05 Kasım 2012

KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 13




KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI
13
Güneş:
Güneş ve ay da, diğer yıldızlar da Allah-u Teâlâ'nın kudretinin kemâline, saltanatının büyüklüğüne işaret eden alâmetlerdendir.
Gökyüzündeki cisimlerden her biri, kendine mahsus bir program ve düzen içinde kendi yörüngesinde, yolunu şaşırmadan belli bir hedefe doğru yol alıp gitmektedirler.
"Güneş de kendine mahsus yörüngesinde yürüyüp gitmektedir." (Yâsin: 38)
Duracağı ve varacağı zamana, yani kıyamete kadar bu yörüngeden çıkmaz ve sapma yapmaz.
Gökyüzündeki milyarlarca yıldızdan bir tanesi de güneştir. Büyüklüğü ve kitlesi diğer yıldızlardan küçük olduğu halde, diğer yıldızlara göre dünyaya yakın olmasından dolayı görünüşü daha büyük ve parlak gözükmektedir.
Dünyaya olan uzaklığı 149,5 milyon km. olup, ışığı 8 dakika 20 saniyede dünyaya ulaşır.
"İşte bu Azîz ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir." (Yâsin: 38 - En'âm: 96)
Bu nizam ve intizam olmamış olsaydı, yüryüzünde bu tarz bir hayat görülmezdi.
Eğer güneş olmasaydı, dünya karanlık olurdu. Bu karanlık dünyada insanlar birbirleriyle anlaşamaz, işlerini göremezlerdi. Aynı zamanda hayati ihtiyaçları için çalışmazlardı. Güneş ışığı olmasa gözlerden istifade edilmez, renkler görülmezdi.
Güneşin hareketi olmasaydı, devamlı gündüz olacağından insanlar durup dinlenemez, gündüzden faydalanmak için devamlı çalışırlardı.
Allah-u Teâlâ geceyi istirahat zamanı, gündüzü de maişet zamanı olarak tayin etti.
Güneşi her gün doğudan doğduruyor, tâ batıya kadar hiçbir boşluk bırakmadan ısısını ve ışınlarını her yere ve her canlıya ulaştırıyor. Güneşin bu nimetlerinden doğu ile batı arasında hiçbir yer ve hiçbir canlı mahrum bırakılmıyor, her şey ölçülü olarak istifade ediyor.
Mevsimlerin meydana gelmesi için güneşin eksenini eğik tutmuştur.
Mevsimler sayesinde insanlar, hayvanlar ve bitkiler muhtaç oldukları yaşama zeminini bulurlar.
Kış mevsiminde ağaç ve bitkilerdeki ısı azalır, bu suretle ağaç ve bitkilerin tomurcukları husûle gelir. Hava sıcaklığının düşmesiyle bulutlar ve yağmur meydana gelir.
İlkbaharda tomurcuklar harekete geçer. İzn-i ilâhî ile bitkiler doğar, ağaçlar çiçek açar.
Yazın havalar ısınır, meyveler olgunlaşır, hasat yapılır.
Sonbaharda hava ılır, geceler uzamaya başlar.
Bütün bunlar Allah-u Teâlâ'nın Ulûhiyet'ini ve Samediyet'ini açıkça gözler önüne serer. Her şey, her an O'na muhtaçtır, O'nun hayat vermesiyle hayat bulmakta, varlıklarını devam ettirmektedirler.

KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 12




KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI
12
Gece ve Gündüz:
Karanlığı ile gecenin, aydınlığı ile gündüzün birbirini takip etmesi, dünyanının yaratıldığı andan bu güne kadar sürüp gelmektedir ve kıyamete kadar da bu düzen devam edecektir.
Gece ve gündüzün birbirini takip etmesi, dünyanın kendi ekseni etrafında ve güneşin çevresinde dönmesiyle meydana gelmektedir.
Dünya güneşe karşı kendi etrafında dönerken, onun her bir noktası güneşe karşı dönüşünü yapar. Bu nokta gündüz olur. Nihayet o nokta güneşi görmez olunca, oradan gündüz soyulup çıkartılır, orayı karanlıklar kaplar. Bu hadise her bir nokta üzerinde düzenli bir şekilde ardı ardına sürüp gider.
"Gece onlar için bir delildir." (Yâsin: 37)
Bir kimse sadece gece üzerinde dikkatlice düşünse, bu muhteşem nizamın ardındaki Azamet-i İlâhî'yi görecektir.
"Biz geceden gündüzü sıyırıp çekeriz de, onlar birden karanlıkta kalıverirler." (Yâsin: 37)
Dünya kendi etrafında güneşe karşı dönmeseydi, gece ve gündüz olmazdı. Kendi etrafında şimdikinden daha hızlı dönmüş olsaydı her şey yıkılır gider, darmadağın olurdu. Eğer kendi çevresinde şimdikinden daha ağır dönmüş olsaydı,
sıcaktan ve soğuktan bütün insanlar ölürdü. Kendi etrafında deveranı olmasaydı, bütün denizlerin suları boşalırdı.

KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 11




KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI
11
Çift Yaratılanlar:
Bütün yaratıklar çift çifttir. Gece ve gündüz, kara ve deniz, karanlık ve aydınlık, sıcak ve soğuk, acı ve tatlı, ölüm ve hayat... gibi. Hayvanlar ve bitkiler de böyledir.
"Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ın şânı ne yücedir! (Yâsin: 36)
İnsanları erkek ve dişi olarak yaratması O'nun rahmetindendir. Bu lütuf devam edip gitmekte olup kıyamete kadar da devam edecektir.
Bunlardan başka Allah-u Teâlâ'nın insanları muttali kılmadığı daha nice çiftler vardır. Ki onları ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiştir.
Mükevvenât öyle hassas ve dengeli bir şekilde yaratılmıştır ki, akıl sahibi hiçbir insan bunların bir tesadüf sonucu meydana geldiğini söyleyemez.

KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 9



KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI
9
Meyveler:
Allah-u Teâlâ ekinleri yaratmakla mahlûkatına olan lütfunu belirttikten sonra, meyvelerden ve onların çeşitlerinden söz etmektedir:
"Biz yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları yarattık" (Yâsin: 34)
Bunlar bitkiler âleminin en mükemmel şekli ve insan zevklerinin en tatlı kaynaklarıdır. Dünyanın her tarafına serpilmiş meyvelerden herkes istifade etmektedir.
"İçinden pınarlar fışkırttık." (Yâsin: 34)
Toprağın mahsulünden yemek için o pınarlara ihtiyaç vardır.
Toprak aynı toprak, su aynı su, hava aynı hava, iklim aynı iklim olduğu halde; bütün meyvelerin renkleri ayrı, tadları farklı, gıdaları ve vitaminleri değişik değişiktir.
"Onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yesinler." (Yâsin: 35)
Bütün bunlar Allah-u Teâlâ'nın onlara rahmetinden başka bir şey değildir.
O bağlara bakmaları, sulamaları ve çapa gibi işlerinde çalışmaları gerekirse de, o mahsuller onların yapısı değil, ilâhi birer lütuf eseridir. İnsanlara çalışma gücünü, icat ve keşif kabiliyetini de yine O vermiştir.
Bunun içindir ki Allah-u Teâlâ:
"Hâlâ şükretmiyorlar mı?" buyurdu. (Yâsin: 35)
Şirk ve nankörlükten vazgeçip bu nimetleri kendilerine ihsan ve ikram buyuran Hâlik-ı kerim'e arz-ı şükranda bulunmayacaklar mı?
Şükür ya dil ile, ya kalp ile, ya da uzuvlarla olur.
Dil ile şükür; nimetin Allah-u Teâlâ'dan olduğunu kabul ve yaratıklara bağlamayı terk etmektir. İnsan bu hususta ne kendine, ne gücüne, kuvvet ve kazancına isnat etmemelidir. Çünkü bunların hepsi sebep ve vasıtadırlar. Onu taksim eden, gönderen, sebepleri yaratan Allah-u Teâlâ'dır. Var eden O, veren O, nasip eden O, şükre en lâyık olan O'dur.
Kalp ile şükür; nimetlerin tamamının başkasından değil, ancak Allah-u Teâlâ'dan olduğuna sağlam bir itikatla bağlanmaktır. Bu suretle dil ile şükür kalpteki şükrün tercümanı olur.
Uzuvlarla şükür; bütün uzuvları Allah-u Teâlâ'ya ibadetle hareket ettirip kullanmaktır. Hakk'tan yüz çevirme sapıklığı bulunan herhangi bir hususta yaratıklardan hiçbirine uymamak gerekir.

KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 10



KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI
10
ALLAH-U TEÂLÂ'NIN MEVCÛDİYETİNE VE VAHDÂNİYETİNE İŞARET EDEN DELİLLER
Allah-u Teâlâ daha önceki Âyet-i kerime'lerinde Antakya halkının kıssasını ve elçileri yalanlamaları sebebiyle onları "Sayha" ile yok ettiğini açıkladıktan sonra mevcûdiyetini, vahdâniyetini ve azametini gösteren parlak delilleri insanların intibah nazarlarına arzetmektedir.

Ölü Toprak:
Kış mevsimine doğru bitkilerden çoğunun kuruyup çöp haline gelmesi, onların kendilerine mahsus ölümleridir. Geriye ya tohumları ya da kökleri kalır. Bütün bir kış toprak altında bir bakıma kabir safhası geçirirler. Bahar gelip hava, su, toprak ısınınca ve yağmurlar yağmaya başlayınca yepyeni bir hayat başlar.
"Ölü toprak da onlar için bir âyet (delil)dir." (Yâsin: 33)
Üzerinde hiçbir bitki bulunmayan kupkuru toprağın dirilmesi yaratıcının varlığına, kudretinin büyüklüğüne ve ölüleri diriltmesine bir delil teşkil etmektedir. Eğer tabiata kalsaydı, o ölü toprakta bir ot bile yetişmezdi.
"Biz onu (yağmurla) dirilttik de ondan pek çok taneler çıkardık." (Yâsin: 33)
Toprağın ölmesi, kuruyup çoraklaşmasıdır. Diriltilmesi ise yağmurla olur. Allah-u Teâlâ yağmuru indirdiğinde toprak harekete geçer ve her çeşitten bitkiler verir. Bu öylesine bir mucizedir ki, hiçbir zaman hedefinden şaşmaz, devr-i daim yaparak hizmetini sürdürür.
Bu kadar cesîm nimetleri görüp de yaratıcısını tanımamak, onlardan istifade edip de şükretmemek akıllı bir insanın yapacağı iş değildir.Ó
"İşte onlar bunlardan yerler." (Yâsin: 33)
Allah-u Teâlâ onu hem kendileri hem de hayvanları için bir rızık kılmıştır. Geçimin esasını bu taneler teşkil etmektedir. Çünkü tahıllar azalacak olsa kıtlık olur, sıkıntılar başgösterir.

KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 8




KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI
 8
YALANLAYICILAR VE FECİ SONLARI
Ey Hasret!:
Allah-u Teâlâ insanları uyarmak, beşeriyeti nurlandırmak için ilk peygamber Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'dan itibaren asırlar boyunca gönderdiği elçileri yalanlayanları Âyet-i kerime'lerinde haber vermekte, gelecek nesillerin ibret ve ders almaları için öğütlerde bulunmaktadır:
"Ne yazık şu kullara!" (Yâsin: 30)
Hasret, pişmanlığın ileri derecesidir. Bu gibi kimseler gerçekten hasret çekmeye ve hasret çekenlerin hasretine lâyık kimselerdir.
Onların kendi nefislerine yapmış oldukları zulüm o kadar büyüktür ki, kendilerine kurtuluş imkânı verildiği halde ondan yüz çevirirler. Gözlerinin önünde geçmişte helâk olan inkârcı kavimlerin kıssaları okunup durduğu halde düşünüp ibret almazlar, yanlış yollardan dönmezler. Zaman zaman uyarıcılar göndererek rahmet kapılarını kendilerine açtığı halde Rabb'lerine yönelmezler. O büyük fırsatları kaçırarak, dünya saâdetinden ahiret selâmetinden mahrum olurlar.
Her zamanda ve her mekânda inatçı münkirlerin, hakikatleri yalanlayıcıların âdeti böyledir.
"Kendilerine hangi peygamber gelse, onu hemen alaya alırlardı." (Yâsin: 30)
Hakk tarafından gönderildiğini kabul etmiyorlar, onunla gönderilmiş olan hakikatleri inkâr ediyorlar, yola gelmek nedir bilmiyorlardı.
Zamanımızın beyinsizlerinin Rabbânî dâvet karşısındaki tutumları, ilâhì hükümlere gözü yumuk bakmaları, güneş gibi parlak hakikatler karşısında put kesilmeleri de aynı hasrete şayandır.
"Görmüyorlar mı ki, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik." (Yâsin: 31)
Elçileri yalanlayanların daha önce nasıl helâk edildiklerinden ibret almıyorlar mı?
"Onlar artık kendilerine dönemezler." (Yâsin: 31)
Helâk olup gidenler tekrar dünyaya döndürülmüyorlarsa, bu onların zamanı gelince hesaba çekilmekten kurtulmuş olmaları demek değildir. Onlar ahiret azabından yakalarını hiçbir zaman kurtaramayacaklardır.
Helâk olmuş bu kimselerin bir daha geri dönmeyecek şekilde yok olup gittikleri gibi, aynı şekilde bunlar da yok olacaklar ve bir daha geri dönemeyeceklerdir.
Bu ilâhî beyan, her asırda ortaya çıkan zındık tenâsühçülerin ruhların dönüp durdukları görüşünü gayet açık bir şekilde reddetmektedir.
"Onların hepsi elbette huzurumuza getirileceklerdir." (Yâsin: 32)
Geçmiş ve gelecek bütün milletler, hesap ve ceza için kıyamet günü hâkimler hâkiminin huzuruna toplanıp sevk edileceklerdir. Bu hesap sonucunda müminler ilâhî iltifatlara mazhar olurlarken, kâfir ve münafıklar horlanacaklar, hasretler içinde kalacaklardır.
Bugün pişmanlık duymayan kullar için orası pişmanlık duyulacak yerdir.
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz ki Rabb'in, onların her birinin amellerinin karşılığını tam olarak verecektir." (Hûd: 111)
Müminlere tasdiklerinin mükâfatı olarak cennetleri ihsan buyuracak, inkârcıları da tekziblerinin cezâsı olarak cehennem ateşlerine atacaktır.

KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI 7




KUR'AN-I KERİM'İN KALBİ OLAN YÂSİN SÛRE-İ ŞERİF'İNİN TEFSİRİ VE ESRARI
7
HABÎB-İ NECCÂR KISSASI
Gönderilenler:
Kur'an-ı kerim'de muhtelif vesilelerle kıssalara yer verilmektedir. Bu kıssaların gaye ve hedefi insanları imana yöneltmek, inanan insanların imanlarını kuvvetlendirmektir.
Bu Sûre-i şerif'te geçen kıssada kendilerini Hakk'a dâvet için gönderilmiş olan elçileri Antakya halkının nasıl reddettikleri ve o elçilerin de kendilerini nasıl savunmuş oldukları anlatılmaktadır:
"Onlara o memleket halkını (Antakyalılar'ı) misal getir. Hani oraya elçiler gelmişlerdi." (Yâsin: 13)
Bu kıssa, gerek üzerlerine azap sözü hak olanları korkutmak ve gerekse uyarılara kulak verenleri müjdelemek hususunda Cenâb-ı Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e ve onun güzide ümmetine vâdedilmiş olan tebşirlerin mühim bir numunesini vermektedir.
İslâm daima galiptir, mağlup edilemez. Allah-u Teâlâ inananların her zaman için yanındadır. Dinine yardım edenlere yardım eder, lütfu ile destekler.
İsa Aleyhisselâm hayatta iken dinini müjdelemek için zaman zaman çeşitli yerlere dâvetçiler gönderiyordu. Antakya halkını Tevhid'e dâvet etmek için Havârîler'inden iki kişiyi göndermişti. Oranın halkı karşı çıkınca arkalarından bir Havârî daha gönderdi.
Allah-u Teâlâ bu hadiseyi şöyle haber veriyor:
"O zaman kendilerine iki elçi göndermiştik de onları yalanlamışlardı." (Yâsin: 14)
Elçiler onlara gelip kendilerini Hakk'a dâvet ettiklerinde, hiç düşünmedden reddettiler. Hatta üzerlerine saldırdılar ve hapsettiler.
"Biz de bir üçüncü ile onları takviye edip desteklemiştik." (Yâsin: 14)
Bu üçüncü zât da o halkı aynı surette Tevhid'e dâvet etti. Daha önce gelen iki zâtı teyidde ve tasdikte bulundu.
Bu üç zât Antakya halkına:
"Gerçekten biz size gönderildik demişlerdi." (Yâsin: 14)
Dikkat edilirse onları görünüşte İsa Aleyhisselâm gönderdi, fakat Hazret-i Allah "Biz gönderdik." buyuruyor. "Biz gönderdik." buyurulması, İsa Aleyhisselâm tarafından gönderilmeleri de Allah-u Teâlâ'nın emriyle olduğundan dolayı olmuş oluyor.
Binaenaleyh, bu gönderilenler Allah-u Teâlâ'nın emrini tebliğ ediyorsa, gönderilmiş olduğu için, halkın onlara itaat etmesi gerekiyor.
Onlara isyan eden, gönderene isyan etti demektir. Ahirette de bundan ötürü muhasebeye çekileceği şüphesizdir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Ümmetimin âlimleri benî İsrail'in peygamberleri gibidir." (K. Hafâ)
Onların vekillerinden murad, kibar-ı evliyâullah'tan olan mürşid-i kâmillerdir. Başkasına şâmil değildir.
Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtı ümmetlerini kati delillerle Allah yoluna dâvet ettikleri gibi, Vâris-i enbiyâ olan ümmetin seçkinleri de halkı Hakk'a dâvet ederler.
Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:
"Âlimler peygamberlerin vârisleridir." (Buhârî)
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.
Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, onu dilediği vazifede memur kılar. Her birisini ayrı vazifelerle, ayrı bilgilerle, ayrı tecelliyatlarla ayrı ayrı göndermiştir. Birine verdiğini diğerine vermemiştir.
Dünya bozulmaya yüz tuttuğu, fitne ve fesadın arttığı bir zamanda Allah-u Teâlâ sevdiği ve seçtiği bu kullarından birini gönderir, o ifsadı kaldırır.

Tebliğ ve İtirazlar:
Antakya halkı da bir topluluğa her elçi gelişte tekrarlanan itirazlar gibi, gelen elçilere aynı şekilde karşı koydular.
"Dediler ki: Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz." (Yâsin: 15)
Fazla ne meziyetiniz olabilir ki, öyle bir dâvâda bulunuyorsunuz? Sizde, iddia ettiğiniz elçilik vasfı yoktur.
"Rahman herhangi bir şey indirmedi." (Yâsin: 15)
Size boyun eğmemiz neden gerekli olsun?
"Siz sadece yalan söylüyorsunuz!" (Yâsin: 15)
Bu yalanlama, Allah dâvetçilerini yalanlayan her topluluğun benzer durumudur.
O mübarek elçiler Allah-u Teâlâ'nın bilgisini delil getirdiler.
"Dediler ki: Rabb'imiz biliyor ki gerçekten biz size gönderilmiş elçileriz." (Yâsin: 16)
Eğer O'na karşı yalan söyleyen kimseler olsaydık, o bizi kahreder, bizden şiddetle intikam alırdı. Fakat O, bize yardımcı olacak ve size karşı bizi muzaffer kılacaktır.
"Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir." (Yâsin: 17)
Eğer siz itaat ederseniz, dünyada da ahirette de bahtiyar olursunuz. Dâvetimize icâbet etmezseniz, bundan dolayı ne kadar aldanış içerisinde olduğunuzu ileride bileceksiniz. İster kabul edin ister reddedin.
Şehir halkı güneş gibi parlak delilleri kaba sözlerle çürütmeye yeltendiler.
"Dediler ki: Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık." (Yâsin: 18)
Çünkü onlar şehvet ve arzularına uygun olan şeyleri temenni ediyorlar, o arzulara uymayan her şeyi uğursuz sayıyorlardı. Oysa ki uğursuzluk iliklerine kadar yuvalanmış bulunuyordu da bunu bir türlü anlayamıyorlardı.
"Eğer bu işten vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlarız ve bizden size acı bir azap dokunur." (Yâsin: 18)
Bâtıla sapanlar hak söze karşı çıkarak işi kavga ve gürültüye dökmüşlerdi. Allah yoluna dâvet edenlere karşı zâlimlerin her zaman ve mekânda takındıkları tavır budur.
"Dediler ki: Uğursuzluğunuz sizin kendinizdendir." (Yâsin: 19)
Başınıza gelen ve gelecek belâlar, sizin çirkin işlerinizin birer neticesidir, şirk ve küfrünüzün birer cezasıdır. Uğursuzluğunuzun sebebi biz değil sizsiniz.
Şu halde herkes uğur yahut uğursuzluğunu kendisi meydana getirir.
"Size nasihat ediliyorsa, bu uğursuzluk mudur?" (Yâsin: 19)
Biz size nasihatta bulunup Allah'ın birliğine çağırdığımız için mi bu sözlerle tehdit ediyorsunuz? Bu mudur sizi kurtarmaya çalışmamızın karşılığı?
"Hayır! Siz aşırı giden bir kavimsiniz." (Yâsin: 19)
Hidâyetten değil dalâletten hoşlanıyorsunuz. İyiliğinizi değil kötülüğünüzü istiyorsunuz. Hakkı değil bâtılı tercih ediyorsunuz. Ulvi hayattan değil süflî hayattan zevk alıyorsunuz.

Habib-i Neccâr:
Antakya halkı dâvetçileri reddettikleri gibi, öldürmek için söz birliği ettiler. Bunun üzerine şehrin öte başından Habib-i Neccar adında inanmış bir kimse alelacele imanını açığa vurdu. Hak ve hakikati ortaya çıkarmak için çaba sarfetti.
"Şehrin en uzak semtinden bir adam koşarak geldi." (Yâsin: 20)
Öyle anlaşılıyor ki açık açık tebliğ yapılmış, elçilerin tebliğleri ve onlara karşı yapılan muamele şehrin her tarafından işitilmişti. Bunun neticesi olarak da bu iman fedâisi büyük mücahid, iman şerefiyle müşerref olmuştu. İmanın hakikatini kalbinde hissedince, artık susmaya, eninde sonunda utanmaya tahammülü kalmamıştı. Duracak zaman olmadığını anladı, bu hakikati etrafa duyurmak için koştu. İman edenlere numune olmak üzere bütün gayretiyle sahaya atıldı. Halkı bu gelen elçilere uymaya teşvik etti, onlara öğütlerde bulundu.
"Dedi ki: Ey kavmim! Gönderilmiş bulunan bu elçilere uyunuz." (Yâsin: 20)
Tebliğleri muvacehesinde Allah'ın birliğini tasdik ederek, O'na ibadet ve taatta bulunun. Putlara tapmaktan vazgeçin.
"Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyunuz." (Yâsin: 21)
İmanınızın karşılığında sizden hiçbir ücret istemeyen, mal talep etmeyen, dünya ile ilgili bir menfaat beklemeyen, baş olmak ve başka gaye peşinde koşmayan bu kimselere tâbi olun.
Böyle bir dâveti yapan kişiler elbette ki doğrudurlar, sözlerinde samimidirler.
Başta Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz olmak üzere, Allah yoluna dâvet vazifesini yerine getiren iman kahramanları, ilâhî hoşnutluktan başka hiç kimseden hiçbir ücret ve herhangi bir karşılık talep etmemişlerdir.
Hakk katındaki ecir ve menfaatı uman kimsenin nazarında, insanların elindeki geçici şeyler hiçbir değer ve kıymet taşımazlar.
Nefsinde gizliden gizliye karşılık alma isteğinin bulunup bulunmadığına dikkat eden kimse çok azdır ve bunun uygulamasını yapan da çok nâdirdir. Ancak sıddîk olanlar bu gibi durumlara dikkat edebilirler.
"Onlar doğru yoldadırlar." (Yâsin: 21)
Din ve dünya hayrına ermişlerdir. Onlara uyan hidâyete erer.
Bu Âyet-i kerime bir berzahtır. Günümüzdeki bölücüler dini dünyaya âlet ederek halkı kaz gibi soyuyorlar. Topluluk içinde utandıracak senet imza ettiriyorlar, evini, arabasını, parasını, elinde avucunda ne varsa alıyorlar. Bunu her bölücü yapıyor, çünkü hepsi eğri yoldadır.
•
Habib-i Neccar daha sonra iman edişinin sebeplerinden bahsetmeye başladı:
"Ben, beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim?" (Yâsin: 22)
O elçiler bizi yaratana kulluk etmeye ve yalnız O'nu mabud tanımaya dâvet ediyorlar. Bunun doğruluğu ise açıktır. Ben sizi kendim gibi düşünüyorum. Ben beni yaratana kulluk etmeyi vazifem bilirim. Çünkü O benim yaratıcımdır. O halde siz, sizi yaratan Rabb'inize ne diye inanıp ibadet etmeyesiniz?
"Siz de O'na döndürüleceksiniz." (Yâsin: 22)
Yaptıklarınızdan dolayı hesaba tutulacaksınız. O'ndan yüz çevirdiğiniz halde nasıl iyilik bekleyebilirsiniz?
"Ben, O'ndan başka ilâhlar edinir miyim hiç?" (Yâsin: 23)
Elbette edinmem.
"Eğer Rahman olan Allah bana bir zarar vermek dilerse, o putların şefaatı bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar." (Yâsin: 23)
Bunu hiç düşünmez misiniz? Ne kadar da kıt akıllısınız!
"O takdirde ben de gerçekten apaçık bir sapıklık içinde olurum." (Yâsin: 24)
Yaratan'a ortak koşmak, hiç şüphe yok ki en büyük sapıklıktır.
•
Habib-i Neccar gerek kavmine gerekse geleceğin insanları da dahil olmak üzere duyuru kabiliyeti olan herkese hitap ederek şöyle buyurdu:
"Şüphesiz ki ben sizin de Rabb'iniz olan Allah'a inandım. O halde beni dinleyin." (Yâsin: 25)
Nitekim onun dünyadaki sözleri insanlar için bir öğüt ve ibret olmak üzere anlatılmıştır.
O, bu sözleri söyleyince halk üzerine hücum etti. Onu taşa tuttular, ayaklarının altına alıp çiğnediler. O ise: "Allah'ım! Kavmimi hidâyete erdir." diye duâ ede ede can verdi.
Bunun üzerine taraf-ı ilâhiden kendisine:
"'Cennete gir!' denildi." (Yâsin: 26)
Allah-u Teâlâ şehâdetinin hemen ardından onu cennetle müjdeledi. Melekler onu karşılamak için dizildiler ve: "Firdevs cenneti seni beklemektedir." diye haber verdiler.
O ise oradaki fevkalâde mükâfatı görünce, kavminin de bu hali bilmesini temenni etti ve şöyle söyledi:
"Keşke kavmim, Rabb'imin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!" (Yâsin: 26-27)
Kendisinin erdiği bahtiyarlığı bilseler de küfürlerine tevbe edip iman ve ibadet yolunu tutsalar.
O gerçekten kavminin hidâyet bulmasını şiddetle arzu etmekteydi.
Allah-u Teâlâ elçileri yalanlayan, dostunu öldüren o kavme gazap etti. Cebrâil Aleyhisselâm'ın bir sayhası helâk olmalarına yetti.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Biz ondan sonra kavminin üzerine, onları helâk etmek için herhangi bir ordu indirmedik ve zaten indirecek de değildik." (Yâsin: 28)
Onları helâk etmek için meleklerden ordular göndermeye gerek duymamış, iş daha basit biçimde tamamlanmıştı.
"Sadece bir tek çığlık oldu, o anda hemen sönüverdiler." (Yâsin: 29)
Ateşin sönmesi gibi söndüler, hissetmeyen ve hareket etmeyen ölüler oldular, bir anda yerle bir edildiler.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...