23 Ocak 2014

ANADOLU


ANADOLU

Yazan Atheneris

Ezoterizm olsun , paganizm ya da çeşitli okültik cemiyetler olsun köken veya anlayış bakımından etüt edildiğinde sırf gelenek doğrultusunda değerlendirmek eksik olur demek hatalı sayılmaz, ardında yatan ve aynı derecede belirleyici faktörler olarak görülen tarihsel, kültürel , sosyolojik ve antropolojik geçmişle sahip olunan veya amaç edinilen zihin yapısının çözümlemesini içeren psikolojik çıkarımları da bir bir incelemek ve gözönünde bulundurmak gerekir. Bu dallar daha da çoğaltılabilir ancak her birinden gelebilecek açıklamalar belki de bütünü oluşturacak parçalar olarak görüldüğünde bakış açısına zenginlik kadar kavrayışa da berraklık kazandıracaktır.

 (Tabii ki burada saymadığım içrek algılama en önemli ve herkese göre değiştiğinden betimlenmesi en zor kişisel kısımdır).
Günümüzde genel olarak batı ve doğu ezoterizminin yöntemleri ve izlediği yollarla ilgili oldukça fazla şey söylenmiştir, burada gene spesifik olmak istediğim paganizme dönüş yaparsak, bir bakıma Avrupa’nın kabul edilmiş ya da ondan bağımsız ele alınması gereken  kültürel kökenler konsepti üzerinde de kısaca durmak gerekir. Avrupa’da bu konudaki son tartışmalar artık “aydınlık Helen uygarlığı” yapay kavramını en temele oturtmaya çalışan anlayışı bir süredir sarsmaya başlamıştır. Özellikle arkeolojik keşiflerin de etkisiyle dönem dönem canlanan Mısır, Troya, Hindistan ya da Mezopotamya gibi yerlerdeki bulgulara duyulan ilginin ışığında bir çok alternatif ortaya atılmıştır, klasik antikite ve öğretiler konusunda eskiden olduğu gibi sadece M.Ö.5. yy a kadar geri gidilebilen felsefi ve kültürel geçmişle ilgili çıkarsamaların daha da eskiye gitmesi gereken kökenlerinin varlığıyla alakalı daha çok araştırmanın yapılması gerektiği inancı daha fazla kabul görmektedir. 

(Gene inisiyatik geleneklerin aktarılarak ayakta tutulan öğretilerinin de buna işaret ettiğine atıfta bulunulabilir) Bu açıdan bakıldığında 20.yy.’dan itibaren etnik etkileşimlere olan ilgi de artmaktadır. Ancak Mısır veya Mezopotamya ya da Yunan yarımadası olarak Yakın Doğuyla ilgili tüm söylenenler, Anadolu’yu sadece aradaki geçiş bölgesi ve kaynaşma noktası olarak görmüştür ve bu bir bakıma doğrudur da, ancak Anadolu’daki zenginlik bundan çok daha fazlasıdır ve genelde Anadolu’nun bu bölgesel üstünlüğünün de belli kendine has temellere hatta diğer kültürlere de sonradan yayılacak ilksel temalara evsahipliği yapmış olabileceği düşüncesi araştırılmaya değer olmasına karşın pek rağbet görmemektedir. 

Gerçi Anadolu’nun tek başına sahip olduğu kültürel geçmiş veya Hellen uygarlığının hangi evrede Anadolu’yu devraldığıyla ilgili olarak önemli eserler yazılmıştır; Muazzez İlmiye Çığ, Bilge Umar ve Ekrem Akurgal veya Azra Erhat, Halikarnas Balıkçısı, Derman Bayladı bu konuya dikkat çeken önemli bilim adamları ve yazarlarıdır ve aynı derece önemli başkaları da vardır, yurtdışındaysa buna dikkati çeken genelde alman tarihçi ve arkeologları (örn.Türkçeye çevrilmiş H.Uhlig veya J. Mellaart’ın yazıları) olmuştur. Çatalhöyük ve Çayönü gibi eski çağ yerleşimlerinin keşfi, Hitit uygarlığının kalıntılarının ve dilinin çözümlenişi sadece başlangıç evresidir gönül ister ki daha kapsamlı ve ayrıntılı araştırmalar yapılsın ve teoriler geliştirilsin. Bu yazıda genel olarak Anadolu ve yeni söylemlerden bahsedeceğim, bunların klasik görüşe göre kabul edilemeyecek yönleri mevcuttur fakat mühim olan da zaten bu tartışmalar zeminini oluşturacak çok sesliliği ve kuru bilginin etüt etmeden kabulündense tartışmadan doğacak sinerjisini sağlamaktır. 


İnanç sistemiyle ilgili başlangıç yapmak gerekirse, Anatanrıça ve mevsimsel döngüyle alakalı yaratılışın eril yanını temsil ederek her bir dönem sonunda ölüp yeniden dirilen tanrı inancı Anadolu’da da etkin şekilde varolmuştur. Yaratılış, yaşam-ölüm döngüsü ile mevsimsel ve göksel değişimler arasındaki bağlantı oldukça önemliydi. Tanrıça evrenin yaratıcısı ve doğurma gücüne sahip yaşam veren imge olarak kutsaldı, ancak ilkbahar’la birlikte canlanan doğanın sembolizmiyle ifade edilen şekliyle Tanrı’yla birleşmesi ve verimlilik sürecini başlatması gerekiyordu. Eril yan hem sevgili/koca hem de oğul içeriği taşıyordu. (literatürde son-lover diye geçer) Coğrafi bölgelerdeki mevsimsel farklılıklar spesifik zaman olarak kaymalara yol açsa da, genel olarak solstis ve ekinokslar da gözönünde bulundurulduğunda, ilkbaharın gelişiyle başlayan doğadaki canlanış tanrının genç kral olarak yeryüzüne çıkışı anlamını taşıyordu (daha önceki dönemlerde bitki ruhunun kendiyle özdeşleştiğinden eril tanrının yeryüzüne çıkışı sembolünün altında bitkilerin büyümesi ve toprağın yenilenmesi anlamı çıkarılmalıdır.) Yaza doğru ilerledikçe genç kral (boynuzlu tanrı, boğa, geyik kral olarak farklı kültürlerde sembolize edilir) tanrıçayla eşit bir konuma yükselerek onunla sembolik anlamda evleniyordu, (antik çağ toplumları üreme organları ve etkinliğine oldukça fazla önem atfetmiştir.) 

Bu birleşme doğurma ve yaşamın devamını sağlayan kutsal bir etkinlikti ve büyük ihtimalle temsili bir birleşme seremonisiyle kişileştiriliyordu. Daha sonraları “hieros gamos” - kutsal evlilik - adını alan bu seremoniler önceleri seçilmiş bir rahibe ve yaz bitiminde kurban edilecek topluluktan bir erkek tarafından gerçekleştiriliyorken daha sonraları rahip-kral ve tapınaktaki kutsal rahibe (fahişelik diye geçse de, anaerkil kültürde cinsel eyleme verilen kutsiyet açısından bu tanım pek doğru bir saptayıcı değildir, günümüz zihniyle değil de içinde bulundukları zaman açısından değerlendirildiğinde kutsal bir tören olan cinsel eylemde bulunan taraflar hem inançları gereği tanrıçayı onurlandırmış hem de verimlilikle ilgili içsel deneyimi birebir yaşamış sayılırlardı. 

Arketip anlamın daha derin olduğu da unutulmamalıdır. Kutsal fahişe arketipi aslen erkeğin maiden ve eş-anne imajları arasındaki çarpıtılmış yansımasından etkilenmiştir ve korkutucu olarak görülür, oysa arketipal olarak kendi cinselliğinin gücünü bağımsız olarak ele almıştır, anne veya kutsiyet atfedilmiş soylu bakire değil, canlılığı ve hayatiyeti simgeleyen aktif bir rolü vardır, Meryem ve Maria Magdelene’de olduğu gibi, birinde doğurganlıktan yoksun bırakılmış bulutların üzerindeki ulaşılamaz ‘bakire’, diğerinde yaşam enerjisinin ve canlılığın simgesi, çekici ve baştan çıkarıcı imge) arasında gerçekleştirilmeye devam etti. 

Bazı yerlerde kurban ve aktif eylem tamamen kaybolarak yerine sembolik bitki demetlerinden yapılan figürler kullanılır oldu. Büyük olasılıkla bu, temsili büyünün de ilk örneklerindendi. Kutsal evlilik ritüeliyle doğumu ve yaşamı tekrar doğaya getiren ilahi yaşamın eril yönü sonbaharda kendini yeniden yaşam vermek üzere kurban etmek ve yeraltına çekilmek zorundaydı, mitsel söylemde geçen ölüm ve yeraltına iniş sahneleri sembolizm bakımından oldukça zengindir, bir çok kültürde bu motife rastlanır; (İsis-Osiris,Kibele-Attis,Aphrodite-Adonis gibi) yeraltına çekilen ve ölen tanrı kimi anlatımda tanrıçanın onu yeraltından kurtarışıyla yeniden dirilir veya tanrıçanın rahminden tekrar doğar, böylelikle yaratıcı sıfat ve kalıcı ölümsüz öğe Anatanrıça figürünün olurken tanrı ardıl ve ölüp-dirilen/yeniden doğan olarak hem oğul hem de sevgilidir. Bununla ilgili Kibele/Attis ya da Aphrodite/Adonis kültü örnekleri verilebilir. 

Batı paganizminin zamanımızda yeniden dirilmesi bir bakıma neolitik devrin Anatanrıça kültünün ortaya çıkarılması ile mümkün olmuştur denilebilir, 19.yy sonlarından itibaren oldukça tartışmalı da olsalar C.G. Leland ve M.A Murray anaerkil yapıya dikkat çeken ilk isimlerdi, aynı zamanlarda J.Frazer “Altın Dal”’ı yayınlıyor ve başlangıçta büyü kavramının etkin olduğu, dinin daha sonra geliştiği teorisini antropolojik bulgularla destekliyordu. Golden Dawn’dan kopmalar ve ileride İngiltere’de yüzyılların utancının silinmesi olarak değerlendirilecek “witchcraft act” ’in (Cadı olduğu iddia edilen kişilere karşı hukuki yaptırımları içeren kanun) yürürlükten kaldırılmasına neden olacak spiritüel uyanış devresi pek tabii ki sansasyonel olandan tutarlı olana evrimleşene dek oldukça buhranlı dönemlerden geçti. Gerald Gardner yaşamının son evrelerindeki A. Crowley ve bir çok okültist ile yakın ilişki içerisinde olan bir araştırmacıydı, ordudaki görevi dolayısıyla Doğu ve Yakın Doğuda bulunarak gözlemler yapmıştı, 

Uzak-Doğudaki Malezya şamanizmini ve özellikle İngiliz yönetimindeki Kıbrıs’ta kaldığı süre boyunca Afrodit kültü ile kalıntılarını incelemiş ve muhakkak ki sonradan geliştireceği “old religion” (Eski inanç - Pagan inanç ve uygulamalarına verilen genel bir tabir)  konseptine uygun olarak Anatanrıça kültüyle ilgili veri toplamıştı, ayrıca daha sonra üzerinde duracağım şekilde Celtic kökenli New Forest Coven’i kökenine dayanan görece inisiyatik bir geçmişten de geliyordu. 

1900’lerin başında Sir Arthur Evans Girit’te Knossos sarayı kalıntılarını kazmaya başlamış, Anatanrıça ve boğa kültü ortaya çıkmıştı. Avrupa’da ise en sonunda Stonehenge, Avebury, Glastonbury, Callanish, Bretagne gibi ören yerleri ile tüm Avrupa ve Yakın-Doğuya dağılmış megalitler arasında bağlantılar kurulmuştu. Celtic kökene dair folklorik araştırma olarak başlayıp eski geleneklerin yeniden önem kazanmasıyla artan bu etkileşim Avrupa’nın Kral Arthur, Merlin, Druid söylencelerinin kökenlerini aratmış, daha sonra belirli politik oyunların etkisiyle Almanya ve İskandinavya’da da kökenlere yönelik araştırmalar artmıştı. Günümüzde ilkler olarak sayılabilecek tüm bu araştırma ve bulgular tabii ki hala önemini korumaktadır, ancak zaman geçip derinlere inildikçe ilklerin ötesine geçip daha kesin neticeler elde etmek ve başlangıçtaki kimi hataları düzeltmek de kaçınılmaz olmuştur. 

Örneğin Girit’teki Minoen uygarlığın artık anakara olan Anadolu’dan göçen bir kültür olduğu kanıtlanmıştır, verimli eril/boğa kültü ve “serpent mysteries” (Yılan sembolizmine ait içrek uygulamalar bütünü denebilir.) olarak adlandırılan yılanlı tanrıça figürleri de Anadolu’dan, Python yılanının efsaneleriyle de ilişkilendirilebilir şekilde çıkmıştır. (Phyton efsanesi bazı araştırmacıların dikkatini çektiği gibi oldukça önemli bir sembolizmi de içermektedir, ayrı bir yazının konusu olarak işlenebilir) Sonraki dönemlerde sembolizmde kayma yaşanmasına karşın, yılan bu kültürlerde phallic ya da eril değil anaerkil kültür yapısından dolayı dişil içerikteydi. 

Benzer şekilde Girit’teki obsidian buluntular da Anadolu’yla olan yakın etkileşimin kanıtıdır, çok az bulunan volkanik kökenli bir bileşim olan obsidian orta ve güneydoğu Anadolu’nun volkanik bölgelerinde bol miktarda bulunur ve dağılım alanı ticari bir ilişkiler ağının o zamandan mevcut oluşunu kanıtlar. Bütün bu yerleşik kültür daha sonra Dor akınlarıyla ele geçirilip ataerkil yapıyla karşılaşmadan çok önce Anadolu’dan buraya gelerek kurulmuş olmalıydı. Bunun dışında inanç sistemi ve panteonlar da söz konusu bölge Anadolu olduğunda oldukça fazla ve karmaşıktır. 


Bu eşlemelerden Adonis kimliğini ayrıca ele almak gerekirse; Adonis’in verimlilik kültleri ve bitki tanrısı/ruhu olarak Anatanrıça geleneğinin her sene ölüp dirilen son-lover karakteriyle kişileştirilen eril yanı zaten bu ve daha önceki yazılarda pek çok kez gözetildi. Son-lover oldukça ilginç bir konsepttir, ilk olarak Anadolu’da Kuwawa/Atta sonrasında da Kibele/Attis, Sümer’de İnanna/Dumuzi, İştar/Tammuz olarak sıralamada devam eder, İnanna ve Nanna sıfatlarının Marianna olarak Meryem/İsa ile ilişkilendirilmesi de gene son-lover konseptinde değerlendirilince ilginç sonuçlar ortaya çıkartabilir. (Mısır’da benzer İsis/Osiris ilişkisi) 


Frazer konsepti Sami dilleri ve efsaneleriyle açıklar oysa günümüzde teorisinin kökene yönelik noktalarına eleştiriler gelmiştir. İlk olarak 1946’da keşfedilen Anadolu’nun en eski dili olan Luvi dilinin ve lehçelerinin çözülmesi durumun ve kültürel gelişimin Sümer, Sami veya Yunan yarımadasından Anadolu’ya değil tam tersi şekilde Anadolu’dan daha güneye ve batıya doğru yayıldığını kanıtlar, örnek vermek gerekirse kayıtlara geçen Anadolu’lu “Palasuit” halkının, Troya’nın müttefiklerinden biri olarak şehrin düşmesinden sonra batıdan gelen istiladan kaçarak Doğu Akdeniz tarafına göç ettiği ve buraya yerleşip “Palastine” kentini kurdukları yazılıdır. 

(Hitit tabletlerinde) (Ayrıca hepimizin bildiği Troya’nın anaerkil Anadolu’yu temsil etmesine ve yorumlarına burada tekrar değinmiyorum, zaten en önde gelen kanıtlardan biri  budur.) Anatanrıça inancını beraberlerinde götürmeleri sonucu Hurri ve Palasuit halkının “Kupapa/Kibele”si Kepat-Hepat olur. Etimolojik kökende ileriye gidildiğindeyse “Hepat-Hepa-Hebe-Heve” ve son halinde Suriye üzerinden  Filistin’de “Havva” şeklini alır.  

Aynı şekilde bir çok yer ve deity adı gene Luvi dili esas alınarak çözümlenebilir, özellikle yunan dilinin daha sonradan orijinal dile eklenen -ys –iaea -ion –ios -os takıları çıkarıldığında, geriye eski Yunanca'da anlamı olmayan ana kelimenin kökü kalır. İzmir, Amasya, Antalya, Halikarnas, Girit, Didim, Milet gibi yer adları ve Demeter, Kibele, Afrodit, Apollon ve Artemis gibi tanrı ve tanrıçaların isimleri hep aynı Luvi kökenden türetilmiştir. Bu dil kısmen 1946’da çözümlenebildiğinden bu tarihten önce Batıda yazılmış kaynaklar eksiksiz ve tam değildir. J. Frazer Adonis/Adon bağlantısını kurar ve Suriye kökenli Sami halklarının tanrısıydı der. Mersin ağacından doğması ve yaban domuzu tarafından öldürülmesi sembollerine ilginç açıklamalar getirir. Yaban domuzu Anatanrıça'nın yüzlerinden biri  (Anadolu Demeter ve Kibele’sinden Celtic Cerridwen’e kadar) ve kutsal hayvanıdır ancak ekinlere saldırır ve aslen zarar vericidir, belki bu özelliğinden ötürü kurban ediliyordu  ve kurban edilmesi daha gerideki zarar verici anlamın yitirilip belki de daha sonradan sadece kutsiyet atfedilmesine neden oldu . 

Günümüzde Sami kökenli halklarda ve Yahudilik'te domuz eti yemek halen büyük bir yasak ve günahtır. (Sadece kadınların katılabildiği Demeter’in Thesmophoria ritlerinde de eti yenmez mağara veya açık alanlara bırakılırdı-aslında ölmediğinin ve tekrar yaşama döneceğinin simgesi olarak.) Benzer şekilde de Attis kimi anlatımda yaban domuzu tarafından kimilerindeyse kendini hadım ederek öldürür (geç dönemin Dionysos’uyla ve kendilerini hadım ederek Kibele’nin rahibi olma statüsüne kavuşulması bağlantısı vardır.) ve çam ağacına dönüşür, 22 martta şenliği vardır. (Çam ağacının sürekli yeşil kalışı-mayıs direkleri  veya noel ağacı olarak kullanımında çapraz bağlantı olabilir) Mısır’da da benzer anlatım Osiris’e verilen kurbanlarda karşımıza çıkar. 


Burada gene bir ara paragraf açarsak, Hepat konusunda da Hecate’yle ilişkisi üzerinden yorum yapılabilir, aslında tanrı ve tanrıça formlarının tek tek kült olarak değil fakat genel Anatanrıça ve tanrı imajları üzerinden değerlendirmek en doğrusudur, kökene inildikçe karşılaşılan “karmaşa”dan mümkün olduğunca kaçınmaya çalışmak da yanlış olmaz, Anatanrıça kavramı genel anlamda düşünüldüğünde zaten yaşamın yaratıcısı olarak tüm hayvanların istisnasız ona adanmış olma durumu ve vahşi hayvanların yöneticisi olma formu vardır (Geç dönemde adlandırıldığı şekliyle Potnia Theron – vahşi hayvanların sahibesi) yani bu açıdan bakıldığında istediğimiz ve kendimizce yakın bulduğumuz her türlü hayvan sembolizmini tanrıçalara atfedebiliriz, zaten çok çeşitli kültürlerde aynı amaca yönelik tanrı ve tanrıçalara ilişkin özellikler vardır 
(Anadolu’daki Hecate İrlanda’nın Cerridwen’iyle, Demeter Roma’nın Ceres ile, Persephone Eostre ile vb.) ve günümüzde birbiriyle sık sık ilişkilendirilir olmuştur. Mesela Hecate benzer yapıda hikayesinden dolayı Hepat değil belki bir başka Hurri kökenli tanrıça olup Hitit panteonuna girmiş Kamrusepa ile daha yakın gözükmektedir. 

Dolayısıyla mesela evet Cerridwen’in kutsal hayvanlarından biri kargaydı ve neden Hecate için de geçerli olmasın denebilir, dikkat çekmek istediğim nokta karmaşık ilişkilendirilmelerine ve kökenlerine rağmen  gene de her birinin kültünün diğerinden ayırt edici özelliklerinin bulunması ; bazıları burada eklektik yaklaşımı seçip bu ayrıntıları  önemsiz sayabilir ve direkt arketipleri üzerinden gidebilir ya da kendi bakış açısıyla tamamen öznel yeni bağlantılar kurabilir, fakat kültün kendisi en kesin anlamda arkeolojik kayıtlar açısından bellidir. Asıl önemli kısmı tabii ki karga mıydı yılan mı kedi miydi yoksa başka bir şey mi değil, sembollerin işleyiş mantığının kendisidir. Semboller bilinçaltı düzeyde aktive olduğundan zaten biz ne yüklersek yükleyelim gene kendi mekanizmasında çalışır. 

Ama bizim onu bilinçli olarak değerlendirme ve içsel gelişimde yararlı veya zararlı kullanma biçimimiz içrek tanımada bize yol gösterecektir. Sembollerle çalışmak bir süre sonra kendiliğinden gelişerek yerleşen doğal bir özümseme ve kavrayış getirir ki, bu da ilerleme sürecinin önemli basamaklarından biridir ancak oto-kontrol her koşulda gene de muhafaza edilmelidir, bilinçaltı imajları içlerinde barındırdıkları enerji potansiyelleri sayesinde oldukça çekici olup kişileri bu seferde yaşanan gerçekliği arketipal imgelem doğrultusunda anlamlandırma çabası içine çekebilir ki özellikle yapılan herhangi bir majikal çalışma sırasında bu ayrıma dikkat edilmelidir, amaç bir diğerinin üste çıkmasını değil bireyleşme süreci içerisinde ahenk ve dengeyi sağlayabilmektir. 

Hecate’ye dönersek, hakkında zaten oldukça ayrıntılı olarak yazılıp çizilmiştir ve burada tekrar ele alınmayacaktır ancak buradan günümüz paganizmine eleştiri olabilecek bir noktaya geçiş yapılabilir. Hecate’nin bu bakımdan ilk başta Anatanrıça olarak kadınlığın üç ana evresini birden temsil ederken daha sonra sadece crone (yaşlı bilge kadın) olarak görülmesi anlamlıdır, yaşlı kadın arketipi anima imgesi olarak kapsamlıdır zira bakirelik -burada anlamı fiziksel değil kendi cinsel kimlik ve benliğine sahip olma anlamındadır , özgünlük ve kendi kendine ait olma ifadesi taşır, kelime virgo olarak geçer, günümüzde yanlış olarak anlaşılan haliyse virgo intacta yani cinsel deneyimin olmayışı demektir - ve anne/sevgili evrelerinden sonra döngüyü ve bütünlüğünü tamamlamış, yol gösterici ve kapsayıcı olmuştur. 

Karanlık tarafı ise kadın animus'undaki karanlık imge olan yaşlı vahşi bilge (örn. greenman) gibi rahim karanlığının ve ölüm ile karşı cinsin tecrübe edilemez cinselliği ve bilinemezliğine çekilişi simgeleyen kadın imgesidir Kali, Hecate veya Lilith gibi. Hecate günümüzde nispeten daha kapsamlı ve geçmişteki Anatanrıça imajına uygun biçimde crone’un görece aydınlık yüzüdür, bilinçaltına iniş anahtarını taşır ve okült bilgelik verir ancak karanlık yüzü, istediğinde saklı bilgeliği verirken yanılsama olarak insan bilincini saptırabilir de. Lilith bu bakımdan çok daha ilginçtir çünkü taşıdığı enerji çok daha primordial (ilksel) ve saftır, çalışma esnasında her iki cins için de oldukça tehlikeli olabilir, kadın eğer kendi dişil enerjisine aşina değilse Lilith’in ilksel ve saf libido taşıyan enerjisi üstesinden gelinmesi oldukça zor bir tecrübeye dönüşebilir, aynı şekilde erkek açısından yansıtmayla doğan kendi anima'sının çarpıtılmış halinin (Jung çoğu makalesinde bu tehlikeye dikkat çekmiştir.) bir tezahürü olabileceğinden dikkat edilmelidir. 

Jung, Campbell ve Eliade’yi bir kere de ben önermeden edemeyeceğim, Jungian ekolden gelen Johnson’sa erkekte anima imgesini  tanımlamadaki başarısına karşın kadındaki animus'u anlatmada aynı derecede şaşkın ve beceriksiz kalmıştır, bu bakımdan Campbell ve Jung’un ancak zayıf bir gölgesi olabilir, animus ile ilgili Emma Jung, Quallis-Corbett, Robert Stein çok daha özgün yapıtlar vermiştir. 

Yukarıda sayılan ve pagan tradisyonlarında “deeper understanding” olarak ileri derece training’lerde (İnisiyatik olabilen ve daha derin kavrayışa olanak tanıyan pratikler)  verilen psikolojik yeterliliğe ve hazırlığa dayalı çalışma ve tanımlamalar oldukça kapsamlıdır, hatta bazı aşamaların giriş eğitimleri tradisyonlara üst düzeyde inisiye olan psikolog ve terapistler tarafından hazırlanır. (Viviane Crowley ve Starhawk gibi) Ancak bu çalışma ve oturumların sonuçları inisiyatik gelenek içinde kaldığından günümüz psikoloji camiasının yapılan çalışmalardan pek haberi yoktur, aynı şekilde O.T.O., AMORC gibi ezoterik örgütler de bu tip uygulamaları kendi bünyelerinde sık uygular. Dışarıdan bakıldığında paganizme ve Wicca’ya gelen en ağır eleştiri öğretinin görece “hafif” kaldığı yönündedir ve bununla ilgili ciddi tartışmalar yapılmaktadır ancak bu noktada outer-inner circle (İnisiyatik olarak kabaca daha yüksek ve alttaki derecelerin kademeli olarak grup içinde yeralması) ayrımı durumun netliğini ortaya koymada tek etkin yanıttır . 

Bunun dışında pratiklerin ceremonial kökenli öğeler içermesi ve pentagram sembolünün kullanımı da çoğu popüler bilginin aksine pek az kişinin bildiği şekilde 5 köşeli yıldız sembolünün tıpkı güneş ve ayda olduğu gibi İştar –ki anlamı bir yerde batı diline ‘star’ olarak geçer zaten- ve Venüs ile alakalı olarak Anatanrıça'yı temsil etmesidir. 4 element+quinta essentia tamamlayıcıdır ve tanrıçanın kadim yaşam veren gücüne işaret eder, simya uygulamalarında da sembolizm bu yöndedir. Anadolu’da tanrıça Kibelenin ideogramı küp, mührü 5 köşeli yıldızdır. 

Bu konuda Halikarnas Balıkçısı ilginç bir tez öne sürer: Kibele luvice kuwawa ku(wa)+aba+ula yani akarsu ve koruların kutsal annesi demektir. İslamiyet öncesi Arap yarımadasında Mekke’nin kutsal ilahesi Hübel-Übel’in ve şehrin bir başka koruyucu tanrıçası olan Lat’ın da Lykia kökenli Leto’nun devamı olduğundan hareketle Halikarnas Balıkçısı islamiyetteki ay sembolizmi ve 5 sayısına verilen önemi daha önceki dönemin anaerkil etkileşimine bağlar. Kıble ve kabe sözcüklerinin de Kibele sözcüğünden türetildiği, hatta “Abdullah” özel adının ilk şeklinin “Abdullat”-lat’a tapan olduğu bilinmektedir. 

Arap panteonunda bir ağaç kütüğüyle sembolize edilirdi, bu simge “xanon” olarak en eski devirlerden beri Anadolu’da tanrıçayı betimlemek için kullanılır, tarihsel açıdan bakıldığında Sümer, Mezopotamya ve Yakın-Doğuda Anatanrıça kültü m.ö.2500-3500 arası tarihlenirken (Avrupa’daki tarihler de bu civardadır) Anadolu’da bu tarih çok daha geriye gitmektedir, kelimelerin etimolojik geriye gidişi de aynı noktaya işaret eder.  
Yazıda genelde en arkaik döneme vurguda bulunulduysa da, Anadolu’nun bu en eski yerleşimlerinin, toplumlarının ve uygulamalarının üstüne günümüze dek  pek çok şey eklenmiştir ki bu genişliğinden dolayı ancak apayrı bir yazının konusu olabilir; semavi dinler, doğu ve batıdan çok çeşitli kavim ve halklar, maniheizm ve zerdüşt gibi pek çok inanç akımı, sonunda islamiyet ve tabii ki Orta-Asya Şamanizminin Türkmen boyları gibi kanallarla Anadolu’nun en uç noktalarına kadar ulaşması ve kaynaşması söz konusudur. (Ki bu da apayrı bir yazı çıkarılacak kadar kapsamlıdır.) Türk ezoterizmi gibi bir kavramdan bahsedildiğinde de doğal olarak geçmişteki bu büyük zenginlikten istifade etmemek olanaksızdır, gerçekten de içinde bulunduğumuz coğrafya günlük yaşamın içinde bile bize mesajlar vermeye devam etmektedir, gelişme yolunda bizzat yaşamın kendini de rehber edinen bizler bu açıdan talihli kişileriz. 

(Burada son kez parantez açıyorum , Anadolu paganizminden bahsederken batıyla olan büyük farkları gibi tabirler kullanılagelmektedir, bunları açıklığa kavuşturmak için tekrar ele almak yerinde olur kanaatindeyim. Burada farklılık demek çok muğlak kalıyor, tam tersine ana hatlarıyla işleyiş hemen hemen aynı. “Coven” kelimesi latince “convenire” sözcüğünden türetilmiş “biraraya gelmek” anlamında kullanılan bir kelime, genel bir betimleme yapmak için büyük oranda kabul görmüş bu terim kullanılır ancak gelenekten geleneğe gruplara farklı adlar verildiği de olur. İskoç geleneği ve Asatru örneğin, coven kelimesini kabul etmezler vs. Türkçe’de bunun ilginç bir şekilde “kovan” olarak geçtiğini bir kaç yerde gördüm ve açıkçası oldukça da hoşuma gitti , Anatanrıça dininin Artemis ile birlikte en uzun süre yaşadığı yer olan bu topraklarda Artemis’e ve büyük anneye verilen en son sembol “kraliçe arı”ydı ve İzmir’in de simgesi olduğu şekliyle betimlemelerde ve Artemis heykelinin süslemelerinde de arı figürü bol bol geçmekte . Kovan tanrıçanın topraklarında bir araya gelen gruplar için eğer kullanımı kabul de görüyorsa bence anlamına tam oturan bir tabir. Maddelerden hareket ederek gitmek gerekirse, bazı noktalar şöyle açıklığa kavuşturulabilir:
Batıda Pagan olmak için bekleme zamanı yok, bizde var.

Sohbet toplantıları, e-mail grupları ya da özel yazışmalar olsun bunun üzerine pek çok kereler yazmışımdır, hazırlık süresi benzer anlamda tek şekilde alınabilir o da geleneksel olarak “one year and a day” (Bir sene ve bir gün) ya da 13 ay 28 günlük bir süre verilmesidir, bu takvim ay döngüleriyle doğrudan bağlantılıdır ancak kullanıldığı yerler çok farklıdır ve genelde hazırlık aşaması olarak geçirilen evreyi betimlemek üzere sembolik olarak kullanılır. Günümüzde bazı Wiccan tradisyonları bu ön süreyi baz alarak bittiği tarihte inisiyasyon seremonisini gerçekleştirirler ve adaya bu süre boyunca yoğun bir hazırlık eğitimi verilir. Ancak “bir sene ve bir gün” deyimi belki de başına “en azından” eklenerek kullanılmalıdır, zira biçilmiş kesin bir tarih herkeste birbirinden farklı oluşan kişisel gelişim sürecinden çok bağımsızdır, bu süre tamamen kişisel ilerlemeye göre seneler de alabilir, çok kısa bir zaman dilimi içerisinde de gerçekleşebilir; tekrardan özellikle belirtiyorum ki böylesi bir kesin saptama semboliktir. 

Bir de Internette ve çok çeşitli yerlerde yazan yalan yanlış bir sürü zırvanın yol açtığı yanlış anlamalar var, genelde popülist bir yaklaşımla  “how can i become a witch?" (Nasıl cadı olunur!!!???) saçma sorusuna karşı verilen anlamsız  bir cevap bu ve ne yazık ki gerçekte var olan kavramı da sulandırıp anlamını yitirmesine neden oluyor. Bir de, zamanla ilgili son olarak şunun ayırdına varmak gerek ki, tabii ki araştırma yapma, bilgi edinme ve öğrenme bir süreçtir ve zaman alır sadece bu süre kısıtlı ya da kurallara bağlı değildir. İnisiyasyon sürecini tecrübe edenler demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır; “paganizm” deyince eğer kişisel tercih değilse bir bekleme süresi yoktur, ancak gelenek veya order deyince vardır. 

Bu konuda güzel bir laf söylenegelir, eclectic oluşumun Hpss’lerinin   " …The Lord and Lady make you Priest or Priestess, but I make you an Initiated One" anektodunu geçmeleri anlamlıdır. Takvime gelince, Anadolu olsun batı kaynaklı olsun, hem ay ve hem de güneş takvimi kullanılır, hatta Batıda coğrafi özelliğinden ötürü ay takvimi daha kapsamlı ve ayrıntı olarak isimlendirilmiştir, güneşse ekinoks ve solstislerin ayrılmaz öğesi olarak doğanın döngüsünü takip eden her pagan inanç sistemi için önemlidir. Anadolu’da yaşayan biri olarak  batıda hafifte de olsa yerildiği şekliyle güneş bağlantısından ötürü “lesser” kabul edilen 4 ana şenliğin bu sıfatına katılmadığımı bir çok yazımda dile getirmiştim. Arabistan’ın ay takvimi hatta islamiyet öncesi panteonuna da yazıda değindim, buradan bağlantıyı ayırt etmek güç olmayacaktır . Son olarak:

Anadolu’da okültik tanıma uyan şekilde varolması muhtemel tradisyon veya uygulamalarla ilgili konuşmak gerekirse, Anadolu gibi her bölgesi, her köyü farklı bir etkileşimden gelen, Ege Akdeniz ve Karadeniz diye ayrıldığında bile oldukça farklılaşabilen bir alanda eğer varsa belirli bir yaygın gelenekten ve onun sembollerinden bahsetmek oldukça güç olacaktır. Aslında bunun konuşulması bir bakıma keyif verici zira bu belirli bir hareketliliğin yaşanıyor olduğu ya da yaşanacağı anlamına gelebilir ve şahsen sevindirici buluyorum ancak her zaman gözettiğim şekilde anlam karmaşasına düşmemek ve iyice etüt edilmeden bağlantıları kurmamak oldukça önemli, geçmişten ders çıkarmak için 1900’lerin ortasına doğru tüm Avrupa’da yaşanan ve şu anda hafiften de aşağılayarak “witchwars” denen döneme bakmak yeter, 

Gardner ilk kez New Forest’ten bahsettiğinde bir kaç yıl içinde İngiltere’de hatta Avrupa’nın bir çok yerinde bu grubun devamı hatta öncüleri olduğunu iddia eden sürüyle oluşum ortaya çıktı, buna asırlar süren bir aile geleneğinden geldiğini iddia eden kırsal kesimin bireyleri izledi, öyle ki son darbeyi vuran Alex Sanders, daha sonraları Gardnerian adını alacak taraftan bazı dokümanları aşırdığında ufak çaplı bir kıyamet yaşanmıştı, Gardnerian grubun o zamanki başrahibesi Doreen Valiente, Old Dorothy denen inisiyatik kaynağının varlığını kanıtlamak için Hindistan’dan Afrika’ya ve İngiltere’ye dek ulaşan nüfus kayıtlarıyla boğuşup epey vakit harcadı, bu dönemin canlı ve güvenilir tarafları olan Patricia ve Arnold Crowther, Sybil Leek ve Doreen Valiente gibi yazarlar otobiyografik eserlerinde yaşananları  ayrıntılı olarak anlatırlar ki bu olanların İngiltere ayağıydı. 

Sahte ve popülist olanla güvenilir ve sabit olan arasındaki ayrımı yapmak zor olmuştu , tabii ki  New Forest Grubu ilk veya son olmadığı gibi belirleyici de değildi  ve tüm oluşum iddialarının arasında çok az miktarda da olsa gerçek faaliyet gösterenlere rastlanıyordu . Bu oldukça tartışmalı ve istenilen tarafa çekilebilecek bir konudur, dileğim aynılarının hiçbiryerde tekrar yaşanmaması yönündedir.)

Çok geniş bir konuyu zaman zaman uzun ara açıklamalar da koyarak elimden geldiğince anlatmaya çalıştım , arada yaşanan dağılmalar ve hem yerin hem de konunun toparlanması açısından atladığım bir çok nokta mevcuttur öyle ki hemen hemen her paragrafından ayrı bir yazı çıkarılarak genişletilebilir. Uzunluk açısından çok teorik olsa da aynı derecede uygulama pratiklerine de geçişler vardır , bir dereceye kadar boşluğu doldurmada başvurulacak bir deneme olması yeter de artar.

Musa ve Firavunun Gerçek Hikâyesi



Musa ve Firavunun Gerçek Hikâyesi Kaos Çağları
Velikovsky'e göre
Yazan  Kemal Menemencioğlu
Copyright © 2006 hermetics.org
Bu yazı özel dağıtılan Consensus dergisi için hazırlanıp Ekim sayısında bulunmaktadır.

Rus Yahudi’si bir ailenin çocuğu olan Immanuel Velikovsky (1895-1979) Moskova Üniversitesi’nde eski tarih ve toplum bilimi ve tıp eğitimi görmüş, daha sonra Viyana’da Freud’un öğrencisi Wilhelm Stekel yanında Psikanaliz eğitimi almıştır. Sonradan, araştırmalarını daha da genişleterek, kozmoloji, astronomi, jeoloji, mitoloji, efsane ve Kutsal Kitaplar’daki metinleri incelemiş ve bunlardan tarihi yeniden yorumlayan tartışmalı eserler çıkarmıştır. Geçmiş çağlarda büyük felaketler yaşandığı Velikovsky’nin en önemli savıdır. Ancak, insanların kötü anılarını bilinçaltına itmesi ve unutulması anlamına gelen “kitlesel amnezi” ile bunların sadece efsanelerde izleri kaldığını iddia etmektedir. Her yerde felaketlerin izleri olduğu halde bunlarla yüzleşmek acı verdiği için, bilim adamları bunları göz ardı ettiler. Günümüzde bu felaketlerin inkâr edilemez izleri bir bir ortaya çıkarılarak, tarih üzerindeki etkileri konusunda spekülasyonlar yapılıyor. Örneğin, son zamanlarda M.Ö. 2300 yılında Irak’ta büyük bir meteor yağmurunun o zamanki uygarlıkların çöküşüne yol açtığı ortaya çıkmıştır. Hemen sonrasında, meydana getirdiği karanlık çağda, Tevrat’a göre İbraniler göç ederek kuraklıktan nasibini almayan Mısır’a yerleşmişti ve zamanla Yusuf’un vezirliğini unutan yeni bir Firavun İsrailoğullarını köleleştirdi. Musa’nın aynı zamanda kardeşi olan Firavun’la mücadelesi, halkını esaretten kurtararak Mısır’dan çıkartması, Mısır ülkesini baştanbaşa sarsan 10 felaket, Kızıldeniz’in yarılması ve sonra geri dönerek Firavun’un ordusunu yutması, kutsal kitaplarda yer alan mucizevî dinsel bir hikâye olup, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta da inanılması farzdır. Ancak, bugünkü bilimsel tarihsel görüş açısından doğrulanabilir mi? Immanuel Velikovsky’nin “Kaos Çağları” (Ages in Chaos) adlı kitabı bu soruya bazı çarpıcı ve dâhiyane çözümler getiriyor. İnanılması güç bazı olaylar hem bilimsel açıklamalar kazanıyor, hem de bölgesel tarihle bütünleşiyor. Günümüzdeki bazı araştırmalar bunları tekrar gündeme getirip, tarihçilerin önceki varsayımlarına meydan okuyarak, inkâr edilemez kanıtlar ortaya çıkarıyor.

Tevrat’a göre Musa’nın Mısır’dan Çıkışı M.Ö. 1447 yılında gerçekleşmiştir ve Ramses adı geçtiği için tarihçiler o zamanki firavunun Ramses II olduğunu varsaymışlardır. Ramses II ile ilgili dev eserlerin ortaya çıkışı 19. yüzyılın hayal gücü üzerine büyük etki yaratmıştır. Tarihçiler buna dayanarak Çıkış’ın M.Ö. Ramses (M.Ö. 1279-1213) dönemine denk gelen yıllarında olabileceğini varsaymışlardır, ama bunu kanıtlayabilecek herhangi bir bulgu ortaya çıkmadığı gibi, Tevrat’ın söz ettiği çalkantılı dönemlerin izine de rastlanmamıştır. Ramses sözcüğü Tevrat’ta Yusuf’un döneminde de yer alıyor ve akademisyenler bunun genel bir terim olduğu düşüncesindedirler. Bu yüzden Velikovsky ve Tarihçi David Rohl “Zamanın Kanıtı” (A Testament in Time) ve “Cennet Bahçesinden Sürgüne” (From Eden to Exile) eserlerinde Çıkış firavununun 13’üncü hanedandan Dudimose olduğunu savunmuşlardır. Aslında Musa bir İbrani ismi olmayıp, Mısır dilinde oğul anlamına gelir. Bu isim, genelde firavunlara ve prenslere verilir. Örneğin Tutmoses, Tut (Tanrı Thoth) oğlu, ve Ramose Ra (Tanrı Ra) oğlu, Amenmose (Tanrı Amen) oğlu demektir. Firavun Dudimose’un (veya Tutimaos) en uygun firavun olma gerekçesi eski Mısır tarihçisi Manetho’ye dayanmaktadır. Ona göre Dudimose zamanında “Biz [Mısırlılar] Tanrının gazabına uğradık” ve o dönemdeki büyük felaketin arkeolojik kalıntıları ortaya çıkmaktadır. Ayrıca Manetho’ya göre Dudimose’tan hemen sonra Mısır zayıf düşmüş ve Hyksoslar hiç karşılık görmeden Mısır’ı zapt edebilmişlerdir. 
Tevrat’a göre Firavun, İbrani halkını azat edip ülkeyi terk etmeye izin vermediği için Mısır’ın başına 10 felaket gelmişti. Bunlar: 1) Nil nehrinin kana dönüşmesi; 2) Kurbağa istilası; 3) Sivrisinek istilası; 4) Atsineği istilası; 5) Hayvan ölümleri; 6) Çıban belası; 7) Dolu belası; 8) Çekirge belası; 9) Karanlık Belası; 10) İlk doğan çocukların ölümüdür.


Velikovsky’nin önemli savlarından biri İpuwer papirüse dayanır. Mısır’ın eski hanedan dönemine ait bu papirüs 1828 yılında bulunmuş ve halen Hollanda’nın Leiden Müzesi’nde sergilenmektedir.  Akademisyenler bunun bir bilmece veya kehanet olduğunu düşünmüşlerdir, ancak bu papirüs açık bir şekilde Mısır’ın başına gelen felaketler zincirini anlatmaktadır. Nil nehrinin kana dönüşmesi, suların zehirlenmesi, göklerin kararması, hayvanların ölmesi, yangınlar, depremlerle Mısırlıların perişan ve aç bir vaziyete düşmelerini kaydeder. Eğer Velikovsky’nin savı doğruysa, bu sav Mısır tarihinde Tevrat’ta söz edilen olayların Mısır tarihinde izleri bulunmadığı görüşünü çürütür.      
Girit yakınlarında, Thera adasında Santorini yanardağının patlamasının yaklaşık olarak o dönemlerde gerçekleştiği düşünülmektedir. Jeologlar M.Ö. 1626 ve M.Ö. 1360 gibi farklı tarihler vermektedir ve Velikovsky’e göre bu sıralarda yanardağlarda zincirleme patlamalar vardı. Santorini adasının patlaması, Girit uygarlığının yok olması gibi, tarihte birçok radikal değişimlere sebep olmuştu. Ortaya çıkan bu patlamanın, 1883 yılında tüm dünyayı sarsan ve 35 bin kişinin ölümüne yol açan Karakatoa yanardağının patlamasından kat kat güçlü olduğu ortaya çıkmıştır ve Vesuvius yanardağının patlaması da aynı zamana rastlar. Santorini yanardağının nükleer bombadan bin kez daha güçlü olduğu hesaplanmıştır. Velikovsky’e göre volkanik Sina dağı da aynı anda patlamıştı. Tevrat’ta, Çıkış’tan hemen sonra İsrailoğulları Sina’ya yürüyüşü “Tanrı önümüzde gündüz bir duman sütunu gibi ve gece bir alev sütunu gibiydi” diye tanımlanır. Volkanik patlamaların gündüz ve gece böyle gözlemlendiği doğrudur.
Son bulgulara göre böyle bir patlamada Mısır karanlığa boğulur, şimşekler ve dolu yağmuru dehşet saçar. Yakın bir zamanda Amerika’da görüldüğü gibi volkanik küller Nil nehrini kırmızıya dönüştürebilir.  Nehrin zehirlenmesiyle kurbağalar karaya çıkar, burada ölerek sinek ve pirelerin çoğalmasına neden olur. Bunlardan da hastalıklar yayılır ve çıbanlar çıkar. Böylece birçok canlının ölümü gerçekleşir. Bölgedeki toplu mezarlar bir veba salgınını doğrulamaktadır. Mısır’ı saran karanlığa Santorini ve diğer yanardağlardan yükselen duman bulutlardan meydana getirmiş olabilir. Karakatoa tüm dünyada ısının birkaç derece düşmesiyle birlikte, yıllar süren böyle bir nispi karartma etkisi yapmıştı.    

Peki bu durumda, Kızıldeniz’in yarılması nasıl izah edilebilir?  Velikovksy’e göre İsrailoğulları daha sığ olan Sazlar denizinden geçmekteyken oluşan bir deprem suların geri çekilmesine sebep olabilir.  Büyük yanardağ patlamalarının depremleri tetiklediği bilinmektedir.
Velikovsky’nin kabul edilen Mısır tarih kronolojisinin birkaç yüzyıl ile hatalı olduğu tarihçi David Rohl ve diğer revizyonist Mısır tarihçileri tarafından destek görmektedir. David Rohl kitabında yüzlerce sayfalık kanıt vermektedir. Bunlar, kutsal kitaplardaki olayların tamamen uydurma olduğu, Musa, Davut ve Süleyman gibi Tevrat’ta söz edilen kralların hiçbir zaman yaşamadığını iddia eden bazı tarihçilerin tezlerini çürütmektedir. Velikovsky ve Rohl’a göre bu tarihçiler arkeolojik bulguları yanlış tarihte aramaktadırlar ve birkaç yüzyıl geri bakılırsa tüm kanıtların orada olduğu gözlemlenecektir.
Mısır’dan Çıkış’ın yer aldığı dönemdeki felaketler büyük göçlere de sebep olmuştur denebilir. İsrailoğulları tam bu dönemden sonradır ki Hyksoslar denilen bir kavmin işgaline uğramışlardır. Hem Velikovksy, hem de Rohl’a göre bu kavim Çıkış’tan sonra İsrailoğullarının Mısır yolunda karşılaşıp savaştığı Amalekliler’di. Mısırlıların Amu dedikleri ve ayrıca “Çoban Kralları” olarak da bilinen Hyksoslar, hiç karşılık görmeden Mısır’ı ele geçirdiler. Birkaç yüz yıl sonra işgalden uzak Mısır’ın Güney hanedanı Hyksosları ülkeden kovabilmişti. Arap tarihçilere göre Mekke civarında yaşayan Amalekliler kendi ülkelerinde büyük bir felaket sonrası göç etmişlerdi. Seller bazı kavimleri ortadan kaldırmıştı. Üzerlerine kara dumanlar çökmüş, karıncalar istila etmişti. Manetho’ya göre Dudimose’un döneminden hemen sonra Mısır, doğudan gelen bu gaddar ve acımasız kavim tarafından istila edilmişti. Amalekliler Mısır’da büyük tahribatlarla halkı esir ettiler. Velikovsky’e göre eski ahit Mezmurlar’da geçen “[Tanrı Mısırın üzerine...] Üzerlerine kızgın öfkesini, gazap, hışım, bela ve bir alay kötülük meleği gönderdi” aslında “Üzerlerine kızgın öfkesini, gazap, hışım, bela ve bir alay çoban kralları gönderdi.” Kötülük meleklerinin Mezmurlarda yazılışı malakhei-roim, bu aslında Çoban Kralları, anlamına gelir, doğrusu malakhim-roim olmalı.

Kutsal kitaplar Musa’yı olağanüstü vasıflarla donatır. O dönemde geçen olayların ve doğal felaketlerin arkasında doğal nedenler olması kanımca, bir dönüm noktasında bu felaketleri önceden bilen ve Tanrı’nın gazabı olarak yorumlayan güçlü, bilge bir liderin şanından bir şey eksiltmez. Manetho’nun da Mısır’ın o dönemde Tanrı’nın gazabına uğradığını belirtmesi bunu doğrular.         
Velikovsky’nin tezlerini doğru kabul etmek tarihe bakışımızı değiştirmekle kalmaz, bize bu önemli mesajı verir: Dünya tarihinde büyük felaketlerin rolü de büyük olmuştur ve bu olasılık her zaman için geçerliliğini korumaktadır. Velikovksy ve Rohl’un kitapları bu savı öne sürüyor

KADİM UYGARLIKLAR Harran'ın Uygarlık Mirası


KADİM UYGARLIKLAR Harran'ın Uygarlık Mirası

Yazan Kemal Menemencioğlu 

Bu yazı özel dağıtılan Consensus dergisi için hazırlanıp Ekim sayısında bulunmaktadır.

Dünyanın En Eski Heykeli

Günümüzde Anadolu medeniyetleri dediğimiz zaman aklımıza Harran ender olarak gelir. Coğrafyamızda  Harran adeta unutulmuş bir noktadır. Oysa uygarlık tarihinde çok büyük rolü olan son derece önemli bir yerdir. Göbeklitepe'de 11,500 yıllık bir mabedin bulunduğunu ve Balıklıgöl'de 13,500 yıllık dünyanın en eski heykelinin bulunduğunu söylesek belki de şaşarsınız. Harran Üniversitesi Doçenti A. Cihat Kürkçüoğlu'ya göre uygarlık tarihi  (Harran'dan 45 kilometre mesafede olan) Urfa'da başladı. Mısır ve Sümer uygarlıklarının yaklaşık olarak 5,000 yıl önce başladığını düşünürsek bu yeni arkeolojik keşiflerin tarih anlayışımızı nasıl sarstığını anlayabiliriz.

Hacı Bektaş Veli’nin Türkistanlı Hace Ahmet Yesevi’den (ö.1167-9) el aldığı doğru olmadığı gibi mümkün de değildir. Geleneksel
Harran şehrinin M.Ö. 2000 yılında Ur şehrinin bir ticari kolu olarak kurulduğuna inanılır. Harran'ın Sümerce veya Akatça kervan veya geçit yeri anlamına gelen "Harran-U” kelimesinden türediği düşünülmektedir. Tevrat'a göre Hz. İbrahim ana yurdu olan Ur (bunun Urfa olduğunu iddia edenler de var) şehrini terk ettikten sonra bir süre Harran'da kalmıştı. Ayrıca Harran ismini Hz. İbrahim'in kardeşi Haran'dan aldığına dair iddialar varsa da bunun isim benzerliğinden başka bir kanıtı yoktur. Tevrat'ta ayrıca Hz. İbrahim'in babası Terah'ın Harran'da ölüp gömüldüğü, Hz. İbrahim'in aile fertlerinden bazılarının bu şehri bırakıp ayrıldıktan sonra oğlu İsak'a bir gelin temin etmek için bir hizmetkârını bu şehre gönderdiği kaydedilmiştir. 
Bir zamanlar güzelliği ve özgün mimarisiyle dillere destan olan Harran şehri, her ne kadar günümüzde harabeyse de, dünyanın ilk şehirlerinin, ilk mâbetlerinin olduğu ve tarımın ilk başladığı önemli bir bölgede inşa edilmiştir. Dünyanın en eski üniversitesi de bu şehirde bulunuyordu. Dünya ve ay arasındaki mesafeyi ölçen Al-Battanai, astronomi ve matematik üzerinde eserler bırakan ve birçok eski Yunan klasiği ve bilimsel eseri tercüme eden Thabit ibn Qurrah, fizikçi ve kimyager Jabir ibn Hayyan gibi daha birçok bilim ve düşünce adamı Harran okulunda yetişti.  
Moğol İstilasında Yıkılan Harran Üniversitesinin Harabesi
Hıristiyanlığın dünyada hızla yayıldığı bir zamanda, Harran eski dinlerinin son sığınağı olarak biliniyordu. İskenderiye'deki bilim yuvaları bu yeni dine teslim olup sönmeye başlayınca ve artık Doğu Roma İmparatorluğunun resmi dini olan Hıristiyanlık, akademileri ve felsefe okullarını kapattığında, bu merkezlerden ayrılan filozoflar Harran'a sığınmaya başladılar. Bu kişiler burada kitaplarını ve öğretilerini rahatça muhafaza edebilmişlerdi. Daha sonra bu kitapların bir çoğu sözüm ona "Harran Sabiileri" tarafından Arapça'ya tercüme edilerek erken dönem İslam'da bir bilim çağının doğmasına katkıda bulunmuştu ve sonradan bazıları manastırlarda muhafaza edilen bu eserler Batıya sızdı ve direkt olarak Rönesansa sebep olmuştu. Daha sonra Batıda Gülhaçlılar gibi yeraltı örgütler, devlet, din ve bilimde reform için mücadele etmişti. İlginçtir ki Gülhaçlıların 1615'te beyan ettikleri manifestoda kökenleri bir Sabii bilim merkezi olduğu sanılan ve Arap yarımadısında adı "Damkar" diye geçen bir yerdi. Ömer tecimer'in Gül Haç eseri Batı uygarlığını ve demokratik kurumları oluşturmakta Gül Haçın rolünü açıklamıştı.   - 
Anadolunun ilk kilisesi ve ilk camisi burada inşa edildi. Ancak Harran'ın en ünlü dini Sabiilikti.Yıldızlara taptıkları söylenir. Hem Yahudi, hem de İslami kaynaklara göre Hz. İbrahim de onlardandı ve Güneşin ve Ayın batmasını tefekkür ettikten sonra tek bir Tanrı olduğuna kanaat getirmişti. Harran'da Ay tanrısı Sin'e ait bir mabet vardı. Söylentiye göre yedi gezegene adanmış yedi şehir vardı ve Harran Sin'e adanmıştı. Yıldızlara dayalı böyle bir inancın, insanoğlunun en eski dini olma olasılığı vardır. Dünyanın birçok yerinde Stonehenge ve piramitler gibi nerdeyse tarih öncesi taş yapıtlar gezegen, güneş tutulması, mevsim ve yıldız hareketleri gibi çok ince astronomik hesaplara göre tanzim edilmişti. Bütün bunlar makrokozmos ve mikrokozmos (küçük evren, insan) davranışları arasında bir birlik öngören astrolojinin kaynağını oluşturmaktaydı Ayrıca evren sırlarını keşfetmek ve evrenle bütünleşme derin duygusuna dayanıyorlardı.  

Harran okulu birçok kaynaktan beslendi. Kökleri Keldani ve Mecusiydi. Muhtemelen yok olmaktan kurtardıkları bazı eski Yunan elyazmaları bağırlarına basmışlardı. Ancak aynı zamanda Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam'dan etkilenmişlerdi. Hermes Trismegistus'ü ("üç kez yüce") peygamberleri ve Corpus Hermeticum'u (Hermesçi yazılar külliyatı) kutsal kitapları olarak kabul etmişlerdi. Hermes Trismegistus'un kadim çağlarda yaşayan büyük bir bilge olduğuna inanılırdı. Belki de ilk hiyeroglifleri çıkartan, hekim ve mimar Imhotep'tir. Onun bilim, tıp, teoloji, etik, astroloji, simya ve maji üzerinde bir sürü kitap yazdığı söylenirdi. Hermeticum'da öğretiler mistik vizyonlar ve sembolik anlatımlar şeklinde kendini göstermekteydi. Hermes Trismegistus, Yunan tanrısı Hermes ve Mısır tanrısı Thoth veya Tehuti ile eşleştirilmiştir. Ancak Corpus Hermeticum'da bir tanrıdan ziyade ilahi sezgilerle esinlenmiş bir bilge olarak gözükmekte. Ayrıca Tevrat'ta Enok veya Hanok, Kuran'da Hz. İdris ile eşleştirilmiştir. Hermeticum'un tektanrıcı öğretileri sayesinde Harraniler gerçekten kendilerinin "Kitaplı dine" mensup olduklarını rahatlıkla söyleyebilmişlerdi. Ancak kendilerini kuratarmak için isimlerini kullandıkları gerçek "Sabiiler" aslında Vaftizci Yuhanna'nın takipçileri Irak'taki Mandenler olduğu düşünülmektedir. 
639 yılında Harran İslami hakimiyet altına girdi.Halife Marvan (744-750), Harran'a yerleşti ve Umayyad İmparatorluğunu Şam'dan Harran'a getirdi. 830 yılında Halife al Ma'mum Bizans seferine giderken Harran'dan geçmişti. Harranilere dinlerini sorduğu kaydedilmektedir. Onlar "Biz Harranileriz" dediklerinde ve Müslüman, Yahudi veya Hıristiyan olmadıklarını belirttiklerinde, kendisi seferden dönünceye kadar Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik veya Sabiilik arasından birini seçmeleri gerektiğini söyledi, çünkü "Kitaplı" dinlerden biri değilseler putperesttirler ve putperestlerin kanlarını dökmek caizdir. Bu durumdan telaşlanan Harranilerden bazıları Müslüman veya Hıristiyan olurken, kurnaz biri kalanlara "Biz Sabiiyiz" demelerini önerdi ve bu şekilde Pagan Harraniler varlığını yüzlerce yıldır sürdürebilmişlerdi, ta ki 1251 yılında Moğol istilâsında Harran yerle bir edilene dek.  
Moğol İstilasında Yıkılan Harran Üniversitesinin Harabesi
İstanbul'un fethinden yedi yıl sonra, 1460 yılında Florensa'nın hükümdarı Cosimo de' Medici'nin eline ender bir elyazması geçmişti. Bu Bizans İmparatorluğunun çöküşünden sonra İstanbul'dan kaçırılan ve Rönesansı besleyen birçok yazmalardan biriydi.Yaşlı Medici o sıralarda Platon'un eserlerini tercüme etmekte olan Marsilio Ficino'ya hemen elindeki eseri bırakıp, bu yeni eseri tercüme etmesini söyledi. Bu eser olası olarak Harran'dan Bizans'a el değiştiren Corpus Hermeticum'du. Eser Batıda büyük yankılar uyandırdı. Hatta Corpus Hermeticum'un Kitabı Mukkades külliyatına ilave edilemesi bile teklif edilmişti. Ancak bir süre sonra Yunanca dilince yazılı bu eserin kadim olmadığı ve Hıristiyan unsurları taklit eden bir Yeni Platoncu eser olduğu iddia edilince gözden düşmesine neden oldu. Ancak bu Batıda birçok Hermeşçi akımların türemesini durduramadı. Günümüzde Nag Hamada'da bulunan Mısır yazıtlarında aynı Hermesçi temaları işlemesi ve yeni bazı araştırmalar, Corpus Hermeticum'un Mısır kökenli olduğu tezleri güçlendirmektedir.  
Bir bilgi kültü olarak Hermesçiliğin, binlerce yıllık kültür ve bilim zenginlikleri kendi bünyesinde toplayan ve topluma kazandıran Harran'da sürdürülmesi ilginçtir. Harranlılar bir zamanlar tüm dünyayı saran kayıp bir bilgeliğin son varisleri olabilir mi? Atatürk'ün ortaya koyduğu Güneş Kültü kuramında ve İslam'da oruç ve namaz gibi birçok özelliklerinde Sabiilerin önemli bir rolü olduğu da biliniyor. Örneğin İslam'da 19 ve 99 sayılarının kökeni ay ve güneş takvimlerinin birbirine denk geldiği yıl sayısıdır.       

KADİM UYGARLIKLAR Druidler


KADİM UYGARLIKLAR 

Druidler

Yazan  Erhan Altunay
Copyright Erhan Altunay © 2003
Druidler kısaca Kelt rahipleri olarak tanımlanırlar. Druidlerin Kelt toplumu içindeki yerleri çok önemlidir . Toplumsal bir çok olayda rol oynadıkları gibi dağınık olan Kelt kabileleri arasında birleştirici bir rol de oynuyorlardı .
Druid sözcüğünün kökeni de tartışmalıdır. Klasik metinlerde druid sözcüğü çoğul olarak , Grekçe ‘de dràdai , Latince’de druidaeşeklinde geçer. Bu sözcük hiç bir Kelt-Roma yazıtında bulunmadığı için orjinali bilinmemektedir fakat Galya dilinde druvis ya da druvidsşeklinde olduğu tahmin edilmektedir. Eski İrlanda dilinde ise bu sözcük tekil olarak druí , çoğul olarak druid şeklindedir. Etimolojisi bilinmemekle beraber , Yaşlı Plinus bu sözcüğün Yunanca dràj (meşe) ve Hint-Avrupa kökenli wid- (bilmek) sözcüklerinden türediğini söylemektedir. Aynı şekilde Keltlerin kutsal yerlerinden ( nemeton) bir olan Anadolu’da , Galatya’daki alanın adı da Drunemeton’dur.
Druidlerin öğretileri her şeyden önce ezoterik öğretilerdi ve sadece seçilmiş müritlere sözlü olarak aktarılırdı . Bu yüzden druidlerin öğretilerini tam olarak bilemiyoruz. Antik yazarlar ve Kelt efsane ve öykülerinden derleyebildiğimiz kadarı ile druid öğretisini belirleyebiliyoruz.

Antik Çağ Yazarlarına Göre Druidler

Druidler hakkında antik kaynaklarda bazı bilgiler bulmaktayız. Druidler üzerine en ayrıntılı bilgileri edindiğimiz yazarlardan biri Julius Caesar’dır. Caesar “Gallia Savaşı “ adlı eserinde druidler hakkında ayrıntılı bilgi verir :“ Bütün Gallia’da sayılan ve sevilen şahıslar iki sınıfa ayrılır. Halka ise hemen hemen esir gözü ile bakılır . Kendiliklerinden hiç bir işe girişmedikleri gibi herhangi bir mesele konusunda görüşleri alınmaz. [...] Yukarıda sözü edilen iki sınıftan biri Druidler , öteki ise şövalyelerdir. Birinciler din işleri ile uğraşırlar , resmi ve özel kurban törenini yapar , ayinlere ilişkin meseleleri yorumlarlar. Bir çok genç ders onların etrafına toplanır , son derece saygı gösterirler. Çünkü genel ya da özel bütün anlaşmazlıklarda kararı bu adamlar verir . Herhangi bir suç işlendiği ya da öldürme olayı olduğu ya da miras ve sınırlar hakkında bir kavga çıktığı zaman verilecek hükmü bu adamlar kararlaştırır , mükafat ve cezayı belirlerler.Herhangi bir şahıs ve ya kabile , kararlarını yerine getirmezse onların kurban kesmesini yasaklar. Bu onların en ağır cezasıdır. Bu işi yapması yasaklananlar dinsiz ve cani sayılırlar. Herkes onlardan sakınır. İlişki kurmaktan ve konuşmaktan çekinir. Onlara dokunsalar zarar geleceğinden korkarlar. İsteseler bile hakları verilmez. Hiç bir imtiyaz elde edemezler. Bütün bu Druidlerin tek bir reisi vardır , aralarında en büyük otoriteye sahiptir. Öldüğü zaman ya mevki bakımından üstün olan biri onun yerine geçer ya da eşit rütbede olanlar çoksa Druidlerin oyuna başvurur , hatta bazen silah kuvveti ile reislik için mücadele ederler. Bu Druidler senenin belirli bir zamanında bütün Gallia’nın merkezi sayılan bir bölgede , Carnut’ların arazisi içinde kutsal bir yerde toplanırlar. Bütün kavgalı olanlar her taraftan buraya gelir ve Druidlerin verdiği karar ve hükümlere boyun eğerler. Öğretilerinin Britanya’da keşfedilerek oradan Gallia’ya geçtiğine inanırlar. Bugün bu konuyu daha derin olarak incelemek isteyenler çok kere onu öğrenmek üzere Britanya’ya giderler .

Druidler savaşlardan uzak kalırlar ve başkaları gibi savaş vergisi vermezler. Askerlikle ve başka ödevlerle yükümlü değillerdir. bu kadar büyük imtiyazların cazibesine kapılan bir çok genç kendiliklerinden öğrenim için onlara gelirler çokları da aileleri ve akrabaları tarafından gönderilirler . Söylendiğine göre Druidlerin okulunda bir yığın mısra ezberletilir. Bundan ötürü , bazı kimseler yirmi yıl öğrenim görürüler. Druidler öğretilerini yazıya dökmeyi günah sayarlar , oysa diğer bütün işlerde , resmi ve özel hesaplarda Grek harflerini kullanırlar. Bence bunu , şu iki nedenden ötürü kabul etmişlerdir : Ya öğretilerinin halk tarafından bilinmesini arzu etmezler , ya da öğretiyi edinenlerin yazıya güvenerek hafızalarını geliştirmeyi ihmal etmelerinden korkarlar. Gerçekten de , yazının yardımı öğrencinin ezberleme çabasını ve hafızanın işlemesini körletebilir. Öğretmek istedikleri en belli başlı inanç ruhların ölmediği ve ölümden sonra bir kişiden başka kişiye geçtiğidir. Bu inanç ölüm korkusunu ortadan kaldırdığı için onları kahramanlığa yönelten en büyük etki olarak görülür. Bundan başka , yıldızlar ve hareketleri , evrenin ve yeryüzünün büyüklüğü , tabiatın özü , ölümsüz tanrıların kuvvet ve kudretleri konusunda bir çok tartışmalar yaparlar ve bilgilerini gençliğe aktarırlar.
Bütün Gal milleti dini törenlerine son derece büyük bir bağlılık gösterir . Bu yüzden fazla ağır hastalıklara yakalanmış olanlar ve ya savaşta tehlike karşısında kalanlar , ya kurban olarak insan keserler , ya da keseceklerine dair adakta bulunurlar. Bu gibi kurbanlarda Druidleri rahip olarak kullanırlar . Bir insan hayatı yarine bir insan hayatı kefaret olarak ödenmezse , ölümsüz tanrıların duyduğu kızgınlığın yatıştırılamayacağına inanırlar. Özel hayatta olduğu gibi genel hayattada kurban töreni yaparlar. Bazıları da çok büyük heykeller yaparak sazlardan örülmüş uzuvlarını diri insanlarla doldururlar. Sonra ateşliyerek yakarlar . İnsanlar alevler içinde can verirler . Hırsızlık , haydutluk ya da herhangi bir cinayet işlerken yakalananların idam edilmesinden ölümsüz tanrıların çok fazla hoşlandıklarına inanırlar. Fakat bu gibi adamların sayısı eksilince masumları bile kurban etmekten çekinmezler
Bütün Gal’ler , Dis denilen tanrısal babadan doğduklarını ileri sürerler ve Druidler’den öğrendiklerini söylerler.”

Keltlere karşı savaşan bir komutan tarafından yazılmış olsa da , burada Druidler hakkında önemli ipuçları buluyoruz.

Strabon ise Geographia adlı kitabında 
druidlerin yaşantısına şöyle değinir :
“Doğaüstü öğretilerine ek olarak ahlak sorunlarıyla da uğraşıyorlardı. Ve bu sebeple heskesten daha doğru olarak biliniyorlardı. Hem teker teker bireylerlerle ilgileniyorlar hem de toplumun iyiliği için çalışıyorlardı. Yasal olaylarda da karar verme gücüne sahiptiler. Bu suretle savaşların gidişini kontrol eden ve savaşa katılacak orduları denetleyen ve özellikle cinayet suçlarında karar veren kişiler olarak da biliniyorlardı. Bunlar çok sayıda olmaya devam ettikçe bir o kadar da toprağın göndereceğine inanıyorlardı. Ve onlarla birlikte diğerleri de ruhun ve evrenin, gelecekte bir zamanda su ve ateş herşeyi yenecek olduğu halde, ölümsüz olduğu fikrini savunuyorlardı.”
Diodorus ise druidlerden şöyle bahseder :
“ Druid adı verilen ve büyük saygı gören bazı filozoflar ve din adamları vardı…Adetlerine göre bu filozoflardan biri olmadıkça hiç bir kurban töreni yapılmazdı . Çünkü , sunularının tanrılara ancak tanrısal doğadan nasibini almış bu adamlar vasıtası ile ulaşacağına ve isteklerinin yine bu adamlar tarafından yapılması gerektiğine inanıyorlardı. Savaş söz konusu olduğunda da gerek düşmanları gerekse de kendi halkları onların ve şarkı söyleyen bardların sözünü dinliyorlardı. “
Romalı Hippolyte ise MS üçüncü yüzyılda druidlerle Pythagoras’çılar arasında bağlantı kurar :

“ Druidler Pythagoras’çı felsefenin ateşli savunucularıdır. Bunu onlara Pythagoras’ın müridi ve kölesi Zalmolxis öğretmiştir. Pythagoras’çı hesaplar ve büyü pratikleri sayesinde yaptıkları öngörülerle Keltler üzerinde büyük etki sahibi olmuşlardır.”
İskenderiye’li Clemens ise 
çok daha değişik bir görüs ortaya atar :
“ Alexander , Pythagoras’çı semboller üzerine olan eserinde Pythagoras’ın Asurlu Nazaratus’un öğrencisi olduğunu ve ayrıca Brahmanlar’dan ve Galatlar’dan ders aldığını söyler.”
Her iki yazarın da yazdıkları gerçekle çok ilişkili olmasa da Druid öğretisinin diğer ezoterik öğretilerle olan ilişkisine değindikleri için anlamlıdır.

Druidler'in Toplum İçindeki Yerleri ve Öğretileri
Kutsal Ökseotu Kesen Druid
Daha önce de belirttiğimiz gibi Druid öğretisi sözlü olarak yayıldığı için kesin hatları ile bilememekle beraber antik yazarlar ve eski Kelt metinlerinden yararlanarak Druid öğretisinin ana hatlarını çıkartabiliyoruz.
Daha önce de Caesar’ın verdiği bilgide gördüğümüz gibi Druidler bütün Kelt kabileleri arasında saygı görmekte idi ve toplumsal olaylarda , kabileler arasında yargılama ve karar verme hakları vardı. Strabon’un da aktardığı gibi savaşlarda “arabuluculuk yapabiliyorlar ve sona erdirebiliyorlardı”.
Druidler’in toplumsal görevlerinden biri de törenleri yönetmekti. Bir Druid töreninin en güzel betimlemesini Plinus vermektedir. Keltlere göre meşe kutsaldı, eğer meşe ağacı üzerinde ökse otu var ise bu onu çok daha kutsallaştırıyordu. Bu tören ise bir meşe ağacında yetişen ökse otunun bulunması üzerine düzenleniyordu. Tören için uygun zaman gelecek ayın altıncı günü olarak seçiliyordu ve bu gün için yemek ve kurban edilecek iki beyaz boğa hazırlanıyordu. Daha sonra meşe ağacındaki ökse otu altın bir orak ile druidler tarafından kesiliyor ve toplanıyordu. Daha sonra da boğalar kurban ediliyordu. Bu tören daha sonraları “yeni yıl” törenleri ile de ilişkili olduğundan , günümüzde “ yılbaşı çiçeği” diye satılan bitkilerin aslında ökse otuna benzedikleri ve bu geleneği yaşattıklarını görürüz.
Bazı antik çağ yazarları Druidlerin ayrıca insan kurban edildiği törenleri de yönettiklerini yazmaktadırlar.
Toplumsal statülerinin ötesinde Druidler’in en büyük işlevi gerek dini gerek toplumsal alanda büyük bilgi sahibi olmaları ve bunu yeni nesillere de aktarmaları idi. Kelt ülkesinin bir çok bölgesinden , tanınmış Druidler’den eğitim almak üzere bir çok öğrenci gelirdi. Bu özelliklerinden ötürü ola gerek , Pomponius Mela Druidler’i “Bilgeliğin Üsdatları” ( Magistri Sapientiæ ) diye adlandırır.
Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi Druidler öğretilerini kesin olarak sözlü aktarıyorlar ve adayın hafızasında tutmasını istiyorlardı. Ayrıca Druid öğretisine göre sözün bir enerjisi vardı ve dikkatli kullanılması gerekiyordu.
Antik kaynaklarda Druidlerin öğretileri farklılıklar göstermektedir. Caesar’ın da aralarında bulunduğu bir çok yazara göre Druidlerin öğretileri metafizik öğretilerdi ve ruhun ölümsüzlüğü üzerine kurulmuştu. Daha önce de gördüğümüz Kelt mitlerinde olduğu gibi Druidler de ruhun bedenden bedene geçtiğini , çeşitli kalıplarda varlığını sürdürdüğünü ileri sürmektedir. Geleneksel anlatım bu inancı daha önce Tuân Mac Cairill öyküsünde gördüğümüz gibi sürekli metamorfozlar şeklinde sembolize ediyordu. Kelt efsanelerindeki “dev” motifi de aynı zamanda yabani , evrimleşmemiş olan kişiyi sembolize etmekteydi. Tuân Mac Cairill öyküsünde olduğu gibi balık ise metamorfozda ileri bir aşamayı sembolize ediyordu.
Metamorfozlar ile anlatılmak istenen en önemli olay ise , Druid öğretisinin temeli olan erginleme idi. Druidler’in yanına öğretiyi öğrenmek ve yetişmek için gelen adaylar belli sınavlardan geçerler, diğer erginlenmeye dayalı öğretilerde olduğu gibi ölüm ve yeniden doğma sembolizmi ile derece atlarlardı. Orta Çağ boyunca varlığını sürdürecek şövalyelik kurumunun da kaynağını Druid öğretilerinden aldığı düşünülmektedir.
Strabon Druidler’in ruhun ölümsüzlüğüne olan inançları ilginç bir açıklama yapmakta ve Druid inançlarına göre “Evrenin ve insanların ruhunun yok edilemez, hatta zaman zaman ateş ve su galip gelse de “ şeklinde inanıldığını belirtmektedir.
Ruhun ölümsüzlüğüne olan inançları , daha önce de belirttiğimiz gibi Druidlerin antik yazarlar arasında , Pythagorasçı olarak tanınmalarına neden olmuştur. Hallstatt döneminde , Keltler’in Grekler ile ilişkileri olsa da Druid öğretisi ve Kelt inançları Pythagorasçılık’tan farklıdır.
Diodorus’a göre ise Druidler “filozof ve teologlar”dır. Aynı zamanda tanrılar ile iletişim kurma yeteneğine sahiptirler.
Druid öğretisinin önemli bir bölümünü de astronomi ve takvim bilgisi teşkil etmektedir. Antik Çağ yazarlarının bir çoğu buna değinmektedir.
Druidler’in bilgilerinin bir bölümü de şifalı otlar üzerinedir. Druidler’in bitkiler konusunda çok bilgili olduklarını ve ilaçlar hazırladıklarını biliyoruz. Bu bilgileri o dönem yazarları tarafından bilinmekle birlikte bazıları tarafından da büyücülük olarak yorumlanmıştır. Günümüze Asterix çizgi romanına kadar gelen “kazan kaynatan” druid imajı da buradan doğmaktadır.
Druidler’in tıp üzerine çalışmaları daha sonra eğer ‘doktor’ Hristiyan ise mucize , eğer Hristiyan değilse de büyü diye yorumlanmıştır.
 Druid Öğretisinde Kutsal Yerler

Abury
Druid öğretisine göre , evren üç bölümden oluşmuştu. Bunlardan birincisi üzerinde yaşadığımız toprak , ikincisi Fomorianlar’ın , hayaletlerin ve kaybolmuş ruhların bulunduğu yeraltı ve üçüncüsü Batı adalarının ve Avalon’un olduğuGörünmeyen Dünya ya da Öteki Dünya.
Keltlerin evrenin her üç bölümü için de değişik inanışları vardı.
Üzerinde yaşadığımız yerde daha sonra da göreceğimiz gibi en çok ağaçlar ve korular kutsaldı. Kutsal alanlar buralarda seçiliyor ve toplantılar buralarda yapılıyordu. Koruların dışında dağlar da kutsaldı. Druid öğretisine göre dağlar ilhamın geldiği , tanrısal varlıkların insanlarla konuştuğu yerlerdi. Bir çok dağ ve tepe güneş tapımı için kullanılıyordu. Hristiyanlığın gelişinden sonra da bu dağlar kutsallığını korumuştur. Örneğin Fransa’daki Mont-Saint-Michel önce güneş tapımı için kullanılan daha sonra da Hristiyanlığın kutsal yerlerinden biri olan tepelere bir örnektir. Dağların Druidler için bir önemi de buralardan çok daha iyi astronomik gözlemlerin yapılabilmesidir. Bunlar dışında su kaynaklarının da kutsal olduğundan daha önce söz etmiştik.
Yeraltı dünyası ise daha gizemlidir. Yeraltı dünyasına açılan kapılar ise mağaralardır. Mağaralar bir çok değişik inanca esin kaynağı olmuşlardır. Mağaralar solunum sistemine benzetilmiş , Keltler tarafından canlı olduğu kabul edilen yeryüzünün soluk alıp verdiği yer olarak düşünülmüştür. Bazı mağaralardan doğal olaylara bağlı olarak garip sesler gelmesi ise hem buralarda bilinmeyen canlıların yaşadığına hem de yeraltı ruhlarının varlığına kanıt sayılmıştır. Meşhur Fingal Mağarası da bu mağaralardan biridir. İskoçya’da bulunan bu mağaranın eski adı an Uaimh Binn , “Melodili Mağara” idi. Bu mağaradan gelen sesler - belki de kuş sesleri- öte dünyadan gelen sesler olarak yorumlanıyordu. İrlanda’da da bu tür mağaraların olması , İrlanda bardlarının “Mağaralar” adı verilen bir öykü dizisi oluşturmasına da kaynaklık etmiştir. Ne yazık ki bu öykülerden günümüze sadece bazı parçalar ulaşabilmiştir.
Mağaralar yeraltı dünyasına , “Periler Ülkesi”ne bir geçiş olarak kabul edildiği gibi bazı yeteneklerin de kazanıldığı bir yer olarak görülmüştür. Mağaralara girip çıktıktan sonra çalgısını ustalıkla kullanan çalgıcı öyküleri de bu inancın bir uzantısıdır. Aslında Druid öğretisine göre -elimizde çok fazla kanıt olmasa da- mağaraların aslında bilinçaltını ya da insanın kendi içine yapılan yolculuğu temsil ettiğini ve mağaraya girip çıkma motifinin erginlenmenin bir adımını oluşturduğunu düşünebiliriz. Mağara içinde uyuyan kahraman ya da mağara içinde yaşayan bilge motifinin de böyle bir sembolizm ile ilişkili olduğunu düşünebiliriz.
Adalar etrafları sularla çevrili olduğu için gerek fiziksel gerekse ruhsal olarak çevrelerinden soyutlanmış , izole edilmiş yerler olarak kabul edilirlerdi. Bu görüşle adalar hem tanrıların barınması için hem de ölülerin ruhlarının yer alması için ideal yerlerdi . Adalar ayını zamanda inziva yerleri idi. Bu bakımdan insanın kendi kendine dönmesi, ada gibi kendini soyutlaması da ada sembolizmi ile belirtilir.
Adanın etrafının sularla kaplı olup çevresinden soyutlanmış olması , buraların yargı için de ideal olduklarının düşünülmesine neden olmuşlardır. Ayrıca burada kara veren yöneticiler de insan etkisinden uzak sadece tanrıları dinleyerek karar veriyor diye inanılıyordu.
Pagan Avrupa’sında adalar bazı tanrılara kutsaldı. Örneğin Isle of Man, Manannan MacLir’e ; Baltık Denizi’nde bulunan Rügen Adası , Rugevit’ e kutsallardı.
Keltler arasında ölenlerin ruhlarının batı adalarına gittiği inancı yaygındı. Bu inanç Orta Çağ boyunca da Kral Arthur efsanesinde olduğu gibi varlığını sürdürecekti.
Orta ve Yeni Çağ boyunca varlığını sürdüren ve Keltler’den kalan bir başka inanış da “hayalet ada” inanışıdır. Keltler de bazı adaların yok olup sonradan ortaya çıktıklarına inanıyorlardı.

Druid Öğretisinde Ağaç Kültü

Sembolik olarak ağaç yeraltı dünyası , yer ve gök arasında bir bağlantıyı temsil etmektedir.
Kelt sembolizminde en önemli olarak meşe gücü ve elma ağacı ölümsüzlüğü sembolize eder.
Ağacın bir önemi de üzerinde tanrıların habercileri olan kuşları barındırmasıdır. Kökleri ise geçmişe , yeraltına doğru gider. Bu yüzden efsanelerde ölülerin ruhları dallar arasında ya da ağaçların gövdelerinde bulunurlar.
Kutsal korular Druidler için kutsal mesajı aldıkları ve erginlenmenin olduğu yerlerdir. Druidler buralarda , nemeton denilen kutsal yerlerde açık havada ritüelleri gerçekleştirirlerdi. Bu yüzden de Druidler’den günümüze tapınaklar binaları kalmamıştır.
Druidler , ellerinde bir ağacın küçük bir sembolü olan değnekleri taşırlardı. Bu değnekler druidin gücünün belirtisi olduğu kadar bunlarda sihir gücü de olduğuna inanılırdı. Ayrıca bu değneklerin yapıldığı madde ya da ağaç taşıyanın toplum içindeki yerini de belirttiğinden büyük önem taşımakta idi.
Druidler için kutsal olan bir bitki de ökse otu idi. Bununla ilişkili törenlerin nasıl yapıldığını yukarıda incelemiştik. Ökse otu aynı zamanda ay sembolizmi ile de ilgili idi. Bu nedenle Druidlerin meşe üzerindeki ökse otunu kesmek için kullandıkları orak da hilal biçiminde idi. Ökse otu aynı zamanda üzerinde bulunduğu ağacı ruhu ve eliksir’i olarak da kabul ediliyordu. Aynı şekilde ökse otunun bir başka adı da “Meşe suyu” idi.
Ogam
Daha önce de belirttiğimiz gibi Druidler öğretilerinin sözlü olarak yayılmasını istiyorlar ve kesinlikle yazılı hale getirmiyorlardı. Bunun nedenleri arasında öğretilerinin ezoterik olması ve yazılı olanın öğretinin anlatımındaki değişikliklerle değişememesi vardır.
Druidler’in öğretilerini sözlü olarak aktarmaları onların yazıyı bilmedikleri ya da küçümsedikleri anlamına gelmemelidir. Tam tersi olarak yazıya çok büyük saygı göstermişler ve dikkatli kullanmışlardır. Bir Druid yazısı olmamakla birlikte bazı değneklerin ve kutsal kayaların üzerinde işaretler kullanmışlardır.
Ogam adı verilen bu işaretler Keltlere özgüdür ve bir tür şifreli yazıdır. Taşların üzerlerinde ve ahşap malzemelerde , özellikle de değneklerde rastlanmıştır. Ogamlar mantık olarak Grek ateş işaretlerine benzemekte idi. Ateş işaretleri yerine atılan çentiklerden oluşuyordu ve her bir çentik sayısı bir sese karşılık geliyordu.
Aslında Ogamların yazıdan da öte bir sembolizmi vardı. Her bir işaret aynı zamanda bir ağaca ya da bir hayvana da karşılık gelebiliyordu . Bunu tam tersi olarak da belli şekilde ve düzende dizilen ağaçlar bir anlam verebiliyordu.
Druides’ler
Druides
Diğer ezoterik topluluklardan farklı olarak, druidler aralarına kadınları da kabul ediyorlardı ve bunlar druides adını alıyorlardı.
Druideslerin inisiyasyonlarının nasıl olduğu bilinmemekle birlikte özellikle savaşçıların ve asillerin yetişmesinde büyük payları olduğu bilinmektedir. Bu durum Orta Çağ efsanelerinde sık sık geçen “Bilge Kadın” motifine de kaynaklık etmektedir. Orta Çağ efsaneleri ile ilgili bölümümüzde göreceğimiz gibi bu kadınlar şövalyenin yolculuğu boyunca karşısına çıkarlar ve inisiyasyonda yardımcı olurlar.
Druidesler eğitimde olduğu kadar , ilaç hazırlamada , şifalı bitkilerin bulunmasında da söz sahibi idiler.
Druideslerin özellikle İskoçya’da Sein Adası’nda toplandıkları ve buraya erkekleri almadıkları söylenir . Söylenceye göre burada dokuz druidesin (Gallizenæ) öndeliğinde kendini adamış genç kızlar vardı. Halk arasında druideslerin burada sihir ve büyü ile uğraştıkları düşünülür , hatta hava olaylarına hükmettikleri , istedikleri hayvanın şekline girdikleri de söylenirdi.
Hristiyanlığın yayılmasından sonra druid inançlarını tamamen silmek isteyen Hristiyanlar , druidesleri halkın gözünde cadılara çevirmişler ve halkı onlara düşman etmeyi başarmışlardır.
Bard’lar
Kelt toplumlarında , genellikle konularını kahramanlık destanları olarak seçen ozanlara barddenilirdi. Bağlı oldukları şefin yanında bulunurlar , onun başarılarını da kutlarlardı.
Bard daha çok Galya’da kullanılan bir isimlendirme idi , çünkü bu ozanlara Galya’da bard denildiği gibi , Bretagne’de Barzh , İrlanda’da da Fil ( çoğulu filid ) denilmekteydi.
Barzh’ların dini karakterleri çabuk kaybolmasına karşın , bardlar , ilham ve sanat yeteneklerinden olsa gerek , saygı görmeye devam etmişleridr.
Filid ise yedi dereceli idi. Derece elde taşınan değneğe göre belli oluyordu. Böylece sıralama Ollamh (altın değnek) , Anruth (gümüş değnek ) ve geri kalan beş derece (bronz değnek) şeklinde oluyordu.
Bardlar ile ilgili önemli bir nokta da müzisyen Druidler ile karıştırılmamaları gerektiğidir. Bir çok Kelt dini törenine müzik eşlik etmekle beraber , bu törenlerde müzik aletini çalan druidler bardlardan farklı idi.
Kelt efsanelerinde müzik aletleri önemli bir yer tutmaktadır. Dagda ve Lug’un sihirli arpları vardı. Efsaneye göre bu aletler üç farklı tür müzik çalmaktaydılar. Bunlardan birincisi güldürüyor , ikincisi ağlatıyor , üçüncüsü de uyutuyordu. Bu inanış , Keltler’in , müziğin insan üzerindeki etkisini incelediklerini göstermektedir.
Bardlar ise şiir okurken , aynı zamanda cruth denilen bir tür lir de çalarlardı.
Galya’da Roma işgalinden sonra , yerli dili kullandıkları için , gözden düşen bardlar burada MS. İkinci yüzyıldan itibaren kaybolmaya başlamışlardır.
Bardlar Galya’da dini sınıftan sayılmalarına rağmen , İrlanda’da sonraları aşağı sınıftan kabul edilirlerdi. Gal ülkesinde ise, özellikle Breton prensler tarafından çok tutulan bardlar varlıklarını Orta Çağ’a kadar sürdürmüşlerdir.
Drüid Öğretisinin Sembolik Aktarımına Bir Örnek : Taliesin
Druid öğretisinin sembolik anlatımına ve halka aktarılışına en güzel örnek kuşkusuz Taliesin ( Güzel Yüz ) öyküsüdür. Taliesin aynı zamanda ilk bardlardan ve Kelt şairlerinden biri olarak kabul edilir.
Gwerang’ın oğlu genç Gwion büyücü tanrıça Cerridwen tarafından bir kazana göz kulak olmakla görevlendirilir. Bu kazanın içinde büyücünün , oğlu Afagddu için hazırladığı büyülü bir karışım kaynamaktadır , çünkü Afagddu çok çirkindir ve annesi bu büyü ile onu güzelleştirmek istemektedir. Bu arada kazandan sıçrayan üç damla , Gwion’un parmağına damlar ve Gwion da bunu yalar.
Gwion elini ağzına götürür götürmez bütün gizemler aydınlanır , geçmişin , şimdinin ve geleceğin bilgisine sahip olur . Bu arada Gwion bir başka gerçeği daha öğrenir ; Cerridwen onu öldürmek istemektedir , çünkü büyücünün hazırladığı büyülü iksirde kullanmak istediği bileşenlerin içinde kendisi de vardır.
Bunu farkeden Gwion hemen kaçar , Cerridwen ise onu yaşlı bir büyücü kılığında kovalar. Artık kendi de iksirden dolayı bir büyücü olmuş olan Gwion hemen bir tavşan şekline bürünür , Cerridwen ise bir tazı olur. Gwion nehirde bir balığa dönüşür , Cerridwen ise bir susamuru olur. Kovalamaca daha sonra göklerde devam eder . En sonunda Gwion bir buğday tanesine dönüşür , Cerridwen ise bir kara tavuk olur ve buğday tanesini yer.
Dokuz ay sonra Cerridwen bütün çocuklardan çok daha güzel bir çocuk dünyaya getirir. Büyücü bu çocuğu deri bir torbanın içine koyar ve Beltaine bayramından iki gün önce dalgalara bırakır.
Galler ülkesinin kuzeyinde Gwyddno’nun oğlu ve kral Maelgwyn’in yeğeni Elphin’in attığı ağlara takılan bebek Elphin tarafından kurtarılır. Elphin ona Taliesin ( Güzel Yüz) adını verir.
Aradan yıllar geçer . Elphin amcası Maelgwyn tarafından hapsedilir. Artık bir yetişkin olan Taliesin Elphin’i kurtarmak için harekete geçer ve ve kurtarmayı başarır. Şiir’in son dizeleri şöyledir :
“ Dokuz ay boyunca Büyücü Cerridwen’in karnındaydım
Aslında küçük Gwion’dum
Şimdi Taliesin oldum”
Bu öykü de daha önce Tuân Mac Cairill öyküsünde gördüğümüz metamorfoz sembolizmi de yer almaktadır.
Öyküyü dikkatle incelersek, Cerridwen, oğullarını başka bir deyişle erginlenmeye, inisye olmaya gelenleri “güzelleştirmektedir”, daha farklı bir deyişle eğitim işini üstlenmiş bir druidestir.
Gwion’un iksirden aldıktan bütün gizemleri görmesi ve geçirdiği metamorfozlar da inisiyasyon aşamalarıdır. Bütün ezoterik öğretilerde olduğu gibi Gwion da yeni bir isimle yeniden doğmuştur.
Buradaki metamorfozlar da ilginçtir. Kelt takviminde sırasıyla , tavşan av zamanı olan sonbaharı; balık yağmurları ile kışı ; kuş göçlerle ilkbaharı ve buğday da ekin ile yaz mevsimini sembolize etmektedir.
Bu örnekten de görüldüğü gibi Kelt öğretilerinde sembolizm çok çeşitlidir. Druid öğretisi bu şekillerde ve buna benzer öykülerde, değişik sembollerle ve sözlü olarak aktarılmıştır. Bu tür öykülerdeki bazı motifler ayrıca Orta Çağ efsanelerinde de karşımıza çıkacaktır.

KAYNAKÇA
BORDET Marcel , La Gaule Romaine , Bordas , Paris , 1971
BOUCHET René , Druidisme et Christianisme , Editions Télètes , Paris, 1992
BOURRE Jean Paul , Secrets & Magie de l’Histoire de France , Claire Vigne Editrice , Clamecy , 1995
CAESAR Julius , Gallia Savaşı , ( çev . Hamit Dereli ) , Hürriyet Yayınları , İstanbul , 1973
CALDECOTT Moyra , Women in Celtic Myth , Destiny Books , Vermont , 1992
CHADWICK Nora , The Celts , Penguin Books , London ,1972
CHARPENTIER Louis , Les Géants et le Mystère des Origines , Robert Laffont , Paris , 1969
CUNLIFFE Barry , Iron Age Communities in Britain , Routlegde & Kegan Paul Ltd. , London , 1974
DURANT G.M. , Britain , Rome’s Most Northerly Province , G.Bell and Sons Ltd. , London , 1969
DOTTIN Georges , Les Littératures Celtiques , Payot , Paris , 1924
ELUERE Christiane , The Celts ,First Masters of Europe , Thames and Hudson, London, 1992
EYDOUX H.P. , Monuments et Trésors de la Gaule , Librairie Plon, Paris, 1958
GANTZ Jeffrey , Early Irish Myths and Sagas , Penguin Books , Middleesex , 1981
GREEN Miranda Jane , Celtic Myths , British Museum Press , London , 1994
GREEN Miranda Jane , Dictionnary of Celtic Myth and Legend , Thames and Hudson , London , 1997
GUIRAND Félix , Mythologie Générale , Librairie Larousse , Paris , 1935
HOPE Murray , The Ancient Wisdom of The Celts, Thorsons, London,1995
KRUTA Venceslas , Les Celtes , Presses Universitaires de France , Paris , 1996
LAING Lloyd and Jennifer , Art of the Celts , Thames and Hudson , London , 1994
LEQUENNE Fernand , Galat’lar (çev. Suzan Albek ) , Türk Tarih Kurumu Yayınları , Ankara , 1979
LOT Ferdinand , La Gaule , Marabout , Verviers , 1979
MATTHEWS Caitlin , The Elements of the Celtic Tradition , Element Books Limited, Shaftesbury, 1998
MARKALE Jean , L’Epopée Celtique D’Irlande , Payot , Paris ,1971
MONASTIER Marianne , Gizli Kadın Örgütleri ( çev. M.Sakar ) , Say Yayınları , İstanbul , 1996
MUTLU Belkıs , Efsanelerin İzinde , Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yayınları, İstanbul ,1965
PENNICK Nigel , Celtic Sacred Landscapes , Thames and Hudson, London, 1996
PHILLIPS Patricia , The Prehistory of Europe , Penguin Books , Middleesex , 1981
PIGGOTT Stuart , The Druids , Thames and Hudson , London , 1994
POWELL T.G.E , The Celts , Thames and Hudson , London , 1995
RESS Alwyn , RESS Brinley , Celtic Heritage , Thames and Hudson , New York, 1995
REZNIKOV Raimonde , Les Celtes et le Druidisme , Editions Dangles , St-Jean-de-Braye ( France) ,1994
SHARKEY John , Celtic Mysteries , Thames and Hudson , London, 1992
THEVENOT Emile , Histoire des Galois , Presses Universitaires de France , Paris , 1966

THIBAUD Robert-Jacques , La Symbolique des Druides , Editions Dervy , Paris, 1996

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...