04 Aralık 2012

Helal Gıda Hakkında




İbrâhim Desûkî -kuddise sirruh-: "Ey kardeşlerim! Haram yediğiniz sürece, hikmet ve mârifet hakkında bir şey elde edeceğinizi zannetmeyin." İbadetler, ruhu besleyen manevi gıdaların yanı sıra, bir de vücudun maddî gıdâlardan aldığı güç ve kuvvetle îfâ edilebilmektedir. Bünyeye helâl gıdâdan, ruhaniyet ve feyiz aksederken, bunun zıddı olan haram ve şüpheli gıdâlardan ise kasvet, sıklet ve gaflet sirâyet eder.

Helâl gıda ile salih ameller arasında sıkı bir irtibat söz konusudur. Duânın kabulünde de helâl gıdanın ehemmiyeti pek büyüktür. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu hususu şöyle beyan eder: "Ey insanlar! Şüphesiz ki Allâh pâk ve her şeyden münezzehtir (tayyibdir). Bu itibarla tıyb (helâl) ve temiz olandan başkasını kabul etmez. Allâh Teâlâ, peygamberlere emrettiği şeyleri müminlere de emretmiştir.

Ayet-i kerimelerde buyurulur: "Ey peygamberler! Helâl olan şeylerden yeyin ve sâlih amellerde bulunun. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı pekâlâ bilirim." (el-Mü'minûn, 51) "Ey îmân edenler! Size verdiğimiz rızıkların helâl olanlarından yeyin." (el-Bakara, 172)

Bu ayetleri tilâvet ettikten sonra, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, uzun bir sefere çıktığı için saçı başı dağınık, toza toprağa bulanmış ve ellerini semâya kaldırarak: "Yâ Rabbî, Yâ Rabbî!" diye duâ eden bir adamdan bahseder ve: "Bu adamın yediği haram, içtiği haram, giydiği haram iken ve haramla beslenmişken, duâsına nasıl icâbet edilsin?" (Müslim, Zekât, 65) buyurur.

Gönül ehli Hak dostları, kalbî âlemlerin inkişâfı için şu iki hususiyete titizlik gösterirler ve: "Yerken ağzınıza girene, konuşurken ağzınızdan çıkana dikkat edin!" buyururlar.

Aşağıdaki hadis-i şerif de bize helâl ve haram husûsunda ne kadar ihtiyatlı olmamız gerektiğini pek güzel ve veciz bir şekilde beyan buyurmaktadır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki: "Şüphesiz helâl bellidir. Haram da bellidir. Fakat bu ikisi arasında (helâl veya haram olduğu açıkça belli olmayan) birtakım şüpheli şeyler vardır ki, pek çok kimse onları bilemez. Şüpheli şeylerden kaçınan bir kimse, dînini ve haysiyetini korumuş olur. Şüpheli şeylerden sakınmayan bir kimse ise, zamanla harama düşer. Tıpkı sürüsünü başkasına âit bir arazinin etrafında otlatan çoban gibi ki, sürünün bu araziye girme tehlikesi vardır. Dikkat edin! Her padişahın girilmesi yasak bir arazisi vardır. Unutmayın ki, Allâh'ın yasak arazisi de haram kıldığı şeylerdir." (Buhârî, Îmân, 39)

Allah’ın emrine itaat, teslimiyet ve rızâ hâlinde olan kalpler; hikmet, hayır ve feyiz mecraı olur. Bunun zıddına, haramlardan ve şüpheli şeylerden korunmayan kalp ve bedenler ise, baştanbaşa bir kötülük barınağı ve ahlâksızlık yuvasına döner.

Bu titizlik ve hassasiyetin ehemmiyeti hususunda şu misaller ne kadar ibretlidir: Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh-'ın bir kölesi vardı. Bu köle kazancının belli bir kısmını ona verir, o da bundan yerdi. Yine bir gün köle kazandığı bir şey getirdi. Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da onu yemeye başladı. Bunun üzerine köle: "-Yediğin şeyin ne olduğunu biliyor musun?" diye sordu. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-: "-(Hayır bilmiyorum) Nedir söyle bakalım?" diyerek onun açıklamasını istedi. Köle: "- Falcılıktan anlamadığım hâlde cahiliye devrinde falcılık yaparak bir adamı aldatmıştım. Bugün onunla karşılaştık. Adam o yaptığım işe karşılık size ikram ettiğim bu yiyeceği verdi," deyince Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, parmağını boğazına götürerek (tüm eziyetine rağmen) yediklerinin hepsini çıkardı. (Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr, 26)

Diğer bir rivayete göre köle: "-Bir lokma için bu kadar eziyete değer miydi?" dediğinde Hazret-i Sıddîk: "-Canımın çıkacağını bilsem bile, yine de o lokmayı çıkarırdım." cevâbını verdi. (Ahmed b. Abdullâh et-Taberî, er-Riyâdu'n-Nadra, II, 140-141)

Hızır -aleyhisselâm-'ın, meşhur Hak dostlarından Abdülhâlık Gucdevânî -kuddise sirruh-'u ziyâreti esnasında aralarında geçen şu konuşma da pek ibretlidir. Hızır -aleyhisselâm-, Gucdevânî Hazretleri'nin ikrâm ettiği yemekleri yemez ve sofradan kendisini geriye çeker. Abdülhâlık Gucdevânî -kuddise sirruh- hayretle: "- Bunlar helâl lokmalardır; niçin yemiyorsunuz?" der. Hızır -aleyhisselâm- ise şu cevabı verir:  "- Evet, helâl lokmalardır; lâkin pişiren, öfke ve gafletle pişirmiştir."

Görüldüğü üzere yenilen bir yemeğin helâl olup-olmamasının da ötesinde, hangi hâlet-i rûhiye içinde pişirildiğinin dahî, insanın hâl, hareket, muâmelât ve ibâdetlerinin ruhaniyetine tesir ettiği anlaşılmaktadır. Bu durum, gıdâlar karşısında takınılması gereken tavrın ehemmiyet ve nezâketini ortaya koymaktadır.

Sâlih insanların gıdalar hususundaki bu hassasiyetleri, onları çarşı-pazardan aldıkları gıdâ maddelerini, evlerine kapalı bir surette taşımaya sevk etmiştir. Zîrâ alınan bir gıdâ üzerinde "takılı gözler" kalmamalı ve gıdâlardan umulan enerji ve kuvvet, ihtiyâç sahiplerinin iç çekişlerinin, gariplerin ve mahrûmların mahzûn nazarlarının menfî tesirleri bulunmamalıdır.

Mümin, haram ve şüpheli olan şeylerden titizlikle sakınmanın yanında, helâl nîmetleri kullanırken de, tasarruf dengesini iyi muhâfaza etmeli ve israftan kaçınmalıdır. Ayet-i kerimede: "Bir de akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver! Gereksiz yere de saçıp savurma! Zîrâ böylesine saçıp savuranlar, şeytanların arkadaşlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür" (el-İsrâ, 26-27) buyrulmaktadır.

Mesnevî'de helâl lokmanın beden ve rûh üzerindeki tesirini Hazret-i Mevlana mecâzî üslûbuyla şöyle ifade eder: "Dün gece ilham, bize başka türlü tecellî etti. Çünkü mîdeye inen birkaç şüpheli lokma, ilhamın yolunu tıkadı. Nefsin arzu ettiği şüpheli gıdâlar, seni Hak yolundan alıkoyan, ayağına batmış dikenler gibidir. Bu yüzden lokmaya dikkat etmeyenler asilerden oldular. Ey beden! Senin içinde öyle güzel bir gül var ki onu korursan, etrâfa yayılan güzel kokulardan, sayısız irfân ve mârifet gülistânı meydana gelir."

Abdülkâdir Geylânî -kuddise sirruh- da lokmanın kalp tasfiyesindeki ehemmiyetine şöyle dikkat çeker: "Bak evlâdım! Haram yemek kalbi öldürür. Lokma vardır, kalbini nurlandırır; lokma vardır onu karanlığa boğar. Yine lokma vardır, seni dünyâ ile meşgul eder; lokma vardır ukbâ ile meşgul eder. Lokma vardır, seni her iki dünyânın da zâhidi yapar; lokma vardır, seni dünyâ ve âhiretin Hâlıkı'na yöneltir. Haram yemek, seni dünyâ ile meşgul eder ve masıyetleri sana sevimli gösterir. Mübah yemek, seni ahiretle meşgul eder ve taatleri sana sevdirir. Helâl yemek ise kalbini Mevlâ'ya yaklaştırır. Yiyeceklerin keyfiyeti ve tesiri ancak mârifetullâh ile bilinebilir. Mârifetullâh ise kalpte olur, kitap ve defterde değil. Mârifet-i ilâhiyye, Hâlık'tan kalbe ihsân edilir; mahlûktan değil. Bu ise tevhîd-i ilâhîyi tasdîk ve ilâhî ahkâmla amel ettikten sonra tahakkuk eder."

İbrâhim Desûkî -kuddise sirruh- ise: "Ey kardeşlerim! Haram yediğiniz sürece, hikmet ve mârifet hakkında bir şeyler elde edeceğinizi zannetmeyin." buyurur.

Yine helâl yemekle ilgili Ubeydullâh Ahrâr -kuddise sirruh- ile Seyyid Kâsım Tebrizî -kuddise sirruh- arasında geçen şu konuşma ne kadar câlib-i dikkattir: Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri anlatıyor: Bir gün Seyyid Kâsım Hazretleri bana dediler ki: "- Baba! Bilir misin, zamanımızda hikmet ve hakîkat niçin az zâhir oluyor? Çünkü bu devirde bâtın tasfiyesi pek az insanda kalmıştır. Kemâl, bâtın tasfiyesindedir. Bâtın tasfiyesi ise helâl lokma yemekle mümkündür. Bu devirde helâl lokma pek azdır. Bâtını tasfiye görmüş insan ise yok gibi bir şey... Nasıl istersin ki, böylelerinde ilâhî esrar tecelli etsin?"

Haset Hakkında





Yüce Allah bir kimseye Peygamberlik, ilim ve servet gibi nimetler verirse haset etmemek gerektir. Nitekim Şuayb Aleyhis-Selam, bir gün ümmetine Allah'ın sayısız nimetlerini anlatmaya çalışırken: "Birisi size ayakkabı hediye etse onu seversiniz, Peki size ayak verene niçin yabancı kesilirsiniz? Birisi size külah hediye etse ona dost olursunuz, Peki size baş ve akıl verenden niçin yüz çevirirsiniz? Birisi size bir yüzük hediye etse, ona âşık olur, önünde el pençe divan durursunuz, Peki size el ve ayak vereni, parmaklar bağışlayanı niçin tanımazsınız?" diyerek Allah'ın nimetlerini sayıp döktü de, dinleyenler:

"Biz Allah'ı seviyorduk verdiği nimetlere de şükrediyorduk, fakat değilmi ki seni Peygamber olarak gönderdi, bu mucizelerle ve bu kudretle seni bizden üstün kıldı, bu sebeple ona (Allah'a) düşman olduk" dediler. Bunun üzerine Şuayb Aleyhisselam: "Ben sizden ayrı değilim ki; beni peygamber olarak seçip gönderdi ama beni seçmekle hepinizi de seçmiş oldu, yalnız beni seçmiş değildir, bunu canınıza minnet olarak bilmeniz gerektir" dedi.

Meselâ: Tehlikeli bir yol üstünde yatıp uyursun, birisi eliyle bir tarafına dürterek : "Kalk! Burada uyumak tehlikelidir!" der. O kimsenin dürtmesini önce gönül duyar, sonra da gözün, diğer organların henüz haberi bile yoktur. Biraz sonra bütün organların harekete geçer ve o tehlikeli yerden kurtulur. Öbür organlar hiç bir zaman: "Ey gönül, biz gitmeyiz sen git! Ey göz, biz gitmeyiz sen git! Çünkü önce sizi uyandırdı" demezler.

Yahut ta öldürücü bir zindanda bulunan kimse, önce elini sağa-sola atar, bulduğu deliği genişletmeye başlar, diğer organlar : "Ey el, deliği genişletme! Önce sen çıktın, biz çıkmak istemiyoruz" demezler. Ancak hareket etmek kabiliyeti kalmamış, ölmüş bir organ olursa, o başka, aksi halde bütün canlı organlar sevinirler ve: "Önce bir el ile dışarı çıkmaya yol buldun, sonra bizi de kurtardın" diye teşekkür ederler. Başarıya ulaştıran ise Allah'tır.

Bütün kâfirler şu sözü söylerlerdi: "Bizim malımız, mülkümüz, soyumuz-sopumuz, güzelliğimiz, aslımız, boyumuz, posumuz, Muhammed'den daha üstündür. Nasıl olurda Peygamberlik ona gelir?" Onlarda nur olmadığından içteki nurdan haberleri bile yoktu. Şimdi sen dış görünüşü süsleyip, içini (içyüzünü) bırakıyorsun. Nitekim bir şâir:

Can içte yoksul, görünüş ise dışta düzgün,
Nefis fazla yemekten, sindirim bozukluğuna uğramış,
Cemşid ise kahvaltı etmemiş, geceden aç!
Şimdi hemen derdine derman bulmaya çalış ki, 
 Mesih'in yeryüzünde.
Mesîh göğe çıktı mı, derman da gitti-gider.

Görünüş, tabiat, heva ve heves faresi, gönlünün kuyusuna düşmüş, bu pisliği temizlemek için tertemiz olan Âb-ı Hayata elin ulaşabilir mi? Nitekim yüce Allah: "Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir necisdlr" (Tevbe 28) "Ona (Kur'an'a) ancak temiz olanlar dokunabilirler" buyurmaktadır. (Vakıa 79) Yani temiz söze, temiz can gerek.

Kur'an yayını çekmek için Zaloğlu Rüstem gibi pehlüvan olmak gerek. Zülfikar kılıcını sallayıp, kâfirlerin boyunlarını vurmak için Hz.Ali'nin pazusu gerek. Anadan doğma kızların bikrini izâle etmek için ise, hakîkî erkek olmak gerek, çünkü bu işler kadınların, kadınlığa özenenlerin, iktidarsızların işi değildir. Senin canın olmazsa nasıl olupta sözünde can olacaktır? 

Maarif Adlı Eserden (Hz. Seyyid Burhaneddin Tırmizi)

Cennet Ehli Hadisinin Manası



Peygamber Aleyhisselam :

"Cennet ehlinin çoğu aklı az (bülh) olan kimselerdir" buyurmuştur. 

Doğuştan geri zekâlı olan kimse ile 
büyük bir akla sahip üstün zekâlı bir kimseyi görüp kendi aklını küçümseyen, 
kendisini aklı az sayan kişi arasında fark vardır.

 İşte geri zekâlı kişi ile üstün zekâlı kişiyi mukayese ederek değerlendiren 
ve kendi aklını üstün zekâlıya göre az bulan insan, Allah adamı olup, 
kendisinden aşağı derecede olan kimseye akıl verir, 
 kendisinden üstün zekâlı kimseden ise akıl alır, fikir kapar. 

Yukarıdaki hadîs-i şerifte aklı az olan kimselerden murat bunlardır. 

"Üstün zekâlı kimselerin, akıllarına fazla güvenip, 
diğer akıllara kıymet vermedikleri sebebiyle
 bazen sapıttıkları ve doğru yoldan ayrıldıkları olmuştur."

Allah Korkusu ve Güzel Ahlak





Yüce  Allah:"Eğer biz bu Kur'an-ı bir dağa indirseydik, şüphesiz ki onu, 
Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün..." buyurmaktadır.
 (Haşr 21) 
Eğer Peygamberlerin ve Evliyanın Kur'an'da anlattığımız güzel huyları,
 ahlâk güzellikleri, iyi davranışları, tebliğleri dağlara ulaşıp onlar bunun muhatabı olsalardı;
 dağlar, merhametli annelerin gönüllerinden daha merhametli bir hâle gelir, 
ne bir şeyi kırıp döker, ne de bir şeyi parçalar, 
sanki dostun eti ve derisi gibi olurlar, 
onlarda sertlik, kabalık, serkeşlik, katılık ve yabancılık gibi bir şey kalmazdı. Peygamberlerin ahlâkındaki son derece yumuşaklık ve son derece merhamet/ilik sebebiyle 
dağların ve taşların en küçük parçalarından şefkat sütü coşar,
 rahmet ve merhamet meydana gelir, 
böylece dağlar ve taşlardaki sertlik, kabalık, katılık 
ve yabancılık yok olup giderdi.
Maarif Adlı Eserden (Hz. Seyyid Burhaneddin Tırmizi)

Allah Dostları - Veli Kimseler





Allah dostlarıyla, erenlerle, velilerle konuş, nitekim Kur'an'da:
 "Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" buyrulmuştur. (Enbiya 107) Onlarla konuşmak, rezil ve alçak kişilerle konuşmaktan daha iyidir. 
Allah dostları ve veli kimseler ayıpları örtücüdür. 
Sana pek büyük görünen şeyleri onlara söylersen, bu şey onlara tuhaf gelmez.
 "Şu yumruğunu sallama, bayrağa (saygıdeğer bir şeye) vuracaksın!" diyerek sana öğüt verirler, 
fakat zorlamazlar, nitekim Kur'an-ı Kerim'de:

"Biz seni onların üzerine gözetleyici olarak gönderdik, sen onların vekili de değilsin" buyrulmaktadır. (Enam 107) 
Böylece azap görecek olan nefis, hem yanmakta ve hem de:
 "Daha yavaş yak, zira pek fazla yanmaya tahammülüm yok" demektedir.
 Yahutta hacamatçıya (vücuttan kan alan tabibe):

"İğneyi daha yavaş batır ve daha yavaş çek, zira pek fazla incinmeye tahammülüm yok" diye söylenmektedir, 
fakat vücutta tek bir kıl bile kalsa, ateşin onunla işi var demektir. 
Fakat yeryüzünden siyah yüzlü çirkin suratlı ölümü çıkarıp kovmadıkça sana rahat yoktur. 
Nitekim Hâkim Senâi şöyle demiştir: 
Şiir: 
"Âşık'ın canı soluk alıp verdikçe şu âlemi ateşe verir. 
Şu aslı olmayan âlemi (dünyayı), zerreler gibi birbirine katıp, kırar geçirir" 

Maarif Adlı Eserden (Hz. Seyyid Burhaneddin Tırmizi)

Hz. Şems-i Tebrizinin 40 Kuralı




1. Kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, 
kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar.

 Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, 
 utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, 
demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla... 
Yok, eğer Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, 
sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. Kural: Hak Yol' unda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. 
Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. 
Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil!

3. Kural: Kuran dört seviyede okunabilir. 
İlk seviye zahiri manadır. 
Sonraki batıni mana. 
Üçüncü batıninin batınisidir. 
Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. Kural: Kâinattaki her zerrede Allah'ın sıfatlarını bulabilirsin, 
çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her yerdedir. 
Allah' ı görüp yaşayan olmadığı gibi,
 O' nu görüp ölen de yoktur. 
Kim O' nu bulursa sonsuza dek O'nda kalır.

5. Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. 
Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını.
 "Aman sakın kendini" diye tembihler. 
 Hâlbuki aşk öyle mi? 
Onun tek dediği: "Bırak kendini, ko gitsin!" 
Akıl kolay kolay yıkılmaz. 
Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer.
 Hâlbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. 
Ne varsa harap bir kalpte var!

6. Kural: Şu dünyadaki çatışma, 
önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. 
Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. 
Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. 
Aşk dilsiz olur.

7. Kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, 
sadece kendi sesinin yankısını duyarak, 
Hakikat' i keşfedemezsin. 
Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8. Kural: Başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma. 
Bütün kapılar kapansa bile, O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar.
 Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. 
 Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. 
Dileğin gerçekleşmediğinde de şükret.

9. Kural: Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. 
Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. 
Allah âşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. 
Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. Kural: Ne yöne gidersen git, -doğu, batı, kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

11. Kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. 
Senden yepyeni taptaze bir "sen" zuhur edebilmesi için zorluklara, 
sancılara hazır olman gerekir.

12. Kural: Aşk bir seferdir. 
Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. 
Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13. Kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda 
sahte hacı hoca şeyh şıh var. 
Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya 
ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. 
Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. Kural: Hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol.
 Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. 
"Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. 
 Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15. Kural: Allah içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. Kural: Kusursuzdur ya Allah, O'nu sevmek kolaydır. 
 Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. 
Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. 
Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini,
 Yaradan'dan ötürü yaratılanı sevmeden, 
ne layıkıyla bilebilir, ne de layıkıyla sevebilirsin.

17. Kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur.
 Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, 
 yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. 
Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. Kural: Tüm kâinat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahlûk değil,
 bizzat içimizde bir sestir. 
Şeytanı kendinde ara; dışında başkalarında değil. 
Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir.
 Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, 
sonunda mükâfat olarak Yaradan'ı tanır.

19. Kural: Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, 
önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. 
Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. 
Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. 
Yakında gül yollayacak demektir.

20. Kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. 
Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. 
 Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, 
hiç şüphesiz öyle yapardı. 

 Farklılıklara saygı göstermemek kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk'ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22. Kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgâh olur. 
Ama bekri aynı namazgâha girdi mi orası ona meyhane olur.
 Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir
 farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

23. Kural: Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengârenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıktan uzak dur.

24. Kural: Mademki insan eşref-i mahlûkattır, 
yani varlıkların en şereflisi, 
attığı her adımda Allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, 
buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. 
İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile gene başı dik, 
gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25. Kural: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama.
 İkisi de şu an burada mevcut.
 Ne zaman birini çıkarsız,

 hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak, 
nefrete, hasede ve kine bulaşsak, 
tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26. Kural: Kâinat yekvücut, tek varlıktır. 
 Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır.
 Sakın kimsenin ahını alma, 
bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. 
Unutma ki dünyanın öteki ucunda tek bir insanın kederi, 
tüm insanlığı mutsuz edebilir. 
Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

27. Kural: Şu dünya bir dağ gibidir.
 Ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. 
 Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. 
Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. 
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur,
 s
en o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. 


Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. 


Senin gönlün değişirse dünya değişir.

28. Kural: Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret.
 Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. 
Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz.

29. Kural: Kader haytamızın önceden çizilmiş olması demek değildir. 
Bu sebepten "ne yapalım kaderimiz böyle" deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir.
 Güzergâh bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. 
Öyleyse ne hayatına hâkimsin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. Kural: Başkaları tarafından kınansan, ayıplansan, 
 dedikodun yapılsa hatta iftiraya uğrasan bile, 
o ağzını açıp da kimse hakkında tek kötü laf etme. 
Kusur görme. Kusur ört.

31. Kural: Hakk'a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. 
Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. 
Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık,
 kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp... 
Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. 
Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar,
 kimimiz ise ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

32. Kural: Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı'ya saf bir aşkla bağlanabilesin.
 Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur dost. 
Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! 
İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

33. Kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken,
 sen “hiç” ol. Menzilin yokluk olsun. 
İnsanın çömlekten farkı olmamalı.
 Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, 
insanı ayakta tutanda benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

34. Kural: Hakk'a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir.
 Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir.
 Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır, 
emin bir beldede yaşar.

35. Kural: Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz.
 Mümin içindeki münkirle tanışmalı, 
Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla.
 İnsan-ı kâmil mertebesine varana kadar gıdım sıdım ilerler kişi.
 Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

36. Kural: Hileden, desiseden endişe etme. 
Eğer birileri sana tuzak kuruyor zarar vermek istiyorsa, 
Tanrı da onlara tuzak kuruyordur. 
Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. 
Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. 
Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. 
 O'nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz, Sen sadece buna inan!

37. Kural: Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır.
 O kadar dakiktir ki, sayesinde her şey zamanında olur. 
Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. 
Her insan için biz âşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

38. Kural: "Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?" diye sormak için hiç bir zaman geç değil. 
Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. 
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. 
Her an her nefeste yenilenmeli. 
Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39. Kural: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. 
Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar.
 Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. 
Hem bütün hiç bir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır merkezinde... 
Hem de bir günden bir güne hiç bir şey aynı olmaz.

40. Kural: Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. 
Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım değişmeceli mi,
 yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma!
 Ayrımlar ayrımları doğurur. 
Aşk’ın ise hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
 Başlı başına bir dünyadır aşk. 
Ya tam ortasındasındır merkezinde, ya da dışındasındır hasretinde.

Hz. Muhyiddin Arabi'den Nasihatler




Kalbini Allah’ın zikrine alıştırırsan, mutlaka kalbin zikrin vereceği nurla nurlanır. O nur kalp gözünün açılmasını sağlar. Allah’ın kullarına, şefkat ve merhametle muâmele et. Merhametini bütün canlılara bolca saç. Şöyle deme: "Bu ottur, cansızdır, faydası yoktur." Evet, onların faydası ve birçok da hayrı vardır. Yaratılmışı kendi hâline bırak ve ona, yaratıcının merhametiyle merhamet et.

İsteyeni boş çevirme, güzel bir sözle dahî olsa onun gönlünü al, güler yüz göster. İleride Allâh'a mülâki olacağını düşün. Dünyalık için Allah’tan başkası seni kul edinmesin. Çünkü sen ancak seni kul olarak kabul eden Allah’ın kulusun.

Allah’ın mümin kullarına, selâm vermek, yemek yedirmek, işlerini görmek sûretiyle muhabbet göstermelisin. Şunu iyi bil ki, müminlerin tümü, tek bir insan, tek bir vücut gibidir.
Kendini cemaate alıştır. Allâh korkusundan ağlamaya çalış. Allâh'ın ipine sarıl. Allah’ın sevip hoşnut olacağı şeylere rağbet göster.

Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sirruh- (d. 1165, v. 1240)

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...