28 Aralık 2019

HARUT VE MARUT KISSASI

Harut ve Marut hikayesi nedir?
Harut ve Marut şimdi nerede?
Harut ve Marut hikayesi nedir? Harut ve Marut şimdi nerede?

Harut ve Marut kıssası İran yani Pers mitolojisinde geçtiği gibi Zerdüştlük metinlerinde de geçtiği iddia edilen bir kıssadır. Ama bizi Kur'an-ı Kerim ilgilendirdiği için, biz İslam dininin dediklerine bakalım. Son hakk kitap olarak muhafaza olunan Kur'an-ı Kerim'de; Bakara Suresi'nin 102. ayetinde, Harut ve Marut ismi zikredilir. 
Bu olay Hz. Süleyman'ın öncesi ve sonrası dönemlerde yaşandığı için diğer dinlerin ya da mitlerin içinde bulunması gayet doğaldır fakat diğer dinlerde hikayenin aslında çarpıtma vardır. Bu konuya daha sonra değineceğiz fakat önce Harut ve Marut'a değinelim.

Harut ve Marut kimdir?

Harut ve Marut; Bakara Suresi 102. ayette geçen ve insanlara sihri öğreten iki melektir. Haklarındaki bilgiler çeşitli olsa da hakiki bir sonuca varmak pek kısıtlıdır. O yüzden en doğrusunu Allah bilir diyerek konumuza devam edelim.

Harut ve Marut'un gerçek hikayesi nedir?


Harut ve Marut konusunda Celaleyn tefsirinde bulunan Bakara Suresi'nin 102. ayetinin tefsir edilmiş halini sizlerle paylaşalım. Daha sonrasında elimizden geldiğince biz de bu tefsir hakkında anlaşılması için biraz daha izahat getireceğiz. 
İşte o ayetin tefsiri; Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı zamanında söylüyor olduklarına yani söyledikleri sihre ya da onların kulak hırsızlığı yapıp, bir çok da yalan ekleyerek bunları yazan kahinlere verdikleri ve de mülkü alındığında Süleyman'ın kürsüsünün altına gömmüş olduğu şeylere uydular. Zamanla cinlerin gaybı (geleceği) bildigine dair bir söylenti yayılmıştı. Bunun üzerine Süleyman (a.s.) da bu kitapları toplatmış ve de onları gömmüştü. Kendisi vefat eder etmez, şeytanlar bunları insanlara göstermişler ve "Süleyman size ancak bunlar vasıtasıyla sahip olmuştu" demişlerdi. Onlar da bunları çıkardığında içinde sihir olduğunu gördüler ve peygamberlerinin kitaplarını atıp sihir ögrendiler. Allah da Hz. Süleyman'ı temize çıkarmak ve de Yahudilerin: "Muhammed'e bakın! Bir sihirbaz olan Süleyman'ı peygamberler arasında zikrediyor." şeklindeki sözlerine ret olarak şöyle buyurdu;
Lakin Süleyman kafir degildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı. Sevad-ı Irakta bir belde olan Babil'de bulunan, iki meleğe; İbni Abbas'ın dediğine göre sihir öğreten iki sihirbaz olan ya da denildigine göre Allah'tan insanlara bir imtihan olarak sihri öğretmek için indirilen iki melek olan Harut ve Marut'a inen şeyi ilham edilen sihri de öğretiyorlardı. Bu ikisi öğretecekleri kişiye nasihat olarak "Biz sadece bir fitneyiz Allah'tan insanlara gelmiş bir belayız. Allah bu sihrin öğretilmesiyle insanları imtihana çekmektedir; Onu öğrenen kafir, öğrenmeyen ise mümindir. Sakın onu öğrenmekle kafir olma" demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Yok eğer dinlemezse ona öğretiyorlardı. 
Halbuki bu ikisinden, koca ile karısının arasını her birini diğerine buğzettirerek ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni iradesi olmadıkça onlar yani sihirbazlar onunla yani sihirle kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine ahirette zarar verecek, faydalı olmayacak şeyleri (ki o sihirdir) öğreniyorlardı. And olsun ki, onu satın alanın ahiretten bir payı cennette bir nasibi olmadığını Yahudiler biliyorlardı. Bu satan kişiler kendilerini yani nefislerinin payını karşılığında sattıkları, seçtikleri yahut Allah'ın kitabını degiştirdikleri şey, kendilerine ateşi vacip kılan o sihri öğrenmeleri ne kötü bir şeydir. Keşke varacakları azabın hakikatini bilselerdi! O zaman onu öğrenmezlerdi.[1]
Celaleyn tefsirinde konuya böyle izahat getiriyor. Konu ile alakası olanlar için buradaki bilgiler yeterli olsa da konu ile ilgili bilgisi olmayanları biraz daha bilgilendirmemiz gerekiyor. Harut ve Marut, sihir öğretiyorlar ama sadece öğrenmek isteyenlere ve kafir olmayı bile umursamayanlara bu sihri öğretiyorlar. Peki ama bu iki melek neden insanlara sihir öğretiyor?

Harut ve Marut insanlara neden sihir öğretti? 

Fahreddin Razî de şöyle der: "Bu iki meleğin indirilmesindeki hikmet şudur: Sihirbazlar şeytanlara kulak verip, onlardan bir şeyler alıyor, sonra da onlardan hırsızlama aldıkları bu şeyleri halk arasında yayıyorlardı. Bu sebeple peygamberlere indirilen vahye benzedikleri için, Allah o iki meleği, halka büyünün keyfiyetini öğretmeleri için yeryüzüne indirdi. Böylece Allah'ın kelâmıyla sihirbazların sözü arasındaki farkı görebilme imkânı doğacaktı."
Bu iki melek Küfe topraklarında Irak Babil'i denen yere inmişlerdi. Harut ve Marut adlarını taşırlar. Bu iki melekle ilgili olarak bir kıssa mahiyetinde anlatılan ve onların içki içtikleri, kan döktükleri, zina ettikleri, adam öldürdükleri ve puta taptıkları gibi şeylerin tümü asılsızdır ve hiçbir dayanağı olmayan sözlerdir. Bunlar bütünüyle Yahudiler tarafından uydurulmuştur. Kaldı ki bu, hem aklî yönden, hem de nakil açısından gerçeğe aykırıdır. Çünkü meleklerde böyle bir şey söz konusu değildir.
Halbuki bu iki melek: 'Biz ancak bir imtihan vasıtasıyız.' Allah tarafından bir sınama aracıyız. Kim bizden öğrendikleriyle amel eder ve onun gerçek olduğuna inanırsa küfre girer. Bunlarla amel etmekten sakınanlarsa iman üzere kalır. 'Sakın inkâr etme... Bunun gerçek olduğuna ve onunla amel edilmesi gerektiğine inanarak küfre girmeyin' demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı." [2]
Özetle Allah, bu iki meleği insanlara göndererek; Hz. Süleyman'ı temize çıkarmak ve büyü ile Allah'ın nimetlerini elde edilemeyeceğini göstermek istemiştir. Burada da insanları sınamış, imanında sadık olanlar bu fitneye bulaşmamış, imanında samimi olmayanlar da bu fitneye bulaşmıştır.

Harut ve Marut şimdi nerede?

Bu konuda çeşitli rivayetler var. Yukarıda zikredildiği gibi Yahudilerin ve bazı Şii kaynaklarında bugünkü Bağdat civarında bir kuyu içerisinde baş aşağı olarak kıyamete kadar bekledikleri rivayet edilir. Orada, onların yanına gidenlere büyü öğrettikleri de rivayet edilir fakat yanlarına her giden büyü için gitmemiş bazı istisnai durumlar da yaşanmıştır. Bunlardan birisi ise Tabiin'in büyüklerinden olan Mücahid b. Cebr'in Harut ve Marut'u araştırmak üzere Babil'e gitmesi ve yaşanan garip olaydır. Olay ise şöyle;

"Ameş bildiriyor: Mücâhid b. Cebr ne zaman tuhaf bir olay işitse görmek için olayın gerçekleştiği yere giderdi. Bu tür şeyler içinde daha önce Hadramût ile Bi'r Berhût’a gitmişti. Yine bir defasında Bâbil'e gitmişti. Oradan arkadaşı da olan bir vali vardı. Mücâhid valiye: “Hârut ile Mârut'u gösterebiliyor muşsunuz, öyle mi?” diye sorunca, vali oradaki büyücü adamlardan birini çağırdı ve: “Şuna Hârut ile Mârut'u göster!” dedi. Büyücü olan Yahudi adam da: “Onların yanında Allah'a dua etmemesi şartı ile gösteririm!” dedi.
Mücâhid olayı şöyle anlatır: Adam beni bir kaleye götürdü. 
Kaleden bir taş alıp bana: Ayağımdan tut!” dedi. Ayağından tutunca da uçarak Hârut ile Mârut'un yanına vardık, ikisi de baş aşağı ayaklarından asılmışlardı ve iki büyük dağı andırıyorlardı. 
Onları gördüğümde: “Sizleri yaratan Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim!” dedim. 
Bunu dememle de sanki dünyanın bütün dağlar yerle bir oldu ve adamla birlikte bayılıp düştük. 
Adam benden daha önce kendine geldi ve: “Kalk! Kendini de beni de helak ettin! dedi.[3] 
Toparlamak gerekirse Harut ve Marut, insanları imtihan için, Hz. Süleyman'a bahşedilen gücün büyüden değil de Allah'ın vermesiyle olduğunu ve bu ikisi arasındaki farkı insanların anlaması için gönderilmiştir. Tabi bu süreçte samimi olmayanlar da içindeki küfrü açığa vurmuş ve büyü karşılığında ahiretini satmışlardır. 
Diğer bir olayda Harut ve Marut'a atılan zina iftirasının asılsız ve Yahudi uydurması olduğunu kaynaklardan bizzat öğrenmiş bulunmaktayız.

Kaynaklar
1-) Celalettin el-Mahallî - Celalettin es-Suyuti, Celaleyn Tefsiri, Çev; Talha Alp Abdulkadir Yılmaz -Orhan Ençakar, Yasin Yayınevi, Cilt; 1, İstanbul 2012, S. 93


2-) İsmail Hakkı Bursevi, Muhtasarlı Ruh'ul Beyan Tefsiri, Damla Yayınevi, Cilt; 1, 8. Baskı, İstanbul 2012, S. 206


3-) Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyetu'l-Evliya ve Tabakât'ul-Asfiyâ, Cilt: 2, 1. Baskı, İstanbul - Ocak 2015, S. 587-588

HASAİS KELİMESİ

Hasâis kelimesi, “bir şeye veya bir kimseye sadece onda bulunan bir özellikle üstünlük nisbet etmek” anlamındaki hass (husûs) masdarından isim olan hâssıyyetin çoğulu olup “meziyetler ve üstün özellikler” demektir
(Lisânü’l-ʿArab, “ḫṣṣ” md.; Kāmus Tercümesi, II, 1166). 
Bu kelimeye ilk döneme ait sözlüklerde rastlanmaz. Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed el-Kummî’nin (ö. 350/961) Ḫaṣâʾiṣü’n-nebî adlı eseri terimin ilk defa IV. (X.) yüzyılda kullanıldığını göstermektedir.

Hasâisü’n-nebînin Kur’an ve Sünnet’te birçok delili vardır. Özellikle Ahzâb sûresinin yarısı (33/28-59) Resûl-i Ekrem’e ait hükümlerden bahseder. 
Yine Resûlullah’a gece namazı kılmasını emreden âyette “sana mahsus bir nâfile olmak üzere” 
(el-İsrâ 17/79) ifadesi de bunu belirtir. 
Hadislerde bizzat Hz. Peygamber’in bazı uygulamaları kendisine münhasır kıldığı görülür. 
Meselâ Resûlullah, Mekke’nin Harem bölgesinde yasaklanan fiilleri sayarken kendisinin bu yerde savaştığını söyleyerek aynı şeyi isteyebileceklere karşı Allah’ın bu izni fetih günü kısa bir süre için yalnız kendisine verdiğini belirtmiş ve ardından Harem’in eski statüsüne döndüğünü bildirmiştir 
(Buhârî, “ʿİlim”, 37). 
İbn Hacer, söz konusu hadisten çıkarılan hükümleri açıklarken bu fiilin Hz. Peygamber’in hasâisinden olduğunu, ayrıca ona has bazı imtiyazların bulunduğunu ispat ettiğini kaydetmektedir (Fetḥu’l-bârî, I, 199).

Hasâis müellifleri Resûl-i Ekrem’e münhasır kılınan ilâhî hüküm ve lutufları genellikle farzlar, haramlar, mubahlar ve sadece ona lutfedilen üstünlükler olmak üzere dört grup halinde incelemişlerdir. 
Yalnız Hz. Peygamber’e münhasır kılınan farzlar şunlardır: 
Kuşluk, vitir ve teheccüd namazlarını kılmak, kurban kesmek, misvak kullanmak, hilim sahibi insanlarla istişare etmek, sayıca çok olsa bile düşmana karşı koymak, borçlu olarak vefat eden müslümanların borçlarını ödemek, başladığı bir nâfile ibadeti yarım bırakmamak, kötülüğü en uygun şekilde bertaraf etmek. Bunlar müslümanlara da tavsiye edilmekle beraber Resûl-i Ekrem’e farz kılınmıştır.

Sadece Hz. Peygamber’e haram kılınan hususlar şöylece özetlenebilir: 
Zekât almak, gerektiği halde savaşa girmekten çekinmek, dünya malına göz dikmek (el-Hicr 15/88), sanığın suçluluğunu ispat ve ilân etmeden gizlice cezalandırılmasını emretmek, yaptığı iyiliği çok görerek başa kakmak (el-Müddessir 74/6). Dünya malına göz dikmek ve yapılan iyiliği başa kakmak müslümanlar için de hoş görülmemekle birlikte bunlar Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Peygamber için haram derecesinde yasaklanmıştır.

Resûl-i Ekrem’e has bazı mubahlar şunlardır
İftar etmeden peş peşe birkaç gün oruç tutmak (savm-ı visâl), ganimet malları taksim edilmeden önce onların içinden dilediğini almak, ganimet mallarının ve gayri müslimlerden alınan vergilerin beşte birini istediği gibi kullanmak (krş. el-Enfâl 8/41; el-Haşr 59/7), Mekke’ye ihramsız girebilmek, vefatından sonra malının vârislerine miras olarak kalmaması, yaygın olan kanaate göre kendini ve çocuklarını ilgilendiren konularda hüküm verebilmesi (zira peygamberler mâsum olduğundan onların taraf tutması düşünülemez), uyumakla abdestinin bozulmaması. 

Bunların yanında Hz. Peygamber’in gerektiğinde mescide cünüpken girmesi, sebepsiz yere birine lânet etmesi ve bir kişiye eman verdikten sonra bundan dönme yetkisinin bulunması onun için mubah olan hususlar arasında sayılmışsa da bu konulardaki rivayetlerin zayıf olduğu ve bu görüşlerin bazı hadislerin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır 
(İbnü’l-Mülakkın, s. 181-187). 

Resûl-i Ekrem’e has mubahların bir kısmı da onun evlenmesiyle ilgilidir. Dört hanımdan fazlasını bir nikâh altında bulundurmak, kendisini Resûlullah’a adayan bir kadınla mehir vermeksizin evlenebilmek (bk. el-Ahzâb 33/50), ihramda iken nikâh akdedebilmek ona tanınan imtiyazlardandır. Hanımlarından dilediğini yanına almasına izin veren âyeti (el-Ahzâb 33/51) onlar arasında nöbetle dolaşması şeklinde anlayanlara göre Resûl-i Ekrem’in dilediği eşinin yanında daha fazla kalmaya hakkı vardır. Bununla beraber Resûlullah hayatı boyunca hanımları arasında âdil davranmıştır. Bazı fiillerin sadece Resûl-i Ekrem’e mubah kılınmasının sebebi, Allah’ın ona tanıdığı yetkilerin genişliğini göstermek ve bu mubahların diğer insanların aksine Resûlullah’ı itaatten alıkoymadığına dikkat çekmektir.

Hz. Peygamber’e lutfedilen üstünlüklere dair kaleme alınan ve bir “fezâilü’n-nebî” edebiyatı oluşturacak kadar çok olan eserlerin bir kısmı Resûlullah’ın diğer peygamberlerden üstünlüğünü konu edinmiş, bir kısmı da onun insanlardan, cinlerden, meleklerden ve bütün yaratıklardan üstün olduğu hususunu ele almıştır. Fezâil müellifleri, Resûl-i Ekrem’in bu üstünlüklerini kanıtlayabilmek için öncelikle âyetlerden deliller getirmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de, peygamberlerden bir kısmının bir kısmına üstün kılındığı ve bazılarının derecelerinin yükseltildiğinin bildirilmesinden (el-Bakara 2/253; el-İsrâ 17/55) Allah nezdindeki konumlarının farklı olduğu sonucu çıkarılmış, Resûlullah’ın âlemlere rahmet olarak gönderildiğini (el-Enbiyâ 21/107), kavminin içinde bulunduğu sürece Allah’ın onlara azap indirmeyeceğini (el-Enfâl 8/33) beyan eden âyetlerden de onun bütün peygamberlerden üstün olduğu neticesine varılmıştır.

Kur’an’da Hz. Peygamber’in faziletine delâlet eden birçok âyet vardır. Allah’ın diğer peygamberlerden, Hz. Muhammed’e inanıp ona yardım edeceklerine dair söz alması (Âl-i İmrân 3/81), Resûl-i Ekrem’le konuşanların seslerini yükseltmelerinin yasaklanması (el-Hucurât 49/2), öteki peygamberlere hem Allah Teâlâ hem de ümmetleri kendi isimleriyle hitap ettikleri halde (el-Bakara 2/35; el-Mâide 5/110; el-A‘râf 7/134, 144; Hûd 11/32, 48, 62; Meryem 19/12; es-Sâffât 37/104; Sâd 38/26), Allah’ın Hz. Muhammed’e ismiyle değil “ey nebî” (el-Enfâl 8/64; el-Ahzâb 33/1), “ey resul” (el-Mâide 5/67; et-Talâk 65/1) gibi sıfatlarla hitap etmesi, sahâbîlerin birbirlerine seslendikleri gibi Resûlullah’a seslenmelerinin menedilmesi (en-Nûr 24/63), Kur’an’da sadece Hz. Muhammed’in hayatına yemin edilmesi (el-Hicr 15/72) onun faziletleri olarak kabul edilmiştir. Diğer peygamberlerin yalnız kendi ümmetlerine gönderilmesine karşılık Resûl-i Ekrem’in bütün insanlığa hitap etmesi de (el-A‘râf 7/158; el-Enbiyâ 21/107; Sebe’ 34/28) onun daha faziletli olduğuna bir delildir. Ehl-i sünnet âlimlerinin tamamına yakın kısmı Hz. Peygamber’in bütün meleklerden üstün olduğu görüşündedir. Ancak Mu‘tezile âlimleriyle birlikte diğer bazı âlimler Cebrâil’in daha üstün olduğu fikrine meyletmişlerdir (geniş bilgi için bk. Nebhânî, el-Feżâʾilü’l-Muḥammediyye, s. 68-70).

Resûlullah’ın faziletlere dair eserlerde ondan bahseden âyetlerin hemen hemen tamamı üzerinde durulmuş olmakla birlikte konuyla ilgili görülen 100’ü aşkın âyetin hepsinin Hz. Peygamber’in üstünlüğünü ele aldığını söylemek güçtür. Ancak bu âyetlerde ona eza vermenin yasaklanması, kendisine salât ve selâm getirmenin ve itaatin emredilmesi, insanlığa gözetleyici, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderildiğinin bildirilmesi, Resûlullah’ın ümmetine, ümmetinin ona nasıl davranacağının açıklanması onun üstünlüğünün işaretleri olarak değerlendirilebilir (bu âyetler için bk. a.g.e., s. 45-73).

Önceki mukaddes kitaplarla bunların etrafında oluşan Ehl-i kitap kültüründe Hz. Peygamber’in sıfatlarından bahseden bölümler de onun üstünlüğüne delil teşkil etmiştir. Bu sıfatların nelerden ibaret olduğunu, genellikle Ehl-i kitap’tan müslüman olan sahâbîlerin rivayetlerinde görmek mümkündür. Bunlar Resûl-i Ekrem’i kaba ve haşin davranmayan, çarşı pazarda bağıra çağıra dolaşmayan, kötülüğe kötülükle karşılık vermeyen, affedici ve mütevekkil bir kul olarak tanıtır (Ahmed Hicâzî es-Sekkā, tür.yer.).

Resûl-i Ekrem’in üstünlüğüne temas eden hadisleri, dünyaya ve âhirete ait üstünlükleri ele alanlar olmak üzere iki grupta toplamak mümkündür. Dünyevî üstünlükleriyle ilgili rivayetler fazla değildir. Bunların en meşhuru, önceki peygamberlere verilmeyen beş özelliğin Resûlullah’a verildiğine dair rivayettir (Buhârî, “Teyemmüm”, 3, “Ṣalât”, 56, “Ḫumus”, 8; Müslim, “Mesâcid”, 3; Nesâî, “Ġusül”, 26). Buna göre Hz. Peygamber’e bir aylık mesafeden düşmanlarının kalbine korku salma özelliği verilmiş, yeryüzü namazgâh, temiz ve temizlik sebebi kılınmış, ganimetler ona helâl sayılmış, diğer nebîler sadece kendi kavimlerine gönderildiği halde o bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiş ve kendisine şefaat etme hakkı tanınmıştır. Başka bir rivayette, bu özelliklerin yanında kendisine az sözle çok mâna ifade etme (cevâmiu’l-kelim) kabiliyeti verildiği ve rüyasında yeryüzü hazinelerine ait anahtarların getirilip önüne konulduğu bildirilir. Resûl-i Ekrem’in dünyaya ait üstünlüklerinden biri de en temiz ve en şerefli bir soydan gelmesidir. Bunu çeşitli ifadelerinde belirten Hz. Peygamber (Müsned, II, 373; Buhârî, “Menâḳıb”, 23; Müslim, “Feżâʾil”, 1; Tirmizî, “Menâḳıb”, 1) soyunun hep meşrû evliliklerle süregeldiğini söylemiştir (Süyûtî, I, 37). Onun bu üstünlüğü, kendisinden sonra neslini sürdüren Ehl-i beyt ile devam etmiştir. Allah Teâlâ’nın Ehl-i beyt’ten pisliği giderip onları tertemiz kılmayı arzu ettiği (el-Ahzâb 33/33), Resûlullah’a malın kiri sayılan zekâtı ve sadakayı yasakladığı, buna karşılık ganimetlerin beşte birini kendisine ve resulüne ayırdığı (el-Enfâl 8/41; el-Haşr 59/7; Semhûdî, I/2, s. 29) dikkate alınınca Hz. Peygamber’in asalet ve temizliğin zirvesinde olduğu anlaşılır. Son peygamber Hz. Muhammed’in kıyamete kadar devam etmek üzere getirdiği İslâmiyet’in en mükemmel din olması gerekir. Ayrıca Resûl-i Ekrem, dinlerin topluma kazandırmaya çalıştığı iyi ve güzel ahlâkı tamamlamak, sözleri ve fiilleriyle onu temsil etmek amacıyla gönderildiğini açıklamıştır (Müsned, II, 381; el-Muvaṭṭaʾ, “Ḥüsnü’l-ḫuluḳ”, 8). Şüphe yok ki bu üstün görevi yerine getirebilmek için güzel ahlâkın doruk noktasında bulunmak gerekir. Bu sebeple Resûlullah en üstün ahlâk ve faziletlerle donatılmıştır (el-Kalem 68/4). Bunların yanında Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Peygamber’in müminlere kendi canlarından, dolayısıyla öz babalarından daha yakın ve daha müşfik olduğu ifade edilmiş ve eşleri de bütün müslümanların anneleri olarak nitelendirilmiştir (el-Ahzâb 33/6, 53).

Resûl-i Ekrem’e âhiret hayatında verilen üstünlükler ise pek çoktur. Allah’ın Hz. İbrâhim’i dost edinmesini (en-Nisâ 4/125), Mûsâ’ya hitap ederek konuşmasını (en-Nisâ 4/164), Îsâ’nın Allah’ın kelimesi ve ruhu olmasını (en-Nisâ 4/171), Hz. Âdem’in Allah nezdinde seçilmiş bir kul vasfı taşımasını hayret verici bulan bazı sahâbîlere Resûlullah bunların hepsinin doğru olduğunu söylemiştir. Ancak kendisinin de Allah’ın habibi olduğunu, kıyamet gününde Âdem’in ve diğer peygamberlerin kendisinin dûnunda bir mevkide bulunacağını, hamd sancağını kendisinin taşıyacağını, ilk defa kendisinin şefaat edeceğini, cennetin kapı halkalarını ilk önce kendisinin hareket ettireceğini, Allah’ın ilk defa kendisini içeri alacağını, beraberinde de müminlerin fakirlerinin bulunacağını ve Allah katında öncekilerin ve sonrakilerin en değerlisinin kendisi olduğunu belirtmiş, bu özelliklerin her birinin sonunda, “Bunu övünmek için söylemiyorum” cümlesini tekrarlamıştır (Dârimî, “Muḳaddime”, 8; Tirmizî, “Menâḳıb”, 1). Ayrıca Resûl-i Ekrem, kabirden ilk defa kendisinin çıkacağını, kimsenin konuşmaya cesaret edemeyeceği o dehşetli günde bütün insanlar adına konuşup huzûr-ı ilâhîde onların dertlerini anlatacağını, arasat meydanındaki vakfenin uzayıp insanların alabildiğine bunalacağı kıyamet gününde hesabın başlaması için kendisinin şefaat edeceğini, ümitsizliğe düştükleri zaman şefaatinin kabul edildiğini onlara müjdeleyeceğini bildirmiştir. Hz. Peygamber ve ümmeti dünyada son peygamber ve son ümmet olmakla beraber âhirette en önde bulunacaklardır (Buhârî, “Cumʿa”, 1, 12; Müslim, “Cumʿa”, 19, 21). Resûl-i Ekrem’in âhiretle ilgili faziletleri arasında şefaat hakkı önemli bir yer tutar. Her peygamberin kabul edilmiş bir duası olduğunu söyleyen Resûlullah, kendi duasını kıyamet gününde ümmetine şefaat etmek için sakladığını haber vermiştir (Müslim, “Îmân”, 335).

Literatür. Araştırmalar, hasâis konusuna ilk temas eden âlimin İmam Şâfiî (ö. 204/820) olduğunu göstermektedir. Ona göre Allah vahyini sadece Resûlullah’a göndermek, insanlara ona itaat etmeyi farz kılmak suretiyle kendisiyle diğer insanların konumunu ayırmış, Resûl-i Ekrem’in kendisine olan yakınlığını arttırmak ve şanını yüceltmek için ümmetine yüklemediği bazı hükümleri ona farz kılmış, ümmeti için yasakladığı bazı hususları da kendisine mubah kılmıştır (Müzenî, VIII, 263). Şâfiî fıkhına dair eser yazan müellifler, İmam Şâfiî’yi örnek alarak kitaplarının nikâh bahsinde Hz. Peygamber’in hasâisine uzunca yer vermişlerdir. İlk dönem hadis eserlerinde hasâis isminden ziyade fezâil kelimesine tesadüf edilir. Meselâ Dârimî es-Sünen’inde, “Hz. Peygamber’e verilen bazı üstünlükler” adı altında bir bab düzenlemiş ve burada on hadis rivayet etmiştir (“Muḳaddime”, 8). İbn Hibbân, el-Müsnedü’ṣ-ṣaḥîḥ’inin uzun mukaddimesinde Resûlullah’ın fiillerini gruplandırırken yirmi üçüncü bölüm olarak “sadece Peygamber’e tahsis edilen fiiller” başlığını açmıştır (İbn Belbân, I, 132). “Delâilü’n-nübüvve” türü eserlerde de bu konuyla ilgili rivayetler yer almaktadır. Nitekim Ebû Nuaym el-İsfahânî’nin Delâʾilü’n-nübüvve’sinde Resûl-i Ekrem’e verilen üstünlüklerle diğer peygamberlere verilen üstünlüklerin mukayese edildiği bir bölüm bulunmaktadır (II, 750-801). Beyhakī ise hasâise dair rivayetleri kısaca kaydettikten sonra konunun nikâh bahsine ait hükümlerini es-Sünenü’l-kübrâ’sında zikrettiğini ifade eder (Delâʾilü’n-nübüvve, V, 470-491). Onun naklettiği bazı rivayetler hakkında yaptığı isabetli değerlendirmeler esere ayrı bir değer kazandırmaktadır. Kādî İyâz da hasâisle ilgili pek çok konuyu fasıllar halinde işlemiş, eserinin başında Hz. Peygamber’in üstünlüğüne temas eden âyetlerin tamamını zikretmiş (eş-Şifâʾ, I, 15-66), onun âhirete ait üstünlüklerini anlatan hadisleri ayrı bir fasılda ele almış (a.g.e., I, 273-279), Resûl-i Ekrem’in hasâisinin ele alındığı bölümde ise onun melekler ve cinlerle haber göndermesi, Allah’ın melekler vasıtasıyla ona yardım etmesi ve cinlerin ona itaati konularını incelemiştir (a.g.e., I, 511-515). Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Hz. Peygamber’in sîretini konu alan el-Vefâ bi-aḥvâli’l-Muṣṭafâ adlı eserinde, Resûlullah’ın diğer peygamberlere üstünlüğüne dair bir bölümle (I, 353-371) onun hasâisini konu alan ikinci bir bölüme yer vermiştir (I, 372-373).

Tesbit edilebildiği kadarıyla hasâis kelimesini eserlerinin adında ilk defa kullanan müelliflerin başında, Ḫaṣâʾiṣü’n-nebî ve âli beytihî adlı eserin müellifi Şiî âlimi Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed el-Kummî (ö. 350/961) gelmektedir. Daha sonra Ebü’r-Rebî‘ Süleyman b. Sebu‘ es-Sebtî’nin (ö. 520/1126) Şifâʾü’ṣ-ṣudûr fî aʿlâmi nübüvveti’r-Resûl ve ḫaṣâʾiṣihî adlı eseri zikredilebilir. Müellif bu eserini, el-Muḫtaṣar min ḫaṣâʾiṣi’n-nebî ve mâ ḫaṣṣallāhu bihî dûne sâʾiri’l-beşer adıyla ihtisar etmiştir (Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye, nr. 168). Bu konuda İbnü’l-Cevzî’nin ed-Dürrü’s-semîn fî ḫaṣâʾiṣi’n-nebiyyi’l-emîn adlı bir kitabının olduğu bilinmektedir. İbn Dihye el-Kelbî’nin Nihâyetü’s-sûl fî ḫaṣâʾiṣi’r-Resûl’ü de (Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye, nr. 19507B., 21494B.; Berlin Ktp., nr. 2567; Brockelmann, GAL, I, 380; Suppl., I, 545) önemli sayılabilecek ilk eserlerdendir. Kitapta herhangi bir tertip gözetilmeksizin “min hasâisihî” başlığı altında sadece Hz. Peygamber’e verilen üstünlükler sıralanmış, konunun delillerine pek temas edilmemiştir. İbnü’l-Mülakkın’ın Ġāyetü’s-sûl fî ḫaṣâʾiṣi’r-Resûl adlı eseri (bk. bibl.), sistematiği açısından kendisinden sonra yazılan kitaplara örnek teşkil etmiştir. Müellif eserini dört ana bölüme ayırmış ve her bölümü kendi arasında nikâh bahsine ait olan ve olmayan meseleler şeklinde iki kısımda ele almıştır. Resûl-i Ekrem’e mahsus olduğu belirtilen doksan sekiz meselenin zikredildiği kitapta genellikle konunun delilleri verilmiş ve Hz. Peygamber’in hanımlarını anlatan kısımlar daha geniş bir şekilde incelenmiştir. Bu hususta Moğultay b. Kılıç’ın da Ḫaṣâʾiṣü’n-nebî isimli bir kitabı vardır (Süleymaniye Ktp., İbrâhim Efendi, nr. 428/4). Eser, Resûlullah’ın hayatının tarihî seyri içinde hasâise ait bazı konuların kısaca verildiği bir risâle niteliğindedir. Yûsuf b. Ahmed ed-Dımaşkī’nin Risâle fî feżâʾili’n-nebî ve ḫaṣâʾiṣihî adlı eseri ise iki bölüm ve bir hâtimeden oluşur. Birinci bölümde Resûlullah’ın fezâili, ikinci bölümde hasâisi, hâtimede de Kur’an’ın faziletleri ele alınmıştır (Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 2085). Ayrıca Ziyâeddin el-Makdisî’nin Ẕikru mâ uʿṭıye nebiyyünâ Muḥammed dûne’l-enbiyâʾ adlı eserinden başka (Zâhiriyye Ktp., Mecmua, nr. 110, müellif hattı) İbnü’l-Haydırî’nin oldukça hacimli el-Lafẓü’l-mükerrem bi-ḫaṣâʾiṣi’n-nebî’si de (Süleymaniye Ktp., Karaçelebizâde Hüsâmeddin, nr. 70; Lâleli, nr. 633; TSMK, Medine, nr. 440) burada zikredilmelidir. Eserin tasnifinde iki mukaddimeden sonra İbnü’l-Mülakkın’ın kitabı esas alınmıştır. Müellif zikrettiği hadislerin kaynaklarını vermeye çalışmış, bunların sağlamlık derecesini incelemiş ve râviler hakkında yapılan değerlendirmeleri aktarmış, zayıflığına hükmettiği hadislerin zayıflık sebeplerini açıklamıştır. Ancak müellifin, hadisleri değerlendirme konusunda gösterdiği titizlik eserin dördüncü bölümü olan fezâil kısmında görülmemektedir. Süyûtî’nin el-Ḫaṣâʾiṣü’l-kübrâ’sı, Hz. Peygamber’in mûcizelerini anlatmayı hedefleyen delâilü’n-nübüvve türü eserlere benzemektedir (bk. el-HASÂİSÜ’l-KÜBRÂ). Şemseddin İbn Tolun’un Mürşidü’l-muḥtâr ilâ ḫaṣâʾiṣi’l-muḫtâr’ı bu konuda yazılmış en hacimli kitaplardan biridir (nşr. Bahâ Muhammed eş-Şâhid, baskı yeri yok, ts.). Müellif, bir mukaddime ve sekiz bölüm halinde düzenlediği, muhtevasının zenginliğiyle dikkati çeken kitabında konuları işlerken ihtilâflı meselelere geniş yer vermiş ve her bölümün sonuna Süyûtî’nin eserinden bazı bilgiler eklemiştir. Bu türün günümüze geldiği bilinen diğer eserlerinden bazıları da şunlardır: Ömer b. Ali el-Ensârî el-Vâdîâşî, Ḫaṣâʾiṣü’n-nebî (Dârü’l-kütüb, Tarih, nr. 460); Tâceddin es-Sübkî, Urcûze fî ḫaṣâʾiṣi’n-nebî; Sürremerrî, Ḫaṣâʾiṣu seyyidi’l-ʿâlemîn (Zâhiriyye Ktp., nr. 9452); İbnü’l-Hâim, Taʿlîḳ ʿale’l-Ḫaṣâʾiṣi’n-nebeviyye; İbn Hacer el-Askalânî, el-Envâr bi-ḫaṣâʾiṣi’l-muḫtâr; İbn Abdüsselâm el-Menûfî, el-Lafẓü’l-mükerrem bi-ḫaṣâʾiṣi’n-nebî; İbn Allân, İtḥâfü ehli’l-İslâm ve’l-îmân bi-beyâni enne’l-Muṣṭafâ lâ yaḫlû ʿanhu zamân (Zâhiriyye Ktp., nr. 9276); Ebü’l-Vefâ el-Keşmîrî, Envârü’n-nübüvve fi’l-ḫaṣâʾiṣ; Ahmed b. Muhammed el-Eş‘arî Ḫulâṣatü’ṣ-ṣafâ min ḫaṣâʾiṣi’l-Muṣṭafâ; Muhammed b. Akīle, ʿUnvânü’s-saʿâde fîmâ ḫuṣṣa nebiyyünâ ḳable’l-vilâde; Veliyyullah b. Habîb el-Leknevî, Keşfü’l-esrâr fî ḫaṣâʾiṣi seyyidi’l-ebrâr; Molla Halîl Siirdî, Maḥṣûlü’l-mevâhibi’l-eḥadiyye fi’l-ḫaṣâʾiṣ ve’ş-şemâʾili’l-Muḥammediyye; Şa‘bân Muhammed İsmâil, Min ḫaṣâʾiṣi’n-nebî ve şemâʾilih (Riyad 1980) (Selâhaddin el-Müneccid, s. 187-190). Ebû Abdullah Cemâleddin Sâlim b. Nasrullah el-Hamevî’nin Ḫaṣâʾiṣü’l-enbiyâʾsı, Zeynüddin b. Muhammed el-Hâdî el-Berzencî ve Kemâleddin Muhammed b. Muhammed eş-Şâmî’nin el-Ḫaṣâʾiṣü’n-nebeviyye adlı eserleri de burada zikredilmelidir.

Hasâisü’n-nebî’ye dair eser yazan bazı müellifler isim olarak “fezâil” kelimesini tercih etmişlerdir. Fâtımî dâîlerinden Kādî Nu‘mân b. Muhammed’in (ö. 363/974) Feżâʾilü’n-nebiyyi’l-muḫtâr ve âlihi’l-muṣṭafeyne’l-aḫyâr’ı ile bu eserin şerhi olan Şerḥu’l-aḫbâr fî Feżâʾili’n-nebiyyi’l-muḫtâr ve âli’l-muṣṭafeyne’l-aḫyâr mine’l-eʾimmeti’l-aṭhâr’ı türün ilk örnekleri olmalıdır. Ferrâ el-Begavî’nin el-Envâr fî feżâʾili(şemâʾili)’n-nebiyyi’l-muḫtâr’ı (nşr. İbrâhim el-Ya‘kūbî, Beyrut 1409/1989), Cemmâilî’nin Feżâʾilü ḫayri’l-beriyye’si (el-Âs̱ârü’l-merḍıyye fî feżâʾili ḫayri’l-beriyye), Ebû Şâme el-Makdisî’nin el-Muḳtefâ fî ẕikri feżâʾili’l-Muṣṭafâ’sı, İbnü’l-Müneyyir’in el-İḳtifâ fî feżâʾili’l-Muṣṭafâ’sı, İbnü’l-Bârizî’nin Tevs̱îḳu ʿura’l-îmân fî feżâʾili ḥabîbi’r-raḥmân’ı, Hasan b. Muhammed el-Hasenî’nin Nefâʾisü’d-dürer fî feżâʾili ḫayri’l-beşer’i, İbn Habîb el-Halebî’nin el-Muḳtefâ fî ẕikri feżâʾili’l-Muṣṭafâ’sı (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 2101; Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye, Tarih, nr. 309), İbnü’l-Hür diye de anılan Ebü’l-Abbas Ahmed b. Muhammed el-Basrî’nin el-Lübâb fî feżâʾili’n-nebî ve’l-aṣḥâb’ı (Kütahya Tavşanlı Zeytinoğlu Halk Ktp., nr. 94) bu konuyla ilgili bilinen eserlerdendir. Yakın dönemde yapılmış çalışmalar arasında, Abdullah b. Muhammed b. Sıddîk el-Gumârî’nin el-Eḥâdîs̱ü’l-münteḳā fî feżâʾili ṣallallāhü ʿaleyhi ve sellem (Kahire 1974), Muhammed Abdülvâhid’in Tuḥfetü’l-etḳıyâ fî feżâʾili seyyidi’l-enbiyâʾ (Delhi 1319/1900), İbnü’l-Müneyyir diye anılan Muhammed Ârif b. Ahmed Saîd el-Hüseynî’nin Ḥamîdetü’z-zamân bi-efḍaliyyeti’r-Resûli’l-aʿẓam ʿalâ sâʾiri’l-enbiyâʾ bi-naṣṣi’l-Ḳurʾân (Zâhiriyye Ktp., nr. 8614), Abdullah b. Muhammed es-Sıddîk el-Hasenî’nin Feżâʾilü’n-nebî fi’l-Ḳurʾân ve Muhammed Mahfûz Şehâme Cenk’in Ḳurretü’l-ʿayn fî is̱bâti feżâʾili seyyidi’s̱-s̱eḳaleyn adlı eserleri sayılabilir (Selâhaddin el-Müneccid, s. 198-200). İzzeddin İbn Abdüsselâm’ın (ö. 660/1262), Resûlullah’ın üstünlüğüne dair kırk hadisi ihtiva eden Bidâyetü’s-sûl fî tafḍîli’r-Resûl (nşr. Nâsırüddin el-Elbânî, Beyrut 1986) ve Münyetü’s-sûl fî tafḍîli’r-Resûl (nşr. Selâhaddin el-Müneccid, Beyrut 1981) adlı eserleriyle Kemalpaşazâde’nin Efḍaliyyetü (tafḍîlü) nebiyyinâ ʿalâ sâʾiri’l-enbiyâʾ adlı risâlesi (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 3698; Esad Efendi, nr. 3551; Düğümlü Baba, nr. 351), Hz. Peygamber’in üstünlüğünü Kur’an âyetleri, hadisler ve âlimlerin görüşlerine yer vererek anlatan özlü eserlerdendir. Yûsuf b. İsmâil en-Nebhânî’nin el-Feżâʾilü’l-Muḥammediyye adlı eseri (nşr. Mahmûd Fâhûrî, Halep 1414/1994) konuyu bütün yönleriyle ihtiva eden bir çalışmadır. Müellif, Resûlullah’ın hayatını kısaca anlattıktan sonra tesbit edebildiği 782 eserin ismini alfabetik olarak kaydetmiş, daha sonra Hz. Peygamber’in üstünlüğüne dair Beyzâvî tefsirinden kısa açıklamalarıyla birlikte Kur’an âyetlerini, onun hakkında diğer semavî kitaplarda bulunan bilgileri, yine bu konuda rivayet edilen hadisleri bölümler halinde ele almıştır. Ayrıca Resûlullah’ın üstünlüğünü bildiren kırk rivayeti el-Eḥâdîs̱ü’l-erbaʿîn fî feżâʾili seyyidi’l-mürselîn adlı müstakil bir eserde toplamıştır (Beyrut 1894). Aynı müellifin Cevâhirü’l-biḥâr fî feżâʾili’l-muḫtâr’ı ise (I-IV, Kahire 1379/1960) hadis, tefsir, kelâm, tasavvuf, siyer ve menâkıba dair eserlerde Hz. Peygamber’in hasâis ve fezâiline dair bilgilerin yer aldığı bölümlerden alıntılar yapılarak meydana getirilmiş bir çalışmadır. Âbirî de bu konuda Türkçe olarak Efdaliyyetü nebiyyinâ Muhammed alâ sâiri’l-enbiyâ’ adıyla bir eser kaleme almıştır (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 4489). Fezâilü’n-nebî türündeki eserlerde diğer peygamberlerin mûcizeleriyle Resûl-i Ekrem’in mûcizelerinin mukayese edildiği görülmektedir. Özellikle müslümanlarla hıristiyanların birlikte yaşadığı bölgelerde bu tür çalışmalar yoğunluk kazanmıştır. İbnü’n-Nasr es-Selâvî’nin, Hz. Îsâ’nın Hz. Muhammed’den üstün olduğunu ispat için yazılan bir esere reddiye olarak kaleme aldığı Daʿve’l-Yesûʿiyyîn ve fażlü Muḥammed ʿalâ sâʾiri’l-enbiyâʾ adlı kitabı (Kahire 1318) bu çalışmalara bir örnek teşkil eder.

BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “ḫṣṣ” md.; Kāmus Tercümesi, II, 1166, 1167; Müsned, II, 373, 381, 417; III, 144; IV, 66; V, 59, 379; el-Muvaṭṭaʾ, “Ḥüsnü’l-ḫuluḳ”, 8; Dârimî, “Muḳaddime”, 8; Buhârî, “ʿİlim”, 37, “Riḳāḳ”, 38, “Cumʿa”, 1, 12, “Menâḳıb”, 23, 24, “Teyemmüm”, 3, “Ṣalât”, 56, “Ḫumus”, 8; Müslim, “Cumʿa”, 19, 21, “Mesâcid”, 3, “Feżâʾil”, 1, “Îmân”, 335; Tirmizî, “Menâḳıb”, 1; a.mlf., Evṣâfü’n-nebî (nşr. Semîh Abbas), Beyrut 1405/1985, s. 370-388; Nesâî, “Ġusül”, 26; Ebû Nuaym el-İsfahânî, Delâʾilü’n-nübüvve (nşr. Abdülber Abbas - M. Revvâs Kal‘acî), Halep 1390/1970, I, 191; II, 750-801; Beyhakī, Delâʾilü’n-nübüvve (nşr. Abdülmu‘tî Kal‘acî), Beyrut 1405/1985, V, 470-491; Müzenî, el-Muḫtaṣar, Beyrut 1410/1990, VIII, 263; Kādî İyâz, eş-Şifâʾ, I, 15-66, 273-279, 511-515; İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ bi-aḥvâli’l-Muṣṭafâ (nşr. Mustafa Abdülvâhid), Kahire 1386/1966, I, 353-371, 372, 373; İbn Abdüsselâm, Bidâyetü’s-sûl fî tafḍîli’r-Resûl (nşr. M. Nâsırüddin el-Elbânî), Beyrut 1986; İbn Belbân, el-İḥsân fî taḳrîbi Saḥîḥi İbn Ḥibbân (nşr. Şuayb el-Arnaûd), Beyrut 1404/1984, I, 132; İbnü’l-Mülakkın, Ġāyetü’s-sûl fî ḫaṣâʾiṣi’r-Resûl (nşr. Abdullah Bahrüddin), Beyrut 1414/1994, s. 181-187; İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Hatîb), I, 199; Semhûdî, Cevâhirü’l-ʿiḳdeyn (nşr. Mûsâ Binây el-Alîlî), Beyrut, ts., I/2, s. 7, 29; Süyûtî, el-Ḫaṣâʾiṣü’l-kübrâ (nşr. M. Halîl Herrâs), Kahire 1387/1967, I, 37; III, 110 vd., 125 vd.; İbn Tolun, Mürşidü’l-muḥtâr ilâ ḥaṣâʾiṣi’l-muḫtâr (nşr. Bahâ M. eş-Şâhid), [baskı yeri ve tarihi yok], nâşirin mukaddimesi, s. 5-52; Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 705-706; , IX, 205; Îżâḥu’l-meknûn, I, 430; II, 198; Hediyyetü’l-ʿârifîn, II, 306, 555, 557; Brockelmann, GAL, I, 380; Suppl., I, 545; Kehhâle, Muʿcemü’l-müʾellifîn, I, 95, 288, 756; Kettânî, er-Risâletü’l-müsteṭrafe, s. 407-412; Nebhânî, Cevâhirü’l-biḥâr fî feżâʾili’l-muḫtâr, I-IV, Kahire 1960; a.mlf., Hüccetullāh ʿale’l-ʿâlemîn (nşr. Hasan Casnâ-M. Emîn Demec), Diyarbakır, ts. (el-Mektebetü’l-İslâmî), s. 28-35; a.mlf., el-Feżâʾilü’l-Muḥammediyye (nşr. Mahmûd Fâhûrî), Halep 1414/1994; Ziriklî, el-Aʿlâm, I, 86; M. Nâsırüddin el-Elbânî, Fihrisü maḫṭûṭâti Dâri’l-Kütübi’ẓ-Ẓâhiriyye, Dımaşk 1390/1970, s. 331; Ahmed Hicâzî es-Sekkā, el-Bişâre bi-nebiyyi’l-İslâm fi’t-Tevrât ve’l-İncîl, Kahire 1977, tür.yer.; M. Mâhir Hamâde, Merâciʿ muḫtâre ʿan ḥayâti Resûlillâh, Riyad 1402/1982, s. 279; Abdullah b. Telîdî, Tehẕîbü’l-Ḫaṣâʾiṣi’n-nebeviyyeti’l-kübrâ li’s-Süyûṭî, Beyrut 1410, s. 12; Selâhaddin el-Müneccid, Muʿcem mâ üllife ʿan Resûlillâh, Kahire, ts. (Dârü’l-Kādî İyâz), s. 187-190, 198-200, 211.



Hasâisü’n-Nebî Ne Demektir?

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) âlemlere rahmet olarak gönderilmiş, peygamberlerin efdali ve sonuncusudur. Kendisinden evvel gelip geçmiş olan peygamberlerden onun için misak alınmış, o peygamberler ümmetlerini Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)le müjdelemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’den evvel indirilmiş olan semavî kitaplarda onun evsaf ve sıfatlarına dair malûmatlar yer almıştır.
Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bu faziletlere sahip olmakla beraber, Allah Te‘âlâ tarafından birtakım hususiyetlere de mazhar kılınmıştır. Husûs (hass), “bir şeye veya bir kimseye sadece onda bulunan bir özellikle üstünlük nisbet etmek” anlamına gelir ve çoğulu, ‘hasâis’tir.
Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kendisine has özelliklerinden bazıları Kur’ân-ı Kerîm’de beyan edilmiş ve bu hükümlerin büyük bir bölümü Ahzâb Sûresi’nde yer almıştır. Konuyla ilgili geniş malûmat ise bizlere hadîs-i şerîfler vasıtasıyla ulaşmıştır.

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e Mahsus Hükümler

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hasâisinden olan hükümlerden bazıları vardır ki, ümmet üzerine de yöneliktir; fakat ümmet için sünnet ya da mubah iken, Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) için farz niteliği taşıyan hükümlerdir. Buna örnek olarak; kuşluk, vitir ve teheccüd namazlarının farziyyeti, kurban kesmeye yönelik mükellefiyeti, kötülükleri bertaraf etmeye yönelik sorumluluğu gibi hususlar zikredilebilir. Aynı anda dört hanımdan daha fazlasını nikâh altında bulundurabilmeye yönelik hüküm ise ümmete yönelik olmayıp Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e mubah kılınan hususlardandır. Harem bölgesinde savaşmasına yönelik hususî müsaade, bu bağlamda zikredilebilir.
Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ayırt edici faziletlerini ifade konusunda, ümmeti için de rahmet olan hususları şöyle beyan etmiştir:
“Benden evvel hiç kimseye verilmedik beş şey bana verilmiştir: Bir aylık yola kadar korku (salmak) ile nusret olundum. Yeryüzü bana namazgâh ve temizlik sebebi kılındı. Onun için ümmetimden her kime namaz vakti erişirse, hemen namazını kılıversin. Ganimetler bana helâl edildi. Hâlbuki benden evvel kimseye helâl edilmemiştir. Bana şefaat verildi. Bir de benden evvel her peygamber, hassaten kendi kavmine gönderilirken, ben umum insanlığa gönderildim.”[1]

Mûcizelerin En Büyüğü: Kur’ân-ı Kerîm

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e pek çok mûcize bahşedilmiş olup bu mûcizelerin en büyüğü, Kur’ân-ı Kerîm’dir.
“Her bir peygambere muhakkak iman edilen mucizelerin benzeri yahut insanların o yüzden iman ettiği mucizelerden verilmiştir. Hiç şüphesiz ki bana ihsan olunan (en büyük) mucize, Allah’ın bana vahyettiği Kur’ân’dır. Bu sebeple ben kıyamet günü bütün peygamberlerin en çok ümmetlisi olacağımı ümid ediyorum!”[2]
Manasının yanında lâfzî yönden de büyük bir mûcize olan Kur’ân-ı Kerîm’in yanı sıra, Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e verilen bir başka mûcize de cevâmi‘u’l-kelimdir. Bu terkib, az sözle çok şey anlatma anlamına gelmektedir. Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bu üstünlüğünü ve kendisine bahşedilmiş diğer bazı hususiyetleri şöyle ifade buyurmuştur:
“Ben camialı sözler ile gönderildim. Ben (düşman gönüllerine) korku salmak suretiyle yardım olundum. Bir de ben uyuduğum sırada kendimi gördüm ki, bana yer hazinelerinin anahtarları getirildi de benim elimin içine konuldu.”[3]
Genel anlamda; dünyevî ve uhrevî üstünlükler olmak üzere iki grupta mütalaa edilen Hasâisü’n-Nebî, müstakil kitaplara konu olmuş hatta yazılan eserlerin çokluğu vesilesiyle müstakil bir edebî alan hâline gelmiştir.

Hasâisü’n-Nebî Alanında Kaleme Alınmış Olan Bazı Eserler

Hasâisü’n-Nebî alanında müstakil eserlere daha çok mütekaddimûn dönemden sonrasında rastlanır. Bununla beraber, İmam eş-Şâfiî (Rahimehullâh) gibi müctehidler de Hazreti Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e mahsus olan özellikleri muhtelif eserlerinin bazı bablarında açıklamışlardır. Bilhassa nikâh bahislerinde, Hazreti Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in aynı anda dört kadından fazlasını nikâh altında bulundurabilmesine yönelik hususî hükme temas edilirken hasâise dair bilgilere yer verilmiştir.
Bazı Sünen sahipleri, müstakil bab açarak veya sünenlerinin fezâil bablarında bu konuya yer ayırmışlardır. Delâilü’n-Nübüvve alanında kaleme alınan eserlerde de yine bu bahis özellikle detaylandırılmıştır. Hasâisü’n-Nebî konusunda Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in özelliklerini cami bir şekilde ele alan Kâdî İyâz (Rahimehullâh)ın Şifâ-i Şerîf nâm eserinin de literatürde mühim bir yeri vardır.
Hasâisü’n-Nebî adıyla yazılan eserler arasında en meşhur ve en kapsamlı kitaplardan biri, İmam es-Süyûtî (Rahimehullâh)ın “el-Hasâisü’l-Kübrâ” adlı eseridir. Geçtiğimiz asrın büyük âlimlerinden Yûsuf en-Nebhânî (Rahimehullâh) da bu alanda birden fazla eser kaleme almıştır. Asrımızda eser telif eden müelliflerimiz de, Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hasâisine dair hususları siyer alanında kaleme aldıkları kitaplarında yahut da bu alana hasrettikleri müstakil risalelerinde işlemeye devam etmektedirler.
Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) hakkında ne kadar çok çalışma yapılırsa yapılsın, onun fazîletlerini anlatma konusunda yeterli olmayacaktır. Zaten bu alanda çalışma yapanlar da bu ameliyeleriyle, müstefid olmayı ümit etmişlerdir. Bu durumu en açık şekilde İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû), Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in fezâilini beyân eylediği 1. Cildin 44. Mektûbunda ifade buyurmuş ve nakletmiş olduğu şu beyitlerle veciz şekilde ilân etmiştir:
“Sözlerimle Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i övmedim,
Bilâkis onunla sözlerimi övdüm.”

Dipnotlar


[1] Buhârî, Teyemmüm:3
[2] Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân:1
[3] Buhârî, İ‘tisâm:1

SEYRÜ SÜLÜK


SEYRÜ SÜLÜK
Seyr ü Sülûk Lügatte “seyr” gezmek, “sülûk” yürümek ve gitmek anlamınadır. Tasavvuf ıstılâhında ise seyr, cehaletten ilme, kötü çirkin huylardan güzel ahlâka, kendi vücûdundan Hakk’ın vücûduna doğru hareket etmek demektir. 
Sülûk de tasavvuf yoluna girmiş kişiyi Hakk’a vuslata hazırlayan ahlâkî eğitimdir. Bir başka ifadeyle seyr ü sülûk, tasavvuf ve tarîkata giren kimsenin manevî makamlarını tamamlayıncaya kadar geçirdiği Tarîkatların Müşterek Unsurları safahâta verilen isimdir. 
""SEYRİN EVVELİ SÜLÜK""
""NİHAYETİ VUSÜLDÜR.""
Seyr ü sülûk tamamen psikolojik bir olaydır. 
Müridin tarîkat prensipleri çerçevesinde yapmış olduğu ibadet, dua, riyâzet, mücâhede, halvet, tefekkür neticesinde ruhun tedricî olarak saflaşması ve ilâhî hakikatleri kavramasına mani olan perdelerin kalkıp aslî berraklığını kazanması demektir. 
Bütünüyle ruhî bir hadise olduğu için, 
seyr ü sülûk anında yaşadığı halleri kelimelerle 
tam olarak anlatmak mümkün değildir. 
Bu yolculukta tedrîcî bir ruhî tekâmül söz konusudur. 
Seyr ü Sülûk’un Mertebeleri 

BİR. Seyr ilâllah (Allah’a seyir)
Nefsin arzularına yüz çevirip, kalben Allah’ın iradesine teslim olmaya yönelmektir. Amelî bakımdan kötü ve çirkin amellerden, iyi amellere yüz çevirmektir. Nihâyet kalpten “vahdet”i örten “kesret” perdelerini kaldırmaktır. Bu seyrin nihayetinde, kalp makamının sonu olan “ufuk-ı mübîn”e ulaşılmış, en yüce ilimler elde edilmiş, kötü ahlâklardan eser kalmayarak iyi ahlâklarla donanmış ve “fenâ fillah” makamına erişilmiş olur. Bu seyir sonunda sâlikte Allah’ın isimleri tecellî eder. 

İKİ. Seyir fillah (Allah’tan seyir)
Hakk’ın sıfatları ile sıfatlanmak, isimlerini tahakkuk ettirmek ve ahlâkı ile ahlâklanmak, böylece ufuk-ı a’lâ’ya ulaşmaktır. Bu mertebeye ulaşan sâlikte beşerî sıfatlardan eser kalmaz. Bu mertebenin sonunda, ledünnî ilim inkişaf eder. Bu mertebeye “bekâ billah” mertebesi denir. 

ÜÇ. Seyr maallah (Allah’la seyir)
Bu mertebede zâhir-bâtın, âbidma’bûd ikiliği ortadan kalkmış, sâlik ehadiyyet” mertebesine ulaşmıştır. Buna “kâbe kavseyni ev ednâ” makamı denir ki, velîlik mertebesinin sonudur. Bu makama ulaşan sâlikin nazarında her türlü zıtlıklar ortadan kalkmış “aynü’l-cem” hali hâsıl olmuştur.

 DÖRT. Seyr anillah (Allah’tan seyir)
Bu mertebede sâlik tekrardan tekrar kesrete doğru seyreder. 
Yani tâlibleri terbiye ve irşad maksadıyla Hak’tan halka döner. 
Bu mertebeye “bekâ ba’de’l-fenâ”, “sahv ba’de’l-mahv” ve “fark ba’de’l-cem” gibi adlar verilir. Bu makama erişen sâlik, vahdeti kesrette, kesreti vahdette görür. 
Bu mertebe mertebelerin en üstün olanıdır.
Bu seyirlerden ilk ikisi ile velîlik makamına ulaşılır. 
Son ikisi ile de davet ve irşada ehliyet kazanılır ki, peygamberlere ve kâmil velîlere mahsustur. 
Şu halde Hakk’a vâsıl olmak için, O’ndan başka her şeyden yüz çevirmek, sonra yalnız O’na yönelmek, yani kalbi ve fikri yalnız O’nunla meşgul etmek lazımdır. 

Ancak böylesine çetin bir yolculuğu sâlimen sona erdirebilmenin de bir takım şartları vardır. Bu şartların birincisi bir mürşid, bir rehber bulmaktır. Aksi halde yolu şaşırabilir. Bu yolculuğun ba- şarı ile sürdürülebilmesi için ikinci şart, aşk-ı ilâhîdir. Çünkü aşk olmadan hiçbir maksada ulaşılamaz. Bir diğer şart da “ihlâs” ve “ihsan”la bütünleşmiş bir imandır. Bu demektir ki, sadece ilimle bu manevî yolculuk mümkün değildir. 

Bu iş “hal” işidir. Yani, bütün bu makamları ilmen bilse, fakat “yakîn” ilminden, hâlden ve zevkten yoksun olsa ona sâlik denmez. Onun durumu balın tatlı olduğunu öğrenmiş fakat hiç bal tatmamış olan kimseye benzer. 

Nefis Nefs: Sözlükte “ruh, can, varlık, zât, insan, kişi, hevâ ve heves, bedenden kaynaklanan süflî arzular” gibi manalara gelir. Tasavvufta nefis denilince, şer ve günahın kaynağı olan, “kötü huy ve süflî arzuların tamamı” anlamına gelen ve kötülüğü emreden nefis anlaşılır. 

Kötülük sebebi olması bakımından şeytanın iş birlikçisi sayılan nefis, insanın içindeki mücadele edilmesi gereken bir unsurdur. Sufîler, manevî hayatı yaşamayı esas alırken önlerinde en büyük engel olarak şeytan ve nefsi, yani nefsin süflî ve aşağı arzularını, hevâ ve hevesini görmüşler, bazen nefisten “içimizdeki şeytan” diye söz etmişler ve dikkatlerini bunun üzerinde yoğunlaştırmışlardır. 

Mutasavvıflara göre kötülük ve günah işlemeye hevesli olan nefis, ibadetten ve hayırlı işlerden ısrarla kaçar. Bu sebeple tasavvufî hayatta sürekli olarak nefse muhalefet etmek ve hiçbir şekilde onunla barışık olmamak esas alınmış, hayra ve kurtuluşa ermek için onu terbiye etmenin gereğine inanılmıştır. 

Sufîler, nefisle yapılan mücâdeleye “cihâd-ı ekber=büyük cihad” adını vermişlerdir. Bu sebepten tasavvuftaki manevî arınma, iki temel uygulamaya, yani nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi’ne dayanır. Mutasavvıflara göre, nefsin mutlak anlamda yok edilmesi mümkün olmayıp, sadece terbiyesi mümkündür ve insandan son nefesine kadar ayrılmadığı için, her dem onunla mücadele devam etmektedir. 

Mutasavvıflara göre insanda
Dört türlü nefis vardır
1. Tabiî Nefis: Bu cismin parçacıklarını muhafaza edip birbirinden ayrılmasına engel olan kuvvettir. 

2. Nebatî Nefis: Bu insanın büyümesine ve üremesine sebep olan kuvvettir. İnsanın fizyolojik yönünün devamı için bedeninde ortaya çıkan gıda almak, çiğnemek, hazmetmek, sindirmek gibi faaliyetler bu kuvvet sayesinde olur. Merkezi karaciğerdir. 

3. Hayvanî Nefis: İnsanın hareket ve his faaliyetlerini sağlayan kuvvettir. Bundan dolayı insanın iç ve dış duyularının hepsi, bu kuvvetin âleti ve hizmetçisidir. Merkezi akciğerdir.

 4. İnsanî Nefis veya Nefs-i Nâtıka: Bu aslında ruh’tur. Bu da kendi zatında maddeden mücerret bir cevherdir. Allah’ın emrinden ibarettir. İnsan bedeninin asıl sultanı budur. Ancak bedenin cüzlerindeki tasarruf ve saltanatını hayvanî nefis vasıtasıyla icra eder. MERKEZİ KALPTİR

 Burada en yoğun ilişki hayvanî nefisle, 
Nefs-i Nâtıka denilen insanî nefis arasında sürekli bir ilişki, etkileşim vardır. 

Ancak son derece latîf ve hafif olan Nefs-i Nâtıka’yı hayvanî nefsin tasallutundan kurtaramazsak, onun hükmü altında bırakırsak insanlık pâyesine yükselemeyiz. Bu da tasavvuftaki nefis tezkiyesi dediğimiz usulle gerçekleşir. Nefsin Mertebeleri Seyr ü sülûk esnasında sâlik’in nefsinde meydana gelen değişmeler göz önüne alınarak, nefisle ilgili mükemmele doğru giden bir derecelendirme yapılır. 
Buna tasavvuf literatüründe “etvâr-ı seb’a=yedi mertebe” denir. 
Her bir mertebede sâlik’in manevî ve psikolojik durumu, sahip olduğu özellikler farklı farklıdır. Bu mertebelerden her biri, Kur’ân-ı Kerîm’deki bir âyetten mülhem olarak isimlendirilmiştir ve bu mertebeler şunlardır: 

1. Nefs-i Emmâre
Nefsin ilk mertebesi olan nefs-i emmâre Kur’ân-ı Kerîm’de; “Muhakkak ki nefs, daimâ kötülüğü emredicidir…” (Yusuf Sûresi, 53) biçiminde geçmektedir, bu âyette bu mertebeye işâret vardır. Bedenin doğal isteklerine meyleden bu nefis, dünyevî lezzetleri ve hissî şehvetleri emredip, kalbi alçak, aşağı yöne doğru çeker. Bütün şerrin barınağı ve kötü huyların kaynağı durumundaki bu tür nefis, kötülüklere karşı koymayı terk ederek şehevî isteklere ve şeytanın çağrılarına kulak verip itaat eder. Hayvanî lezzetlere düşkünlük ve Allah’ın buyruk ve yasaklarına bağlı kalmama açısından şehevanî tabiatın gerektirdiği şeyleri yapması sebebiyle “nefs-i emmâre=kötülüğü emredici” vasfını alır. Kibir, riyâ, hırs, aç gözlülük, kin, cahillik, cimrilik gibi tüm gazap ve şehvetten doğan tüm çirkin sıfatlar bu nefsin özelliklerindendir. 

2. Nefs-i Levvâme
Kur’ân-ı Kerîm’de; “Hayır, daima kendini kınayan nefse yemin ederim” (Kıyâme Suresi, 2) şeklinde geçen nefs-i levvâme, hevâ, heves, kendini beğenme, hile, kahır gibi kötü huyları kınayan nefistir. Her ne zaman bu nefisten bir kötülük ortaya çıksa, yapısı gereği o kendini kınamaya başlar. Bu mertebede sâlikin ruhunda kötülüklerden iyiliklere dönüş arzusu doğar. 

3. Nefs-i Mülheme
Nefsin tavırlarından üçüncüsü olan nefs-i mülheme ile ilgili Kur’ân’da; “Ona (nefse) bozukluğunu ve korunmasını (isyânını ve itaatını) ilham edene andolsun” (Şems Sûresi, 8) âyeti geçmektedir. Nefs-i mülheme makamı, iyi ahlâklarla ahlâklanmak sureti ile basîretin açılması, açılan bu basîretle Hakk’ın görülmesi, batinî kulağın da açılarak Rabbânî ilhamların işitilmesi makamıdır. Nefs-i mülheme sahibi sâlikler, Allah’tan gelen ilhamlarla nasiplenerek kalpleri aydınlanır. Yine sâlik bu makamda devam ettiği zikir ve ibadetten tam zevk almaya ve kalbinde ilahî aşk ateşi yanmaya başlar. Bu mertebede olmanın alâmetleri faydalı ilim, tevazû, tevbe, sabır, şükür, cömertlik, kanaat ve tahammüldür. 

4. Nefs-i Mutmainne
Nefsin dördüncü tavrı olan nefs-i mutmainne, Kur’ân-ı Kerîm’de; “Ey huzûra eren nefis!” (Fecir Suresi, 27) biçiminde geçmektedir. Nefs-i mutmainne, kalbin nûruyla nurlanması tamamlanan ve bunun neticesinde kötü özelliklerden uzaklaşarak, güzel ahlâkla donanan nefistir. Bu tür nefse bu ad, Hak’ta sükûna ererek onunla huzura kavuşması dolayısıyla verilmiştir. Bu durum, kötü fiiller ve kötü hatırlarla ilgiyi tamamen kestiği zaman gerçekleşir. Bu mertebede sâlikin kalbinde ilahî aşk yerleşmiş, dünyayı ve masivâyı kalbinden çıkarmış, her şeyde Hakk’ın tecellîlerini görmüş olur. Bu yüzden kalbi itmi’nân içerisinde ve huzurla dolmuş olur. Allah’ın dışında hiçbir şeye değer vermediği için son derece cömerttir. 

5. Nefs-i Râzıye
Seyr ü sülûkun beşinci aşamasını oluşturan nefs-i râziye ile ilgili olarak Kur’ân’da; “Razı olmuş ve kendinden razı olunmuş olarak Rabbine dön!” (Fecir Sûresi, 28) âyet-i kerîmesi geçer. Nefs-i râziye, Allah’ın celalî ve cemalî tecellîlerini gönül hoşluğu ile karşılayan ve kaderden şikayeti bulunmayan nefistir. Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmış evliyâ’nın sıfatı olan nefs-i râziyeye, varlıkların tamamından geçmeden ulaşılamaz. Manâ âleminde bütün varlıkları yok olmuş gören nefs-i râzıye sahibi sâlikin tek yöneldiği varlık Allah, tek istediği de onun rızasına ermektir. Bundan dolayı bu mertebedeki sâlik, kendinde zuhûr eden keşf ve kerâmetin hepsinden geçerek her gördüğü şeyde Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerini müşâhede eder. 

6. Nefs-i Mardıyye
Nefsin mertebelerinden altıncısı olan bu mertebe ile ilgili olarak da Kur’ân-ı Kerîm’de nefs-i râziye ile ilgili aynı âyet delil gösterilir. Bu makamdaki sâlik Hakk’a söyler, Hakk’tan işitir, her şeyde Hakk’ı müşâhede eder. Bu mertebede sâlik Allah’tan razı olduğu için Allah’ta ondan razıdır. Bu mertebede sâlik Allah’tan başka her şeyi terk eder, mahlukâta lütufla muamele eder, O’nun taksîmâtına rıza gösterir. Bu makama ulaşan kâmil zât, eşyânın hakîkat ve sırlarına vâkıf olur. 

7. Nefs-i Kâmile
Seyr ü sülûkun son aşamasını oluşturan ve Kur’ân’da; “Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiştir” (Şems Sûresi, 9) âyetiyle işâret edilen nefs-i kâmile, tam olgunluğa eren nefis olup, nefs-i sâfiye ismiyle de adlandırılmaktadır. Artık bu mertebede sâlik en yüce makama ulaşmış, “kâmil” sıfatını kazanmıştır. Bütün güzel sıfatları kendinde toplamış, âdetâ cisimleşmiş bir melek haline gelmiştir. Bu makamdaki kimsenin hareket ve davranışları hasenât ve ibadetten ibarettir. Sözleri hikmettir. Yüzündeki nur, bakanlara huzur ve ferahlık bahşeder. Bütün bu özellikleriyle, “mürşid-i kâmil” sıfatıyla insanları irşad etme yetkisini ele almıştır.

İNSAN AKLI İLE DEĞİL KALBİ İLE DÜŞÜNÜR!

İNSAN AKLIYLA DEĞİL KALB'İLE DÜŞÜNÜR! ile ilgili görsel sonucu
"İNSAN AKLI İLE DEĞİL"
"KALBİ İLE DÜŞÜNÜR!"

Kalb fiil masdarı olarak “bir şeyi değiştirmek, bulunduğu yönden başka bir yöne çevirmek, döndürmek, akletmek, idrak etmek, derinlemesine düşünmek anlamlarını ifade ettiği gibi, isim olarak şu manalara gelir. 
Sürekli değişme içerisinde bulunmak, akıl, idrak ve düşünce. Yine her şeyin saf, öz ve katışıksız durumuna da kalb denir. Bu kelimeye kuvvet, şecaat, merkez, asıl, iç anlamları da yüklenir.(1)
Kalb, maddî olarak insan ve hayvanlarda bulunan lahm-ı sanevberî yani yürek diye bilinen organımızın dışında, ancak onunla bir tür bağlantı içinde bulunduğu kaydedilen mücerret bir varlıktır.
Bu sözlük anlamlarından hareketle kalb hakkında şunları söyleyebiliriz: Kalb, insandaki asıl cevherdir, özdür, merkezdir. Bu sebep bazılarınca kalb, ruh anlamında ve ben’i ifade etmek üzere nefis manasında kullanılmışsa da bu kullanımlar mecazîdir, her üçü de farklıdır. Kalb, idrakin, akletmenin, düşünmenin, her türlü iyi ve kötü fikirlerin gerçekleştiği asıl merkezdir. ‘Bu hususlar maddî olarak akıl-beyin merkezinde gerçekleşiyor’ diye bilinse de, asıl merkez, kalbdir. Bu yüzden kalb, yine mecâzen “akıl” ve “idrak” kelimeleriyle de ifade edilir.(3)
Kalb, sürekli değişim içindedir. 
Bu değişimin “maddî akıl”a kaynak olmasından fikir, düşünce, ilham gibi yönleriyle aynı zamanda “değiştirici-yönlendirici” özelliği de vardır. Kalb, bunların yanında, kendisi gibi soyut kavramların da merkezidir. Cesaret, korku, sevgi, nefret, tevâzu, kibir vs. gibi… Bunların kaynak ve sebepleri başka yerlerden gelse de, beliriş ve değerlendirme sahnesi kalbdir.
Kalb hastalanabilir, mühürlenebilir…
Kur’ân-ı Kerim’de kalb, özellikleri itibariyle şöyle tanımlanır
“İdrakin, anlayışın merkezi ve gerçekleştiği yer(4), iman ile küfrün, sevgi ile nefretin mahallidir.(5) Bu açıdan kalb hastalanabilir(6), kirlenebilir(7) katı-sert ve kupkuru olabilir(8), içi şüphe(9) ve korku(10), nifak(11) ile dolu olabilir, mühürlenebilir(12), körleşebilir(13), kilitlenebilir(14), gaflete düşebilir(15) sapar, eğrilebilir(16), imtihan yeri(17), kazanç yeri(18) dir. Allah kulu ile kalbi arasına girer ve müdahele edebilir(19), hidayete erdirebilir.(20) Bunların yanında kalb hastalıklardan, kötülüklerden sâlim bulunabilir.(21) İman ile(22) zikir ile mutmain(23) olabilir. Takvayı yüklenir(24), sekine-vakarı kabullenir(25), rahmet ve yumuşaklık sahibi(26) olabilir. Allah’ı anınca titreyebilir(27), yumuşayabilir(28), huşû içinde olabilir.
(29)
Kısacası, bütün iyilik ve kötülüklerin sahnesi kalbdir.
Hadislerde, Kur’an ı Kerim’in üslûbu hakkında bilgiler bulunur. Konuyla ilgili dikkat çeken bir kısım hadisler şöyledir:
“Kalb, sürekli değiştiği için, kalb olarak adlandırılmıştır.”(30)
“Öyle ki, kalb çölde rüzgârların sağa sola savurduğu bir kuş tüyü gibi sürekli değişir.”(31)
“Kalb, salih (sağlam, düzgün) olunca bütün beden salih olur.”(32)
“Allah, şeklinize, malınıza değil, kalb ve amellerinize bakar.”(33)
“Ameller, niyetlere göredir”(34). Niyet ise, kalble ilgilidir.
“Kim Allah rızası için kırk gün ihlâsla sabahlarsa, hikmet pınarları, onun kalbinden fışkırıp, diline akar hale gelir.”(35)
“Allah, kendisi için hüzünlenen kalbleri sever.”(36)
“Allah’ın dünya ehlinden kapları vardır. Rabbınızın bu kabları, Onun salih kullarının kalbleridir. Bu kalblerin en sevimli olanı da, yumuşak ve ince duygulu olandır.”(37)
Kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Sünnet olan tasavvuf “kul olabilme” misyonu sebebiyle, kalb üzerinde önemle durmuş ve aslolanın kalb üzerinde çalışma şeklinde özetlenmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Sufilere göre kalb ve halleri
Mutasavvıflara göre, kalb nasıl yorumlanmıştır? 
Şimdi bu hususa temas edelim.
Tehanevî’nin Istılâhat’ında 
“kalb, ilahî Rabbanî bir latifedir.”(38) 
Bu tanıma göre maddî değildir, mücerreddir, asıl itibariyle nuranî ve ruhanîdir. 
Ancak anatomik olarak insan vücudunun sol göğsünde yer alan maddî kalb ile mahiyeti bilinemeyen bir tür bağlantısı vardır. 
Ruhun vücudda yeri şudur diye gösterilemez iken, kalb latîfesi için, bu şekilde bir irtibat noktası gösterilebilmiştir. 
Ruh, sır, hafî, ahfa gibi latifelerin de durumu aynı şekildedir. Adı geçen bu latifelerin arşın ötesinde olması, bunların insanın uzaklarında oldukları değil, “mekânsız” oldukları manasındadır.(39)
Şimdi kalble ilgili özellikler ve tesbitlerimizi belirlemeye çalışalım. Kalb, sürekli değişir. Türlü türlü fikirler, gelir, gider. Bu yüzden, tasavvufta, kalbdeki fikir ve hedef sabitliği esastır. Bu sağlanınca, manevî yücelişe adım atılır. Fakat kalb yine değişir. Yani kalpteki ilahi nurlar, tecelliler sürekli, bir öncekinden daha fazla bir şekilde ortaya çıkar. 
Gerçekte değişmemek sadece Allah’a mahsustur.
Menşe bakımından kalb, temiz ve nuranîdir. 
Ancak, karanlık nefs ile yakın irtibatı nedeniyle, üzeri tozlanmış, paslanmıştır. Az bir çabayla da olsa bu pislikler gider ve kalb de eski haline dönmeye başlar. Nefsin karanlığı zatîdir, bu nedenle temizlenmesi zordur. Ruh ise zaten temizdir. Mü’minin de, kafirin de ruhu velî olmaya kabiliyetlidir. Nefsin temizlenmesinde ise, esas olan sünnete uymak ve şeriata yapışmak kaçınılmaz olarak görülür. Bu temizlenme işi, hakikatte, Allah’ın izni ve lütfu ile olur. Bununla beraber, bedenen yapılan salih amel ve ibadetlere yapışmadan, nefis ve kalb selameti mümkün olamaz.(40)
KALP HASTALIKLARININ TABİBLERİ
""KAMİL MIURŞİDLER""
Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde belirtildiği gibi, kalb, hastalanabilir. İnsanın bedeninde bir hastalık zuhur ettığinde, hemen bir doktora başvurarak tedavisine bakar. Hâlbuki “Allah’ın zikrinden gafil olma ve Allah’tan başkasına meyletme” hastalığına yakalanmış olmasına rağmen bunun tedavisine özen göstermez. Hâlbuki maddî hastalıklarda nasıl bir doktora başvurmak gerekiyorsa, manevî rahatsızlıklarda da aynı şekilde bir uzmana gitmek lazımdır.(41)
Kalb, ancak Allah’ı anmakla sükûn bulur. 
O halde bu eğitimi verecek tarzda yapılanmaya gitmek, zikir, tefekkür ve murakabe ile meşgul olmak, bunu sağlayacak Allah dostlarının öğütlerine kulak vermek gerekir.
Kalbin görevi ve Huzurunun temini
Kalbin asıl işlevi zikirdir. Bu amaç dışında kullanıldığında, ne olursa olsun tatmin olmaz. Zikir sadece maddî dil ile olmaz, aslolan kalbin zikridir. Bir de vücud organlarının zikri vardır ki, günah işlemekten kaçınmak da amelî zikirdir. Zikirsiz kalb virane olmuş eve benzer. Hadis: “Allah’ın zikredildiği ev ile zikredilmeyen ev, canlı ile ölü gibidir.”(42) Hadisteki evden maksadın kalb olduğu söylenir.
Bütün tasavvufî yollarda vuslata erdirici metod olarak şu üç husus vurgulanır: 
Zikir, murakabe ve rabıta.
Bunların içinde kalb için en kolay olanı zikirdir. Hemen her yerde, her halde yapılabilir. Murakabe ise, çok zordur zikirden sonra gelen merhaledir. Çünkü zihinsel ve teorik değil, bizzat hissetmeye tatmaya dayalı olması esastır. Rabıta hem kolay hem zordur. Fakat zikir ve murakabeyi gerçekleştirmeye, vesile olduğu için, hemen hemen bütün tasavvufî disiplinlerde, mürid için en faydalı, yetiştirici unsur olarak görülmüştür.
Zikrin kalbi temizlemesi için, manen uzman olan birinin nezareti altında yapılması gerekir. Yoksa kalp hastalıklarının giderilmesi ve kalbte tesir sağlamak zor olur.(43) Tasavvufî olarak, kibir, riya, hased vs. gibi hastalıkların tedavisi için sırf oruç, ilim vs. yetmez, ayrıca zikir ve nazar-ı himmet lâzımdır.(44)
Kalbin vesvesesi ve noktai süveydası
Kalb, vesveselere kapılır. Bu, ya şeytandan, ya da nefisten kaynaklanır. Şeytan gayet bilgili olduğundan, bir kötülüğe yönlendirmek istediğinde, başarılı olamazsa, hemen başka bir alternatif sunar, ona sağdan, soldan, önden ve arkadan yaklaşır. Nefsin hoşuna gidecek şekilde, onu güzel göstermeye çalışır. 
Özellikle insanı “benlik” yönüne sürüklemeye çalışır.
Şeytanî vesvese başarısızlık karşısında tekrarlama göstermez. Nefsten gelen vesvesede hedefe ulaşana kadar ısrar vardır. Nefs vesvesesi gider tekrar gelir. Şeytanın mü’min olmayanlarla işi yoktur. Onun işi mü’minin imanını çalmaktır. Vesvese konusunda şikâyetçi olan birini Hz. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bunun “Kalbte bulunan iman sonucu olduğunu”(45) söylemiştir.
Süveyda beyazlaşırsa vesvese kesilir
Şeytanın kalpte bulunan vesvese noktası, kalbin aynı zamanda tecelliler ve nurlar merkezi olan nokta-i süveydâ’dır (yani siyah noktacıktır.) 
Bunun etrafında, siyah bir nur bulunduğu ve şeytanın vesvese hattının bu olduğu söylenir. 
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme küçük yaşta uygulanan göğüs yarma ameliyesinde, kalbin yarılarak içinden çıkarılıp atılan ve bu şeytanın nasibi idi denilen şey, işte bu vesvese hattıdır.(46) Zikir veya mürşidin teveccühü ile oraya atılan nûr sayesinde, “süveydâ”nın siyahlığı beyazlığa dönüşmedikçe, şeytanın vesvesesi kesilmez. (47)
Kalb, mekânlı alem ile mekânsız alem arasında bir berzah şeklindeki arş gibidir. Mekânsız, olumsuz olan ruh ile mekânlı ve olumlu olan nefis arasındadır. “Feelhemeha fucüraha ve takvaha” (Şems; 8) ayetinde de ifade olunduğu üzere kalb hem iyiye, ulvîye, hem de kötüye, suflîye açılır. Kalb, ruha dayanarak ulvî âlemden, nefse dayanarak sufiî âlemden istifade eder.
Bir başka deyişle kalb hem Hakka, hem de halka yönelebilir. Birine yönelmişken diğerinden gafil olmama üstünlüğüne ulaşmıştır. İrşad durumundakilerin kalbi her iki yana aynı anda açılabildiği için, kalbleri arş yani berzah özelliğini yansıtırlar.(48) Melekler de, kalbin bu arşlık özelliği yoktur.
Kalb, nazargâh-ı İlahi’dir
Mârifetullah’ın yeri kalbdir. O, nazargah-ı İlahî’dir. Allah’ın evidir. Allah sonsuz bir varlık olduğu için, onun marifeti yine sonsuz bir varlıkla mümkündür.
Kamil mü’minin kalbi hem görür, hem işitir, hem akleder hem de hisseder. Allah’ın nuru ile aydınlanan kalb bu özelliğini nereden alıyor? 
Hadis-i kudsî: “…Öyle olur ki, Ben kulumu severim Onu sevince de, onun gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, konuşan dili, düşünen aklı olurum.”(49)
Burada (haşa) Allah’ın kula hulûl ettiği manası yoktur. 
Aynı zamanda hiçbir varlığın da Allah olması söz konusu değildir. Fakat Allah kendi sıfatlarından bazı tecellileri dilerse, kulunun üzerine giydirebilir. Bununla birlikte kul, kulluktan çıkmaz. 
İşte bütün âlemleri gören göz budur. Gerçek ilim de budur; mârifetullah’tır. 
Kalb-gönül, mukaddes Tuvâ-Eymen Vadisi, Tur Dağı, Beytu’l Ma’mür, Beytullah, Meyhane, Kadeh, Gül Bahçesi, Kevser, İskender’in cihanı gösteren cami dürbünü gibi benzetmelerle, tasavvufî literatürde anıla gelmiştir. Bu benzetmelerin her birinde, derin incelikler saklıdır.
Muhabbetullah’ın merkezi kalbtir
Kalb Allah’ı sevme merkezidir. Aşk derdi, en kutsal derttir. 
Hacı Bayram’ın tabiriyle “Bir ulu davadır, alma başa sevdayı” dediği ağır bir yüktür. 
Aşk derdine, yine aşktan başka ilaç yoktur. Âşıkların derdi de şifası da kalbdedir. 
Kalbin süveydası, hakiki dost evidir. 
Gönüle girmeyen, sahibi ile sohbet edemez. Gönül kuşu arşta uçar. 
Lahût (Allah’ın huzuru) âleminde dolaşır. 
Bu kuş en yükseğe uçar. 
Çünkü asıl vatanı Lahût’tur. 
Bu kuşun kanadı, aşk’tır. 
Ama, Leyla’ya Mecnûn’un gözüyle bakmayanlar, Leyla’yı hakkıyla sevemez ki… 
Üstelik Mecnûn Leyla’nın aşkını, medresede, kitaplardan, satırlardan öğrenmedi. 
Gönül, sevgiliye kavuşan Firdevs bahçesidir, gül de bülbül de gönüldedir; ledün ilme gönle gelir, esas kevser, hakiki ab-ı hayat gönüldedir. 
Elest… hitabı gönülde, her an tazelenmektedir. 
Kıble birdir, sevda birdir, o halde gönül için bir tek sevgili yeter.(50)
Kalbi-gönlü Yunus’la noktalayalım:
Gönül Çalabın tahtı, 
Çalap gönüle baktı
İki cihan bedbahtı 
her kim gönül yıkarise!..
NOTLAR:
1) İbn Manzûr, Lisanü’l-Arab, c. 3, s. 144-6, 2) Gazzalî, İhya, Mısır 1939, c. 3. ss. 3-4, 3) Hakkı, Erzurumlu İbrahim, Marifetname, s. 292., 4) A’raf / 179, Hac / 46., 5) Hucurat/14, Nahl/22., 6) Bakara/10., 7) Tevbe / 125, Maide / 41., 8) Hac / 53, Bakara ) 74., 9) Tevbe / 45.,10) Al-i İmran /151., 11) Tevbe/77., 12) A’raf /101, Gafir / 35., 13) Hac / 46., 14) Muhammed / 24, 15) Kehf / 28., 16) Al-i İmran / 8, Saf / 5., 17) Hucurat / 3., 18) Bakara / 225., 19) Enfal / 24, 20) Tagâbun / 11, 21) Şuara / 89, Saffat / 84, 22) Nahl / 106., 23) Ra’d / 28., 24) Hacc / 32., 25) Feth / 4., 26) Hadîd / 24., 27) Enfal / 2, Hacc / 35., 28) Zümer /23., 29) Hadîd / 16.,30) Ahmed, 4/408, Taberanî (Kenzu’l-Ummal, 1/241)., 31) Ahmed, 4/419; İbn Mace, Taberanî, Beyhakî (Kenz, 1/244)., 32) Buharî, Müslim, Ebû Davûd, Tirmizî, Nesaî, İbn Mace (Kenz, 3/429).,33) Müslim, ibn Mace, Taberanî, Hakim, Tirmizî, Nesaî, İbn Mace (Kenz, 3/422)., 35) Ahmed, Ebu Nuaym, Kudaî (Kenz, 3/24, 464)., 36) İbn Ebl’d, Dünya, Bezzar, Taberanî, Ebu Nuaym, Kudaî (Müsnedü’ş-Şihab 2/255), 37) Taberanî, Ebu Nuaym, Deylemî, Hakim, Tirmizî (Kenz, 1/234)., 38)Tehanevî, Keşşafu Istılahatı’l-Fünunun, s. 1170., 39) İmam-ı Rabbani, Mektûbat, 1/310, Tehanevî, aynı yer., 40) İmam-ı Rabbani, Mektûbat, 1/53, 380., 41) A.g.e., 1/192., 42) Müslim, Ahmed, Ebu Nuaym, İbn Hibban (Kenz, 1/447)., 43) Şeyh-i Meczûb, Muhtasarü’s-Süluk, Ank., 1991, s. 124.,44) Seyyid kadrî, Divan, s. 283., 45) Müslim, Ahmed, Ebu Davud, Nesaî, Taberanî (Kenz, 1/250).,46) Müslim, Ahmed, İbn Hibban, Hakîm, Bağavî (Suyütî, el-Hasais, Beyrut 1980, 1/109)., 47)Şeyh-i Meczûb, a.g.e., s. 125., 48) İmam-ı Rabbanî, mektûbat, 1/259, 319. 49)Buharî, Ahmed, ,İbn Hibban, Beyhakî, Ebu Nuaym, Taberanî, Hakim Tirmizî (Kenz, 1/225-231, 7/770), 50) Seyyid Kadri, Divan’dan özetle.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...