19 Ocak 2018

İYİ Kİ VARSINIZ ONBEŞLİLER (EREN’LER)



İYİ Kİ VARSINIZ ONBEŞLİLER (EREN’LER)

İyi ki Varsınız Onbeşliler
İyi ki Varsınız Onbeşliler (Eren'ler)
Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın 
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Kainatta her şey zıddıyla vardır ve anlamlıdır. Gece ile gündüzün sahibi Cenab-ı Allah, iyi ve kötünün mücadelesi ile yaşattığı dünya hayatını ölümle sonlandırırken sonsuz bir hayat bahşedip devam ettirecek aslında! Necmettin Halil Onan’ın “Bir Yolcuya” isimli şiirinden alınan yukarıdaki dörtlük, bu zıtlığın bir yansıması değil mi sizce de? Bir devrin batışına şahit olan Çanakkale, yeni bir devrin doğuşunu selamlamıyor mu sessizce?
Çanakkale; kalemin sustuğu, mürekkep kullanılmadan yazılan destan! Çanakkale; sözde medeni Avrupa’nın, “hasta adam” dediği Osmanlı İmparatorluğunun yetimlerine gidiş sürecinin fitilini ateşleyen destan! Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın: “Bir gün buradan gelecekler!” deyip tabyalar yaptırıp siperler kazdırdığı, kıraç toprakların şehid kanıyla cennetleştiği destan! 
Ve nihayetinde “İKİ YÜZ ELLİ BİN” vatan evladının kahramanca çarpışıp şehadet şerbetini kana kana içmek için gözlerini dahi kırpmadan damarlarındaki kanı son damlasına kadar akıttıkları; Çanakkale’yi geçilmez, ölümü ise ölümsüzleştiren destan! Evet, kalem kullanmadı düşman, bizim de mürekkebimiz yoktu zaten! Onlar ölüm kusan silahlarla geldiler, ölümü kanla boğup ölümün koynuna girerek o diyarı cennet kokuttu bizimkiler!
İlaç yok, zaman yok, doktor çok azdı. Kural netti, sadece hafif yaralılar tedavi edilecekti, Salih Yüzbaşı, onlarca vatan evladını kurtarırken yüzlercesinin şehadetine tanık oluyordu. Gelen her yaralıya önce göz ucuyla bakıyor, yaraları orta veya ağır ise içi kan ağlayarak “Şehadete yürüyecekler!” emrini veriyordu çünkü kurtarılmaları belki de saatler sürecek ameliyat için hem ilaç hem zaman yoktu, doktor ise hiç denecek kadar azdı, acı ama kural netti: Sadece hafif yaralılar tedavi edilecekti. 
Vatan evlatları birer birer şehadete yürüyordu o ağacın gölgesinde, birkaç yudum su, biraz yaprak hışırtısı, güneşin yakıcılığından koruyan gölge hepsi buydu işte. Lakin, lakin bizim üzülerek baktığımız bu manzaranın başrol oyuncusu, şehid namzeti kahraman askerimizde hüzünden eser yoktu çünkü o kahramanlar, şehadetin eşiğindeydiler ve öyle bir şerefti ki o eşik, bir geçseler ah bir atlasalar o eşiği, ağuşunu açıp bekleyen Peygamberimizi görecekler ve yeniden dünyaya gelip tekrar şehid olmak için Allah’a yalvaracaklardı. Yine bu eşiği aşma sırası gelmişti bir yiğidimize. Salih Yüzbaşı, başını çevirdi kahraman mehmetçiğe, sadece yutkundu ve boğuk bir sesle ekledi:
Askeri, ağacın altına bırakın, şehadete yürüyecek, son nefesini verince de bana haber verin, üzerindeki eşyaları da bana teslim edin, dedi sessizce. Sıhhıye eri anlam veremedi bu emre ama emredersiniz kumandanım, diyerek vazifesine koştu aceleyle. Az sonra geldi tekrar. Biraz evvelki asker şehid oldu kumandanım, üzerindekiler de bunlardı deyip üzeri kanlı bir mektup, üç beş kuruşu uzattı. Salih Yüzbaşı, emanetleri aldı, cebine koydu ve ameliyattaki aslan parçasını kurtarmaya gayretlendi. Sıhhıye eri merak içinde sordu:
-O asker, tanıdığınız mıydı kumandanım?
-Evet, dedi Kumandan. İçinde patlayan volkanı söndüren iki damla göz yaşı dökerek. Oğlumdu, deyip “Vatan sağ olsun!” diyerek!
Ya yaşı henüz on beş olmasına rağmen vatan müdafası için Çanakkale’ye giden ve bir daha dönmeyen dedelerimizi hatırlayıp içlenelim mi? Hele bu yiğitler için yakılan “Hey Onbeşli” ağıtının on yıllardır oyun havası biçiminde seslendirildiği gerçeğiyle yüzleşip utanalım mı biraz? Taze bir gonca iken vatanın selameti için kara toprağın koynuna gözünü kırpmadan giren bu yiğitlerimizin bilerek ya da bilmeyerek aziz hatıralarını incittik, 
Allah affetsin! Ne mutlu ona ki bu aslan parçalarına layık evlatlar da yetişiyor çok şükür! Onu 11 Ağustos’ta o hain saldırıda şehit olduğunda tanıdık, Trabzon’un Maçka ilçesinde gördüğü teröristleri Mehmetçiğimize haber verip o hainlerin saklandıkları yeri gösterirken şehid oldu. Adı Eren Bülbül’dü bu kahraman kardeşimizin ve yaşı da on beşti, tıpkı kahraman Tokatlı “Onbeşli” dedeleri gibi. 
24 Haziran’da öyle bir cümle paylaşmıştı ki kahramanımız sosyal medya hesabından 11 Ağustos’ta milletimizin gözbebeği oldu. Onun yazdığı gibi yazıyorum: “Biride cikip demiyoki Eren iyi ki varsın” evet bozuk bir Türkçe ile yazmış kardeşimiz lakin şükürler olsun ki sütü, kanı bozuk değildi yiğidimizin! Gelelim bu sitemli cümlenin sahibine, Şehid Eren Bülbül’e. Yeryüzünde nice bilinmeyen vardır ki gökyüzünde şöhret sahibidirler. İyi ki varsın, cümlesini duyup sevildiğini duymak istedin. Allah; bir kulunu sevince onu sevdirir ve sevindirir. 
Allah, vaadinin sahibidir Eren’im! Bak işte milyonlarca vatan sevdalısına sevdirdi seni. Askerde şehid olmak istiyordun, on beşinde şehidler arasına alarak sevindirmedi mi seni? Şehadetin kutlu, kabrin nur, makamın ali olsun küçük şehidim! Millet olarak sana iyi ki varsın, diyemedik amma inşallah Habib-i Zişan Efendimi’zin komşuluğuna ve Cenab-ı Hakk’ın Cemal’ini ebediyen görmeye müşerref olursun, diye dua ediyoruz bizde şimdi! “Olmaya” geldiğimiz şu dünyada iki vazifemiz var: Din-i Mübin, Kur’an-ı Hakim ve Sünnet-i Seniyye istikametinde yaşamak ya da bu uğurda ölmek! Bu iki ulvi yoldan birini nasip eyleyip bizden razı olarak bizi sana döndür Ya Rabbi!

İNSAN KÂMİL OLUNCA DEĞERİNİ BULUR



İNSAN KÂMİL OLUNCA DEĞERİNİ BULUR

İnsan Kamil Olunca Değerini Bulur

İnsan Kâmil Olunca Değerini Bulur
Muhterem kardeşlerim, bu ayki yazımızda kaliteli bir insan nasıl yetişmeli ve bunun oluşması için gerekli argumanlar ve merhaleler nelerdir, büyüklerimizin bizlere buyurdukları kibar-ı kelamları ışığında açıklamaya çalışacağız.
Ayet-i kerimelerde Rabbimiz Zülcelal hazretleri buyuruyorlar ki; 
“Andolsun ki Biz, ademoğlunu mükerrem kıldık. Karada ve denizde taşıdık. Ve onları temiz nimetlerden rızıklandırdık. Yaratmış olduklarımızdan çoğuna onları üstün kıldık.” (İsra suresi 70. Ayeti kerime)
“Gerçekten biz insanı en güzel bir biçimde yarattık” (Tin suresi 4. Ayeti kerime)
Halıkı Zülcelal hazretleri tarafından maddi ve manevi zahir ve batın her türlü ikramlarla donatılmış ve Ahsen-i takvim (en güzel bir şekilde) olarak yaratılmış olan insan başlangıçta zaten yaratılış harikasıdır. Doğumundan büyümesine, yetişmesine ve vefatına kadar her türlü ihtiyacını karşılayacağı ve hayatını en güzel bir şekilde yaşayacağı bütün imkanlar önüne serilmiştir. İnsan idrakini durduracak kadar mükemmel bir vücut yapısı lutfedilmiştir. Hak (cc) Ruh-i şeriflerinden üflemişler, kalb ve akıl ile desteklemişler. Bunlarda yetmemiş ilk yarattıkları insana bilmesi gereken her bilgiyi öğretmişler ve ona insanlığı eğitmesi için peygamberlik ikram edilmiş, hayat kataloğu olarakta 10 suhufla desteklemişlerdir. Daha sonraki seyirde suhuflarla birlikte peygamberler göndermeye devam etmişler, insanlık çoğalıp yeryüzüne dağılınca büyük peygamberler ile birlikte kitaplar göndermişler. Yani kısaca belirtecek olursak, kaliteli olabilmesi için insana her türlü imkan Hak Teala hazretleri tarafından ikram edilmiştir. 
Günümüzde insanın yaradılış gayesi yanlış anlaşıldığı için, insanda yanlış yönlendirilmektedir. Kaliteli insan yetiştirmek denilince hemen maddi manada anlaşılmaktadır. İyi bir doktor, iyi bir mühendis, iyi bir siyasetçi vs. yetiştirmenin aynı zamanda kaliteli insan yetiştirmenin gereği olduğu algılanmaktadır. Elbette ki, bu bugün ortaya çıkmış bir düşünce değildir. Avrupalıların bilim ve teknolojide ilerlemeleri neticesinde insanlığın her şeye maddeci bir yaklaşımla bakmaları bu sığ düşüncenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Avrupalılar bu ilerlemeleri kaydederken kendilerine göre bazı ahlaki kurallarda geliştirmeye çalışmışlar ve sonuçta eksikte olsa bazı başarılara ulaşmışlardır. Fakat bu ahlaki prensipler hep maddeci ve menfaatçi mantıkla ortaya konulduğu için insanlığa faydalı şeyler icad etmiş olsalarda, insanlığın yok edilmesi için her türlü silahı da (atom bombası ve kimyasal silahlar dahil) üretmişlerdir. Bunun neticesinde de kendine ahlaklı fakat kendinden olmayana zalim bir insan modeli ortaya koymuşlardır.
Bunlara özenen İslam dünyası da sanki eksiklik İslam dininde imiş gibi bir algı ile kaliteli insan denince batılıların karakterinde ve becerisinde olması gerektiği zannına kapılmıştır. Bunun sonucunda belki bilim dallarında kaliteli insan yetiştirmeye muvaffak olmuşlardır, fakat ahlaki açıdan batılımı doğulumu olduğu anlaşılamayan ucube nesiller yetiştirilmiştir ve halende bundan kurtulamamışlardır.
O zaman bu gün kaliteli insan yetiştirmenin yolu nedir? Nerde yanlış yapmıştık ki, bu durumlara geldik? İmkanlarımız geliştiği halde niçin halen daha faydalı nesiller yetiştiremiyoruz? Bunun sebebi nedir?
Öncelikle şurasını unutmayalım ki, kaliteli insan olmanın birinci ve tek yolu Müslüman olmaktan geçer. Cenab-ı Hak bizleri yaratırken “insan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?” fermanı ilahisi ile bize bir ihtarda bulunuyor. Bizi mükerrem ve ahseni takvim üzere yaratırken, ancak kendi emirleri doğrultusunda yaşarsak bu ikrama ve ihsana mazhar olabileceğimizi buyuruyor. Bunun içinde başta belirttiğimiz gibi bize kitaplar gönderiyor ve bu kitapların emirlerini yaşayarak bizlere talim ettirecek olan peygamberler gönderiyor. Yani “sen kendi istediğin rol modeli seçemezsin. Sadece numune-i imtisal olan peygamberimi rol model olarak seçebilirsin, Bizim O’’na öğrettiğimiz bilgilerin dışında her şey sendeki kaliteyi yok eder.” buyuruyor. 
İnsan Hakk’ın emirlerine uygun yaşamadığı sürece nâs mertebesinde, emirleri yaşamaya başladığında insan mertebesinde, kaliteye ulaştığında ise insanı kamil mertebesine ulaşır. Yani İslam’ın anlayışında insan gayreti ile kemalat kesbederek mükemmele ulaşmalıdır. Nâs unutkan manasına gelir. Yani dünyaya gelmiş yaradılış gayesini unutmuş, nefsi emmareye köle olmuştur. Bu köleliyi idrak edip, tevbe ile Hakk’a (cc) dönünce Âdemiyetini idrak edip insan sınıfına dahil olur. Burda da yetinmeyip çalışıp gayret edip Halıkı Zülcelal hazretlerinin “dön Rabbine, sen Ondan razı, O senden razı olarak.” Hitabı izzetine nail olmak için gayret sarfederse işte o zaman kaliteli insan yani insanı kamil, hatta hazreti insan olur.
İşte bu kemalata ermek için yapılacak gayrette nasıl bir yol izlenmelidir? Bunun cevabı içinde büyüklerimizin kibarı kelamlarına müracaat edeceğiz.
İmam Efendi Osman Bedruddin Erzurumi (ks) hazretlerinin mektubatının takdim kısmını hazırlayan muhterem Ahmet Fevzi Özçimi, İmam efendinin mürşidi Mahmud Sâmini (ks) hazretlerinin ve İmam efendi (ks) hazretlerinin mektuplarından çıkararak adeta bir ana fikir gibi yazdığı on madde, yukarda sorusunu sorduğumuz izlenecek yolu bizlere göstermektedir.
Buyruruyorlar ki,
1- Bütün mükevvenatın yaradılış sebebi insandır ve Cenab-ı Hak her şeyi insan için yaratmıştır.
2- “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğime muhabbet ettim.” Kudsi hadisinin ışığında anlıyoruz ki, insanıda Allah (cc) kendisinin en üst seviyede bilinmekliği için yaratmıştır.
3- İlahi beyanla da tasrih edildiği üzere insan, Allah’ın (cc) en müstena ve en büyük eseridir. Maddesi ile de manası ile de, hiçbir varlıkla kıyaslanamayacak kadar müstesna yaratılmış olan insan, bütün kâinatın özüdür, kalbidir. Kâinat onunla can, mana ve renk kazanır.
4- Ancak yukarda ki üç maddede zikredilen insan; Allah’ımızın, mahlûkatın en şereflisi olarak “Ahsen-i takvim üzere” yarattığını beyan buyurduğu ve yeryüzünde kendisine halife olmaya hak ve liyakat kazanmış olan hazreti insandır.
5- İşte bu manadaki insanın mutlak ve muşahhas numunesi olan, Allah’ın sevgilisi, kainatın Efendisi Hazreti Muhammed’in (sav) şu âlem sahnesine gönderilmesi iledir ki, (mutlak hakikat)e ait şaşmaz ölçüler bize intikal etmiştir.
6- Bu itibarla hakiki manada insan ve İslam olabilmenin, yaradılış gayemize uygun hayat sürmenin, korktuklarımızdan emin, umduklarımıza nail olmanın –tek cümle ile- dünya ve ötesinde Hakk ve hakikate, kurtuluş ve saadete ermenin tek yolu ve çaresi evvela sembol ve örnek insanı, yani Hazreti peygamber (sav) efendimiz hazretlerini belli ölçüler içerisinde tanıyıp bilmek, sonra da bu bilişin verdiği imkân ve müsaade nisbetinde o muazzam varlığı sevip, ona yakın olabilmektir.
7- Çünki, böyle bir biliş ve bu yolla ona yakin oluş, aynı zamanda Halıkımızı da bilmenin, bulmanın ve tarifsiz bir sevgi ve muhabbet yoluyla, varlığı ilahiye ye ermenin tek yolu ve tek çaresidir. Fahri kâinat efendimizi biliş ve O’na muhabbetten geçmeyen bir yolun, bize Allah’ımızı bildirmesi ve bizi O’na kavuşturması da mümkün değildir.
8- Tasavvuf ise talib olanlara, hakiki manada insan olabilme sanatını öğretip, öğrettikleri ile eğiten; muhabbet yoluyla (biliş-buluş-oluş) safhalarından geçirmek suretiyle bizi, ilk merhalede peygamber efendimize, nihai planda ise Allah’ımıza ulaştıran, bir eğitim sisteminin adıdır.
9- Bu sistemin icaplarını kişinin kendi kendine öğrenmesi ve ifa eder hale gelmesi mümkün değildir. Böylesine hayati bir konuda, özel bir şekilde eğitilerek insan-ı kâmil haline gelmiş, topyekûn bütün insanlığa tek ve mümtaz bir numune olan Hazreti peygamber efendimizin (sav) Ahlakı Muhammedisi ile tahalluk etmiş ve talip olanlara da kendisi gibi olabilmenin yollarını göstermeye memur ve vazifeli kılınmışi bir hakiki mürşide, bir manevi mürebbiye mutlaka ihtiyaç vardır.
10- İşte ancak vazifeli kılınmış böyle bir mürebbinin taht-ı terbiyesinde insan, yaratılışındaki gayeyi tahakkuk ettirerek; meleklerden muazzez, ulvi ve yüce bir varlık olabilmenin; Allah’ını (cc) bilmenin, bulmanın ve O’na ermenin yoluna girer ve dolayısıyla, kendisini yaratan varlığın huzuruna, onu hoşnut edecek bir hüviyetle çıkmanın şuur ve idrakine ulaşır. 
Netice olarak şurası unutulmamalıdır ki, insan oğlu dünyaya bir imtihan için gönderildi. Dünyada yapacağı hiç bir iş, meslek, kazanacağı kabiliyetler asla kalıcı olmayacaktır. Yani bir insan dünyada ulaşılabilecek en üst makamlara, mevkilere ve zenginliklere ulaşsa da, bu onun kaliteli bir insan olduğunu göstermez. Bunlarla birlikte Rabbini (cc) yeteri kadar tanır ve ona itaatte kemal kesbederse olgun bir insan ve mü’min olur. Buna ulaşabilmesi içinde mutlaka kendine kendisini tanıtacak ve kendini tanıyınca Rabbini tanıyacağı bir insan-ı kamili örnek almalıdır. Bununla sadece ahiretini mamur edip cennete ulaşmış olmaz. Aynı zamanda da Hakk’a vuslatı yaşayarak, Allah’ın Cemal-i Bâ kemaline kavuşur. 
Yani kısaca Rabbinin, bilinmekliğini murad ederek yarattığı insan o muradı tahakkuk ettirerek vazifesini tamamlamış olur.
Bunun içindir ki, insan bütün umurlarıyla Hakk’ı razı etmek için gayret sarfetmelidir. Dünyaya ilk adım attığındaki sâfiyetini korumak için ciddi bir terbiyeden geçmelidir. Sonuçta da dünya imtihanını alnının akıyla veren bahtiyar insanlardan olmaya muvaffak olmalıdır.
Cenab-ı Hak teala hazretleri bu şuura ulaşmamızı ve bu gayrete muvaffak olmamızı nasib ve müyesser eylesin. AMİN...

Yüz Okuma Sanatı



ŞEMS-ÜL MAARİF 4 NCÜ CİLT 2 NCİ BÖLÜM 1-185



ŞEMS-ÜL MAARİF 4 NCÜ CİLT 2 NCİ BÖLÜM
1-185

ŞEMS-ÜL MAARİF 4 NCÜ CİLT 1 NCİ BÖLÜM 1-190



ŞEMS-ÜL MAARİF 4 NCÜ CİLT 1 NCİ BÖLÜM
1-190

ŞEMS-ÜL MAARİF 4 NCÜ CİLT TAMAMI 1-374




ŞEMS-ÜL MAARİF 4 NCÜ CİLT TAMAMI
1-374

ŞEMS-ÜL MAARİF 3 NCÜ CİLT 1-356



ŞEMS-ÜL MAARİF 3 NCÜ CİLT
1-356

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...