibi zatlar ki uğur ve bereketleri her vechile gıpta ve hayrete şayandır. Kanaatimizce bu vasıf, hitabın şu andaki ümmet için olduğunu hatırlatmaktadır. Yani geçmiş ümmetlerde benzeri bulunmayan ashab-ı meymene demektir.
9. Bunlara mukabil ve ashab-ı meş'eme. Meş'eme, şum yeri, yani sol kol, yahut yümnün (uğurun) zıddı olan şeâmet ve uğursuzluk mânâlarına gelir. Ashab-ı meş'eme de sol tarafta, alçak yerde bulunan değersiz, yahut kendilerine ve yakınlarına uğursuzluğu dokunan kimseler demek olur. Burada her iki mânâya işaret için de şu vasıf tekrar edilmiştir. Amma ne ashab-ı meş'eme, ne uğursuz kimseler! Biraz sonra gelecek âyetlerde ashab-ı meymene'ye ashab-ı yemin, ashab-ı meş'eme'ye de ashab-ı şimâl denilmiştir. Sebebi orada izah edilecektir
10. Bunların hepsinin önünde olmak üzere önde olanlar da öncüdürler ileri geçmişlerdir. Bunlar hakka kullukta iman ve itaatta hayır yarışlarında en öne geçenlerdir. Peygamberler, Sahib Yasin (Habib b. Musa en-Neccâr) Firavun ailesinden iman edenler, muhacir ve ensardan sâbikûn-ı evvelin (ilk geçenler) ünvanına sahib sahabiler gibi. Mübtedâ ve haberdir. Yani "sâbikun" adını alanlar, gerçekten sâbikûn vasfını kazanan ve üç sınıfın ilerisinde, kasdettikleri gayeye hepsinden önce ulaşan zatlardır.
11. İşte onlar mukarreblerdir yani Allah'ın yanında yakınlığına, en yüksek mertebe ve makama erdirilmiş kimselerdir.
12 Naîm cennetleri içerisinde üstün makamlardadırlar ruhânî ve cismanî nimetlerle devamlı ve saf lezzetler içindedirler.
13. Çoğu evvelkilerden
14. birazı da sonrakilerden. Hitab şu andaki ümmete olduğuna göre böyle olmasının mânâsı açıktır. Sâbikûnun (öne geçenlerin) çoğunun öncekilerden olması gerekir. Nitekim ilk öne geçenler sahabilerdendir. Hitab geçen ümmetleri de içine aldığına göre ise, öncekilerden sâbikunun çok olması, bütün nebi ve resulleri içine alması sebebiyledir. Sülle cemaat, büyük bir grup demektir.
15. Bunlara verilen naîm cennetlerini tasvir ile zihinlerde hayal ettirmek için buyuruluyor ki cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Sürur, seririn çoğuludur. Serir, taht, sandalye ve köşk demektir. Mevdûne, altın, inci, yâkut ve elmas gibi mücevher işlemeli, yani murassa, veya birbirlerine yakın dizilmiş tertipli ve düzenli demektir
16. Bunlara verilen naîm cennetlerini tasvir ile zihinlerde hayal ettirmek için buyuruluyor ki cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Sürur, seririn çoğuludur. Serir, taht, sandalye ve köşk demektir. Mevdûne, altın, inci, yâkut ve elmas gibi mücevher işlemeli, yani murassa, veya birbirlerine yakın dizilmiş tertipli ve düzenli demektir.
17. Daima vildan şeklinde taze kalan genç hizmetçiler, garsonlar, yahut hılede denilen bir nevi küpeli uşaklar
18. küpler, sapı ve emziği olmayan sürahi, desti ve küp gibi kaplar ibrikler, emziği ve sapı olan kaplar, dolgun kadeh, menbaından, kaynağından akan içki
19-24. başlarına başağrısı verilmez, başları ağrıtılmaz. Yahut cemiyetleri perişan edilmez, lezzetleri kesilmez nezf de yapmazlar akıllarını gidermezler. Sarhoş olmazlar, yahut içtikleri tükenip bitirilmez, yok olmaz.
25 Orada: O naîm cennetlerinde hiç boş mânâsız laf veya çirkin lakırdı duymazlar. Te'sim de işitmezler. Te'sim: isme, günaha nisbet etmektir. Yani kendilerine günah işlediniz denilmez.
26. Ancak bir söz işitirler ki o da selam selamdır, yani tam bir selametle selamlanır dururlar.
27. *} Ashab-ı yemin ise ne ashab-ı yemindir! Bu "ashabu'l-yemin" cümlesi, üzerine atfedilmiştir. Yukarıda "Ashâbu'l-meymene" burada ise "Ashabu'l-yemin" şeklinde zikredilmesi, ifade çeşitliliği içindir. Bunlara ashab-ı yemin denilmesi amel defteri denilen kitapların kıyamet günü "Kimin kitabı sağından verilirse." (İnşikâk, 84/7) âyetince sağ taraflarından verilmesi sebebiyle olduğu dahi ileri sürülmüştür. Ashab-ı yemin, yeminine sadık, sözünü tutan, işine sahip mutlu kişi mânâsını ifade edebilir ki, mukâbili yeminini bozan demektir. Ayrıca bu tabirin, Allah için yeminine sadık ve vefakârlar anlamında kullanıldığı da söylenebilir.
28. Sidr-i Mahdûd: Daha önce de geçtiği gibi Arabistan kirazı denilen meşhur nabk ağacının ismidir. iki mânâ ile tefsir edilmiştir. Birincisi, silinmiş, tesviye edilmiş ve düzeltilmiş demektir. Arabistan ağacı dikenli olduğu için burada sidr-i mahdûd denilerek cennet ağacının dikensiz olduğu anlatılmıştır. Hâkim ve Beyhaki Ebû Ümâme (r.a.)'nin şöyle söylediğini nakletmişlerdir: "Resulullah (s.a.v)'ın sahabileri derlerdi ki: "Allah Teâlâ bizi çölde yaşayan Araplar'dan ve onların meselelerinden istifade ettiriyor. Mesela, bir gün bir çöl bedevisi Hz. Peygamber (s.a.v)'e gelerek, "Ya Resulullah, Allah Teâlâ Kur'ân'da sıkıntı veren bir ağaç zikrediyor. Halbuki ben cennette sahibine eziyet verecek bir ağacın bulunacağını zannetmezdim." dedi. Resulullah, "Nedir O?" diye sorunca bedevî, "Sidr ağacı, zira onun dikeni vardır." dedi. Bunun üzerine Resulullah da buyurdu ki, "Allah Teâlâ buyurmuyor mu? Allah onun dikenlerini silmiştir de her dikeninin yerine bir meyva koymuştur ve onun meyvalarından her biri yetmiş iki renk ile açar ve bir rengi diğerine benzemez." İkincisi, Abd b. Humeyd'in İbnü Abbas, Katâde, İkrime ve Dahhâk'tan yaptığı rivayete göre meyvasının çokluğundan dalları bükülmüş mânâsına tefsir edilmiştir ki biz bunu, "dal bastı" tabirimize yakın görerek meâlde de "dal bastı kiraz" diye ifade etmeyi diğer mânâdaki dikensizlik anlamına da uygun olacağı kanaatiyle zevkimize muvafık bulduk.
29. Ve Talh-i Mendûd, meyvası aşağıdan yukarı istifli, sıvama muz demektir. Bazıları, muz olmadığını söylemiştir. Bunun dünya muzuna benzer, meyvası baldan tatlı bir ağaç olduğu zikredilmiştir. Daha başka türlü mânâ verenler de vardır.
30. Uzanmış bir gölge ki çekilmesi ve boşluğu yoktur. Fecr ile güneşin doğması arasındaki sabah gölgesi gibi hoş ve güzel bir gölgedir.
31. Ve çağlayan bir su, yani yüksekten dökülen akarsu. Bu suyun, kovasız, dolabsız ve istenilen yerde akan bir su olduğu da söylenmiştir. Yukarıda sâbikûn (öne geçenler)un durumu, dünyada şehirlerin, medenî halkın imrenecekleri en yüksek zevk ve lezzetlere göre tasvir edilerek, yeni edebiyatçıların "sembolizm" dedikleri işaret yoluyla ifade ve temsil edilmiş olduğu gibi, sağın adamlarının hâli de bedevileri imrendirecek güzel yayla manzaralarını andıran remizlerle ifade edilerek ikisi arasındaki farkın, medenilerle bedevilerin farkı gibi olduğuna bir nevi işaret yapılmıştır, denebilir. Mücahid'den nakledilmiştir ki o yaylalar; gölgelikleri, meyva ağacı ve sidri (Arabistan kirazı) ile müslümanların hoşlarına gitmişti. Allah Teâlâ, âyetlerini indirdi. Dahhâk'tan gelen rivayette de şöyle denilmiştir: Müslümanlar o yaylalara bakıp imrendiler. "Ne olurdu bunun gibi bizim de olsaydı" dediler. Bunun üzerine söz konusu âyetler nazil oldu.
32. Ve her türlüsünden bol bol meyva ki bunlar, dünya meyvaları gibi değil, hiçbir zaman kesilmeyen, tükenmeyen ve almak isteyenlerden men edilmeyen, yasaklanmayan meyvalardır.
33. Ve her türlüsünden bol bol meyva ki bunlar, dünya meyvaları gibi değil, hiçbir zaman kesilmeyen, tükenmeyen ve almak isteyenlerden men edilmeyen, yasaklanmayan meyvalardır.
34. Ve yüksek döşekler. Ebû Ubeyde demiştir ki: "Burada firaştan maksat, kadınlardır. Yükseklik de manevi yüksekliktir yani değer üstünlüğüdür. Zira şöyle buyurulmuştur:
35. Şüphesiz biz onları (hûrileri) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. İbnü Cerir, Tirmizi ve daha başkalarının Enes (r.a.)'den rivayetlerinde, Resulullah (s.a.v) buyurmuştur ki: "Bu yeniden yaratılan kadınlar, dünyada kocamış ve buruşmuş kadınlardır." Taberânî, İbnü Ebî Hâtim ve daha bazı âlimlerin rivayetlerine göre Selemetü'bnü Mirsed-i Cu'fi (r.a.) demiştir ki: "Resulullah'ı âyeti ile ilgili olarak işittim, şöyle diyordu: "Bunlar, ister dul, ister bekâr olsun dünyadaki kızlar ve kadınlardır." Tirmizî'nin "Şemâil"de rivayet ettiği üzere Resulullah (s.a.v)'a bir kocakarı geldi ve ona: "Ya Resulullah Allah'a dua et beni cennete koysun." dedi. Resulullah: "Ey falancanın annesi, cennete asla kocakarı girmez." buyurdu. Bunun üzerine kadın ağlayarak döndü. Resulullah buyurdu ki: "Ona haber verin kocakarı olarak girmez, çünkü Allah Teâlâ buyurmuştur ki: "Şüphesiz biz onları yeni bir yaratılışla yaratmışızdır."
36. *} Yaratıp da onları hep bekâr kızlar kılmışızdır.
37. Öyle ki hep güzel kadınlar olarak. Urub, arubun çoğuludur. Bu kelimenin üç farklı tefsiri vardır.
1) Kocalarını çok seven kadınlar.
2) Cilveli, nazlı edâlı kadınlar.
3) Güzel söz söyleyen kadınlar. Şüphesiz cilve ve anlatım güzelliği de, sevişmenin en latif sebeblerinden ve edâlı kadının şiarındandır. Hep aynı yaşıt, yani yaşları da eşit, hep birbirine denktir. Tirmizî'nin Muaz (r.a.)'dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle denilmiştir: "Cennet ehli cennete tüysüz, bıyıkları henüz terlemeye başlamış, gözleri sürmeli, otuz, otuz üç yaşlarında girerler."
38. Sağın adamları için (yaratılmışlardır)
Meâl-i Şerifi
39. Bir çoğu öncekilerdendir.
40. Bir çoğu da sonrakilerdendir.
41. Solun adamları, nedir o solcular!
42. İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar şu içinde,
43. Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.
44. Ki ne serindir, ne de faydalı.
45. Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefâhete dalmışlardı.
46. Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.
47. Ve diyorlardı ki: "Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?"
48. "Önceki atalarımızda mı?"
49. De ki: "Öncekiler ve sonrakiler"
50. "Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır."
51. Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar!
52. Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.
53. Karınlarınızı hep onunla dolduracaksınız.
54. Üstüne de kaynar su içeceksiniz.
55. Susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.
56. İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur.
57. Biz sizi yarattık; tasdik etmeniz gerekmez mi?
39-40. Birçoğu öncekilerden ve birçoğu da sonrakilerdendir.
Yani sağın adamları öncekiler gibi değil daha çoktur. Öncekilerden de, sonrakilerden de çokturlar. Öncekiler ve sonrakiler ya bütün ümmetlerin öncekileri ve sonrakileri, ya da bu ümmetin öncekileri ve sonrakileridir. Ahmed b. Hanbel, İbnü Münzir, İbnü Ebî Hâtim ve İbnü Merdûye'nin Ebû Hureyre'den yaptıkları rivâyete göre âyeti inince sahabilerin gücüne gitmişti. İşte bunun üzerine âyeti nazil oldu. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: "Ben her halde ümid ederim ki siz cennet ehlinin üçte biri, belki de yarısı olursunuz. Kalan ikinci yarısını da onlarla paylaşırsınız." Demek ki sahabiler, cennet ehli içerisinde Muhammed ümmeti az olacak diye merak etmişlerdi. Böylece o endişe bertaraf edilmiş oldu. Buna göre Muhammed ümmetinin ilklerinden sâbikûn (önde gidenler), sonrakilerden çok olduğu gibi geçmiş ümmetlerin önde gidenleri de Hz. Muhammed'in ümmetinden sayı itibariyle fazladır. Çünkü geçmiş ümmetlere çok sayıda peygamber gelmiştir. Bununla beraber Hz. Muhammed'in ümmeti içerisindeki öncülere uyanlar, geçmiş ümmetlerin öncülerine uyanlardan daha çok olacaktır. Çünkü onlar cennet ehlinin yarısından çoğunu teşkil edeceklerdir. Bu, ihtimal ki insan nüfusunun artması meselesi ile de alakalıdır. Dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur ki, sâbikunda "Yaptıklarına karşılık olarak." (Vâkıa, 56/24) buyurulduğu halde Ashab-ı yemin'de bu zikredilmemiştir. Bundan Ashab-ı yemin'in mutluluğunun sâbikuna uymaları sebebiyle sırf fazilet olduğu şeklinde bir mânâ çıkarılabilir. Nitekim "zıll-i memdûd" (uzanmış gölge) ifadesinde de aynı durum söz konusudur. Bu mânâ, Tûr Sûresi'nde geçen "İman eden ve zürriyetleri de iman ile kendilerine tabi olanlar (var ya!) işte biz onların nesillerini de kendilerine kattık..." (Tûr, 52/21) âyetinin mânâsına benzemektedir. Buna bakarak denilebilir ki, öncüler, hayırda öncüler olan peygamberler ve müctehid imamlardır. Ashab-ı yemin de onlara sadakatle uyanlardır.
41. Üç sınıftan üçüncüsü olan ve Ashab-ı yemin'in zıddı olarak sâbikunun solunda yer alıp, kitapları sol taraflarından verilecek solun adamlarına, (Ashab-ı Şimâl'e) gelince buyuruluyor ki Ashab-ı Şimâl ise ne Ashab-ı Şimâl! Ne uğursuz, ne bedbaht insanlardır!
42. Bir ateş, içlerine işleyen bir hararet içinde ve bir kızgın su, cehennem suyu içinde
43. ve zifirden bir gölge kömür veya kurum gibi kararıp duran sisli, boğucu bir gölge içindedirler. Yahmûm, kömür gibi simsiyah olan şey, zifir ve kara duman mânâlarına gelir. Buna zulmet denilmeyip de gölge isminin verilmesi alay içindir. İbnü Abbas'tan gelen bir rivayette de, cehennem halkını her taraflarından kaplayıp, kuşatan perdenin ismi olduğu zikredilmiştir.
44. Serin de değil kerim de değil, yani hiç bir hayır ve menfaati ve hiçbir güzelliği olmayan bir gölgedir.
45. Bunların içine düşmelerinin sebebi ise çünkü onlar bundan önce, yani bu azabın vuku bulmasından evvel mühlet verilmiş, şımartılmış keyiflerine düşkün ve hiçbir şeye aldırış etmeyen kimseler idiler.
46. O büyük günahta ısrar ediyorlardı. Hıns, esasen günah mânâsınadır. Yemini bozmaya da hıns denir. Müfessirlerin çoğu, burada hıns-i azim'i büyük günah diye tefsir etmişlerdir. Çünkü "Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür." (Lokman, 31/13) buyurulduğu üzere şirk, büyük bir zulüm ve en büyük günahtır. Bazıları da "hıns"ın yemin-i gamus, yani yalan yere yemin etmek olduğunu söylemişlerdir. Takiyyuddin Sübki'ye göre de, "Onlar, olanca güçleriyle Allah'a yemin ettiler ve dediler ki: Allah ölen bir kimseyi tekrar diriltmez." (Nahl, 16/38) âyetinde buyurulduğu gibi, onların büyük günahta ısrar etmeleri, kuvvetlice yemin ederek dirilmeyi inkar etmeleri demektir. Bu anlam "hıns"ın meşhur mânâsına uygun olursa da
47-49. "ve diyorlardı ki..." âyeti, bu mânâyı ifade etmiş olacağı için önceki mânâ daha tercihe şayandır. Ancak şirki, "hıns-ı azîm" (büyük günah) tabiriyle ifade etmenin bir nüktesini de göz ardı etmemek lazımdır. Bu nükte ise, "Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın..." (Tevbe, 9/12) âyetinde ifade edildiği gibi bunların yemin tanımaz, yeminlerinde durmaz yalancılar olduklarına işaret olsa gerektir. Nitekim bunlara "Ey yalancı sapıklar!" (Vâkıa, 56/51) diye hitap edilmesi de bu hususu kuvvetlendirmektir. İşte böylece bu mânânın yardımı ile de Ashab-ı Şimâlin, Ashab-ı yeminin tam zıddı bir anlam taşıdığı da anlaşılmış olmaktadır.
50. "Bilinen bir günün muayyen vaktinde mutlaka toplanacaklardır." O bilinen gün, kıyamet günüdür. Mikât, bir şeyin vaktini tayin eden ölçüdür. Kıyamet de dünyanın vaktini tahdid ettiği için mikât denilmiştir. Buradaki izâfet, izâfet-i beyaniyyedir. Mânâsı, mikât olan gün demektir.
51. "Bilinen bir günün muayyen vaktinde mutlaka toplanacaklardır." O bilinen gün, kıyamet günüdür. Mikât, bir şeyin vaktini tayin eden ölçüdür. Kıyamet de dünyanın vaktini tahdid ettiği için mikât denilmiştir. Buradaki izâfet, izâfet-i beyaniyyedir. Mânâsı, mikât olan gün demektir.
52-54. "Bir ağaçtan, zakkumdan..." (Zakkum ağacı ile ilgili bilgi için Saffât Sûresi'ne bkz.)
55. Hîm, ehyem'in veya heymâ'nın çoğuludur. Hüyam hastalığına tutulmuş deve demektir. Hüyam, deveye ârız olan bir susuzluk illetidir ki bu hastalığa yakalanan deve suya bir türlü kanmaz. İşte onlar da bu deve gibi zakkumu yer, kaynar suyu içer içer ama asla kanmazlar.
56. Bu, onlara o din (ceza) günü sunulacak ziyafettir. Nüzul, konuk, misafir gelince kahve veya kahvaltı gibi ilk sunulan yiyecek ve içeceklerdir. Konuklara ilk defa böyle şeyler takdim edilince, artık daha sonraki azabın nasıl şiddetli olacağı düşünülmelidir.
57. Bu beyandan sonra inkârcıları susturmak ve azarlamak için değişik bir hitab tarzı ile buyuruluyor ki biz sizi yarattık, hâlâ tasdik etmeyecek misiniz? Bunu daha açık ifade etmek için de şöyle buyuruluyor:
Meâl-i Şerifi
58. Attığınız meniyi gördünüz mü?
59. Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?
60. Aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmez.
61. Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (böyle yapıyoruz).
62. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?
63. Ektiğinizi gördünüz mü?
64. Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
65. Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık. Hayret eder dururdunuz.
66. "Doğrusu borç altına girdik."
67. "Doğrusu, biz yoksul bırakıldık" (derdiniz).
68. İçtiğiniz suya baktınız mı?
69. Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
70. Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretseniz ya!
71. O çaktığınız ateşi gördünüz mü?
72. Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
73. Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık.
74. Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.
58. Akıttığınız yani rahimlere döktüğünüz meniyi (gördünüz mü?)
59. Onu siz mi yaratıyorsunuz? Siz mi takdir ederek, şekillendirip insan biçimine koyuyorsunuz? Yoksa yaratıcı biz miyiz, hiç yokken biçim verip yaratan?
60. Aranızda ölümü biz takdir ettik. Sonsuz hikmetleri ihtivâ eden irademizin gerektirdiğine göre, her birinize bir vakit tayin ve taksim ettik. Ve biz önüne geçilenlerden değiliz yani kimse bize üstün gelemez. İrademizi alıkoyamaz. Her dilediğimizi istediğimiz şekilde yaparız. Buna kadiriz.
61. "Kılıklarınızı değiştirmek üzereyiz." Müfessirler bu âyete, gerek nın bağlı olduğu fiil, gerek "emsâl"in anlamı itibarıyla birkaç türlü mânâ vermişlerdir. Söz konusu âyet, âyetinin mânâsındaki kudrete veya mahzufa ya da bir üsteki âyette yer alan fiiline bağlanmış olabilir. de mimin kesriyle mislin çoğulu olabileceği gibi fetha ile de meselin çoğulu olabilir. Mimin kesresi ile olan mislin çoğulu ve fiiline bağlı olduğu durumda mânâsı; "Aranızda ölümü takdir ettik ki neslinizi kesmeyip benzerlerinizi getirelim." şeklinde olur. âyetinin ifade ettiği ye bağlı olduğu durumda ise; "Aranızda ölümü takdir ettiğimiz gibi sizi yok edip yerinize benzerlerinizi getirmek suretiyle değiştirmeye de kadiriz." anlamı verilebilir. İkinci takdire göre yapılan tefsir, "Allah dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir mahluk getirir." (Fâtır, 35/16) âyetinin mânâsına uygun olur. Lakin burada iki üstün ile meselin çoğulu olması tercihe şayandır. Mesel, sıfat ve şekil mânâlarıyla maddi ve manevî benzeyişi ifade eden huy, kılık ve kıyafet demek olduğundan bu durumda da mânâ şöyledir: "Gerek fikir ve ahlâk yönünden gerek şekil ve suret yönünden bulunduğunuz ve bildiğiniz kılıklarınızı değiştirmeğe ve sizi bilemeyeceğiniz bir yaratılışta varetmeğe kadiriz. Bunun önüne hiç kimse geçemez Bu mânâ, hem dünyevî değişmeyi hem uhrevi yaratma olan dirilmeyi ifade eder. Ayrıca hem tehdit hem müjdeyi içerir. Hasan-ı Basri de tehdid cihetini düşünerek, "Sizi maymunlara, domuzlara çevirir." tarzında bir mânâya geldiğini söyler ki, bu da Nisâ Sûresi'nde geçen "Ey ehl-i kitab! Biz bir takım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları gibi lanetlemeden önce, size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimiz kitaba iman edin.." (Nisâ, 4/47) âyetinin mânâsına benzemektedir. Sözün başı ve sonu yaratmak, ceza ve yeniden dirilmekle alakadar olduğundan tebdil (değiştirme) sözü dünyevi değişime, inşa (yaratma) sözü de, ondan sonra gerçekleşecek olan öldükten sonra dirilmeye işaret sayılabilir.
62. Herhalde ilk yaratmayı öğrendiniz. Yani insanın bu dünya hayatında topraktan, sonra nutfe, alaka, mudğa gibi tavırdan tavıra tekamül ettirilerek nasıl gerçekleştiğini gerek müşahede ve tecrübeden ve gerek Kur'ân'ın açıklamalarından öğrenmiş bulunuyorsunuz. O halde düşünseniz ya! Yani düşünseniz de bildiğiniz bu tarzı değiştirip ve tekamül ettirerek sizi peyderpey yaratıp bulunduğunuz duruma getiren ve aranızda ölümü takdir etmiş bulunan yaratıcınız Allah Teâlâ'nın sizi değiştirip, şimdi teferruatını bilemeyeceğiniz yeniden diriltmeye kâdir olduğunu anlasanız ya!
63. İnsan hayatı için gerekli olan hususlardan biri de rızıktır. Rızıkta esas maddî veya manevî planda ekipbiçme olduğu için yaratma konusu hatırlatıldıktan sonra rızka da yer verilmiş ve bu hususa ekin ile başlanarak buyurulmuştur ki Şimdi ektiğiniz tohumu gördünüz mü?
64. *} Onu siz mi bitiriyorsunuz? Siz mi tutturup, büyütüp gayesine ulaşan ziraat haline getiriyorsunuz? Yoksa biz mi bitiriyoruz? Kurtubî der ki: "Ekini eken kimsenin den sonra bu âyeti okuyup şöyle demesi müstehâb olur: "Ekini bitiren, yetiştiren Allah Teâlâdır." "Allah'ım Muhammed'e rahmet eyle ve bizi bu ekinin ürünü ile rızıklandır ve zararından uzak tut. Hem de bizi nimetlerine şükredenlerden kıl." Bu duanın, ekinleri musibetlerden koruyup bereketlendirdiği ifade edilerek bunun tecrübe ile sabit olduğu nakledilmiştir.
65. Hutam, kuru şeylerin kırıntısına denir. Çörçöp, ot çöpü, saman çöpü ve kabuk kırıntıları gibi. Tefekküh eder dururdunuz. Tefekküh, esasen türlü yemiş yemek demek olup, mecazen taaccüb etmek ve pişman olmak mânâlarına da gelir. Burada ifade ettiği anlam, "şaşkınlıkla şu lakırdıları, yemiş yer gibi tekrar tekrar söyler, çiğner ve ağzınızda geveler dururdunuz." şeklindedir. Yani şöyle der dururdunuz.
66. Biz herhalde çok zarardayız. Ektiğimiz tohumlar zayi oldu. Yaptığımız masraflar boşa gitti, yahut borçlandık. Veya garamın, helâk mânâsına olduğu göz önünde tutulursa, inanın helak olduk, mahvolduk anlamı da verilebilir.
67. Daha doğrusu biz mahrumuz. Yani ektiğimiz mahvolduğu gibi yiyeceğimiz rızıklardan da mahrumuz. Yahut bundan böyle hiç kazanç ihtimali kalmamış, her şeyden mahrum ve sefalete mahkumuz. Bu sözlerin bir cümlesi birisi, diğeri başka biri tarafından söylenmek suretiyle karşılıklı konuşma tarzında tekrar tekrar ifade edilir. Böylece ümitsizliğe kapılarak teşekkür edecek hiçbir nimet kalmamış gibi mırıldanılır durulur. Düşünülmez ki bunu söylerken içilecek bir su olsun bulunur ve Allah'ın bundan daha büyük felaketleri olabilir.
68. Onun için bunun arkasından buyuruluyor ki "Gördünüz mü o içtiğiniz suyu?"
69. buluttan Müzn, esasen bulut yahut ak bulut demektir ki ondan yağmur nadiren yağar. Ayrıca bu buluttan inen yağmur suyunun daha tatlı olduğu da ifade edilmiştir.
70. *} Dilersek onu bir ucâc, yani tuzlu ve acı bir su yapardık ki, içilme ihtimali olmazdı. Ekilen tohumların bazen çürüdüğünün gerçekte bilindiği, yağmurun acı olarak yağmasının mümkün olduğu yahut yiyeceklerin içeceklerden daha mühim olduğu tarzındaki sebeblerden dolayı öncekinde Lâm ile , bunda ise lâmsız olarak buyurulmuştur. Gerek evvelkinde, gerek bunda "dileseydik" ile başlayan iki şart cümlesi, Allah Teâlâ'nın ekini ve suyu, onlardan faydalanmayı ortadan kaldıran âfât ve diğer hallerden koruması da nebatı bitirme ve gökten su indirme nimetlerinden ayrıca şükredilmesi gereken iki ayrı nimettir. İşte bu iki cümle söz konusu meseleyi beyan etmek için zikredilmiş birer başlangıç cümlesidir. O halde şükretseniz ya! Yani bütün bu nimetlerden her birine şükretseniz de biri eksik oluverince hemen mahrumuz diye ümitsizlikle veya biz ekip biçiyoruz diye gururlanıp da nankörlük etmeseniz ya!
71. Sonra o çaktığınız ateşi gördünüz mü? Yani birbirine sürtüp çakmak suretiyle çıkardığınız ateşi ki sürtme ve temas ile çıkan bir elektrik ateşi demektir. Yâsin Sûresi'nde geçen "Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O'dur..." (Yâsin, 36/80) âyeti de bu konuyla ilgilidir.
72. Onun ağacını siz mi inşa ettiniz? Ki bu sözü edilen ağaç, merh ve afar diye bilinen ağaçtır. Bununla beraber her ağaçta ve elektrik elde edilen her şeyde ve çakmak taşında dahi bu anlam vardır. Nitekim denilmiştir ki, "Her ağaçta ateş vardır. Fakat merh ve afar bu konuda çok meşhur olmuştur." Yoksa inşa eden biz miyiz? Yani o ağacı diğerlerinden fazla bir özellikle var edip yaratan biz miyiz? Şüphe yok ki Allah Teâlâ cisimleri o elektrikiyyet özelliği ile yaratıp inşa etmemiş olsaydı, hiç bir şekilde elektrik üretimi kâbil olmaz, ne bedevinin çakmağı çakar ne de bugünkü medenilerin elektrik fenerleri yanardı.
73. Biz onu hem bir ibret kıldık, yani yaşama sebebleri kendisine bağlanıp hayat mücadelesine örnek ve cehennem azabının ateşinin andırıp düşündürecek bir ibret kıldık. Hem de bir metâ bir faydalanma ve kazanç vasıtası, alanda bulunanlar için, yani sahraya konup göçenler için. Ondan en fazla konup göçenler istifade ederler. Çünkü çakmak çakarak ateş yakma ihtiyacı medenîlerden ziyade bedevilerde olur. Ve o ağacı en çok onlar getirip satarlar. Âyete şöyle bir mânâ da verilebilir. "İhtiyacı çok olan fakirler için." Zira başka bir kâr ve iş bulamayan fakirler hiç olmazsa odun toplayıp geçimlerini temin ederler.
74. O halde Rabbini azîm ismiyle tesbih et. Yani bu nimetleri ihsan edip duran Rabbin çok büyüktür, şirk ve noksanlıklardan münezzehtir (berîdir). Onun için Allah'ı "Yüce Rabbimi tesbih ederim" diye tenzih ederek tesbih et, yahut namaz kıl.
Meâl-i Şerifi
75. Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim.
76. Bilirseniz bu büyük bir yemindir.
77. O, elbette şerefli bir Kur'ân'dır.
78. Korunmuş bir kitaptadır.
79. Ona temizlenenlerden başkası el süremez.
80. (O), âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.
81. Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
82. Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?
83. Can boğaza dayandığı zaman
84. Ki o zaman siz (ölmek üzere olana) bakar durursunuz.
85. Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.
86. Eğer cezalandırılmayacak iseniz,
87. Onu geri çevirsenize; şayet iddianızda doğru iseniz.
88. Fakat ölen kişiye gelince, eğer o rahmete yaklaştırılanlardan ise,
89. Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.
90. Eğer O, sağın adamlarından ise,
91. "(Ey sağcı), sana sağcılardan selam!"
92. Ama yalanlayıcı sapıklardan ise;
93. İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
94. Ve cehenneme atılma vardır.
95. Kesin gerçek budur işte.
96. Öyle ise Rabbini o büyük ismiyle tesbih et.
75. "Yemin ederim..." Âyette bulunan kelâmın sonu ile başı arasındaki tertibi ifade etmektedir. Razî bu tertib şeklini şöyle anlatmaktadır: "Allah Teâlâ hidayet ve Hak din ile Resulünü gönderdiğinde ona gereken herşeyi vermiş ve lazım olmayan şeylerden de onu temizlemiştir. Binâenaleyh ona hikmeti, yani kesin delillerle onların kullanım şekillerini ve Mevize-i hasene'yi, yani kalpleri inceltip, fikirleri aydınlatacak faydalı nutukları ve en güzel yollarla mücadele usûllerini bahşetmiş ve herkesi herhangi bir şekilde tartışmasında aciz bırakmıştı. Ancak bununla beraber kâfirler iman etmemişlerdi. Bütün bunlar kendisine okunup da iman etmeyen kimsenin ise sonuçta söyleyeceği şey şudur: "Bu beyan, onu iddia edenin haklı olmasından değil, zihnî gücünden ve delilleri sıralamadaki kudretinden; sözünün ortaya çıkması ile değil, mücadelesinin kuvvetiyle galip geleceğini bilmesindendir. Nitekim bir çokları tartışmalarda aciz kalınca derler ki: "Benim haklı olduğumu biliyorsun, ama beni zayıf görüyor, insaf etmiyorsun." İşte durum bu noktaya gelince de karşısındakine söylenecek sözde, yemin ile güven vermekten başka çare kalmaz. Onun içindir ki Allah Teâlâ indirdiği âyet ve delillerini bir de çeşitli yeminlerle kuvvetlendirmiştir. Bundan dolayı ilk inen sûrelerde özellikle (Kur'ân'ın) son yedide birinde yemin çoktur. Kur'ân'daki bu yemin şekillerinden biri de, dür. Bu ifadede kasem (yemin) fiili açıkça zikredilmekle beraber ayrıca harfi ile de mânâ olumsuz hale sokulmuştur. Söz konusu hakkında müfessirlerin üç ayrı izah tarzı vardır. Birçokları, sözün ahengini süslendirmek için ziyade kılınan ve olumsuzluk mânâsı kasdedilmeyen Lâ-i zâide (zâid lâm) olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bazıları da bunun te'kid lâmı olup aslının şeklinde bulunduğunu ve vakıf (duruş) halinde olduğu gibi fethasının uzatılmış olduğunu söylemişlerdir. Âlimlerden bir kısmı da "Lâ, vallahi" denildiği gibi aslı üzere olumsuzluk edâtı olduğunu iddia etmişlerdir ki, bizim de tercihimiz budur. Buna göre nün mânâsı şöyledir: "Yok, hayır, iş öyle zannettikleri gibi değil, yemin ederim, yahut artık başka söze gerek yok, yemin ederim. O yıldızların mevkilerine ki: Nücûm, yıldızlar mânâsına geldiğine göre onların mevkileri battıkları veya doğdukları yerler, yani batı ve doğuları, yahut gökteki bulundukları yerleri, burç ve menzilleri, yahut akan yıldızların düştükleri mevkiler, veya kıyamet günü döküldükleri zaman düşecekleri yerler olmak üzere dört beş değişik yorumun her birine yahut da hepsine ihtimali vardır. Ancak bu âyette nücûmu, Kur'ân'ın yıldızları yani her indirilmede gelen âyetler, indirilen kısımlar şeklinde yorumlamak mânâya daha uygun düşmektedir. Bu anlam tevriye suretiyle de olsa her halde kasdedilmiş olacağından, nücûmu yıldızlar diye terceme etmemek gerekir. Bu mânâya göre o yıldızların yerleri ise, Melekler, Peygamberler ve hâfızların kalbleri, yahut Kur'ân âyetlerinin yazıldığı sahifeler veya mânâları, yahut onların inişine sebep olan olaylar ve hükümlerdir. Şu halde yıldızların yerleri diye nitelendirilen hususların hepsini içine alan en uygun mânâ budur.
76. "Şüphesiz o bir yemindir." Bu cümle, bir mu'tarıza cümlesidir. "Eğer bilseydiniz." Bu da, mu'tarıza içinde mu'tarızadır.
77. "Şüphesiz o bir Kur'ân'dır." Yeminin cevabıdır. Çok faydalı ve feyizli mânâsınadır. Çünkü dünya ve ahirete dair birçok önemli ilmin esaslarını ihtivâ etmektedir. Diğer bir mânâ ile gayet güzel, hoş, yüceltmeye ve hürmete layık demektir. Ayrıca bu kelimeye, Allah katında değerli mânâsı da verilmiştir.
78. Korunmuş bir kitapda Meknûn, saklı, yani temiz tutulmak, kirletilmemek ve zayi edilmemek için saklanıp, kablar içinde muhafaza edilmiş demektir. İşte mushaflar öyle korunmalıdır.
79. Öyle ki temiz olanlardan başkası ona el süremez. Buradaki nefiy (olumsuzluk), nehiy (men etmek) mânâsınadır. Yani temiz olmayan kirli eller Ona dokunmasın, ancak maddî ve manevî pisliklerden, kötülükten ve necasetten temizlenmiş imanlı ve abdestli kimseler ona dokunsun. Bu âyet sebebiyledir ki, fıkıhta cünüp iken Kur'ân okunamayacağı ve abdesti olmayanın mushafa el süremeyeceği beyan edilmiştir.
80. Çünkü O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş bir kitaptır.
81. Şimdi siz bu söze mi yağ süreceksiniz? Yani hürmetsizlik edip inkâr içinde ve temizlenmeden onu kirletmeye mi kalkışacaksınız?
82. Ve rızkınızı sırf yalanlamanızdan ibaret mi kılacaksınız? Yani o kitaptan nasibinizi, onu yalanlamak ve bu suretle o nimete karşı nankörlük etmekten ibaret mi kılacaksınız? Çünkü ondan istifade edecek yerde ona hürmetsizlik etmek ve kirletmeye çalışmak, ondan elde edilecek nasibi küfr ve nankörlükten ibaret kılmaktır.
83. Bunun üzerine de yalanlama ve inkarda ısrar etmenin âkıbetine işaret edilerek buyuruluyor ki: O halde haydisenize can boğaza dayandığı vakit. Âyetteki kelâmdaki yalanlamayı sıralamak içindir. da onların acizliklerini göstermek üzere tahdid ifade etmektedir. Bu nın cevabı, ikinci dan sonra gelecek olan cümlesidir. fiilinin altındaki zamirinin nefse, yani ruha ait olduğu, sözün cereyan tarzından anlaşılmaktadır. Hulkûm, boğaz demektir. Dilimizde de "Can hulkuma geldiği vakit" denilir ki bu, ruhun çıkmak üzere bulunduğu can çekişme vakti demektir.
84. "Ve siz." Vâv, itirâziyyedir. Yani onun etrafında hazır bulunan ilgililer, sizler o zaman, içinizden birinin canı hulkuma geldiği o demde bakar durursunuz. Onun ölüm sarhoşluğunu görür, kurtaracak hiçbir şey yapamaz, acz içinde kara kara bakarsınız
85. biz ise ona, o can çekişen arkadaşınıza sizden daha yakınızdır. Gerek ilim, gerek kudret, gerek tasarruf cihetiyle olsun her hususta yakınız. Siz onun hallerinden yalnız açıkta gördüğünüz izleri tanıyabilirsiniz. Onun mahiyetine, niteliğine ve gizli özelliklerine vâkıf olamaz ve onlardan hiçbirini def edemezsiniz. Biz ise hepsini bilir ve dilediğimizi yaparız. Ve lâkin siz görmezsiniz, yani o yakınlığı idrak etmezsiniz.
86. O vakit haydi, bu diğerini kuvvetlendirmektedir. Eğer siz hak dinin hükmüne uymayacak ve yalanlamanızın cezasını çekmeyecekseniz,
87. o hulkuma gelen canı geri çevirseniz ya! Bu cümle, ların cevabı olmakla beraber şartiyyesinin cezası da olabilir. Yani onu geri çevirseniz ya bakalım. Eğer sadık iseniz, yani Allah'ın dinine tâbi olmamak, birliği ile Rablığını tanımamak davasında doğru iseniz!... Fakat ihtimal var mıdır? Siz Allah Teâlâ'nın hüküm ve kudreti altında öyle âciz, öyle mahkûm durumdasınız ki sizin için bu mümkün müdür?
88. Şimdi sonuç olarak o vefat eden zâtın ölümden sonraki halini beyan etmek için de buyuruluyor ki o canı geri dönmeyip ölen kimse, o Allah'a yakın olanlardan ise, sûrenin baş tarafında zikredilen üç sınıftan en ileride bulunan sâbikûndan (öncülerden) ise ki bu, en yüksek vasıfları olan "mukarrebûn" ile ifade edilmiştir.
89. Artık ona bir ravh. Ravh, rahat, rahmet, ferah ve devamlı hayat mânâlarına gelir ve güzel bir rızık ve bir naim cenneti, hiç kederi olmayan bir nimet ve saadet cenneti vardır.
90. Amma Ashab-ı yemin'e gelince aynen yukarıdaki isimle zikredilmişlerdir.
91. Artık sana sağın adamlarından selam. Burada ashab-ı yeminin birbirlerini selamlamaları hususu, Allah tarafından haber verilmektedir.
92. amma o yalanlayan ve inkâr eden sapıklara gelince ki bunlar Ashab-ı şimâl'dir (solun adamlarıdır) ve "Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar" (Vâkıa, 56/51) diye nitelendirilmiş, kötülenmişlerdir. Dâllin vasfı, onların tanıtıcı sıfatlarıdır.
93. *} amma o yalanlayan ve inkâr eden sapıklara gelince ki bunlar Ashab-ı şimâl'dir (solun adamlarıdır) ve "Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar" (Vâkıa, 56/51) diye nitelendirilmiş, kötülenmişlerdir. Dâllin vasfı, onların tanıtıcı sıfatlarıdır.
94. *} amma o yalanlayan ve inkâr eden sapıklara gelince ki bunlar Ashab-ı şimâl'dir (solun adamlarıdır) ve "Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar" (Vâkıa, 56/51) diye nitelendirilmiş, kötülenmişlerdir. Dâllin vasfı, onların tanıtıcı sıfatlarıdır.
95. Hakikaten işte bu, bu Kur'ân, özellikle sûrede zikredilen haber ve nihâyet üç sınıftan her birine ait sevab ve karşılık hiç şüphesiz o, hakku'l-yakîndir, (kesin bir gerçektir). Yalnız ilmü'l-yakîn (kesin bilgi) ve aynü'l-yakîn (görerek bilmek) değil, hakku'l-yakindir. Onlar bunun içinde gerçeği tahakkuk edici olarak kalacaklardır. Âyette geçen hak ve yakîn kelimelerinin her ikisi de aynı mânâyı ifade ettikleri halde hakkın, yakîne izafeti hakkında çok söz söylenmiştir. Bunlar içinde en uygunu İbnü Atiyye ve Râzî'nin beyanlarıdır ki o da şudur: "Hakku'l, yakîn, hakku'l-hak (en büyük gerçek) ve en üstün sevab demek gibi bir çeşit te'kid mânâsını içermektedir ki, yakînin son derecesi, yahut daha üstünde bir gerçek bulunmayan en yüksek mertebesi demek olur." Yukarılarda geçtiği ve Seyyid Şerîf'in "Ta'rifât"ında da izah edildiği üzere "Yakîn"in üç mertebesi vardır. Bunlar, ilmü'l-yakîn, aynûl-yakîn, ve hakku'l-yakîndir. Hakku'l-yakîn ilim ve müşahededen geçerek fiilî olarak tahakkuk edip yaşanan hakikat demektir. Ayrıca denilmiştir ki hakku'l-yakîn, kulun hakta yok olması ve onunla yalnız ilmen değil, hem ilim olarak, hem müşahede ile, hem hâl olarak bâki olmasıdır. Mesela, her akıllı insanın ölümü bilmesi ilmül-yakîn, melekleri görmesi aynü'l-yakîn, ölümü tatması da hakkü'l-yakîndir.
96. O halde Rabbini azîm ismiyle tesbih et. Bu sûrenin de tekrar eden âyeti budur. Allah Teâlâ, hakkı beyan ettikten sonra kâfirlerin kabule yanaşmamaları üzerine Resulüne buyuruyor ki, kâfirler kabul etmeseler de sen onları bırak. Onlar ister tasdik etsinler, ister yalanlasınlar, sen Rabbini tesbih et, hem de "Azîm" (yüce) ismiyle tesbih et. Böylece söz konusu bu âyetin üst tarafıyla, yani önceki âyetlerle mânâ yönünden irtibatı olduğu gibi gelecek sûrenin baş tarafıyla da münasebetinin olduğu anlaşılmaktadır. Sonraki sûreyle münasebeti şu şekilde kurulabilir. Göklerde ve yerde bulunan bütün varlıklar, Allah'ı tesbih eder. Sen, onlara nazaran küçücük bir grup demek olan kâfirlere bakma da, bütün kâinat ile beraber Rabbini tesbih et ve O'nu, en yüce ismiyle noksan sıfatlardan tenzih et.

16 Ocak 2015

RÖNESANS BATI’YA YÖN VEREN METİNLER




RÖNESANS BATI’YA YÖN VEREN METİNLER
414415
İçimdeki iki adamın birbirlerine üstün gelmek için düşüncelerimde verdikleri
o inatçı ve henüz galibi belli olmayan savaş şiddetle sürüyor.
Petrarca, Dionigi De’Roberti’ye Mektup
Karakterini biçimlendirmeye çalıştığım kişi Romalıların anladığı anlamda
“bilge kişi” olmalı, yani teorik çalışmalarda değil, fi iliyatta ve geçirdiğimiz
deneyimlerde kendini gösteren gerçek bir devlet adamı.
Quintilian, Belagatin Esasları
Talih çoğu zaman yarışın ortalarında, bazen de sonuna doğru kırılgan ve
kibirli hedefl erimizi hayal kırıklığına uğrattı; bazen limanı çok uzaktan bile
göremeden onları sulara gömdü.
Castiglione, Nedim
Yani, okuyucu, bu kitabın konusu bizzat ben kendimim.
Montaigne, Denemeler
Tüm o barbarlık, tüm çürüme, tüm o aklı baştan alan, gözü kör eden Latin
yozluğu bu dünyanın içine sokuldu ve Tully [Cicero] ve Sallustius ve Virgilius
ve Terence’in zamanında kullanılan, Aziz Hieronymus ve Aziz Ambrose
ve Aziz Augustine’in kendi dönemlerinde öğrendikleri eski Latin hitabetini ve
Roma dilini zehirledi. Ben, görüşü bilahare perdelenmiş bu dünya tarafından
ortaya atılan ve edebiyat değil, ayıbiyat olarak adlandırılabilecek tüm bu kü-
fürleri bu okulda yasaklıyorum ve hocaların öğrencilerine bilgeliklerini saf ve
namuslu bir belagatle destekleyen yazarları öğretmelerini istiyorum.
John Colet, Aziz Pavlus Okulu Nizamı

Bireysellik ve İnsanoğlunun Fıtratı



Bireysellik ve İnsanoğlunun Fıtratı

Mirandola Kontu Giovanni Pico (1463-94) İtalyan Rönesansı’nın en iyi eğitim almış kişilerinden biriydi. Latince ve Yunancaya aşina, skolastisizm, İbranice, Arapça ve yerel İtalyan edebiyatı alanlarında yetkindi. İnsancılarla dosttu, bir süre Floransa Akademisi’nin Eflâtuncularıyla da arkadaşlık etti. İnsanın Saygınlığına Dair Nutuk [De hominis dignitate] Roma’da ilgilenen herkesi davet ettiği bir münazaranın (1486) açılış konuşması olarak yazılmıştı, insanoğlunun bilgi peşinde koşmasının önemini Yeni Eflâtuncu bağlamda savunuyordu. Dokuz yüz tezden oluşan Nutuk, esas itibariyle dinlerin birbirine karıştığı insancı bir “uzlaşımcılık”tı (sinkretizm) ve münazarayı Papa VIII. Innocent erteledi. Daha sonra kurulan Papalık Komisyonu, Pico’nun savunmayı planladığı dokuz yüz tezin de sapkın olduğuna karar verdi.

İnsan Haysiyetine Dair*

Mirandolalı Pico
Arapların ve saygıdeğer Babaların kayda geçirdiklerini okurken, Saracenli Abdala’nın, kendisine dünyanın bu döneminde en çok neyin hayranlık uyandırıcı olduğu sorulunca şu cevabı verdiğini öğrendim: “İnsan.” Bu görüşe Hermes Trismegistus25 da katılır: “En büyük mucize insanoğludur.” Ne var ki, bu sözlerin ardında yatan nedeni düşününce, insan doğasının çokyönlü mükemmeliyetine dair söylene gelenlerin -tüm yaratıkların aracısı, tanrıların mahremi, aşağı düzeydeki varlıkların kralı; keskin duyuları, muhakeme kabiliyeti ve parlak zekâsıyla doğanın mütercimi; sabit sonsuzluk ile uçup kaçan zaman aralığı ve (Perslerin dediği gibi) rabıta; Davut’a göre meleklerden biraz aşağıda bir varlık- beni tatmin etmediğini gördüm. Bunlar esas nedenler değil, çünkü insanoğlunun en büyük hayranlık uyandıran yaratık olduğu iddiasını haklı çıkarmıyorlar. Mesela, neden meleklere ve göklerdeki kutlu ahenge daha büyük bir hayranlık duymayalım ki? Öyle görünüyor ki, insanoğlunun neden en şanslı yaratık ve dolayısıyla hayran olmaya değer bir varlık olduğunu, evrensel Varoluş zincirinde payına düşeni ve hangi mertebede bulunduğunu -ki, yıldızların ve dünya dışı zihinlerin bile kıskanacağı bir mertebedir- sonunda tam olarak anladım. Aslında bu mucizevi bir şey ve eskiye dayalı bir inanca dayanıyor. Neden olmasın? İnsanoğlu büyük bir mucize, muhteşem bir varlık olarak adlandırılmayı gerçekten hak ediyor.
Beni duyun dost murakıplar, (yani) Babalarımız, bu mertebenin tam da ne olduğunu duyun, bana bu iyiliği yapın. Baba Tanrı, o Yüce Mimar, gördüğümüz bu kozmik evi, bu en kutlu mabedini, o gizemli bilgeliğinin ürünü olan yasalarıyla çoktan inşa etmişti. Göklerin de üstündeki bölgeyi Akıllarla donatmış, göksel kürelere ebedi ruhlar vasıtasıyla hareket kazandırmış ve aşağıdaki dünyanın mülevves bölgelerini her türden hayvanla doldurmuştu. Ama işi biten Zanaatkâr, birilerinin bu muazzam çalışmayı görüp üstünde düşünmesini, büyüklüğüne, enginliğine ve güzelliğine hayran olmasını istedi. Dolayısıyla, (Musa ile Timaeus’un26 tanıklık ettiği üzere) her şey bittikten sonra insanoğlunu yaratmayı düşünür oldu. Ne var ki, elindeki numuneler (arketip) istediği gibi yeni bir nesep yaratmasına elvermediği gibi, hazinesinde de bu nesebe miras olarak bahşedebileceği bir şey yoktu. Dahası, dünya üzerinde bu (yeni) varlığın oturup kainatı seyrederek düşünebileceği yer de kalmamıştı. Her şey tamamlanmış, tüm şeylere en yüksek, orta ve en aşağıda olmak üzere yer tahsis edilmişti. Ne ki, Baba, son bir eser daha yaratacak kadar güçlüydü ve Bilgeliği fikir yoksunu biri gibi kararsız kalmasına el vermezdi. İlahi âlicenaplığına şükretmek, O’na övgüler yağdırmak için yaratmayı düşündüğü bir varlığı, diğer varlıkların nezdinde Kendisini kınamak zorunda bırakması merhametsizlik olurdu.
Zanaatkâr sonunda doğru dürüst hiçbir şey veremediği bu yaratığın, diğer yaratıkların kendine has ve birbirinden farklı özelliklerinin tümüne sahip olmasını buyurdu. Dolayısıyla, insanoğlunu doğası belirsiz bir yaratık olarak tasarlayıp onu dünyanın tam ortasına yerleştirdi ve ona şöyle dedi: “Sana kendine has bir mekân veya şekil vermedik, Âdem. Şu nedenle ki, aklının erdiğince kendi istediğin mekâna, şekle ve işleve yine kendin sahip çık. Diğer tüm yaratıkların doğaları sınırlı, onlar Bizim tarafımızdan konulan yasalarla kısıtlanmış durumda. Hiçbir şekilde kısıtlanmamış olan sen, kendi özgür iradene teslim edildin ve yaratılışının sınırlarını kendin belirleyeceksin. Seni dünyanın tam ortasına yerleştirdik ki dünyadaki her şeyi gör. Seni ne göksel, ne dünyevi, ne ölümlü, ne ölümsüz kıldık ki, kendi kendinin yaratıcısıymışçasına özgürce seçim yap ve kendine istediğin şekli ver. Sana yozlaşmak suretiyle en alt düzeyde vahşi bir hayvan gibi yaşama gücü vereceğiz. Sen aklın ve ruhunla yaptığın muhakeme uyarınca yeniden doğabilecek ve daha yüksek düzeylere, ilahi bir yaşama da yükselebileceksin.”
Ah o Baba Tanrı’nın âlicenaplığı, ah insanlığın en yüce ve en muhteşem mutluluğu! İnsana nasıl isterse öyle olma, ne isterse onu yapma gücünü bahşetmekte! Hayvanlar annelerinin rahminden çıkarken… sahip olabileceklerinin tümünü beraberlerinde getirir. Ruhani varlıklar ya en baştan itibaren ya da doğduktan hemen sonra, sonsuza dek ne olacaklarsa ona evrilir. Baba, insanoğlunun içine gündelik yaşamın gerektirdiği her türlü tohumu daha doğarken koyar. İnsan bu tohumlardan hangisini ekip biçer ve yetiştirirse, odur olgunlaşarak büyüyecek ve meyve verecek olan. İnsanoğlu, bunlar bitkisel tohumlarsa bitki gibi, duyguysa kaba ve şehvetli, akılcıysa göksel bir varlık olarak büyüyecektir ve şayet entelektüel ise Tanrı’nın oğlu, yani bir melek olacak, kendi merkezine çekilir ve ruhu Tanrı ile bütünleşirse, Tanrı’nın (ki her şeyin üstündedir) ıssız karanlığında her şeyin üstüne çıkmak suretiyle yaratılanların olmadığı kadar mutlu olacaktır. O, değişken kişiliği ve kendi kendini dönüştürebilen doğasıyla, Atinalı Asclepius’un haklı olarak dediği gibi, Proteus’un27sembolize ettiği bir varlıktır. Bu metamorfoz, İbraniler ile Pisagorcular arasında da yaygındı.
İbranilerin okült28 inancı bazen Hz. İdris’i, Mal’akh Adonay Shebaoth adını verdikleri ilahi bir meleğe dönüştürür ve bazen de diğerlerini başka başka göksel varlıklara. Pisagorcular takva sahibi olmayanları vahşi hayvanlara, hatta biri Empodocles’e29 inanacak olsa, onu da bitkiye dönüştürür. Onları örnek alan Hz. Muhammet de şu sözleri dilinden düşürmez: “Allah’ın buyruğuna uymayanlar birer hayvana dönüşür.” Haklıdır. Bitkiyi bitki yapan kabuğu değil, duyarsız doğası; hayvanı hayvan yapan postu değil, duyarlı ve fakat akılsız ruhudur. Aynı şekilde, gökleri gök yapan küreselliği değil, değişmez düzeni; meleği melek yapan bedeninden vazgeçmiş olması değil, ruhani aklıdır. Kendini bedensel hazza kaptırıp yerlerde sürünen birini görürseniz bilin ki o bir insan değil, bitkidir; kendini Calypso30 gibi hayallere kaptırıp başka bir şey görmez olan birini görürseniz bilin ki o bir insan değil, hayvandır. Şayet her şeyi muhakeme sonucu açıklayan bir filozof görürseniz, önünde eğilin, çünkü göksel bir varlıktır. Şayet bedeni unutup zihnin derinliklerine ulaşmak üzere tefekküre dalmış birini görürseniz, bilin ki o ne bu dünyaya, ne de gökyüzüne aittir; o insan derisine bürünmüş, muhterem bir varlıktır.
Etini (kendini) istediği her şekle sokup değişen ve her yaratığın özelliğine büründüğü için Musa’nın ve Hıristiyanların kutsal yazılarında, haklı olarak, bazen “et yığını”, bazen de “her mahluk” olarak tanımladıkları bir adama hayranlık duymayacak biri var mıdır? Bu nedenledir ki, Persli Euanthes, Babilli büyücülerin, insanların dış görünüşlerinin doğuştan sahip olduklarıyla uyuşmadığını, yaratılışlarına ters düştüğünü söyleyerek, Chaldaean için şöyle der: “Hanorish tharah sharinas”, yani “İnsanoğlunun doğası çok değişken ve tutarsız.” Neden bunun üstünde duruyoruz? Duruyoruz, çünkü yaratılışımız o ki, ne istiyorsak öyle olabiliriz. Bunu iyi anlamalı ve ayrıcalıklı özelliklerle donatılmış olarak dünyaya gelen bizler, bunun idrakiyle, akılsız hayvanlar gibi davranmak yerine, Asaph peygamberin dediği gibi davranmalıyız: “Hepiniz birer melek ve En Yüce Olan’ın çocuklarısınız.” Baba’nın âlicenaplığını istismar etmemeli, bize bahşettiği özgür iradeyi kötüye değil, iyiye kullanmalıyız. Bırakalım ruhlarımızı kutsal arzular/tutkular sarsın ki, sıradan olanla yetinmeyelim ve tüm gücümüzle en yüksekleri hedefleyelim, çünkü buna muktediriz.
Dünyevi şeyleri hafife alalım, göksel şeyleri küçümseyelim ve sonunda dünyaya dair her şeye daha az itibar etmiş olarak, öteki dünyaya, Tanrı’ya en yakın yere doğru koşalım. Serafim, Kerubim ve Thrones’in31orada en ön sırada oldukları söyleniyor; onların iradesine teslim olamayan ve daha aşağı bir konumda olmaya tahammül edemeyen bizler, onlara benzemeye, onlar kadar saygın olmaya çalışalım. Eğer istersek, ikinci sıradaki yerimizi alabiliriz.
* The Renaissance Philosophy of Men, The University of Chicago Press 1948.
Rotterdam doğumlu Desiderius Erasmus (1466-1536) Rönesans’la ortaya çıkan insancı akımın en büyük temsilcilerindendir. Papalığın düşünceler üzerinde kurduğu hegemonyaya karşı çıkan Erasmus, Augustine tarikatı rahiplerinden olmakla birlikte, cüppe giymemiş, Paris Üniversitesi’nde eğitim görmüş, İngiltere’ye giderek John Colet, Thomas More ve çevresiyle dostluk kurmuştur. Hıristiyanlık ruhunu antik çağın yalınlığında aramakta, güzel sanatların ve bilimlerin yayılmasına, Avrupa’nın ortak bir sanat ve bilim anlayışının çatısı altında birleşmesinde eğitime büyük önem vermektedir. Eğitimle ilgili çok sayıda risalelerinden 1529 tarihli De Pueris Statim Ac Liberaliter İnstituendis’te insanın fıtratına ilişkin iyimserliğini ve “eğitim”in kudretine duyduğu inancını vurgular.
Çocukların Eğitimine Dair*
Desiderius Erasmus
İnsanı oluşturan şey akla sahip olmasıdır. Ağaçlar ve vahşi hayvanlar kendiliğinden büyür ama inanın bana insan şekillendirilir. Eski zamanlarda ormanlarda yaşayan, sadece doğal ihtiyaçlarının ve arzularının harekete geçirdiği, hiçbir kanuna bağlanmadan, toplumlarında belirli bir düzen olmayan eski insanlar daha çok vahşi hayvanlar olarak görülmelidir. Çünkü her şeyin sadece iştahlara göre belirlendiği bir yerde insanlığın işareti olan aklın yeri yoktur. Felsefenin geliştirdiği akılla sağlam biçimde eğitilmemiş bir insan, şüphesiz hayvandan daha aşağı bir varlıktır, çünkü tutkuları, arzuları, kızgınlığı, kıskançlığı veya kanunsuz doğası tarafından bir oraya, bir buraya sürüklenen birisinden daha tehlikeli bir kişi yoktur. Bu nedenle şimdi kendi oğlunun en iyi eğitimi almasını sağlamayan kişiye adam, hatta bir insan evladı bile denemez... Doğa sana bir oğul vererek deyim yerindeyse kaba, biçimsiz bir yaratık hediye etmiştir; senin görevin onu bir insan olmak üzere şekillendirmektir. Eğer bunu ihmal edersen hâlâ bir hayvansın demektir. Dürüstçe ve bilgece şekillendirilirse, neredeyse Tanrı’dan fazla uzak olmayan bir varlık olduğunu ispatlayabilirsin demek istiyorum.
Akılsız bir hayvan içgüdüsel olarak kendi çocuğuna karşı görevini yerine getirirken, akıllı bir yaratık olan insanın doğaya, ebeveynlik sorumluluğuna ve Tanrı’ya olan borcuna karşı kör olduğunu kabul etmekten daha acınacak bir durum olabilir mi? Ama şimdi bireysel gelişimi belirleyen üç koşulu kesinlikle incelemek istiyorum. Bunlar doğa, eğitim ve pratiktir. Doğa derken, kısmen eğitilmeye ilişkin doğuştan gelen kapasiteyi, kısmen de mükemmelliğe yönelik doğal eğilimi kastediyorum. Eğitim derken, öğretme ve kılavuzluğun yetkin biçimde uygulanmasını kastediyorum. Pratik derken, doğa tarafından içimize yerleştirilmiş ve eğitim ile ilerletilmiş faaliyetin kendimiz tarafından serbestçe gerçekleştirilerek pekiştirilmesini kastediyorum. Yetkin bir eğitim olmadan doğa kusursuz değildir, eğitimin verdiği yöntem olmadan pratik yapmak ise umutsuz bir kafa karışıklığına neden olur.
Kural olarak, insanın doğası dendiğinde, akılla yönlendirilmek gibi insanlarda ortak olan nitelikleri kastederiz. Ama bundan daha dar bir şeyi de kastedebiliriz: Her kişinin kendine özgü niteliklerine “kişilik” deriz. Bu nedenle, bir çocuk matematiğe, diğeri ilahiyata, bir başkası retoriğe veya şiire, diğeri ise savaşa doğuştan eğilimli olabilir. Bazı zihinler belirli alanlar tarafından öylesine sahiplenilmiştir ki, onları diğer alanlara çekmek mümkün değildir, bu yöndeki bir deneme kesin bir tiksinmeye sebep olabilir. (...) Bu sebeple öğretmenin böylesi doğal eğilimleri, böylesi kişilikleri çocukluğun erken dönemlerinde gözlemesi gereklidir, çünkü en kolay öğrendiğimiz şeyler alıştığımız şeylerdir. İnanıyorum ki bir oğlan çocuğunun yüzünden ve davranışlarından nasıl bir yaratılışa sahip olduğunu anlamayı denemek ve çıkarsama yapmak değersiz bir çaba değildir. Doğa bu açıdan bize kılavuzluk edecek işaretler bırakmayı unutmamıştır.
* W. H. Woodward: Desiderius Erasmus, s. 186-7, 191, 195-6. Telif hakkı: 1904, Cambridge University Press. Cambridge University Press’in izniyle yeniden basılmıştır.
Henry Peacham (1576-1644) bir okul müdürüdür. 1622’de basılan Mükemmel Centilmen’in [The Compleat Gentleman] ikinci cildini oğullarına bir süre özel ders verdiği Arundel Kontu’na ithaf eder. Bu kitap On Beşinci ile On Yedinci yüzyıllar arasında düzenli olarak yayınlanan “adabı muaşeret” kitaplarının tipik bir örneğidir. Novilara Kontu Baldassare Castiglione’nin (1478-1529) Saray Nediminin Kitabı [Il libro del Cortegiano] adlı eseri gibi, Orta Çağ şövalyesinin evcilleşmek suretiyle Rönesans tarzı medeni (salon adamı anlamında) erkeğe dönüşümünü özetler.
Mükemmel Centilmen*
Henry Peacham
Burada size (Arundel ve Surrey Kontu’nun oğlu William Howard) genel olarak çalışmalarınız için kullanabileceğiniz ve her asil ve centilmen için gereken, övülmeye en değer nitelikleri kazanmanızı sağlayacak ilk ve temel talimatları (bu basit yöntemler sizi daha hoş yerlere götürecek anahtarları da beraberlerinde taşırlar) ve en hızlı yöntemi sunuyorum. Şüphelenecek bir şey yok ama burada eğitimin değerini ve mükemmelliğini gördükten, asaleti ne kadar geliştirdiğini, cehalet yüzünden her saat nasıl hatalar yapıldığını, tarihin gördüğü en bilge insanlarla bir konuda konuşmanın ne kadar keyifli olduğunu anladıktan ve matematik, şiir, resim, hanedan armacılığı vb. gibi (burada vücut için en fazla tavsiye edilecek egzersizleri, taşıma, seyahat gibi konulardaki genel talimatları da öğrenmenizi rica ediyorum) en keyifli ve takdire şayan bilimlerde irfan sahibi olduktan sonra bu eğitimden keyif alacak, Ulysses’in Minerva’yı dirseğinde taşıdığı gibi onu bilgi yolunda kılavuz edinecek ve sadece en tatlı değil, en mutlu hayat için de zemin olarak kabul edeceksiniz.
Tüm evrenin çerçevesi ve O’nun şeylerin biçimlerini sonsuz çeşitlilikte yaratmaktaki mükemmel bilgelik yöntemi doğru biçimde incelenirse, etkili olan erdemin veya özün makamına bağlı olarak egemenliğe ve üstün bir hâkimiyete sahip olmak ile bir yere hükmetmek aynı üstünlüktedir. Göksel varlıklar arasında daha asil olan küreleri görürüz, daha etkililer daha yüksekte, az etkili olanlar aşağılardadır. Öğeler içinde en saf ve en etkin olan ateş en yüksek yere sahiptir; hem duyulara sahip olan hem de olmayan şeylerden oluşan varlıklarda şekilden kaynaklanan bir mükemmellik özelliği mevcuttur, bu özellik aynı türden olanlardan birini diğerlerinden daha asil kılar.
Aslanın hayvanların kralı olduğunu söyleriz, kartal da kuşların, balina balıkların, Jüpiter meşesi32 ise ormanın kralıdır. Çiçekler arasında en çok güle hayranlık duyar ve rağbet ederiz, meyvelerden narı ve kraliçe elmasını, taşlar içinde hepsinden ziyade elması, metallerden altını ve gümüşü severiz; bunların içlerindeki mükemmeliyeti ve erdemi kendi türlerine aktardıklarını bildiğimize göre, mükemmel olan, daha asil biçime sahip insanın içindeki asaletin de onu diğerlerinin prensi yaptığını kabul etmeyecek miyiz? (...)
Elbette, doğanın (aslında doğanın Tanrısı’nın) bizlerin arasında da aynısını yaratmadığına inanmak, en nadir işlerin sahibini cahillikle ve taraf tutmakla suçlamak ve kendimizi hayvanların altına düşürmek demektir. Yani asalet bir tür zirveden ya da diğerlerinden daha yüksekte olan ve iyi veya kötü ama belirgin bir eylemi sebebiyle fark edilen birinden başka bir şey değildir; Latin şairler de buna göre nobilis [asiller, ç.n.] veignobilis [asil olmayanlar, ç.n.] olarak ayrılır. Daha ayrıntılı ve sahici anlamda asalet, bir ırkın veya soyun kanının onurudur; bu onur aileden bir veya daha fazla kişiye o ülkenin veya yerin prensi, kanunları veya gelenekleri tarafından, bilgileri, kültürleri yahut yaşadıkları yerin halkına veya topraklarına faydalı olmak üzere gerçekleştirdikleri şerefli bir iş nedeniyle önceden verilir.
Madem tüm erdemler eylemdedir ve hiç kimse sadece kendisi için doğmaz, biz de şunu ekleyelim, ülkesine faydalı olmak için doğar; (çok mükemmel olmasalar da) karanlık bir fener gibi kendi ışıklarını tefekkür içinde ve stoacı biçimde köşeye çekilerek harcayan kişiler ender olarak asil olarak kabul edilirler. (...)
Ayrıca asalet öze aittir ve doğaldır, (elmas gibi) ışığı sadece kendisinden gelebilir; onurları ve unvanları harici olarak verilir ama terk edilebilecek uşaklardır, sadece görünüştedir ve güzel bir gövdenin üzerindeki kumaş gibidir.
Bizim amacımız açısından bakıldığında, iç savaş sırasında imparatorun elinden şövalyelik almış olan ve sonrasında âlim arkadaşlarını terk edip şövalyelerle arkadaşlık kuran bir âlime İmparator Sigismund’un söyledikleri unutulmazdır; imparator bu âlimin davranışını dikkatle gözlemlemiş, (törenden önce) gülümsemiş ve ona şöyle söylemiştir: Seni aptal, kim öğrenmeyi ve senin dereceni şövalyeliğe tercih eder? Bir gün içinde binlerce kişiyi şövalye yapabilirim ama bin yılda bir kişiyi bile âlim yapamam. Her ne kadar bu mülklerde refah içinde yaşayan halkı armis ve consilio33 korusa da bu ağacın iki dalından biri askeri ise, diğeri de sivil disiplindir; ilkinin ne kadar değerli olduğunu ve ruh yüceliği gerektirdiğini görüyorum; diğerinin altında adalet,consilii fons34 olan kanun bilgisi, ihtişam ve belagat vardır.
Gerçek cesaret ve ruh yüceliği için asalet kazanan cesur Atinalı Iphicrates’i örnek gösterebiliriz: Bir savaşta Lakedemonyalıları yenen ve Epaminondas’ın öfkesini engelleyerek Pers Kralı Artazerzes’in yardımcı komutanı olan Iphicrates, aslında fakir bir ayakkabı tamircisinin oğluydu.
İskender’in en çok değer verdiği ve tavsiye istediği komutanlarından Eumenes sıradan bir nakliyecinin oğluydu.
Diokletianus’un babası bir kâtip ya da ciltçiydi; Valentinianus bir urgancının, Maximus bir demircinin, Pertinax bir odun tüccarının, Servius Tullius bir köle kadının (adı bu yüzden Servius’tur), Tarquinius Priscus fakir bir tüccarın yahut Korintli bir gezgin satıcının, bu isimdeki ilk Fransa kralı olan Hugh Capet ise Paris’te bir kasabın oğluydu. (...)
Bir yabancı ve bir sürgün olan Tarquinius Priscus, şaşaası ve yaşadığı yere sağladığı büyük faydalar nedeniyle asaletle ödüllendirilmişti; daha sonraki bir dönemde Floransa’da yaşayan Cosimo di Medici de öyle – adil bir bakışla incelendiğinde erdemleri sayesinde prens saraylarına girmişti. Bana izin verin de bir seyyah olarak biraz nefesleneyim; şimdi size sıradan bir adam olmasına rağmen Makyavelli’nin yazdığı tarihçede bulduğum, onun asillerde bile olmayan ihtişamının yüce kulelerini göstereyim. Bu Cosimo (diyor Makyavelli) sadece Floransa’da değil, tüm diğer şehirlerde bugüne kadar bir insanın hatırladığı en itibarlı, en meşhur vatandaşmış, çünkü (kendi zamanındaki) tüm diğer insanları sadece otorite ve zenginlik açısından değil, cömertlik ve bilgelik açısından da çok aşıyormuş. Onu ülkesinin önderi haline getiren diğer niteliklerinin yanı sıra diğer insanlardan çok daha cömert ve muhteşemmiş, cömertliği öldükten sonra çok daha açıkça ortaya çıkmış. Oğlu Piero babasının tuttuğu kayıtları bulduğunda Cosimo’nun büyük miktarda borç verdiği tahmin edilen herkesin adı oradaymış, hatta ihtiyacı olduğunu bildiği centilmenlere de borç vermiş. İhtişamı yaptırdığı farklı binalarda görünüyormuş: Floransa’da St. Marco ve St. Lorenzo tapınaklarını ve St. Verdiana Manastırı’nı yaptırmış, Fiesole Dağları’nda da S. Girolamo Manastırı’nı. (...) Ayrıca ona göre İtalya’daki muhteşem binaları yeterince şöhret sağlamadığından, fakir ve hasta hacılar için Kudüs’te de bir hastane inşa ettirmiş. Bu iş için çok büyük paralar harcamış. Her ne kadar bu binalar ve diğer işleri prenslere layık olup Floransa’da bir prens gibi yaşamış olsa da bilgeliği sayesinde medeni tevazu sınırlarını asla aşmamış. Konuşmalarında, ata binerken, çocuklarını ve akrabalarını evlendirirken tüm diğer mütevazı ve ihtiyatlı vatandaşlar gibiydi, çünkü biliyordu ki, tüm insanların hayranlıkla seyrettiği olağanüstü şeyler, gösterişsiz biçimde ve dürüstçe yapılan işlerden çok daha fazla kıskançlık yaratır: Bu arada unuttum, kısa zaman sonra Floransalı gençleri eğitmek üzere her meslekten eğitimli adamları ağırlamak için büyük ve zor bir görev üstlendi: O dönemde konularının tek uzmanı olan Yunanca uzmanı Argiropolo ve Marsilio Ficino’ya (Ficino’ya çalışmalarını yürütebilmesi için kendi evinde konuk etti ve Carraggi’deki evinin yakınlarında değerli topraklar verdi) karşı cömert davrandı, çünkü erdemleri ona başkalarını taklit etmektense, onlara hayran kalmayı dayatıyordu.
Devam edersek, belagat için daha az saygı ve onur söz konusu değildir; medeniyeti barbarlıktan ayıran ve kaba kalabalıkları kulaklarından yakalayıp Kelt herküllerini etkileyerek krallıkları tamamen sarsan belagatleriyle birçok kişi itibar ve servet kazandı. Roma İmparatorluğu için Augustus ile çekişen Marcus Antoninus, Cicero yaşadığı sürece bu amacına ulaşamayacağını anlayınca onu öldürtmüştü. (...) Düşünceli bir prens için burada birçok ders vardır; sadece dürüst ve becerikli hatipleri desteklemek değil, onları yakınında da tutmak gerekir, böylece onları devleti desteklemek için (durum gerektirirse) dayanak olarak ve akortsuz halkı akort edebilecek bir anahtar olarak kullanabilir.
Zihnimizdeki kültürü kendisine borçlu olduğumuz “öğrenme”, asaletin temellerinden biri olduğuna göre asil olarak doğmuş kişi ilimle uğraşırsa iki katı onura sahip olmayı hak eder, (...) en güzel renklerin sancağı olarak uzaktan ayırt edilebilir, hem sevgi hem de hayranlık kazanır, yetenekleri sayesinde hayattaki imajını yükseltir, değerli ve gelecek nesillere aktarılacak kadar uzun ömürlü kılar.
Roma en iyi günlerini, Numa, Augustus, Titus, Antoninus, Konstantin, Theodosius ve diğer eğitimli krallar ve imparatorların hâkimiyetindeyken yaşadı. Plutarkhos bunun nedenini şöyle açıklar: Öğrenmek hayat ve etvarı ıslah eder ve milletler topluluğunun yöneticilerine en sağlıklı öğütlerini sunar. Roma’nın tüm iyiliklerinin yanı sıra Licinius’un şiirlerinde (Pestes Reipublicae Literae) söylediğini, Fransa Kralı XI Louis’nin oğlunun Latincesinin “Qui nescit dissimulare, nescit regnare” özdeyişinden (Yalan söylemeyi bilmeyen yönetmeyi de bilmez) ibaret olmasında mahzur görmediğini bilmez değilim. Ne ki, bunlar cahil ve çürümüş yargılara sahip bir azınlığın fantezilerinden öte değildir.
* Henry Peacham: Mükemmel Centilmen, (ed.) Tudor and Stuart Library, Epistle Dedicatory, s. 1-4, 6-8, 18-20. Clarendon Press, Oxford. 1906.
“Rönesans adamı,” hiçbirinde uzman olmadığı birden fazla alanda başarı gösteren anlamında kullanılmaktadır; kısıtlı bir alanda “her şeyi” bilmektense, her şey hakkında “kısıtlı” bilgi sahibi olmayı tercih eden tipolojiyi temsil eder. Resim, şiir, dilbilim, felsefe, kriptoloji, müzik ve mimari alanlarında tebarüz eden Leo Battista Alberti (1404-1472) tüm bilgilere hükmeden Rönesans adamlarından biri olarak tanınır. Rimini’deki Aziz Francesko Kilisesi’nin mimarı olan Alberti’nin Resim Risalesi (De Pictura) adlı eseri, mimari ve heykel konusundaki tamamlayıcı eserleriyle birlikte sanatın bilinçli prensiplerini ilk defa formüle etmiştir.
Resim Risalesi*
Leo Battista Alberti
[Bu kitapta] sanırım ressamlar için yeterince iş yaptım, kitabımı okurlarsa, bugüne kadar bildiğim kadarıyla hiçbir yazar tarafından tartışılmamış bu zor konu hakkında birtakım bilgiler edinebilirler. (...) Resim tüm diğer sanatların efendisi, en azından onların temel süsü değil midir? (...)
Başka hiçbir sanat yoktur ki hem o konuda cahil olanlar hem de yetenekliler tarafından öğrenilmesi ve uygulanması bu kadar zevkli olsun. İzninizle kendimden bahsedeyim; işlerim izin verdiğinde sıklıkla yaptığım gibi ne zaman keyif almak ve eğlenmek için resim yapmaya otursam, o kadar yoğunlaşır ve keyif alırım ki, fark etmeden üç dört saat geçmiş olur. Yani bu sanat, gelişim sürecinde büyük keyif verir; mükemmelleştiğinizde ise onur, servet ve ebedi bir şöhret sunar. (...) Resim konusunda ustalaşmayı arzularken, antik dönemdekilerin kazandığı onuru ve şöhreti her zaman gözünüzün önüne getirin. (...)
Resmi üç bölümde inceleriz [çerçeve, kompozisyon ve resmin renklendirilmesi] (...) Kompozisyon çizimin, resmin çeşitli parçalarının bir bütün oluşturmak üzere birleştirildiği parçasıdır. Ressamın en büyük işi dev bir eser yaratmak değil, bir tarih oluşturmaktır. Tarihin parçaları gövdelerdir, gövdenin parçaları organlardır, organların parçaları da dış yüzeyleridir. (...) Dış yüzeylerin kompozisyonunda en temel hedef güzellik ve zarafettir. Bunun nasıl elde edilebileceği konusunda doğayı incelemekten, o olağanüstü sanatkârın dış yüzeylerden nasıl güzel organlar yarattığını uzun uzun ve gayretli biçimde gözlemlemekten daha kesin bir yöntem bulamadım. (...)
Oluşturulan bir tarih parçasında bize ilk keyif veren şey nesnelerin sayısı ve çeşitliliğidir, çünkü yemekte ve müzikte olduğu gibi yeni ve bol olan şeyler her zaman keyif verir, ayrıca belki başka sebeplerden dolayı da bu böyledir. Özellikle sürekli alıştığımız şeylerden farklı olması, zihnin tüm diğer çeşitlerden ve bolluktan zevk alması gibi: Bu yüzden resimde farklı figürler ve renkler olması makbuldür. (...) Ben de sunulan konuya uygun şeylerin bolluğundan zevk alırım. Çünkü bu, seyredenin gözünü hapseder ve onu ressamın hayal gücünün zenginliğine hayran olmaya zorlar. Ancak çeşitliliğin yarattığı bu bolluğu bir noktada durdururum ve ölçülülük ve haysiyet nedeniyle o noktayı muhafaza ederim. (...) Ama her hikâyede çeşitliliğin zevk vermesi gibi, bir resimdeki çeşitli figürlerin konumlarının ve tavırlarının da birbirinden çok farklı olması gerekir. (...) Aynı şeyi yapan ve aynı tavırda iki figürü ben asla kullanmam. (...)
(Vücuda ait) Bu hareketleri tasvir ederken gerçeklik ve olasılık bazen ihlal edilir, burada bu hareketleri kullanırken ne derece ölçülü olmamız gerektiğini göstermek için organların durumları ve hareketleri konusunda doğadan ödünç aldığım bazı gözlemlerimi yazmak istiyorum. İnsanı gözlediğimde tüm davranışlarında tüm vücudunu, sanki en ağır organı oymuş gibi başının altına getirdiğini gördüm. Yani tüm vücudunu tek ayağı üzerinde taşıdığında bir sütunun temeli gibi düşeyde tam başının altına getirir vb. (...) Doğadaki gözlemlerimde ise ellerin çok ender olarak başın üstüne çıktığını, dirseklerin omuzu aşmadığını, ayağın dizden yukarı çıkmadığını, bir ayağın diğerinden en fazla o ayağın boyu kadar uzak durduğunu gördüm. (...)
(Renklendirme konusunda) ressam ışığı ve gölgeyi ana çalışma konusu olarak seçmelidir. Dış yüzeylerin ışık vuran parçasında rengin olabildiğince parlak ve güçlü olduğunu gözlemlemelidir: Işık azaldıkça ve kademeli olarak düştükçe renk de gitgide koyulaşmalıdır vb. (...)
Ressamın temel bilimlerde mümkün olduğunca çok eğitim almasını isterim ama özellikle geometri konusunda biraz bilgi sahibi olmasını arzularım. Antik ve saygın bir ressam olan Pamphilus ile bu konuda tamamen aynı fikirdeyim; centilmenlerin oğullarına öncelikle bu bilimi öğretiyor, sezgisel olarak geometriye ilgisiz olanların asla iyi bir ressam olamayacağını söylüyordu. (...)
Yine antik bir ressam olan Demetrius, şeylerin kendilerine özgü güzelliklerini vurgulamaktansa, şeyleri tam olarak gerçeğine benzetmeye daha meraklı olduğundan mükemmelliğe erişememişti. Bu nedenle, en güzel gövdelerin en övülesi parçalarını bir araya getirmeliyiz ve güzelin ne olduğunu öğrenmek, bilmek ve ifade etmek konusundaki gayretimizi asla ihmal etmemeliyiz: Bu, işin zor yanıdır çünkü güzel olan her şey tek bir nesnede bulunmaz, farklı nesnelere dağılmış haldedir: Ancak bunları bulmak ve bu konuda ustalaşmak için gayret göstermekten kaçmamalıyız. (...) Bu nedenle, resmedeceğimiz her şeyi doğadan, hem de doğadaki en güzel ve itibarlı parçalardan kopyalayalım.

* Leon Battista Albertinin Ressamlığı (Londra, Thomas Eldin, 1726), s. 1, 11, 13, 15, 17-9, 21, 23-5.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...