30 Ocak 2014

FANATİK LİDERLER NEREDEN GELİRLER..?


FANATİK LİDERLER NEREDEN GELİRLER..?

Çoğunlukla yapı­cı olmayan söz ustaları saflarından gelirler.Söz ustaları arasındaki en önemli ayrım, yapıcı uğraşılarında tatmin bulanlarla bulamayanlar arasındaki ayrımdır. Mevcut dü­zeni ne kadar acı bir dille eleştirirse eleştirsin yapıcı olan söz ustası gerçekte “şimdi” ye bağlı bir kişidir. Onun ih­tirası yıkmak değil, düzeltmektir. Kitle hareketi tama­men onun tutumuna bağlı kaldığı zaman o, kitle hareke­tini yumuşak bir harekete çevirir. Onun ortaya koyduğu reformlar yüzeydedir ve hayat sert değişikliklere uğra­madan akışına devam eder. Fakat böyle bir gelişme, ya eski yönetimin mücadele etmeksizin kendi kendine ikti­dardan çekilmesi veya söz ustalarının, keşmekeş patlak verme eğilimi gösterdiği zaman, güçlü eylem adamlarıy­la anlaşmaya varması sonucu kitlelerin anarşik hareke­te geçmesiyle mümkün olabilir. Eski düzenle mücade­le sert ve keşmekeş içinde olduğu ve zaferin ancak en üst seviyede beraberlik ve fedakârlıkla kazanılabilece­ği zaman, yapıcı söz ustası genellikle bir kenara itilir ve hareketin yönetimi, yapıcı olmayan söz ustalarının yani,“topluma hiçbir zaman uyamayan ve şimdiki zamanı aşı­rı derecede hor görenlerin” eline geçer.
Marat, Robespierre, Lenin, Mussolini ve Hitler,yapı­cı olmayan söz ustaları saflarından gelen aşırı kişilerin iyi tanınan örneklerindendir. Peter Viereck, ileri gelen Nazilerden çoğunun edebiyat ve diğer sanat kollarında eser verme ihtirasında olduklarını fakat bunu gerçekleştireme­diklerine değinmektedir. 
Hitler ressam ve mimar olmak istemişti; Göebbels senaryo, roman ve şiir yazmak iste­mişti; Rosenberg mimar ve filozof olmak istemişti; Von Schiroch, şair ve Futık müzisyeni; Streicher, ressam olma­yı istemişti. Onların edebiyat ve diğer sanat alanlarındaki ihtirasları “başlangıçta siyasi ihtiraslarından çok daha de­rin ve onların kişiliklerinin bölünmez bir parçasıydı”
Yapıcı bir söz ustası, aktif bir kitle hareketi içinde kendini rahatsız hisseder. Kitle hareketinin hızlı dönen çarkları ve ihtirasları onun yaratıcı enerjisini kırar. Bir kitle hareketinin öncülüğünü söz ustaları, gerçekleştirilmesini fanatikler ve toparlanmasını da eylem adamları yaparlar. O, kendi yeteneğinin farkında olduğu sürece, milyonlara rehber­lik etmekte ve zaferler kazanmakta bir tatmin bulmaz. Bu yüzden, kitle hareketi bir defa yürümeye başladığında o ya kendi isteğiyle bir kenara çekilir ya da bir kenara itilir.Bundan başka, dürüst bir söz ustası kendi içindeki eleş­tirme yeteneğini uzun zaman içine bastıramayacağı için, hain durumuna düşmesi kaçınılmaz olur. Olası sonuç ya sürgüne gönderilmek ya da kurşuna dizilmektir.
İnsan kişiliğinde değişiklik olması elbette ki müm­kündür. Bir söz ustası, gerçek bir fanatiğe, veya ideal bir eylem adamına dönebilir. Fakat böyle başkalaşmala­rın genellikle geçici olduğu ve er geç yeniden başlangıç­taki tipe dönüldüğü konusunda örnekler vardır. Troçki temel itibariyle bir söz ustası ve parlak zekâlı bir birey­ci idi. Bir imparatorluğun dehşetli çöküşü ve Lenin’in ik­tidar azmi onu fanatikler kampına çekmiştir. İç savaşlar sırasında Troçki bir örgütçü ve general olarak eşsiz yete­nek göstermişti.Fakat iç savaşın sonunda gerginlik or­tadan kalkar kalkmaz, o tekrar, merhametsizlikten uzak bir söz ustası oldu ve fanatik Stalin tarafından bir kena­ra itilmeye karşı koymadı.
İngilizlerin Filistin’deki başarısızlıkları da, tipik İngi­liz sömürge yöneticileriyle söz ustaları arasındaki dostça ilişkilerin yokluğundan ileri gelmişti. Gerek Bolşevik gerekse Nazi rejimlerinde devletle söz ustaları arasında tarihi önemde ilişkiler bulunduğu­na dair deliller vardır. Rusya’da okur-yazarlar, sanatçı­lar ve aydınlar iktidar sınıfının imtiyazlarına ortak edil­mektedir. Bunların hepsi üstün birer devlet memurudur. Hitler örneğinde de, bütün kültür sahibi olma imkânla­rının Hitler’in hayalindeki dünya imparatorluğunu yöne­tecek elit sınıfın tekelinde bulunması ve avam halkın an­cak okuyup yazabilecek kadar eğitim görmesi şeklinde şeytani planlar mevcuttu.

Fanatik kişilerinde sükûnete erememeleri, bir kitle ha­reketinin gelişmesi üzerinde tehlike oluşturur.

Zafer ka­zanıldığı ve yeni düzen şekillenmeye başladığı zaman fa­natik kişi, bir gerginlik ve bozuculuk elemanı olmaya başlar. O, henüz keşfedilmemiş gizli kapıları meydana çıkartma hevesi içindedir ve aşırı şeyler aramaya devam eder. Böylece, zaferin eşiğinde birçok kitle hareketi boz­guncuların baskısı altına girmiş olur. Daha dün dış düş­mana karşı bir ölüm-kalım savaşı için harcanan çaba bu defa kendi içindeki anlaşmazlık kavgalarıyla yitirilir. Bir­birlerine karşı duydukları nefret bir alışkanlık haline ge­lir. Artık yok edilecek dış düşmanlar kalmayınca fanatik kişiler kendi içlerinden düşmanlar oluştururlar. Kendisi de bir fanatik olan Hitler, Nasyonal Sosyalist safları için­de kendisine suikast hazırlayan fanatik kişileri yanılmaz bir şekilde teşhis edebilmişti. 1934’ün Röhn temizleme hareketinden sonra SA’ya tayin edilen yeni şefe gönder­diği yazılı emirde, uslanmayan kişilere değinerek şöyle demişti:
“…Onlar farkında olmayarak inançlarının en yüksek ifadesini hiçlikte buldular… Onların huzursuz­luk duyguları, yalnız fesatlık kurmakla ve yapılan işleri bozmak için devamlı planlar yapmakla tatmin olabilir.”
Fanatik dindarın karşıtı dinsizlikte fanatik olan değil, Tanrı’nın varlığı veya yokluğunu umursamayan alaycı ki­şidir. Dinsiz kişi, inanç sahibi kişidir; dinsizlik onun için bir dindir. Aynı şekilde, fanatik vatanseverin karşıtı vatan haini değil, şimdiki düzeni seven ve kahramanlık gösterip şehitlik derecesine ulaşmaktan hoşlanmayan dengeli va­tandaştır. Vatan haini, genellikle, nefret ettiği dünyasının bir an önce yıkılması için düşmanla işbirliği yapan fanatik insandır (radikal veya gerici olabilir). İkinci Dünya Sava­şı sırasında vatan hainliği yapanların çoğu aşın sağcılardı. Harold Ettlinger’e göre: “Terörist fanatik milliyetçilik ile vatan hainliği arasında çok kısa bir mesafe vardır.” Hitler devrini yaşayanların bildiği gibi, gericiler ile radikaller arasındaki ortak yönler, bun­ların liberallerle veya muhafazakârlarla olan ortak yönle­rinden çok daha fazladır. Eğer tutucu kişiler kendi hallerine bırakılırsa, bir kit­le hareketini temelinden sarsacak şekilde hiziplerle ve sapkınlıklarla bölebilirler. Fanatik kişiler, muhalefet tohumlarını geliştirmeseler bile, kitle hareketini, imkânsız girişimlere sürüklemek yoluyla da yıkabilirler. Kitle ha­reketinin zaferleri, ancak tecrübeli bir eylem adamının sahneye çıkmasıyla kurtarılabilir.

Aynı kişi veya kişiler (veya aynı tip kişilik) bir kitle hareketini başından itibaren olgunluk devresi­ne kadar yönetirse, o kitle hareketi başarısızlık felaketiy­le sonuçlanabilir.

İman sahibi kişilere, mantıklarıyla değil, kalpleriy­le mutlak gerçeği aramaları telkin edilir. Rudolph Hess, 1934’te Nazi Partisi önünde yemin ederken dinleyenle­re şöyle bir öğütte bulunmuştu:“Adolph Hitler’i aklınız ile araştırmayın; hepiniz onu kalplerinizin gücüyle bula­caksınız.” Bir kitle hareketi kendi öğretisini haklı kılma­ya ve akla hitap eder duruma getirmeye başladığı zaman, bu onun dinamik aşamasının bitmiş olduğunun bir işare­tidir; bu durumda onun başlıca amacı bir denge kurmak­tır. Çünkü bir reji­min dengesi için aydın kişilerin taraftarlığı gereklidir ve kitlelerin fedakârlığını teşvik yerine, aydınlan kazanmak amacıyladır ki bir öğreti akla hitap eder duruma gelir.
Hitler, Alman Komünistlerine müstakbel Nasyonal Sosyalistler olarak bakmıştır ve: “Orta sınıf Sosyal Demokratlar ve sendika patronları arasından hiçbir zaman bir Nasyonal Sosyalist çıkmayacaktır fakat komünistler arasından dai­ma çıkacaktır,”demiştir. Yüzbaşı Rohm, en kızıl komü­nisti dört haftada parlak bir nasyonal sosyaliste çevirebileceğini söylemekle övünmüştür. Diğer taraftan Karl Radek, kahverengi gömlekli Nazilere müstakbel komü­nist adayları olarak bakmıştır.
Zamanımızın başarı sağlamış kitle hareketi liderleri­nin çoğu tarafından geliştirilen ham fikirler karşısında, insan ister istemez, belirli bir hantallıkta ve olgunlaşma­mış fikirlerin, liderlik için bir değer olduğu düşüncesi­ne kapılıyor. Bununla birlikte, bir Hitler’e veya bir Aimee Mc Pherson’a taraftarlar kazandıran, entelektüel hamlıkları değil, bu liderlerin kendilerine olan sınırsız güvenleriydi.Kendi aklının yolunu takip etme cesareti­ni gösterecek, gerçekten zeki bir lider, aynı derecede ba­şarı imkânına sahip olurdu. Kitle hareketi liderliğinde fi­kir kalitesinin büyük bir rol oynamadığı görülmektedir. Önemli olan, kibirli, hatta küstahça davranmak, başka­larının fikirlerini tamamen önemsiz saymak ve dünyaya toptan meydan okumaktır.
Stalin’in kendisi, fanatik tarafı galip gelmekle bera­ber, hem bir eylem adamı hem de bir fanatikti. Kulak halkının ve onların çocuklarının yok edilmesi, büyük te­mizlik hareketi, Hitler ile yaptığı anlaşma, yazarların, sa­natçıların ve bilim adamlarının işlerine yersiz müdahale­leri gibi korkunç hataları ancak bir fanatiğin yapabileceği hatalardı. Stalin gibi bir aşırı, iktidardayken Rusların ha­yatın zevklerini tatmaları için çok az imkân vardı. Hitler de temel itibariyle bir fanatikti ve onun fana­tikliği, bir eylem adamı olarak elde ettiği başarılarını çü­rütmüştür. Bu rollerin birbirinin ardından gelen başka başka ki­şiler tarafından oynanması, genellikle bir kitle hareke­tinin dayanıklılığı için yararlıdır ve belki de gerekli bir önkoşuldur.
FAŞİST VE NAZİ HAREKETLERİ SÜRESİNCE Lİ­DER DEĞİŞİKLİKLERİ OLMAMIŞA VE HER İKİ HAREKETTE FELAKETLE SONUÇLANDI. 
Hitler’in fanatikliği, yani uslanarak pratik bir eylem adamı rolü oynamaktaki yeteneksizliği, onun ha­reketini harabeye çevirmiştir. Eğer Hitler 1930’ların or­tasında ölseydi; Georing tipindeki bir eylem adamının liderlik durumuna geçmeyi başaracağı ve hareketi yaşatacağı hemen hemen şüphesizdi.
Elbette, Lincoln, Gandhi hatta F.D. Roosevelt, Churchill ve Nehru gibi nadir liderler de vardır. Bu li­derler, insanların güçlü isteklerini ve korkularını kaynaş­mış bir kitle yaratacak şekilde kullanmaktan ve o kay­naşmış kitleyi kutsal bir amaç uğruna ölümü göze alacak derecede gayretli taraftarlar haline getirmekten çekin­mezler. Fakat bir Hitler ve bir Stalin’in aksine, hatta bir Luther ve bir Calvin’in aksine hayal kırıldığına uğramış kişilerin kalbindeki zehri yeni bir dünyanın harcı olarak kullanma hevesine kapılmazlar. Bu nadir liderlerin ben­liklerine olan güvenleri, insanlığa olan inançlarından gel­mektedir, çünkü bilmektedirler ki insanlığın şerefini ta­nımayanlar, şeref kazanamazlar.

Kitle Hareketine Katılma

Almanya’nın yakın tarihi de, birlik ve beraberlik ha­lindeki kapalı topluluk ile bir kitle hareketinin çağrısına uyma derecesi arasındaki yakın ilişkiyi gösteren ilgi çeki­ci bir örnektir. Wilhelm Almanyası’nda gerçek bir dev­rimci hareketin doğması ihtimal dâhilinde değildi. Al­manlar, merkeziyetçi ve otoriter Kayzer rejimi ile tatmin oluyorlardı ve hatta Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgi bile bu rejime duydukları sempatiyi yıkmamıştır. 1918 devrimi, halkın çok az desteklediği yapay bir hareketti. Bunun ardından gelen Weimar Anayasası’nın uygulan­dığı yıllar, Almanların çoğunluğu için bir huzursuzluk ve hayal kırıldığı devri olmuştur. Yukarıdan gelen emir­lere itaat etmeye ve otoriteye saygı göstermeye alışmış olan Almanlar gevşek demokratik düzen karşısında şaş­kına dönmüşler ve kendilerini keşmekeş içinde bulmuş­lardı. “Yönetime katılmak, bir partiyi desteklemek ve si­yasi sorunlarda karar vermek mecburiyeti” onlarda şok etkisi yaratmıştı. Bu durumda, değil Kayzer rejimi hat­ta ondan da bağımsız, daha mücadeleci, daha şanlı yeni bir birliğin hasretini duymaya başladılar ve Üçüncü Reich onların hasretini çektiği bu şeyleri fazlasıyla verdi. Hitler’in totaliter rejiminin, bir defa yerleştikten son­ra bir kitle isyanıyla karşılaşma tehlikesi hiç yoktu.
Nazi hiyerarşisi bütün sorumlulukları yüklendiği ve kararları kendisi verdiği sürece halkın ayaklanmasına dair en kü­çük bir ihtimal dahi yoktu. Eğer Nazi disiplini ve otori­ter idaresi gevşemiş olsaydı o zaman tehlikeli bir nokta­ya varılmış olurdu.
De Tocqueville’in bir baskı hükümeti için söyledikleri bütün totaliter rejimler için de doğru­dur:
“BASKI HÜKÜMETLERİ İÇİN EN BÜYÜK TEHLİKE, BİR RE­FORM HAREKETİNE GİRİŞTİKLERİ VEYA ÖZGÜRLÜK EĞİLİMLERİ GÖS­TERMEYE BAŞLADIKLARI ZAMANDIR.”
Etkili liderlikte bir dereceye kadar şarlatanlık gerek­lidir. Gerçekleri kasten yanlış aksettirmeksizin bir kit­le hareketi oluşturmak imkânsızdır. Elle tutulur cinsten menfaatler, bir taraftar grubunda ölümü göze alacak de­recede bağlılık yaratamaz. Lider, pratik ve gerçekçi ol­mak zorundadır, fakat buna rağmen konuşmalarında bir hayalci ve idealistin dilini kullanmalıdır.
Büyük kitle hareketi liderliğinde, yaratıcılık yetene­ğine sahip olmak mutlak gerekli değildir. Başarılı kit­le hareketi liderinin en göze çarpan özelliklerinden biri­si onların gerek dost gerekse düşmanı, gerek geçmişteki gerekse şimdiki örnek kişileri kolayca taklit edebilmele­ridir. Belki de kahramanlığın anahtarı, büyük bir taklit edebilme yeteneğinden gelmektedir; diğer bir deyimle bildiği bir kahraman modele uyarlamaktadır.
Bir ekonomik kriz nedeniyle veya yenilgiyle sonuçla­nan bir savaştan dolayı meşguliyet kapıları iyice kapandı­ğı takdirde, hayal kırıklığı tehlikesi elbette ki her zaman olacaktır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da patlak veren durumun nedenlerinden biri, meşguliyet imkânlarıyla övünen bir halkın hareketsiz kalmaya zor­lanmış olmasıdır. Hitler onlara bir kitle hareketi verdi. Ve daha önemlisi, onların önüne sınırsız şekilde ateşli-ve gösterişti meşguliyet imkânları serdi. Bu nedenle Alman halkının Hitler’i bir kurtarıcı olarak selamlamasına hay­ret edilmemelidir.
İnsanlar kitle hareketlerine katılmaya hazır duruma geldikleri zaman, sadece belirli bir öğretisi veya progra­mı olan bir harekete değil, genellikle etkili olan herhan­gi bir harekete katılabilecek duruma gelmişler demek­tir. Hitler öncesi Almanya’da gençler Komünist partiye mi yoksa Nazi partisine mi katılacaklarına karar vermek için çoğu zaman yazı-tura atmak durumunda kalmışlar­dır. Çarlık Rusyası’nın son sıkışık devresinde Yahudi hal­kı ya Siyonizme ya da Komünist devrime katılmaya hazır durumdaydı. Bir ailenin bazı üyeleri devrimcilere, bazı­ları da Siyonistlere katılıyorlardı. Dr. Hayim Weizmann, annesinin şöyle söylediğinden bahseder: “Her ne olur­sa olsun, sonuç benim için iyidir. Eğer Samuel (devrim­ci oğul) haklıysa Rusya’da hepimiz mutlu yaşayacağız ve eğer Hayim (Siyonist oğul) haklıysa, o zaman Filistin’e gidip orada yerleşeceğiz.”
Sağlam bir kolektif topluluğun, kitle hareketlerinden gelecek tehlikelerden etkilenmeyeceği ve bunun aksine, çöküntü halindeki kolektif bir topluluğun ise kitle hareketlerinin doğuşu ve gelişmesi için en elverişli ortam ol­duğu varsayımının diğer bir örneği de, kolektif bir toplu­luk olarak tanıdığımız ordu ile kitle hareketleri arasındaki ilişkilerde bulunur. Ordudan yeni terhis edilmiş bir kişi, ideal bir potansiyel taraftardır ve bu tip kişileri çağımız­daki bütün kitle hareketlerinin ilk taraftarları arasında görürüz. Bu kişi kendini yalnız kalmış ve sivil hayatın rekabeti içinde kaybolmuş hisseder. Bağımsız kişiliğin­deki sorumluluklar ve güvensizlik bütün ağırlığı ile onun omuzlarına çöker. Bu kişi, güvenliğin, arkadaş samimi­yetinin ve kişisel sorumluluktan kurtulmanın hasretine kapılır ve etrafındaki özgür toplumun rekabetinden ta­mamen değişik bir düzenin hayalini kurmaya başlar ve bütün bu aradıklarını, doğmakta olan bir kitle hareketi­nin kardeşlik ve yeni yaşam vaatleri içinde bulur.
Almanya’da Nasyonal Sosyalist hareket, 1920’lerde gelişmeye başlayan diğer bütün halk hareketlerinin üze­rinde başarı sağlamıştır, çünkü Hitler, gelişmekte olan bir kitle hareketinde kolektif birliği güçlendirme propa­gandasının sınırsız bir yoğunlukla yapılmasında sakınca bulunmadığım kavramıştı. Hitler, hayal kırıklığına uğramışların en büyük açlığının “bir yere ait olma” arzusu olduğunu biliyordu ve bu arzuyu tatmin için bu kişiler arasındaki bağlayıcı etkenler ne kadar çok arttırılırsa artırılsın, yine de aşırı sayılamayacağını anlamıştı.
Kitle hareketlerinin doğuşunda evde kalmış kızların ve orta yaşını geçmiş kadınların büyük rolü olmuştur. Hatta Nazi hareketinin ilk gelişmesinde bazı kadınların büyük rol oynadığını görürüz.Kadınlar için evlenmek, bir kitle hareketine katıl­maya benzer imkânlar yaratır, yani onlara hayatta yeni bir amaç, yeni bir gelecek ve yeni bir isim (kimlik) verir. Evde kalmış kızlarla artık evlilikte bir neşe ve tatmin bu­lamayan kadınların can sıkıntısı, kısırlaşmış ve bozulmuş bir hayatın bunlara kendini hissettirmeye başlamasından doğar. Kutsal bir amaca sarılmak ve enerjilerini bu ama­cın başarısına adamak yoluyla bu kişiler, amaç ve anlam taşıyan yeni bir hayat bulurlar.
Hitler, “macera arayan, boş hayatlarından bıkmış ve artık aşkın tadım çıkaramaz olmuş sosyete kadınlarından” tam anlamıyla yararlan­masını bilmiştir. Bazı büyük sanayicilerin karıları, daha kocaları Hitler’in ismini duymadan önce onu malî yön­den desteklemişlerdi.” İş adamlarının bunalım içindeki eşleri tarafından Büyük Fransız Devriminden önce oy­nanan buna benzer bir rolden Miriam Beard şöyle bah­seder: “Bunlar can sıkıntısından harap olmuşlar ve boş hayallerin pençesine düşmüşlerdi. Yenilik taraftarlarını gönülden alkışladılar.”
Bir de şu konu vardır: kendi özümüzü reddedip ka­palı bir topluluğun bir parçası haline geldiğimiz zaman sadece kişisel menfaatimizi reddetmiş olmayız, aynı za­manda kişisel sorumluluktan da sıyrılmış oluruz. Bir ki­şinin tek başına karar vermede duyduğu tereddütlerden, korkulardan ve şüphelerden kurtarıldığı zaman, zalim­likte ve gaddarlıkta ne kadar aşın noktalara gideceği belli olmaz. Bir kitle hareketinin tek vücut yapısı içinde kişisel bağımsızlığımızı kaybettiğimiz zaman yeni bir özgürlüğe kavuşuruz: Bu, hiç utanmadan ve vicdan azabı çekme­den, nefret etme, yalan söyleme, işkence yapma, adam öldürme ve ihanet etme özgürlüğüdür. Bir kitle hareke­tinin çekiciliği kısmen bu gerçekte yatmaktadır. Orada biz, “başkalarının namusunu lekeleme hakkı” buluruz ki bunun, Dostoyevski’ye göre büyüleyici bir cazibesi var­dır. Hitler, bireyci kişinin acımasız davranışlarını, aşağı­lık davranışlar olarak görüyor ve şöyle diyordu: “Kutsal bir inanca dayanmayan acımasız davranışlar, dengeden ve kararlılıktan yoksundur.”

Nefret Oluşturma ve Düşman Belirleme

Zulme uğrayan kişilerin, hemen hemen her zaman, kendilerine zulmedenlere benzediklerini görmek hay­ret vericidir. “Kötü insanlar kötü insanları yaratır,” sözü, kısmen şu gerçeğe dayanmaktadır: kötüden nefret eden kişiler, kendilerini o kötüye benzetirler ve böylece, kö­tülük devam eder. Bu durumda fanatiklerin hem kendi­lerine benzetme hem de karşıt duruma getirme yoluyla dünyaya kendi benzerlerini yaydıkları açıkça görülmek­tedir. Fanatik Hıristiyanlık eski devirlerde, hem taraftar­lar kazanmak hem de yeni bir gaddarlık örneği vermek yoluyla kendini devam ettirmiştir. Hitler, hem Nazizmi geliştirerek hem de demokrasileri hoşgörüsüz ve insaf­sız olmaya zorlayarak kendini dünyaya kabul ettirdi. Ko­münist Rusya, hem taraftarlarına hem de düşmanlarına kendi şeklini aşılamaktadır.
Hitler, Yahudileri “düşman” olarak seçtiği zaman, Almanya’nın dışında bütün ülkeleri Yahudilerin veya onlara hizmet edenlerin istilasına uğramış olarak gösterdi. Hitler, “İngiltere’nin, Fransa’nın, Ame­rika’nın arkasında İsrail vardır” diye demeç vermişti. Stalin de düşmanını seçerken tek Tanrı prensibine uy­gun hareket etmiştir. Bu düşman önceki faşizm, sonra­dan da Amerikan plütokrasisi olmuştur.
Böylece, “nefret” her ne kadar bir topluluğun kendi­ni savunması için kolayca kullanılacak bir araçsa da, so­nunda bu o topluluk için pahalıya mal olur; çünkü sa­vunmasını yapmış olduğumuz değerlerin birçoğunu böylelikle kaybetmiş oluruz.
Nefret, sadece bir birleşme aracı değildir, aynı zamanda birleşmenin bir sonucudur. Renan, dün­ya kurulduğundan bu yana merhametli bir millet bulun­duğunu hiç kimsenin duymadığım söylemiştir. Buna ek olarak, merhametli bir kilise veya merhametli bir dev­rim partisi bulunduğunun duyulmadığı da söylenebilir. Bencillikten doğan nefret ve zalimlik, benliğini teslim et­mekten doğan nefret ve zalimliğin yanında hafif kalır.
Hitler’in, muhaliflerinin umudunu yok etmesini bilmiş olması onun korkunç gücünün önemli bir özelli­ğiydi. Bin sene yaşayacak olan yeni bir düzen kurmakta olduğuna dair fanatik inancını Hitler hem taraftarlarına hem de muhaliflerine iyice duyurmuştu. Böylece, taraf­tarları, Üçüncü Reich uğruna çarpışmakla ölümsüzlüğe hak kazanmış oldukları duygusuna kapılıyorlar, muha­lifleri ise, Hitler’in yeni düzenine karşı gelmenin kadere karşı gelmek olduğunu düşünüyorlardı.
Hitler Avrupası’nda yok edilmeye boyun eğmiş Yahudilerin, Filistin’e getirildikleri zaman cesaretle çarpış­mış olmaları ilgi çekici bir olaydır. Her ne kadar onların Filistin’de çarpışmaktan başka çareleri olmadığı (yani ya çarpışacakları veya Araplar tarafından boğazlanacakları) söylenmektedir. Filistin’de onlar gerçekten, henüz ol­mayan şehirleri imar etmek ve henüz olmayan bahçeleri meydana getirmek için çarpıştılar ve öldüler.
Nefretin derinliğinde beğenmek gibi ters bir akıntı­nın varlığı, nefret ettiğimiz kişileri taklit etme eğitimimizle kendini gösterir. Böylece, her kitle hareketi zamanla kendini nefret ettiği özel düşmanına benzer duruma ge­tirir. Fransa’da Jakobenler, zulmüne karşı ayaklandıkları yönetimin bütün kötülüklerini kendileri de tekrar etmiş­lerdir. Sovyet Rusya, tekelci kapitalizmin en katıksızını ve büyüğünü gerçekleştirmektedir. Hitler, Sion’un akıl­lı adamlarının mazbatalarını kendine rehber olarak almış ve onları “en küçük ayrıntısına dek” takip etmiştir.
Yahudilerin imha edilmesini arzu edip etmediği sorul­duğu zaman Hitler şöyle cevap vermişti: “Hayır… İmha edersek onları yeniden yaratmamız gerekecektir. Sadece ismen değil, cismen mevcut bir düşmanımızın bulunması esastır.” F. A. Voigt, 1932’de Nasyonal Sosyalist hareke­tini incelemek üzere Berlin’e gelmiş bir Japon heyetinden bahseder. Yoigt heyetin bir üyesine hareket hakkında ne düşündüğünü sorduğu zaman aldığı cevap şöyle olmuş­tur:“Hareket fevkaladedir. Buna benzer bir hareketi, biz de Japonya’da yapmak isterdik fakat maalesef Japonya’da Yahudiler yok.” Bir kitle hareketini fiiliyata götüren veya genişleten liderlerin yetenekleri ve kurnazlıkları sadece seçtikleri öğreti ve programla değil, seçtikleri düşman­la da kendilerini göstermektedir.
Kremlin’in teorisyenleri, demokratik Batı’yı ve özellikle Amerika’yı düşmanları olarak seçmek için İkinci Dünya Savaşı namlularının so­ğumasını büyük bir sabırsızlıkla beklediler. Amerika’nın yapacağı herhangi bir iyi niyet jestinin veya herhangi bir fedakârlığın, Kremlin’den Amerika aleyhine çıkmakta olan iftira zehrini azaltacağı şüphelidir.

Bazı Sonuçları

Birlikte hareket ve fedakârlığa hazır olmak, bir kitle hareketi olayıdır. Normal zamanlarda demokratik bir ulus az çok özgür bireyler­den meydana gelen kurumsallaşmış bir birliktir. Ulusun varlığı tehdit altına girdiği ve halkının azami bir fedakâr­lık ruhu içinde birleşmesi gerektiği zaman demokratik ulus, kendini devrim partisine benzeyen bir duruma ge­tirir.
Kutsallaştırma diyebileceğimiz bu işlem genellikle güç ve yavaş olursa da derin değişiklikleri gerektirmez. Nazilerin kendi ifadelerine göre Almanlar 1920’lerde çökmüş insanlar, 1930’larda ise gerçek anlamda mert in­sanlar olmuşlardır. Milyonlarca insan da böylesine biyo­lojik ve hatta kültürel değişiklik yaratmak için on yıl gibi bir zaman elbette ki çok kısadır. Buna rağmen, on yıllık bir Hitler döneminde çabu­cak bir kitle hareketi yaratabilme yeteneği, bir ulus için hayati önem taşımaktadır. Bir ulusun potansiyel kahramanlığı, o ulusun isteklerinin bir deposu gibidir. Heraclitus’un söy­lemiş olduğu “insanların bütün isteklerine kavuşmuş olmaları, onlar için iyi bir şey değildir” sözü, bireyler için olduğu kadar, uluslar için de doğrudur.
Bir ulusun şid­detli arzuları sona ererse veya bir ulusun arzulan somut ve sınırlı bir ideale yönelirse, onun kahramanlık potan­siyeli azalır. Ancak; devamlı bir ilerlemeye bağlanmış bir amaç, devamlı olarak tatmin edilse dahi, bir ulusun potansiyel kahramanlığını azalmadan devam ettirilebilir. Bu amacın mutlaka yüce bir amaç olması gerekmez. Hayat standardının devamlı yükselmemesinin kaba bir amaç olarak alınması, Amerikan ulusunu, oldukça kahraman bir ulus olarak devam ettirmiştir. Ve tuhaftır ki dünya; bu ruh hastalığına yakalanmakla, toplumları ve ulusları ölümden diriliğe geçiren doğaüstü bir araç kazanmış oldu.
Not: Yazının muhtevası aşağıdaki kitaptan alınmıştır.
Kaynak:
Eric Hoffer/ THE TRUE BELIEVER-
(Kesin İnançlılar / Gerçek İnananlar/Müminler)-
trc: ERKIL GÜNUR, Tur Yayınları; 1978, 
(Kitabın sonraki baskıları; Akran Yayıncılık, 
1993 ve İm Yayın Tasarım, 1998)

ERİC HOFFER / KESİN İNANÇLILAR

HAZRETİ ALİ DİVANI


HAZRETİ ALİ DİVANI

KADIN RUHU



KADIN RUHU 

Safiye Mithad
Safiye Mithad
O (Kemal) doğmasaydı, 

Biz bu Kemale ermeden yok olurduk

Mukaddeme

Mariz olan içtimaiyatımızla öteden beri çok yakından alâkadar olduğumu bilen muhterem dostlarım intihalarımı yazmaklığım için beni teşvik ettiler. Bu eseri teşvikle müfrit milliyetperver coşkun ruhumun tesellisini bu satırlarda bulurum ümidile okuyucularıma müfit olacağımı zannettiğim bir, iki mevzu üzerine naçizane fikirlerimi hülâsaten yazmağa karar verdim. Bana bu hususta daha çok cesaret veren kanaatim şudur: Şimdiye kadar çok geri kalmış olan memleketimizi Vatan ve Milletini seven her fert menafii umumiyeyi temin eden şeyleri iktidarı nisbetinde yapacak olursa müstakbel emellerimizin husulüne yaklaşmış oluruz. Bu gün artık Cumhuriyet devrindeyiz. Hükümet münevverlere geniş bir faaliyet sahası açmıştır. Bu serbesti ve salâhiyet Milletin tenvir ve terakkisi içindir. Demokrasi hükümetlere malik olan Milletlerin terakki ve tereddisi yalnız o memleketin idare adamlarına raci değildir. Milletlerin tekâmülü, cemaatların müşterek faaliyeti ve yardımile mümkündür. Biliyoruz ki memleketimizin terakkisini atalette bırakan gayri mütekâmil bir unsur keseriyeti teşkil etmektedir. Bunlârı tenvir ve irşat etmek erbabı kaleme terettüp eden bir vazifedir. Fakat memleketimizin muhtaç olduğu bu fedakârlığa bilmeliyiz ki; bu muhterem zevat neden bu kadar lâkayt ve derin bir sükûn içindedirler. Fen tekâmül devrini semalarda cihana ilân ederken biz hâlâ her şeyi Hükümetten ve yahut ta yeni nesilden beklersek bir az daha geç kalmış olmaz mıyız? Hem nesli hazırı medenî hayatın talep ve mefhumlarına göre hazırlamazsak acaba yeni nesilden ne kadar hizmet bekleyebiliriz?
Medeniyet ilmin kucağında paydar olur. Bu kıymetli zamanlarımızı boş geçirmeyelim zira inkılâbımızdan bu ane kadar millete millî mefkureyi tanıtacak, halkı tenvir ve irşat edecek hiç bir faydalı esere tesadüf etmedik. Medenî milletler gibi biz de el birliğile memleketimizin ıslahına ve terakkiyatına çalışalım. Kendini milleti uğruna feda eden bir Mustafa Kemal daha bulamayız.Altıyüz senede vatanımıza doğan bu güneşin kudretli ve azametli varlığından istifade edelim. Sağlam temellere istinat eden faaliyetler gösterelim ki zamanın mantıki bu asarı yıkmasın.

O adamlar ve mucizeli el

Bin bir milletin kanile Türk seciyesini benliğinde çürüterek Türklükten çıkmış olan o adamlar yalnız kendi menfaati şahsiyeleri için vatanımızı cahalete boğdular. Saltanatlarınının ibkası için Türk milletinin gözlerine Din namile siyah bir perde çektiler. Tam altı yüz sene efsaneli masallarla uyuttular. Niçin uyuduk ? Çünkü Din kitabımızı kendi dilimizle okuyamadığımız için Dinin evamiri deye kim ne söylediyse inandık. Dinin mahiyeti hakikiyesini bilmeden körü körüne itaat ettik. Biz camilerde ağlarken onlar da zevku sefa etti. Tâki; O mucizeli el bu gafleti yırtarak Türk milletini şimdiye kadar uyutmuş olan sergerdelerin ellerini kırdı. O menhus siyah perdeyi parçaladı. İrfan ile iman teklif eden (Levha-i Dini) gösterdi. İşte o sergerde taçdarlar olmasaydı ilk medeniyet nişanelerini cihana tanıtan Türkler hiç şüphe yok ki bu gün bütün milletlerden daha müterakki ve mütemeddin bir millet olacaktı. Halbuki cehaletin ağır kâbusundan uyandığımız zaman medenî ihtiyaçların hepsini birden hissettik. Şimdi bu boşluğu doldurmak için içtimaiyatımızı sarsan baş döndürücü bir süratle koşuyoruz. Vatan ve millet mefhumu şahsında temerküz etmiş olan harikalar timsali mücessemi Büyük Rehberimiz bu süratle bizi bir an evvel medeniyet güneşine isal edecektir. Türkler ezelî kahraman ve medeniyet âşıkı olmasaydı; 0 büyük Kemal ondan doğmazdı.
O Kemal ki; doğmasaydı biz bu
Kemale ermeden yok olacaktık.

Mesai ve Gaye

Sây ve gaye hayatın namütenahiliğidir. İnsanı en evvel faaliyete sevk eden maddî ve manevî ihtiyaçlardır. İnsanlar için faaliyet gaye ve mesai yalnız ihtiyaçları temin ve tatmin etmekle kalmaz, tabiatın tahmil ettiği ıztırapları da izale eder. Ve hayatın hiçliğini düşünmeğe zaman bırakmaz. Mesai ve gaye olmasaydı, hayatta zevk te olmazdı. Bunu çok güzel takdir eden mütemeddin milletlerde milyoner ve lord evlâtları dahi fabrikalara gidip çalışıyorlar. Zaten onlar sâylarının semeresiledir ki; milyoner olmuşlar bu idrak ve servetle medeniyeti bu günkü mevkiine isal etmişlelerdir. Sâ’y-u gayret ve gaye, husulü gayri mümkün gibi görünen dileklere bile erişmiş ve mümkün kılmıştır. İşte o zaman insanlar kendilerine has yaratıcı ruhlarının eserlerine kendileri de hayret etmişlerdir. Yoksa tabiat ihtiyacı yalnız beşer değil; bir kuş ta açlık hisseder. Onun da karnını doyurmak yavrularına bakmak sevki tabiîsinde var. Hayatı beşerin asıl fazilet ve meziyeti faaliyetlerinin şümullü ve içtimaiyata faydalı olmasıdır. Onun için umumun menafiini düşünerek faaliyete geçmiş olan milletler hedef ve gayelerine daha evvel vasıl olmuşlardır. İleri gitmek için şuurlu bir faaliyet ve çevik olmak lâzımdır. Bu bariz hakikatlerin karşısında biz de artık kolumuzu bağlayan hükümdarlar zamanındaki süflî zihniyetlerden ve o zaman işsizlik içinde okuduğumuz hiç faydası olmayan hayalî romanlardan vazgeçelim. Hayatı hakikîyenin medeniyet kahramanlarından ilham ve intiba alalım hiç olmazsa nümunesi meydanda olan asarı medeniyeyi bir an evvel imale çalışalım. Bu gün edebiyatın mübalağalarına zaman hasretmeğe değmez ve esasen ona lüzum kalmamıştır. Medenî hayatın asarından biri olan sinemalar daha bariz daha canlı bir şekilde ve kısa bir zamanda bizi daha çok enteresan edecek bir surette ihtiyacımızı tatmin ediyor. Fakat bizim için asıl düşünecek mes’ele bu değildir. Bunlara milyonlarca döktüğümüz parayı düşünelim. En basit iş olan filimciliği bile şimdiye kadar memleketimizde ihya edemedik. Bunu ıslah ve ihya etmek için bilgi ve servet lâzım. Birinin bilgisi diğerinin serveti birleşecek olursa muvaffakiyet kolaylaşır. Fakat bunu da fakir tiyatroculara tahmil edersek başka memleketleri değil: bizi bile enteresan etmeyen henüz canlı tarihi olduğumuz vakayii tarif ve tasvir eden filimler imal ve irae edilir. Vatanımızın mütefekkirlerine, zenginlerine, münevverlerine hitap ediyorum. Sükût insanlara hiç bir şey öğretmemiştir. Türklüğe yakışmayan bu lâkaydi ve ataletten kendimizi kurtarmak zamanı gelmiştir. Zamana uymayan milletlerin akıbet cezaları, inkırazdır.
Tembel olan cemaatler fertler küçük sıska ruhlarından ıztırap çeken zavallılardır. Biliyoruz ki tembel bir adam seviye itibarile yüksek de olsa cinayete, sirkate, ahlâksızlığa müsteittir ve faal olanların esiridir. İnsanlığa yakışan şuurlu ve şümullü faaliyetler; cemaatları ve milletleri terakki ve tekâmüle götürür. Fertler bundan mütevellit haklı bir gurur ve sevinç duyarlar.

Teksiri Nüfus (Nüfus Çokluğu)

Teksiri nüfus, yalınız kalabalık bir camaatın lüzumlu veya işe yarayacağı zannetmek tabiî doğru değildir. Yalınız cemaatların faydalı bir unsur olaması lâzımdır. Meselâ biliyoruz ki Osmanlı devleti yirmi milyon nüfusla ne yapabilmişti? Tabiî hiç, çünkü fertler faydalı bir uzuv olmak için yetiştirilmemişti. Ancak Cumhuriyet hükümetimizin, tesisinden beri tevsii irfana gayret edilmiştir. Bizi bu gün müteessir ve münkesir eden mevcut nüfusumuzun azlığı, daha mübrem ihtiyacımız olan ilm-ü irfan noksandır. Fakir bir babanın iaşelerini temin edemeyecek kadar çocukları fazla olursa sefalet ve mahrumiyet o masumları sirkate, cinayete dilenciliğe sevkeder ve seciyeleri bozularak beşeriyete muzir bir şahsiyet olurlar. Bir babanın beş tane hayırsız evlâdı olacağına bir tane hayırlı evlâdı olması müreccahtır. Vatanda bir aile ocağı demektir, faydasız ve muzır böyle teksiri nüfus istemiyoruz. Hayatı medeniyeye hadım faal dimağlar faal pazular istiyoruz ki Türk medeniyetini ihya ve itmam etsin. Bunun için de evvelâ ilim ve fikir sahasında yükselmiş münevver bir halk yetiştirmek ve memleketimize refah, servet temin edecek muazzam fabrikalar vücude getirmektir. Biz de mütemeddin milletler gibi tayyare, otomobil ve hayatı medeniyeye lâzım olan her şeyi imal etmek isteriz hedef ve gayemiz işte bu devri tekâmüldür ki medeniyetin bu mevkiine vasıl olduktan sonra nüfusun tezyidini düşünürüz, Zaten nesli, memleketin refah ve serveti teksir edecektir, Hangi medenî memleket nüfus ihtiyacını düşünmüştür?

Zengin Memleketler ve Tasarruf Cereyanlarımız

Son günlerde iktisadiyatımıza ehemmiyet veriliyor. Kahveye bilhassa çaya bir nevi boykot yapıldı. Millî galyanı tahrik ve teşvik için birer rop veya kostümlük tedarik edildi. Fakat iktisat meselesi âzami ehemmiyet verilmesi lâzım gelen memleketimizin en hassas bir noktasıdır. Onun için iktisadiyatımızı yükseltmeye bu kadarcık rağbet ve fedakârlık kâfi değildir. Hepimiz biliyoruz ki memleketimizin servetini kemiren lüks fantezi ve sefahattir.Yüzlerce hattâ binlerce liralık kürk manto ve kostüm tuvaletler barlarda şampanya şişeleri patlarsa bu zararı bir bardak ihlamurla telâfi edemeyiz.
İsrafkâr bir ailenin kapısında sefalet bekler. İsraf bir memleketi felâket ve inkıraza sürekler Faziletkâr Türk kadınları beheri yüzlerce liraya mal olan tuvaletleri vatana tercih etmemeli, onlar ki bütün milletlerin kadınlarından daha vatanperver olduklarını İstiklâl mücadelesinde ispat etmişlerdir.
Bu mücadelemiz de onun kadar lâzım ve mühimdir. Fuzulî masraf olan vahşi hayvan derilerini, şampanya şişelerini ve buna mümasil olanları geldiği yere göndermeli. Türkiye pazarında bunlara mevki verilmemelidir. Fakat bu yalnız kadınların hal ve temin edeceği bir şey değildir. Hükümet ve bil-ûmum erkekler de el birliğiyle iktisadiyatımızı yükseltmeğe çalışalım. Bize şimdiye kadar iktisat ve tasarruf kaideleri öğretilmemiştir. Memleketimiz cahaletin istilâsında iken düstur bir lokma bir hırka idi. Cahalet bir ferdi olduğu gibi bir memleketi de ya sefalete veya sefahate sevk eder. Artık bu ifrat ve tefritten kendimizi kurtaralım. Hayatta olanlar için gaye yalnız karın doyurmak veya sefahat değildir. Milletleri medeniyete ve refaha götüren kuvvet servettir, serveti temin etmek te millî varlığı ihya etmek ve tasarruf kaidelerine riayet etmekle mümkündür. İşte o medenî zengin milletler bu suretle memleketlerini refaha isal etmişlerdi. Yalnız hayatlarını kazanmak için değil vatanlarına servet taşımak için memleketimize gelen ecnebilerin tarzı hayatlarını bir defa tetkik ediniz. Muazzam ve muhteşem Darülfünunlar da yetişen dört hattâ sekiz yüz lira maaş alıyorlar da evlerin de mobilye olarak nüfus başına birer tahta sandalye ile iktifa ediyorlar, seneler devam eden bu hayattan şikâyet etmek hatırlarına bile gelmez, çünkü gayeleri sefahat eğlence değil memleketlerine servet ve refah götürmektir. İşte tasarruf kaideleri, işte medenî müreffeh memleketlerin servet katarları böyledir.

Kadının ifrat derecesindeki fanteziye düşkünlüğü nedir?

Kadını israfa sevk eden yalnız güzel olmak için fıtrî temayüllerinden maada başka saiklerde var. Yoksa kadın isterse az bir masrafla kendini yalnız bediî zevki ve görüşüyle pek güzel süslemeğe muvaffak olur. Fanteziye israf derecesinde ehemmiyet veren kadın ya düşüncesizdir ki kendi aleyhine olan bu zararlı hareketlerinin farkına varmaz yahut ta mes’ut olmayan ve mes’ut edilmiyen kadındır. Fakat tuhaftır ki bunu birçok kadınlar bilerek yapmıyor. Meselâ düşüncesizlikten israf eden kadına sorulsa zevki için yaptığını söyler. Diğeri mevki icabı olduğuna kanidir.Bilerek, bilmiyerek ve her ne fikir ve maksatla olursa olsun israf erkeklerden ziyade kadınlar için tehlikeli bir eğlencedir, israfkâr, idaresiz olanlar için vukuu melhuz felâketleri ve sefaletleri kadın hiç bir zaman unutmamalıdır. Düşünmelidir ki, sefil bir kadın sokakta bile barınamaz. Kadın o zaman çok feci, çek elim bir vaziyete düşer. Seviye itibariyle yüksekte olmasa müdebbire bir kadın kendini daha faydalı sahalarda avutmalıdır. Hiç bir iş yapamasa yuvasının noksan ve tanzimine çocuklarının terbiyesine itina eder. Boş zamanlarında nafi eserler okur. Dostlarının, zevcinin muhabbet ve takdirlerini kazanır, muhitinde temayüz eder. Herkese bir nümune-i imtisal olur. Bu hem kendi menfaati hem de vatanına büyük bir hizmet etmiş olur.

Mes’ul kimdir?

İtaat öğretilmemiş terbiye-i esasiye almamış başı boş bırakılan genç kızlarımız muhabbet testileri ellerinde çığırından çıkmış hepsi birer hakikî roman kahramanı olmak sevdasındadır. Âşık rolüne girmiş bu küçük aktörlere her sokak başı birer sahnedir.Gençliğin hırçın dalgalarında boğulan bu zavallı gençler gayri şuurî hareketlerinin kendilerine hazırladığı karanlık istikbali hissedemiyorlar. Bilmiyorlar ki avareliğe alıştırdıkları ruhları onlara hiç bir yerde hiç bir zaman ne rahat bir yuva ne de parlak bir istikbal temin edemeyecektir. Hâlbuki müstakbel bir valide bir ev kadını veya bir memur olacaklardır, bu vazifeleri başaramayacaklardır her gün tesadüf edilen aile faciaları ve küçük sefileler, bariz bir delildir. Fakat en büyük mes’uliyet lakayt ve müsamahakâr davranan ebeveynlere racidir. Ebeveynler evlâtlarının ne yaptığına, nereye gittiğine dikkat ve itina etmezse inkişaf etmemiş dimağlar uzakları göremediğinden her yere girer çıkar, netice itibarile ahlâkı ve seciyesi bozulur istikbali söner, sefil olur. Bu faciaların ve sükûtun önünü almak için hükümet on sekiz yaşına kadar ahlâksızlık eden yaramazları idraksiz ve lâkayt ebeveynlerle beraber tecziye etmelidir. Bu mecburî itaat ve terbiye şimdilik memleketimiz için çok lâzımdır.

İntihar salgını

Ben ne bir içtimaiyatçı ne de bir asabiye mütahassısı sıfatile bu hususta söz söylemeğe salâhiyettar değilim. Yalnız vaziyetin şekli zahirini tetkik ederek fikirlerimi yazmakla iktifa edeceğim. Temenni ederim ki salâhiyettar olanları halkı daha iyi tenvir etmeleri için tahrik ve teşvik etmiş olayım. Gazetelerde gün ve hafta geçmiyor ki aramızdan sağlam bir kurban gittiğini okumayalım. Bunların sebebi intiharları alelâde sebepler olarak gösteriliyor. Hâlbuki bu gibi yeis ve teessürler insanı ölüme götüren bir vasıta olaydı kısa bir zamanda beşeriyetten eser kalmazdı. Beşerin sinesi açık bir oltadır. Bu gün ıztırap yarın neş’e dolar. Bunu bile bile kimse ölüme gitmez. Bundan iki sene evvel gazetenin birinde bir zatın şöyle bir mütalâası vardı.
“İntiharlar İçtimaî bir marazdır. Bu günün içtimaiyatına tahammül edemeyen zaif iradeler sararmış bir hezan yaprağı gibi dökülüp aramızdan gidecektir. Bunun önüne geçmek mümkün değildir,” demişti. Başka memleketler için belki böyledir. Her memleketin içtimaiyatı başka, başka sebeplerle intihar hadiselerini doğurabilir. Fakat biz kendi memleketimizi nazarı dikkate alalım. Uzun seneler temadi eden facia ve zaruretlerle sinesi ezilmiş felâketzede fakir bir milletiz. Eğer bir istatistik yapılacak olursa şüphesiz memleketimizin üçte ikisi bu İçtimaî marazla malüldür. Hem bu maraz öyle elim bir marazdır ki hayatta kalanları işe yaramaz bir şekle koyar. Memleketi atalette bırakan bu sürekli afatın önünde kollarımızı kavuşturacak olursak bu zararı ne ile telâfi edeceğiz ve içtimaiyatçı asabiye mutahassısları bundan daha faydalı bir işe mi yarayacak? Bu iki meslek müntesiplerinin alâka ve yardımlarının hiç bir tesiri olmaz mı acaba; Cümle-i asabiyesinde buhranların tevalisiyle bedbin, hayattan müşteki hiç bir şeyden zevk almaz, yalnız ölüm diye haykıran zavallı bedbahtlar için selâmeti memleket namına alınacak hiç bir tedbir yok mudur?

Kadın iş hayatında

Kadını iş bayatına içtimai zaruretlerden başka onu her zaman tehdit ve tahrip eden sefalet ve esareti hayatiyesi sevketmiştir. Tabiatın ona bahşettiği cazibe kuvveti silâhtan ziyade bir belâyı saiktir. Onun için kadın kendi varlığından doğan sağlam bir istinada muhtaçtı. Bu da ancak maddî kuvvetine müracaat etmekle mümkündü. Kadın istediği gibi muvaffakiyetli bir varlık göstermiştir. Fakat Kadın ne zaman çalışmalıdır?
Çalışan ve çalışmayan kadınların haleti ruhiyelerini tetkik edelim.
Maişet derdiyle uzun müddet çalışan kadınlar tabiatıyla iş hayatından memnun olamaz. Ancak kısa bir zaman ve keyf için hafif vazifelerde bulunan hanımlar iş hayatından zevk almakta ve bundan dolayı bütün kadınların çalışması taraftarıdır.
Çalışmayan bir ev kadını ise: eğer hayat arkadaşını kusurlu intihap etmemişse hiç bir kadın yoktur ki; yalnız yuvasının kadını olmaktan memnun olmasın. Çünkü kadın yuvasını süslemek ve tanzim etmekten aldığı zevki hiç bir şeyden alamaz. Ev kadınına has olan bir temayül ve haslettir. Ne çare ki, bu günün içtimaiyatı kadına çok müşkül ve ağır bir yük tahmil etmiştir.
Hayat kadından iki mühim vazife bekler. İş ve ev kadını her ikisini de bilmek, her ikisini de hazırlamak zaruretindedir. İkisi ile onun için mühim ve hayatî bir mesele teşkil eder. Kadın bunlardan hiç birini diğerine tercih edemez. Her hangi birinin ihmali onu bedbaht eder. Uzun müddet mecburî vazifenin ağırlığı kadını yorar kadının hassas ruhu bu ağır vazifeye mütehammil olmadığından yorgunluk onu kadınlık hislerinden tecrit eder. Kadın hislerinden uzaklaştığı anda hayattan bezgin ve bihuzurdur. Artık o canlı bir iş makinesinden hiç farkı yoktur. Fakat zaman geçmiş bunun telâfisi gayri mümkün ve asap yorgunluğu, bedbin ve müşkülpesent etmiştir. Bütün arzularına rağmen tarzı hayatını değiştirememesi itiyadında her şeye hâkim olmasıdır. İşte kadının iş hayatında bu dönüm yeri pek fecidir. Bununla beraber bizde iş hayatına atılmamış olan bir kadını nazarı dikkate alalım.
Hayata atılmayan kadın hayatı anlamıysan kadındır. Hiç şüphe yok ki: böyle tufeyli bir genç hayat arkadaşını da kusurlu olarak intihap eder. Daha doğrusu görmeden, bilmeden izdivaç bir gaye diye lâaalettayin bir numara çekmiş olur. Taliine iyi çıkmayacak olursa bu istinatsız kadın sönük ve ıztıraplı bir hayat geçirir. Aile saadeti mahvolur. Şu halde genç kızlarımız hem bu iki elim vaziyetten hiç birine maruz kalmamak hem de yuvasına vatanına müfit olacak bir tarzda yetinmelidir.
Havaî ve hayalî şeylerle iştigal edeceklerine faydalı bir uzuv olmağa çalışsınlar bir taraftan istikbalini temin ederken yarının bir ev kadını, müstakbel bir valide yuvasının ondan saadet bekleyeceğini unutmasınlar. Zira bu günün kadını bu iki evsafı şahsında tecemmü ettirmesi şarttır. Buna hazırlandıktan sonra maişeti temin edilmiş ve mes’ut bir yuvası olursa mecbur olmadıkça çalışmamalıdır. Çünkü; kadın yuvanın zevkidir. Onun infikâki muvakkat ta olsa aile saadetini ihlâl eder ve kadın iş hayatından ziyade yuvasını sevmelidir. İzdivaç kadın için imtiyazlı bir istikbaldir. Bazı hanımlar yalnız iş hayatında olanların hürriyetinden bahseder. Halbuki; vazifesini müdrik olan her ve kadını hürdür. Bahusus zamanımızda istediği gibi hareket etmekte serbest bir ev kadını Ahmet beyin zevcesi olmakta bir esaret duyar da Mehmet beyin maiyyetinde sabahtan akşama kadar lâyenkatı (kesintisiz) çalışmakta nasıl bir hürriyet hissedebilir. Ben bunda hürriyeti ifade eden bir tarz göremiyorum. Öyle dahi olsa istikbali, bunun faydasız bir hürriyet olduğunu düşünmek lâzım gelir. Bazıları da zevcine minnettar vaziyette kalmamak için çalıştığını söyler. Bir baba yetişmiş evlâdına ( Sana bakıyorum diye ) söyleyebilir. Fakat bir zevç için bu hiç bir zaman varit olamaz. Çünkü bu vazifeyi ifaya kanunen mükelleftir ve refikai hayatının da mukabil vazifesi var. Aile yuvasının saadetini kadının dahilî vazifesi itmam eder. Kadın istirahat bahşeden yuvanın ziynetidir, istikbalini temin etmiş hayatı anlamış bir genç kız bu vazife ağır gelecek olan bir adamı her halde zevç olarak intihap etmez. Genç kızlarımız bilmelidir ki zaman ve hayatın istediği gibi hareket ederlerse mes’ut olurlar.

İzdivacın faydaları

İzdivaç lehinden ziyade aleyhine söz söylenen bir mesele olmuştur. Hattâ, bir ecnebi profesörü bu hususta daha ileri giderek (zifaf odasının cehenneme açılmış bir pencere) olduğunu söylemiştir. Bu profesörün aile hayatını hangi cihetten tetkik ederek bunu söylediğini bilmiyoruz. Yalnız her zaman tesadüf edilen aile facialarını, şikâyetleri, talâkları nazarı dikkate alacak olursak profesöre hak vermek lâzım gelir. Fakat bu beşeriyet için zaruridir. İzdivaç olmasaydı harimi İsmet olmaz, temiz aile yuvaları yerine o menfur yerler kaim olur ve beşeriyet sönerdi: Her şeyden evvel izdivaç beşeriyetin istirahat bahseden nezih bir melceidir. Ve beşeriyetin teksiri ve selâmeti gibi mühim bir mesele var ki; İnsan neslinin güç neşvünema bulması muhtaç olduğu fedakârlığa bir valide şefkat ve ihtimamı kâfi gelmeyeceği saniyen fertler arasında bir ahenk tesisi temizlik ve İçtimaî faydalarına binaen bir esasa rapt edilmiştir.
Şu halde şimdi bu faydalı müesseseye ıztırap veren ve bunu ıztıraplı bir şekle koyan amilleri arayalım. Bu pürüzlerin zuhuruna mahal bırakmayalım ki; cehenneme dönmesin. İzdivaçta en çok şayanı dikkat olan şey her hangi bir gafletle seciye, seviye farkları gözetilmeden servet, mevki, güzellik cazibesine aldanıp hissiyata kapılarak vuku bulan izdivaçların umumiyetle neticesi hüsrandır. Bu yuva er geç, yıkılmağa mahkûmdur. Gerçi, izdivaç için bir mertebei kabiliyet olmaz, insan ne kadar dûrendiş (ilerisi için kaygılanan) ve müdekkik olursa olsun izdivaç bütün bekârlar için bir muamma teşkil eder. O hayata katıldıktan sonradır ki: o muammanın içinde evvelâ kendi kusur ve noksanım bulur. Fakat bu çok acı bir tecrübe olur. Çok defa muvakkat bir zevk için bütün ömründe ıztırap çekmek zaruretinde kalır. Onun için izdivaca evvelden hazırlanmak lâzımdır. En mühim olan esasları tespit ederek şeraiti hayatiyesine uygun gelecek ve maddî manevî iktidarı ne evsafta bir hayat arkadaşım mes’ut etmeğe kafi geleceğini düşünmelidir. Bilhassa bu noktaya çok dikkat etmelidir; bile, bile fedakârlık dahi her ikisinin aleyhine çıkar. Her hususta etraf ile düşünmek ve teennile hareket etmek lâzımdır ki; bilâhara nedamet ve bedbahtiyi mucip olmasın. Böyle ciddî işlerde hislerimizi değil kafamızı dinleyelim. Her ne olursa olsun şuurla bina edilen her şey güzel ve sağlamdır. Şuurla tesis edilen aile yuvaları da mes’ut bir netice verir. İnsan kanunen mükellef olduğu vazifeyi ifa ederken ruhu bir eza değil büyük bir zevk duyar. Yeter ki; müessisler vazifelerine müdrik olsunlar.
Aile yuvası denince müzikli, varyeteli gazino gibi bir eğlence yeri değil temizlik, istirahat, samimiyet sadık bir arkadaş arzeden bir müessesedir. Zaten insanlara da lâzım olan budur. Yoksa eğlence yerlerinin insanın sıhhat ve servetini kemirmekten başka ne faydası vardır?
Menfaatları icabı olan böyle faydalı müessesenin haricinde kalmak isteyenler hem kendi nefsinin hem de insaniyetin düşmanıdır.

Kadın Ruhu

Naçizane fikirlerimi ihtiva eden bu küçük Kitaba ( Kadın Ruhu ) ismini niçin verdim?
Kadın olmaklığım hasebile kalemi elime aldığım dakikada ilk düşündüğüm şey kadınlık ve kadınlardı. Hem cinslerimin ruhî evsaflarına çok kıymet verdiklerini bildiğim için bilhassa Vatanımın kadınlarının istifadesini mutazammın naçizane fikir ve intibaalarımı muhtevi satırlar üzerine alâkadaranı uyandırmak için Kadın ruhu ismini verdim. Gerçi; bütün kadınlar benim için mukaddestir. Hattâ yavrularına kanat çırpan bir dişi kuş dahi şefkatin timsalidir. Hassas, ince, müşfik olan kadınlar ise kürrei arzın en faydalı bir ziynetidir. Bununla beraber kadın kelimesini telâffuz ederken bile kadınlığın husulpezir (meydana gelen) olmayan ince duygularının altında hem cinslerimle beraber ezildiğimi hissediyorum. Hassasiyetin, inceliğin, şefkatin timsali demek olan kadın ne yazık ki; hinlerinin ezelî ve ebedî masum bir katilidir. Evet masumdur kadın, ne hain ne de cani değildir.Kadını bu ve bütün hunharlıklara kadın ruhunu anlamadığını kadın bir muammadır demekle isbat eden ona muarız olan cins sevketmiştir. Kadın ruhunun bir kitap olduğunu söylediler. Fakat bu varakı mihrivefayı ne okuyan ne anlayan olmadı. Kadının kendi varlığından yükselen ince duyguları her zaman âdemle karşılaştı. O yalnız hodgâm (Kendi keyfini düşünen-Kendini beğenmiş) ve hodbin (kendini beğenen, enâniyetli, bencil, kibirli) ellerde hırpalandı. Bu tabiat nasıl bir tabiattır ki; şefkati zulme ezdirdi.
İşte bu kara düşüncede iken diyorum ki; teşkili beşere hâkim olaydım, zalimleri yok ederdim. Fakat kadınlığım hayır diye cevap veriyor. Benim kollarım ve teşkilâtı bedeniyem hislerim kadar ince ve nahiftir. Eğer dünyada yalınız kalmış olaydım sevkı tabiîsinde uçmuş olan kanatsız bir kuş olacaktım. Bu gördüğümüz muazzam asarı hep o vücude getirdi. O bunları benim için yaptı. Ben olmasaydım yapmazdı. Bunca asarı fedakâri affa değmez mi diyor.

VECİZELER

Türklüğü hakir görenler medeniyetin mepde-i ve temelini kuran Türkler olduğunu bilmeyenlerdir.
Tekâmül etmemiş bir millet çocuğa benzediği için kelâm hakkı verilmez.
İçtimaiyatımızın inkişafına mani olan amillerden biri de tesettürdü.
Büyük adamların küçük sözleri dimağının yorgun zamanına tesadüfe der.
Alil (Hasta. İlletli) olmayan dilenciye verdiğiniz para taliini değiştirmez seciyesini bozar.
Başkalarının hislerine hürmet etmesini bilmeyen hürmet beklemesin.
Yalnız kendini düşünenlere rahatlık müyesser olmaz.
Hodbin kendini metheder kusurlarını görmediği için
İsrafkârın kapısında sefalet bekler.
Sefahat zaif iradelerin mıknatısıdır.

Beyanı itizar

Yeni harfleri nazarı dikkatte alarak mevzuların müsait olmasına rağmen çok muhtasar yazdım. Bununla beraber birçok kusur ve noksanlarım olabilir. Evvelden böyle eser yazmak niyetinde olaydım okuyucularıma daha faideli olacak bir tarzda hazırlanırdım. Bu gün yalnız Türk Cumhurunun o Muazzam [Şulesinin] akislerinden ilham alarak bu küçük eseri vücude getirdim. Bunun maddî menfaate müsteniden yapılmamış olmasını bir dakika mülâhaza etmek vaki olan kusurlarımı örtmek ümidile müteselli oluyorum.
Yazan: Safiye MİTHAT

24.01.1930
AKŞAM Matbaası
Cebeci /Ankara

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...