10 Şubat 2012

İlâhi Güzellik, Ruhun Güzelliğindedir

İlâhi Güzellik, Ruhun Güzelliğindedir
     Mevlâna'ya göre. Allah korkusu imanlı bir kalbin ziyneti ve süsüdür. Ondan mahrum olan gönüller, harap ve şehvet yuvasıdır.
    Bir gün hristiyan bir usta, Mevlâna'nın evini tamir ediyordu. O sırada, müridlerden bazıları, şaka yollu ustaya:
    — Niçin müslüman olmuyorsun? Dinlerin en güzeli, en hak olanı İslâm dinidir,
    dediler. Hıristiyan usta:
    — Elli seneye yakındır ki, İsa dinindeyim. Dinimi terketmek için ondan korkuyor ve utanıyorum..
    demişti. Bu sırada Mevlâna içeriye girmiş ve:
    — İmânın sırrı korkudur. Her kim ki Allah'tan korkarsa, o Hıristiyan da olsa din sahibidir, dinsiz değildir...
    diyerek, asıl tehlikenin dinsizlik ve imansızlık olduğunu işaret etmişti.
    İmân ruhun güzelliğidir. Ruh ise ölümsüzlüğün ta kendisidir. Mevlâna, Mesnevi'sinin 5. cildinde, "Bu cihandan göçenler yok değillerdir. Hak'kın sıfatlarına karışmışlardır. Onların bütün sıfatları Hak'kın sıfatlarında, güneşin önündeki yıldızlar gibi, nişansız kalmışlardır" der ve şöyle bir teşbihle bu fikri izah eder:
    "Gündüz yıldızlar mevcut olduğu halde, zahiren görünmezler. Çünkü, güneşin ziyası karşısında onların Darlıkları hiçtir. Zaten ziyayı güneşten alırlar. İşte biz de Hak'la diri ve onunla mevcuduz. Ölünce, Hak'kın sıfatlarına karışmış oluyoruz. Yani, Hak'tan bir zerre olan ruh, ölümle Hak'ka rücû ettiği zaman, bizim varlığımız, asıl varlıkta mahvoluyor. Sonra. Hak'kın mânevi huzurunda toplanacağımıza göre hazır olacak olanın mâdum (yok olan) değil, mevcut olması iktiza eder".
    Mevlâna, insanda iki ruh bulunduğunu, birinin insanî, diğerinin hayvanî olduğunu söyler. Mevlâna'ya göre, insanî ruh, izafî veya ilâhî ruh namlarını alması dolayısı ile. Allah'ın bir nurudur. Nitekim bir âyet-i celilede, "Ben ona kendi ruhumdan nefhettim" buyurulmuştur. Bu ruh, bedene ne bitişik, ne ayrı, ne dahil, ne hariç olup, onunla münasebeti tavsif edilemez, mahiyetine vukufa izin yoktur. Allah'a nisbeti itibariyle "bakî" ve lâyemuftur. Hayvanı ruh ise, nefsinin hevâ ve hevesine uyan, gıdaya, cesede mekâna muhtaç olan ruhtur. Böyle ham bir ruha sahip kişi. nefsiyle, hırsıyla, şehvetiyle. kiniyle savaşarak, ruhunu terbiye edebilir, olgunlaştırarak insanî bir ruha sahip olabilir. O zaman kendisinde maddî zevkle ölçülemeyen manevî başka bir zevk duyar. Meselâ, tam bir imân ve inançla ibadet etmenin zevki, gerçek güzelliği, yani iç güzelliği görmenin ve tanımanın zevki. Nihayet, Hakk'ı sevmenin ilâhî zevki.. Manevî zevklere sahip olmadıkça gerçek güzelliği, gerçek nuru görmeye imkân yoktur. Mevlâna "Güneşin ziyası biridir. Fakat evlerin içine vurduğu zaman yüz şekil alır. Ortadan duuarlara kaldırınız, nur bir olur" buyururlar. Burada, evlerin duvarları insan bedene benzetilmekte, aynı ruhun şekil ve kalıba, bilhassa istidada göre azalıp çoğaldığı ifade edilmektedir. İnsan manevî pencerelerini ne kadar ışığa, nura açarsa ve bu pencereleri ne kadar genişletirse, o kadar çok nurlanacak, olgunluğa ulaşacaktır.
Dr. Mehmet ÖNDER

Mevlâna'nın Kulluğu Hak'kaydı

Mevlâna'nın Kulluğu Hak'kaydı
     Mevlâna, yeni bir din yeni bir mezhep vazetmiyordu. O, imanı tam, gönlü ganî. aşık bir müslümandı. Mutlak hakikate ulaşabilmek için âsk ve vecdle. Allah'ı seven ve O'na hamdeden bir sûfîydi. Bütün eserleri bu âşk ve vecdin. bu "hamd-ü senâ"nın ta kendisiydi. Allah'ı seviyor, kitaplarına ve peygamberlerine inanıyor ve kulluk ediyordu. Bir rubaisinde. "Yaşadığını müddetçe Kur'anın kuluyum ben., Hz. Muhammed (S.A.V) 'in yolunun tozuyum ben. Birisi, benim sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse, o kimseden de.o sözden de bizarım ben.." diyordu.
    Ve yine diyordu ki, "Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum. Bu'zayıf kul kulluğu lâyıkıyla ita edemediğim için utandım ve başımı önüme eğdim, Her köle âzâd edilince sevinir. Yarabbi. ben sana kul olduğum için seviniyorum.."
    Bu kullukta ne büyüklük.. Bu tevazuda ne büyük teslimiyet.. "Kul ol da, at gibi yer yüzünde yürü.. Cenaze gibi halkın omuzuna binip te yükselmeğe çalışma!" diyordu.
    Devrinde. Selçuklu devletinin resmî mezhebi Hanefî idi. Medreselerde, ders veren müderrisin dahi Hanefî mezhebinden olması şart koşuluyor, hattâ bu şart vakfiyelere geçiriliyordu. Konya'daki Altun Aba. Karatay. Sırçalı gibi Selçuklu devri medreselerinin vakfiye ve kitabelerinde bu kayıtlara rastlanır. Anadolu Selçukluları'nın en parlak yıllarında Konya'ya gelen, bir süre medreselerde ders veren Mevlâna'nın da mezhebi Hanefîdir. Ama O, "Aşıklar, mezhep ve milletten kurtulmuşlardır. O'nlar için mezhep ve millet, Allah'tır" buyurur. O. İslâm dinine, bu berrak ve asıl dine, sonradan giren safsatalardan, hele medresenin yıkıcı, köhne cehaletinden daima şikâyetçi olmuş, tertemiz inançların geniş çerçevesi içerisinde düşünmüştür. O, "pergel gibi bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durarak, diğer ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum.." diyerek bu toleransını ifade etmektedir.
    Mevlâna'ya göre, manevî huzur ve zevkler elde edilir. O'na göre iman, doğru ile yanlısı, hakla bâtılı ayırdedebilen temyizdi. Amel. insandaki mânâdır. Söz amelin semeresidir, âmelden doğar.
    Ve yine diyor ki Mevlâna, "Kur'anı Kerim'e nazar et ve bil ki. bütün Kur'an nefislerin kötülüklerini bildirmek ve onun ıslahını göstermek şerhidir." Yine diyor ki, "İnsanoğlu, edepden nasibini almamışsa, insan değildir. Esasen, insanla hayvan arasındaki fark da edeptir. Gözünü aç. Allah'ın kelâmına, bir bak. Bütün Kur'anın mânası âyet âyet edepten ibarettir..."
    Devam ediyordu:
    Allah'tan biz. edep ihsan etmesini isteyelim. Çünkü edepsiz kimse. Allah'ın lûtfundan mahrumdur. Bu kainat edeple nurlandı, melekler edeple, masum ve temiz oldu.. Senin dahi ruhunun feleği edepli olursa, yıldızlar ve ilimlerle aydın olursun. Aklın melek gibi edepli olursa, onun gibi ibadet ve kullukta bulunursa, ayıplardan ve hatalardan temizlenir
Dr. Mehmet ÖNDER

Dinle Ney'den

Dinle Ney'den
     Ney, sazlıkta biten alelade bir kamış değildir. Ney. âşığın elinde ateştir, gönüldür. Allah sırrıdır.
    Derler ki. Peygamber Davut, bir gün bir sazlıktan geçiyormuş. Bu sırada hafif bir rüzgâr esmeye başlamış. Kamışlar başlamış ötmeye.. Ama ne ötüş! Hazreti Davud olduğu yerde çivilenmiş kalmış. Bu ses, ne ilâhî ses, ne içten terennüm.. Bir tanesini koparmış, dudaklarına götürmüş, başlamış üflemeye.. Bundan sonra Allah'a olan âşk ve muhabbetini bu kamışla dile getirmiş. Bu kamış O'nun elinde kamış olmaktan çıkar, âşk haline gelirmiş. Davud'un ilâhîleri ve pek meşhur davudî sesi, terennümleriyle yanık nefesi ve sesiyle, feryad eden bir âşk misali ney ile ilgili olsa gerek.
    Yine söylenir ki. Hazredi Muhammed (S.A.V). Allah sırrını yalnız can yoldaşı Hz. Ali'ye söylemiş, kimseye ifşa etmemesini sıkı sıkıya tenbih etmişlerdi. Hz. Ali, bu ilâhî sırrı, bir süre içinde gizlemiş, fakat sırrın ateşine, ağırlığına dayanamamış, yüreği parça parça olmuş, çöllere düşmüştü. Bir gün, perişan sahrada dolaşırken, kör bir kuyuya rastlamış. içini yakan, kavuran ilâhî sırrı bu kuyuya boşaltmış, ferahlamıştı. Kısa bir süre sonra, kuyudan, âb-ı hayat gibi sular taşmış, vâha haline gelmiş, ağaçlar, kamışlar bitmişti. Ney bu sazlıkta biten bir kamıştı. Erbabının elinde bu kamış dile geliyor, ilâhi sırları ifşa ediyordu. İşte birçokların meyhane sazı haline getirdiği ney. böyle ilâhi bir sırrın davetçisi olarak tanınıyordu.
    Alevden nefesi ile hıçkıran, yanık ve perişan ney.. İlâhî bir selsebil aşkla dolu gönül. Mevlâna'nın, "Benim sırrım, feryadımdan uzak değil; fakat gözde, kulakta o nur yok. Ten candan, can da tenden gizli değil. Lâkin canı görmek için izin yok.." diye dile getirdiği âşk sembolü.. Ney için Mevlâna der ki:
    Gizli sırlarını söylemede cihanın O yanık ney, o yanık ney, yanık ney,. Ney nedir? O busesi güzel cananın, Öptüğü şey, öptüğü şey, öptüğü şey.
    İşte rebab ve neyin sesi, âşk evinin temel harcıydı. Bu seslerden nasibini alan âşık, vecde gelir, semâa girerdi. Gezegenler ve yıldızların, güneşin çevresindeki dönüşleri gibi, ilâhî sevgilinin manevî çevresinde döne döne.
    Mevlâna, "Semâ, ilâhî vuslata erişmek içindir" der. Bu vuslat yolunun zevkini alan âşık, zaman ve mekân kayıtlarından kurtulur. Mesnevi'de, "zamandan, zaman kaydından kurtuldun mu, keyfiyet kalmaz. Keyfiyetsiz Allah'a mahrem olursun." (c: 3, b. 2775) denir. Bu anda "Demirle mıknatıs neyse âşıkla maşuk da odur" Mesnevi, (c: 3 b. 3152). Mevlâna'mızın. "Semâ ederken, ne neyden haberimiz olur, ne teften.." buyurdukları gibi âşığın cezbe hali, onu, o anda dünya kayıtlarından sıyırır. Bu hal bir süre devam eder. Sonra, yavaş yavaş sükûna varır. Allah'ın mutlak cemaline ve celâline hamdeder: "Artık öyle bir makama ulaşmıştır ki, orada ne zikir,ne zikreden, ne de zikredilen vardır". Bunun için Mevlâna, "Semâ, aşıkların gıdasıdır. Çünkü onda canana vuslatın hayali vardır" demektir. Tebrizli Şems "Hak'kı isteyen ve ona âşık olanlar, semâ ettikleri zaman, aşkları ve manevî halleri çoğalır" diyerek, Mevlâna'yı daima semâ etmeğe teşvik etmiştir.
Dr. Mehmet ÖNDER

Mevlana'da Semâ


Mevlana'da Semâ
     Mevlâna, coşkun âşkını, müzikle, semâ ile besliyordu. Müzik, âşkla dolup tasan gönlün oynaşı, sema bu âşkın vecdi ve hareketiydi. Şiir ise aşkın dili. gönül kandilinin yağıydı. Bu üç estetik unsur, yani müzik, sür ve semâ bir oldu mu. bir âsk çağlayanı oluyor, köpüre köpüre Mevlâna'nın ruhunda, benliğinden dökülüyor ve bu çağlayanda Mevlâna dahi silinip kayboluyordu.
    Mevlâna'nın ilâhî âşkı ve vecdinin dili sayılan müzikte, rebabın ve neyin yeri büyüktü. "Rebabın dili Türk olsun, Rum olsun, Arap olsun âşıkların dilidir,." diyen Mevlâna: "Kebab aşk kaynağıdır, ahbap yoldaşıdır. Bulut nasıl gü bahçesini salarsa, rebabda gönülleri sular, gönüllere şakilik eder.." buyurur. Aşk susuzluğunu rebabın tatlı, yanık nağmeleriyle göderiyor. onun sesiyle gönlünü serinletiyordu.
    Mevlâna, Mevlâna olalı beri Konya ney ve rebab sesleriyle dolmuştu. Nerede Mevlâna, orada müzik, şiir ve semâ vardı. Bu ses, bu nefesler taassubun kör kuyusuna düşenleri çileden çıkarıyor, "Bu çengilik ne diye? Biz iki eşek yükü kitap okuduk. Müziğin helal olduğuna dair bir tek satır bile görmedik.." diyorlardı. Bu sözler Mevlâna'ya ulaştığı zaman tek cümle ile itirazlarını cevaplandırıyordu:
    — Onlar eşekcesine okumuşlar!
    Rebabı ten kulağıyla değil, can kulağı ile dinlemek, onun dilinden anlamak demekti. Bir gün Mevlâna. "Biz. rebabtan cennet kapılarının açılışının tatlı sesini duyuyoruz" demişti. Her zaman Mevlâna'ya karsı olan Seyyid Şerefeddin buna da itiraz etmis:
    — Biz de rebabı duyuyoruz. Fakat bize acı bir gıcırtıdan başka ses gelmiyor.
    demişti. Mevlâna bu söze incinmedi. Şu zarif nüktesi ile cevap vermişti:
    — Evet o da duyuyor. Fark su. Biz cennet kapısının açılışımn sesi
ni duyuyoruz, o ise kapanışının.. Ve ilâve ediyordu:
    — Medreseleri bilginlere verdik, tekkeleri scyhlere.. Rebap ortalık yerde bizim gibi garip kaldı. Ona da rağbet gösterselerdi. şüphesiz bağışlardık. Bunu yapmadılar. Eh ne yapalım.garibi garip okşar. Hoş görsünler..
    Rebap okşandıkca. hele Mevlâna'ni', hassas, ince parmaklarıyla
    okşandıkça ilâhî nağmeler çıkarıyor, âşk ezgisiyle ağlıyor, inliyordu.
    Hele o ney, o kamış parçası bir âlemdi. O ney ki. gönül sahibinin elinde bir kamış olmaktan çıkıyor. Allah esrarını fısıldayan bir ses, bir nefes oluyordu. Bu ses. bu nefes, önce Mesnevi'de, "Dinle bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıklardan nasıl hikâye ediyor" diye dile geliyor, ney olmaktan çıkıyor, Mevlâna'nın ta kendisi oluyordu. Aslında ney, benzi sararmış, varlığını Allah'a adamış, Allah âşığını temsil ediyordu.
    Neyin üzerindeki yedi delik, insan başındaki göz, kulak, burun ağız gibi yedi deliği ifade ediyor ve ney, "İnsan-ı kâmil"i dile getiriyordu. Mevlâna, Mesnevi'sinde böyle bir ney'di. Nitekim, Mesnevi'yi ingilizce'ye çeviren Reynold A.Nicholson, "Mevlâna, kendisini, Çelebi Hüsameddin'in ağzından üflenen ve kendi yarattığı giryan musikiyi döken bir ney'e benzetir" demektedir. Rahmetli Yaman Dede, "Nây" adlı manzumesinde şöyle seslenir:
    İçi boş, benzi sararmış ona aşktır maya Derd-i hicran ile inler, eder âh Leylâ'ya. Arzeder hıçkırarak âşkını hep Mevlâya, Bak neler söyletiyor Hazreti Mevlânaya..
Dr. Mehmet ÖNDER

Mevlâna'da Doyumsuz Sevgi


Mevlâna'da Doyumsuz Sevgi
      O, âşk, cezbe, sohbet ve irfan yolunda mesafeler alıyor, çevresine iyilik, doğruluk ve güzellik nurları saçıyordu. Bir gün, iki kişinin kavga ettiğini görmüştü. Kavgacılardan biri, ötekine:
    — Bana bir söyle, benden bin işitirsin...
    demişti. Bunu duyan Mevlâna, yanlarına gitti, o adama:
    — Ne söyleyeceksen bana söyle, benimle kavga et. Bana bin söyle, benden bir bile işitemezsin.
    deyince, kavgacılar hemen susmuşlar, barışmışlar, büyük adamın önünde saygıyla eğilmişlerdi. O, dostluğun da, sulhun da temelini, insanların karşılıklı sevgisinde buluyordu. Kötülüklerden arınmanın yolu sevgide idi. Bir gün oğlu Sultan Veled'e şu nasihatta bulunmuştu. "O'nun hayrını ve iyiliğini söyle, göreceksin ki o düşman senin en yakın     dostun olacaktır. Çünkü gönülden dile. dilden de gönüle yol vardır."
    Sevmek, herşeyi. her yaratığı sevmek, ruhu olgunlaştırır, insana huzur verir. Bu sevginin kapıları Allah sevgisiyle açılır. Allah'ı seven, Allah'ın birliğine inanan kişi, kulluğunu sevgiyle gösterir. Bir rubaîsinde sevgili Allah'ına şöyle seslenir:
    "Sevgilim, sana yakın olmanın sebebi hep sevgidir. Ayağını nereye basarsan, biz oranın toprağıyız. Aşk mezhebinde reva mıdır ki. âlemi seninle gördüğümüz halde seni görmeyelim." Yine şöyle der:
    — Seviyoruz ve hayatımızın güzelliği o yüzden. Bu sevgi insanı "kemâl"e ulaştıran. Allah'a yakınlaştıran ve Allah vuslatını tattıran "gerçek" aşka. Allah arkına götürürdü. Yalnız gerçek aşkı. dünyevi aşktan ayırmak lâzımdı. Mevlâna, dünyevî askı, Mecnun'un devesine benzeterek. Mesnevisinde şu hikâyeyi anlatmada:
    Mecnun, Leylâsına kavuşmak için devesine biner, ileri sürer. Devenin arkasında çok sevdiği yavrusu (daylak) vardır. Mecnun deveyi rnahmuzladıkça, yavrusu geride kalır. Yular gevşeyince de deve geriler. Mecnun, deveyi sürdükçe deve ileri, yular gevşeyince de deve geri..
    Bir süre sonra da. Mecnun kendine gelir. Bir de bakar ki, ne görsün. Bulunduğu yerden bir adım öte gidememiş. O zaman Mecnun:
    — A deve!. İkimiz de âşığız. Ben Leylâ'ya, sen daylağa.. Biz birbirimize yoldaş olamayız. Çünkü birbirimizin yolunu vuruyoruz, der.
    Gerçek âşık, ten devesine binen değil, cân devesine binendir. Cân ve bekâ âlemine kanat açandır."
    Gerçek âşık Mevlâna'dır. Mevlâna'yı yaşayandır. Gerçek âşk ta yalnız Allah'dır.
    Öteki değil!
    Âşk ve sevgi bahsinde kalem durmadan yazar, dil durmadan söyler. gönül coşar da coşar. Bu âşk Mevlâna'ya koca bir Divân, cilt cilt Mesnevi, kucak kucak kitap yazdırdı aziz okuyucu!
    Biz. Cenâb-ı Mevlâna'mızın O'nun pek bol olan lûtfuna sığınarak, kırık-dökük cümlelerimizle hayat hikâyesini izlerken, tekrar bu konulara dönersek hoşgörünüz. Çünkü O, âleme açılmış bir sevgi bayrağı, kükreyen, fokurdayan, lavlar saçan koca bir âşk dağıdır. Hem de yedi yüz yıldan beri..
    O güzellik güneşinden, o doğruluk durağından, o iyilik pınarından söz ederken "Fîhi Mâ-fih" adlı eserindeki su cümlesini de kaydetmeden geçemeyeğiz:
    — Her kim ki bizi hayırla yâd ederse, onun da dünyada, yâdı hayırla olsun. Eğer bir kimse başka biri hakkında iyi şeyler söylerse, o hayır. o iyilik, kendisinin olur. gerçekte kendisini övmededir. Bu övünçle yine onun hayat hikâyesine dönelim:
Dr. Mehmet ÖNDER

Mevlana'da Aşk

Mevlana'da Aşk
      Mevlâna der ki, "Aşk geldi. Damarımda, derimde kan kesildi; beni kendimden aldı, sevgiliyle doldurdu. Bedenimin bütün cüzlerini sevgili kapladı. Benden kalan yalnız bir ad, ondan ötesi hep o.."
    Uğruna bir ömür bağışlanan, yanıp yakınılan bu eşsiz sevgili. Allah'tır. Âşk'da Allah'a karşı aşırı sevginin kemale erişi, âşığın âşkta yok oluşudur. Gerçek ilhama mazhar olmuş, gerçek yokluğu zevk edinmişlerin en büyük arzusu ilâhî vuslat'tır. Mevlâna, bu yolun coşkun âşığıdır, aşktan doğmuş, aşkla yoğrulmuştur.
    "Bizim peygamberimizin yolu âşk yoludur. Biz âşk çocuklarıyız; âşk bizim anamızdır,"
    der ve hakiki diriliğin aşkta yok olmakla mümkün olabileceğini söyler "Aşksız olma ki ölü olmayasın. Âşkta öl ki diri kalasın.." Mevlâna'nın âşkı, ömrünün üç merhalesinde olgunlaşmış, bir ömür bu uğurda harcanmıştır. Mevlâna bunu bir beytiyle şöyle ifade eder: "Bütün ömrümün hülâsası şu üç sözden fazla değil: Hamdım, pişdim, yandım." Tahsil ve yetişme devresinin hamlığını Tebrizli Şems pişirmiş, ondan sonra yokluğu ile Mevlâna'yı yakmış, kavurturmuştur. Mevlâna'ya göre, gerçek âşığa aşktan başka herşey haramdır. İlâhi âşk ve ma'şuk herşeyin üstünde ve içindedir. İnsan, kendisini yoktan var edeni nasıl sevmez? Bu sevgi, aslında onun özündedir, herşeyin sonu ona varır. "Fîhi Mâ-fih" adlı eserinde şöyle buyurur: "Aslolan sevmektir. İnsan'ın mayasındaki bu duyguyu arıtmalı. açıklamalıdır. Bedenimiz bir kovan gibidir. Bu kovanın balı ne mumu da ilâhî aşktır..."
    Mevlâna'nın Şems'e karşı yakınlığı ve âşkı da budur: Şeyh Şelâhaddin ve Çelebi Hüsameddin'e olan aşk da bu.. Onlarda mutlak varlığın kemâlini, cemâlinde Allah nurlarını gören Mevlâna, gerçek âşkı. yani "Zât-ı ilâhiye"yi sembolleştirerek terennüm etmiştir. Mesnevi'sinde, "Hakiki maşuk olan Allah'dan başka bir temaşası bulunan âşk. âşk olamaz, saçma-sapan bir sevda olur" buyurdukları gibi, Mevlâna'daki âşk, tam anlamıyla ilâhi âşk'tır; başka hiç bir şey değildir ve olamaz.
    Mevlâna, coşkun âşkını Şems'in adında sembolleştirmiştir. Kendisinden yirmi yaş fazla 60-70 yaşındaki bu derviş, Mevlâna'da öz cevherini bulduğu ilâhî âşkı olgunluğa ulaştırmış, yokluğu ile de Mevlâna, O'nu âşkın sembolü yapmıştır. Bu sembol Allah'ın cemâl ve celalim imâ eder. Mevlâna, ezeli maşukun yüzünün aksını ve nurlu ışıklarını her yerde görür. Tebrizli Semseddinde bu nurlar; gören Mevlâna onu bunun için över. İlâhî vecdin verdiği mestligi, şarabın mestliğine benzetmiş, şarabı da âşk şarabı olarak sembolleştirmiştir. ilâhî âşkın, yakıcı sarhoşluğu bu.. Şiirlerindeki bağ, gül ve bülbül, hepsi de birer semboldür. Asıl maksat Allah'tır. Bir rubaisinde bunu şöyle dile getirir:
    "Başımı koyduğum her yerde secde ettiğim O'dur. Attı yönde ve altı cihet dışında Mâbud O'dur. Boğ, bülbül, semâ ve sevgili.. Hepsi bahane, maksat daima O'dur."
    İşte Mevlâna'daki âşk ve sevgili..
    Çünkü o, herkesi seviyor, herkesi kabul ediyordu. Onca insanlar ceset ve kalıp itibariyle çok, fakat maya ve ruh bakımından tekli. Bir rubaisinde "Yine gel, yine gel.. Her kim olursan ol. yine gel.. İster kâfir ol, ister mecûsi, ister putperest. İster yüz kerre bozmuş o! tövbeni.." diyor ve ilâve ediyordu: "Umutsuzluk kapısı değil bu kapı. Nasılsan öyle gel.." Bütün bir insanlığı çağırıyor, aydınlık, nurlu kapısında, onlara gerçek yolu, Hak yolunu gösteriyordu.
    Bu çağrıya uyanlar, onun etrafında kümeleşiyor. hidayet yolunu seçiyorlardı. Bilgini, cahili, zengini, fakiri, köylüsü-kentlisi, sultanından çobanına kadar Mevlâna'nın kapısında, ona uyanlar arasındaydı. Bu ilâhî bir çağrıydı. Konya bir gönüller yurdu, âşıklar kabesı olmuştu. Nitekim bu çağrı Mevlâna devrinde de, Mevlâna'dan sonra da gönüllerde aksini bulmuş, onun mübarek türbesi, onu sevenlerin bir sığınağı, zıya retgâhı olmuştu. Artık simdi Mevlâna cağrılıyordu. Gecen yılların Mevlâna ihtifallerinde biz de Ona şöyle sesleniyorduk artık: Gel. yine de gel. yine de...
Gel, cana can ver, imâna imân, Gel vuslatı hasretinden güç olan..
    Dillerde senin adın. gönüllerde sen...
    Umutsuzlara umut, çaresizlere çare sen.. Her yüzde sen, her yönde sen.
    Ey köpük köpük aşk olup coşan
    Ey semâ semâ dökülen, taşan..
    Gel.. Ölümsüzlük tahtından haber ver bize..
    Bizi bizden al götür, O Mesnevi ummanına. O İlâhî aşk kervanına.
    Ey yılları yıllara ulayıp aşan,
    Ey nesillerden nesillere ulaşan..
    Doyumsuz sevgine doymuyor ihvan.. Sulha, sükûna susamış cihan..
    Yetiş imdada aman ey büyük dost.. Ey koca Sultan. Bir kerre değil asla, bin kerre gel. Yine de gel, yine de gel, yine gel.
Dr. Mehmet ÖNDER

Kadı Kemâleddin De Mevlâna Nın Halkasına Girdi


Kadı Kemâleddin De Mevlâna Nın Halkasına Girdi 
   Devrin tanınmış bilginlerinden Kadı Kemâieddin-i Kâbî. Selcuklu Sultanı İzzeddin Keykâvus'la görüşmek üzere. 125S yılında Konya'ya gelmişti. Şemseddin-i Mardinî. Zeyneddin-i Razî, Şemseddini- Malatî gibi Konya'nın şöhretli bilginleri. Kadı Kemâleddin'e Mevlâna'yı ziyaret etmesi tavsiyesinde bulunmuşlardı. Kadı Kemâleddin de tavsiyeye uyarak Mevlâna'yı ziyaret etmişti. Hikâyenin bundan somasını kendisinden dinleyelim:
    "O güne dek Mevlâna'nın ulu şöhretini, şuradan buradan duymuştum. Fakat, mevkiimin yüksekliği, servet arttırma hırsım ve maneviyata olan itikatsızlığım, o ulu kişiyi arayıp sormama manî oldu. Sonunda. Allah'ın, takdiri, canımın yoldaşı oldu. Ben de tam bir istek ve içten yelen bir cezbeyle o toplulukla birlikte Mevlâna Hazretlerini ziyaret etmek şetefine eriştim. Dostlarımız da Mevlâna'nın yanında idiler. Mübarek medresesinin kapısından içeriye adım atar atmaz Mevlâna'nın, biz kullarını karşılamak üzere geldiğini gördüm. Mübarek yüzüne sadece bir nazar attım, akhm başımdan gitti. Öylece hepimiz birden baş koyduk. Mevlâna o arada ben kulunu yanına çekti ve "Gördün mü seni nasıl buldum', ey seçkin dost. Gördün mü seni nasıl buldum, ey gönül, ey gönül sahibi." diye bir gazele başladı. Ondan sonra; "Allah'ya hamdolsun. bizim Kcmâleddin. celâl Kemaline doğru yüz çevirdi. Dinin en olgun kişilerinden bin oldu"dedi ve kendi içindeki "ilm-i ledün"den öyle bir bahsetti ki, "Böyle bir bahsi, bütün ömrümde, hiçbir bilginden işitmemiş, hiçbir kitapta da okuyamamışıım. Kendi anlayışım ve gücüm ölçüsünde onun yüceliğine vâkıf o/unca samimiyetle hâlis rnüridleri arasına katıldım."
    Bundan sonra. Kadı Kemâleddin oğlu Kadı Sadeddin ve Necmeddin Atabey'i de Mevlâna'ya nuirid yapmıştı. Kendisi de. Karatay Medrese si'nde bir semâ töreni hazırlayarak semâ a girmişti. Renk renk çinilerle süslü, Karatay Medresesinin geniş kubbesi altındaki mermer havuzda şerbet yapılmış, basta Sultan İzzeddin Keykâvus olduğu halde, şehrin ileri gelenleri çağrılmıştı. Mevlâna o gün. dervişleri ile birlikte geç saat'ere kadar semâ etmiş, şu gazeli söylemişti "Aşk nedir, bilmiyorsan gecelere sor şu sapsarı yüzlere şu kupkuru dudaklara sor.
    Su nasıl yıldızı, ay'ı aksettirirse bedenler de canı, aklı bildirir gösterir.
    Gökyüzünde, yıldızlar arasında parlak ay nasıl görünürse, âşık da yüzlerce kişi arasında öyle görünür. O görüdümü söner."
    Ve o gün Mevlâna. semâdayken. "Açıkçasına tez. hızlı ateşli bir halde heyecanla geldi. Hakikaten onun ruhu gül bahçesinden bir koku almıştı. Bugün Kâb kaçlısı ab-ı hayatı aramak yolunda bütün kadıları geçti.." anlamındaki rubâisini de okumuş, Kemâleddin-i Kâbi'yi dostça kucaklamıştı.
    Mevlâna'ya uyanlar, onun sözleriyle yüreklerini serinletenler. ondan feyz alabilmek için eşiğine yüz sürenler gittikçe çoğalıyordu. İlk günlerde Mevlâna'yı kıskananlar, yakın dostlarını çekemeyenler, şimdi etrafında toplanmışlardı.   
Dr. Mehmet ÖNDER

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...