28 Mart 2012

BAŞKA YARINLAR SESLİ FLAŞH ŞİİR-MEVLANA


Başka Yarınlar

Bugün yüzünde bir başka güzellik var senin,
bugün dudağında başka bir tad var,
boyunda başka bir yücelik.
Bugün kırmızı gülün bir başka daldan.

Ayın gökyüzüne bugün sığmamış.
Göklere benzeyen göğsün bugün daha geniş.
Hangi yanından kalktın bu sabah, söyle,
bir başka kavga var dünyada senin yüzünden,
dünyada bir başka gidiş

Biz senin gözlerinden gördük
arslanlara meydan okuyan o ceylanı,
Başka bir ovası var o ceylanın bugün
iki cihandan da dışarı

Seven insanın ayağı mı yok,
işte ona ölümsüzlük kapandı.
Yukarlarda onunla uçar gider.

Gözlerinin denizinde onu arama.
Oinci bir başka denizde.

Bakarsın bugün sever bu yürek,
yarın sevilir bakarsın.

Yüreğimin özünde başka yarınlar var

Mevlana Celaleddin Rumi

SUS....


Oturamadığı dairelerin pencerelerine hasretle bakan, asla gidemeyeceği tatil mekanları için iç geçiren, birlikte görünemediği güzeller için yanıp tutuşan sen; haberin var mı “Senden önce gelenler geride neler bıraktılar, neler!”
Arabasının kaportası çizildi diye öfkelenen, havalimanında VIP salonuna alınmayışına içerleyen, tuttuğu takımın büyük transferi gol kaçırınca kahrolan, sevdiği adam “tek taş” almadı diye küsen, ünlü olduğu halde herkesçe tanınmayışına bozulan sen; yürü git;”Senden önce gelenler geride neler bıraktılar, neler!”
Gözlerini vitrinlerin parıltısına kaptırmışsın, gönlüne şaşaalı hayatların albenisi taht kurmuş, senin kadar kültürlü olmadıkları halde senden daha konforlu yaşayanları kınamaya ayırmışsın rüyalarını bile, dar geliyor hırslarına evin, odan,işyerin, dişlerini gıcırdatıyorsan uykularında. Artık uyan ve hatırla ki”Senden önce gelenler geride neler bıraktılar, neler!”
Cemaatinin azlığına bakıp yazıklanan şeyh efendi, “beni televizyoncular çok arıyor, çıkınca reyting yapıyorum” diye diye kendisini kıymete bindiren hocaefendi, tweetter’de follower’ım çok değil diye dövünen araştırmacı, ‘face’de “beğendi”lerini artırmak için atraksiyonlar yapan hanımefendi, yazısı çok tıklansın diye olmadık başlıklar atan, kitabı ‘çok satanlar’ listesine alınsın diye yırtınan yazar, her sözü alıntılansın, dilden dile dolaşsın diye bekleyen “kanaat önderi”; yürü git, “Senden önce gelenler geride neler bıraktılar, neler!”
Şöhretine, reytingine aldanma! Her gün bir parça daha unutulmaya doğru gidiyorsun. Günü gelince zaten büsbütün unutulacaksın. Kısa bir süre için morgda ağırlanacaksın, en fazla genişçe bir cenaze ilanında, büyükçe puntolarla yazılacak adın, başına güneş gözlüklü ama gönülsüz adamlar yığılacak, “anahaber”lerde ilk sırayı alacak, manşetleri işgal edeceksin ama hiç çare yok, bir yığın toprağın altına gireceksin! En fazla bir ansiklopedide, öğrencilerin zoraki baktığı soğuk bir madde olabilirsin. Onu düşün de, bir daha tekrar et: “Senden önce gelenler geride neler bıraktılar, neler!”
Nerede o kalabalıklara pervasızca sunduğun, billboard’larda yağmalatmaya heveslendiğin güzel yüzün? Nerede o bir bakışıyla yürekler hoplatan, kremlerle çevrili, farlara, rimellere, sürmelere lâyık gözlerin? Nerede kameralara son saniyede gönderdiğin o işveli bakışlar? Nerede o ele avuca sığmamalar, rüzgârda saçlarını savurmalar, ıslak dudaklı şuh fısıltılar? Nerede o benlikler, o kendini herkesten üstün görmeler? Beden çürüyüp dağılmış; o güzel gözlerin oyuklarına toprak dolmuş. Aklını başına al; fırsatın varken oku:”Senden önce gelenler geride neler bıraktılar, neler!”
Yanağını güzellerin yanağına koymakla övünme. Göz ucuyla bakıp dudak büktüğün o garipleri küçümseme. Semtine uğramaktan korktuğun, yanında gözükmekten utandığın fukarayı aşağılama. Sonunu düşün. Akıbetin hiç sürpriz olmayacak ki. Gün gelecek, onların sıcacık yüreğinden çıkıveren bir dua sevindirecek seni. Gün gelecek, karda kışta, küçümsediğin, kapında bile görmek istemediğin o adamlar sana Fatiha okumak üzere saf durur cenazende. Dost bildiklerin ise yüreksiz ve yakarışsız dikelmekle yetinirler cesedinin yanında. “Bu defa yırttık!” diye sevinirler en fazla. Bari o gün, senin ölmen hatırına bilselerdi: “Senden önce gelenler geride neler bıraktılar, neler!”
İsterse çok zengin ol, hesabın kabarık, kredi kartların limitsiz olsun. İsterse en lüks rezidansı mekan tutasın, borsada hızla yükselen bolca kâğıtların olsun. İsterse hayatın sigortalı olsun, kolundaki saat zamanı değil serveti göstersin, gerdanını paha biçilmez mücevherlerin sıcağı sarsın, teninde eşsiz inciler yeniden değer kazansın. İsterse eşarbından marka sarksın, ayağının altında otomatik şanzımanlı cip olsun. Bunlar ölüme karşı nedir ki! Bunlara sığınabilir, bunlarla ölümü yenebilir misin? Hele bir bak ki, “Senden önce gelenler geride neler bıraktılar, neler!”
Nerede gol kralı olup omuzlarda gezdirilenler, bir kez olsun dokunulmak için milyonlarcasını ardından koşturanlar? Nerede süperstarlar, divalar, virtüözler? Nerede bir düğmeye basıp yüz binlerce insanı bir kaç dakika kavuran pilotlar? Nerede “en üstün” bildiği ırkı hatırına milyonları bir çırpıda evinden yurdundan kovanlar, kurşuna dizenler, soğuğa terk edenler? Nerede o bir emriyle ölüm, bir emriyle hayat verdiğini sanan krallar? Aklını başına devşir de, bi’daha hatırla:
“Senden önce gelenler geride neler bıraktılar, neler!”
Başka insanların ölümlerini haber yapıp kanlı sayfalar hazırlayan, yangını ve depremi, erozyonu ve trafik kazasını ilk haber veren olup haber atlatan sen, kameraların kaydettiği cinayet videolarına youtube’larda rekor kırdıran, ölenin ardından en duygulu yazıyı yazmakla övünen, cenazede bile ölümlü olduğunu unutup klişe sloganlar atan, ömrü boyunca hep başkalarını ölürken görerek gülen zavallı, aç gözlerini, bir bak hele ne yazıyor:”Senden önce gelenler geride neler bıraktılar, neler!”
Yeter artık, söz söyleme bundan böyle; sözden ne diye çare ararsın? Ey rüzgârı ölçmeye çalışan! Ey suyu parmak aralarında tutacağını sanan? Ey gerçeğin yerine süslü laflar koymaya kalkışan! Ey “ölüm” diye diye ölümü de eskiten talihsiz! Ey ölenlere ağız yakmayı ölmenin kendisi sayan çaresiz! Hiç öldün mü sen? Öldün mü ki! Kolaysa, bir söz bul da, son sözün olsun. Ölüm gibi, sonrasında başka söze hâcet bırakmasın! Yoksa, sus, sus da,”Senden önce gelenler geride neler bıraktılar, neler!” diyen Rabbin konuşsun. [Duhan, 25]

[Divân-ı Kebîr'in 1872. gazeline nazire olarak yazılmıştır.]

Senai Demirci

BU BİR VEDA YAZISI...



Bugün bana mahzunca bir soru soruldu.

 “Bazen kendime bakıyorum; ettiklerimi hatırlıyorum. Ümitsizliğe kapılıyorum. Ben nasıl bu halimle cennete layık görülürüm ki? Peygamberlerin yürüdüğü durakları nasıl adımlarım ki?”

Kardeşime cevap vermedim, sadece bir soru da ben sordum. 
Yıllardır içimde akıp durur şu cümle: “Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu saymasın kendini.” Bugünlerde, bir eğitim projesi kapsamında sıkça gittiğim cezaevlerindeki mahkumlar karşısında iyice iliklerime işliyor bu cümle. Konuşma yapmadan önce, hangi tür tutuklu ve mahkum olduğunu söylüyorlar bana. Katiller, hırsızlar, gaspçılar, kapkaççılar, cinsel suçlular… Karşımda sakince beni dinleyen yüzlerce adam. Bir “dışarıda”ki kendime bakıyorum, bir “içerdeki” adamlara… Kim bilir hangi öfke hançerinin ucunda, bir an kendilerini kaybedip katil oldular… Hangi sabır sınavını son anda kaybettiler kim bilir? Belki de onların kaybettikleri noktadan çok önce kaybedeceklerden biriyim ben? Kim bilir hangi yakıcı şehvet fırtınasına tutulup yüz kızartıcı bir tecavüzün ortasına sürüklendiler? Ya ben ne ederdim böyle bir durumda? Köşeye sıkıştırılmışken, duvara tırmanmaya zorlanmışken, öfke cinneti hücrelerimi ateş gibi yalayıp dururken, hemen parmağımın altında bir tetik hazır beklerken, ben, sen, biz ne ederdik? “Masum değilim” diyorum onlara. En iyi bildiğim, en emin olduğum cümle bu. Buraya yazışım da edebiyat olsun diye değil. “Evet, katil değilim, hiç adam öldürmediğim için değil, henüz sınanmadığım için.” “Hırsız değilim, bir şey çalmadığım için değil, çalmak zorunda kalacak çaresizlikle denenmediğim için.”  
Sırf sınanmadığı için şimdilik masum olan ben nasıl sahiden masum olabilirim? Üstelik sınanmaların hepsi de suç işleme/işlememe eksenli değil. Kimsenin kınamayacağı işlerle bile sınanır insan. Herkesin alkışlayacağı, hayranlık duyacağı bir tercih de bir bıçak sırtına koyar seni. Bu konuda gizliden gizliye en az iki adama hayranlık duyarım. Birisi harbiliğine bizzat tanık olduğum Volkan Konak. Milyon dolarlık Cola reklamını tek kalemde geri çevirmesi muhteşem… Oysa, ne ayıplanacaktı ne de hakkı olmayan bir şeyi alacaktı. Ama “ilke”sinin yanında durdu Volkan Konak. Paranın sürpriz çıkışı, kaçımızın ilkeli duruşu için belirlediği gerekçeleri yerinden etmez ki? Sımsıkı dururken ya da öyle durduğumuzu sanırken, aniden esiveren sıcak şehvet rüzgârı vidalarımızı gevşetmez mi? Titremeye başlamaz mıyız cazip bir teklif karşısında? Oradan buradan yeni gerekçeler üretmeye yeltenmez miyiz? Helal olsun Volkan Konak’a. Birisi de Kenan Sofuoğlu… Kolay mıdır, eline düşüvermiş 800 bin TL’ye bir çırpıda “haram”dır deyip arkasını dönmek? En azından, ara formüller ve nadir fetvalar arayacak kıvırtmalar yapmaya kalkışamaz mıydı? Ne bileyim; adının verildiği kurumlar gibi patika yollara paça sıvasaydı ya… Helal olsun delikanlı Kenan’a.  
Doğrusu şu ki, sınanmamış insan çiğ insandır, kıvamını bulmamıştır. Hata ederek de olsa kıvamını bulana aşk olsun. Ayağı kayıp düşerek de olsa, dönene helal olsun. Başını duvarlara vurup da kendine gelene helal olsun. Sınanmamış adam, kalite kontrolünden geçmemiş araba gibidir. Düzgün duruşu şimdiliktir ve naylondur. Virajlarda savrulabilir, yokuşlarda freni tutmayabilir, zorlanınca yoldan çıkabilir. Hata yapmamış adam rüzgâr yememiş, kış görmemiş ağaç gibidir. Dik duruşu sahtedir. Zorlanırsa dalları kırılabilir, yerinden oynayabilir. 
Koca bir ömür bıraktım arkamda. Ellili yaşların eşiğindeyim. Bugün ölecek olsam, “olabilir!” denecek. “Üstü kalsın!” diyebileceğim kadar yaşadım. Mezar taşımda bundan sonra yazacak rakamlar kimseyi şaşırtmaz. Artık yaşamıyor oluşu kanıksanacak biriyim. Sorunlu bir çocukluk geçirdim. Derin yaralarım var. Bir çoğunu iyileştirmek bir yana, dokunamadım bile. Korkularım var. Önyargılarım var. Komplekslerim var. Kapris yaptığım, kalp kırdığım dönemler de oldu. Şöhretle sınandım; kaybettiğim günler oldu. Param bol olduğunda kaybettiğim sınavları parasız kaldığımda fark edebildim ancak. Pürüzsüz değilim. Arızalı yanlarım var. Çoğu zaman dağınık, bazen dağınığımdır. Nadiren dağıttığım olur. Ayağımın kayacağını bal gibi bildiğim alanlarım vardır. Suizanda bulunduğum, gıybetini ettiğim, helalleşmekten utandığım kardeşlerim var. Çok uzak gördüğüm günahların eşiğinde bocalarken buldum kendimi. Övgüler aldığımda, utanıyorum, çok utanıyorum. Alkış aldığımda iki türlü utanıyorum. Birincisi, zaten hak etmediğimi bildiğim için; ikincisi, alkış beklediğimi sandıklarını sandığım için. 
Yetişkin ve günahları olan bir insanım.
 Öyle ki, bazen bana hayranlıkla bakan bir çocuğun masum gözlerinin içinde erimeyi delicesine istediğim oluyor.
 Geçmişimi üzerimden kirli bir elbise gibi sıyırıp yürümek istiyorum. Kulları şahit kılmak men edilmeseydi eğer, yaptıklarımın hepsini açıkça anlatıp başka kimsenin, ama hiç kimsenin benim hakkımda benim itiraflarımdan daha ayıplı ihbarlar yapamaz hale gelmesini isterdim. Hani bir sahabenin, Peygamber’den (asm) çok ciddi bir konuda çok ağır bir azar işittiğinde, “keşke o olaydan sonra Müslüman olsaydım!” deyişi var ya, ben de öyle haykırmak istiyorum. Öncesinde ve sırasında Müslüman oluşumdan utandığım isyanlarım var. Ama… Ama… Şimdi burada vazgeçilmez bir bedenin içinde yürüyor olmak vazgeçiriyor beni itiraftan. Son nefesin dibine kadar üzerine titrediğim itibarım tutuyor elimden itiraflarımın. Ben bana “sırdaş” olarak kalıyorum. Kendi içime kıvrılıyorum çaresiz. Aynadaki ben ve aynaya bakan ben karşılıklı susuyoruz, utana sıkıla.  
Aynada gözlerinin içine baktığım adamı utandırıyorum, utanıyorum o adamdan. Gözlerimi kaçırıyorum gözlerinden. “Başka bir seçenek yok muydu ey Allah’ım” diyesim geliyor. Yaşadıklarımın hepsi kayıtlı, biliyorum. Musalla taşına sessizce bırakılsın diye beslediğim bedenime bakıyorum; yazık ettin diyorum. O cenazeye ettiğin kötülüğe bak; hiç acımadın mı? Hiç itirazsız toprağa konulacak yüzümü seyrediyorum; “olmadı!” diyorum. Topraklaşmasını kabul ettiğin yüze değdirdiklerine bak… Bir Yusuf kuyusu gibi geçmişe gömülü resimlerime bakıyorum; “ayıp ettin adama” diyorum. “Kolundan tutup nerelere sürükledin adamcağızı!” Hayıflanıyorum. Çok sık hayatı yeni baştan yaşasam dediğim oluyor. Ama olan oldu bir kere…

Diyeceğim o ki, “adam” olmanın yolu hatasızlık değil. “Adam”ın ilki “Adem” de hata ile başlamış dünya kariyerine… Onu “Adam” eden, hatasızlığı değil; hatasını hata bilmesi. Hatasıyla insandır insan. İnsanın ihtişamı hatasında saklıdır. Hatasızlık iddiasında bulunmaktan daha büyük bir hata olabilir mi? Bana o mahzun soruyu soran kardeşime sorduğum soru şuydu: “Peki, sen kendini cennete layık bir adam olarak mı görmek isterdin? ‘Tabii ki ben cennete layığım. Beni koymalılar Kevser havuzunun başına…’ diyorsan, asıl o zaman cennete layık görme kendini…” 
Gelelim, bu yazının başlığına… Evet, bu bir veda yazısı. Bir yılın son gününe denk getirdim yazıyı. Yıla veda ediyorum, bir daha buluşmamak üzere. Aslında güne veda ediyorum her akşam. An’a veda ediyorum. Noktasını koyduğum her cümleye veda ediyorum. Söyleyip susunca her hükme, her söze veda ediyorum. Bir sonrasına vardığım her dakikayı paketliyor ve Hesap Günü’ne gönderiyorum. Veda ediyorum.

Senai Demirci

KONSER DEVAM EDİYOR


Niccolo Pagini on dokuzuncu yüzyılda yaşamış yetenekli bir müzisyendir. Herkesin hayran olduğu ünlü kemancı kalabalık bir dinleyici önünde önemli bir konser veriyordu. Bütün orkestra Pagini’nin içli keman sesine eşlik etmek için çalıyordu. Derken beklenmedik bir şey oldu. Pagini’nin kemanından bir tel çat diye kopuverdi. Kemanın orta teli herkesin görebileceği şekilde havada sallanmaya başladı.

Usta müzisyenin alnına ve yüzüne bir anda terler hücum etti. Hayli zorda kaldığı belliydi. Ancak hiçbir şey olmamış gibi kalan üç telle kemanını aynı güzellikte çalmayı sürdürüyordu.

Fakat çok geçmeden olacak en kötü şeyde oldu ve ikinci tel de koptu. Pagini buna rağmen yine çalmaya devam etti. Müziğin sesinden ve kemandan eksilen bir şey yoktu hala fakat birkaç dakika sonra üçüncü tel de koptu orkestranın icra ettiği parçanın sonuna gelinmişti şimdi ustanın kemanından kopmuş üç tel avare gibi sallanıyordu.

Usta kemancı buna rağmen tek telli kemanla müziği bitirdi. Dinleyiciler ayağa kalkıp uzun süre görülmemiş bir coşkuyla alkışladı. Alkış sesleri kesilmek üzereyken Pagini dinleyicilerin koltuklarına yaslanmalarını istedi. Konserin kaçınılmaz olarak biteceğinden düşünen dinleyiciler çaresiz oturdular. Pagini kemanı herkesin göreceği şekilde kaldırdı başıyla orkestra şefine başla ifadesi yapıp tekrar dinleyicilere dönüp. Gözlerini hafifçe kısıp gülümsedi ve bağırdı. Kemanı çenesinin altına koyup son parçayı mükemmel şekilde çaldı…
♥ ♥ ♥
Evlilikte kalabalıklar karşısında verdiğimiz bir konser gibi değil midir? Başlangıçta her şey mükemmeldir eksiğimiz, kusurumuz yok gibidir. İlişkinin de kusursuz gideceğini düşünürüz. Sonra Pagini’nin keman telleri gibi bizimde zamanla tellerimiz kopmaya başlar. Eksiklerimiz ortaya çıkar ahenk bozulur gibi olur.
  
Şimdi sorun kendinize; Bir tek teliniz bile kalmadı mı?
Konseri sürdürmek için cevabı biliyorsunuz;
“Her şey bitse de aşkımız kemanda kalan son tel”…
Konser devam ediyor… 
♥
Aşka Dair Öyküler – Senai Demirci – Sayfa 17-18

SENİDE BAĞRINA BASACAK BİR YAR VAR FLAŞH ŞİİR

Gök semalarında nice acıların,
Nice matemlerin, elimizden uçanların,
Gidenlerin ardından dökülen,
Göz yaşlarının, bulutları vardır.
Ben yanmışsam boynu bükük, özlem küllerinde,
Bunda bir hikmet, bir hikmet vardır.Nevin Işık

SİZİ AĞLATACAK BİR FLAŞH SÜPER VİDEO

İNŞİRAH SURESİ

“İnşirâh Suresi”
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
.Elem neşrah leke sadrak. Ve veda’ nâ anke vizrak. Ellezî engada zahrak. Ve rafe’ nâ leke zikrak. Fe inne meal usri yüsrâ. İnne meal usri yüsrâ. Fe izâ ferağte fensab. Ve ilâ rabbike ferğab..
“İnşirâh”
 açılmak, genişlemek, sevinmek manalarına gelir. Duhâ sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. Sekiz âyettir. Bu sûrede Peygamberimizin, çocukluğunda risalete hazırlamak üzere kalbinin açılıp arıtılmasından söz edilmektedir. Ayrıca, onun getirdiği dindeki kolaylıklara dikkat çekilerek Allah’a şükretmeye teşvik edilmektedir. .
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah’ın adıyla
1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
2. Yükünü senden alıp atmadık mı?
3. O senin belini büken yükü .
4. Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?
5. Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.
6. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.
7. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul,
8. Yalnız Rabbine yönel. .
Surah Ash-Sharh
In the name of Allah, the Beneficent, the Merciful
Have We not caused thy bosom to dilate, (1)
And eased thee of the burden (2)
Which weighed down thy back; (3)
And exalted thy fame? (4)
But lo! with hardship goeth ease, (5)
Lo! with hardship goeth ease; (6)
So when thou art relieved, still toil (7)
And strive to please thy Lord. (8)

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...