27 Eylül 2017

ALİ HAYDAR BAŞVEREN'İN ARAŞTIRMA YAZISI ALEVİ-SÜNNİ SÜRTÜŞMESİNİN İÇYÜZÜ

ALİ HAYDAR BAŞVEREN'İN ARAŞTIRMA YAZISI



ALEVİ-SÜNNİ SÜRTÜŞMESİNİN İÇYÜZÜBİRİNCİ KISIM

NOTLAR

1- ARAP, "güzel konuşma" demektir, "açıklık, belirlilik" anlamına gelir. ACEM ise, "kapalılık, belirsizlik, pelteklik" anlamındadır. ACEMİ kelimesi Türkçe'de "beceriksiz" anlamında kullanılır. Öte yandan URBE, "çöl" demektir. Buradan hareket edilirse, ARAP "çölde yaşıyan" anlamına gelir.

2- EBUBEKİR'in bu sözü sonradan "EMİR KUREYŞ'ten olur" şeklinde bir kurala dönüştürülmek istenmiş, hatta bu konuda bir HADİS olduğu bile ileri sürülmüştür. Halbuki dikkat edilirse, EBUBEKİR, "ARAPLAR kabul etmez" diyerek o dönem MÜSLÜMANLAR'ının %90'ını teşkili eden grubu kastetmiştir.

Halbuki çok kısa bir süre sonra MÜSLÜMANLAR'ın sayısı artmıştır. Her ne kadar 900 yıla yakın bir süre HALİFELİK ARAPLAR'ın ve 800 yıl da KUREYŞ soyundan ABBASİLER'in elinde bulunduysa da, esas GÜÇ 1055 yılından itibaren TÜRKLER'in elinde olmuş, 1517'den sonra da HİLAFET te TÜRKLER'e geçmiştir.

Yani, bu söze dayanarak bütün MÜSLÜMANLAR'ın liderinin muhakkak KUREYŞLİ olması diye bir şey söz konusu değildir. Kim GÜÇLÜ ise, MÜSLÜMANLAR'ın hakkını daha fazla koruyabilirse, onun HALİFE (LİDER) olması gerekir.

3- HAŞİM ile yeğeni ÜMEYYE arasındaki KÂBE emirliği konusunda çıkan sürtüşmeyi ARAP, AİLE VE KABİLE DEMEKTİR yazımızda teferruatıyla ele almış, ayni ailenin nasıl iki düşman gruba bölündüğünü anlatmıştık.

Bu durum dünyanın pek çok yerinde görüldüğü gibi, TÜRKLER'de de çok yaygındır. Aynı soydan gelen TÜRK boyları AİLE reislerinin adlarını almış, sonra aralarındaki bağları unutmuş, birbirine düşman hale gelmiştir.

Mesela OĞUZ TÜRKLERİ'nden bir kısmı 900'lerde MÜSLÜMAN olmuş, TÜRKMEN adını almış, ANADOLU'ya gelip yerleşen TÜRKMENLER'e de bir süre sonra YÖRÜK denmeye başlanmıştır. OĞUZLAR'ın KINIK boyu SELÇUKLULAR'ı bir başka boyu da OSMANLILAR'ı meydana getirmiştir.

Yerleşik hayat yaşıyan SELÇUKLULAR ile OSMANLILAR göçebe hayat yaşıyan TÜRKMENLER ile daima sürtüşmüşlerdir. Bu da bazı yazar ve sözde aydınlar tarafından "SELÇUKLU ve OSMANLI'nın TÜRK düşmanı" gösterilmesine sebep olmuştur. Halbuki ikisi de TÜRK, hepsi de TÜRKMEN'dir!

TÜRKMEN'i SELÇUKLU'dan, SELÇUKLU'yu OSMANLI'dan, OSMANLI'yı YÖRÜK'ten ve CUMHURİYET ÇOCUĞU TÜRK'ten FARKLI görmek, CAHİLLİK'TEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR!

4- ŞURA sistemine benzeyen bir uygulama da TÜRK BOYLARI'ndaki KURULTAY sistemidir. Köylere, obalara kadar AKSAKALLAR-İHTİYAR HEYETİ olarak inmiştir. KURULTAY, HAKAN'ı seçer, ondan sonra bütün OBA BAŞLARI, KOMUTANLAR ona itaat ederdi. HAKAN da bütün önemli konularda KURULTAY'a danışırdı. Eğer HAKAN yoldan çıkar, hatta biriken malını TOY (ziyafet) düzenleyip halka dağıtmazsa, çadırını yağmalatmazsa, öldürülürdü. OSMANLI dahil, bütün TÜRK DEVLETLERİ'nde öldürülen hükümdâr sayısı, diğer milletlerinkinden fazladır. TÜRK DEVLETLERİ'nin uzun ömrünün sebebi de budur. Böyle bir sistem şimdiki "demokrasi" uygulamasından daha etkili ve başarılı idi.

5- Görüldüğü gibi ZEKÂT öyle "keyfe tâbi" bir ödeme değildir. İSLAMİ bir VERGİ'dir!... SERVET'ten, BİRİKEN MAL'dan alınan bir vergidir. ve ÇOK ÖNEMLİDİR!
Çünkü GELİR'i kaçırmak, saklamak mümkündür. Ama SERVET'i saklamak zordur!.. Onun için zamanımızın bütün zenginleri SERVET üzerinden VERGİ alınmasından çok korkarlar. Yani ZEKÂT vermekten kaçınırlar. Bir yandan da MÜSLÜMANLIK taslarlar!.. Partilerimizin hiç biri de SERVET'ten VERGİ almaya yanaşmaz!..

6- Maalesef böyle iddialar, ALEVİLER'i uyandırdığını, aydınlattığı sanan bazı zavallılar tarafından "EHL-İ BEYT Risalesi", "ALEVİ'nin El Kitabı" gibi adlarla ve yazarının kimi olduğu tam olarak anlaşılamıyan eski tarihli tercümelerle ortaya atılmaktadır.

Bunların arasında "ALEVİLER'in MÜSLÜMAN olmadığını" öne sürenler, Hz. ALİ'nin NAMAZ kılarken ŞEHİT edildiğini unutup, "namaz kılmanın putperestlerden geçtiğini" iddia edenler dahi vardır.

Benzer şekilde SÜNNİ yazarlar da "bir sapık mezhep" diyerek, "mum söndü" hikâyeleri ile bezeyerek ALEVİLİK üzerine olur olmaz şeyler yazmaktadırlar.

Bunların ikisinin de meselenin halline en ufak bir katkısı olmadığı gibi, konuyu daha da karışık bir duruma sokmaktadırlar. Çözüm, gerçek ilim adamlarının olay ve iddiaları bizim yapmaya çalıştığımız gibi gönül ve mantık süzgecinden geçirerek değerlendirmelerinde ve birlikte sohbetler düzenliyerek aralarındaki fikir ayrılıklarını tatlılıkla gidermelerinde yatmaktadır.

Yalnız hemen belirtelim ki, yukarda sözünü ettiğimiz kitabın asıl adı ER RİSALE-İ EHL-İ BEYTİYYE'dir. Ali Nizami adında bir kişi tarafından yazılmıştır. EBUBEKİR ve ÖMER hakkındaki ithamları dışında, son derece yararlı bilgiler taşır ve ALEVİLER'e namaz-niyaz öğretir.

7- ÖMER, KUDÜS'ü DOĞU ROMALILAR'dan almıştır. Daha doğrusu KUDÜS halkı, ÖMER'in adaletini görünce, şehrin anahtarlarını getirip ona teslim etmiştir. O dönemde orada ne bir İSRAİL halkı vardı, ne de DEVLET'i! O tarihten sonra da KUDÜS hep MÜSLÜMANLAR'ın elinde olmuş, ancak hem YAHUDİLER'in hem de HIRİSTİYANLAR'ın ziyaretine ve ibadetine kapatılmamıştır.

1055 yılından itibaren de KUDÜS, TÜRKLER'in elindedir... ta 1918'e kadar!... Önce SELÇUKLULAR, sonra MISIR KÖLEMENLERİ ve sonra da OSMANLILAR bütün MUKADDES TOPRAKLARI ellerinde tutmuşlar ve korumuşlardır. Bir ihanet sonucu elimizden çıkan KUDÜS, ARAPLAR'a da yâr olmamış, YAHUDİLER'in eline geçmiştir. MÜSLÜMANLAR'ın oradaki söz hakkı kalmamıştır. Artık HIRİSTİYANLAR'dan sonra üçüncü sınıf olarak bulunmaktadırlar.
Yüce ALLAH'ın ne büyük lûtfudur ki, İSLAM'ın üç mukaddes şehri; MEKKE, MEDİNE ve KUDÜS müslümanların eline savaşsız ve kansız geçmiştir. KUDÜS'ü kana bulayanlar HAÇLI SEFERLERİ düzenliyen hıristiyanlardır.

Aslında MEKKE, MEDİNE, KERBELÂ, MEZAR-I ŞERİF ve KUDÜS 100 yıl o bölgeyi korumuş olan TÜRKLER'in elinde olması gerekir!

8- Hz. MUHAMMED bir gün seferi halde iken yanında bulunan AYŞE ile münasebette bulunmuş... AYŞE de sonra dereye gidip yıkanmış, boy abdesti almış... Döndüğünde gerdanlığının düştüğünü farketmiş ve hedvec denilen deve üstüne konup içinde oturulan kapalı hücresinden inerek geri dönmüş. Bu arada kervan onun olmadığını farketmeyerek hedveci yükleyip hareket etmiş. Ayşe koşarak gidip gerdanlığı bulmuş, geri döndüğünde kimsenin olmadığını görmüş. Bu esnada artçı bir yiğit devesiyle gelmiş. Safvan adındaki bu adam onu beraberinde alıp getirmiş. AYŞE'nin banyolu ıslak saçları, koşmaktan pembeleşmiş yanakları ve süvarinin de yakışıklı oluşu bir takım dedikodulara yol açmış... Söylentiler çoğalınca PEYGAMBERİMİZ AYŞE'yi babası EBUBEKİR'in evine göndermiş. ALİ de kendisine AYŞE'yi boşayarak dedikodulara son vermesini tavsiye etmiş.... Ancak bu arada "AYŞE'nin suçsuz olduğunu, namuslu kadınlara zina esnat edenlerin 4 şahit getirmesi gerektiğini ve iftira atanlara 80 değnek vurulmasını" emreden ve teyemmüme, yani susuz abdest almaya imkân tanıyan yetler inmiş. (Bakınız: Nur Suresi 3-25).... İşte bu olay ALİ ile AYŞE'nin arasını açmıştı.

9- SEBAİLİK: Yazımızın içinde de belirttiğimiz gibi aslen YAHUDİ olan ABDULLAH İBNİ SEBE, ancak OSMAN zamanında MÜSLÜMAN olmuş, kendi inanç ve âdetlerinden vazgeçmeden İSLAM'ı benimser görünmüş, dine FESAT katmıştır. Önceleri HİCAZ, BASRA ve KUFE'de serseri serseri dolaşmış, oralardan kovulunca MISIR'a gitmiştir. Orada OSMAN'ın idaresinden şikayet edenlerin arasına karışmıştır. Çok zeki olduğu için halkı kandırmasını ve etrafına adam toplamasını bilmiştir. Kısa zamanda gayrımemnunların lideri haline gelmiştir. ABDULLAH İBNİ SEBE daha sonra kendine has bir MEZHEP oluşturmuştur ki, bizce ilk MUHAMMED yolundan ayrılan KOL budur.

Zaten MEZHEP kelimesi HİZİP'ten gelir. Tıpkı FIRKA, PARTİ bölünme, ayrılma anlamındadır. KUR'AN'da HİZBULLAH, yani ALLAH'IN HİZBİ olarak geçer ki, insanların ikiye ayrılacağı, bir kısmının ALLAH tarafında, diğerinin de karşı tarafta olacağına işaret eder. Ne var ki, kişi ben "HİZBULLAH'tanım," demekle ALLAH'ın tarafında olmaz!

Yani HİZİP kelimesinin tek MÜSBET anlamı, "doğrudan yana olmak" şeklindedir. Diğer bölünmeler ve ayrılmalar aşırıya giderse; derine iner, kopukluk yaratırsa, zararlı olur.

İşte biz MEZHEPLER'e böyle bakıyoruz. Onlar hiç bir zaman bölünme vasıtası olmamalıdır. Oluyorsa, o MAKBUL bir MEZHEP değildir! ABDULLAH İBNİ SEBE'ninki değildi.

ABDULLAH İBNİ SEBE, OSMAN'a karşı MUHAMMED ve ALİ'yi sevenleri yanına çekebilmek için "MUHAMMED'in yeniden dünyaya geleceğini" ve "ALİ'nin MUHAMMED'in varisi olduğunu" öne sürmüştür!.. Halbuki o tarihte ALİ hayatta idi. Eğer bu konuda söyliyeceği varsa, kendi söylerdi! İBNİ SEBE gibi henüz MÜSLÜMAN olmuş birinin hemen "ALİ'nin konumu"na teşhis koyması en azından densizlikti!

İBNİ SEBE kendini göstermek için hiç bir fırsatı kaçırmadı. 656 yılında MISIR'dan MEDİNE'ye şikâyet için gelenlerin başında idi. OSMAN'ın şehadetinden sonra adamları ile ALİ'nin yanına yamandı. "ŞİA" imiş gibi göründü. Ancak zamanla tavırları Hz. ALİ'yi o kadar tedirgin etti ki, kendisini MEDAİN'e sürgün gönderdi.

Ama bu arada olanlar olmuştu... SIFFIN savaşında OSMAN'ın kaatilleri ve İBNİ SEBE'nin müritleri ALİ'yi "KUR'AN'a karşı savaşamıyacaklarını" iddia ederek yalnız bıraktılar. HALİFELİK'ten düşürülmesine sebep oldular.

ABDULLAH İBNİ SEBE'nin nerede ve ne zaman öldüğü bilinmemektedir. ALİ'yle olan beraberliğinden dolayı mezhebi "ŞİA" sayıldı. Bizce Şİİ MEZHEPLER'in ilkidir. Yani KUR'an'dan ve MUHAMMED'in yolundan saptığı için MAKBUL OLMAYAN MEZHEPLER'dendir.

İBNİ SEBE Yahudilikten vazgeçmediği için pek çok "hadis" uydurmuş, bunlarla kendine inananları kandırmıştır. İSRAİLİYAT diye bilinen İSLAM'da olmadığı halde YAHUDİLİK'ten İSLAM'a sokulmuş pek çok husus onunla başladı.

Bunların başında TAVŞAN ETİ YEMEME gelir. Bilindiği gibi, KUR'AN'da tek eti yasak hayvan DOMUZ'dur. Ancak TEVRAT'ta DOMUZ'un yanında bir de TAVŞAN vardır. İşte özellikle ALEVİLER'in TAVŞAN ETİ yememelerinin kaynağı, ne MUHAMMED'dir, ne ALİ, ne de 12 İMAM!.. Yahudi kökenli MÜNAFIK ABDULLAH İBNİ SEBE'dir!

ALEVİLER tavşan eti yemezse. ne olur?... Hiç bir şey olmaz. Kimi de kuzu etini sevmez, yemez... Burada tek önemli nokta ALLAH'ın HARAM kılmadığını haram saymaktır ki, bundan kaçınmak gerekir.

10- İSLAMİYET'te güzel bir uygulama vardır. Ölen kişi ne kadar kötü olursa olsun, imam cemaatte "merhumu nasıl bilirdiniz?" diye sordu mu, "iyi bilirdik" diye cevap verilir. En fazla susulur. Yani ölmüş kişinin arkasından kötü konuşulmaz. Özellikle HANEFİLER buna çok uyarlar.

Buna ek olarak PEYGAMBERİMİZ'in zamanında yaşamış, onu görmüş kişilere, o tarihte çocuk dahi olsa, büyük saygı duyulur. Bunun dayanağı da PEYGAMBERİMİZ'in " Ne mutlu beni görene!.. Ne mutlu beni göreni görene!" HADİS'idir. Elbette ki, bu kişilerden büyük çoğunluğu İSLAM'ı ilk kaynağından öğrenmişlerdir.

Ancak ALEVİLER ve BEKTAŞİLER, "PEYGAMBER'i eşek te gördü. Ona da mı saygı göstereceğiz?" diye itiraz eder ve bilhassa EMEVİ SOYU hakkında sert eleştirilerde bulunurlar.

Bizce bunun ikisinin ortası MAKBUL'dür. Yani durup dururken kimse hakkında konuşmamak, ancak önemli bir olayı incelerken herkesi beşer olarak alıp KİN gütmeden HATA ve SEVAB'ını dile getirmek!.. Yazımızda bunu yapmaya çalıştık.

Bu konuda şimdi SÜNNİLER ve ALEVİLER arasında bir ayırım varmış; SÜNNİLER saygı gösteriyor, ALEVİLER göstermiyormuş gibi görünse de; geçmişte böyle değildi! Mesela MUAVİYE hiç bu kurala uymadı, PEYGAMBER SÜLALESİ'ne yani EHL-İ BEYT'e, hem de CAMİLER'de söğdürdü. Bu davranışı hiç te müsamaha ile karşılanacak bir şey değildir!

Buna mukabil ALEVİLER, BEKTAŞİLER CEMLER'de ve muhtemel ŞİİLER ibadetlerinde YEZİD'e lânet okurlar. Yalnız ALEVİLER'in çoğu orada geçen YEZİD kelimesinin şeytan'ın ve bütün kötülüklerin sembolü olduğunu bilirler. Aynı şey KUR'AN'daki TEBBET Suresi için de geçerlidir. Kastedilen EBU LEHEB'in şahsından çok onda müşahhaslaşan PEYGAMBER'e ve İSLAM'a düşmanlıktır! Böyle davrananlara yağdırılan lânettir!... Doğrusunu ALLAH bilir!

Bazı ALEVİLER ve ŞİİLER, YEZİD'le yetinmez; MERVAN'a, MUAVİYE'ye, bütün EMEVİLER'e, EBUBEKİR, ÖMER, OSMAN'a, hatta bütün HALİFELER'e söğerler...

Bizce bu da aşırıya gitmek demektir. İSLAM'a yakışmaz! Kaldı ki, 12 İMAM'dan bize kalanlarda hiç böyle bir tavır yoktur. Bu, "kraldan çok kralcı" EHL-İ BEYT sevgisini gösterişe döndürenlerin tavrıdır!

Tekrar belirtelim ki, biri PEYGAMBERİMİZ'in öz amcası ABBAS'ın, diğeri de büyük büyük amca oğlu ÜMEYYE soyundan gelen halifeler arasında, çok muhterem zatlar da vardır. Bunlardan 2. MUAVİYE ve ÖMER "camilerde EHL-İ BEYT'e söğme" işine son vermişlerdir.

ALİ HAYDAR BAŞVEREN'İN ARAŞTIRMA YAZISI ALEVİ-SÜNNİ SÜRTÜŞMESİNİN İÇYÜZÜ


ALİ HAYDAR BAŞVEREN'İN ARAŞTIRMA YAZISI



ALEVİ-SÜNNİ SÜRTÜŞMESİNİN İÇYÜZÜİKİNCİ KISIM
ONUNCU BÖLÜM: SÜNNİLİK MEZHEP Mİ, MEŞREP Mİ?


Bundan önceki yazılarımızda ARAP AİLE KAVGALARI'nı,Hz. MUHAMMED'den sonraki 5 HALİFE DÖNEMİ'ni, 12 İMAM'ın hayatını ve özelliklerini anlattık. 
Bütün bunları uzun uzun niye naklettik?.. 
Birincisi SÜNNİ kelimesinin, "bir bölücü anlam taşımaması" gerektiğini göstermek içindi!..
Hz. MUHAMMED'e inanan, Hz. ALİ'yi seven, EHL-İ BEYT'e gönül vermiş herkesin kabul etmesi gereken GERÇEK şudur ki, 12 İMAM diye bilinen muhterem zatlar DİN'de derinleşmiş ve Hz. MUHAMMED'in yolundan ayrılmamış kişilerdi... ve bu anlamda SÜNNİ idiler!
İMAMLAR'ın hepsi SÜNNİ'dir... Çünki SÜNNİ kelimesi HZ. MUHAMMED'E UYAN, ONUN GİBİ DAVRANAN demektir. İMAMLAR Hz. MUHAMMED'in yolundan ayrılmamış, KUR'AN HÜKÜMLERİ'nden şaşmamışlardır... Hiç kimse kalkıp ta 12 İMAM'ın veya PEYGAMBER TORUNU başka İMAMLAR'ın bundan gayrı bir davranışını gösteremez!

SÜNNİ kelimesi hiç bir zaman 4 MEZHEP İMAMI'NA UYAN anlamına gelmez!.. SÜNNET onların değil ki, PEYGAMBER'in!... Eğer bu 4 MEZHEP İMAMI'ndan herhangi birine sorulsaydı, onlar da bizim verdiğimiz tanımı verirlerdi! 

Bu 4 MEZHEP İMAMI'nın doğum ve ölüm tarihleri 699-855 yılları arasındadır. Hiç biri de "Ben MEZHEP kurdum," diye ortaya çıkmamıştır. O kişinin adını taşıyan MEZHEP daha sonraları talebeleri tarafından ortaya atılmıştır. 
Yani 632'den 700 yılına kadar hiç bir "sünni" MEZHEP olmadığı gibi, her biri tek tek ortaya çıktığından mesela 750 yılına kadar bir MEZHEP, 800'den sonra 2, 850'den sonra 4 MEZHEP görülmüştür. 
Peki, biz bu 4 MEZHEB'e uyanlara SÜNNİ dersek; Hz. MUHAMMED'in vefatından sonraki 70 yıl içinde yaşamış olan onca MÜSLÜMAN'a ne ad vereceğiz?..
Bunların büyük bir kısmı elinden geldiği kadar KUR'AN'ın HÜKÜMLERİ'ne ve Hz. MUHAMMED'den kendilerine intikal edenlere uydukları halde, onları "gayrısünni" mi sayacağız?..
MUHAMMED-ALİ YOLU'ndan şaşmıyanlara, EHL-İ BEYT'e bağlı olanlara "SÜNNİ değil" demek, "bunlar PEYGAMBER'e uymaz," anlamına gelmez mi?..
Böyle bir yanlışlık nasıl asırlardır sürüp gitmiş, anlıyamıyoruz!..
Bizce bir insan 4 MEZHEP İMAMI'ndan bihaber olmasına rağmen, KUR'AN'a, Hz. MUHAMMED'e uymuş, ALİ'nin YOLU'ndan şaşmadan gitmiş ise, ondan daha mükemmel bir SÜNNİ olamaz!
Zaten 632-855 arasında yaşamış olan MÜSLÜMANLAR'ın büyük bir kısmı böyle idi. 
Ama ne yazık ki SÜNNİ kelimesi, hep yanlış olarak MUHAMMED'E UYAN" değil de; "4 MEZHEP MENSUBU" şeklinde kullanılmıştır...Bu yüzden de BÖLÜCÜ bir anlam taşımaya başlamıştır. 4 MEZHEP'ten olmayan herkes Hz. MUHAMMED'e uysa da, uymasa da hemen "yoldan çıkmış" olmakla suçlanmıştır. Bu, 4 MEZHEP mensubu DİN ADAMLARI'nın halka aşıladıkları hatalı bir değerlendirmedir. 
İkinci bir husus ta, HALİFE kesiminin "SÜNNİ"; sayılmasıdır... Bu değerlendirmeyi de hem 4 MEZHEP mensubu olanlar, hem de ALEVİLER ve ŞİİLER yapar. 4 MEZHEP mensupları onları SÜNNİ, onlara karşı çıkanları da "yoldan sapmış" sayarlar... 
ALEVİLER de onları "SÜNNİ ve YOLDAN ÇIKMIŞ"; onlarla müacadele edenleri MUHAMMED-ALİ yolunda kabul ederler. 
Bunların ikisi de yanlıştır!.. 
Bir kimsenin SÜNNİ olup olmadığı, ancak SÜNNET ile değerlendirilebilir. Yani o kişi Hz. MUHAMMED gibi davranıyorsa SÜNNİ'dir, davranmıyorsa değildir!.. Bunun MEZHEP ile hiç bir alâkası yoktur!
Yani bir insan "Ben HANEFİ'yim" dese; arkasından YETİM MALI yese, EMANET'e ihanet etse, onun bunun karısına kızına KEM GÖZ'le baksa, gavurla işbirliği yapıp MÜSLÜMANLAR'a eziyet etse; bu adam SÜNNİ midir?... ASLA!..
Öte yandan 12 İMAM ve onlarla beraber yaşıyanların pek çoğu Hz. MUHAMMED'in yaptığını yapmış, yapmadığından kaçınmıştır... Bunun pek çok örneğini onların hayatını anlatırken verdik... Bu yüzden elbette onlar bizlerden çok daha fazla SÜNNİ'dirler, hem de hiç bir MEZHEB'e bağlı olmadan!

Hatta haklarında çok fazla şey bilmediğimiz Hz. HASAN soyuyla süren 5 İMAM, ve daha nice PEYGAMBER TORUNU İMAM aynı kaynaktan feyz aldıkları, aynı şekilde davrandıkları için SÜNNİ'dirler!.. Hepsi hürmete lâyıktır. Sadece 12 İMAM değil; hepsi EHL-İ BEYT'tir.

Bu yüzden biz ALEVİLER'in, BEKTAŞİLER'in "Ben SÜNNİ değilim," demesini yanlış buluruz... Kastettikleri "Ben 4 MEZHEP'ten değilim ama, MUHAMMED-ALİ YOLU'ndayım" demektir ki, bu da SÜNNİLİK'ten başka bir şey değildir!

Kaldı ki, 4 MEZHEP İMAMLARI'ndan ilki EBU HANİFE, İMAM CAFER-ÜS SADIK Hazretleri'yle beraber yaşamış, pek çok konuda ona uymuş, SÜNNİ diye bilinen HANEFİ MEZHEBİ'nin esaslarını bu muhterem PEYGAMBER TORUNU'ndan almıştır. 

Nasıl ki İMAMLAR'ı MUHAMMED'den, ALİ'den ayırmak mümkün değilse; MEZHEP İMAMLARI ile 12 İMAM da birbirinden ayrılmaz... Bu hususu ilerde, 4 MEZHEP İMAMI'nın hayatını ve ALEVİ ileri gelenlerinin eserlerini incelerken tekrar ele alacağız. 

12 İMAM, PEYGAMBER SOYU'ndandır, Hz. ALİ'nin YAKINLARI'dır, yani ŞİA'dır... Ama Şİİ DEĞİLDİR!.. Tam tersine, O dönemde ŞİİLER İMAMLAR'a düşmandır. HARİCİLER, İSMAİLİLER, FATİMİLER, KARMATİLER bunların başında gelir. Bunu da ilerde göreceğiz. 

Gerçek şu ki, SÜNNİ kardeşlerimizin 12 İMAM'ı ve hatta PEYGAMBER TORUNU diğer İMAMLAR'ı yakından tanıması ve sevmesi şarttır. Çünkü o İMAMLAR, TÜRKLER'in İSLAMİYET anlayışının temelidir!.. Sonra şu SÜNNİ kelimesini sadece 4 MEZHEP mensupları için kullanmaktan vazgeçmeleri şarttır. 

ALEVİ kardeşlerimizin de 12 İMAM'ın SÜNNİ olduğunu kabul etmesi, ve SÜNNİ kelimesini bir hakaret gibi kullanmaktan vazgeçmeleri şarttır. Çünkü böyle bir davranış, en başta PEYGAMBER'İN SÜNNETİ'ne uyan 12 İMAM'a, EHL-İ BEYT'e ve bütün ŞİA'ya yani EHL-İ BEYT yakınlarına hakaret olur... Onların hepsi Hz. MUHAMMED'in SÜNNET'ine bağlıdır. 12 İMAM'ın bütün eserleri KUR'AN'a ve SÜNNET'e uygundur. 

Hz.ALİ'nin DİVAN'ı, MUHAMMED BAKIR'ın TEFSİR'i, İMAM CAFER'in RİSALELER'i, İMAM RIZA'nın ŞERİAT HÜKÜMLERİNİN SEBEPLERİ hakkındaki RİSALE'si, İMAM NAKİY'in DİNİ HÜKÜMLERE DAİR SÖZLERİ, HASAN-ÜL ASKERİY'in TEFSİR'i hiç bir SÜNNİ'nin reddetmiyeceği hususları taşır. 

Bunlar ve diğer eserler tercüme edilirse görülecektir ki, 12 İMAM ile 4 MEZHEP İMAMI arasında bir fark yoktur... Hatta HALİFELER dahi pek çok hususta aynı düşünmektedirler. HALİFE MEMUN'un İMAM RIZA ile MUHAMMED NAKİY'i baştacı etmesi bunun en açık delilidir. 

Diğer PEYGAMBER TORUNU İMAMLAR da bundan farklı değildir. Ama maalesef bazıları Hz. HASAN'ın açık beyanına uymamış, HALİFELİK sevdasına düşmüş, hem kendilerinin hem de EHL-İ BEYT yakını MÜSLÜMANLAR'ın, yani ŞİA'nın bu uğurda can vermesine sebep olmuşlardır. 

Bu beşeri hatalarına rağmen, çoğunun Hz. MUHAMMED ve Hz. ALİ'nin nuruyla yetişmiş oldukları muhakkaktır. 

HİLAFET mücadelesinde hayatını kaybeden ALİ OĞULLARI şunlardır:

HASAN OĞULLARI: 
MUHAMMED 763'de MEDİNE'de, 
İBRAHİM BASRA'da; 
HÜSEYİN BİN ALİ 786'da MEKKE'de; 
MÜHAMMED BİN SÜLEYMAN 815'de MEDİNE'de, 
MUHAMMED BİN TABETEBA IRAK'ta, 
ALİ BİN MUHAMMED BASRA'da, 
İBRAHİM BİN MUSA YEMEN'de;
HASAN BİN ZEYD 864'de TABERİSTAN'da, 
EL HÜSEYİN KUFE'de, 
İSMAİL BİN YUSUF MEKKE'de, 
MUHAMMED BİN ZEYD TABERİSTAN'da,
AHMED BİN MUHAMMED MISIR'da, 
HASAN BİN ALİ 914'de TABERİSTAN'da...

HÜSEYİN OĞULLARI: 
MUHAMMED BİN CAFER 815'de MEKKE'de, 
EL HÜSEYİN MEDİNE'de; 
MUHAMMED BİN KASIM 834'de HORASAN'da;
EL HASAN 864'de KAZVİN'de, 
İBNİ RIZA ŞAM'da 

can vermişlerdir!... ALLAH cümlesine rahmet eylesin!

Şimdi çok önemli bir hususu belirterek sözü bağlıyalım: Daha önce ALEVİLİK diye bir MEZHEP olmadığını, belki bir TARİKAT sayılabileceğini, ama ALEVİ anlayışının aslında bir MEŞREP, yani bir hayat tarzı olduğunu belirtmiştik.
(Bakınız: NOTLAR - 2, 18) 

Şimdi de diyoruz ki, SÜNNİLİK de bir MEŞREP'tir... Yani bir HAYAT TARZI'dır. 

Peki, o zaman ikisi arasında ne fark vardır?...

Yazımız ilerledikçe görülecektir ki, SÜNNİLİK daha çok KUR'AN'ın LÂFZÎ MÂNÂSI'nı ön planda tutmak, PEYGAMBER'in SÜNNET'ine AYNEN uymaktır. Yani işin ŞEKİL yönü ağır basar...

ALEVİLİK ise KUR'AN ayetlerinin DERİN MÂNÂSI'na daha fazla önem vermek, ve Hz. MUHAMMED'in SÜNNET'ini SEBEPLERİ ile yorumlayıp zamana ve zemine uyarlamaktır... Yani MÂNÂ yönü ağır basar... 

ALEVİLİK ve BEKTAŞİLİK'teki DÖRT KAPI'dan ilk ikisi ŞERİAT ve TARİKAT'tır. İşte ŞERİAT, bu SÜNNİ anlayış ile başlar. Yani KUR'AN'ı ve SÜNNET'i bilmeden ŞERİAT KAPISI aşılmaz... Demek ki iyi bir ALEVİ'nin önce SÜNNİ olması gerekir!

Hemen tekrarlıyalım ki, biz SÜNNİ kelimesini "4 MEZHEP'ten birine mensup" anlamında kullanmıyoruz. KUR'AN'a ve Hz. MUHAMMED'e uymak anlamında kullanıyoruz!

İşte ALEVİLİK ve SÜNNİLİK arasında fark, bu MEŞREP farkından ibarettir. Başkaca bir ayrılık, gayrılık yoktur!.. 

Var diyen varsa, beri gelsin!!! 


ONBİRİNCİ BÖLÜM: EMEVİ SALTANATI'NIN SONU



Peki, 12 İMAM ile 4 MEZHEP İMAMI arasında ayrılık gayrılık yoksa; bu sürtüşme nereden kaynaklanmış?...İMAMLAR bu oyuna nasıl âlet edilmiş?.. Bunun inanılmaz hikâyesine geçmeden önce, TARİH'e dönüp HİLAFET'in EMEVİLER'den ABBASİLER'e nasıl geçtiğine bir daha bakalım. 

Hatırlanacağı üzre, HALİFE YEZİD'e üç kişi BİAT etmemişti: ALİ'nin oğlu HÜSEYİN, ZÜBEYR'in oğlu ABDULLAH, AMR'ın oğlu ABDULLAH...

Kaderin garip bir cilvesi sonucu ALİ, ALİ'yi HALİFE olunca makam vermedi diye bırakıp giden ZÜBEYR, ve ALİ'yi HİLAFET makamından düşüren AMR, birbirlerine hasım olmalarına rağmen; bunların oğulları YEZİD'e karşı aynı tavrı almışlardı. Ama yine de aralarında bir uyuşma yoktu. 

HÜSEYİN davet üzerine KUFE'ye giderken, ZÜBEYR'in oğlu ABDULLAH da MEKKE'de kendi halifeliği için çalışmaya koyulmuştu. HÜSEYİN ŞEHİT olunca, ABDULLAH iyice güçlendi. MEKKE'de kendisine BİAT edenler oldu... EMEVİ cephesinde ise karışıklık vardı. MUAVİYE'den sonraki 5 yıl içinde YEZİD dahil 4 halife değişmişti. 

Bu arada KUFE'de Şİİ diye bilinen bir grup ortaya çıktı. Bir kısmının başında SÜLEYMAN BİN SARD, bir kısmının da başında MUHTAR SAHAFİ diye biri vardı. Bunlar KUFE'de TUVVA dedikleri gizli bir cemiyet kurmuşlar, HÜSEYİN'in intikamını almaya yemin etmişlerdi... Ama dikkat edilirse, hiç birinin aklına HÜSEYİN'in İMAM olan oğlu ZEYNEL ABİDİN'e danışmak, ondan izin almak gelmemişti!.... Yani birileri EHL-İ BEYT'ten izinsiz EHL-İ BEYT adına hareket ediyordu!

İşte biz bunları gerçek ŞİA'dan ayırıyoruz. Yani AMAÇ ve HEDEF bakımından onları İMAMLAR'dan farklı görüyoruz. Bunlar ALİ SOYU'na yakınlığı değil; İNTİKAM ve İKTİDAR'ı kendilerine hedef edinmişlerdi. 

Her ne kadar bu kişiler, "Biz HÜSEYİN'i davet ettik. Sonra da kendisini yalnız bıraktık, yardım etmedik, o yüzden ŞEHİT oldu" diye dövünüyor ve kendilerini suçluyor idilerse de; bu söylediklerinin durumun düzeltilmesine müsbet bir katkısı yoktu. 
(Bakınız: NOTLAR - 2, 24)

Artık iş işten geçmiş, olan olmuştu. Hele 685 yılına varıldığında YEZİD ölmüş, hatta EMEVİ SALTANATI sülâle değiştirmişti. Yani MUAVİYE'nin rüyası gerçekleşmemiş, YEZİD'den sonra İKTİDAR kısa zamanda MERVAN'a geçmişti. 

Aslında YEZİD'in oğlu 2. MUAVİYE'nin HALİFELİK'te gözü yoktu... Üç ay görev yapmış, daha ölmeden köşesine çekilmişti.... HİCAZ, IRAK ve YEMEN'de halk ZÜBEYR'in oğlu ABDULLAH'ı HALİFE tanıyordu... 2. MUAVİYE'ye vekâlet eden DAHHAK BİN KAYS ile MERVAN dahi, MEKKE'ye gidip ABDULLAH'a BİAT etmeyi düşünüyorlardı. 

İşte bu sırada BASRA'da EMEVİLER'e karşı ayaklanan halktan kaçıp ŞAM'a gelen İBNİ ZİYAD, MERVAN'a, "Sen KUREYŞ'in şeyhisin. EMEVİLER'in ulususun," diyerek onu HALİFE olmaya ikna etti. Bütün EMEVİLER de MERVAN'ın etrafına toplandılar... YEMENLİLER'in şeyhi HASSAN da MERVAN lehine ikna edildi. 

Bu arada DAHHAK BİN KAYS taraftarları ABDULLAH'a BİAT etmişti. Bu yüzden rakip hale gelen YEMENLİLER ile KAYS ailesi mensupları çarpışmaya başladılar. DAHHAK'ın öldürülmesi ile MERVAN grubu galip geldi ve HİLAFET onun soyuna geçmiş oldu. (683)

MERVAN kısa zamanda SURİYE'yi kontrolüne aldı. MISIR'a da oğlu ABDÜLAZİZ'i vali göndererek hakimiyet sağladı. 

MERVAN, YEZİD'in diğer oğlu HALİD'in HALİFE olmasını önlemek için annesi, yani YEZİD'in karısı ile evlenmişti. Ama bu kadın oğluna kötü davrandı diye sonradan MERVAN'ı kin gütmüş, bir gece iki cariye ile birlikte MERVAN uyurken yüzüne yastık bastırarak boğmuştur. 

Böye rezilâne bir şekilde hayata veda eden MERVAN'ın yerine oğlu ABDÜLMELİK geçti. 

YEZİD zamanındaki MEKKE kuşatmasında HARİCİLER ZÜBEYR'in oğlu ABDULLAH'ın yanında yer almışlardı. Ama kuşatma kalkınca ve ABDULLAH'ın HALİFE OSMAN'ı sevdiği öğrenilince yanından uzaklaştılar. MEKKE kuşatmasında ABDULLAH'ın yanında olan MUHTAR SAHAFİ de fazla ilgi görmeyince IRAK'a geri dönmüş, ŞİİLER'in bir kısmının başına geçmişti. 

ŞİİLER o sırada başlarında SÜLEYMAN BİN SARD olmak üzere silaha sarımışlardı. Önce HÜSEYİN'in mezarı başında toplandılar. Ağladılar, dövündüler. Sonra yeni HALİFE ABDÜLMELİK'in ordusunun üzerine yürüdüler. Kumandan HASİN'e "ABDÜLMELİK'i HALİFE tanımamasını, ALİ SOYU'ndan birini HALİFE yapmasını" söylediler. Tabii istekleri kabul edilmedi. Savaştılar. ŞİİLER delice saldırmalarına ve direnmelerine rağmen, sonunda yenildiler. Bu savaşta binlerce MÜSLÜMAN öldü... 

Devrin İMAM'ı ZEYNEL ABİDİN ne böyle bir savaş istemiş, ne HALİFELİK peşinde koşmuş, ne bu gruba LİDERLİK etmiş, ne de yaptıklarını tasvip etmiştir!

Kalan ŞİİLER bu sefer MUHTAR SAHAFİ'nin etrafında toplandılar. MUHTAR SAHAFİ bir süre sonra ALİ'in bir diğer oğlu MUHAMMED BİN HANİFE adına hareket ettiğini ilan etti. 

Rivayete göre bu MUHTAR SAHAFİ vaktiyle KADI idi. Halkı HALİFE MERVAN aleyhine kışkırttığı için hapse atılmış, onu tanıyan bir kadının MERVAN'ın haremine girmesi ve onu ikna etmesi sonucu serbest bırakılmıştı. 

ALİ'nin oğlu MUHAMMED, HİCAZ'da kendisini HALİFE ilan etmiş olan ZÜBEYR'in oğlu ABDULLAH'tan çekiniyordu. Çünkü ABDULLAH kendisini rakip görüyordu. Bu yüzden ALİ yanlısı, ALİ canlısı sandığı MUHTAR SAHAFİ'den yardım istedi. ABDULLAH da MUHAMMED'e yardım eder diye MUHTAR SAHAFİ'yi tutuklatmak istedi. 

Ancak kurnaz SAHAFİ, ABDULLAH'ı müşgül durumda bıraktı, vali konağını işgal etti. Üzerine gönderilen bir kaç orduyu yendi. Irak'a tamamen hakim oldu. 

Bu arada MUHAMMED, MUHTAR SAHAFİ'nin adamlarının MEKKE sokaklarında halkı öldürdüğünü görünce kendisini uyardı. Sonunda MUHTAR SAHAFİ çekilmek zorunda kaldı. ABDULLAH yalnız kalan MUHAMMED'i, ZEMZEM kuyusu yakınlarına sürgüne gönderdi. Sonra bir fırsatını bulup MUHTAR SAHAFİ'nin işini bitirdi. 

Daha sonra HALİFE, ABDULLAH'ın üzerine zalim HACCAC'ı gönderdi.(691) HACCAC önce MEDİNE'yi aldı, halkı HALİFE'ye BİAT ettirdi. ABDULLAH, halkı MEKKE kalesinin içine çekti. Şehir KUTSAL olduğu için burada savaş yapmazlar diye düşündü. Ancak HACCAC şehri 6 ay kuşatma altında tuttu. Tepelere mancınıklar kurdurdu, şehrin su yolunu kesti. Halkı aç bıraktı. MEKKE halkı böylece YEZİD zamanından beri ikinci defa bir kuşatma yaşıyordu. HACCAC şehri saldırılarıyla yakıp yıktı. ABDULLAH sonuna kadar savaştı ancak ölümden kurtulamadı. Böylece 9 yıldır süren 2 HALİFELİ (ŞAM'da EMEVİLER, MEKKE'de ABDULLAH) devir, sona erdi. (692)

Daha sonra KAHİNE adlı bir kadın EHL-İ BEYT adına ayaklandı. Bazı küçük başarılar kazandı ama sonunda o da öldürüldü. 

Bunların hiç birinin görüldüğü gibi İMAM ZEYNEL ABİDİN'le alâkası yoktur! ZEYNEL ABİDİN ne büyük amcası MUHAMMED'i, ne de ABDULLAH'ı, HALİFE'ye karşı desteklememiştir. O, tamamen olayların dışında kalmıştır. Onun için de HACCAC dahi kendisine dokunmamıştır. 

694 yılında HARİCİLER'den ŞEBİB kendini EMİR-ÜL MÜMİNİN, yani HALİFE ilan etti. Kendisine BİAT edenleri sağ bırakıyor, etmiyenleri öldürüyordu. Nihayet HACCAC onu da yendi, ŞEBİB kaçarken nehirde boğuldu. 

Bu tür ayaklanmalar için bir çok örnek verilebilir. Ancak biz bunların hiç birini 12 İMAM ile bağdaştırmıyoruz. Onlar bu tarz olayları İSLAM'A FESAT KATMA, FİTNE ÇIKARMA olarak görmüşler, ve asla katılmamışlardır. 

Bu noktada cereyan eden hadiselerin daha kolay değerlendirilmesini sağlamak için bir benzetme yapmak, bir örnek vermek istiyoruz:

Hatırlanacağı üzere, 1960 İHTİLALİ'nden sonra DEMOKRAT PARTİ kapatılmış ve MENDERES idam edilmişti. O tarihten sonra kurulan pek çok parti, yani ADALET PARTİSİ, YENİ TÜRKİYE PARTİSİ, BÜYÜK TÜRKİYE PARTİSİ, DEMOKRAT TÜRKİYE PARTİSİ, DEMOKRATİK PARTİ, DOĞRU YOL PARTİSİ, ve daha niceleri hep "êski DEMOKRAT PARTİ'nin devamı olduklarını ve MENDERES yolundan yürüyeceklerini" ilan etmişlerdir... Bu suretle halkın MENDERES'e olan sevgisini istismar ederek İKTİDAR'a gelmeye çalışmışlardır. Bunlardan bazıları MENDERES'in oğullarını POLİTİKA'YA ÇEKMEK istemişlerdir. 

Halbuki MENDERES, idamından önce İLAHİ TAKDİR'i sezmiş, MENDERES AİLESİ için SİYASET'in bittiğini anlamış ve oğullarına "politikaya atılmamalarını" vasiyet etmişti!.. 

Bu gerçeği görmeyen ve vasiyeti dinlemeyen YÜKSEL, MUTLU ve AYDIN MENDERES'ten biri trafik kazasında ölmüş, biri intihar etmiş, üçüncüsü de yine bir trafik kazasında felç olup tekerlekli sandalyeye mahkûm düşmüştür. 

İşte geçmişte ALİ OĞULLARI etrafında cereyan eden olaylar da aynen böyledir... Birileri çıkmış, ALİ adına, HÜSEYİN adına ayaklanmış; onların hakkını, kanını aradığını iddia etmiş; MÜSLÜMANLAR'ı birbirine kırdırtmış, felaketlere sebep olmuştur. 

Halbuki esas DAVA SAHİPLERİ'nin çoğu bu olaylara hiç karışmamış, kendileri hiç mücadeleye girmemiş, girenleri de asla desteklememişlerdir. Yanılıp ta ateşe atılan ALİ OĞULLARI'nın akıbeti ise feci olmuş, kendileri ölmüş, EHL-İ BEYT ve pek çok MÜSLÜMAN bundan zarar görmüştür. 

Çünkü güdülen HAK DAVASI değil; SALTANAT DAVASI idi ve Hz. HASAN'ın sezdiği ALİ OĞULLARI'nın HİLAFET'le SALTANAT'la bağı kesilmişti!.... TAKDİR-İ İLAHİ böyle idi!
EMEVİ döneminde de, ABBASİ döneminde de, OSMANLI döneminde de!


Hele OSMANLI'nın son döneminde HÜSEYİN TORUNU ŞERİF ABDULLAH ve ŞERİF HÜSEYİN'in EHL-İ BEYT'ten olmalarına, MEKKE ŞERİFİ bulunmalarına rağmen, KRALLIK vaadlerine, altınlara kanıp İSLAM düşmanı İngilizler ile birlik olmaları, OSMANLI'lıya ihanet etmelerini anlamak mümkün değildir.. Ama bunun cezasını kısa zamanda görmüşlerdir! İngilizler onları devirip yerlerine daha iyi uşaklık edeceğine inandıkları Vehhabî Suud âilesini getirmiştir! 

Kısacası, İNTİKAM, HIRS, ZULÜM, İHANET gibi İSLAM'a yakışmayan unsurlar devreyi girip, SALTANAT mücadelesi yapıldıkça, EHL-İ BEYT'e yönelik zulüm, eziyet ve tabii aşağılama sürüp gitti.

90 yıllık EMEVİ SALTANATI sırasında 14 HALİFE gelip geçmiş 1. MUAVİYE'nin FETİH ve DEVLET DÜZENİ dışında hayırla yadedilecek hayırlı işler yapan sadece 2 HALİFE çıkmıştır: 2. MUAVİYE ve ÖMER... İkisi de camilerde ALİ'ye söğme adetini kaldırmıştır. Bilhassa ÖMER adil, başarılı ve EHL-İ BEYT'e saygılıydı. 

EMEVİLER'in son dönemindeki İMAM, CAFER-ÜS SADIK Hazretleri idi. Kendisine HORASAN'dan gelen HALİFELİK teklifini kabul etmemiş, etmek isteyen ALİ OĞULLARI'nı da uyararak vazgeçirmişti. 

Çünkü ŞİİLER'in İMAM'ı o değildi!.. Onlar Hz. ALİ'nin HANİFE adlı kadından olma oğlu MUHAMMED'i MEHDİ sayıyorlardı. O ölünce yerine oğlu HAŞİM ALİ'yi İMAM yapmışlardı. HAŞİM ALİ kendisinin ayaklanmasından korkan HALİFE tarafından zehirlenince, vasiyeti üzerine PEYGAMBERİMİZ'in diğer amcası ABBAS'ın torunlarından MUHAMMED'e BİAT etmişlerdi. 

Eminiz ki, ALİ OĞLU MUHAMMED, HAŞİM ALİ ve ABBAS OĞULLARI'ndan MUHAMMED hep muhterem zatlar idi. DİN konusunda bilgileri, sezgileri derindi. Hatta HAŞİM ALİ ölmeden önce, HİLAFET'in ABBAS OĞULLARI'na geçeceğini bildirmişti!..Zaten bunun için İMAMLIK görevini oğluna değil, ABBAS OĞULLARI'ndan MUHAMMED'e bırakmıştı. 

Aslında onun da etrafına toplanan saf, temiz kalpli, inanmış kimselerdi. DİN ve İNANÇ açısından İMAM CAFER'in etrafındakilerden farklı bir tutumları yoktu. Yine de zaman zaman bu gruptan öne çıkıp ayaklanan oluyordu.

ABBASOĞLU MUHAMMED 718'de İMAM olunca, herkesi kendine BİAT etmeye çağırdı. Adamları etrafta dolaşıyor, onun adını vermeden "ALİ-MUHAMMED'den rıza" diyerek BİAT istiyorlardı. Böylece EMEVİ SALTANATI'na karşı olanlar, bilhassa ŞİİLER o dönemde ABBASİ diye anılmaya başladı.

ABBASİLİK özellikle HORASAN'da yayıldı. Zekâtlar İMAM adına toplanıp oradan gönderiliyordu. MUHAMMED ölünce yerine oğlu İBRAHİM geçti. 745 yılında toplanan parayı İMAM İBRAHİM'e getirenlerin arasında EBA MÜSLİM de vardı. O tarihte MEDİNE'de 5. İMAM MUHAMMED BAKIR Hazretleri HAK'kın rahmetine kavuşmuş, yerine 6. İMAM CAFER-ÜS SADIK Hazretleri geçmişti.

EBA MÜSLİM kısa zamanda HORASAN ŞİİLERİ'nin lideri oldu. 747 yılında hazırlıklarını tamamladı ve ABBASOĞLU İMAM İBRAHİM adına ayaklandı. MERV'i ele geçirdi. HALİFE ÖMER'den sonra EMEVİLER'in tekrar başlattığı "camilerde ALİ'ye küfür" âdetini kaldırdı. İsyan büyüyüp yayılınca HALİFE MERVAN, İMAM İBRAHİM'i yakalatıp hapsettirdi.

Bu arada başka bir İMAM daha ayaklandı. Bu da Hz. ALİ'nin kardeşinin torunlarından ABDULLAH idi. O da HALİFE'nin askerleri ile çarpışıyordu. HAŞİM OĞULLARI da MEKKE'de toplanmış, "EMEVİLER yıkılacak, yerine bizden biri geçsin," diye faaliyette bulunuyorlardı. Onlar da HİLAFET makamına Hz. HASAN'ın torunlarından MUHAMMED MEHDİ'yi uygun görmüşlerdi. 

Yani eski ÜMEYYE OĞULLARI ile HAŞİM OĞULLARI arasındaki güç mücadelesi sürmekte iken; şimdi bir de EBU TALİB OĞULLARI ile ABBAS OĞULLARI, HASAN OĞULLARI ile öz AMCA OĞULLARI arasındaki mücadele devreye girmişti. Bir tek HİLAFET makamına üç aday vardı: PEYGAMBER AMCASI OĞLU İBRAHİM, HASANOĞLU MUHAMMED, HASAN AMCASININ OĞLU ABDULLAH!..HÜSEYİN OĞLU İMAM CAFERÜS SÂDIK ise bu mücadelenin dışında idi.

İBRAHİM, hapiste iken kardeşinin oğlu EBÜL ABBAS'ın HALİFE olmasını istedi. Son EMEVİ HALİFESİ MERVAN savaşta yenilip öldürülünce, EBÜL ABBAS ilk ABBASİ HALİFESİ oldu. (750) Oldu da, zamanla onu iktidar'a getirenlerin ALİ yanlısı ŞİİLER olduğu, bir süre sonra unutuldu. ŞİİLİK bu sefer "ABBASİLER'e karşı olmak" anlamında kullanılmaya başladı! 

ALİ HAYDAR BAŞVEREN'İN ARAŞTIRMA YAZISI ALEVİ-SÜNNİ SÜRTÜŞMESİNİN İÇYÜZÜ


ALİ HAYDAR BAŞVEREN'İN ARAŞTIRMA YAZISI



ALEVİ-SÜNNİ SÜRTÜŞMESİNİN İÇYÜZÜBİRİNCİ KISIM

ALEVİLER ve SÜNNİLER arasındaki farkların, inançların, ibadet şekillerindeki ayrılığın hep Hz. ALİ'nin HİLAFET konusunda HAKKININ YENMESİ ile başladığı söylenir.
Görelim, bakalım öyle mi?..EBUBEKİR döneminde acaba iki kesim arasında bugünkü ayırımlar, farklar var mı?.. 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: EBUBEKİR'İN HİLAFETİ

Hz. MUHAMMED'in 632 yılında vefat etmesi üzerine önce büyük bir karışıklık meydana gelmiş, sonra da ASHAB, yani Hz.MUHAMMED'in yakınları "kimin PEYGAMBER'İN HALİFESİ olacağını" tartışmaya başlamıştı. Bu arada ENSAR, yani MEDİNELİLER de HALİFE'nin kendilerinden olması için bir toplantı yaptılar. PEYGAMBER'in yakın akrabaları yeğeni ALİ ile amcası ABBAS defin işleri ile uğraşıyorlardı. EBUBEKİR ile ÖMER de başka bir yerde idiler. 
ASHAB'ın çoğu PEYGAMBERİMİZ'in kabilesinden idi. ENSAR'ın içinde ise HAZREC, EVS gibi başka büyük kabileler de vardı. 
ENSAR'ın toplantısına HAZREC kabilesi reisi SAD İBNİ UBADE gelmiş ve şöyle demişti:
"Ey ENSAR!... MUHAMMED çok uğraşmasına rağmen, kabilesi içinde çok az kişi ona iman etti. Halbuki siz, onu ve yakınlarını korudunuz. Onun için EMİRLİK sizin hakkınızdır."
EMİR kelimesine dikkat edilirse, PEYGAMBER'in adına DİN İŞLERİ'ni yürütecek kişinin aynı zamanda DEVLET REİSİ olacağı da anlaşılır... Görüldüğü gibi, Hz. MUHAMMED'in varlığı ile bastırdığı KABİLE ve AİLE SÜRTÜŞMELERİ, onun ahirete intikal etmesiyle meydana gelen OTORİTE BOŞLUĞU'nda birden canlanıvermişti!
SAD'ın sözleri üzerine ENSAR'dan orada bulunanlar, "O zaman biz seni HALİFE seçeriz," dediler. Bunu duyan HAZRECLİLER memnun oldu ama, İSLAM'dan önce düşmanları olan EVS kabilesi mensupları endişelendi. "EMİR, HAZREC'ten olursa, bize tahakküm ederler," diye telaşa kapıldılar.
İşte böyle bir anda, durum EBUBEKİR'e iletildi. EBUBEKİR yanına ÖMER ve bir de EBU ÜBEYDE'yi alarak derhal toplantı yerine koştu. Hemen olaya el koydular. 
SAD'ın HALİFE seçilmesi sadece EVSLİLER'i değil; KUREYŞLİLER'i de infiale sevkedecekti. Henüz güçlenmekte olan İSLAMİYET iç sürtüşmeler, kabile kavgaları ile hemen zayıflıyacaktı. 
EBUBEKİR şöyle konuştu: 
"Sizler RESULULLAH'a yardım ettiniz. Onun için fazilet ehlisiniz. Ancak EMİRLİK konusunda ARAPLAR ancak KUREYŞ kabilesini bilir. Başkasının emirliğini kabul etmez!"
Gerçekten de PEYGAMBER'in kabilesi olan KUREYŞ en eski ve en asil ailelerden biriydi. Hz. İBRAHİM'in ilk oğlu Hz.İSMAİL'e dayanıyordu. Yıllarca KABE GÖREVLERİ onlarda idi. PEYGAMBERİMİZ'in dedesi ABDÜLMUTTALİB, kabileye reislik etmiş, battal hale gelmiş olan ZEMZEM kuyusunu temizletmiş, kullanılır duruma getirmişti. İşte bu yüzden "ARAPLAR başkasının emirliğini tanımaz" sözü, bir gerçeğin ifadesi idi. 
Uzun münakaşalardan sonra HAZREC kabilesinden Beşir, "MUHAMMED KUREYŞ'tendir. HİLAFET o kabilenin hakkıdır," dedi. Bunun üzerine EBUBEKİR, ÖMER ve UBEYDE'yi gösterdi. "Bu ikisinden birine BİAT ediniz," dedi. Ama onlar kabul etmediler. "MUHAMMED'in öne çıkardığı zatın önüne kim geçebilir?" dediler. ÖMER, "Ver elini, sana BİAT edeyim," dedi...ve herkes onu takip etti. İlk HALİFE bu şekilde belirlenmiş oldu. 
(Bakınız: NOTLAR, 2)
EBUBEKİR, KUREYŞ kabilesinden olmasına rağmen, küçük bir aileden idi. Hz. MUHAMMED'in akrabası idi, ama hısmı değildi. Yani KAYINPEDER'i olduğu için yakınlığı vardı ama, ALİ gibi KANBAĞI yoktu. 
Aslında ARAP kabileleri bir ailenin büyümesinden oluşan topluluklardı. Çok büyüyen veya anlaşmazlığa düşen kısım bölünür, yeni adlarla yeni kabileler doğardı. Bunlar kısa zamanda eski bağları unutur, hatta birbirine düşman kesilirdi. HAŞİM ve ÜMEYYE olayında olduğu gibi...(Bakınız: NOTLAR, 3) 
Kısacası, yeterince geriye gidince, herkesin birbiriyle kanbağını bulmak mümkündü. Ama o tarihte EBUBEKİR ayrı bir aileye mensup görünüyordu. BEN-İ TEYM ailesindendi. 
ŞİİLER, EBUBEKİR'in ÜMEYYE soyundan (EMEVİ) olduğunu öne sürerler. Değildir... Ama KUREYŞ hep birbiriyle akrabadır zaten... ve mesele hep bu AİLE KAVGALARI ile ilgilidir. 
(Bakınız: ARAP KABİLELERİNİN BÖLÜNMESİ TABLOLAR - 1 
İşte bu farklı aile meselesi yüzünden HAŞİMOĞULLARI'ndan ZÜBEYR, MİKTAD, EBU LEHEB'in iki oğlu ve PEYGAMBER'in yakın dostlarından SELMAN FARİSİ gibi kişiler sonuçtan memnun kalmadılar. Onlar PEYGAMBER'in AMCASI EBU TALİB OĞLU ALİ'yi HALİFE yapmak istiyorlardı. Bunu da Gadir-i Hum Olayı'na dayandırıyorlardı.


GADİR-İ HUM OLAYI
Rivayete görğe, Hz. Muhammed (S.A,V.) Hicret'in 10. yılında 'Veda Haccı'nı ifa ettikten sonra, Zlhicce ayının 18. günü , beraberindeki onbinlerce müslümanla Medine'ye dönerken Mekke-Medine yolunun ortalarında, Cuhfe yakınlarındaki Gadir-i Hum (Hum bataklığı) mevkiine geldiğinde, kendisine: 'Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kafirlere yol göstermez' (Maide 67) âyeti nazil olmuş. Hz. Muhammed'in bu âyeti, kendi vefatından sonraki meşru halife namzedinin ilan edilmesi şeklinde yorumladığını öne sürenler var. Kafileyi durdurmuş. Önde gidenleri, geriden gelenleri münâdiler çıkararak etrafına çağırmış. Hepsi toplandıktan sonra imam olup namaz kıldırmış. Ağaçlar altında deve semerlerlerinden bir minber oluşturmuş. Sonra Ali'yi yanına çağırarak minbere çıkmış. Müslümanlara uzun bir hutbe irad ederek, Bir divayet te şöyledir: Hz. Muhammed, Veda haccı'ndan iki ay önce Ali'yi, Yemen'in bazı kabilelerine zekât ve cizyeleri toplamak amacıyla gönderir. Bu görev esnasında bazı kabilelerle ufak-tefek çarpışmalar da olur ve bazı ganimetler elde edilir. Hz. Ali elde ettiği ganimeti Beytülmal'ın hissesini ayırdıktan sonra adamlarına taksim eder. Ancak bu taksimden hoşnud kalmayan ve Beytulmal'e ayrılan hisseden de faydalanmak isteyenler vardır. Bazı tartışmalar olur. Hz. Ali, Veda Haccı'nda Rasulullah ile beraber bulunmak için Mekke'ye hareket emri verir. Taif'e vardıklarında, yerine Bureydetül-Eslemi'yi vekil tayin eder ve kendisi ordusundan önce Mekke'ye vasıl olarak Hz.Muhammed ile buluşur. Bir süre sonra Mek-ke'ye giren ordusunda, kendisinin Beytülmal için ayırmış olduğu elbiselerin dağıtılıp giyilmiş olduğunu görür ve vekiliyle şiddetli tartışmaları olur. Hz. Muhammed bu tartışmada Ali'nin tarafını tutar. Derken veda haccı son bulur. Her kabile kendi beldesine müteveccihen Mekke'den ayrılır. Hz. Muhammed de, beraberinde Medineliler (Ensar) ve o yöredeki bedevi Müslümanlarla beraber Medine'ye doğru yola çıkar. Bu esnada muhtemelen- Hz. Ali ile bazı kişiler arasında, önceki tartışmalara muttali olur. (Tarihçi ve hadisçiler bunu zikretmezler). Gadir-i Hum mevkiine vardıklarında Resulullah, Ali aleyhine haksız olarak oluşan nefret ve düşmanlığa son vermek ister. Orada Müslümanlara irad ettiği kısa hutbesinde: "Ben kimin velisi (dostu) isem, Üli de onun velisidir" der. ve Ali'ye düşmanlık beslemekten vazgeçmelerini ihtar eder. Olay yatışır ve Medine'ye doğru devam edilir.
Şiiler ve Aleviler bu "Aili de onların velisidir" ifadesini, onun halifeliğine işaret saymaktadırlar.
Nei var ki, bugün bize ulaşmış en eski siret, tarih ve tabakat kitaplarında, Gadir-i Hum olayı ile ilgili hiçbir bilginin mevcut olmadığını görürüz. Hz Ali'nin eseri "Nehc-ül Belaga"da dahi Gadir-i Hum vak'ası yoktur.

KIRTAS OLAYI
Şiiler ve Aleviler bir de Hz. Muhammed'in (B.A.V.) yazılı bir vasiyette bulunup Hz. Ali'yi halife ilan etmek istediğini, buna engel olunduğunu öne sürerler. Bu da KIRTAS OLAYI diye bilinir.
Rivayete göre, Resuli Ekrem hastalığının iyice ağırlaştığı son günlerinden birinde, vefatından beş gün öncesi, perşembe günü, “Bana kağıt kalem getiriniz; size benden sonra hiçbir zaman yolunuzu şaşırtmayacak bir yazı yazayım (vasiyette bulunayım).” buyurmuş. O sırada yanındaki sahabileri ve Hz. Ömer de bu sözleri duymuş. Ömer, Resulullah’ın bu isteğini, “Resulullahın hastalığı ağırlaştı. Yanımızda Allah'ın kitabı var. O bize yeter.” diye yorumlayarak kalem ve kırtas (kâğıt) getirilmesine karşı çıkmış.
. Ömer'in bu düşünceye sevk eden husus, Resulullahın Hicretin 10. yılı Zilhicce’nin 18. günü, ölümünden 2 ay 10 gün kadar önceki sözleri olduğu belirtilir. O zaman Resulullah şöyle buyurmuştu:

- "Ey İnsanlar! 
İyi bilin ki, bende ancak sizin gibi bir insanım. Çok geçmeden, Yüce Rabbimin elçisi (Azrail) bana gelecektir. Bende onun davetime icabet edeceğim. Mutlaka ben size iki kıymetli ve hürmeti ağır şey (es- Sakaleyn) bırakıyorum. Bu ikisinden birincisi, Yüce Allah’ın Kitabı’dır ki, onun içinde hidayet ve nur vardır. Allah'ın kitabına sımsıkı sarılınız." - "ikincisi de, Ehl-i Beytimdir. Ehli beytime muamele hususunda size Allah'ı hatırlatıyorum. O'nun Kur'an'de Ehl-i Bey hakkında belirttiklerini hatırlatıyorum."

İşte bu ifadeye dayanarak Ömer yeni bir şey yazılmasına, bunun Kur'an-ı Kerim'e eklenme ihtimalini de düşünerek karşı çıkmış olabilir.
Kaldı ki, Hz. Muhammed eğer gerçekten öyle önemli bir vasiyette bulunacak olsaydı, bunu sözlü olarak yapardı ve kimse karşı çıkamazdı!..
Kısacası, Kırtas Olayı da, Gadir-i Hum Olayı gibi, Ebubekir'in hilâfetine mâni değildir.

*****

ALİ'nin, kendisinin HALİFELİK konusunda fikrinin sorulmamasından gücendiğini çeşitli rivayetlerden öğreniyoruz. Gerçekten de, böyle önemli bir konu da hem ALİ'nin, hem de diğer Kureyş büyüklerinin fikrinin alınması gerekirdi. Ancak olay yukarda anlattığımız şekilde bir EMR-İ VAKİ tarzında cereyan edince, danışma imkanı bulunamadan, her şey bir anda olup bitmişti. 
ALİ, PEYGAMBERİMİZ'in acısından evine kapanmıştı. Hz. MUHAMMED'in diğer amcası ABBAS ve EBU SÜFYAN sık sık yanına geliyorlar ve konuyu açıyorlardı. EBU SÜFYAN, bildiğiniz gibi, uzun yıllar PEYGAMBER'e düşmanlık etmiş, çok sonradan MÜSLÜMAN olmuştu. HİLAFET'i, yani emirliği bir hükümdarlık gibi düşünüyor, babadan oğula geçmesi gerektiğine inanıyor, bunun için KUREYŞ'in küçük ailesi TEYM OĞULLARI'ndan birinin HALİFE olmasını hazmedemiyordu. Kendisi ÜMEYYE OĞULLARI'ndan olmasına rağmen, eski düşmanı HAŞİM OĞULLARI'na yaklaşması, bu yüzdendi. ALİ'nin henüz BİAT etmemiş olmasından yararlanmak istiyordu. 
Amca ABBAS ise ALİ'ye, "Gel sana BİAT edeyim. Ben edersem, halk da eder," demişti. ALİ bu teklifi kabul etmedi. EBU SÜFYAN'ın kışkırtmalarına ise, "Ey EBU SÜFYAN! Sen MÜSLÜMANLAR arasına nifak sokmak istiyorsun!" diyerek karşılık verdi.
Günler bu karışıklık içinde geçip gidiyordu. Nihayet EBUBEKİR, EBU UBEYDE'yi gönderdi. O da ALİ'ye durumu anlattı. Kötü gidişi farkeden ALİ ertesi gün mescide gelerek EBUBEKİR'e BİAT etti. Bunun üzerine diğer HAŞİMOĞULLARI da BİAT ettiler. Böylece EBUBEKİR'in halifeliğinde karar, OYBİRLİĞİ ile alınmış oldu!


*****

Burada bir kaç İSLAMİ HUSUS'u açıklamakta yarar var... 
İSLAMİYET'te uygulama KUR'AN'a göre yapılır. 
Bir konu KUR'AN'da yoksa, HADİSLER'e uyulur... 
Eğer KUR'AN'da ve HADİSLER'de açık bir bilgi yoksa, benzer olaylarla KIYAS edilerek karar verilir. 
KIYAS edecek olay yoksa, o zaman o konuda BİLGİ SAHİBİ KİŞİLER meseleye müzakere eder ve bir karar varırlar... 
İşte bu KARAR bir kişiye veya mahdut sayıda bir gruba ait ise REY, 
bütün danışılanlara ait ise, İCMA-İ ÜMMET olur... 
Yani OYBİRLİĞİ ile KARAR alınmış sayılır. En makbulü de budur. 

Hz. MUHAMMED'den sonra ne olacağı KUR'AN'da belirtilmemiştir. HADİSLER'de gerçi ALİ'yi, EBUBEKİR'i, ÖMER'i, OSMAN'ı öven ifadeler vardır ama, onlardan herhangi birisinin HALİFE olmasını isteyen DOĞRUDAN bir ifade yoktur. Eğer olsaydı, tartışma çok kısa sürer, kimse KUR'an'daki ayete veya PEYGAMBER'in açık beyanına karşı çıkmaz, sorun hemen çözülürdü.

KUR'AN'da ve HADİSLER'de bu konuda açık bir ifade olmamasını, pek çok İSLAM bilgini gibi biz de İSLAMİ bir CUMHURİYET anlayışına yoruyoruz.


Buna göre, halkın BİLGİDE, GÖRGÜDE, TECRÜBEDE ve İÇTİMAİ MEVKİDE ileri gelenleri toplanarak bir ŞURA oluşturur, bu ŞURA da DEVLET REİSİ'ni seçer. Seçimden sonra EMİR'e, yani DEVLET REİSİ'ne tam itaat edilir. EMİR de kararlarını ŞURA'ya danışarak alır. ŞURA'nın halk içinde söz sahibi kimselerden meydana gelmesi, EMİR'in kararlarının halk tarafından benimsenmesini kolaylaştırır. Nitekim ABBAS'ın ALİ'ye, "Ben BİAT edersem, halk da eder," demesi; ALİ gelip EBUBEKİR'e BİAT edince, KUREYŞ ileri gelenlerinin de BİAT etmesi bu duruma işarettir.

ŞURA üyeleri aksi yönde REY beyan etseler de, EMİR'in aldığı karara itirazsız uyarlar. Buna mukabil EMİR yoldan çıkar, halk zararına davranışlara girer, ŞURA'nın uyarılarına kulak asmaz ise, hemen alaşağı edilir! (Bakınız: NOTLAR, 4) BR>
HALİFELİK meselesinde uygulama böyle olmuştur. BİAT edenler, ALİ de dahil olmak üzere, sonradan EBUBEKİR'e hep yardımcı olmuşlardır. Onun emirlerinden dışarı çıkmamışlardır. 

Konu KUREYŞ içinde çözülmüştür... Ama ALEVİ-SÜNNİ anlaşmazlığı açısından meseleye bakınca, ortaya değişik iddialar atılmaktadır. 

Şİİ ve ALEVİLER bu olayda "ALİ'nin hakkının yendiğini, VEDA HACCI'nda Hz. MUHAMMED'in ALİ'nin elini kaldırarak, 'Ben kimin velisi isem, ALİ de onun velisidir,' dediğini, böylece onu halifeliğe aday gösterdiğini öne sürmekle yetinmemekte, bazıları daha da ileri giderek, "ALİ'nin halifeliği ile ilgili âyetlerin KUR'AN'dan çıkartıldığına" dahi inanmaktadırlar. 

Her şey SÜKÛNET içinde ve MANTIK'la değerlendirilmelidir! 

Bir defa KUR'AN'dan âyet çıkarıldığını söylemek, ALİ'yi HALİFE yapmıyacağı gibi; 1400 yıllık İSLAMİYET'e zarar verir!.. MÜSLÜMANLAR'ın eksiksiz kusursuz HAK KELÂMI olarak bildikleri KUR'AN'ın o İLÂHİ VASFI'nın gözden kaçmasına sebep olur. Bu da ne ALLAH'ın hoşuna gider, ne de MUHAMMED'in ne ALİ'nin!.. Hiç bir ALEVİ'nin kendi dinini böyle bir duruma düşürmesi doğru olmaz! 

Nitekim 2000'E DOĞRU gibi dergiler, TURAN DURSUN gibi kendini bilmezler ve SELMAN RÜŞDİ gibi hıristiyan ajanları hep bu meseleyi öne sürmüşlerdir. Hiç bir ALEVİ'nin buna âlet olmaması gerekir. 

İkincisi, hiç bir âyetin o dönemde KUR'AN'dan çıkarılması mümkün değildi. Çünkü KUR'AN henüz derlenmemişti bile! Sayfalar halinde dağınık duruyor, ancak pek çok kişi tümünü ezbere biliyordu. Eğer ALİ'nin halifeliği ile alâkalı bir ayet olsaydı, o hafızlardan birisi mutlaka ortaya çıkar ve bunu hatırlatırdı!.. O dönemin MÜSLÜMANLAR'ından hiç birinin aklına da, buna karşı çıkmak gelmezdi. 

Eğer ALİ, HİLAFET peşinde olsaydı, ve böyle bir âyet bulunsaydı, ilk önce kendisi bunu dile getirmez miydi?.. ve ALLAH'IN ARSLANI' nın karşısına kimse dikilemezdi. ALİ'nin kendisi ile ilgili, hem de HİLAFET görevi veren bir âyeti unutması mümkün mü?.. 

KUR'AN'ın değişmemiş olduğuna dair diğer delillileri, OSMAN'IN HİLAFETİ bölümünde vereceğiz. 

Hz. MUHAMMED'in ALİ'ye "VELİ" demesine gelince; VELAYET ile HİLAFET'in, hatta İMAMET'in birbirinden ayrı şeyler olduğunu da ilerde belirteceğiz.

VELAYET ve HİLAFET o dönemde dahi aynı anlama gelmiyor olmalı ki; ALİ de dahil olmak üzere, İSLAM'ın ileri gelenleri Hz. MUHAMMED'in VEDA HACCI'na dayanarak bir HİLAFET tartışması açmamışlardır. < BR>
Şu halde bu olayı 1. Bölüm'deki PRENSİPLER'imiz ışığında değerlendirmek gerekir. Yani, her şey ALLAH'tan olduğuna göre, ALİ o makama en uygun kişi görünse de, EBUBEKİR'in HALİFE olması TANRI'nın TAKDİR'i idi! Bunu kimse değiştiremezdi! 

ALLAH'ın "yanlış"ı TAKDİR etmesi söz konusu olamıyacağına göre, BEKTAŞİ edebi gereği EYVALLAH demekten başka yapacak yoktur!

Hemen belirtelim ki, EBUBEKİR bir hata yapmış, ALİ'ye danışmamış, şartları zorlıyarak onun fikrini almamıştır... Alsaydı, belki yine sonuç değişmeyecek, ama bugün dahi süren tartışmaların çoğu ortadan kalkacaktı. 

OLAN'ın en HAYIRLI olduğuna dair bir işaret te HADİSLER'de vardır. Hz. MUHAMMED ölümünden hemen önceki rahatsızlığında pek halsiz olduğu için,

- "EBUBEKİR'e söyleyin de, namazı kıldırsın," diye buyurmuş. AYŞE bunu duyunca,
- "Ya RESULULLAH, EBUBEKİR yufka yüreklidir, ağlamaya başlar, kıldıramaz,"
demiş. Hz. MUHAMMED yine israr etmiş. O esnada cemaatten ABDULLAH BİN ZEM'A, ÖMER'i görüp,
- "Kalk, namazı sen kıldır,"
demiş. ÖMER mihraba geçmiş... Ancak Hz. MUHAMMED, ÖMER'in sesini işitince,
- "EBUBEKİR nerede? İşin böyle olmasını ALLAH da istemez, MÜSLÜMANLAR da,"

diyerek EBUBEKİR'in aranmasında israr etmiş. Sonra ALİ'ye dayanarak mescide geçmiş ve EBUBEKİR'in arkasında namaz kılmış.

Bu olayın önemi nedir?.. Hz. MUHAMMED hasta olduğu için kıldıramadığı namazı EBUBEKİR'in kıldırmasını istiyor. ÖMER başa geçince, biraz da kızarak, NAMAZ'ı kesip EBUBEKİR'i bulmalarını emrediyor... ve sonra da onun arkasında, onun imamlığında namaz kılıyor... (Bakınız: Tecrid-i Sarih Tercümesi 2. Cild, sf. 631-641)
Bizce bu olayın önemi, başka bir HADİS'te vurgulanmaktadır:
"Hiç bir PEYGAMBER kavminden biri kendine İMAM olmadıkça ÂLEM-İ UKBA'ya intikal etmemiştir." 
EBUBEKİR, PEYGAMBERİMİZ'in vefatına kadar imamlığı sürdürmüştür.... İşte bu olay, bizce açık olmasa da Hz. MUHAMMED'in yerini kimin alacağını gösteren bir işarettir. Daha doğrusu, OLAN'ın en HAYIRLI SONUÇ olduğuna delildir. 
ÖMER'in ve UBEYDE'nin "MUHAMMED'in öne çıkardığı zatın önüne kim geçebilir?" demeleri, ÖMER'in BİAT etmeden önce, "RESULULLAH hasta iken namazda seni HALİFE yaptı, ver elini BİAT edeyim," demesi işte bu olayla ilgidir. 
Sonucun HAYIRLI olduğunun bir delil de, ALİ'nin BİAT ederken, "EBUBEKİR HİLAFET'E HERKESTEN ÇOK LÂYIKTIR," sözüdür. Zaten ŞAH ALİ HAYDAR'ın LÂYIK olmayan birine BİAT etmesi, MÜMKÜN DEĞİLDİR! 

ALİ'nin sonradan "Söyliyecek şeyim çok ama, ALLAH'ıma kavuşuncaya kadar ağzımı açmıyacağım," demesi, türlü yorumlara yol açmıştır... Ama bizce bu olayların ışığında yorumlanması gerekir. Yani, ALİ kendisine danışılmamasına kırılmıştır. Ama en çok adının İSLAM'a nifak sokmak isteyen EBÜ SÜFYAN gibileri tarafından kullanılmasından rahatsız olmuştur. Hayatının sonuna kadar da bu tür mücadelenin dışında kalmayı tercih etmiş, kendisine verilen görevleri yerine getirmekle yetinmiştir. 

Hz. ALİ'nin PEYGAMBERİMİZ'e akrabalığını öne sürerek HİLAFET'in onun hakkı olduğu iddialarına katılmıyoruz... Evet, ALİ, PEYGAMBERİMİZ'in amcası EBU TALİB'in oğlu idi. Ama başka AMCA OĞULLARI da vardı. Hele bunlardan ikisi Hz. MUHAMMED'e zulmeden EBU LEHEB'in oğulları idi. Kaldı ki, öz AMCASI ABBAS hayatta idi. Eğer akrabalık söz konusu ise, belki ABBAS bu makama daha uygun düşerdi. 

PEYGAMBER'İN KIZI ile evli olmak ta sebep gösterilemez... Evet, ALİ, Hz. MUHAMMED'in kızı FATMA ile evliydi ama OSMAN da PEYGAMBER'in DAMADI idi. Hem de ilk karısı ölünce Hz. MUHAMMED ona ikinci bir kızını, ÜMMÜ GÜLSÜM'ü vermişti. OSMAN bu yüzden "çifte nurla nurlanmış" mânâasına gelen ZİNNUREYN lâkabıyla anılırdı. PEYGAMBERİMİZ'in bu iki kızı daha önce EBU LEHEB'in oğulları ile evliydiler. Ancak İSLAMİYET yayılmaya başlayınca oğullar eşlerini boşamışlardı... Yani onlar dahi "eski damat" sıfatıyla halifeliğe aday olabilirlerdi!.. Kaldı ki, EBUBEKİR, PEYGAMBERİMİZ'in KAYINPEDER'i idi... Kısacası, KIZ ALIP-VERME söz konusu olduğu takdirde HALİFELİK onun da hakkı sayılırdı, ama o zaman da başka adaylar çıkardı. ÖMER de PEYGAMBERİMİZ'in KAYINPEDER'i idi, kızı HAFSA, HZ. MUHAMMED'in eşi idi. Ayrıca MEKKE'nin fethine kadar PEYGAMBERİMİZ'in baş düşmanı EBU SÜFYAN da onun KAYINPEDER'i idi. Kızı ÜMMÜ HANİFE , MUAVİYE'nin kardeşi, ilk müslümanlardan idi, HABEŞİSTAN'a kocası ile birlikte hicret etmiş, kocası orada ölünce PEYGAMBERİMİZ kendisini nikâhına almıştı.


Yeri gelmişken, hiç dillendirilmeyen bir başka gerçeği de burada açıklayalım. ALİ, PEYGAMBERİMİZ'in damadı... Peki, ALİ'nin damadı kim?.. ALİ'nin PEYGAMBERİMİZ'in kısı FATMA'dan olan ÜMMÜ GÜLSÜM adlı kızı, halifeliği döneminde ÖMER ile evlenmiş, bu evlilikten RUKİYE adlı bir kız ile ZEYD adlı bir oğlan torunu olmuştur ALİ'nin!.. Yani ALİ, ÖMER'in KAYINPEDER'iydi! 

Ne var ki bunların hiç biri İLAHİ TAKDİR'i değiştirecek, yönlendirecek hususlar değildir! Olması gereken olmuştur!.. EYVALLAH demekten başka yapacak yoktur. 
Kimse kimsenin mertebesini bilemez ama, VELİLİK bakımından ALİ herkesten üstün idi. PEYGAMBERİMİZ bu hususa VEDA HACCI HUTBESİ'nde işaret etmişti. Ve şurası da muhakkaktır ki, ALİ eğer BİAT etmeseydi, EBUBEKİR'in işi gerçekten zor olurdu. İSLAMİYET daha başlangıçta büyük sıkıntılara düçar olurdu. 
Peki ama, ALİ'nin kendisinin itiraz etmediği, farklı düşünse bile karşı çıkmadığı HALİFELİK sırası, neden başkalarına dert olmaktadır?.. 
Bizce bunun geçmişte yatan bir tek sebebi vardır. 
Bazı kişiler, küllenmiş eski AİLE KAVGALARI'nı su yüzüne çıkarmak için bir bahane bulmuşlardır. Hatta bu kişiler, ALİ de dahil olmak üzere halifeleri ŞEHİT edecek kadar ileri gitmişlerdir. PEYGAMBER'in zamanında sinmek durumunda olanlar, sonradan İKTİDAR'da olana karşı MUHALİF gördükleri ALİ'yi tutmayı menfaatleri icabı saymışlardır.


EBU SÜFYAN bunun en açık örneğidir!..

ALİ HAYDAR BAŞVEREN'İN ARAŞTIRMA YAZISI ALEVİ-SÜNNİ SÜRTÜŞMESİNİN İÇYÜZÜ


ALİ HAYDAR BAŞVEREN'İN ARAŞTIRMA YAZISI


ALEVİ-SÜNNİ SÜRTÜŞMESİNİN İÇYÜZÜ

Bu sayfa ALEVÎ ve SÜNNÎ vatandaşlarımız üzerinde oynanan oyunları bozmak, ALEVÎ ve SÜNNÎ arasında yaratılmak istenen sürtüşmeyi kaldırmak için hazırlanmıstır. İranlılar Anadolu insanını Şiî yapmak için faaliyet gösteriyorlar. Suudî Arabistan insanımızı ve dünya müslümanlarını Vehhabî yapmaya uğraşıyor. Kürtçüler, bölücüler ve onları destekleyen Emperyalist Hıristiyan Batı, Alevî yurttaşlarımızı Avrupa'dan başlayarak "Muhammed'siz, Ali'siz Alevî"ye dönüştürmeye çalışıyor!..
Bu konunun ne kadar önemli olduğu, Emperyalist Hıristiyan Batı, Avrupa Birliği ve A.B.D.'nin nasıl Türkiye ve Türkler üzerinde oyunlar oynamak istediği, ülkemizi ve insanımızı nasıl bölmeye çalıştığı göz önünde tutulursa, kolayca anlaşılır.
Bu zâlimler, Türkiye'de bir Türk-Kürt, Alevi-Sünni ayırımı yaratmaya uğraşmakta; ülkemizde Kürdistan, Ermenistan, Pontus, Fener devletleri kurmaya hazırlanmaktadır... 
Bunlar Türkler'i Avrupa Birliği'ne almak ne kelime; Avrupa'dan İstanbul'dan, Ege'den kovmak istemektedirler!.. Bunun için de Aleviler'i, "Siz Türk değilsiniz, hatta müslüman da değilsiniz. Siz ayrı bir dinden, ayrı bir millettensiniz.. Siz eskiden hıristiyandınız, zorla müslüman yapıldınız Türkler tarafından" diye kandırmaya çalışmaktadırlar.
Bu yazıda bunun doğru olmadığını, Aleviler ile Sünniler arasında sanıldığı gibi büyük farklar olmadığını, farkların da nelerden, nerelerden kaynaklandığını anlatılacaktır.
Burada İSLAM TARİHİ içinde ALEVİLİK diye bilinen yolun ortaya çıkışı, çeşitli kollara ayrılışı, ORTA ASYA ve ANADOLU'da aldığı görünüm, TÜRKLER'in İSLÂM ANLAYIŞI bütün teferruatıyla incelenecek, ülkemizde ALEVÎLİK ve SÜNNÎLİK'le arasında TEMEL bir AYIRIM olmadığı, fark gibi görünen hususların câhillikten ileri geldiği delilleriyle ortaya konacaktır.

Ayrıca, bütün ALEVİ âdetlerinin nereden geldiği, her iki kesimdeki yanlış inanç ve görüşlerin kaynağı yine tarihi delilleriyle İNKÂR EDILEMEZ biçimde sergilenecektir.
Bütün arzumuz ilgili kişilerin ve konu üzerine kendisini uzman sayanların yazımızı dikkatle, sabırla ve tarafsız olarak sonuna kadar okumaları, beğenmedikleri hususları bir de kendilerinin araştırması ve tesbitlerini bize bildirmeleridir. Yanlışlarımızı büyük bir memnuniyetle düzeltecek, itirazları yayınlıyacak ve gerekirse cevaplarımızı ekliyeceğiz...
Bütün milletimizin huzur, refah ve birlik içinde, KUR'AN NURU ile MUHAMMED-ALİ yolunda kıyâmete kadar yaşaması dileğiyle,

ALİ HAYDAR BAŞVEREN
ÖNEMLİ NOT:
Bu yazı dizisi daha önce, 1996'da internette yayınlanmış, üç yıl süreyle nette kalmış ve büyük ilgi görmüş idi… Ancak hizmet veren ana site, "go.com" reklâm sitesi olduğu bahanesi ile tüm yazılarımı haber vermeden silmiştir. Bu bakımdan tüm yazıların tekrar yüklenmesi çok vakit alacak, pek çok düzeltme gerekecektir. Sabrınızı rica ediyoruz.
Bu arada sitenin şurasında burasında görülen reklâmlar için okurlarımızdan özür dileriz.

***

GİRİŞ
------- 
Hz. Muhammed'in vefatından sonra "kimin halife olması gerektiği" tartışmasından çıktığı söylenen, Kerbelâ vak'asıyla doruğa ulaşan, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail'in savaşmasına yol açan, Yeniçeri Ocağı'nın topa tutulmasına sebep olan, 1980 öncesinde Kahraman Maraş'ta yüze yakın cana kıyılmasına sebep olan, zamanımızda bile Ortadoğu'da Şii Hizbullah örgütü ile, Mekke'de İranlı hacıların çıkardığı olaylar ile, Sünnî Vehhabî-Selefî şiddet yanlısı IŞİD, El Kaide gibi örgütlerin zulüm ve katliamları ile devam edegelen sürtüşmenin aslı esası nedir?.. 
Ülkemizi ikiye bölmeyi amaçlıyan ve "sağcı sünni Türkler" ile "solcu alevi Kürtler" şeklinde gösterilmek istenen olayın kökü, nerelere dayanmaktadır? Hele "Ben Alevi'yim, ama MÜSLÜMAN değilim" iddiasının gerçekle bir alâkası var mıdır?
Bu konularda Alevi ileri gelenleri de, Sünni din adamları da fazla bir şey söyliyememekte; iş rivayetler, tevatürler ile karmakarışık bir şekilde ağızdan ağıza yayılıp gitmektedir. Yazılı bir kaç eser ve araştırma ise bu iki grubu birbirine yakınlaştıracak, aradaki farklılıkları ortadan kaldıracak yerde, yazanın kendi görüşünü savunduğu, karşı tarafa açıktan saldırmasa da, tarizde bulunduğu birbirinin tekrarı yazılardan öte geçememektedir. 
Bu araştırmanın amacı, sünniliği veya aleviliği savunmak değildir!.. Sünniliğe veya aleviliğe çatmak hiç değildir!... Yapmak istediğimiz okuyana; ister ALEVİ olsun, ister SÜNNİ olsun, karşısındaki hakkında bilmediğini vermektir.... Aradaki farkların sanıldığı kadar büyük ve çok olmadığını göstermektir!..
Ve en önemlisi, bu farkların sanıldığı gibi HİLÂFET meselesinden, 12 IMAM - 4 MEZHEP tasnifinden olmadığını ortaya koymaktır!...
Ve nihayet, iki kesim arasındaki ayrılığı çıkaranların inanılmaz kişilikleri ile, sebep oldukları akıl almaz olayları gözler önüne sermek ve hepsinden bihaber saf milletimizi uyarmaktır! 
Hemen belirtelim ki, bütün fikirlerimizi 
- KUR'AN'dan âyetler, 
- Hz. MUHAMMED'den Hadisler, 
- 12 İMAM, AHMED YESEVİ, HACI BEKTAŞ, 
- ÖMER HAYYAM, HAFEZ, NESİMİ, PİR SULTAN ABDAL ve HARABΠ
gibi muhterem zatların vecizelerine ve İNKÂR GÖTÜRMEZ tarihi olaylara dayandıracağız. 
Neticede görülecektir ki, hiçbir millet İSLÂM'a TÜRKLER kadar hizmet etmemiştir. 
Hiç bir milletin İSLÂMiYET anlayışı TÜRKLER'in idrak seviyesine ulaşamamıştır. TÜRKLER'in Sünniliği de, Aleviliği de başka milletlerinkine benzemez, KUR'AN'a, MUHAMMED'e, ALİ'ye, EHL-İ BEYT'e ve AHMED YESEVÎ'ye dayanır ve bir BÜTÜN teşkil eder. MÜSLÜMAN TÜRK'ü, ALEVİLİK'ten de, SÜNNİLİK'ten de soyutlamak mümkün değildir. Ikisi birbirinden ayrılmaz....
Şu halde ALEVİ'nin SÜNNİ'den, SÜNNİ'nin ALEVİ'den öğreneceği çok şey vardır. (1)

------------------------------------------------------------


(1)-- " HEP BERABER ALLAH'IN DİNİNE SARILIN!... 
VE AYRILIĞA DÜŞMEYİN!" 
(ÂLİ İMRAN Sûresi, 103. Âyet) 
-- "EY MUHAMMED!... 
GRUPLARA AYRILARAK, 
DİNLERİNİ FIRKA FIRKA YAPANLARLA SENİN BİR İLİŞKİN OLAMAZ!" 
(EN'AM Sûresi, 159. Âyet) 
-- "DİNDE DOĞRU-DÜRÜST OLUN!... 
VE ONDA FIRKALARA AYRILMAYIN!... 
AYRILIKLARA DÜŞMEYİN!" 
(ŞÛRA Sûresi, 13. Âyet) 



ALEVİ-SÜNNİ SÜRTÜŞMESİNİN İÇYÜZÜ

BİRİNCİ KISIM: HİLAFET VE İMAMET


BİRİNCİ BÖLÜM:

PRENSİPLER
Bu araştırmanın dayandığı temelin İSLAMİ İNANÇLAR olması, kaçınılmazdır. Çünkü sadece TARİHİ olaylardan değil, bu olayların sebep ve sonuçlarından söz edilecektir.
Bütün çalışma boyunca olayları değerlendirme mantığımızı şu PRENSİPLER üzerine bina edeceğiz:
1- Her şey ALLAH'tandır!.. HAYIR ve ŞER O'ndadır!..
O isteseydi, olaylar başka türlü cereyan ederdi. Zaten KAZA dediğimiz hal, O'nun YÜCE İRADE'sinin tecellisinden başka bir şey değildir!
2- HAYIR, olandadır!..
Yani, her ne kadar HAYIR ve ŞER ALLAH'tan diyor isek te, ŞER gibi görünen olayın bize en uygunu, bizim için en hayırlısı olduğunu kabul etmek gerekir.
Aksi takdirde, söylemesek te, TANRI'ya ZULÜM isnat etmiş oluruz. Bize haketmediğimiz bir durumu lâyık görmüş diye O'nu itham etme noktasına geliriz!
3- Mertebesi ne olursa olsun, hiç bir beşer HATADAN ARİ değildir!.. Halk deyimiyle, HATASIZ KUL OLMAZ!..
PEYGAMBERLER dahi bu kurala tabidir. KUR'AN bu gerçeğin pek çok örneğini verir.
İşte araştırmamızın dayandığı ve Alevi-Sünni hiç bir kardeşimizin itiraz edemiyeceği bu ÜÇ ESAS, bizim 1400 yıl öncesinden başlayıp günümüze kadar gelen olayları anlamamızı kolaylaştıracak, idrakimizi açacaktır.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...