01 Haziran 2018

Hangi Doğa Elementinin Temsilcisi Olduğunuzu Biliyor musunuz Ruh Elementinizi Öğrenin


Hangi Doğa ElementininTemsilcisi Olduğunuzu Biliyor musunuz 

Ruh Elementinizi Öğrenin 
 Evrendeki her şey birbiriyle bağlantılıdır 
ve hiçbir şey tesadüf değildir. 
Genellikle şunu unuturuz: 
 Bizler insan şeklini almış ruhsal varlıklarız. 
 Evrenin enerjisi bizi insan şeklinde ifade eder. 
Kozmos’a tabiyiz ve 
5 fiziksel elementi bünyemizde barındırırız: 
 hava, su, ateş, toprak ve eter. 
Eter doğada dominanttan çok çekinik bir elementtir.
hangi-elementin-temsilcisi-filoji.jpg
  Burada en çok hangi elementle 
bağlantılı olduğunuzu göreceksiniz 
Bazı insanlar için bu dört elementin enerjisi de yoğundur 
ve hepsiyle de bağlantılılardır,  
ancak bazılarıysa doğrudan tek bir kategoriye aittir.

ruh-elementleri.jpeg

Peki siz kendi elementinizin hangisi olduğunu düşünüyorsunuz?

ates-elementi.jpg

Ateş ruhlar dünyaya verecekleri bir mesajları olduğu için buradadırlar. İçlerinde sonsuz bir alev vardır 
ve bu da onları rüyalarının 
ve hayallerinin peşinden koşmaya ve onları elde etmeye iter.  
Benliklerine karşı doğru olduklarında 
gerçekten çok büyük işlere imza atabilirler. 
Ancak doğru bir denge olmazsa ateş ruhu 
tıpkı doğada olduğu gibi, 
çok yoğun bir şekilde agresif ve baskın olabilir. 
Yollarına çıkıp onları engelleyenlere karşı acımasız olurlar. 
Ancak daha büyük resme odaklandıklarında ve asıl güçlerini hatırladıklarında, 
rahat hissetmeye başlarlar ve mantıklarını hemen bulurlar. 
Ateş ruhların sorunu düzen dışı olmalarıdır. 
Kontrol altında olmadığı zaman bir yangın gibi yakıp kavururken, 
kendilerini kontrol altında tutabildiklerinde, 
bir meşale gibi aydıklık saçarlar. 

 TOPRAK
toprak-elementi.jpg


Toprak ruhlar bu gezegene iyileştirmek için gelmiştir. 
Kendilerini, başkalarını ve tüm dünyayı iyileştirmek… 

Doğal iyileştiriciler oldukları için 
bitkiler ve iyileştirici özellikleri onları çeker. 
Çiçek, bitki ve ağaçlara karşı içten gelen ve anlamlandıramadıkları bir sevgi beslerler. 
Toprağa uyumludurlar ve bunu içten bir şekilde hissederler.
Amacı bu dünyayı daha iyi yaşanılır bir hale getirmek olan 
herşeyi sonuna kadar desteklerler. 
Ruh elementi toprak olanlar çok kararlıdırlar 
ve görevlerini yerine getirebilmek için 
sorumluluk almaktan kaçmazlar. 
Doğuştan liderlerdir ve genellikle hayatta sevdikleri insanlara yardımcı olabilmek için her zaman boş vakit ayırabilirler. 
Dengelerini kaybettiklerinde soğuklaşırlar, uzak ve endişeli dururlar. 
Dengelerini bulabilmek için doğada vakit geçirmeleri gerekir. 
HAVA

hava-elementi.jpg


Hava ruhlar dünyaya yenilik ve vizyon getirmek için gelmişlerdir. 
Amaçları çok kutsaldır ve onlar aslında doğal öğretmenlerdir. 
Hava ruhlar öngörülü kişilerdir ve yenilikçi düşünceleri 
ve inançları sayesinde kalıcı değişiklikler yaparlar. 
Barışın koruyucusudurlar ve onu koruyabilmek için 
her şeyi göze alırlar. 
Herhangi bir durumu veya bir anlaşmazlığı 
çözebilecek doğal yetenekleri vardır. 
Ancak insanlar onların güvenini ve emeğini suistimal ettiği zaman doğal dengelerini kaybederler. 
Dengelerini kaybettiklerinde ise kendilerini diğer insanlardan soyutlamaya meyilli olurlar ve güvensizlik hissi yaşayabilirler. 

SU

su-elementi.jpg 

 Su ruhlar dünyaya sanat, müzik ve yaratıcılık vasıtasıyla şifa dağıtmaya gelmişlerdir. 
Aşırı içgüdüsel kimselerdir. 
Yaratıcılık taraflarıyla araları çok iyidir ve her şeyi açık bir zihin ve açık bir kalp ile keşfederler. 
Su ruhlar çevrelerine karşı çok hassastırlar ve insanların enerjileriyle çabucak kaynaşırlar. 
Ve bunun farkında olmadan yaparlar. 
Sezgileri kuvvetlidir. 
Su ruhu kim olduklarını bilmeleri ve yaratıcılıklarına özgürce dolaşmayı izin vermeleri sayesinde canlanabilir. 
Geleneklere uymayan doğaları vardır ve uymaya zorlandıklarında dengelerini kaybederler. 
Dengelerini kaybettiklerinde bitkin ve bunalmış hisseder, 
aşırı hassas ve endişeli olurlar. 
Bir şeyle duygusal taraflarıyla ilgilenmek onlar için çok önemlidir. 
Kötü enerji kalıntılarını göz yaşıyla atmak onlara çok yardım eder.

AVARLAR



AVARLAR 
 Çinliler tarafından juan juan‘lar olarak tanımlanan hun-türk soylu turani halk‘lar olarak tanımlanan hun-türk soylu turani halk orta asya’da kurdukları avar hanlığı’na göktürkler (köktürkler) tarafından son verilen avarlar’ın büyük bir kısmı volga nehrinin batısına geçerek burada avrupa hun’larından geriye kalan gök oğuzlar, macarlar, bulgarlar ve peçenekler ile birleşerek doğu avrupa’yı uzun yıllar etkisi altına almışlar, bizans’ı vergiye bağlayıp, istanbul’u iki kez kuşatmışlardır…
doğu avrupa’daki turani toplulukları bir bayrak altında birleştiren avarlar, 567 yılında Macar ovasına gelerek, bu bölgede yaşayan güçlü Germen kavimlerinden Gepidleri dağıtmış, Lombardlar’ı da italya’ya göçe mecbur etmişlerdir. 
Böylece Avarlar, Macar ovasına tek başlarına hâkim olmakla kalmayıp avrupa’nın etnik yapısının belirginleşmesinde en önemli rollerden birini oynamışlardır.
avarlar’ın kökeni hakkında en önemli bilgileri bizans’lı ve çin’li tarihçilerden elde edebiliyoruz.
bizans tarihçileri avarlar’ı yüzyıllarca önce karadeniz’in kuzeyinde güçlü bir hükümdarlık kuran iskitler’in devamı olduğunu belirtmektedir ki, eski yunanlıların at-insan olarak adlandırdığı iskitler’den öykünülen yarı at yarı insan mitolojik yaratık “centaur” betimlemesi, bir türk boyu olan avarlar’ın kurdukları devletin bayrağında açıkça yer almaktadır.
Bizans tarihçisi Simokattes, Avarlar hakkında “Hakikî Avar” ve “Sahte Avar” diye bir ayırım yapmıştır. Bu kayıt üzerindeki incelemelerde varılan sonuçlara göre, Sahte Avar denilen topluluk, aslında, Batı Türkistan-Kuzey Kafkasya arası ve Don-itil (Volga) nehirleri dolaylarındaki Ogur boylarına komşu olarak yaşayan ve Bizans kaynaklarında “Avar” adı ile anılan varkhonlar‘dır ki, Göktürkler, Hunlar gibi Y’li Türk lehçesi konuşan bu iki Türk grubu, önce 350 yılını takiben, bağlı oldukları Juan Juan idaresini terk edip, batıya yönelerek, Türkistan-Afganistan-Kuzey Hindistan’da Ak Hun (Eftalit) Devleti’nin kuruluşuna katılan, sonra da, Juan-Juanların 458-459 yılında Tabgaç orduları karşısındaki yenilgileri üzerine, yine Moğolistan’daki yabancı hakimiyetinden koparak, Hazar-Aral kuzeyi sahasına gelen War (Var) ve Hun adlı Türk kabileler birliği idiler ve yaptıkları işe uygun olarak, batıda topluca Apar (Abar, Avar) diye anılmışlardır.
yani, Avrupa Avar hakanlığı’nın kurucularını ve hakim zümresini, Asya içlerinden gelen ve güney Rusya düzlüklerinde karşılaştıkları Ogur boyları ile birlikte, aralarında, Göktürklerin siyasî genişlemesi dolayısıyla baskı altında kalarak batıya çekilen bazı Moğol ve Alan gibi yabancı unsurların da bulunduğu kalabalık Türk kütleleri teşkil ediyordu. tıpkı iskitler’de olduğu gibi bazı batılı kaynaklar avarlar’ı da irani bir kavim olarak tanımlayarak, onları hint-avrupa dil ailesine dahil etmek sureti ile kendilerine kimlik/alt kültür arayışına dayanak sağlamak istemekte iken, yine tıpkı iskitler’de olduğu üzre büyük bir tarihi yanılgıya düşmektedirler. (bkz: iskitler/@protest sanayici) Avar imparatorluğu nüfuz sahasına giren bölgelerde (Macaristan, Arnavutluk, Hırvatistan, Çekoslovakya, Avusturya, güney Almanya), 1970’lere kadar yapılan, “Avar çağı” ile ilgili arkeolojik kazılarda çıkarılan insan iskeletlerinde Germen, islav, iranlı, Fin-Ugor gibi türlü tipler arasında Türk tipinin de (brakisefal) dikkati çekecek ölçüde olduğu, hatta bazı buluntu yerlerinde, asli Türk soyunu temsil eden “Andronovo tipi“ne bile yüzde 10-15 gibi, oldukça yüksek bir nispette rastlandığı tespit edilmiştir.
yine, Arnavutluk’taki Prostovats altın hazinesi, Avar’lara ait olduğu gibi, arkeolojik araştırmalar, Avar Türk sanatının, Germen ve islav sanatları üzerindeki tesirini ortaya koymuştur.
Orta Macaristan’ın Nagy Szent Miklos mevkiinde 1799’da ele geçmiş olup, hangi Türk kavmine ait bulunduğu hala münakaşa edilen, üzerleri Türkçe yazı kitabeli 23 parça altın kaptan müteşekkil ünlü hazinenin, Avar çağından kaldığı ileri sürülmekte olup, avrupa’daki avar-türk varlığının en önemli delillerinden biridir. avarlar’ın varlığı ile ilgili belgelere osmanlı arşivlerinde de rastlamak mümkün. osmanlı’nın balkanlar’ı fethinden sonra bölgede türkçe’nin değişik bir lehçesini konuşan topluluklardan(özellikle hırvatistan) söz edilmekte olup, bunların slav toplumu içinde asimile olmuş avar türkleri olabileceği kuvvetle muhtemeldir. avarlar’ın avrupa’ya değil de kafkaslar’a yönelen kolu ise bugün hala varlıklarını idame ettirmektedirler, kafkasya avarları‘na yapılan dna testleri ve araştırmalar neticesinde avarlar’ın irani bir kavim olmadığı net bir şekilde belgelenmiş, avarlar’ın dağıstan türkleri ile akrabalığı hususunda önemli bulgulara  rastlanılmıştır…bugün kafkasya’da yaşayan avarlar dağıstan cumhuriyeti’nin populasyonunu teşkil eden en önemli unsurdur. bugün dağıstan’da 1.000.000, rusya’da 1.000.000 eski sovyet cumhuriyetleri’nde 500.000, türkiye ve ortadoğu’da toplam 300.000 olmak üzre 3.000.000 civarında kafkasya avar’ı varlığını sürdürmekte, dilllerini ve kültürlerini korumaktadır. bugün tarihe tarafsız yaklaşan ve tarih bilimine inanan tüm araştırmacılar şunu çok iyi bilirler ki avarlar’da, onların ataları olan iskitler’de öz be öz türk oğlu türktür…

31 Mayıs 2018

AVRUPA HUN İMPARATORLUĞU VE ATTİLA…




AVRUPA HUN İMPARATORLUĞU VE ATTİLA
 Kimlikleri hakkında, 200 yıldan beri türlü tahminler yürütülen ve bazı bilginler tarafından Moğol (K. Shiratory, Asya Hunlarını Moğol saydığı için), Türk-Moğol karışımı (P. Pelliot, R. Grousset), Türk-Moğol-Mançu karışımı (L. Cahun vb.), Fin-Ugor (Klaproth, K. F. Neumann vb.) oldukları veya doğrudan doğruya Slav menşeinden geldikleri (Venelin, Ilovayski, Zabelin, Inostrantsev), yahut Germen soyuna mensup bulundukları (Müllen-hoff, A. Fick, R. Much, J. Hoops), veya Kafkas kavimlerinden bir kol teşkil ettikleri (L. Jeliç, Gy. Meszaros) ileri sürülen Batı Hunlarının, Asya Hunları‘nın torunları oldukları, son zamanlardaki araştırmalarla daha da açıklık kazanmıştır. Bu hususta birçok tarihî, coğrafî, linguistik ve kültürel deliller gösterilmiştir: Coğrafyacı Strabon (ölm. 25) Hunların Grek-Baktria krallığının doğusunda olduklarını söylerken, tarihçi Plinius (ölm. 125), adı geçen krallığın, Hunlar tarafından yıkıldığını kaydeder ki, bu Hunlar’ı, Çin kaynakları, Hiung-nu olarak tanıtmıştır. Orosius (1. asrın sonları) ve Ptolemaios (M.Ö. 160-170) haritalarında, “Hun”ların oturdukları bölgeler, Çin kaynaklarında Hiung-nuların toprakları olarak belirtilmiştir. Batı Hunlarının, Asya Hunlarından geldikleri hakkında kuvvetli bir delil de, Fr. Hirth tarafından ortaya konmuştur. Buna göre, 355-365 yıllarında Alan ülkesinin (Hazar-Aral arası) istila edilmesi münasebeti ile Çin kaynakları (Wei-shu), bu memleketin Hiung-nular tarafından zapt olunduğunu kaydederken, o devir Latin yazan A. Marcellinus (4. asır sonu), fethin Hunlar tarafından yapıldığını belirtmiştir. Aynı hadise üzerinde birbirini doğrulayan bir Uzak-doğu ve bir Batı kaynağının tespit ettiği Hiung-nu=Hun aynîliği, Çin’de, Hun başbuğu Liu Yüan sülalesi (304-329) tarafından, Lo-Yang’ın zaptında (311) esir düşen Sogdlu tacirlerden bahseden, Çin Tabgaç hükümdarı Kao-çung’a (452-465) yazılmış Sogd dilinde bir metin ile de ayrıca teyid edilmektedir.
Geniş Hun imparatorluğu topraklarında, başta Gotça olmak üzere çeşitli Germen lehçeleri, İslav, İranî ve Fin-Ugor dilleri, Latince ve Grekçe konuşulmakta idi. Kaynaklarımızda, Hunlardan kalma dil yadigârlarından bir kısmının bu yabancı dillere ait olması tabiî görülebileceği gibi, hatta Hun hükümdar ailesinden veya yakın akrabalarından bazılarının adlarının, bilhassa Gotlarla çok sıkı münasebet dolayısıyla, Gotça’dan gelmiş olması da mümkündür. Fakat hükümdar sülalesinin soyca Türk olduğunda ve Hun kütlesinin Türkçe konuştuğunda şüphe yoktur . Hükümdar ailesinde tespit edilen adlar şöyledir: Karaton (kara don = siyah renkte elbise) veya Ka-ra-tun (güçlü soy), Muncuk (boncuk, aynı zamanda “bayrak” manasında; Attila’nın babası); Attila; İlek, Dengizik (dengiz = deniz’den), İrnek (Attila’nın üç oğlu); Aybars, Oktar (Attila’nın amcaları); Arıkan (Arıghan). Tanınmış kimseler: Basık, Kursık,Atakam, Eşkam. Topluluk: Akatir, Şar (Sarı = ak) – Ogur. Ayrıca, kımız Hatta Dura-Europos’da (Fırat nehrinin orta mecraında Suriye-Irak sınırına yakın yerde buluntu yeri) ele geçen M. 3. yüzyıl ortalarından kalma Parth ve Parsî dilindeki kitabede, Güney Kafkasya’daki Hunların Erk Kapgan, Topçak, Tarkan-beg, Kubrat, Kurtak gibi Türkçe adlar taşıdıkları ileri sürülmekte ve Batı Hun hükümdar ailesinin Asya tanhularından indiklerini tespit bile mümkün görülmektedir.
Hunlar, 4. asrın ortalarında, Alan ülkesini ele geçirdikten sonra, 374’de İtil (Volga) kıyılarında göründüler. O tarihlerde, Karadeniz kuzeyindeki düzlükler, bir Germen kavmi olan Got’ların işgali altında idi. Don-Dinyeper nehirleri arasında Doğu Gotları (Ostrogot), onun batısında Batı Gotları (Vizigot) bulunuyordu. Daha batıda Transilvanya ve Galiçya’da Gepid’ler, bugünkü Macaristan’da Tisza nehri havalisinde Vandallar vardı. Bu dört Germen kavmi dışında, aynı bölgede, İranlı ve Slav kütleler, daha başka küçük Germen toplulukları da yaşıyordu. Hun başbuğu Balamir’in (veya Balamber) idaresindeki büyük taarruz, önce Doğu Gotlarına çarptı ve bu devleti yıktı (374), kral Ermanarikh intihar etti. Yerine geçen Hunimund, Hunlar tarafından “tayin” edilmişti. “Hayret edilecek bir hareket kabiliyeti ve gelişmiş bir süvari taktiği ile” devam eden Hun taarruzunun, Dinyeper kenarında vurduğu ağır darbe, Batı Gotlarını da çökertti ve kral Atanarikh, kalabalık Vizigot kütleleri ile batıya doğru kaçtı (375). Böylece Hun askerî gücünün harekete geçirdiği ve çeşitli kavimlerin birbirlerini yerlerinden atarak, topraklarından çıkararak, Roma imparatorluğunun kuzey eyaletlerini alt-üst ederek, ta İspanya’ya kadar uzanmak suretiyle, Avrupa’nın etnik çehresini değiştiren, tarihî “Kavimler Göçü” başlamış oldu. Anî ve şiddetli Hun darbelerinin, beklenmedik mahallerde görünen Hun akıncı müfrezelerinin, Doğu Avrupa kavimleri arasında uyandırdığı dehşet, Batı dünyasında korkunç akisler yapmış, Hunlar aleyhine, çoğu Latin ve Grek kaynaklarında kayıtlı, inanılmaz rivayet ve hikayelerin çıkmasına ve yayılmasına sebep olmuştur. Hunlar, Gotlardan, Alanlardan ve Germen Taifallardan teşkil ettikleri yardımcı kuvvetlerle takviyeli olarak, ilk defa 378 baharında Tuna’yı geçtiler ve Romalılardan mukavemet görmeksizin Trakya’ya kadar ilerlediler. Ancak, Roma topraklarında görünen bu kuvvetler, keşif vazifesini yapan öncülerdi. Nitekim, aynı tarihlerde, bugünkü Macaristan ovalarına kadar akınlar tertiplenmişti. Hunlardan korkan, bugünkü Avusturya arazisindeki Markomanlarla Kuadlar, Roma topraklarına geçmeye hazırlanırken, İran asıllı Sarmatlar, sınırları (“limes”) aşıp Roma imparatorluğu’na giriyor, önce Transilvanya’da duraklamış olan Batı Gotları da Roma hudutlarını geçiyorlardı (381). Diğer taraftan, bir kısım Germen menşeli kütlelerle İranlı Baştarnalar, Pan-nonia’dan (Batı Macaristan), Alplere doğru sarkarak, İtalya’yı tehdide başlamışlardı. 
Hunlar, Roma İmparatoru Theodosios I’in ölüm yılı olan 395’te, yeniden harekete geçtiler. Bu hareket iki cepheli idi; Hunlardan bir kısmı, Balkanlar’dan Trakya’ya ilerlerken, daha büyük sayıda diğer bir kısım, Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya yöneltilmişti. Hun devletinin, Don nehri havalisindeki “doğu kanadı” tarafından tertiplenen Anadolu akını, Basık ve Kursık adlı iki başbuğun idaresinde idi. Romalıları olduğu kadar, Sasanî imparatorluğunu da telaşa düşüren bu akında, Hun süvarileri, Erzurum bölgesinden itibaren Karasu, Fırat vadilerini takiben, Melitene’ye (Malatya) ve Kilikia’ya (Çukurova) ilerlemişler, bölgenin en tahkimli kaleleri olan Edessa (Urfa) ve Antakya’yı bir müddet kuşattıktan sonra, Suriye’ye inerek Tyros’u (Sür) baskı altına almışlar, oradan Kudüs’e yönelmişlerdi. Çok süratli cereyan eden bu harekâttan korkuya kapıldıkları için, Hunlara dair acayip hikayeler uyduran kilise adamlarının dehşet dolu gözleri önünde, akıncılar, sonbahara doğru kuzeye çark ederek Orta Anadolu’ya, Kappadokia,  Galatia’ya (Kayseri-Ankara ve havalisi) ulaştılar ve oradan Azerbaycan-Bakü yolu ile kuzeye, merkezlerine döndüler (395-396). Bu, Türkler‘in Anadolu’da, tarihî kayıtlarla sabit ilk görünüşleri olmalıdır. 398’de daha küçük çapta tekrarlanan bu akınlar karşısında, Doğu Roma’nın genç imparatoru Arkadius, hiçbir ciddî tedbir alamamıştı.
Batıda Hun baskısı, 400 yılına doğru, başbuğ Uldız kumandasında iyice hissedildi. Balamir’in oğlu veya torunu olduğu sanılan Uldız, Attila’nın son yıllarına kadar takip edilecek Hun dış siyasetinin esaslarını tespit etmişti ki, buna göre, Doğu Roma, yani Bizans daima baskı altında tutulacak, Batı Roma ile iyi münasebetler devam ettirilecekti. Çünkü Bizans’ın Hun nüfuzuna alınması ilk hedefi teşkil ediyor, buna karşılık, Batı Roma topraklarına tecavüz ederek huzursuzluk çıkaran “barbar” kavimler aynı zamanda Hunların da düşmanları oldukları için, Batı Roma ile müşterek hareket gerekiyordu. Nitekim Uldız’ın Tuna’da görünmesi ile Kavimler Göçü’nün 2. büyük dalgası başlamış, Asding Vandalları, Hunlardan kaçan Vizigotlar, İtalya’da görünmüşlerdi. Alarikh’in idaresindeki bu Got tehlikesi, Romalı kumandan Stilikho tarafından güçlükle önlendi (Nisan 402). Fakat daha korkunç bir barbar belirdi ki, bu da, Hun korkusu ile yerlerini terk etmiş olan Vandal’ları, Sueb’leri, Kuad’ları, Burgond’ları, Sakson’ları, Alaman’ları vb. kendi demir yumruğu altında birleştirmiş olarak Roma üzerine atılan Radagais idi. İtalya’da müthiş tahribat yapıyor, Roma’yı yeryüzünden kaldıracağını ilan ediyordu. Stilikho’nun bile Pavia savaşında durdurmağa muvaffak olamadığı bu barbar şef, ancak Türkler karşısında mağlup oldu. Büyük Feasu-lae (= Fiesole, Floransa’nın güneyinde) muharebesinde, bizzat Uldız’ın kumanda ettiği, Romalı kuvvetlerle takviyeli Hun ordusu tarafından mağlup edilen Radagais yakalandı ve idam edildi (Ağustos 406). Bu zaferi ile Uldız, Roma’yı kurtarmış oldu. O, aynı zamanda, Hun kudretinden bir kere daha ürken Vandal, Alan, Sueb, Sarmat, Kelt vb. kütlelerini Ren nehri ötesine, Galya’ya gitmeğe zorlamakla, Hunların batıya yönelik yolları üzerindeki engelleri kaldırmış, buralarda Hun kuvvetlerinin serbest hareketlerine imkân hazırlamıştı.
Sınırları, Asya’da Aral gölünün doğusuna kadar uzandığı anlaşılan Hun imparatorluğunun “batı kanadı” kralı (= elig) olduğu tahmin edilen Uldız, 404-405 yıllarında ve bilhassa 409 yılında Tuna’yı geçerek, nehrin güneyinde bazı köprü başlarını tutmak suretiyle, Bizans’a Hun tehdidinin eksilmediğini göstermiş ve Grek kaynaklarına göre (Sozomenos, Codex Theodosianos vb.), kendisi ile barış müzakeresi için gönderilen Trakya umumî valisine (magister militum) “Güneş’in battığı yere kadar her yeri zaptedebilirim” diyerek meydan okumuştu. Uldız’ın ölümünden (410 sıraları) sonra, Hun imparatorluğunun başında Karaton bulunuyordu. Bunun hakkında bildiğimiz, sadece, 412 yılında Bizans elçisi Olympiodoros’un onun yanına gitmiş olduğudur. Karaton, daha çok, doğu işleri ile uğraşmış görünmektedir. 422’ye kadar Hunlar hakkında bilgi verilmediğinden, o kanattaki meşguliyetin, on sene kadar sürdüğü tahmin edilmektedir.
422 yılı, Avrupa (Batı) Hunları tarihinde yeni bir devrin başlangıcı gibidir. Bu senede, Hun hükümdar ailesine mensup dört kardeşten (Rua, Muncuk, Aybars, Oktar) biri olan Rua, imparatorluk makamını işgal ediyor, Muncuk (Attila’nın babası) erken öldüğü için, diğer iki kardeş “kanat elig’leri” durumunda bulunuyorlardı. Siyasette Uldız’ın izinde yürüyen Rua, Bizans’ın, Hun ordusunu isyana teşvik etmek ve tâbi kavimleri Hunlardan ayırmak maksadı ile, Hun topraklarında faaliyete geçirdiği casusluk şebekesini ve propagandacıları ileri sürerek tertiplediği Balkan seferinde (422), mukavemet göstermeyen Bizans’ı yıllık vergiye bağladı: 350 libre altın (25,200 solidus). İmparator Theodosios II’nin (408-450), 423’te, henüz 4 yaşında iken Batı Roma imparatoru ilan edilen Valentinianus III karşısında Roma’ya sahip olmak iddiası ile İtalya’ya ordu ve donanma sevk etmesi, Batı Roma’yı, Hunlara daha çok yaklaştırdı. Roma Senatosu’nun da, küçük imparatorun yerine 1. “Notarius” (devlet baş müsteşarı) Johannes’i seçmesi üzerine, o sırada 35 yaşında bulunan ünlü asilzade F. Aetius (Aesius), yardım sağlamak için Rua’nın yanına geldi. Hun imparatoru, 60 bin süvari başında, İtalya’ya yöneldi. Savaşa girmeden kuvvetlerini çeken Bizans’tan, ağırca bir harp tazminatı alındı. İleride Attila ile hesaplaşacak olan Aetius, gençlik çağının, Roma tahtı içlerine karışmaktan doğan, buhranlı anlarını Hun yardımı ile atlatmış, “magister militum” iken “konsül”lüğe yükseldiği 432 yılında, Afrika’da Vandal kralı Geiserikh ile mücadele eden rakibi Bonifacius karşısında, canını Rua’ya sığınmak suretiyle kurtarmış; imparator Valentinianus’un annesi Placidia da, Hun kuvvetlerinin İtalya’ya yönelmesi üzerine, Aetius ile uzlaşmağa mecbur olmuştu.
Bütün bunlar, Rua’nın, kuvvetli şahsiyeti ile, Hun devletinin her iki Roma’nın iç ve dış siyasetlerine yön verdiğini göstermekte idi. Artık Hunlara tabi “barbar” kavimlerin, Roma’ya güvenerek herhangi bir harekete kalkışmaları, söz konusu değildi. Ancak, Bizans tarihçisi Priskos’un ifadesi ile, “Rua’dan barışı, yılda 350 libre altınla satın almış olan Theodosios II”, yine de, Hun idaresinde yaşayan yabancıları, gizlice kışkırtmaktan geri kalmıyordu. Bu sebeple Rua, o zamana kadar mutad olan, Bizanslıların, Hun İmparatorluğundaki yabancılardan ücretli asker toplama faaliyetlerini ve Bizanslı tacirlerin, Hun topraklarında ticaret yapmalarını yasak etti. Ülkesi dahilinde hiçbir Grek serbest dolaşamayacak ve ticaret, belirli sınır kasabalarında yapılacaktı. Bu arada Rua, bir müddet önce Bizans’a sığınmış olan Hun ileri gelenlerinden Mama ile Atakam’ın oğullarının ve diğer Hun kaçaklarının iadesini istedi. Theodosios II, süratle antlaşma yolu bulmak ümidi ile, elçilik heyetini Hun başkentine göndermeğe karar verdi. Fakat, o sırada Rua öldü (434 baharı). Bizans, kudretli bir düşmandan kurtulduğu için seviniyor, piskopos Proculos, vaazlarında, Tanrı’nın, dindar imparator Theodosios’un dualarını kabul ederek, Bizans üzerinden bir tehlikeyi kaldırdığını söylüyordu. Fakat, Hun sınırlarına gelen Bizans elçilik heyeti, Rua’yı da gölgede bırakan bir başbuğ ile karşılaştı: Attila (Etil).
Hunların başına geçtiği zaman, 39-40 yaşlarında olan Attila, babası Muncuk erken öldüğü için, amcası Rua’nın yanında yetişmiş, onunla birlikte seferlere katılmış, çeşitli kavimleri yakından tanımak imkânını bulmuş, devlet idaresini ve Hun iç ve dış siyasetinin esaslarını öğrenmişti. Memleketi, büyük kardeşi Bleda (sonraları Macarlar tarafından Buda diye anılmıştır) ile birlikte devralmışlardı. Fakat kaynaklarda açıklandığına göre, eğlenceden hoşlanan, enerjisi kıt Buda, ikinci planda kalarak, devleti ciddî bir hükümdar vasfını taşıyan kardeşine bırakmıştı. Ordu ve dış ilişkilerin düzenlenmesi, Attila’nın elinde idi. Amcaları Aybars (doğu kanadı elig’i) ve Oktar (batı kanadı elig’i), Rua zamanındaki yerlerini muhafaza ediyorlardı. Aralarında, iddia edildiği gibi bir rekabet bahis konusu olmadıktan başka, Bleda da “iktidar hırsı ile yanan” Attila tarafından ortadan kaldırılmış değildi. Attila’nın yardımcısı sıfatı ile, 11 yıl Hun İmparatorluğunun idaresine katılan Bleda, 445’te eceli ile ölmüştür. 434 yılı baharında, Hun sınırlarına gelen Bizans elçilerini Attila, Tuna ile Morava nehrinin birleştiği yerdeki, Bizans Margos (bugünkü Dubravica) kalesinin tam karşısında -Tuna’nın kuzey kıyısında- bulunan Konstantia surları önünde, at üzerinde karşıladı ve dinlenmelerine dahi izin vermediği elçilerin, biri konsül-general, diğeri seçkin bir diplomat olan temsilcilerine, taleplerini, barış şartları olarak yazdırdı. Konstantia Barışı (veya Margos Barışı) diye anılan bu antlaşmanın başlıca maddelerine göre; Bizans, bundan böyle Hunlara bağlı kavimlerle müzakerelere, ittifaklara girişmeyecek; Hunlardan kaçanlara, esir alınmış Bizans tebaası dahil, sığınma hakkı tanımayacak, Bizans elinde bulunanlar iade edilecek (Grek asıllı olanlar için fidye verilebilecek); ticarî münasebetler, yine belirli sınır kasabalarında devam edecek ve Bizans’ın ödemeyi taahhüt ettiği yıllık vergi, iki katına (700 libre altın veya 50,400 solidus) çıkarılacaktı. Theodosios II’nin aynen kabul ettiği bu anlaşmanın hükümleri icabı olarak, Hunlara iade edilen kaçakları Attila, daha Bizans ülkesi içinde, Trakya’da Karsus (Bulgaristan’da Hirsovo) kalesinde astırdı. Bu durum, Hunlar arasında olduğu kadar Bizans’ta, Roma’da ve diğer kavimler arasında, Attila adının, dehşet saçan bir otoritenin timsali haline gelmesine yardım etti. Bundan sonra Attila, imparatorluğun doğu bölgelerinde, at üzerinde, aylarca süren bir teftiş gezisi yaparak, İtil (Volga) kıyılarındaki Şaragur’ların (Ak-Ogur) ayaklanma teşebbüsünü bastırdı (435). Batı kanadının ağırlık merkezi Tuna etrafında, doğu kanadının ağırlık merkezi Dinyeper havalisinde olduğu tahmin edilen bu tarihlerde Hun imparatorluğunda, kaynaklardan (Priskos, Jordanes, P. Diaconus, J. Honorius vb.) takip edilebildiği kadar, başlıca şu topluluklar yer almışlardı:
a. Germenler (doğudan batıya): Doğu Got, Gepid, Turciling, Sueb, Markoman, Kuad, Herul, Rugi, Skir.
b. İslavlar (Orta ve Batı Rusya’da): Veneda, Ant, Sklaven.
c. İranlılar (Kafkaslar’dan Tuna’ya kadar, dağınık halde): Alan, Sarmat, Baştarna, Neur, Roxolan.
d. Fin-Ugorlar (Ural’dan Baltık’a kadar): Çeremis, Mordvin, Merya, Veşi, Çud, Est, Vidivari.
e. Türkler: İmparatorluğun her tarafına yayılmış olarak Hunlar, Karadeniz kuzeyi düzlüklerinden Volga’ya kadar Beş-    ogur, Altı-ogur, On-ogur, Şaragur, Azak’ın batısında Akatir, Volga’nın doğusunda Sabarve başka Türk kütlelerdi.
İlgili resim
Sayıları 45’e varan ve çeşitli dil ve soydan olan bu kavimler, yalnız siyasî yönden bir birlik teşkil etmekte, yabancı kavim veya zümreler, ancak reisleri, şefleri ve kralları vasıtası ile devlete bağlı bulunmakta idiler. Hun imparatorluğu dahilinde sükûnet vardı. 442 yılında, Hun devlet meclisi başkanı ve başbakan olan Onegesios ile Attila’nın büyük oğlu İlek idaresindeki Hun orduları tarafından bastırılan Akatir isyanı dışında, bu sükûnet bozulmamıştı. Halbuki Roma imparatorluğunda, Kavimler Göçü dolayısıyla hareket halinde olan kavimlerin, geçiş yolları üzerinde geniş ölçüde tahribat yapmaları, yerli halkın mahsulatını zorla ellerinden almaları vb. yüzünden patlak veren ve genişleyen, köylü (Bagaudlar) isyanları, nizam ve asayişi iyice sarsmış, buna karşı Roma, Aetius vasıtası ile bir kere daha Hunlara müracaat zorunda kalmıştı. İki yıl kadar süren müdahale sonunda, Attila’nın gönderdiği Hun müfrezelerinin yardımı ile, isyancı elebaşılar, Aetius tarafından ortadan kaldırıldı ise de, bu defa da, Kral Gundikar idaresinde bugünkü Belçika bölgesine saldıran Burgondlarla savaşmağa mecbur olundu. Bilhassa Necker nehri boyunca cereyan eden muharebelerde, Hun ordusuna, batı kanadı elig’i Oktar kumanda ediyordu ki, rivayete göre, Kral Gundikar dahil 20 bin Burgond’un öldüğü bu Hun-Burgond mücadelesi, Almanların meşhur “Nibelungen” destanlarına konu teşkil etmiştir. Bütün “Germania”nın, Hunlar tarafından zaptını tamamlayan bu savaşlar neticesinde, 436’yı takip eden yıllarda, şu kavimlerin de Türk idaresine alındığı anlaşılmaktadır: Burgondlar, Bayavurlar, Yuthanglar, aşağı Ren sahasındaki Franklar, Türingler, Longobardlar. Hun hakimiyetinin, “Okyanus adaları”na, yani Kuzey Denizi ve Manş kıyılarına ulaştığı, hadiselere çağdaş tarihçi Priskos tarafından bildirilmiştir.


(Tanrı’nın kırbacı ATTİLA…)
440’dan itibaren Attila, Bizans’a karşı baskıyı artırdı. Çünkü Theodosios II, Konstantia antlaşmasının hükümlerine aykırı olarak, Hunlardan kaçanları iadede ağır davranıyor, hatta bunlardan bazılarını, yüksek makamlara getiriyordu. Mesela Got menşeli Arnegisclus’u “general” rütbesi ile Trakya’da, Hun sınırında vazifelendirmişti. Müşterek pazar yerlerinde, Grek tacirleri, Hunları aldatıyorlardı. Margos piskoposu, Konstantia civarında, kıymetli madenlerden yapılmış silahları ve ziynet eşyası ile birlikte gömülen Hun büyüklerinin mezarlarını soymuş, bu davranış, Hunları infiale sevk etmişti. Nihayet Bizans, yukarıda geçen Akatirler isyanında, tahrikçi rol oynamıştı. Diğer taraftan Kuzey Afrika Vandal kralı Geiserikh, Akdeniz’deki harekâtını engelleyen Bizans’a karşı, Attila’dan yardım istemişti. Bu sebeplerle, Attila’nın idaresinde olarak, Margos’un zaptı ile başlayan 1. Balkan seferi (441-442), Singidunum (Belgrad) ve Naissus (Niş) üzerinden Trakya’ya doğru gelişirken, Batı Roma’nın aracılığı neticesinde hızını kesti. Roma orduları başkumandanı Aetius, bundan böyle Theodosios’un, antlaşma şartlarına riayet edeceğini garantilemek üzere kendi oğlu Karpilio’yu, Hun sarayına rehine olarak göndermişti. Bu sefer sonunda, Tuna boyundaki kaleler Hun idaresine geçmiş, daha geri hatlardaki tahkimat yıktırılmış, Balkanlar’da Hunlara karşı durabilecek mukavemet yuvaları kaldırılmıştı.
445’te Bleda’nın ölümü üzerine tek başına Hun imparatoru olan Attila, iktidarının şahikasına yükselmekte idi. Batı Asya ile Orta Avrupa’ya hakimdi. Her iki Roma’nın durumları meydanda idi. Attila’ya karşı koyabilecek bir kuvvetin kalmayışı, bir psikolojik belirti olarak, “savaş tanrısı Ares’in” kılıcını, Attila’nın ellerine verdi. Priskos’a göre, uzun zamandan beri kayıp olan bu kutlu kılıç, bir Hun çobanı tarafından bulunarak Attila’ya getirilmişti. Artık dünyanın fethi yakındı, zira Ares’in kılıcı vasıtası ile, yeryüzüne hükmetme yetkisinin, Tanrı tarafından Attila’ya tevdi edildiğine inanılıyordu.
Bu duruma ilaveten, Bizans’ın kaçakları geri vermekten çekinmesi, yıllık vergiyi ödemede isteksizliği, 2. Balkan seferinin açılmasına sebep oldu (447). Attila’nın idaresi altında birkaç noktadan Tuna’yı geçen Hun ordusu, iki koldan ilerleyerek kaleleri, Sardika (Sofya), Philippopolis (Filibe), Markianopolis (Preslav), Arkadiopolis (Lüleburgaz) müstahkem mevkî ve şehirlerini zapt ede ede ve Tesalya’da Termopil’e kadar geniş bir daire çizdikten sonra, Bizans başkentini kuşatmak üzere Athyra’ya (Büyük Çekmece) ulaştı. Orada, barış yapmak için Theodosios’un süratle gönderdiği magister ve patricius Anatolios, Attila tarafından kabul edildi ve anlaşmaya varıldı (Anatolios Barışı). Buna göre, Tuna’nın güneyinde beş günlük mesafedeki yerler askerden arındırılacak, buralardaki pazarlar yerine, artık bir Hun sınır şehri haline gelen Naissus’da (Niş) ortak pazar kurulacak, Bizans, harp tazminatı olarak 6000 libre altın ödeyecekti. Ayrıca, yıllık vergi, üç katına (2100 libre altın veya yaklaşık 150.000 solidus) çıkarılmıştı.
Bizans bakımından en ağır şart, yıllık vergi idi. Her sene bu kadar altın tedarik edilmesi, imparatorluğun takatini aşıyordu. Şaşırdığı anlaşılan Theodosios, sarayındaki ileri gelenlerin de tavsiyesi ile, garip bir kurtuluş yolu buldu: Bir suikast ile Attila’yı ortadan kaldırmayı planladı. Başında Edekon (umumiyetle kabul edildiğine göre, Skir Germenlerinin şefi; fakat A. Vambery’ye göre Türk olup, adın aslı Edikkün’dür) ve Orestes’in (Pannonia’lı bir Romalı) bulunduğu Hun elçilik heyeti ile birlikte, Bizans başkentinden Attila’nın devlet merkezine, yani Orta Macaristan’a doğru yola çıkan, tanınmış hukuk bilgini Maximinos başkanlığındaki heyette; seyahat notları, başta Attila ve çağı olmak üzere 5. asır Avrupa Türk tarihini ayrıntılı şekilde öğrenmemize yardım eden, kâtip Priskos da bulunuyordu. Suikastı gerçekleştirmekle vazifeli Bigila’nın da katıldığı heyet, 448 yılı yazında, Hun başkentine (yeri belirlenememiştir) geldiğinde, durumdan Edekon vasıtası ile haberdar olan Attila, yaptığı alenî sorguda, Bigila’ya maksat ve faaliyetlerini itiraf ettirdi. Bizanslıların hiçbirine dokunmadı, fakat Theodosios’a hitaben yazdığı şu mesajı, hususî elçi ile imparatora yolladı:
“Theodosios, Attila gibi, asîl bir babanın oğludur. Attila, babası Muncuk’tan aldığı asaleti muhafaza etmiş, fakat Theodosios, Attila’nın haraçgüzarı olmakla köle durumuna düşmüştür. Theodosios, kölelik haysiyetini de koruyamamıştır, çünkü efendisi olan Attila’nın canına kıymak istemiştir”.
Attila’yı teskin etmek üzere, Bizans’ tan, derhal, yukarıda adı geçen Anatolios ile magister ve kançılar Nomos başkanlığında, ikinci bir heyet yola çıkarıldı. Bu elçiler, Hun başkentinde Attila’yı, tahminler hilafına, sakin ve yumuşak buldular. Zira, Hun dış siyaseti değişmekte idi: İmparator Theodosios’un şahsında, Bizans’ı tamamen kendi iradesine bağlı kabul eden Attila, artık Batı Roma’ya yönelme zamanının yaklaştığı kanaatine varmış bulunuyordu. Batı Roma’ya esasen son mühim askerî destek, 439 yılında yapılmış, ondan sonra yardımlar tedricen kesilmişti. Batı Roma, Hun devletine yıllık vergisini muntazaman ödemekle beraber, gelişen yeni durumun farkında olan başkumandan Aetius, muhtemel bir Hun-Roma çatışmasına hazırlanmakta idi: “Barbar”larla münasebetlerini düzeltmiş, onlardan aldığı ücretli askerlerle, Türk usulünde, çoğu, süvari birliklerinden kurulu ordular teşkiline girişmiş, Hunlar’a bağlı bazı kavimlerle gizli temaslar aramağa başlamıştı. Buna karşılık Attila da, 443 yıllarında tekrar alevlenen ve Galya’dan İspanya’ya da sıçrayan köylü isyanları ile yakından ilgileniyor, Roma’ya karşı Vandallarla işbirliği imkânlarını araştırıyordu. O da, şüphesiz, Roma imparatorluğu ve “barbar”lardan meydana gelen bütün bir Batı dünyası ile hesaplaşacağı için, işin ehemmiyet ve nezaketini takdir etmekte idi.
448’lerden itibaren iki yıl kadar süren Hun siyasî ve askerî hazırlığı tamamlanınca, Attila, ilk diplomatik taarruzunu Roma’ya yöneltti. İmparator Valentinianus III’ün kızkardeşi olup, vaktiyle, evlenmek arzusu ile Attila’ya nişan yüzüğü gönderen ve 425’ten beri imparator hukukunu haiz olduğunu belirlemek üzere “Augusta” unvanı ile anılan, delişmen tabiatlı Honoria’yı zevceliğe kabul ettiğini bildiren Attila, çeyiz olarak, imparatorluğun, Honoria’nın hissesine düşen yarısını veya “Augusta”nın kocası sıfatı ile Roma imparatorluğunun idaresine iştirak hakkını istedi. Önce oyalama yolunu tutan Valentinianus ile Aetius’un, teklifi nihayet açıkça reddetmeleri, büyük Hun seferini, meşru duruma soktu. Ren kıyılarındaki Ripuar Frankları ve Vizigotlarla ilgili bir iki anlaşmazlık da savaş havasını olgunlaştırdı.
451 başlarında, Orta Macaristan’dan batıya harekete geçen Hun kuvvetlerinin mevcudu, 80-100 bini Türk, bir o kadarı da yardımcı Germen ve İslav olmak üzere 200 bin kişi civarında idi. Hun orduları, Mart ayı ortalarına doğru Ren nehrini üç noktadan aşarak Galya’ya girdiği sırada, İtalya’dan yola çıktıktan sonra, Hun düşmanı “barbar”ların sağladığı takviyelerle, sayısı yine 200 bine yükselen Aetius kumandasındaki Roma ordusu, Galya’da kuzeye doğru hızla ilerliyor; Hun orduları, Mettis’i (Metz) (7 Nisan) ve Durocortorum’u (Rheims) zaptederek, Paris yakınındaki Aurelianum (Orleans) şehrine ulaştığı zaman, Aetius da oraya yetişmiş bulunuyordu. Fakat karşılaşma, Attila’nın Türk taktiğine daha uygun gördüğü, Katalaunum‘da (veya Campus Mauriacus sahası, Troyes şehrinin batısında Champagne ovasına doğru) oldu (20 Haziran 451). Batı dünyasının iki yarısının birbiri üzerine yüklendiği, nihayet 24 saat süren ve iki tarafın çok ağır kayıplar verdiği (Jordanes’e göre 165 bin ölü) muhakkak olan bu büyük savaşta kimin galip geldiği, hâlâ münakaşa edilmektedir. Avrupalı tarihçiler, ta A. Thierry’den beri (1856), Attila’nın yenildiğini söylerler ve buna, Roma kuvvetlerinin imha edilmeden Hunların çekildiğini delil gösterirler. Ancak son araştırmalar, meseleye biraz daha ışık tutmuş görünmektedir: Anlaşılmıştır ki, savaş gününün akşamı, Roma ordusu dağılmış, birlikleri arasında irtibatı kaybeden başkumandan Aetius bile, yanlışlıkla düştüğü Hun kıtaları arasından güçlükle kurtulmuş, ertesi gün erken saatlerde, Roma’ya bağlı Batı Got ordusu, savaşta ölen kral Theodorikh’in oğlu Thorismund idaresinde muharebe meydanından uzaklaşmış, ağır kayıplara uğrayan Frank kuvvetleri de onları takip etmişti. Ayrıca, bu savaşta Attila’nın, gayesine ulaştığı da aşikârdı. Batıyı hakimiyetine alabilmek için, Roma İmparatorluğunun insan ve asker deposu durumunda olan Galya barbarlarını saf dışı etmek isteği ile önce Galya’ya yürümüş olan Attila, Roma’nın bu tabiî müttefiklerinin savaş gücünü kırarak, Roma’yı desteksiz bırakmağa muvaffak olmuştu. Ünlü Aetius’un, Roma’da gözden düşmesi, bunun neticesi idi. Ordularını Galya ortasından, oldukça sağlam ve disiplin içinde, 20 gün kadar bir zamanda kendi başkenti bölgesine getirebilen Attila, kudret ve “korkunçluğunu” muhafaza ettiğine göre, Campus Mauriakus’ta, Batı İmparatorluğunun ne kazandığı, o sırada Roma’da sık sık sorulan suallerdendi. Nitekim, daha bir yıl geçmeden Attila, İtalya seferine başladığı zaman, Roma’nın Hunlara karşı çıkaracak kuvveti kalmamıştı. Hadiselere çağdaş Prosper Tiro’nun (Papa Leo I’in kâtibi) kaydettiğine göre Aetius, mukavemet imkânsızlığı dolayısıyla, İmparator Valentinianus’un, İtalya’dan ayrılmasını tavsiye etmekte idi.
(HUN AKINCILARI…)
Attila, 452 baharında, çekirdeğini süvari kuvvetlerin teşkil ettiği 100 bin kişilik ordusunu, Julia Alpleri’nden geçirerek bugünkü Venedik düzlüğüne indirdi. Oradaki meşhur Aquileia kalesini zaptettikten sonra, Po ovasına girdi. Aemilia bölgesini işgale başlayıp, Roma imparatorluğunun o zamanki başkenti Ravenna’yı tehdit etmesi, meselenin nihayete erdirilmesine kâfi geldi. Roma sarayı, endişeli; halk, telaşlı; Senato, ne olursa olsun, barış yapmak kararında idi. Kilise de bu arzuya katıldı. Süratle bir heyet hazırlandı. Hitabeti ile meşhur Papa Leo 1 (“Büyük Leo”) başkanlığında konsül G. Avianus ve eski “praefecture” Trygetius’dan kurulu bu heyet, Mincio ırmağının Po nehrine döküldüğü düzlükte ordugâhını kurmuş olan Attila tarafından kabul edildi (452 Temmuz ortası). Papa, imparator ve bütün Hıristiyan dünyası adına, büyük Türk başbuğundan, Roma’yı esirgemesini rica etti. Beş yıl kadar önce, kahir bir kuvvetle Çekmece’ye kadar geldiği halde, nasıl İstanbul’u tahrip etmekten kaçınmış ise, Papa’nın ağzından Roma’nın teslim olduğunu öğrendikten sonra, bu eski medeniyet merkezini korumayı da vazife sayan Attila, muzaffer ordusu ile başkentine dönerken, şüphesiz, tıpkı Bizans gibi, Batı Roma İmparatorluğunun da kendi iradesine bağlandığı kanaatinde idi. Priskos’un, 448’de Hun başkentinde Batı Roma elçisi Romulus’dan duyarak belirttiği üzere, şimdi sıra Ortadoğu’daki Sasanîlerde idi. Oranın da himayeye alınması ile “dünya hakimiyeti” gerçekleşecekti. Fakat bu, Attila’ya nasip olmadı. İtalya seferinden dönüşte, rivayete göre, zifaf gecesinde, herhangi bir iç kanama neticesi ağzından, burnundan kan boşanmak suretiyle öldü (453). Yaşı 60 civarında idi.
Attila, milletlerin hafızalarında ölümsüzlüğe ulaşmış, tarihin nadir simalarından biridir. Hatırası etrafında İtalya’da, Galya’da, Germen memleketlerinde, Britanya’da, İskandinavya’da ve bütün Orta Avrupa’da, asırlarca ağızdan ağıza dolaşan efsaneler türemiş , romancılara, ressamlara, heykeltıraşlara konu olmuş, hakkında en çok kitap yazılan şahsiyetlerden biri durumuna yükselmiş, tiyatro yazarlarına, kompozitörlere ilham vermiş, adına bir düzineye yakın opera bestelenmiştir. Son yarım asırda yapılan tarafsız tarih araştırmaları, onun, Hıristiyan Orta-çağının taassup kokulu uydurmaları ile ilgisi bulunmadığını; Nibelungen destanları başta olmak üzere, çağdaşı kayıtların, onu, iyilik sever, babacan, çok yüksek vasıfta bir hükümdar olarak tanıdığını ortaya koymuştur.
Attila’nın ölümünden sonra, hatunu Arıgkan’dan doğan üç oğlu; sırasıyla İlek, Dengizik, İrnek, babalarının yerini tutamadılar. İmparator olan İlek, ayaklanan Germen kavimleri ile yaptığı Nedao (Avusturya’da) savaşında hayatını kaybetti (454). Çok cesur, fakat siyasî zekâdan mahrum Dengizik, imparatorluk birliğini yeniden kurmak için, neticesiz mücadeleler içinde çırpına çırpına, nihayet bir Bizanslı’nın kılıcı ile can verdi (469). İrnek ise, büyük kardeşlerinin ölümünden sonra, artık Orta Avrupa’da tutunmanın zorluğunu anlayarak, savaşlarda yorgun düşen Hunların büyük kısmı ile Karadeniz’in batı kıyılarına döndü.
İrnek idaresindeki Hunların, önce Güney Rusya düzlüklerinde görünen, sonra Balkanlar’da ve Orta Avrupa’da birer devlet kuran Bulgarlar ile Macarların teşekkülünde büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. Tarihî kayıtlarda Bulgar-Türk devletinin hükümdar ailesi olan Dulo (Doulo) sülalesine mensup gösterilen İrnek, Macar geleneklerinde, Macar kabilelerini, Tuna boyuna getirerek orada yerleştiren Arpad hanedanı tarafından, ata tanınmaktadır. 4. asırda Hunlara, Volga’dan batıya doğru rehberlik eden geyik motifli “Sihirli Geyik” efsanesinde de, Hunlarla Macarlar (Hunor-Moger) kardeş gösterilmiştir. Nihayet, Macaristan’da yaşamış olan Sekeller’in Hunların çocukları olduğu zannını uyandıran bir başbuğ Çaba Efsanesi vardır. Avrupa Hun kütlesi, yalnız bu Türk devlet ve topluluklarının oluşumuna ve kültür yönünden Batı Avrasya’sına sağlam bir zemin vermekle kalmamış, daha mühim olarak, Asya kıtasında yer darlığı, kıtlık yüzünden veya siyasî-askerî bir sebeple sıkıntıya düşen ve bu tedirginlikten kurtulmak için huzurlu, rahat, hür, yeni iklimler arayan Türk kütlelerine, Batı yönünün açıcısı olmuştur. Aynı zamanda, yol üzerindeki İndo-İranî ve Germen gruplarını (Alanlar, Sarmatlar, Gotlar vb.) ileriye, uzaklara iterek veya kısmen kendi içinde eriterek temizlemek suretiyle, bu yolu, sonraki 900 yıl müddetle Türk göçlerinin hizmetine hazırlamıştır. Bu noktanın bilhassa belirtildiği  batı araştırmalarında, Hunlar üzerinde Avrupa’nın çeşitli kültürel tesirleri konusunda düşülen aşırılık da dikkatten kaçmamaktadır. Attila’nın sarayında, yabancı kökenden görevlilerin bulunduğu, bunların yüksek mevkiler işgal ettiği ve Türk, Got, Latin dillerinin aynı ölçülerde konuşulduğu doğrudur. Ancak, halkı Germen ve Latin olan Avrupa kıtasında tabiî sayılması gereken bu durumun, derin kültür tesirinden ziyade, Hun-Türk İmparatorluğunun niteliğinden doğduğunu kabul etmek, daha isabetli olur. Nitekim, Hun topluluğu ne dil, ne de hayat tarzı yönlerinden değişikliğe uğramış, siyasî iktidar sona erince de, oraları bırakıp Türk çevresine dönmek tercih edilmiştir. Buna karşılık, Hun hakimiyeti çağının, Avrupa’da şu derin etkileri olmuştur:
a. “Kavimler göçü” yolu ile, bugünkü durumun temelini oluşturarak, etnik ;
b. Savaşlar veya dostça münasebetler yolu ile edebî (Nibelungen Destanı, efsaneler vb.);
c. Bozkır sanatı yolu ile estetik;
ç. Batı Roma İmparatorluğunun yıkılması (476; İtalya’nın ilk yabancı kralı Odovakar, Attila’nın sadık adamlarından     Edekon’un oğlu idi) ve büyük istila hareketlerinin başlaması üzerine, çok mühim bir tarihî gelişme olarak, Roma-    Germen gruplaşma eğiliminin uyanması yolu ile siyasî;
d. Hatta köylünün ve güçsüzün korunmasına yönelik “şövalyelik” (dar manada, atlı savaşçılık) hayatının ve Roma     imparatorluk kavramına karşı millî duyguların ortaya çıkışı bakımından sosyal;
e. Avrupa ordularının Türk sistemine göre ıslahı hareketleri dolayısıyla askerî bakımlardan Türk kültür tesirleri,     Batı’da hemen bütün Orta-çağlar boyunca devam etmiştir.
Ünlü rönesans ressamı RAFAEL tarafından resmedilen bir tablo.
Tablo’da papa 1. leo ROMA şehrini kurtarmak için BAŞBUĞ ATTİLA’ya YALVARIYOR…

KUTİBİ SİTTE ANASİKLOPEDİSİ




KUTİBİ SİTTE ANASİKLOPEDİSİ 

30 Mayıs 2018

ON EMİR


on emir ile ilgili görsel sonucu

ON EMİR
[ON EMİR - Ömer Faruk Harman]
Hz. Mûsâ’ya Sînâ’da taş tabletler üzerine yazılı olarak verilen ilk ilâhî emirler.
İbrânîce’si “on söz” anlamında aseret ha-dibberot (Çıkış, 34/28; Tesniye, 4/13; 10/4), Latince’si decalogus, Grekçe’si dekalogostur. Batı dillerine decalogue, Arapça’ya el-evâmirü’l-aşere, Türkçe’ye on emir (evâmir-i aşere) şeklinde geçmiştir. Tevrat’a göre on emir, Hz. Mûsâ önderliğindeki İsrâiloğulları’nın Mısır’dan çıkışlarından yedi hafta sonra Sînâ dağının zirvesinde bizzat Tanrı tarafından Mûsâ’ya önce sözlü olarak bildirilen, ardından iki taş levha üzerine yazılıp verilen emirlerdir (Çıkış, 19-20; 24/12-18; 31/18; Tesniye, 5/1-22). İki levhanın iki tarafına oyulmuş yazı Tanrı’nın yazısıdır (Çıkış, 32/15-16). Mûsâ dağdan indiğinde kavminin buzağıya taptığını görünce öfkesinden levhaları kırmış (Çıkış, 32/19; Tesniye, 9/17), bunun üzerine ondan öncekiler gibi iki taş levha daha yontması istenmiş, kırk günlük ikinci buluşma sonunda Mûsâ, bu defa Tanrı’nın yazdırmasıyla bizzat kendisinin yazdığı on emri içeren yeni levhalarla geri dönmüştür (Çıkış, 34/1, 27-28). Mûsâ, Tanrı’nın emriyle bu iki taş levhayı ahid sandığına koymuştur (Çıkış, 25/16; Tesniye, 10/1-5). 
Ahid sandığı daha sonra Tâlût (Saul) zamanında Filistîler’in eline geçmiş ve ardından geri alınmıştır. İbn Cebirol, sandığın Filistîler’in eline geçmesinden sonra kutsallığının yok olup parçalandığını iddia etmişse de bu açıklama doğru değildir; çünkü Hz. Süleyman ahid sandığını Süleyman Mâbedi’ndeki özel yerine taşıttığında içinde iki taş levha bulunmaktaydı (I. Krallar, 8/9). II. Makkabiler’de (2/7), taş levhaların yer aldığı sandığın Yeremya peygamber tarafından Nebo dağında saklandığı, ancak Tanrı İsrâiloğulları’nı topladığında tekrar bulunabileceği belirtilmektedir. Taş levhaların âkıbetiyle ilgili iki yahudi rivayetinden birine göre Kral Yoşiya levhalarla beraber sandığı saklamış, diğerine göre ise Kral Buhtunnasr (Nebukadnezzar) onu Bâbil’e götürmüştür. Mâbedin yıkılışı ile birlikte sandık ve içindekiler kaybolmuş ve bir daha ondan bahsedilmemiştir (NDB, s. 53; bk. AHİD SANDIĞI).
Rabbiler on emrin yazılı olduğu tabletlerin varlığını yaratılıştan önceye götürürler, dolayısıyla on emrin evrensel olduğunu kabul ederler. Ayrıca on emrin bildirilmesinden hemen sonra bu emirlerin yetmiş dile çevrildiğini ifade ederler (Dictionnaire encyclopedique du Judaisme, s. 252). Tevrat’ta on emir biri Çıkış (20/2-17), diğeri Tesniye (5/6-21) bölümünde olmak üzere iki yerde zikredilmektedir. Çıkış bölümündeki veriliş şekliyle on emir şöyledir: Seni Mısır diyarından, esirlik evinden çıkaran Tanrı’n Yahova benim (Çıkış, 20/2; Tesniye, 5/6). Karşımda başka ilâhların olmayacaktır (Çıkış, 20/3; Tesniye, 5/7). Kendin için oyma put, yukarıda göklerde olanın yahut aşağıda yerde olanın yahut yerin altında sularda olanın hiç sûretini yapmayacaksın; onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin. 
Çünkü ben, senin Tanrı’n Rab benden nefret edenlerden babaların günahını çocuklar üzerinde, üçüncü nesil üzerinde ve dördüncü nesil üzerinde arayan ve beni seven ve emirlerimi tutanların binlercesine inayet eden kıskanç bir Tanrı’yım (Çıkış, 20/4-6; Tesniye, 5/8-10). Tanrı’n Rabb’in ismini boş yere ağza almayacaksın, çünkü Rab kendi ismini boş yere ağza alanı suçsuz tutmayacaktır (Çıkış, 20/7; Tesniye, 5/11). Cumartesi gününü takdis etmek için onu hatırında tut. Altı gün işleyeceksin ve bütün işini yapacaksın, fakat yedinci gün Tanrı’n Rabb’e sebttir, sen ve oğlun ve kızın, kölen ve câriyen ve hayvanların ve kapılarında olan garibin hiçbir iş yapmayacaksınız. Çünkü Rab gökleri, yeri ve denizi ve onlarda olan bütün şeyleri altı günde yarattı ve yedinci günde istirahat etti; bunun için Rab sebt gününü mübarek kıldı ve onu takdis etti (Çıkış, 20/8-11; Tesniye, 5/ 12-15). Babana ve anana hürmet et, ta ki Tanrı’n Rabb’in sana vermekte olduğu toprakta ömrün uzun olsun (Çıkış, 20/12; Tesniye, 5/16). Katletmeyeceksin (Çıkış, 20/ 13; Tesniye, 5/17). Zina etmeyeceksin (Çıkış, 20/14; Tesniye, 5/18). Çalmayacaksın (Çıkış, 20/15; Tesniye, 5/19). Komşuna karşı yalan şahitlik etmeyeceksin (Çıkış, 20/ 16; Tesniye, 5/20). Komşunun evine tamah etmeyeceksin; komşunun karısına yahut kölesine yahut câriyesine yahut öküzüne yahut eşeğine hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin (Çıkış, 20/17; Tesniye, 5/21).
On emrin iki ayrı metni birbirine benzemekle birlikte aralarında bazı farklılıklar vardır. Temel farklılık cumartesi yasağının sebebiyle ilgilidir. Bu yasağın gerekçesi olarak Çıkış’ta altı günde kâinatın yaratılması ve yedinci günde istirahat edilmesi, Tesniye’de ise Mısır’daki esaret hayatı gösterilmektedir. Diğer taraftan sonuncu emrin Çıkış’taki metninde kişinin eşi sahip olduğu diğer şeylerle birlikte ve aynı kategoride sayılırken Tesniye’deki metinde eş diğerlerinden ayrılmakta ve bu metin iki farklı emri ihtiva etmektedir. Ayrıca Çıkış’ta olmadığı halde Tesniye metninde “Tanrı’n Rabb’in sana emrettiği gibi” ifadesi iki defa tekrarlanmaktadır. Bugün Tevrat’ta bulunan on emre ait iki metin arasındaki farklar muhtemelen tabletlerin kaybolmasının bir sonucu olup (DBS, II, 349) on emir metinlerinin karşılaştırılması, her ikisinin de oldukça kısa olan orijinal bir metnin muahhar nüshaları olduğunu göstermektedir (DB2, s. 969; Cazelles-Brouillard, III, 500).
Yahudi ve hıristiyanlarda on emrin sıralanışı farklılık arzetmektedir. Yahudiler, “Seni Mısır diyarından, esirlik evinden çıkaran Tanrı’n Yahova benim” ifadesini (Çıkış, 20/2) bu ifade sadece on emre giriş mahiyetinde olmasına rağmen birinci emir kabul etmektedir. Rabbiler, Çıkış 20/2-17’de verilen emirlerin birden ona kadar olan sıralamasını 2, 3-6, 7, 8-11, 12, 13, 14, 15, 16, 17; Saint Augustine’in tasnifini benimseyen Roma Katolik kilisesi ve Lutherci kiliseler 3-6, 7, 8-11, 12, 13, 14, 15, 16, 17a, 17b şeklinde, Ortodoks ve reforme kiliseler 3, 4-6, 7, 8-11, 12, 13, 14, 15, 16, 17 olarak kabul etmektedir (Ancien testament, s. 166). Roma Katolik ve Lutherci kiliselere göre Tanrı’ya karşı görevleri bildiren birinci tablet üç, diğer insanlara ve yakınlara karşı görevleri bildiren ikinci tablet yedi emir ihtiva etmektedir. Bu sıralamada Çıkış 20/17 ikiye bölünmekte, “Komşunun evine tamah etmeyeceksin” emriyle “karısına, kölesine ...” kısmı ayrı iki emir kabul edilmektedir. Ortodoks ve reform kiliselerinin tasnifi ise Philon, Josephus ve Origene’in de benimsediği Talmud’da yer alan tasniftir. Saint Augustine politeizm ve putperestliği bir sayarak ilk iki emri de kabul etmiş, son emri de kadının durumunu diğerlerinden ayırmak suretiyle iki ayrı emir saymıştır (Cazelles-Brouillard, III, 500). On emir iki ayrı şekilde tasnif edilmektedir. Bir tasnife göre dört emir Allah’a, altı emir insanlara karşı ödevleri belirtmektedir. Bir başka tasnife göre ise ilk tabletteki beş emir dindarlığın, ikinci tabletteki beş emir adaletin tesisi içindir (NDB, s. 176).
On emrin yapısı çeşitli yorumlara sebep olmuştur. İlk iki emirde Tanrı doğrudan İsrâiloğulları ile konuştuğu için birinci şahıs, diğerlerinde ise üçüncü şahıs kullanılmaktadır; çünkü rabbilere göre İsrâiloğulları ancak ilk iki emri bizzat Tanrı’dan dinleyebilmişler, ötekileri Mûsâ onlara nakletmiştir. Yine rabbilere göre aynı tablete yazılan ilk beş emir Tanrı ile insanlar arasındaki ilişkileri, ikinci beş emirinsanlar arası ilişkileri düzenlemektedir. Tanrı kendi adının günahlarla alâkalı bölümde yer almasını istemediği için (Dictionnaire encyclopedique du Judaisme, s. 251) ikinci beş emir verilirken Tanrı adı zikredilmemiştir.
XVIII. yüzyılın sonuna kadar on emir denilince sadece Tevrat’ın Çıkış (20/2-17) ve Tesniye (5/6-21) kitaplarında yer alan on emir anlaşılmakta iken bu tarihten sonra Tevrat’ta birden çok on emrin bulunduğu ileri sürülmüştür. On emirle Tevrat’ın diğer bölümlerindeki emirler arasında paralellik olmasına, on emirdeki buyrukların Tevrat’ın başka bölümlerinde de ifade edilmesine rağmen bugün genel kabul gören 
ON EMİR - telakki Tevrat’ta iki ayrı metin halinde tek bir on emir bulunduğu yönündedir.
On emrin cumartesi yasağıyla ilgili olanı bir tarafa bırakılırsa diğer emirler insan fıtratıyla ilgilidir, dolayısıyla evrenseldir. Dinler tarihi ve etnoloji araştırmaları da bunu teyit etmektedir. Eski Mısır’ın Ölüler Kitabı’ndaki günahlar listesiyle çivi yazılı tabletlerdeki liste on emri hemen hemen tamamen ihtiva etmektedir (DBS, I, 841-845; II, 847-851). Eski Mısır’da ölen kişi Osiris’in önündeki mahkemede, “Adaletsizlik yapmadım, yağmalamadım, çalmadım, öldürmedim, öldürtmedim ...” gibi masumiyetini ifade eden sözler söylemektedir. Asur’da ise din adamı hastayı cinlerden kurtarırken onun bir tanrıya hakaret edip etmediğini, ana babasına kötü davranıp davranmadığını, komşusunun hanımına çok yakın olup olmadığını, yakınının kanını döküp dökmediğini sormaktadır (Cazelles-Brouillard, III, 501). İbrânî geleneğinde de adam öldürmeme (Tekvîn, 4/8-10), komşunun evine, karısına tamah etmeme (Tekvîn, 12/17; 20/3), zina etmeme (Tekvîn, 39/9) gibi emirler ilk dönemlerden itibaren mevcuttur.
Tevrat’ta yer alan on emrin ne zaman yazıldığı konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. a) K. Marti, G. Mowinkel ve Meinhold gibi araştırmacılar on emrin mevcut edebî şeklini Bâbil esareti döneminde aldığını ileri sürmektedir. b) Yorumcuların çoğunluğu, on emrin milâttan önce VIII. yüzyıl peygamberlerinin tebliğinin bir neticesi olduğunu kabul etmektedir. c) Bazıları, cumartesi yasakları ve ana babaya itaat dışındaki emirlerin Mûsâ dönemine kadar çıktığına, bu iki kuralın ise daha sonra ilâve edildiğine kanidir. d) Katolik ve Protestan yorumculara göre ise onemir özde Mûsâ dönemine aittir, fakat daha sonra edebî müdahaleler olmuştur. e) Katolik ve eski Protestan yorumcuların çoğunluğuna göre on emir hem özü hem edebî formu itibariyle Mûsâ dönemine aittir.
Çıkış ile (20/2-17) Tesniye’de (5/6-21) yer alan on emirle ilgili metinlerin farklı oluşu bu metinlerin zamanla edebî değişikliklere mâruz kaldığını göstermektedir. Ancak bu değişiklikler muhtevayı bozmamıştır; dolayısıyla on emrin özü itibariyle Mûsâ dönemine ait olduğu görüşü gerçeğe en yakın olan izah tarzıdır. Emirlerin Mûsâ dönemine ait olduğu çeşitli delillerle ortaya konulmaktadır. On emrin dili ne kelimelerde ne üslûpta Mûsâ devrine ters düşmektedir. Ayrıca bu emirlerin Mûsâ dönemine ait olduğuna dair birçok tarihî delil gösterilebilir. Meselâ on emrin taş tabletlere yazıldığı bilgisi (Çıkış, 24/12; 31/ 18; 32/15-16; 34/1; Tesniye, 9/9; 10/1-4) o devrin âdetlerine uygundur. Milâttan önce II. binyılın ortalarına doğru, hatta daha eski dönemlerde önemli dinî ve siyasî belgelerin tahta ve özellikle taş gibi malzeme üzerine yazılması ve bunların kutsal mekânlara bırakılması âdetti. Tanrı ile İsrâiloğulları arasındaki ahdin temelini oluşturan metin de önemli olduğu ve korunması gerektiği için taş tabletlere yazılmış, kutsallığı sebebiyle ahid sandığında muhafaza edilmiş olmalıdır.
On emrin gerek bütünü gerekse bazı emirler için Mûsâ dönemine ait olamayacağı yolunda itirazlar yapılmıştır. Çeşitli nesnelerin resim veya şekillerinin yapılmasını ve bunlara tapınılmasını yasaklayan emrin Tesniye’nin yazıldığı devirde formüle edildiği, mevcut haliyle cumartesi yasaklarıyla ilgili emrin de Mûsâ’ya ait olamayacağı ileri sürülmektedir. Zira göçebe halinde yaşayan bir toplum çok sıkı çalışan işçiler gibi olamaz; dolayısıyla göçebelerde haftanın bir gününün tatil yapılması anlamsızdır. Ayrıca Mûsâ devrinde misafir veya yabancı olmadığı, kapı kavramının yerleşik hayatı çağrıştırdığı, buna göre emrin Hz. Mûsâ’dan sonraki bir zamana ait olabileceği ifade edilmektedir (ERE, IV, 515-516).
Eski Ahid’de tebliğ faaliyetleri anlatılan peygamberler on emri zikretmemiş, fakat bu emirlerin uygulanması ve yasaklardan kaçınılması için faaliyet göstermiştir. Peygamber Natan zinaya (II. Samuel, 12/1-11), İlyâ Baal kültüne (I. Krallar, 17/18), Amos (5/26) ve Hoşea (8/4, 11, 14) putperestliğe karşı mücadele etmişlerdir. Diğer taraftan bazı peygamberlerin İsrâiloğulları’nın yıkım sebebi olarak sıraladığı kötülükler on emirde yer alan ve kaçınılması istenilen davranışlarla hemen hemen aynıdır (Hoşea, 4/2; Yeremya, 7/9). On emrin verildiği yer bütün kaynaklara göre Sînâ dağıdır, ancak Sînâ dağının coğrafî konumu hususunda farklı görüşler vardır (bk. SÎNÂ). On emrin doğrudan Tanrı tarafından mı yoksa bir aracı vasıtasıyla mı verildiği hususunda bazıları bir aracının mevcudiyetini ileri sürseler de Çıkış (20/18 vd.) ve Tesniye’den (5/22) anlaşılacağı gibi Tanrı bu emirleri hiçbir aracı kullanmaksızın vermiştir.
On emrin ilk defa ne zaman ve nerede yazıldığı tam olarak bilinmemektedir. Çıkış’ta (24/12) Rabb’in, kendisinin yazdığı iki taş tableti vermek üzere Mûsâ’yı dağa davet ettiği belirtilmekte, taş tabletler üzerine bizzat Tanrı’nın yazdığı birçok defa tekrarlanmaktadır (Çıkış, 31/18; 32/16; Tesniye, 4/13; 5/22; 9/10). Bunlar levhaların daha önce yazıldığını göstermektedir. On emir Yahudilik’te merkezî bir önem taşımakta ve yahudiler on emir okunurken ayağa kalkmaktadır. On emir ihtiva ettiği dinî ve ahlâkî emirlerden dolayı çok önemlidir. On emirde insanların bütün ahlâkî fiilleri bir tek Tanrı’ya iman prensibine dayanır. On emir Tanrı’ya karşı olan her tavrı yasaklamaktadır. Bundan dolayı bütün insan topluluklarında sosyal düzenin Magna Charta’sı olmuştur. Yahudiliğe göre on emir 613 emirden oluştuğu kabul edilen yahudi şeriatının özeti niteliğindedir.
Yeni Ahid’de on emir birçok defa zikredilmekte, “on emir” tabiri geçmemekle birlikte gerek Îsâ gerek havâriler ona atıfta bulunmaktadır (Matta, 19/18-19; Markos, 10/19; Romalılara Mektup, 13/9; Yakub’un Mektubu, 2/11). Hz. Îsâ on emrin her iki bölümünü, “Tanrı’n Rabbi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün fikrinle seveceksin” ve, “Komşunu kendin gibi seveceksin” şeklinde özetlemektedir (Matta, 22/34-40). Hıristiyanlık’ta on emir, Saint Augustine ile birlikte Katolik doktrininin yorumunda ve inananların eğitiminde önemli bir yer tutmuştur. Saint Augustine on emirde her insanın fıtratında bulunan tabii ahlâkın bir özetini bulmaktadır. Saint Augustine’i takip eden skolastik düşünce de cumartesi yasaklarıyla ilgili üçüncü emir dışındaki onemirde tabii kanunun ifadesini görmektedir. Trent Konsili on emrin hıristiyanların yükümlülüğü olduğunu belirtmektedir. On emir insanın Tanrı’ya ve diğer insanlara karşı temel yükümlülüklerini bildirmektedir. Bu emirler değişmez niteliktedir, her zaman ve her yerde geçerlidir (Catéchisme, s. 426-429).
Kur’ân-ı Kerîm’de on emir ifadesi yer almamakta, fakat İsrâiloğulları ile yapılan ahidlere ve onların yükümlülüklerine dair bilgiler bulunmaktadır. Hz. Mûsâ, İsrâiloğulları’nı Firavun’un zulmünden kurtardıktan sonra kırk gün kırk gece sürecek bir buluşma için Sînâ dağına davet edilmiş ve orada kendisine levhalar verilmiştir. Mûsâ dönüşünde kavminin buzağıya taptığını görünce öfkesinden levhaları yere atmış ve daha sonra öfkesi geçince levhaları tekrar almıştır. Levhalarda insanlara öğüt olmak üzere her şeyin tafsilâtıyla anlatıldığı, rablerinden korkanlar için hidayet ve rahmet olduğu belirtilmekte (el-A‘râf 7/ 142-145, 150, 154), muhtevasıyla ilgili başka bilgi verilmemektedir. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’de İsrâiloğulları’ndan yalnızca Allah’a kulluk etmeleri, anaya babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik etmeleri, birbirlerinin kanını dökmemeleri, birbirlerini yurtlarından çıkarmamaları hususunda söz alındığı belirtilmekte (el-Bakara 2/83-84), cumartesi günü sınırı aşmamaları istenmektedir (en-Nisâ 4/154).
On emirde yer alan kurallar insan tabiatının bir gereği ve evrensel ilkeler olduğu için sadece Yahudilik’te değil diğer ilâhî dinlerde de söz konusudur. On emrin birincisini teşkil eden tevhid inancı Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu ilk ve temel ilkedir (el-Bakara 2/163; el-En‘âm 6/19, 102; el-İsrâ 17/23). İkinci emir putperestliğin yasaklanmasıyla ilgilidir ki Kur’an hem şirki hem Allah’tan başkasına tapınmayı yasaklamaktadır (en-Nisâ 4/36, 116, 171; el-En‘âm 6/151; el-A‘râf 7/191-195; Yûnus 10/18; en-Nahl 16/20). Allah’ın adının boş yere ağza alınması, yani Allah’ın adının kullanılarak yalan yere yemin edilmesi Kur’an’da da yasaklanmıştır (el-Bakara 2/224; el-Mâide 5/89; en-Nahl 16/91). Cumartesi yasağı sadece İsrâiloğulları’na ait bir ceza ve müeyyide olup Hz. Muhammed geçmiş ümmetlere ait diğer mükellefiyetler gibi bunu da kaldırmıştır (el-A‘râf 7/157). Ana babaya hürmet (el-Bakara 2/83; el-İsrâ 17/ 23), insan öldürmeme (el-Bakara 2/84; en-Nisâ 4/29; el-Mâide 5/32), hırsızlık yapmama (el-Mâide 5/38; el-Mümtehine 60/12), zina etmeme (en-Nûr 24/30-31), komşuya karşı yalan şahitlikte bulunmama, komşunun malına mülküne tamah etmeme (el-Bakara 2/83; en-Nisâ 4/36; el-Furkān 25/ 72) gibi hususlar Kur’an’da da yer almaktadır. İbn Abbas, İsrâ sûresindeki (17/22-39) emir ve yasakların Mûsâ’nın levhalarında da bulunduğunu belirtmiştir (Fahreddin er-Râzî, XX, 214). En‘âm sûresinde (6/151-153) yer alan emir ve yasaklar da on emirle benzerlik göstermekte, on emir veya on vasiyet olarak bilinmektedir.
BİBLİYOGRAFYA:
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XX, 214; J. Plessis, “Babylone et la Bible”, DBS, I, 713-852; A. Eberharter, “Decalogue”, a.e., II, 341-351; L. Speleers, “Egypte”, a.e., II, 756-919; F. H. Wods - B. J. Roberts, “Ten Commandments”, DB2, s. 969-970; M. H. Dolapönü, On Emir, İstanbul 1964; NDB, s. 53, 176; Ancien testament, s. 166; P. Antes, Ethik und Politik im Islam, Stuttgart 1982, s. 44-51; M. Weinfeld, “The Decalogue: Its Significance, Uniqueness and Place in Israel’s Tradition”, Religion and Law: Biblical-Judaic and Islamic Perspectives (ed. E. R. Firmage), Eisenbrauns 1990, s. 3-47; Abdulmesih, On Emir ve Diğer Dinlerle Karşılaştırmalı Bir Yorumu, Ankara, ts. (Sevgi Yayınları); Catéchisme de l’église catholique, Paris 1992, s. 423-514; B. J. Schwartz, “Ten Commandments”, The Oxford Dictionary of the Jewish Religion (ed. R. J. Z. Wecblowsky - G. Vigoder), New York 1997, s. 683-684; M. Abdullah Draz, Kur’an’a Giriş (trc. Salih Akdemir), Ankara 2000, s. 70-76; H. Cazelles - R. Brouillard, “Decalogue”, Catholicisme, III, 500-505; B. Haring, “Commandments, Ten”, New Catholic Encyclopedia, Washington 1967, IV, 5-8; M. Greenberg v.dğr., “Decalogue”, Ejd., V, 1435-1448; L. W. Batten, “Decalogue”, ERE, IV, 513-517; W. Harrelson, “Ten Commandments”, ER, XIV, 395-396; “Commandements, Dix (Decalogue)”, Dictionnaire encyclopedique du Judaisme (ed. G. Vigoder v.dğr.), Paris 1993, s. 250-252.



Ömer Faruk Harman   

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...