26 Ağustos 2017

Kuran’ın Eşsiz Koruma Sistemi

Kuran’ın Eşsiz Koruma Sistemi

(Üzerinde 19 Var, Edip Yüksel, 1998-2015, son bölüm)

(انا نحن نزلنا الذكر وانا له لحافظون (٩

“Zikri biz indirdik, onu biz, elbette biz koruyacağız.” (15:9)

Kuran, Allah’ın kullarına indirdiği son kitaptır. Onun kıyamete dek korunması için 15:9’da verilen ilahi sözün hikmeti budur. Kuran’ın Allah sözü olduğu ve kesinlikle korunduğunu kanıtlamak için Allah, Kuran’ı matematiksel bir sistemle kodlamıştır. Tucson Mescidi, Renaissance Institute ve Monotheist Publication tarafından yayımlanan kitaplarda açıkladığımız gibi bu matematiksel sistem insan gücünün çok ötesindedir. Allah’ın son kitabında en ufak bir tahrif bile kuşkusuz büyük bir fitneye yol açar. Kuran’ı koruyan sistem matematik olduğundan, 1 birimlik (1 sure, 1 ayet, 1 kelime, hatta 1 harf) sapma bile sistemi bozar.

Nitekim

1974 yılında Kuran’da fark ettiğimiz matematiksel sistem yeni bir fiziksel deliller çağı açmış ve Kuran’daki her birim o sistemde yer almıştır.
Sonuçta, 9:128-129 nolu ayetlerin Kuran’dan olmadığı ortaya çıkarak:
  1. Kuran’ın matematiksel sisteminin asıl işlevini görme fırsatını bize vermiştir. Kuran’ın korunması, insanlar tarafından müzelerde korunan kitaplar gibi, yahut doğal olarak korunan taş yazıtlar gibi olmayıp hepsinden farklı olarak bizzat sahibi tarafından yerleştirilen kodlama sistemiyle olmuştur ki 15:9 ayeti bunu “beş adet vurgu” ile bildirir: “Biz, elbette Biz Zikri indirdik, ve onu mutlaka Biz koruyacağız.”
  2. Bu açıdan olağanüstü bir mucize oluşturur.
  3. Atalarını taklit ettiklerinden dolayı Kuran’ı kabul edenlerle, Kuran’a bizzat Kuran’dan dolayı iman edenlerin arasında ayırım yapmıştır. Gerçek müminler, Kuran’ın tanıklığını atalarının tanıklığına tercih ederler.
Sahte ayetlerin çevirisi şöyledir:
“Size içinizden sıkıntıya düşmeniz onun gücüne giden, size pek düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici bir peygamber gelmiştir. Onlar yüz çevirirlerse, de ki: ‘Bana Allah yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim ve büyük arşın Rabbi O’dur.'”

Fiziksel deliller

  • Beraet (Ültimatom) Suresinin sonunda yer alan 9:128-129 “ayetleri” matematiksel kodun keşfi tarihi olan 1974’ten beri özellikle dikkatlerimizi çekmişti. “Rahim” kelimesinin Allah’tan başkasını tanımlamak için kullanıldığı tek yerdi. Kuran’da 114 (19×6) kez Allah için geçen “Rahim” ismi orada Muhammed Peygamber için kullanılıyordu. Kuran boyunca “Allah” kelimesinin tekrarlanma sayısının 2699 adet çıkması, 112 harfli 9:128-129 üzerinde kırmızı ışıkların yanmasına neden oldu. 2699 sayısı 19’un katından 1 fazlaydı. “Allah isminin 2698 (19×142) kez geçmesi gerektiğini hatırlatan daha birçok parametre mevcuttu.
  • “Allah” ismini bulunduran tüm ayetlerin numaraları toplamı 118123 (19×6217) dir. Beraet suresi sonunda yer alan Allah isminin bulunduğu ayet numarasını yani 129’u eklediğimizde bu sistem bozulur.
  • “Allah” ismi, Kuran’ın başından 9. surenin sonuna dek 1273 kez geçer. 1273=19×67. Eğer 9:129’daki eklenirse bu sayı 1274’e çıkar ve sistem bozulur.
  • İlk başlangıç (2:1’deki A.L.M.) harflerinden son başlangıç (68:1’deki Nun) harfine dek geçen “Allah” isimleri, sahte ayetler hariç 2641’dir. 2641=19×139
  • Beraet suresi başında harf bulunmayan bir suredir. Başlangıç harfi bulundurmayan 85 sureyi incelediğimizde 57 (19×3) tanesinin “Allah” ismini bulundurduğunu görürüz. “Allah” ismini bulunduran ayetlerin toplam sayısı da 1045 olup 19×55’tir. Oysa 9:128-129 eklense “Allah” ismini içeren ayetlerin sayısı 1 adet fazlalaşır.
  • Kayıp Besmele’den (Sure:9) itibaren, ekstra Besmele’ye (Sure:27) kadar “Allah” kelimelerinin 513 ayette geçtiğini görürüz. 513=19×27
  • Beraet suresinin sonunda yani 9:128-129′ da geçen “ilah (tanrı)” kelimesi, bu “ayetler” hariç 95 (19×5) kez geçer. Söz konusu sahte ayetlerle bu denklik bozulur.
  • Tanrı için kullanılan “arş (yönetim)” kelimesi 9:128-129 hariç, Kuran’da 19 kez geçer. (12:100 ve 27:23 ayetlerindeki “arş” kelimesi “taht” için kullanılır.)
  • Kuran, 6234 adet numaralanmış ayet ve 112 numarasız ayet (1:1 ve 27:30 hariç sure başlarındaki Besmeleler) içerir. Böylece Kuran ayetlerinin sayısı 6346 (19×334) olur. 6346 sayısının rakamlarının mutlak değerlerinin toplamı da 6+3+4+6 = 19’dur. Bu iki matematiksel özellik, 9:128-129 eklendiğinde bozulmaktadır.
  • Başlangıç harfleri içermeyen 85 surenin tüm ayetlerinin rakamlarının mutlak değerlerini tek tek topladığımızda sonuç 27075 (19x19x75) olur. Bu özellik 128 ve 129 rakamlarının eklenmesiyle 23 artarak bozulmaktadır.
  • Her bir suredeki toplam ayet sayısını ve yanına tek tek ayet numaralarını (71234567……… 612345) biçiminde yazarsak 12692 basamaklı bir sayı elde ederiz. Birkaç metre uzunluğundaki bu sayı 19’un tam katıdır. Bu muazzam sayının basamak sayısı da 19’un tam katıdır. 12692=19×668. Bu durum, Beraet’in sonundaki ilave iki ayet çıkarılınca gerçekleşmektedir.
  • Kuran’ın başından 9. surenin sonuna kadar başında başlangıç harfi bulundurmayan surelerin toplam ayet sayılarını sure numaralarıyla birlikte topladığımızda 703 (19×37) sayısını elde ederiz. Bu da, 9. sure 127 ayet olduğu taktirde gerçekleşir.
  • “N” harfi ile biten, yani en son ayetinin son harfi “N” olan surelerin numaralarının toplamı 1919 (19×101) dur. Dokuzuncu surenin son ayetini 129 kabul ettiğinizde surenin son harfi “N” yerine “M” olur ve bu denklik bozulur.
  • Son ayeti 9 rakamı ile biten 13 surenin ayet sayılarını topladığımızda 627 (19×33) sayısını elde ederiz. Bu durum, 9. sureyi 129 ayet kabul edince gerçekleşmez.
  • Beraet suresinin numarası olan 9 rakamı ile son ayeti olan 127’nin rakamlarını topladığımızda, 9+1+2+7 = 19 olmakta ve bu özellik, son ayeti 129 kabul edince bozulmaktadır.
  • Misakın elçisini müjdeleyen ayetten üç ayet önceki, 3:78 ayeti, Allah’ın kitabına sözler ekleyen ve o sözlerin Allah’ın ayetleri olduğunu ileri süren yalancıları kınar. Bu ayette geçen “Allah” kelimesinin Kuran’ın başından itibaren 361inci (19×19) ayet olması ilginçtir. Allah’a ayet yakıştıranlardan söz eden bu ayetle Beraet’in son ayeti olan 9:127 arasında “Allah” ismi 912 (19×48) kez geçer.
Bunlara benzer daha birçok örnek verebiliriz. Kısacası, Kuran, 9:128-129’un kendisine ait olmadığına, yabancı olduğuna tanıklık ediyor. Kuran’dan ve Allah’tan daha büyük tanık kim olabilir?

Rivayetlerde Tüten Duman

Muhammed Peygamber’in ölümünden yaklaşık yirmi yıl sonra Halife Osman bin Affan döneminde bir grup yazıcı, başka ülkelere gönderilmek üzere Kuran nüshalarını çoğaltmakla görevlendirildiler. Bu nüshalar, Muhammed’in eliyle yazılmış orijinal Kuran’dan kopya edilecekti. Yazıcılar komitesine Osman b. Affan, Ali b. Ebi Talip, Zeyd b. Sabit, Ubeyy b. Kab, Abdullah b. El-Zubeyr, Said ibnül As ve Abdurrahman b. El-Haris b. Hişam nezaret ediyorlardı. Peygamber, Kuran’ı iniş sırasına göre yazmış, her parçanın doğru yerine yerleştirilmesi için gerekli talimatı da bunlara eklemişti. Medine’de inen son sure 9. sure idi. Yalnızca, üç ayetli 110. sure 9. sureden sonra Mina’da inmişti.

İlk kıvılcım

Yazıcılar komitesi 9. sureye geldiklerinde onu da uygun yerine yerleştirdiler. Ancak Medinelilerden biri, Allah’ın iki ismini peygambere mal eden bir çift ayetin araya eklenmesini önerdi. Yazıcılar bunu önce reddettiler; ancak tartışmalar sonunda kabul ettiler. Ali b. Ebi Talib ve daha birçok inanan buna büyük bir tepki gösterdi. Nitekim Ali, peygamberin vefatından sonra Allah’ın son peygamberi tarafından yazılmış olan Kuran’a ekleme yapmak isteyenlerin varlığından duyduğu endişe yüzünden ilk halifenin seçildiği toplantıya bile katılmamıştı.
Ali’nin bu protestosu birçok kitapta anılır. Burada, Celaleddin es-Suyuti tarafından yazılan El-Itkan fi Ulum-il Kuran isimli klasik bir kaynakta yer alan ve İkrime yoluyla nakledilen aşağıdaki rivayeti alıyorum:
“Ebu Bekir halife seçildikten sonra Ali b. Ebi Talib evine çekildi. Ebu Bekir’e, onun seçilişinden hoşlanmadığı için Ali’nin böyle bir tavır gösterdiği biçiminde yorumlar ulaştı. Bunun üzerine Ebu Bekir Ali’ye birini göndererek durumu soruşturdu: ‘Ebu Bekr’in seçimine mi karşı çıkıyorsun?’ diye sorulunca Ali, ‘Yok vallahi’ diye cevapladı. Ali’ye tekrar soruldu: ‘Neden evinden dışarı çıkmıyorsun?” Cevap verdi: “Görüyorum ki Kuran’a ekleme yapılıyor ve ben Kuran’ı derleyinceye kadar namaz dışında sokak kıyafetlerimi giymemeye yemin ettim.'” (El-Itkan Fi Ulum-il Kuran, El-Ezher yayınları, Kahire, Mısır, H.1318, C. 1, Sayfa 59)
Aynı kitabın 28. sayfasında, Zevaidil Müsned ve İbni Merdiveyh’te yer alan ve Übeyy b.Kab yoluyla nakledilen aşağıdaki rivayette konuyu daha da aydınlatıyor:
Ebu Bekr’in hilafeti zamanında Kuran derleniyordu. Yazım işlemiyle görevli sahabeler Beraet (Ültimatom) suresinin sonuna, 9:127 ayetine gelince, onun son ayet olduğunu sandılar. Bunun üzerine Ubey b. Kab kendilerine, “Peygamber bana iki ayet daha okudu” diyerek 9:128,129 ayetlerini okumaya başladı ve, “Bu iki ayet, Kuran’ın en son inen ayetleridir” diye ekledi.
Aşağıdaki sonuçlara baktığımızda bu suçun korkunç boyutları ortaya çıkmaktadır:
  1. Halife Osman öldürüldü ve Ali dördüncü halife seçildi.
  2. Ali taraftarları ile saltanat taraftarları arasında yıllar süren bir savaş çıktı. Kuran’ın tahrif edilmesiyle ilgili bir sürü söylenti Şiiler arasında abartılarak “takiyye” politikasıyla nesilden nesile gizlice aktarıldı.
  3. Ali şehit edildi.
  4. Muhammed Peygamber’in torunu Hüseyin yetmişin üzerinde inananla birlikte Kerbela’da şehit edildi.
  5. Emevi ve Abbasi sultanlarının çevrede estirdiği terörün sonucu olarak cizye ödemeye mahkum olduktan sonra, cizyeden kurtulmak amacıyla güya İslam’a girenler, hadisler rivayet ederek Kuran’a ortak koştular ve böylece peygamberin tebliğ ettiği İslam dinini tahrif ettiler.
Sonuçta, tahrifçiler savaşı kazandı. Bugüne ulaşan “resmi” tarih, onların fikirlerini yansıtır. Allah düşmanlarının bu görünüşteki zaferi şüphesiz Allah’ın takdirine uygundu. Mekke’nin fethedilmesiyle yenilen müşrikler, peygamberin ölümünden iki yüzyıl geçmeden çok tanrıcılığa geri döndüler. Ne gariptir ki, bu seferki putları Peygamber Muhammed’in kendisiydi. Bu müşrikler, şüphesiz saf Kuran’ı istemezlerdi. Nitekim, Kuran’ı korumak isteyen gerçek müminler şerefli bir biçimde şehit edildiler. Müşrikler görünüşte zafer kazandılar.

Orijinal Mushaf Mervan tarafından yakılıyor

Bu uzun ve yıkıcı savaştan sonraki barış döneminin ilk Halifesi Mervan b. Hakemdi (Ölümü: H 65/M 684). Yaptığı ilk işlerden biri orijinal Kuran’ı yok etmek oldu. Peygamberin kendi eliyle ve özenle yazdığı Kuran’ı “yeni tartışmalara neden olacağından korktuğu” için yaktı. (Nüzülünden Günümüze Kuran-ı Kerim Bilgileri, Osman Keskioğlu, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, 1987, sa:140; Dr. Suphi es-Salih, Mebahis fi Ulumil Kuran, sa:83 ve Kuran tarihiyle ilgili tüm kitaplara bakılabilir.) Akıl sahibi bir kişi burada şu soruyu sormalı: “Muhammed’in orijinal Kuran’ı o sırada elden ele dolaşan nüshalarla aynı idiyse Mervan b. Hakem onu niye yok etsin??!!!”
İki tanık gücündeki tek tanık!
Eski rivayet kitaplarında, sonradan katılan 9:128-129’dan sürekli şüphelenildiğini öğreniyoruz. Örneğin Buhari’nin ünlü hadis kitabında ve Suyuti’nin El-Itkan’ında Kuran’ın her ayetinin en az iki tanıkla doğrulandığını okuyoruz: “Ancak 9. surenin 128. ve 129. ayetleri müstesna ki onlar yalnız Huzeyme b. Sabit el-Ensari’nin yanında bulunmuşlardı.” Sünnilerin en güvenilir hadis kitabı olan Buhari, Suyuti’nin ünlü eseri El İtkan ve Kuran tarihiyle ilgili birçok kitap, Beraet (Ültimatom) suresinin 127. ayetine varıldığında, derleme ve yazım işlemiyle görevli tüm yazıcıların, o ayetin son ayet olduğuna karar verdiğini rivayet eder ve devamla şunları bildirirler:
Sahabeler, Beraet Suresini 127. ayette noktaladıktan sonra Huzeyme b. Sabit El Ensari adındaki bir Medineli kendisinin yanında iki ayet daha bulunduğunu ileri sürdü. Bu iddiasına bir başka tanık daha getirmesi istendiğinde hiç kimseyi bulamadı. Fakat, arkadaşlarından biri bir hadis rivayet ederek Huzeyme’nin tanıklığının iki kişinin tanıklığına eşit olduğuna tanıklık etti. Bunun üzerine yazıcılar son iki ayeti, yani 9:128, 129 ayetlerini kabul edip 9. surenin sonuna eklediler.
Ne gariptir ki, bu 9:128-129 eklemelerinin, Medine döneminin son günlerinde inmiş Medeni bir surede bulunan Mekki ayetler olduğu iddia edilir.
Konuyla ilgili akla gelebilen birçok soru vardır. Örneğin: Bu Mekki ayetler, çok sonraları müslüman olmuş Medineli birinin yanında, sadece Huzeyme’nin yanında nasıl bulunabilir? Neden dört halife dahil, hiçbir sahabenin tanıklıkları tek başına kabul edilmezken sadece Huzeyme b. Sabit El Ensari’nin tanıklığı iki kişinin tanıklığına denk tutuldu? Huzeyme’nin iki tanığa eşit olduğunu rivayet eden kimdi? Onun bu rivayetine nasıl güvenildi? Yoksa onun da mı tanıklığı iki kişinin tanıklığına eşitti? Beraet Suresinin sonundaki 9:128,129 eklemelerinin, Beraet suresine ‘sonundan başlayarak inen biricik sure’ unvanını kazandırması ilginç değil mi?
Ne var ki bütün bu tutarsızlıklara ve 9:128-129 ile ilgili birçok çelişkiye rağmen, Kerbela katliamından sonra kimse onların doğruluğunu açıktan sorgulamaya cesaret edemedi.

Ne söyleyebiliriz?

Her şeye gücü yeten Bilge Tanrı’nın bize sağladığı fiziksel deliller, mesajının doğruluğu ve korunmuşluğu konusunda kuşku bırakmıyor. Sonuç olarak:
  1. Orijinal Kuran’a herhangi bir tahrif giremez.
  2. Beraet: 128-129 Kuran’dan değildir.
  3. Kuran’daki her birim, insan gücünün ötesinde düzenlenmiş matematiksel bir yapı içinde yerini almıştır.
Şimdi anlıyoruz ki, Yüce Tanrı, 9. sureye bu iki “ayetin” “eklenmesine” özellikle izin vererek:
  1. Kuran’ın kodu olan 19’un ana işlevini gösterir.
  2. Kuran’ın ekleme, çıkarma ve bozmalara karşı bir matematiksel zırhla korunduğunu kanıtlar.
  3. İnananlarla ikiyüzlüleri birbirinden ayıracağına dair verdiği sözü yerine getirir.

Konuyla ilgili tartışmalar

Almanya’daki bir dosta gönderdiğim mektubumun ilgili bölümünü alıntılamak istiyorum:
“Zikri biz, onu biz, elbette biz indirdik ve onu yine biz koruyacağız.” (15:9)
Kuran’ın Allah’ın koruması altında olduğunu beş vurgu ile bildiren ayetin bu vurgulama ile bize neyi anlatmak istediğini düşünün. Dünyada, müzelerde insanların gayreti veya tabiat koşullarının etkisiyle binlerce yıldır korunan kitabeler, kitaplar mevcut… Kuran’ın korunması eğer böyle sıradan, normal bir biçimde olsaydı Alemlerin Rabbinin böyle bir korumayı bir övgü vesilesi yapması ve yoğun vurgulama ile kendisini ön plana çıkarması nasıl açıklanacaktı? İzleyicilerinin gayretiyle 1400 yıl korunduğu iddia edilen bir kitabın ne gibi bir özelliği olurdu? Ayrıca, yukarıdaki ayetin sonradan eklenmiş olduğuna dair bir iddiaya vereceğiniz cevap nedir?
Kuran, ilim sahiplerinin göğsündedir (29:49). O, rakamlanmış bir kitap olup ona ancak dürüst insanlar tanık olmakta (83:9,10, 20,21). Putperestler, kağıtlara yazdıkları Kuran ayetlerinin arasına insan ürünü ifadeler soksalar da, “ilim sahipleri” Allah’ın ayetlerini “bilirler”. Çünkü Kuran, bizzat Allah tarafından harfi harfine, kelimesi kelimesine matematiksel bir sistemle korunmuştur. İnsanlar tahrif etmeye çalışsa da yanlış kopyalar çoğaltsa da, “Kuran” korunmuştur ve korunacaktır.
Şu anda 9:128-129 “ayetlerini” içermeyen Kuran nüshası dünyanın dört bir yanında okunuyor. Bu Kuran nüshasının sizin anlayışınıza göre 15:9 ayetiyle çelişmesi gerekmez mi? Cevabınız “Yok çelişmez, çünkü…” ile başlayacaksa, Muhammed’den sonra putperestlerin Kuran nüshalarına ilave yapması da 15:9 ayeti ile “Çelişmez, çünkü …”
19 kodu, Kuran’a batılın yaklaşamayacağını kesin olarak sergiliyor. Tüm dünyada yaygın olan Kuran nüshalarında 7:69 ayetindeki “Bastatan” kelimesinin بصطة “Basstatan” biçiminde “sad” harfiyle yanlış yazılması ve bu yanlışı destekleyen hadisler uydurulmuş olması ilginçtir. Biz bu imla hatasını Kuran’ın matematiksel kodunun yardımıyla keşfedip düzelttik. Daha sonra eski nüshaları, örneğin Taşkent nüshasını incelediğimizde bu kelimenin Kuran nüshaları ve hadislerin bildirdiğinden farklı yazıldığına tanık olduk.
Süleymaniye Kütüphanesi’nde, Fatih-18 kaydıyla tutulan ve Ali’ye nispet edilen ceylan derisi üzerine Kufi hattıyla yazılmış bir Kuran nüshasını incelediğimde, Beraet suresinin son sayfalarının koparılmış olduğunu gördüm. Kütüphane görevlileri olayı tarihi bir kayıp olarak nitelendirdiler. O birkaç sayfanın koparılmasının sebebi neydi acaba? Umarım, bu bilgiden sonra dini bütün bir meczup kütüphaneye gidip onu kaçırmaya yeltenmez.

Bunlar hep rastlantı mı?

Şia kaynaklarında, Kuran’ın tahrifiyle ilgili mübalağalı iddiaların ve Mehdi’nin asıl Kuran’ı çıkaracağına dair yaygın inancın konumuz açısından hiç mi değeri yok? Mervan’ın orijinal Kuran’ı, “YENİ tartışmalara yol açmasın” bahanesiyle yakıp yok ettiği savı üzerinde hiç mi düşünmeyeceğiz? Matematiksel delillerin yalnızca 9:128,129’da takılması, başında Besmele bulunmayan biricik surenin sonunda bulunmaları, Kuran tarihinde o iki “ayet” üzerinde ilginç tartışmaların ve iddiaların vuku bulması, Ebu Bekir’in halife seçilişinin daha ilk gününde “Kuran’a ilave yapılıyor” diye Ali’nin tedirgin olması gibi nice tarihi olay ile matematiksel sistemin birbirini desteklemesi rastlantı mıdır?
Kuran boyunca 114 yerde sürekli olarak Allah için kullanılan Rahim isminin sadece 9:128’de peygamber için kullanılması size hiçbir işaret vermiyor muş 19 matematiksel sistemi bir yalandan ve uydurmadan mı ibaret? Allah’ın tanıklığı mı, yoksa çevrenizdeki insanların veya atalarınızın tanıklığı mı?

Allah’ın işaret ve desteği

Hayatımın en önemli noktası olan 1 Temmuz 1986 sabahı, dinin biricik kaynağı olarak Kuran’ı kabul ettim. Bu sıralarda Reşad ile sık sık mektuplaşıyordum. Bana gönderdiği Muslim Perspective dergisinin bir sayısında 9. Surenin sonuna iki “ayet” eklenmiş olduğunu ve bunların Kuran’dan olmadığını iddia ediyordu. Doğal olarak tepki gösterdim. Beni şoke eden bu iddiaya karşı olarak yazdığım bir mektupla kendisini yoldan sapmakla, gurur ve kibirden dolayı şeytanın tuzağına düşmekle suçladım, öğütler verdim.
Ne var ki, mektubu gönderdikten kısa bir süre sonra iddiayı incelemeye başladım. Kuran’ın büyük bir matematiksel mucizesi olduğunda zerre kadar kuşkum olmayan 19 sisteminin birkaç önemli parametrede sadece o iki ayette takılıp kırmızı ışık yaktığını ve Kuran tarihiyle ilgili kitaplarda da o iki ayet üzerine ilginç tartışmaların ve rivayetlerin mevcut olduğunu gördüm. şaşırdım. Tereddütlere düştüm. Bir yanda Allah’ın “büyüklerden biri olarak” tanımladığı Kuran’ın matematiksel sisteminin tanıklığı ve onu destekleyen tarihi olaylar ve öte yanda Kuran’ın korunduğunu bildiren açık ayetler… Karar veremez oldum.
O zamanki durumumu kelimelerle açıklayamam. İki hafta boyunca büyük bir stres yaşadım. Eğer Kuran’dan olan iki ayeti inkar ediyorsam sonum felaket, yok eğer Kuran’dan olmayan iki cümleyi Kuran’ın tanıklığına rağmen hala Allah’a yakıştırmaya devam ediyorsam yine sonum felaket… İki hafta boyunca Rabbime hayatımın en ısrarlı duasını yaptım: “Rabbim ne olur bana bir işaret ver.” Beni içinde bulunduğum kararsızlıktan ve tedirginlikten kurtarması için Rabbime tüm içtenliğimle dua ediyordum.
23 Ekim 1986 günü, öğleyin 1:30 suları, İnkilap Yayınevi’nin Cağaloğlundaki ikinci bürosunda tek başımayım… Yine Rabbime aynı istekte bulunuyor, “Rabbim bana bir işaret ver.” diye yalvarıyorum. Birdenbire kalbim hızla çarpmaya başladı. Çok net olarak “Üç kırk bir, Üç kırk bir, Üç kırk bir…” diye tekrarlayan bir ses işittim. Sesi kulağımla işitmiyordum. Tarifi imkansız! Kalbimden gelen harf ve kelimeler halinde yüksek ve net olarak “Üç kırk bir, Üç kırk bir…” diye tekrarlıyordu. Heyecandan donmuş, şoke olmuştum! İlk yaptığım iş Kuran’a uzanmak oldu. Hemen Üçüncü surenin kırk birinci ayetini açıp okudum.
“Rabbim o halde bana bir işaret ver” dedi. (Allah da) dedi ki: “Senin işaretin, insanlarla, üç gün, mimik hariç konuşmamandır. Rabbini çok an, akşam sabah yücelt.” (3:41)
Secdeye vardım. Rabbime hamd ettim. Dokuzuncu surenin sonundaki o iki cümlenin Kuran’dan olmadığına dair kalbimde zerre kadar kuşku kalmadı. O andan itibaren üç gün boyunca hiç kimseyle konuşmayacağıma söz verdim. İki hafta boyunca tekrarlamış bulunduğum duamı olağanüstü bir şekilde, kalbime vahyederek reçetesiyle birlikte Kuran’dan karşıma çıkaran Rabbime şükürler olsun. Rahman, bu ayetle tereddüdümün ve problemimin kaynağını öğretip çıkış yolunu gösterdi.
Ben, tüm Kurani delillere rağmen o iki cümlenin şeytani ekleme olduğunu kabul etmiyordum. Zira bu gerçeği kabul ettiğim an çevremdeki insanların tepki göstereceğini, ailemin ve arkadaşlarımın bana düşman kesileceğini, on binlerce okurumu kaybedeceğimi düşünüyordum. Bu düşünce kafamda net olmamakla birlikte bilinç altında beni rahatsız ediyor ve gerçeği kabul etmemin önünde büyük bir duvar teşkil ediyordu. Alim, Habir ve Hakim olan yüce Tanrı bana acıdı ve benim bu zindanımın duvarını parçaladı: “Çevrendeki o insanlarla üç gün konuşma. Birbirlerini cahilce etkileyen insanları hesaba katma. Sadece beni düşün, beni an.” Kariyerimi, ünümü ve çevremi putlaştırdığım için apaçık bir gerçeği iki hafta boyunca kabul etmemiştim. İnsanların benim için, “Önce hadisleri reddetti, bak şimdi Kuran ayetlerini inkar etmeye başladı” sözlerini söyleyeceklerini zihnimin bir köşesinde bir tehdit olarak taşıyor ve buhranlara giriyordum. O insanların aslında Kuran’a inanmadıklarını, Kuran’ın ayetlerine zıt binlerce hurafeyi din edindiklerini, onların aslında atalarını putlaştıran, düşünme yeteneklerini psikolojik, sosyal ve politik çıkarlarla zayıflatmış bulunan bir kitle olduğunu ve onların Din Gününde bana bir yararı olmayacağını düşünemiyordum.
Kısacası, hiç kimseyle konuşmayarak zikir ve şükürle geçirdiğim üç günün ardından, 9. Surenin sonundaki malum cümlelerin Kuran’dan olmadığını hiç kimseden çekinmeden açıkladım. Daha sonra, hayatımın en önemli noktası olan 1 Temmuz 1986 ile, Rabbimin büyük lütuf ve yardımına ulaştığım 23 Ekim 1986 tarihi arasında kaç gün olduğunu merak ettim. Günlerin sayısı 114 (19×6) olarak, Kuran’ın sure sayılarına ve Rahim isminin Kuran’daki tekrar sayısına denk geliyordu.
Yukarıda anlattıklarımı size kanıtlamam imkansız; zira tümüyle enfüsi (öznel) bir olay. Üç gün konuşmadığım için benimle alay eden akrabalarıma ve dostlarıma bile kanıtlama gereği duymamıştım.
1 Temmuz’da verdiğim hayatımın en büyük kararının yankıları 3:41 ayetinin vahyiyle durmadı. Allah için verdiğim o zor kararımın yıldönümlerinde O’nun olağanüstü yardım ve işaretlerine muhatap olduk. İnşallah onları da 1 Temmuz 1990 doğumlu oğlum Yahya Reşad anlatır.
Bir itiraz: 19 koduyla, Kuran’a eklenen iki cümleyi fazlalık olarak tespit ettiniz. Peki, Kuran’dan çıkarılmış bir (kaç) ayeti nasıl tespit edeceksiniz? Eksik ayetin içeriği bilinmiyorsa ayeti 19’a nasıl uyduracaksınız?
Cevap: Bu itirazın getirdiği kuşkuyu kaldıracak üç nedeni sıralamak istiyorum: 1) Kuran’daki 19 koduna dayalı matematiksel sistem Reşad’dan önce bilinmiyordu. 2) Matematiksel sistemin, Kuran’ın korunmasıyla ilgili olağanüstü fonksiyonunun mevcut örnekleri, korumayı garantileyen Tanrı’nın sözüne olan güven ve inancı artırıyor. 3) Tanrı, bizi gücümüzün yetmediği şeylerden sorumlu tutmaz.
1) Kuran’daki matematiksel sistemden ve onun kodundan habersiz bir kişi Kuran’a ilave ve çıkarmalarda bulunsa matematiksel sistemi bozması kaçınılmazdır. Herhangi bir çıkarma işlemi, matematiksel sistemin iç içe kilitli dokusunu bozacaktı. Sayısız parametreden oluşan mükemmel matematiksel doku böyle bir müdahalenin olmadığını göstermektedir. Buna şu örneği vermek istiyorum: Aruz vezinli, kafiyeli ve kıtalardan oluşan bir şiirden bazı kelimeler veya dizeler kazayla silinip kaybolursa veya şiirden anlamayan biri tarafından çıkarılırsa böyle bir müdahalenin gerçekleştiği, şiirden anlayan uzmanlar tarafından rahatlıkla anlaşılırdı. Ancak, şiirden anlayan uzmanlar ekleme ve çıkarmalarda bulunsalar, bir başka uzmanın onu fark etmesi çok zordur, belki de imkansızdır.
Demek ki 19 kodundan habersiz insanlar Kuran’dan ayetler, kelimeler ve sureler çıkarsalardı farkında olmadan matematiksel sistemi bozacakları için bu sistemi bilen uzmanlar söz konusu bölümleri restore edemeseler bile bir çıkarma işleminin gerçekleştiğini anlayacaklardı. şiirlerdeki kıta sayısı genellikle bir ölçüye bağlı olmadığından, şiirden kıta(lar) çıkarılsa büyük bir olasılıkla anlaşılmaz. Ancak, Kuran’daki surelerin sayısı matematiksel sistemle güçlü delillerle desteklenmiştir. Bu iddiamızı uygulamak gayet kolaydır. 19 Sistemini bilmeyen herhangi bir kişiden Kuran’dan bazı birimleri çıkarmasını iste. Bu tür bir çıkarım işlemi, metnin akışını veya matematiksel yapıyı zedelemiyorsa söz konusu itirazınız haklı çıkmış olur. Bu mucizeden haberli birinin iz bırakmadan bir çıkarım işleminde bulunması ise imkansıza yakın derecede zordur; belki de imkansızdır.
2) 19 Kodunun duyarlılığını ve insan gücünün ötesinde oluşu gerçeğini kavramış bir insan, bu kodun Kuran’daki harfleri, kelimeleri, ayetleri, sureleri ve rakamları mükemmel bir örgüyle dokuyan mucizevi örnekleri gördükten sonra, tüm bu mucizeyi ve amacını anlamsız kılacak bir çıkarma işlemine Tanrı’nın izin vermeyeceğine inanır. Hele Tanrısal bir zamanlamayla, Kuran’ın inişinden tam 1406 (19×74) yıl sonra 1974 yılında keşfedilen bu 19 kodunun gizlendiği 74. surede matematiksel sistemin amacı ve niteliği detaylı olarak bildirildikten sonra ve hele o bildirilenlerin aynen gerçekleştiğini gördükten sonra, Tanrı’nın, kontrol edemediği bir çıkarım işlemine izin vereceğine inanmak olanaksızdır. Kısacası, matematiksel mucize fiziksel bir kanıt olmasının yanı sıra Allah’a olan inanç ve güveni de artırmaktadır. Yani fiziksel kanıtlar inancımızı, inancımız da fiziksel kanıtları desteklemektedir.
3) Tanrı, gücümüzün yetmediği şeylerden bizi sorumlu tutmadığını defalarca tekrarlar. Kuran’ın matematiksel sisteminden habersiz olan geçmiş yüzyıllardaki insanların 9:128,129’a inanmış olması onları sorumlu tutmaz. Zira O’nu eleyebilecek bir güce ve yetkiye sahip değillerdi. Ne var ki, İslam’ın ilk yıllarında, özellikle Muhammed Peygamber’den sonraki 50 yıllık zaman periyodu içinde, Muhammed’i putlaştıranlar 9:128,129’u kabul etmişler ve Ali’nin önderliğindeki inananlara zulmetmişlerdir. Daha sonra gelen ve o zalimleri izleyen nesiller başta Kelime-i şahadet olmak üzere namazı, zekatı, orucu, haccı, ve Kuran’ın yasalarını tümüyle tahrif ederek, ciltlerle rivayeti “vahiydir” diye Kuran’a eş koşarak Tanrı’nın onaylamadığı bir din oluşturmuşlardır (42:21; 9:31; 25:30). Onların 9:128,129’a inanması devede kulak örneğidir.
Bir itiraz daha: Tevbe suresinin son iki ayetinin şeytani bir ekleme olduğu iddiasını “destekleyen tarihsel belgeler”den söz ediyorsun. Ayni tarihsel belgelerin İslam dinini ne hale getirdiğini görmezlikten gelerek… “Herkesin bildiği tarihsel belgelerle” Allah’ın kitabı ve mucizesi Kuran’ı değerlendiremezsin, sağlayamazsın ve bu uyduruk, deli saçması “tarihsel belgelere” dayanarak Kuran’dan Tevbe suresinin son iki ayetini -ki onlar da Yüce Rabbimizin Muhammed’e vahyettiği kitabın ayetlerindendir- ne sen, ne de Reşad Halife atamazsınız. Nasıl oluyor da Reşad ve senin gibi Kuran talebeleri uydurma rivayetlere dayanarak tek kaynakları olan Kuran’dan ayet atma gibi dehşet verici bir hataya düşebilirler.
Cevap: Beraet Suresinin sonuna eklenenlerle ilgili “tarihsel belgeleri” eleştiriyorsunuz. Eleştiriniz tutarlı, ancak adresi yanlış! Her şeyden önce, bilmelisiniz ki, biz o rivayetlere ve tarihsel belgelere dayanarak o sonuca varmadık. Tümüyle Kuran’ın matematiksel sisteminin kanıtlarıyla ortaya çıkan o sonucu bazı tarihsel belgeler de doğruluyorsa neden söz etmeyelim? Zaten, Kuran’a eklemede bulunmak gibi büyük bir fecaatin gerçekleştiği bir dönemle ilgili rivayetlerde, o olayın hiçbir izine rastlanmaması mümkün değildir. Böyle bir olayı örtbas etmek isteyenler ister istemez ondan söz etmek zorundadırlar ve nitekim etmişlerdir de. Tabii ki yalanlar katarak, abartarak. Söz konusu tarih kitaplarında bu konuyla ilgili hiçbir kayda rastlamasaydık, o zaman siz yine itiraz edecek ve o ateşin dumanını bizden soracaktınız. Hadis ve geleneksel tarih kitapları yüzde yüz yanlış içermezler. İçeremezler de. Yalancılar gerçeği yanlış ile karıştırırlar; aksi taktirde hiç kimse onlara inanmazdı.
Kuran’la çelişen bir cümle eklendiğinde bunun ortaya çıkarılacağını, zira Kuran’da çelişki olmadığını ileri sürüyorsunuz! Bu iddianız üç sebepten ötürü geçersizdir: 1) Demek ki Kuran ayetleriyle çelişmeyen eklemelere izin verilmiştir. Bu mantığa göre, örneğin, Rahman suresinde 33 kez tekrarlanan ayete bir ayet daha eklenebilir. 2) Kuran’da çelişki olmadığını bildiren ayete rağmen, Kuran’a inanmayanlar sayısız çelişkiler iddia etmişler, tüm mezhepler, nasih-mansuh inancıyla, Kuran’da çelişkili ayetler olduğunu kabul etmişlerdir. 3) Bir eklemenin Kuran’dan olduğuna nesiller boyu inanıldıktan sonra “çelişki yok” kriteri işlemez. Hatta o ekleme Kuran’ın birçok ayetleriyle çelişse bile! İnananlar çeşitli yorumlarla onun bir çelişki olmadığını kanıtlamaya çalışırlar. Nitekim kilise, tahrif edilmiş Tevrat ve İncil’deki çelişkileri, ilginç yorumlarla uzlaştırmaya çalışır!.. Bizim ulema da uydurma hadisler arasındaki çelişkileri aynı şekilde ortadan kaldırmaya çalışmış ve milyonlarca insan onlara inanmıştır.
Muhammed Peygamber’in dönemindeki inananların, Ali’nin taraftarları ve onları izleyenlerin, Beraet’in sonundaki eklemeden haberli olmadıklarına dair deliliniz nedir? Ayrıca, insanlar ancak kapasiteleri oranında sorumludurlar. Matematiksel mucizeden habersiz oldukları halde sadece Kuran’ı kaynak edinen gerçek muvahhitler (ki 12 yüzyıl boyunca bu nitelikte kaç kişi yaşadı?), o eklemeye ayet diye inanmışsa özürleri vardır. Allah, insanları, onlara verdiği mesaj ve kanıtlardan sorumlu tutar. Ne var ki, Kuran’ın “büyüklerden biri” ve “Zikra (mesaj)” olarak tanımladığı 19 sistemini ve onun getirdiği kanıtları gördüğü halde, yanlışta ısrar edenler sorumludur.
Hadis ve İslam tarih kitaplarını tamamıyla reddeden biri, öte yanda yine onların tanıklığı ve rivayetiyle gelen Kuran’a (15:9 dahil) nasıl tamamıyla inanabilir ve bu inanç için bir başka delil arama zahmetinde bile bulunmaz? Hatta, Kuran’ı yeterli görenlere, hadis ve sünnet izleyicilerinin yönelttiği, “Madem geçmiş müslümanların rivayetine ve hatta tevatür ve icma ile bildirdiklerine güvenmiyorsun, peki neden yine onların bize ilettiği Kuran’a tam olarak güveniyorsun?” biçimindeki eleştirilere karşı bir Tanrısal yardım ve cevap olan Kuran’ın matematiksel sistemine karşı kör davranmak nankörlüğün ta kendisidir!
9:128-129 eklemelerini savunmaya çalışıyor ve onların, anlam olarak Kuran ayetleriyle ters düşmediğini belirtiyorsunuz. Dostum, biz, onların anlamını delil göstererek onları reddetmedik. Reddettikten sonra bir kelimesinin (Rahim) özelliği konusunda bir kanaate vardık! Biri çıkıp, 9. surenin başında Besmele’nin unutulduğunu iddia edip Besmele eklese, sanırım sizin yürüttüğünüz mantık o eklemeyi yapanın işine yarayacaktır. Lütfen 9:128-129’un Tanrı sözü olduğuna dair daha geçerli bir savunma getiriniz!

Kuran soy bir kitaptır!

Kuran 24 ayar altına benzer. Sahtekarlar altına teneke yapıştırsalar da, hatta altın rengine boyasalar da, altının özelliklerini bilen bir sarraf altını tenekeden rahatlıkla ayırabilir. Demek ki soy metal olan altın, kimyasal yapısıyla herhangi bir sahtekarlığa karşı korunmuştur. Aynı şekilde soy ve son kitap olan Kuran, asal bir sayı üzerine kurulu matematiksel bir yapıyla herhangi bir sahtekarlığa karşı korunmuştur. Mesajını böylesine mükemmel ve otomatik bir iç savunma sistemine sahip kılan Tanrı çok yücedir!

Ayetlerin toplam sayısı

Kuran’daki toplam ayetlerin sayısına gelince… Kuran hakkında önemli bir bilgiye sahip olmayan bir müslümana sorarsanız büyük olasılıkla 6666 sayısını cevap olarak alacaksınız. Ne var ki, bu sayı Zamehşeri adında bir hikayecinin uydurduğu hoş bir sayıdan ibarettir. Altılardan oluşan bu sayı kolayca akılda kaldığı için popüler olmuştur. Fakat, elinizdeki Kuran’dan dikkatle sayarsanız, sonucun farklı olduğunu göreceksiniz. Geçmiş “alimler,” her konuda ihtilaf etmeyi rahmetten bildikleri için Kuran ayetlerinin sayısı konusunda da ihtilaf etmeyi marifet bilmişlerdir. Nitekim, bu konuyla ilgili referanslara baktığınızda bir sürü söylentiyle karşılaşacaksınız.
Elinizdeki Kuran çevirilerinin verdiği rakamlardaki matbaa hatalarını hesaba katmanızı ve bu nedenle iyice tatmin olmak için Sure başlarındaki ayet sayılarıyla ilgili kısa bilgilerle karşılaştırmanızı öneririm. Burada sunduğum liste, Tevbe Suresi olarak bilinen Ültimatom (Beraet) suresinin ayetleri hariç, elinizdeki Kuran nüshasıyla uyum içindedir. Dilerseniz bizim verdiğimiz listeyi elinizdeki listeyle karşılaştırıp inceleyiniz.
Tek başınıza yaptığınızda yaklaşık 20 dakikanızı, bir arkadaşınızla birlikte yaptığınızda 10 dakikanızı alacak bu incelemenin sonunda, elinizdeki Kuran nüshalarında 6236 ayet bulunduğuna tanık olacaksınız. Bu sayıya Fatiha Suresinin (İlk Sure) başındaki ve Karınca Suresinin (27. Sure) içinde geçen Besmeleler dahildir. Bağımsız birer ayet olarak numaralanmadıkları halde Kuran’ın yapısına dahil olan Sure başlarındaki diğer 112 Besmele’yi de eklediğinizde bu sayı 6348 olur.
Ültimatom (Beraet) suresinin sonuna eklenen, ancak Kuran’ın koruma sistemi tarafından dışlanan iki “ayeti” bu sayıdan çıkardığımız vakit Kuran’da Besmelelerle birlikte tam 6346 ayet olduğunu görürüz. Bu sayı, Kuran’ın diğer birçok elementi gibi 19’un tam katıdır.
Kısacası, 6234 adet bağımsız ayet içeren Kuran, tekrarlanan Besmelelerle birlikte toplam 6346 ayete sahiptir.

İsrailOğullarından Bir Şahit: Rabi Juda

41:53 ayetinde haber verilen ufuklardaki işaretlerden birini de son zamanlarda fark ettik. 19 sisteminin bir benzerine 11. yüzyılda yaşayan muvahhit bir Yahudi hahamı, Tevrat’ın dualarından birinde şahit olmuş ve bununla enteresan tespitlerde bulunmuştur.
Judah adlı rabinin (baş hahamın) çalışmaları, 1978 yılında California Üniversitesi yayınları arasında yayınlanan “Studies in Jewish Mysticism” adlı bir kitapta incelenmektedir. Joseph Dan’ın makalesinden bir bölümü Türkçe’ye çevirerek aktarmak istiyorum:
Fransa’daki (Yahudi) halk, (sabah ibadetlerinde) ‘ashrei temimei derekh’ (doğru yolda yürüyenler kutsanmıştır) kelimelerini eklemeyi adet haline getirmişlerdir. Kutsanmış bir hafızaya sahip olan bizim Rabi, Allah’ın velisi, Fransız Yahudilerinin tümüyle yanlış olduğunu yazdı. Rabi Juda’ya göre kelimeler eklenmesi büyük bir hatadır. Çünkü (sabah ibadetindeki o duada) Yüce İsim on dokuz kere tekrarlanır… ve benzer biçimde Elohim kelimesini Ve-elleh shemut.. pasajında yine on dokuz kez tekrarlanmış buluruz. Aynı şekilde, İsrail’in “oğullar” diye tam on dokuz kere çağrıldığını buluruz. Bunlar gibi daha nice örnekler mevcuttur. Tüm bu on dokuz grupları karmaşık bir örgü oluşturur. Ayrıca sekiz büyük ciltten daha fazla yer tutacak birçok gizemler ve özel anlamlar içerir. Bundan ötürü her kim ki kalbinde Allah korkusu varsa Ashrei temimei derekh ayetini ilave eden Fransızların sözünü dinlemeyecektir. Onların ilave ettiği bu (Allah’ın kelamı Tevrat’ın yolunu izleyenler kutsanmıştır) ayetiyle birlikte Yüce İsim yirmi kez tekrarlanmış oluyor… Bu, büyük bir hatadır. Daha da ötesi, bu bölümde 152 kelime mevcuttur. Fakat söz konusu kelimeleri ilave ettiğiniz vakit kelimelerin sayısı 158 olur. Bu bir saçmalıktır. Burada 152 [19×8] kelime bulunması gerektiğini kanıtlayan gizli bir sır vardır ki kısa bir makalede açıklanamaz.
Görüldüğü gibi 19 sistemi, orijinal Tevrat’ta da mevcuttur. İlahi bir mühür niteliğindeki bu sistem aracılığıyla, İbranice duaya ilave edilen kelimelerin belirlenip deşifre edilmesi gerçekten ilginçtir. Daha da ilginç olanı, Kuran’daki 19 matematiksel sistemini destekleyen Rabbi Juda’nın bu buluşunun Kuran’da haber verilmesidir.

Yüzyıllar önce haber verildi

Gaybi bir haber olabileceğini kestiremeyen geçmiş Kuran yorumcularının açıklamakta zorluk çektikleri 46:10 ayetinin çevirisi şöyledir:
“De ki: Düşündünüz mü ya o Allah katından ise ve siz de ona karşı çıkmışsanız ve İsrailoğullarından bir şahit de bunun benzerini görüp inandığı halde, siz kibirlenip yüz çevirmişseniz?! Allah, zalim bir topluluğu doğru yola iletmez.” (46:10).
Dikkat ederseniz 46:10 ayeti bir tek şahitten söz ediyor. Geleneksel tefsirler burada sözü edilen benzerliğin Kuran ile Tevrat arasında gerçekleştiğini ve şahidin de Musa olduğunu ileri sürerler. Oysa, Tevrat’ı kabul etme açısından Musa tek değildir. Kardeşi Harun Peygamber ve onlarla birlikte inananlar ve daha sonra gelen birçok peygamber de Tevrat’a tanık olmuşlardı.
Bu çelişkiyi gören bazıları ise, ayetin gramatik yapısını zorlama ve sözün bağlamını koparma pahasına da olsa, burada sözü edilen şahitliğin Muhammed’in peygamberliği hakkında olduğu inancındadırlar.
Aşağıdaki ayetler de konumuzla yakından ilgilidir:
Dediler ki: ‘Rabbinden bize bir ayet (mucize) getirmeli değil miydi? Kendilerine, önceki kitaplarda bulunan beyyine (delil) gelmedi mi? şayet onları o beyyineden önce bir azap ile helak etseydik: ‘Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de böyle zelil ve rezil olmadan önce ayetlerine uysaydık’ derlerdi. De ki: Herkes gözlemekte. Siz de gözleyin. İleride düzgün yolun sahipleri kimlerdir, hidayete erişenler kimlerdir bileceksiniz? (20:133-135)
133’üncü ayette geçen “beyyine” (delil) kelimesi tüm Kuran’da 19 kez geçerek anlamsal ilişkiyi destekler.

25 Ağustos 2017

TARİHTE KURULMUŞ BÜTÜN İSLAM DEVLETLERİ


TARİHTE KURULMUŞ BÜTÜN İSLAM DEVLETLERİ ile ilgili görsel sonucu

İSLAM DEVLETİ (622-912)

GÖK-TÜRK DEVLETİ (650)

EMEVÎ DEVLETİ 

İSLAM'IN BATI AVRUPA'DAKİ YAYILIŞI ENDÜLÜS EMEVİLERİ 

ENDÜLÜS EMEVİLERİ ve İDRİSÎLER, 9. asır 

ENDÜLÜS EMEVİLERİ ve İDRİSÎLER, 10. asır 

ENDÜLÜS EMEVİ DEVLETİ'NİN BÖLÜNMÜŞ HALİ 

ENDÜLÜS'TE BERBERÎ MURAVİDLER 1061-1147 

ENDÜLÜS'ÜN ELDEN ÇIKIŞI
MUHADLAR 1147-1269, KIRNATA SULTANLIĞI 1232-1492 


ABBASİ DÖNEMİ İSLAM DEVLETLERİ

AVRUPA'NIN DOĞUSUNDAKİ İSLAM
HARZEMŞAHLAR DEVLETİ, EYYÜBÎLER, MEMLÛKLER (MISIR), DELHİ KÖLEMEN DEVLETİ (TÜRK), ANADOLU SELÇUKLULARI 


İSLAM'IN DÜNYAYA YAYILIŞI, TÜRK MUSEVİ HAZAR HANLIĞI 

İSLAM'IN DÜNYAYA YAYILIŞI - 2
GAZNELİLER, SELÇUKLULAR, KARMATİLER, FATIMİLER VE AFRİKA 


İSLAM'IN DÜNYAYA YAYILIŞI - 3
KIPÇAK ALTINORDU DEVLETİ, GÜNEYDOĞU ASYA 


İSLAM'IN DÜNYAYA YAYILIŞI - 4
AFRİKA, GÜNEYDOĞU ASYA , MALEZYA 


CENGİZ TORUNU İLHANLAR DEVLETİ 

BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ 

TİMUR DEVLETİ 

ŞAH İSMAİL'İN SAFEVÎ DEVLETİ,
TİMUR TORUNU ŞEYBANÎLER, VE DELHİ TÜRK DEVLETİ 


OSMANLI DEVLETİ 1400-1512 

OSMANLI DEVLETİ 1512-1699 

YENİ ORTA DOĞU: İSLAMSIZ DÜNYA Yrd. Doç. Dr. Sait YILMAZ


YENİ ORTA DOĞU: İSLAMSIZ DÜNYA 
Yrd. Doç. Dr. Sait YILMAZ 
YENİ ORTA DOĞU: İSLAMSIZ DÜNYA ile ilgili görsel sonucu
Orta Doğu‟da harita değişiklikleri için saatler hızla çalışmaktadır. Orta Doğu‟da son birkaç haftadır meydana gelen ve özellikle Mısır‟da doruğa ulaşan gelişmeler yıllardır öngördüğümüz radikal değişimlerin ayak sesleridir. Henüz resim tam netleşmese de Henry Kissinger‟ın da dediği gibi artık bu coğrafyada hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kesindir. 
Gözlerin görmediğini akıl görür, bundan sonra olacakların önüne geçmek artık mümkün değildir. 

Gelişmeler “Yeni Orta Doğu” diye adlandıracağımız siyasi coğrafya ve İslamsız Dünya[1] olarak tanımlanan bir kültürel devrim sürecinde ilerlemektedir. Bu oyunun arkasında ABD ve başta onun akıl hocası İngiltere olmak üzere Avrupalı işbirlikçileri bulunmaktadır. Batının şaşkın ve hazırlıkmış gibi göründüğüne aldanmayalım, bu sadece ayaklanmaların Batı dizaynı olduğu şüphesini yok etmek için hazırlanan sahnenin kurgusudur. 

ABD kamuoyu diplomasisinin yaydığı Obama‟nın Mısır için dua ettiği gibi haberlerden, Youtube videolarına, Twitter gruplarına hatta TESEV‟in Türkiye‟nin model olduğu dair sıcak (!) araştırmasına kadar son derece kontrollü bir kriz yönetimi izliyoruz. Arkasında Batılı istihbarat örgütlerinin olduğu sivil toplum örgütleri, vakıflar, medya unsurları on yıllardır kurdukları ağların arkasından yarattıkları sahnede rollerini oynuyorlar. Büyük Orta Doğu Projesi ile başlayan bu sürecin hedefi; ne mezarlığa gönderdiği yönetimler, ne de sadece Orta Doğu‟dur. 

Hedef İslam dünyası ve onun da içinde olan Türk dünyasıdır. Yaklaşık 10 yıl içinde bu sel Orta Asya‟ya da varacaktır. Kısaca Batı ve Doğu uygarlıkları arasında beklenen çatışmadan önce enerji savaşları uğruna önce İslam dünyası aradan çıkarılacak, onun yerine ılımlı İslam ile simgelenen yozlaşmış Batı yanlısı yeni bir müvekkil devletler topluluğu ortaya çıkarılacaktır. Sonunda Irak‟ta olduğu gibi tüm bu coğrafya petrol karşılığı demokrasiye kavuşmuş kabul edilecektir. 

Bu projede başından beri Türkiye ve İsrail “iç kolaylaştırıcı (facilitator)” roller edindiler. Aralarında son yıllarda yaratılan suni gerilimler rol paylaşımında işe yaramış gözüküyor. Oyun devam ediyor ama peki Türkiye ne kazanıyor? Şimdi önce bugüne nasıl geldiğimiz ile başlayalım sonra neler oldu ve olacak ona bakalım. Büyük Orta Doğu Projesi ölmemiş, düğmeye basmıştı… 11 Eylül 2011‟e kadar olan 50 yıllık süreçte ABD‟nin Arap dünyasına yönelik politikası büyük ölçüde bölgedeki statükonun korunmasının kendi çıkarlarına en iyi hizmet edeceği yönündeydi. 

Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün, Bahreyn, Kuveyt ve Fas gibi ülkeler ABD ile iyi ilişkiler içinde idi. 11 Eylül saldırıları, ABD‟nin Orta Doğu politikası için de yeni bir dönem başlattı. Bush yönetimi terörizmin kaynağı olan siyasi olguları ortadan kaldırmak için en iyi yolun bölge ülkelerine demokrasi getirmek olduğuna inanmaktaydı. Irak harekâtı ile birlikte “demokratikleştirme” iddiası Washington‟un Orta Doğu‟da sürdürdüğü hegemonya mücadelesinin başlıca ideolojik bahanesi haline geldi. 

Hâlbuki bugün de olduğu gibi ABD‟nin Orta Doğu ile ilgili demokrasi talepleri daha özgür bir yaşamı teşvik etmek için değil iki amaçla yapılmaktadır. 
Birincisi mevcut siyasi kadroların el değiştirmesi, ikincisi buradaki demokrasilerin gelecekte ideolojik faklılıklara değil ırk ve din temeline dayanacak olması. Böylece bir yandan organize olan, parası olan, medyayı kontrol eden seçilme şansını kavuşurken diğer yandan ırk ve din temelinde farklılaşma ve ayrışan toplum nedeni ile o ülkeye has güçlerin oluşması mümkün olmadığından dışarının manipülasyonu kolaylaşacaktır. 

Batılılara göre; Orta Doğu‟da mevcut otoriter ve totaliter devlet yapılarının dönüşümünü zorlaştıran direnç faktörlerinin başında demokrasiyle uzlaşması zor, Batı karşıtlığını kimlik formu haline getiren İslam dini gelmektedir[2]. Dolayısıyla İslam‟ın “ılımlı” hale getirilerek demokrasiyle uzlaştırılması yani Batı karşıtlığından arındırılması gerekmektedir. “Ilımlı İslam” fikri İslam dininin özünün şiddete, totalitarizme eğimli olduğu düşüncesinden hareket etmektedir. 

Kendilerini ılımlı İslam olarak gören Post-İslamcı çevrelerin, iddiası, birçok liberal demokratın algıladığı türden „demokrasi‟ değil, kendi algıladıkları çerçevede İslami kuralları dayatan ve sadece siyasi iktidarın seçimle belirlendiği „İslami demokrasi‟lerdir[3]. Onyıllardır Orta Doğu‟da seküler (laik) ulusalcılık onu düşman gören ABD tarafından zayıflatılmaktadır. İsrail ile savaşlardaki başarısızlık da laik modernleşme akımlarının kaybetmesine ve tepkisel siyasi İslami akımların güçlenmesine neden olmuştur. Seküler ulusalcılığın yeri ise gene Amerikan icadı olan İslami köktencilik ile doldurulmaktadır[4]. Cezayir, Tunus ve Mısır‟da ise İslamcı muhalefet radikal bir şekil almıştı. 

Öte yandan İslamcı akımlar özellikle Libya, Türkiye, Ürdün ve İran gibi anahtar ülkelerde önemli değişimlere yol açabilecek bir potansiyele erişmiştir. Orta Doğu coğrafyasında bugün İslamcı ve milliyetçi akımlar yetersiz ve yabancı baskısı altında çaresiz gördükleri hükümetlerini by-pass edecek arayışlar içindedir. Radikal İslam ve yabancı düşmanlığından beslenen milliyetçilik, hızlı şehirleşme ve gelişen varoşlar, ülke içi istikrasızlıklar, artan refah olgusu insanları yeni arayışlara iterken terör ve göç havuzunu beslemektedir. 

Artan umutsuzluk insanları ayaklanma, terör ve göçe zorlamaktadır. Batılı güçler, ülke yönetimleri üzerinde baskı unsuru olarak ekonomik vasıtalar dışında medya ve sivil toplum baskısı da uygulamakta ve bugün kurdukları vakıf-sivil toplum örgütü-medya ağı ile olayları kendince yönlendirmektedirler. Hiç şüphesiz Orta Doğu bir istihbarat, propaganda ve örtülü operasyon cennetidir ve hesaplar bir ülke içinde bile bir servisten diğerine değişmektedir. 

Bugün ABD‟nin en az İsrail kadar önemli bir müttefiki olan Suudi krallığı, bir kabile yapısı içinde kemikleşmiş, gayet karanlıkçı bir dini köktenci denetime maruz, bütünüyle geri bir toplumdur. 
Ancak ABD için demokrat olmak, Batılı güçlerin müvekkili olmanızı gerektirir. Seçimleri kötü adamların kazanma şansı olduğundan; Türkiye, İsrail ve Lübnan‟ın dışında Orta Doğu‟da devam eden otoriter rejimlere bugüne kadar ses çıkarmamaktadır. Orta Doğu’da harita değişiklikleri için saatler hızla çalışmaktadır. Batılı politikacılar ve istihbarat teşkilleri uzun zamandır muhtemel bir İran operasyonu için çalışmaktadır. 

Orta Doğu‟nun her yerini Batılı istihbarat teşkilleri ve özel kuvvetleri sarmıştır. 11 Eylül saldırıları sonrası yanlış adımlar atan ABD, psikolojik harekât timlerinden, CIA‟nın örtülü operasyoncularına, açıkça finanse edilen medya ve think-tank kuruluşlarına kadar bir yapılanma içinde, Orta Doğu‟da Müslüman toplumların çehresini değiştirmek için on milyonlarca doların harcanmakta olduğu bir kampanya başlatmıştır. 
Amerika‟nın “Müslüman Dünyaya Erişim Stratejisi (MWOS)[5]”, Müslüman devletler, özel vakıflar ve sivil toplum örgütleri-NGO‟lar ile işbirliğini öngörüyordu. ABD; İslamcı radyoları, TV şovlarını hatta okul müfredatlarını değiştirmek, İslamcı think-tank kuruluşlarını ve politik atölye çalışmalarını desteklemek için fonlar kullanmaktadır[6]. 

ABD paraları camilerin onarılmasını, dini kurumlara, hatta İslamcı okulların inşasına harcanmaktadır. Bütün bunlar, bizzat ABD‟liler tarafından “dolar ile kalpleri ve düşünceleri satın almak” olarak özetlenmektedir. ABD'nin bölgesel çıkarları için engel oluşturmayacak tarzda bir İslam anlayışının yaygınlaştırılması için CIA (Türkiye‟de de olduğu gibi); toplantılar, sempozyumlar düzenlenmekte, yeni tür İslamcı aydınlar yetiştirilmekte ve piyasaya sürülmektedir. 

ABD, Türkiye‟nin de dâhil olduğu bu coğrafyada güç merkezleri ve direnç noktalarını yok etmeye çalışan bir süreç içindedir. Rejim değişiklikleri yanında harita değişiklikleri için de sular ısınmaktadır. Başlangıçta son 60 yıldır sürekli petrolü ve parasını soydukları Suudi Arabistan‟da başlayacak bir isyanın Orta Doğu‟yu kâğıttan kaleler gibi bir seri harita ve rejim değişikliğine götüreceğini hesaplamakta idiler. 

Ancak, Suudiler bu aşamada İran‟a karşı koalisyonun bir arada tutulması yanında üç şey için önemli olmaya devam etmektedir: para (Çek Defteri Diplomasisi); Afganistan‟da Taliban‟ın etkisinin azaltılması, Pakistan ordusunun donatımı ve Yemen‟deki cihadist hareket ile mücadele. Uzun zamandır ABD ve İngiliz istihbarat ve özel kuvvetlerinin cenneti olan Yemen, tıpkı Mısır gibi Batı dostluğunun ne anlama geldiğini yeni öğrenmektedir. 

Orta Doğu‟nun sonunu getirecek en büyük iç savaş alanı Suudi Arabistan olacaktır. Bu ülkenin parçalanması Mısır‟dan çok daha kolay olmakla birlikte, ortada bir ulus-devlet olmadığı için kaça bölüneceği -İran faktörü nedeni ile- ayrı bir kriz yönetimi için zamanlama gerektirmektedir. Orta Doğu‟da fonksiyonel olmayan devlet yapıları içinde yarı uykuda olan halk, bastırılmış devrimlerini karşıtı olduğu Batının tetiklemesiyle hayata geçirmektedir. 

Ancak Batının bu coğrafyadaki niyetleri sadece bu ülkelere demokrasi getirmek görüntüsü altında yeni müvekkil yönetimlerini kurmak ile sınırlı değildir. Bu oyunda birkaç tane daha büyük halka bulunmaktadır. Suudi Arabistan ve diğerlerinin de oyuna sokulmasının ortaya çıkaracağı istikrarsızlık ortamında harita değişiklikleri ile „Yeni Orta Doğu‟ yaratılırken tüm güç merkezleri ufalanacak, Orta Doğu savaşmadan yeniden işgal edilecektir. 

Bunu İran ve Orta Asya‟da diktatörlük olarak tanımladıkları daha çok Türk Cumhuriyetlerinin oluşturduğu coğrafyanın dönüştürülmesi izleyecektir. Yeni Orta-Doğu için en büyük tehdit olarak görülen İran ile yaklaşan savaş Orta Asya‟daki dönüşüm için de gereklidir. Kuzey Afrika‟dan Moğolistan‟a kadar olan bölgede yaratılan ikinci sınıf milletler topluluğuna liderlik edeceği için iştahlandırılan Ankara‟nın da hevesi kursağında kalacak, demokrasi projelerinden o da bölünerek yararlanacaktır (!). 

Ancak, iş bununla da bitmemekte, nasıl yaşamamız ya da uysal olmamız için geliştirilen ılımlı İslam bize öğretilecek, İslam‟ın içi ve enerjisi boşaltılırken uyum sağlayamayanları Irak‟ın kuzeyine yerleştirilmekte olduğu gibi CIA Tugayları hizaya getirecektir. Batı için Yeni Orta Doğu; radikal İslam ve İslami terörü besleyen kaynakların ve nihayet İslam‟ın sonu anlamına gelmektedir. Yeni Orta Doğu ve Türkiye’yi bekleyen tehlikeler.. Yeni Orta-Doğu‟da Şii, Sünni başta olmak üzere çok seslilik adına pek çok yeni devlet ve grup baş gösterecek, bunlara saklı Hıristiyan ve Yahudi gruplar katılacak, böylece dinlerarası diyalog projesi amacına ulaşacaktır. 

Müslüman devletler mezheplerine ve radikallik ölçülerine göre Batının gözünde iyi ya da kötü kategoride yer alacaktır. Bu aynı zamanda Orta Doğu‟nun Müslüman hâkim kimliğini yok etmenin bir vasıtası olacaktır. Ortaya çıkacak yeni Mekke Şerifi Hüseyin‟ler küçük devletlere lider olmak için Batılılarla işbirliği yapacak, suni devletler birbirini izleyecektir. Bu durumdan sadece Orta Doğu değil dünya Müslümanlığı da bunalıma girecektir. 

Özetle Orta Doğu‟da yaklaşık bir 30 yıl sonra ne eski Orta Doğu ne de bildiğimiz İslam kalacak, Orta Doğu ve İslam tasfiye edilirken geride yabancıların tamamen güdümünde bir araya hiçbir zaman gelemeyecek küçük devletçiklerin oluşturduğu bir yığın kalacaktır. Kısaca Batı yeni harita ve yeni çatışma bölgeleri ile istikrarsız ve İslamsız bir Orta Doğu‟ya karar vermiştir. 
Bu coğrafyada ABD ve İsrail dilediğini yapacak, Cumhuriyetçi evangelistlerin edindikleri kutsal görev yerine getirilecek yani Kudüs‟e dönülecektir. Artık ne Arap ülkeleri ne de diğerleri biraya gelerek, İsrail‟e karşı bir askeri koalisyon oluşturamayacaktır. Bugün Orta Doğu‟da yaşanan gelişmeler için en önemli yanılgı; bunun demokrasi isteyen bir halk hareketi olduğu, sonunda demokrasinin kazanacağı ve Batının bunu yürekten istediği illüzyonudur. Büyük Orta Doğu projesinde gelinen aşamada Mısır ve Tunus ile başlayan rejim değişiklikleri ile Kuzey Afrika için öngörülen rejim değişiklikleri hayata geçirilmektedir. Bu ülkelerde radikal İslamcıların seçimleri kazanma riski vardır ama yaşama şansı yoktur. 

İster Mısır‟da Müslüman Kardeşler, Tunus‟ta da Nahda hareketi iktidara gelsin, durumları Hamas‟tan farklı olmayacak, halk gene ayaklanacaktır. Zaten lideri, örgütü ve hedefi olmadan sadece ekonomik kaygılar için ayaklanmış bu halk kitleleri üzerinden yapılan pazarlığın arkasında demokrasinin değil Batı müvekkili bir yönetimin nasıl geleceği yatmaktadır. 

Bu coğrafyaya kimse demokrasi gelmesini beklememektedir. Demokrasi, Orta Doğu‟da ılımlı İslam denilen kültürel devrimi için gereken toplumsal şartları yaratma argumanı olmaya devam edecektir. Mısır‟da bir an önce Mübarek‟in iktidarı bırakması için yapılan Batı baskısı aslında Mübarek varken bu oluşumların hızla ve özgürce yapılamayacağı öngörüsünden kaynaklanmaktadır. 

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi ırk ve din temeline dayalı harita değişiklikleri Yeni Orta Doğu‟yu şekillendirecektir. Orta Doğu‟da güç dengesi diye bir şey kalmayacak, Türkiye dâhil tüm güç unsurları ufalanacak, bölünecek ve kontrol altına alınacaktır. Gelişen süreçte Türkiye‟ye meydan doğmamakta, sıra bize de gelmektedir. Yeni harita değişikliklerinin en önemlisi Irak‟ın kuzeyinde bizi beklemektedir. Orta Doğu için gerçekten yapılması gerekenlerin başında gerek bölge halkına bakışımız gerekse parçası olduğumuz İslam ve Türk dünyası için radikal bir politika değişikliğine gitmemiz gelmektedir. 

Bu coğrafyadaki bütün sorunların temelinde tarihsel olarak yabancı güçlerin etki ve kontrol mücadelesi yatmaktadır. Önceliğimizin tüm bu coğrafyanın iç işlerinden İran ve Türkiye‟de dâhil olmak üzere tedricen tüm „yabancıların tasfiyesi‟ olmalıdır. Yeni süreçte orduların rolü daha önemli hale gelecektir. Türkiye‟nin taraf olsun ya da olmasın Arap dünyasında bulacağı ne siyasi ne de askeri bir müttefik vardır. Arap dünyasının tetikleyici gücü ve ağırlık merkezi ancak Mısır olabilirdi ama artık o da bu işlevini tamamen yitirmektedir. 
Sonuç Yerine Orta Doğu‟daki büyük bir çatışmanın iç çatışmalar şeklinde başlayıp, tüm bölgeyi sarma riski vardır. Bölgedeki dinamiti ateşleyecek olan Irak‟ın bölünmesi kadar başta Suudi Krallığı‟nın sonunun gelmesi olmak üzere diğer rejim değişiklikleri olacaktır. Çünkü rejim değişiklikleri 20. yüzyılın başında suni olarak çizilmiş, aşiretlere dayalı sınır ve petrol paylaşımlarının iflasını getirecek ve ortaya çıkacak kaostan pek çok yeni denklem üreyecektir. 

Uluslararası ilişkilerin terazisi ülke çıkarlarıdır bu nedenle Türkiye bölgede taraf olmak yerine önceliğini Irak‟ın kuzeyine vermelidir. Türkiye‟nin demokratik bir özgürlükler ülkesi olarak Orta Doğu‟ya örnek ya da model olacağı sadece kendimizin inandığı ve zaten bunun için uydurulan yabancılar tarafından pompalanan bir illüzyondan başka bir şey değildir. Türkiye‟nin askeri maceralara, yeni belalara ve kağıttan dostlara değil güçlü ve faydalı aktörlerle işbirliğine ihtiyacı vardır. 
İsrail ile ilişkilerimizin düzeltilmesi, ABD ile ilişkilerin karşılıklı çıkar ilişkisine dayanan bir çerçeveye oturması gerekmektedir. Kısaca Türkiye, başkalarının değil kendi oyununun aktörü olmalıdır. Türkiye, sert gücü yanında yumuşak gücünü onu tamamlayacak şekilde kurgulamalı ve bu coğrafyadaki muhtemel oldu-bittilere hazır olmalıdır. 

Bunun için entelektüel çeşitli kriz senaryoları çerçevesinde ülkenin tüm kurum ve kuruluşları gerekli rolleri edinmelidir. [1] ‘İslamsız Dünya’ tanımlamasını tıpkı ‘Ilımlı İslam’ gibi ilk defa kullanan Graham E.Fuller oldu. (Graham E.Fuller: A World Without Islam, Little Brown & Company, 2010). Her ne kadar Fuller kitabında bu kavramı Orta Doğu’da olan bitenler hakkında İslam’ı aklamak için kullanmış için olsa da bu makalede Ilımlı İslam ile gerçekleştirilmek istenen düzenin gerçek anlamı olarak kullanılmaktadır. [2] 

Çetin Güney: Büyük Orta Doğu Çerçevesinde İslam ve Demokrasi, ASAM Yayınları, Avrasya Dosyası; İslam ve Demokrasi, Cilt: 11, Sayı:3, (Ankara, 2005), 6. [3] Nuray Mert: Demokrasi hayalleri ve ‘Post-İslamizm’, Milliyet, (04 Şubat 2011). [4] Noam Chomsky and Gibret Achcar: Tehlikeli Güç, İthaki Yayınları, Edt.: Stephen R. Shalom, Çev.: Yavuz Alogan, (İstanbul, 2007), 59. [5] MWOS: Muslim World Outreach Strategy. [6] Bakınız: Sait Yılmaz: Güç ve Politika, Alfa Yayınları, (İstanbul, 2008), 3.Bölüm. 10.02.2011

Abbas Bin Abdülmuttalip Kimdir? ABDULLAH bin ABBAS, Kimdir

Abbasiler Dönemi,

Abbasi Devleti İle İlgili

Konu Anlatımlar


ABBASİLER DÖNEMİ, ABBASİ DEVLETİ İLE İLGİLİ GENEL BİLGİ (1)
(750 - 1258)

-Abbasiler, Emevilerde olduğu gibi Arap olan olmayan ayrımı yapmadılar.

-Emeviler, Arap devletiyken, Abbasiler İslam devleti olmuştur. 
Bu durum Arap olmayan kitlelerin örneğin Türklerin, İslamiyeti benimsemelerinde etkili oldu. 

Bu nedenle bir İslam devleti sayılır.

-Başkenti Bağdat’tır.

-Abbasiler’in iktidara geçmesinden hemen sonra gerçekleşen Talas Savaşı’nda (751), Araplar Türklerle birlikte Çinlilere karşı savaştılar.

-Abbasi hizmetine giren Türkler giderek ön plana çıktılar.

-Türkler için Avasım denilen savunma şehirleri kuruldu. Böylece Bizans'a karşı önlem alınmış olundu.

-Bilim ve uygarlığa önem vermişler, tarihte ilk çağdaş öğretim başlamıştır.

-Askeri ağırlıklı samerra şehri kurularak vezirlik, komutanlık, valilikler Türklere verilmiştir.

-Türkler kitleler halinde İslam ülkelerine geldiler.

-Me’mun zamanında dünyanın yuvarlaklığı ispatlandı.

-Vezirlik makamı ve divan oluşturuldu.

-Tımarın ilk şekli olan ikta sistemi ilk defa Abbasiler döneminde uygulanmıştır.

-1258’de Moğollarca yıkılmıştır.

-En parlak dönem Harun Reşit devridir.

-Mansur zamanında Yunanca ve Hellence klasikler Arapça’ya çevrildi ve bir İslam Rönesans’ı yaşandı.

-Bağdat kuruldu ve bu şehir bilim-kültür merkezi haline geldi.
-Abbasiler;

a- İslamiyetin ilk heyecanının azalması

b- Yeteneksiz halifelerin işbaşına gelmesi
c- XI yüzyıldan itibaren Ön Asya 'nın Selçuklu Türkleri’nin egemenliğine girmesi

d- Merkezi otoritenin zayıflaması ile halifeye ait topraklar üzerinde 

''Tevaifül Mülük'' denilen devletlerin kurulması 
(örn: Mısır'da Tulunoğulları ve Akiştler,  Irak'ta Büveyhiler, İran’da Tahiriler, Maveraünnehir'de Samanoğulları) sonucu yıkılmışlardır.

-Abbasilere 1258 de Moğollardan Cengiz Han'ın torunu Hülagu Han, Bağdat'ı alarak son darbeyi vurmuştur.

-Emeviler yıkıldıktan sonra İspanya Abbasiler'e bağlanmadı.

-Endülüs Emevileri ayrı bir devlet olarak yaşadı.

-Daha sonra Beni Ahmer Devleti (Gırnata Devleti) varlığını XV. yüzyıla kadar korudu

-Abbasi hanedanlığı Osmanlılardan sonra en uzun egemenlik sürdüren hanedanlıktır.

ABBASİLER DÖNEMİ, ABBASİ DEVLETİ İLE İLGİLİ GENEL BİLGİ (2)
(750 - 1258)

-751’de Talas Savaşı yapılmıştır. Bu savaşta Türklerin Karluk, Yağma ve Çiğil boyları Abbasilere yardım etmiş, savaştan sonra da İslâmiyet’i kabul etmişlerdir.

-Halife Mansur döneminde ilk kez eski Yunan ve Hellenistik medeniyetine ait eserler tercüme edilmeye başlanmıştır.

-Abbasilerin en parlak dönemi Harun Reşid’in halifeliği sırasında yaşanmıştır. 
Bu dönemde halkın yaşam standardı yükselmiş, kültür ve mimari alanda çalışmalar yapılmıştır.

-Harun Reşid döneminde Bizans sınırında “Avasım” eyaleti kuruldu. Anadolu’da Tarsus’tan doğu yönüne uzanan bir hat boyunca kurulan bu şehirlere Türkler yerleştirilmiştir.

-Harun Reşid’in oğullarından Memun zamanında Türkler devlet kademelerinde ve orduda yer aldılar. Sadece Türkler için kurulan Samerra şehri kısa bir süre devletin yönetim merkezi olmuştur.

EBUL ABBAS DÖNEMİ, ÖZELLİKLERİ 
(ABBASİLER DÖNEMİ, ABBASİ DEVLETİ İLE İLGİLİ KONU ANLATIM)

-Abbasi Devleti, Hz. Muhammed'in amcası Abbas'ın torunlarından Ebu'l Abbas tarafından 750 tarihinde kuruldu.
-Abbasi hükümdarları, Emeviler gibi Arap üstünlüğüne dayalı bir devlet kurmadılar.
-Ebu'l Musa, Haşimiye şehrini devlet merkezi yaptı, iç karışıklıklarla uğraştı, kanlı bir şekilde siyasi birliği sağladı.

UYARI : 
Ebu'l Abbas, siyasi birliği sağlarken yaptığı çalışmalar yüzünden "Seffah" (kan dökücü) lakabını almıştır.

EBU CAFER EL MANSUR DÖNEMİ, ÖZELLİKLERİ 
(ABBASİLER DÖNEMİ, ABBASİ DEVLETİ İLE İLGİLİ KONU ANLATIM)

-Ebu Cafer El-Mansur, 754 yılında halife oldu.

-754 yılında Abbasi Devleti'nin başkenti Bağdat'a taşındı.

-751 yılında Çinlilerle Talas savaşı yapıldı.

-Bu dönemde kültür hareketleri oldukça ilerledi.

HARUN REŞİT DÖNEMİ, ÖZELLİKLERİ 
(ABBASİLER DÖNEMİ, ABBASİ DEVLETİ İLE İLGİLİ KONU ANLATIM)

-Harun Reşit, 786 yılında Abbasi Devleti'nin başına geçti.

-Bu dönem Abbasilerin en parlak dönemi oldu.

UYARI: 
Binbir Gece Masalları'nda geçen Bağdat halifesi Harun Reşit'tir. Binbir Gece Masalları'nda özellikle bu dönemdeki İslam hazinesinin zenginliği vurgulanır.

-Anadolu'ya akınlar yapıldı, İstanbul kuşatıldı fakat başarılı olunamadı.
-Bu dönemde de iç isyanlar sürdü.

MEMUN DÖNEMİ, ÖZELLİKLERİ 
(ABBASİLER DÖNEMİ, 
ABBASİ DEVLETİ İLE İLGİLİ KONU ANLATIM)

-Harun Reşit'in ölümü üzerine yerine oğlu Emin geçti.

-Kısa süre sonra yerine Harun Reşit'in diğer oğlu Me'mun geçti.

-Mu'tezile Mezhebi bu dönemde ortaya çıktı.

-Bu dönemde Antik Çağ Yunan eserleri Arapça'ya çevrildi.

UYARI: 
Arap-İslam Devleti kültür ve sanat alanında dışarıdan (Helenizm'den) en çok bu dönemde etkilenmiştir.

MUTASIM DÖNEMİ, ÖZELLİKLERİ 
(ABBASİLER DÖNEMİ, ABBASİ DEVLETİ İLE İLGİLİ KONU ANLATIM)

-Me'mun'un ölümü üzerine 833 yılında kardeşi Mu'tasım halife oldu.

-Bizans sınırlarında "Avasım" denilen Türk ordugahları kurdurdu.

UYARI: 
Avasım kentlerinin oluşturulma nedeni; İslam dünyasına karşı Bizans saldırılarını kırmaktır.

-Mu'tasım'ın ölümü üzerine merkez otorite zayıfladı.

UYARI: 
Türkler'in sınır boylarında, yerleşim yerlerinden uzak bölgelerde Emir'ül Ümera görevi verilerek merkezden uzaklaştırılmasının ve ordugahlarda toplanmasının nedenleri savaşçı özelliklerini kaybetmelerini önlemek ve merkezde tehlike oluşturmalarını engellemekti.

-Devlete bağlı Tavaif-i Mülk'ler bağımsızlıklarını ilan etti.

ABBASİ DEVLETİ’NİN, ABBASİLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ 
(ABBASİLER DÖNEMİ, ABBASİ DEVLETİ İLE İLGİLİ KONU ANLATIM)

-Abbasiler Arap olmayan uluslara hoşgörüyle yaklaşmış ve İslâmiyet’in daha fazla yayılmasını sağlamışlardır.

-Bu dönemde Emevilere göre bilim – kültür alanında daha çok gelişme gözlenmiştir.

-Türkler ilk kez bu dönemde İslâmiyet’i kitleler halinde benimsemişlerdir.

-Abbasilerin denizciliğe önem vermemeleri ticari ve askeri alanda gelişmelerini engellemiştir.

ABBASİ DEVLETİ'NİN YIKILMA NEDENLERİ (1) 
(ABBASİLER DÖNEMİ, ABBASİ DEVLETİ İLE İLGİLİ KONU ANLATIM)

-Abbasi Devleti, Mu'tasım'ın ölümü ile zayıfladı ve Moğollar'ın Bağdat'ı istilası ile yıkıldı.

-Selçukluların yıkılması ile koruyucuları ortadan kalktı.

-Şiilerin ve Emevilerin olumsuz çalışmalarından zarar gördü.

-Zayıflama döneminde fetihlerin durgun geçmesi nedeniyle ekonomi zayıfladı.

-Moğol Hükümdarı Hülagu'nun Bağdat'ı istilası ile Abbasi Devleti ortadan kalktı.

ABBASİ DEVLETİ'NİN YIKILMA NEDENLERİ (2) (ABBASİLER DÖNEMİ, ABBASİ DEVLETİ İLE İLGİLİ KONU ANLATIM)

a- İslamiyet’in ilk heyecanının azalması

b- Yeteneksiz halifelerin işbaşına gelmesi

c- XI yüzyıldan itibaren Ön Asya 'nın Selçuklu Türkleri’nin egemenliğine girmesi

d- Merkezi otoritenin zayıflaması ile halifeye ait topraklar üzerinde '
'Tevaifül Mülük'' denilen devletlerin kurulması 
(örn: Mısır'da Tulunoğulları ve Akiştler, Irak'ta Büveyhiler, 
İran’da Tahiriler, Maveraünnehir'de Samanoğulları) sonucu yıkılmışlardır.


ABBAS bin ABDÜLMUTTALİP;  KİMDİR

 Hz. Muhammet’in amcasıdır. (?-Medine 653). Mekke’nin önde gelen tüccarlarındandı. Büyük bir servete sahipti ve faiz karşılığı borç para verirdi. Mekke’de hacılara su dağıtma (sikaye) görevi ona verilmişti. Hz. Muhammet peygamberliğinin ilk yıllarında İslâmlığa yaptığı çağrıları kabul etmemekle beraber karşı da çıkmadı. 

Ebu Talip ölünce Hz. Muhammet’in koruyuculuğunu üstlendi ve ikinci Akabe biatında Hz. Muhammet ile birlikte bulundu. Bedir Savaşı’nda (624) Müslümanlara tutsak düştü. Fidyesi ödenerek serbest bırakıldı. Bazı söylentilere göre bu sırada İslamlığı kabul etmiş, ancak bunu bir süre gizlemiş ve Hz. Muhammet’in ısrarı üzerine de Mekke’ye geri dönmüştür. 

Mekke’de kaldığı sürece boş durmadı ve Kureyş’in savaş planlarını yeğenine bildirdi. Mekke’nin fethinden önce Müslümanlığını açığa vurdu ve Hz. Muhammet’e katıldı, Mekke Reisi Ebu Süfyan’ı Hz. Muhammet’in yanına götürdü, o da İslâm Ordusu’nun gücünü anlayıp Mekkelilerin boş yere savunma savaşına girişmelerine engel oldu. 

Böylece Mekke kan dökülmeden alındı (630). Huneyn Savaşı’nda da Hz. Muhammet ile birlikte bulundu. Hz. Muhammet Veda Haccı sırasında faizin yasaklandığını duyururken kaldırdığı ilk faizin de amcası Abbas’a ait olduğunu belirtti. Abbasi Devleti’nin halifeleri onun soyundan geldiler. İlk müslümanlardan Abdullah bin Abbas hayatı hakkında kısa bilgi. 

 ABDULLAH bin ABBAS, KİMDİR

 Hz. Muhammet’in amcası Abbas’ın oğlu (Mekke 619-Taif 688). 
Annesi ve babası Abbas’tan önce Müslüman oldular. Huneyn’de, Taif’te, Mekke’nin fethinde ve Veda Haccı’nda bulundu. îbn Ebi Serh ile birlikte Afrika’nın fethine katıldı. 

Halife Osman döneminde hac işlerini düzenlemekle görevlendirildi. Onun ölümü üzerine Hz. Ali ile çalıştı ve Basra Valiliği’ne atandı. Cemel Savaşı’na katıldı. Sıffin Savaşı’nda Hz. Ali’nin ordusunun bir bölümüne komuta etti. Halifelik işi hakemlerin vereceği karara bırakılınca Hz. Ali onu hakem seçmek istediyse de yandaşları bunu kabul etmediler. 

Ancak Dumetu’l-Cendel’deki toplantıda hakem Ebu Musa el-Eşari ile birlikte bulundu. Yaşamının son yıllarında gözleri kör oldu. En çok hadis toplayan sahabelerden biri sayılır. Kuran bilimlerine ilişkin bilgisi nedeniyle Hz. Muhammet tarafından kendisine Tercümanu’l Kuran (Kuranın tercümanı) sıfatı verilmişti.

(ABBASİLER DÖNEMİ, ABBASİ DEVLETİ İLE İLGİLİ KONU ANLATIM)

Abbasiler Dönemi, Abbasi Devleti ile ilgili görsel sonucu


Abbasiler: Hz. Muhammet’in amcası Abbas’ın soyundan gelen ve Emevilerin yerini alan İslâm hanedanı ve devletidir (Bağdat 750-1258; Mısır 1261-1517). 750’ye doğru Emevi hanedanının yönetiminden hoşnut olmayanları çevrelerinde toplayarak, onların yerine iktidarı ele geçiren bir hanedandır. 
Emevilere karşı başlatılan harekette, Hz. Muhammet’in kızı Fatma’nın soyundan gelenlerle Hz. Muhammet’in amcası Abbas’ın torunları yer aldılar. Sonraları Fatma’nın soyundan gelenleri de saf dışı bırakarak Emevilere karşı olanları kendi güçleri yararına yönlendirmeyi başardılar. Emevi valilerinin bu girişimleri zor kullanarak bastırmaya kalkışmaları, halkın Abbasiler için yapılan propagandaları daha yoğun bir biçimde desteklemesine neden oldu. 

Emevilere karşı bu hareketin gizli önderi olan Abdullah bin Abbas’ın torunu Muhammet bin Ali’nin 744’te ölümü üzerine yerine geçen oğlu İbrahim hareketi daha da güçlendirdi. Bir süre sonra hareketin başına geçen Ebu Müslim Horasani, büyük bir kitleyi kendi çevresinde topladı ve çoktan beri tasarlanan ayaklanmayı başlattı. 

Emevi Halifesi II. Mervan’ın üzerlerine gönderdiği ordu yenildi (747). Bu arada Abbasi önderi İbrahim’in II. Mervan tarafından öldürtülmesi üzerine hareket daha da şiddetlendi ve başa kardeşi Ebu’l Abbas geçti. 749’da Küfe’yi ele geçiren Ebu Müslim’in önerisiyle Ebu’l Abbas’ı halife ilân ettiler (30 Ekim 749). Emevi Halifesi II. Mervan son bir direnişle 12 bin askerden oluşan ordusuyla Harran’dan hareket ederek Dicle Irmağı’nın kollarından biri olan Büyük Zap Suyu’nun kıyısında, Ebu’l Abbas’ın amcalarından biri olan Abdullah bin Ali’nin ordusuyla yaptığı savaşı kaybetti ve Musul’a sığındı (Ocak 750). 

Musul halkı II. Mervan’ı kente sokmayınca Harran, Humus, Şam ve Filistin üzerinden Mısır’a gitti. Abdullah bin Ali’nin kardeşi Salih, Mervan’ı Mısır’da Busirıs Kenti’ nde sığındığı bir kilisede ele geçirdi ve öldürdü (5 Ağustos 750). Halifelik simgeleri de Ebu’l Abbas’a gönderildi. Böylece Emevi Halifeliği tarihe karışırken, Abbasiler İslâm dünyasınm yönetimine ele geçirdiler. Abbasiler bu başarılarından sonra Emevi soyundan gelenlere karşı korkunç bir öldürme ve sindirme politikası izlediler. 

Bu soykırımdan pek az kişi kurtulabildi. Kurtulanlardan biri de Halife Hişam’ın torunu olan Abdurrahman bin Muaviye oldu. Abdurrahman bin Muaviye bundan 6 yıl sonra 756’da İspanya’da Endülüs Emevi Devleti’ni kuracaktır. İlk Abbasi halifesi olan Ebu’l Abbas Abdullah (750-754) döneminde Şam, İslâm dünyasının merkezi olmaktan çıktı, onun yerini Küfe aldı. Ebu’l Abbas halife olarak okuttuğu ilk hutbede kendisine es-Saffah “kan dökücü” sıfatını verdi. Es-Saffah imparatorluk içinde birliği sağladıktan sonra Emevi Halifeliği döneminde bir Arap imparatorluğu olan devleti bir İslâm imparatorluğu haline sokmak için çaba harcamaya başladı ve bu amaçla yönetsel kademelerde değişikliklere gitti. 

Ebu’l Abbas, el-Enbar Kenti’nde Haşimiye adını taşıyan bir imparatorluk sarayı yaptırdı. Başkenti buraya taşımayı düşünürken, henüz 30 yaşındayken çiçek hastalığına yakalanarak bu kentte öldü (754). Ebu’l Abbas’ın ölümü üzerine halifeliğe kardeşi Ebu Cafer el-Mansur (754-775) geçince, imparatorluğun Abbasilere geçmesinde önemli rol oynayan Abdullah bin Ali, hilafet konusunda anlaşmazlık çıkardı. Ancak Ebu Müslim tarafından Nisibis’te yenilgiye uğratılarak bir kaleye hapsedildi (754) ve 7 yıl sonra burada bir tutsak olarak öldü. Bu başarıyla gücü giderek artan Ebu Müslim de bağımsız bir biçimde yönettiği Horasan’a giderken Hilafet Sarayı’na uğrayınca öldürüldü (755). Böylece Halife el-Mansur, kendisi için engel oluşturan bir başka güçlü adamı da ortadan kaldırmış oldu. 

Ebu Müslim’in öcünü almak için Horasan’da başlatılan bir ayaklanma da bastırıldı (755). Bu olayın ardından İran tam anlamıyla boyun eğmiş oldu. Hz. Ali’nin torunlarından İbrahim ve Muhammet’in başlatmış oldukları bir ayaklanma da her ikisinin de öldürülmesiyle bastırıldı (763). Sözü edilen ayaklanmaların bastırılmasından sonra, Emeviler dönemindeki Arap İmparatorluğu’nun sınırları, İspanya dışında, yeniden sağlandı. Abbasi Hanedanı ‘nın gerçek kurucusu olan el-Mansur, hükümet merkezini Bağdat’a taşıdı (762). Bu tarihten sonra Bağdat, giderek İslam dünyasının merkezi olacağı gibi, bilim edebiyat ve sanatın gelişmesinde de önderlik edecektir. Yapımı dört yıl süren Bağdat’a halife tarafından Medinet üs-Selam adı verildi. 

Bayındır bir duruma getirilen Bağdat’ta bir hilafet sarayı, yanına da bir Ulu Cami yapıldı. El-Mansur başarılı bir saltanattan sonra, Hac için gittiği Mekke’de öldü (7 Ekim 775). Yerine geçen el-Mehdi (775-785) ve el-Hadi (785-786) dönemleri devletin kuruluş dönemlerini oluşturur. Daha sonra tahta geçen el-Mehdi’nin oğlu Harun ür-Reşit (786-809) dönemi Abbasi İmparatorluğu’nun en parlak dönemidir. 

İşbaşına getirdiği Bermeki ailesinden baba Yahya ve oğulları el Fadıl ile Cafer, 786-803 arasında devletin yönetimini ellerinde tuttular. Özellikle Bağdat’ı bayındır hale getiren Bermeki ailesinin giderek yükselen güçleri, 803’te Harun ür-Reşit’in kız kardeşi Abbase ile Cafer arasında geçen bir yasak aşk üzerine kırıldı ve Cafer öldürüldü. Babası ve kardeşi hapse atıldı. Sahip oldukları büyük servet ve taşınmaz mallara el konuldu. Harun ür-Reşit, Avrupa’da güçlü bir devlet kuran Charlemagne ile iyi ilişkiler kurarken başlıca düşmanı saydığı Bizans İmparatorluğu üzerine de seferler düzenledi. 

Bu seferler sırasında Herakleia ve Tyana fethedildiği gibi, Bizans’tan alınmakta olan vergiler de artırıldı. Harun ür-Reşit’in 809’ da ölümü üzerine yerine geçen oğullan el-Emin (809-813) ve el-Memun (813-833) dönemlerinde de Abbasiler, Bizans İmparatorluğu’na karşı seferler düzenlediler. Fakat daha sonra 10. ve 11. yüzyıllarda Bizans’ın yönetimini elinde tutan güçlü Makedonya hanedanı karşısında savunmaya çekilmek zorunda kaldılar. 

Gerçekte daha 8. ve 9. yüzyıllardan başlayarak Abbasi İmparatorluğumda bir çözülme başlamıştı. İdris bin Abdullah Fas’ta bağımsız bir devlet kurarken Kuzey Afrika denetimden uzaklaştı ve Kayrevan’daki karışıklıklar ancak İbrahim bin Aglep tarafından bastırıldı ve Halife Harun ür-Reşit 800’de babadan oğula geçmek üzere buranın yönetimini ona verdi. 

Horasan’da Tahiriler, Mısır’da Tolunoğulları bağımsızlık isteklerini açığa vururken, Samaniler ve Saffariler gibi İranlı hanedanlar da Bağdat’a yıllık vergi ödeme dışmda serbestçe hareket edebiliyorlardı. Halife Mutasım (833-842) ücretli Türk askerlerinden bir ordu kurarak yabancılara cesaret ve yetki verdi. Sonunda 908’de Halife el-Muktedir bu ordunun komutanı olan Munis’e emirul-ümera (beylerbeyi) unvanıyla birlikte sınırsız yetkiler tanımak zorunda kaldı. Öte yandan Şiilik İslâm dünyasında hızla yayılıyordu. Fatımiler önce Kuzey Afrika’yı sonra Mısır ve Suriye’yi ele geçirerek kendilerini rakip halifeler ilân ettiler. Büveyhiler 945’te Bağdat’ı işgal ederek Abbasi halifesini bir kukla durumuna düşürdüler. 

Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in Bağdat Seferi ile (1055) Abbasiler Büveyhilerin elinde oyuncak olmaktan kurtulduysa da Selçuklular da onların politik güçlerinin yeniden canlanmasına izin vermediler. Bununla birlikte Abbasiler, Selçuklular döneminde rahat bir nefes aldılar. Egemenlikleriyse yalnız Bağdat ve çevresiyle sınırlı kaldı. Selçukluların zayıfladığı dönemlerde el-Muktefi ve en-Nasır gibi yetenekli halifeler sayesinde Abbasilerin yıldızı yeniden parlamaya başladı. Bu toparlanmayı Moğol saldırıları engelledi. 1258’de son Abbasi Halifesi el-Mustasım’ı öldürttü. Böylece Bağdat’taki Abbasi Halifeliği tarihe karıştı. Ancak hanedan üyelerinden bazıları Hülagu’nun elinden kaçmayı başardılar ve bunlardan 36. Abbasi halifesi el-Mustansır’ın kardeşi Ahmet, Memluk Sultanı Baybars tarafından 1261’de Kahire’de el-Mustansır billah Ebu’l Kasım unvanıyla halife ilân edildi. 

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethine kadar süren Mısır Abbasi Halifeliği, son Abbasi Halifesi III. Mütevekkil’in ruhani ve cismani halifelik yetkilerini İstanbul’a Yavuz Sultan Selim’e devretmesiyle son buldu (1517). Abbasi İmparatorluğu’nun ilk 300 yılı (8-11. yüzyıllar) ortaçağ İslâm dünyasının en parlak dönemlerinden birini oluşturur. Halifelik merkezi Bağdat bu dönemde edebiyat, ilâhiyat, felsefe ve pozitif bilimler alanında önemli gelişmelere sahne oldu. Ekonomi ve ticaret alanındaki gelişmeler halkın refah düzeyini yükseltti. İsviçreli doğubilimci Adam Mez bu dönemi, İslamın Rönesansı adıyla İslam tarihinin en parlak dönemi olarak niteler.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...