02 Haziran 2018

MUSEVİLER NAMAZ KILIYOR





MUSEVİLER NAMAZ KILIYOR

De ki: 
"İster ona inanın, ister inanmayın: 
O, daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman, 
çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler." 
Ve derler ki: "Rabbimiz yücedir, 
Rabbimizin va'di gerçekten gerçekleşmiş bulunuyor."
Çeneleri üstüne kapanıp ağlıyorlar 

ve (Kur'an) onların huşu (saygı dolu korku)larını arttırıyor.
De ki: 
"Allah, diye çağırın, 'Rahman' diye çağırın, 
ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O'nundur." 
Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, 
bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse. 
Ve de ki: 
"Övgü (hamd), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan 
ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah'adır.
" Ve O'nu tekbir edebildikçe tekbir et.
(İsra suresi, 107-111)

KARAİM MUSEVİLERİ NAMAZ KILARKEN







Kalbiniz Herşeyi Biliyor



FİZYONOMİ İLMİ SİMA




FİZYONOMİ İLMİ SİMA

Yüzünde suçlu yazıyor ayağa kalk İnsanın yüzünün ruhun aynası olduğunu, bunu fizyonomistlerin değil ancak feraset sahiplerinin anlayabileceğini söyleyen Prof. Erol Göka, "İnsanın anatomik yapısından kişilik analizi yapmak Batı'nın ırkçı zihniyetine hizmet ediyor" diyor. 
İnsanın yüzü kişiliğini yansıtır derler. 
Günlük dilimize pelesenk olan bu sözün arka planı incelediğimizde Batı ile İslam dünyası arasında ciddi bir ideolojik ayrışmanın olduğunu anlıyoruz. 
Batılı zihniyet, insan yüzlerini anatomik özelliklerinden yola çıkarak sözde bilim dalı fizyonomi altında inceliyor. 
İslam dünyasında ise bu isim İlmi Sima adını alıyor. 
Batı fizyonomi ile insanın yüzündeki anatomik özelliklerinden yola çıkarak adeta suçlu avına çıkıyor. 
Batıdaki stereotipi yaklaşımları ve özellikle de 11 Eylül'den sonra Batı'da Müslümanların, Asyalıların dış görünüşlerinden dolayı nasıl etiketlendirildiklerini daha iyi anlıyoruz. 
Buna o kadar itibar ediliyor ki Hollywood filmlerinde biyometrik analizler kurumsallaşmış durumda. 
Mesela Azınlık Raporu (Minority Report), Geçmişi Olmayan Adam (The Bourne Identity), Devlet Düşmanı (Enemy of the State) gibi filmlerini hatırlayanlar daha iyi anlayacaktır. 
Prof. Erol Göka, Uz. Dr. Murat Beyazyüz ile hazırladığı yeni kitabı 
'Gerçek İnsanın Yüzünde Yazar mı?' tüm bunlara karşı sav niteliğinde… 
Psikiyatrist Erol Göka, "İnsanın kişiliği ile yüzü arasında bir ilişki vardır. 
Yüzler ruhun aynasıdır. 
Orada her şey yazar. 
Fakat bunlar insanın yüzündeki anatomik özelliklerden yola çıkılarak belirlenemez. 
Fizyonomi ve İslam dünyasındaki adıyla ilmi sima bu konuda yanılıyor. İnsanın yüzündeki kişiliği ancak feraset sahibi insanlar anlayabilir. 
İlmi feraset benim için daha doğru yargılara varan bir ilimdir" diyor ve ekliyor: "Batı'da ve İslam'da farklı adlandırılan ve yorumlanan yüzden kişilik analizi yapmak sadece Batı'nın ırkçı tarihine ışık tutuyor."
FİZYONOMİ RAZİ SAYESİNDE YAYGINLAŞTI
Batı'da fizyonomi olarak anılan, 19. yüzyılda frenoloji adı altında modern tıbbı etkileyen yüzden kişilik okuma çabaları, İslam dünyasında ilmi sima adını alıyor. 
Yüzyıllardır yüzden kişilik okuma girişimleri Batı'da çok yaygın. 
Bu konudaki ilk sistemli çalışmaları Eski Çin'e kadar götürenler olsa da kaynağın 
Eski Yunan olduğu söyleniyor. 
Buna da M.Ö 400'lerde Aristo'ya ait olduğu ileri sürülen bir risale kaynak gösteriliyor. 
Tüm tartışmaların bu risaleden kaynaklandığını söyleyen Göka,"Aristo'dan 300-400 yıl sonra bu kez Roma İmparatorluğu'nda Polemon adlı birinin yazdığı bir risaleyle fizyonomi anlayışı tekrar yaygınlaşmış. 
Fizyonomi İslami bilginin gövdesine, Eski Yunan ve Roma eserlerinin, Polemon'un risalesinin tercümesinden, yani 10. yüzyıldan sonra giriyor. 
Ama öyle bir giriyor ki, sanki İslami bir ilimmiş gibi kökleşiyor, ilmi firaset, ilmi sima, ilmi kıyafet gibi adlar altında birçok bilgi üretiliyor. 
Fizyonominin İslam dünyasına girerken kullandığı yollardan birisi de Galen tıbbıdır. 
Müslümanlar Galen tıbbından çok etkilenmiş. 
Galen tıbbının Batı'ya tekrar aktarılması da 'Müslüman Galen' diye bilinen büyük hekim Razi sayesinde oluyor. 
Razi, fizyonominin İslam dünyasında yaygınlaşmasından birinci derece sorumlu gibi görünüyor" diyor. 
 AYETLERDE İŞARETLER VAR
 İslam dünyasında ilmi sima, yüzden kişilik okuma meselesi çok karışık diyen 
Göka bazı ayet ve hadislere işaret ediyor. 
Kur'an-ı Kerim'in Hicr Sûresinin 75. Ayeti "Şüphesiz bunda derin bir kavrayışa sahip olanlar için ibretler vardır", 
"Sen onları simalarından tanırsın" (Bakara Suresi, 273. ayet), 
"Andolsun ki sen onları -münafıkları- konuşma tarzlarından tanırsın" 
(Muhammed Suresi, 30. ayet) ayetlerini örnek veriyor. 
"Müminin ferasetinden sakınınız, çünkü o Allah'ın nuru ile bakmaktadır" gibi hadisini hatırlatıyor."
Ayetlerde bahsedilen 'tanımanın' karşıdaki insanın kaşından, gözünden, anatomik özelliklerinden ziyade kalp gözüyle yapılan bir tanıma olduğunu ifade ediyor. 
"Feraset denilen şeyin bu olduğu aşikârdır" diyor. 
Erol Göka fizyonomi ile ilmi simanın aynı zihinlere hizmet ettiğini fakat ilmi ferasetin ilmi simadan daha değerli bulduğunu söylüyor."
Kuran-ı Kerim'deki ayetler fizyonomi ya da ilmi simadan ziyade ferasetin derin anlamları için delil olmaya daha uygundur" diyor. 
İnsanların tıynetlerinin görünümlerinde kendisini gösterdiği (siretin surete yansıyacağı) ve Müslümanlar'ın bu bilgiyle donanmış olduğu konusunda Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde deliller olduğu tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır. 
Marifetname'nin 3. cildinin 17. bölümünde Madde 4, İbrahim Hakkı Hazretleri'nin ifadesi ile 
"Baş ve boyun şekilleri ve biçimleriyle bunlara bağlı huy ve tabiatlarını bildirir." 
Buna bağlı olarak Göka'nın feraset sahibi diye nitelediği 
İbrahim Hakkı Hazretleri'nin yazdıkları şunlar: 
1-Boyu uzun olanların kalbi saf ve temiz olur. 
2-Kısa boyluların hileleri çoktur. 
3-Orta boylular iyi huylu olurlar. 
4-Saçı sert olan aklı ile atılganlığı bulur. 
5-Siyah saçlılar sabırlı, saçı sarı olan kızgın olur. 
6-Saçı az olan lütufkâr, nazik ve bilgili olur. 
7-Saçı çok olan kadının anlayışı az olur. 
8-Alnı dar olanın içi de dar, sıkıntılı olur. 
9-Alnı enli olan kötü huyludur. 
10-Alnı normal olan güvenilirdir. 
11-Kaşlarının arası buruşuk olan üzüntü yükü taşır. 
12-Kaşının ucu ince olanın işi gücü fitnedir. 
13-Kaşının kılları çok olanın üzüntüleri de çoktur. 
14-Kaşı açık olan doğrudur, çatma olan eğridir. 
15-Siyah gözlüler itaatli, 
16-Gök gözlü olan zeki, 
17-Ela gözlü olan edeplidir. 
18-Yuvarlak yüzlüler aydan daha nurlu olur, güleç olurlar. 
19-Burnu uzun olanın anlayışı az olur. 
20-Kısa burunlular korkak olur. 
21-Burun ucu top gibi olan neşeli olur. 
22-Burnu eğri olan kişinin düşüncesi çalışmak, gayret etmektir. 
23-Eğer söz genizden söyleniyorsa bu kibir habercisidir. 
24-Erkek sesli kadınların çoğu yalan söyler. 
25-Hızlı konuşan kişi ince zekâya sahiptir. 
26-Yüzü güleç ve sözü tatlı olan kişi azizdir. 
27-Çene kemiği ince olanın aklı da hafif olur. 
28-Enli çenenin sahibi kaba olur. 
29-Boynu ince olan cahil olur.
30- Boynu kalın olan gece gündüz oburluk eder. 
Fakirliğin Sebepleri:
1- Günah işlemek
2- Yalan söylemek
3- Sabah vakti uyumak
4- Bir gün bir gecede sekiz saatten çok uyumak
5- Soyunup çıplak yatmak
6- Çıplak iken abdest bozmak
7- Bir yanı üzerine yaslanıp ekmek yemek
8- Ekmek kırıntılarını yere dökmek
9- Cenabet iken ağzını yıkamadan yemek
10- Soğan ve sarımsak kabuklarını yakmak
11- Geceleyin evi süpürmek
12- Çöpleri evin içinde biriktirmek
13- Yaşından büyüklerin önünde yürümek
14- Anne ve babasını isimleri ile çağırmak
15- Eline geçen çer çöple dişlerini kurcalamak
16- Toprak ve çamur ile ellerini ovalamak
17- Eşik üzerinde oturmak
18- Kapının bir kanadına dayanmak
19- Helada abdest almak
20- Elbisesini üzerinde dikmek
21- Yüzünü yıkayınca yeniyle ya da eteği ile silmek
22- Evde örümcek yuvasını saklamak
23- Namazı kılmada gevşek davranmak
24- Sabah namazını kıldıktan sonra camiden erken çıkmak
25- Her sabah çarşıya erken gitmek
26- Çarşıdan eve geç dönmek
27- Dilencilerden ekmek kırıntılarını satın almak
28- Kendi evladına beddua etmek
29- Biti ateşe atmak
30- Gece kapların ağzını açık bırakmak
31- Mumu ve kandili nefesle söndürmek
32- Boğumlu kalemle yazmak
33- Dişi kırık tarakla taranmak
34- Anne, baba ve üstadına duayı unutmak
35- Sarığını otururken sarmak
36- Ayak donunu ayakta giymek
37- Dilenciye kızıp boş çevirmek
38- Kısıp ihtiyacından az harcamak
39- İsraf edip haddinden çok harcamak
40- Geçim işlerinde gevşek davranmak
41- Kapısız evde yalnız yatmaktır.
Unutmanın Sebepleri:
1- Çok günah işlemek
2- Çok düşünmek ve üzülmek
3- İş ve meşguliyeti çok ve dağınık olmak
4- Taze çeşniş yemek
5- Ekşi elma yemek
6- Ense çukurundan kan aldırmak
7- Deve katarı arasından geçip gitmek
8- Mezar taşındaki yazıları okumak
9- Asılan adamın yüzüne bakmak
10- Canlı biti yere atmak.
Fizyonomi İslam'ın temel ilkeleriyle çelişiyor 
Balbir Singh Sodhi 11 Eylül olaylarından sonra Müslümalar'a karşı başlatılan nefret söylemlerinin kurbanı oldu. 
Pakistanlı Şıh, sarığının türbanı andırdığı ve Müslüman gözüktüğü için Arizona'da bir benzin istasyonunda vuruldu. 
Batı'da fizyonomiye inananlar, insan kişiliğinin doğrudan yüzündeki anatomik işaretlerden anlaşılabileceğini, insanın içindeki gerçek ile dışında görünen arasında bir mütekabiliyet bulunduğunu ileri sürüyorlar. 
Oldukça materyalist, insanın cüzi iradesine, gaybın bilinmezliğine hiçbir yer bırakmayan bu anlayış, İslam'ın temel ilkeleriyle çelişiyor. 
Gerçek yüzümüzde yazar. 
Yüzümüzde birçok bilginin yazdığı, her insan yüzünün uçsuz bucaksız bir anlam denizi olduğu doğrudur ama bu yüzümüzde bizden bağımsız kalıtım yoluyla getirdiğimiz anatomik özellikler nedeniyle değildir. 
İnsanın psikolojisinin, haleti ruhiyesinin, hal, tavır, eda ve mimiklerine yansıması nedeniyle böyledir. 
Bugün biz de mesleğimizi icra ederken, insanın psikolojisini muayene ederken en çok onun yüzüne, beden diline bakıyoruz. 
Ama insanın kaş yapısının, dudak ve kulaklarının şeklinin, kafa büyüklüğünün kişiliğini ele verdiği şeklindeki anlayışlara asla prim vermiyoruz.
 Kendilerinden utanıyorlar
Erol Göka, "Fizyonomi Batı'da zanlıları yüzden tanımada büyük rol oynuyor. 
Yüzü çirkin olanların suçlu olma ihtimalinin fazlalığı üzerine ciddi iddialar var. 
Batı kriminoloji tarihi bu konuda ileri sürülmüş saçma sapan birçok tezle ve örnekle dolu, şimdi utanarak anıyorlar. 
Dış görünüşümüz, yüzümüz çok ama çok şey söyler ama bu kendimizi, kişiliğimizi sunma biçimimizle daha çok ilgilidir" diyor.
Batılı tiplere bakıp insan avına çıkıyor 
Erol Göka,'Birçok araştırmacı, Batıda bilimin özellikle beyin incelemelerinin hızla gelişmesinin fizyonomik bakışla ilişkisi olduğunu belirtiyor. 
Batılıların insanların kişiliklerini, ahlaki karakterlerini fiziksel özelliklerine, yüz şekillerine, yüzün anatomik görünümlerine göre anlamaya çalışmasının, maddecilikten köken aldığı, insanları bu sınıflama geleneğinin pek doğal olarak ırkçılığa dönüştüğü ileri sürülüyor. 
Kişiliğimiz, ahlak anlayışımız, yüzümüzün anatomik yapılarında kendisini belli ediyorsa, kendisini diğer insanlardan daha üstün gören sömürgeci 
Batılının kendi yüz görünümünü temize çıkarmasına yarayacak güya bilimsel bilgiler kolayca üretilebilir ki kitabımızda gösterdiğimiz gibi üretilmiştir. 
Batılılar bir yandan suçluları, anarşistleri fizyonomi sayesinde yüzlerinden tanımaya, birçok masum insanı bu yolla suçlu ilan edip cadı avına girişmelerinin yanı sıra kendi yüz görünümlerinin insanlığın geri kalanına göre daha yüksek karakteri yansıttığını da ileri sürmüşlerdir. 
İnsan sarraflığı Allah vergisi 
 "İnsan, kişilik yapısını bilgi ve tecrübe sahibi olamayanlardan gizleyebilir ama meslek erbabından ve insanlarla ilgili iyi gözlem yapan insan sarraflarından asla gizleyemez." diyen Göka, bizim kültürümüzde insan sarrafı dediğimiz insanların Allah vergisi sezgileri olduğunu düşünüyor. 
İnsan sarraflarının hal, tavır, mimik ve edalarına, beden diline bakarak insanları anladıklarının altını çiziyor. 
Ülkemizde yüzden kişilik okumayla ilgili bilgilerin hemen hemen tamamının Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin Marifetname'sinden geldiğini söyleyen Göka, 
"İbrahim Hakkı Hazretleri'ne duyulan saygı nedeniyle söyledikleri de dini hakikatler sanılıyor. Söyledikleri doğru da olabilir yanlış da, kişilik analizi yapacaksak bizim kıstas alacağımız nokta anatomik özelliklerimiz değil, ruhumuzun yüzümüze yansıttığı suretler olmalıdır. 
Geleneksel bilgiler yanıltıcı olabiliyor" diyor.

01 Haziran 2018

YAHUDİ KARAKTERİ VE BOZULMA NEDENLERİ



YAHUDİ KARAKTERİ VE BOZULMA NEDENLERİ

Yahudilerinde çektikleri ve karakterlerini bozan heryerde olduğu gibi yine din adamlarının hatalarından başka bir şey değil.
Talmud’da hahamlardan “yaşayan Allah” diye söz edilmekte; hatta “Allah’tan daha büyük” ifadesine yer verilmektedir. Dini temsil eden insanlar düzelmedikçe dünya düzene girmeyecektir. İhramcızâde
Hzl: Süleyman SAYAR
Yahudiler, uzun tarihleri boyunca çeşitli açılardan hep “aktüel” olmuşlardır. Günümüzde de, dünya gündeminin belki ilk maddesini Yahudi sorunu teşkil etmektedir. Böyle bir toplumun zihniyet ve karakterini, bu zihniyet ve karakteri oluşturan sosyal, kültürel ve psikolojik dinamikleri tarihî çerçevede ve sosyo-psikolojik bir yaklaşımla ele almak dikkat çekici olmalıdır.
A. Anahatlarıyla Yahudi Tarihi
Yahudiler kendi tarihlerini Hz.İbrahim’le başlatırlar. O, Kalde’nin Ur kentinde doğmuş ve oradan ailesiyle birlikte Haran’a gelmiş; sonra ilâhî emir gereği Kenan diyarına (Filistin) göç etmiştir66. Tevrat, İbrahim’e “İbrânî” demektedir. İbrânî deyiminin kökeni ve anlamıyla ilgili çeşitli görüşler vardır. Nitekim İsrail ve Yahudi deyimleri de köken ve anlam bakımından farklı görüşlere konu olmuştur. Bu tartışmalar bir yana, üç deyimin de aynı toplumu ifade etmek üzere eş anlamlı olarak kullanıldığı bilinmektedir.
Hz.İbrahim, “İbrahimî dinler”in dayandığı ve bu dinlerin mensuplarınca büyük değer atfedilen merkezî bir şahsiyettir. Hem İsmailoğulları, hem de İsrailoğullannın büyük atasıdır. Tevrat’a göre Allah, onunla ve onun şahsında zürriyetiyle bir sözleşme (“ahit”) yapmış; bunu “sünnet”le sembolize etmiştir.
Kur’an’da anlatılan kıssasıyla Hz.İbrahim, babası Âzer’in de içinde bulunduğu putperest kavmini Allah’a tapmaya çağıran seçkin bir peygamber, bir tevhid mücadelesi önderidir . O, Yahudi ve Hıristiyan olmadığı gibi, müşriklerden de değildir; aksine, sadece “hanîf” bir “müslim”dir .
Yahudilerin gerçek tarihini Hz.Yakub’la başlatmak gerekir. Onların atası olan ve “İsrail” lâkabıyla anılan Yakub Peygamber  Hz.İbrahim’in torunudur. Yahudi toplumu, İsrail adına nisbetle Yakub’un nesli olarak İsrail ve İsrailoğulları (Benî İsrâil); Yakub’un dördüncü oğlu Yahuda (Juda)’ya nisbetle de Yahudiler şeklinde adlandırılmaktadır. Tamamen akrabalık bağları temeline oturan bu toplum, bugün yeryüzündeki milletlerin en eskilerinden birini teşkil etmekte; heyecan ve canlılık içindeki kendi dinine, edebiyatına ve tarihine sahip bulunmaktadır .
Göçebe bir topluluk olarak çobanlık yapan ve kendilerine peygamberler gönderilen İsrailoğulları Hz.Yusuf aracılığıyla Mısır’a göç etmişlerdir. Bu göç olayı sırasında Mısır Hiksos hanedanının hakimiyetinde bulunuyordu (M.Ö. 1700-1580). Hiksoslar, yönetimi zorla ele geçirdikleri için, Mısırlıları ve Mısır’ı ihmal ediyorlardı. Mısır milliyetçileri saltanatı bunlardan geri almaya çalışıyor, onlar da Mısırlı unsurlarla el ele vererek saltanatlarını sürdürme amacını güdüyorlardı. Tevrat’ın kaydettiğine göre Firavun, bu sebeple Yusuf’un kardeşlerinin Mısır’a gelmesini, bütün ülke servetlerinin onların olacağını vaad ederek ısrarla istemişti . Göç gerçekleşince de, İsrailoğulları Mısır’ın en verimli topraklarında yerleştirilmiş ve ilk zamanlar saygın bir hayat sürmüşlerdi.
Yahudiler Mısır’da hızla çoğaldılar. Ancak toplumdan ayrı yaşamaları, kendilerini soyutlamaları dikkat çekmiş ve bu durum Mısırlıları endişelendirmeye başlamıştı. Bu arada Hiksoslar hakimiyeti sona ermiş, yeni yönetimde Yahudilerin durumu kötüleşmişti. Firavun II.Ramses dönemine gelinceye kadar ve özellikle bu dönemde onlar büyük bir kin ve düşmanlığın hedefi olmuşlardı. Bu ise, Hiksoslar’la işbirliği içinde ülkenin bütün nimetlerinden yararlanan Yahudilere karşı, yerli Mısırlıların hesap sorma aşamasına gelmiş bir reaksiyonuydu. Ancak Yahudiler de boş durmuyor, bozguncu bir zihniyetle Mısırlılara karşı imha plânları ve ihtilâller düzenliyorlardı. Çünkü Hiksoslar’ın kendilerine sağladığı politik amaçlı imtiyazlara alışmışlardı. Hızlı nüfus artışlarının da doğurduğu endişeyle Mısır yönetimi Yahudiler için korkunç bir baskı ve plânlı bir soykırım başlatmıştı. Dört asır kadar süren bu baskı dönemi , Yahudi kişilik ve karakterine olan etkileri açısından çok önemli bir zaman kesitidir.
Mısır’daki kölelik ve sığıntılık hayatı Hz.Musa’nın önderliğinde son bulmuş ve Yahudiler Firavunların zulmünden kurtulmuşlardır (M.Ö. 1250). “Çıkış” (Exodus) olarak anılan bu olaydan sonra geçici bir süre kölelikten kurtulan Yahudiler, yaptıklarından ötürü 40 yıl kadar çölde dolaşmaya mahkûm edilmişler; dolayısıyla hürriyete lâyık olamamışlardır. Mısır’daki kölelik ve ezilmişlik hayatı ruhlarında bir “zillet” duygusu meydana getirmiş, aşağılanma ve horlanmışlık iliklerine işlemiştir. “Asabiyet kaybı” olarak da değerlendirilebilecek bu durumdan dolayıdır ki, zilleti yaşamamış ve korku nedir bilmeyen yeni bir neslin gelmesi, bunun için de 40 yılın geçmesi gerekmiştir . Nihayet Filistin’e girmişler, Hz.Davud (David) ve Hz.Süleyman (Şlomo) zamanında ise bağımsız ve ihtişamlı bir devlete kavuşmuşlardır (M.Ö. 1050-950).
Hz.Süleyman’dan sonra devlet “İsrail” ve “Yahuda” olmak üzere ikiye bölünmüş, İsrail krallığı Asur kralı II.Sargon tarafından kısa bir süre sonra ortadan kaldırılmıştır (M.Ö. 719). Yahuda (Juda) krallığı ise, daha sonra Babil hükümdarı II.Buhtunnasr (Nabukadnezar, Nabukodonosor) tarafından yerle bir edilmiş; Mabed (Beyt ha-Mikdaş) tahrip edilmiş ve Babil’e sürülen Yahudiler’in esaret dönemleri başlamıştır (M.Ö. 586). Bu tarih, Yahudiler açısından “birinci mabed dönemi”nin sonunu işaret etmektedir. Yahudi toplumu, millî kimliğini ve varlığını korumayı yarım asırlık sürgün döneminde Babil’de öğrenmiştir (M.Ö. 586-538). “Bir fikir sistemi, bir ideoloji ve çoğunluk uluslar içinde bir yaşam şekli olarak Yahudilik, Babil’de doğmuştur” . Bu dönem Pers hakimiyetiyle sona ermiş; sürgünden kurtulan Yahudiler, İmparator Kurus’un (Koreş, Kirus) desteğiyle Mabed’i yeniden inşa etme imkânına kavuşmuşlardır (M.Ö. 516). Ne var ki, bu kez de Büyük İskender’in Filistin’i zaptetmesiyle Yunan hakimiyetine giren Yahudiler (M.Ö. 332); Romalılarla işbirliği içinde kısa süreli bir bağımsızlık döneminin ardından, aralarındaki bitimsiz kavga ve isyanlar sonucu Romalı Pompeus tarafından dağıtılmışlardır (M.Ö. 63). Bir süre sonra yine bağımsızlık için isyan eden, ihtilâller çıkaran bu topluma Roma İmparatoru Titus son darbeyi vurarak, Kudüs’ü ve Mabed’i yakıp yıkmış; Yahudilerin bir kısmını öldürmüş, çoğunluğunu da Akdeniz esir pazarlarında sattırmış ve sürmüştür (M.S. 70). Bu olay, “ikinci mabed dönemi”nin sona ermesine ve Yahudilerin yeryüzüne dağılmasına neden olmuştur (“diaspora”). Mabed’in yıkılmasıyla dinî bağımsızlıklarını da kaybeden Yahudiler, bundan sonraki uzun tarihleri boyunca Mesihiik iddiasıyla ortaya çıkan Bar Kohba zamanında Romalıların kanlı bir şekilde bastırdığı iki yıllık bir bağımsızlık isyanı dışında (M.S. 132-135), 1948’e kadar hep sürgün ve esarete maruz kalmışlardır.
Bir noktayı tesbit etmek gerekir ki, Yahudilerin yabancı hakimiyeti altında alabildiğine ezilmiş, horlanmış ve aşağılanmış olmaları büyük ölçüde kendi isyankâr, uyumsuz, bozguncu ve entrikacı karakterlerine de bağlı kalmıştır. Gerek Mısır, gerek Babil, Yunan, Roma ve hatta İslâm hâkimiyeti dönemlerinde hep düşmanla işbirliği yaparak yaşadıkları ülkeyi çökertmeye çalışmışlar, ama her seferinde başarısızlığa uğramışlardır. İslâm’ın hoşgörüye dayalı yönetiminde bile eski alışkanlıkla çevirdikleri entrika ve düşmanlıklardan ötürü Hicaz’dan sürülmüşlerdir. Ortaçağ boyunca İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya gibi Batı ülkeleri Yahudi sürgünlerine sahne olmuştur. 1492 yılı ise; Endülüs İslâm Devleti’nin çöküşünün ardından Hıristiyan zulmü ve soykırımına uğrayan İspanya Yahudileri’nin yeryüzüne dağılması şeklinde yeni bir sürgün döneminin başlangıcıdır. Hiçbir ülkenin kabul etmek istemediği bu topluluk, nihayet Osmanlı hoşgörüsüyle önce Selânik’te, sonra da yurdun diğer bölgelerinde yerleştirilmek suretiyle Osmanlı ülkesinde yaşama şansı bulmuştur.
Orta ve Yeniçağda Batı ülkelerindeki Yahudi hayatını sembolize eden kelime “Ghetto”dur. Yahudiler, bellibaşlı kentlerin kenar mahallelerinde yaşamak zorunda bulunuyorlardı. Toplumdan soyutlanmış olarak duvarlarla çevrilmiş ghetto’larda bir tür hapishane hayatına itilmişlerdi. Ancak, bir açıdan böyle görünen olayın başka açılardan farklı biçimde değerlendirilmesi de mümkündür. Meselâ E. Hoffer bu konuda şunları söylemektedir: “Orta Çağlarda Yahudilerin içinde yaşamaya mecbur edildikleri mahalleler, onlar için bir hapishane olmaktan çok, bir kale idi. Yahudi mahallelerinin kendilerine sağladığı çok kuvvetli birlik duygusu olmasaydı, o karanlık devirlerin zulmüne Yahudiler imanlarını bozmadan dayanamazlardı. Orta Çağın zulmü, İkinci Dünya Savaşı’nda kısa bir süre için geri geldiğinde Yahudi’yi bu eski savunmasından yoksun olarak yakaladı ve onu ezdi” . Demek ki; Yahudilerde öteden beri var olan ve “üstün ırk” anlayışından kaynaklanan “farklı olma” karakteri, ghetto’larda daha bir bilinçle korunmuştur. Kollektif bir yapının kimliğini taşıyan, bunu taşıdığına inanan her bir Yahudi güçlü bir birlik şuuruna sahip olmuştur. Bunun daha eski bir örneği, yukarıda belirtildiği gibi, Babil sürgünü dönemidir.
Yahudiler, uzun tarihleri boyunca siyasî güç ve bağımsızlıklarını elde edemedikleri, ya da sürekli baskı altında yaşadıkları için, mesailerini fikrî ve iktisadî alanlara yöneltmiş; binbir entrika ve hile ile büyük bir ekonomik güce ulaşmış, sonra bu yolla siyasî güç dengelerini de bozmaya çalışmışlardır. Böylece diğer milletlerin nefretini kazanmışlar; bu nefret onların daha çok hor görülmelerine neden olmuş, ama kendileri de karşı nefret ve ihtirasla, üstün ırk idealiyle ayakta kalmayı başarmışlardır.Avrupa’da XIX. yüzyılın sonlarında ileri boyutlara varan Yahudi düşmanlığı (“antisemitizm”), büyük ölçüde Politik Siyonizm’in gelişmesine neden olmuş; T. Herzl’in çalışmalarıyla güçlenen bu akım, İngiltere’nin fiilî desteği ve diğer Batılı devletlerin de arzusuyla Filistin’de bir İsrail Devleti’nin kuruluşunu hazırlamıştır (1948)
Burada, Yahudi tarihinin önemli olayları ve dönüm noktalarına kısaca yer verilmiştir. Aslında bu çalışmanın ilgi alanı, Kur’an’ın vahyedildiği döneme kadar olan Yahudi tarihidir. Tarihî Yahudi karakterini günümüz Yahudi toplumunun temsil edip etmediği meselesi, yeni örnek olaylar çerçevesinde ele alınması gereken bir konudur. Herkesin gözü önünde cereyan eden güncel olaylar bir yana bırakılırsa, bu noktada, Kur’an’ın geleceğe ilişkin belirleyici bazı sarih ifadelerinden başka dayanağımız bulunmamaktadır.
B. Yahudi Zihniyetinin Kaynakları
Yahudi millî karakterini besleyen Yahudi zihniyetidir. Bu zihniyetin, özetlediğimiz tarihî süreç içinde oluşmasını sağlayan en önemli kaynak Yahudi kültür ve edebiyatıdır. Bu kültür ve edebiyatın başında Yahudi Kutsal Kitabı (Eski Ahit) vardır.
Irkçı bir yapıyı yansıtan Yahudi öğretilerinin tamamına “Tora” adı verilir. Bu terim, Arapça “Tevrat”ın karşılığı olmakla birlikte çok daha geniş bir anlama sahiptir. Yahudiler, bu geniş anlamıyla kutsal kitaplarına İbranice “Tanah” derler. Tanah; Tora (Tevrat), Nebiîm (Peygamberler) ve Ketubîm (Kitaplar) olmak üzere üç bölüm ve toplam 39 kitaptan oluşmaktadır. Yahudilere göre bu sayı 24 veya 22’dir. Bunların tamamlanması, yaklaşık olarak bin yılı aşkın bir süre içinde gerçekleşmiştir (M.Ö. 1200-100).
Yahudi öğretilerinin tamamının adı olarak Tora, “yazılı” ve “sözlü” olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Yahudiler, Rabbânî çoğunluk itibariyle “Sözlü Tora”ya çok önem verirler. Onlara göre, “Sözlü Tora” da vahiy eseridir ve o olmadan “Yazılı Tora” anlaşılamaz.
Sözlü gelenek, anlaşılacağı gibi Tora (=Tevrat)nın tefsiri ve Yahudilerin fıkıh kaynağı olarak nesilden nesile intikal etmiş, M.S. II. yüzyılda Yahuda Ha-Nasi tarafından “Mişna” adıyla kitaplaştınlmıştır. Fakat bu, sözlü geleneğin bütünü değildir. Daha sonra hahamların çalışmalarıyla bütün sözlü gelenek bir araya getirilmiş ve “Mişna”nın tefsiriyle (“Gemara”) birlikte “Talmud”u oluşturmuştur. Talmud, dar anlamda Gemara ile özdeştir . Talmud çalışmaları hem sürgündeki Yahudiler, hem de Kudüs (Yeruşalim)’de kalan Yahudiler arasında sürdürüldüğü için Babil ve Kudüs Talmud’ları ortaya çıkmıştır. Her ikisi de Mişna metnine dayanmasına rağmen, aralarında büyük farklar söz konusudur. Daha önemlisi, Mişna metni üzerinde de ittifak yoktur; aksine tutarsızlıklar vardır. M.S. IV.-V. yüzyıllarda derlendiği halde, ilk Talmud basımı 1520-1523 yıllarında Venedik’te gerçekleştirilmiştir .
Talmud, bütünüyle kendi içine kapanmış bir toplumun ruh durumunu yansıtır. Daha çok pratik hayatı düzenleyen kuralları, emir ve yasakları ihtiva eder . Ayrıca çok miktarda hikâye, mesel, hikmetli söz ve lejand mevcuttur ki, bunlar, Yahudi edebiyat ve folkloruna da yansımıştır . Kudüs ve Babil versiyonlarıyla Talmud, geleneksel İbrânî (Yahudi) kültürünün, Mişna tertibine göre yazılmış genel bir ansiklopedisi niteliğindedir . O, aynı zamanda, din bakımından Eski Ahit’i ikinci plâna iten en yüksek otorite olarak kabul edilmiştir .
Bu genel bilgiden sonra; Yahudi Allah inancını, Yahudilerin kendilerini ve diğer insanları nasıl gördüklerini Tanah ve Talmud’dan belgelendirmek yararlı olacaktır.
Eski Ahit’te (“Tanah”) Allah inancı, insanbiçimci (antropomorfik) bir özellik gösterir. Tanrı, Yahudi ırkçılığının gereği olarak sadece “İbranilerin Allahı”dır . Bir Eski Ahit cümlesi şöyledir: “Bütün dünyada Allah yoktur, ancak İsrail’de vardır’ .
İsrail’in Tanrısı insan gibi dinlenme ihtiyacı duyan , acı çeken , güreşen , koca olan , ağlayan ; dalgınlık, uyku, helâya gitme ve yolculuğa çıkma gibi arazlar gösteren  ve günün serinliğinde bahçede gezinen  bir varlıktır. Bu özellikleriyle âdeta İsrailoğulları tarafından yaratılmıştır. Talmud’a göre de Yahudi Allah inancı aynı özelliklere sahiptir .
Mevcut şekliyle Eski Ahit, Yahudilerin “üstün ırk” olduğunu öngören birçok belge içermektedir. Onlar; “siyon’un değerli oğulları” , hem “ilâhlar” hem de “Yüce Allah’ın oğulları”  olarak tanımlanmaktadırlar.
Yahudi milleti; yeryüzüne hükmedecek, milletlerin hepsine varis olacak  seçilmiş bir kavim ve mukaddes millettir . Yahudiler, bu seçkinlik ve üstünlük tasavvuruna rağmen, aşağı yaratıklar olarak gördükleri diğer insanların egemenliği ve baskısı altında yaşamalarının doğurduğu çelişkiyi de pek çözememişlerdir. Onlara göre leş yemek yasaktır, ama yabancılara satılabilir . Köle ve cariyeler yabancılardan olmalıdır; kendi aralarında bu uygulama yasaklanmıştır . Yabancılardan kız alıp-verme yasağı vardır . İsrail soyunun diğer milletleri mülk edineceği belirtilmiştir .
Bu konuda Talmud’un prensipleri Eski Ahit’inkilerden farklı değildir. Talmud’a göre yabancıları soymak, mülkünü ve ticaretini elinden almak iyi bir davranıştır. Yabancılar çalışacak, Yahudiler yiyecektir. Yabancılara karşı yemin, hile ve aldatma çok normaldir. Çünkü Yahudi olmayana insan gözüyle bakılamaz; onlar birer hayvandır. Yabancıların kanlarını dökmek Allah’a kurban sunmaktır .
Eski Ahit ve Talmud’un öngördüğü zihniyet yapısını “Siyon Liderlerinin Protokolleri”nde de görmek mümkündür. Protokoller, dünya hakimiyetine giden yolda Yahudilerin uygulayacakları bir programdır. Yahudi liderlerince hazırlandığı kabul edilen bu program Yahudi zihniyetinin kaynakları arasında sayılmalıdır .
Özü verilmeye çalışılan yukarıdaki prensip ve inançlar, Yahudi zihniyet ve karakterinin yapısı hakkında yeterince aydınlatıcıdır.
S. Freud’a göre Yahudi karakteri bugün ne ise, dün de odur; değişikliğe uğramamıştır. Bu kendilerini üstün görme karakteri, onlara bir gurur ve güven vermiş; farklılıklarına olan inançlarının verdiği cesaretle de hayata sıkı sıkıya bağlanmışlardır .

C. Kur’ân-ı Kerim Açısından Yahudi Karakteri
İnsanın, kendisini yaratan Allah’a karşı tutumu temel alındığında Kur’an’daki dinî karakter belirleyici kavramlar birbirine zıt iki kategoriye ayrılabilir: Olumlu ve olumsuz karakter kavramları. Bu ayırma işleminin temel ölçüsü “Allah’a iman” olduğu için, birinci kategorideki kavramlar “mü’min” karakter özelliklerini, ikinci kategorideki kavramlar ise “kâfir” karakter özelliklerini oluşturmaktadır. Kur’an baştan sona bu iki karakter çatışmasının örnekleriyle doludur. Yahudiler de genel olarak kâfir, yani inkârcı karakter tipinin örnekleri arasında yer almaktadırlar. Bunun başlıca sebebi, Kur’an’ın konuya yaklaşımının dinî/ahlâkî amaçlı oluşudur. Daha önce de belirtildiği gibi, Yahudi dinî karakterini ortaya koymak demek, onların sosyal ya da millî karakterlerinin temel özelliklerini de yakalamak demektir.
Araştırmamıza göre, Kur’an terminolojisi bakımından inkâr anlam sahasında yer alan Yahudi karakterinin belirleyici kavramları şu şekilde sıralanabilir:
1.      İnkâr (“küfr”) ,
2.      Allah’a eş koşma (“şirk”) ,
3.      Yalanlama ve yalancılık (“tekzîb” ve “kezib”) ,
4.      Üstünlük taslama (“istikbâr”) ,
5.      Cinayet (“katl”) ,
6.      Döneklik (“tevellî” ve “i‘râd”) ,
7.      Aşağılık duygusu ve korkaklık (“zillet” ve “meskenet”) ,
8.      Hâinlik ve ikiyüzlülük (“hıyânet” ve “nifak”) ,
9.      Bozgunculuk (“fesâd”) ,
10.    Haksızlık (“zulüm”) ,
11.    İsyan ve serkeşlik (“isyân”, “i‘tidâ”, “tuğyân”, “israf’, “fısk”, “dalâlet”, “hevâ”) ,
12.    İhtilâf ve tartışmacılık (“ihtilâf’ ve “muhâcce”) ,
13.    Kıskançlık (“hased”) ,
14.    Katı yüreklilik (“kasvet”) ,
15.    Dünya hayatına düşkünlük (“hırs”) ,
16.    Cehâlet ve beyinsizlik (“cehl” ve “sefeh”) ,
17.    Sözü değiştirme (“tebdîl” ve “tahrif’) ,
18.    Hakkı gizleme (“ketm”) ,
19.    Gazap ve lânet (“ğadab” ve “lâ‘net”) .
Bütün bu kavramlarla tasvir edilen karakter yapısına Yahudi millî karakteri olarak bakılamaz mı? Bize göre, bu soruya müsbet cevap vermek gerekir. Her ne kadar Kur’an dinî karakter özellikleri üzerinde daha çok duruyorsa da, bunlar arasından tarihî/millî Yahudi sosyo-psikolojisini çıkarmak mümkün görünmektedir.
Yahudi karakter tasvirlerinde, öteden beri üzerinde durulan bazı karakter özellikleri vardır. Bu özellikler şöyle sıralanabilir:

Yahudi ketumdur, sır vermez.
Kurnaz ve hilekârdır.
Dayanıklı ve sabırlıdır.
Gürültücü, yaygaracı ve telâşlıdır.
Adsız kalmaya, sinsi davranmaya özen gösterir.
Çıkarlarına, kazancına ve maddeye düşkündür.
Avareleği ve geziciliği sever. Bu yüzden adı “Serseri Yahudi”ye çıkmıştır.
dinine ve din adamlarına çok bağlıdır.
Onların sözü kanun yerindedir.
Milli ülküsüne bağlıdır.
Belli etmez görünse de, kinci ve intikamcıdır.
Bu, tarih boyunca onun en önemli gücünü teşkil etmiştir.
Tutumludur, cimridir.
Başkalarına (Yahudi olmayanlara) iki yüzlü davranmayı, yalan söylemeyi doğal görür.
Ahlâk ilkeleri millîdir, kendi aralarında geçerlidir.
Yabancılara karşı farklı ilkeler oluşturmuştur.
Ekonomi ve ticaret alanında tarih boyunca alışkanlık ve beceri kazanmıştır ; kendine güvenir.
Yahudi, Yahudi ırkçısıdır .
Uzmanlığa önem verir, disiplinli çalışır.
Plâncı ve teşkilâtçıdır.
Gelenekçidir.
.
.
 .

Bu tablo, yukarıda sıralanan Kur’anî kavramların oluşturduğu karakter özellikleriyle karşılaştırıldığında birçok benzer ve ortak nokta dikkat çekecektir. Öyleyse; Kur’an’ın izlediği ya da Kur’an’a dayanarak bizim ortaya koymaya çalıştığımız Yahudi karakter yapısı bir ütopyadan ibaret değildir. Aksine, burada devamlılık arzeden ve tarihî süreçle desteklenen bir gerçeklik söz konusudur.
O halde, Yahudi karakteri Kur’anî kavramlar çerçevesinde şöyle tasvir edilebilir:
Yahudi inkâradır. Bu konuda gerek Eski Ahit ve gerek Kur’an birçok belge ihtiva etmektedir. Allah’a eş koşmuştur; Uzeyr’i Allah’ın oğlu olarak tasavvur etmiş, hahamlarını tanrılaştırmıştır.
Talmud’da hahamlardan “yaşayan Allah” diye söz edilmekte; hatta “Allah’tan daha büyük” ifadesine yer verilmektedir .
Yahudi yalancıdır; dinî emirleri, ilahî âyetleri de yalanlamıştır.
 Tevrat’ın emirlerini bildiği halde yalanlamış, hatta Allah’a bile yalan isnat etmiştir.
 Hiçbir zaman ulaşamayacağı bir üstünlük duygusuna sahiptir.
 Bunun sonucu olarak Allah’a, peygamberlere ve diğer insanlara karşı büyüklük taslayarak aşın gitmiştir.
 “Allah fakir, biz zenginiz” , “biz, Allah’ın oğulları ve gözdeleriyiz” iddiasında bulunmuştur .
 Cinayet, vazgeçilmez karakteridir; peygamberlerini bile öldürmüştür.
 Hak’tan yüz çevirdiği için dönektir, ikiyüzlüdür.
 Anlaşmalarına sadık değildir, hâindir.
 Kin ve düşmanlık peşindedir.
 Bozguncu, isyankâr ve zâlimdir.
 Aşağılık duygusu ve korku ruhuna işlemiştir.
 Kıskançtır.
 Katı yüreklidir.
 Cahildir; doğru ile yanlışı birbirinden ayırma yeteneğini yitirmiştir.
 Doğruyu gizleme ve sözü değiştirme huyu vardır.
 Bütün bu olumsuz karakter özelliklerinden ötürü, özellikle de inkârcı tabiatı gereği Allah, peygamberler ve diğer insanların gazabına, lânetine uğramıştır.

Kur’an, Yahudi karakterini tasvir ederken sosyo-psikolojik unsurları da ihmal etmez. Bunların bir kısmı, esasen genel anlatımdan da çıkarılabilmektedir. Sözgelimi, Yahudilerin aşağılık duygusu ve korkaklık özelliği, altın buzağıya tapma olayı, Hz.Musa’dan putperest ulusların tanrıları gibi somut bir tanrı isteğinde bulunmaları, bütün bunların arkasında Mısır’daki kölelik yaşantısı ile Mısır tanrılarından etkilenme olgusu vardır. Korku gibi, “buzağı” putuna sevgi ve saygı da tabiatlarına yerleşmiştir. Mısır’daki baskı dönemi Yahudilerde hem bir kin, hem de Mısırlılara karşı bir imrenme duygusu geliştirmiştir. Kendilerini ezen bir ulusun tanrılarının da çok güçlü olduğunu düşünmüşlerdir. Dolayısıyla Mısır hayatı, onlar için sosyo-psikolojik bir arka-plân olmuştur. Ayrıca, Babil’deki sürgün hayatı ve 1948’e kadar gelen tarihî süreç de Yahudi karakterini şekillendirmiştir.
Yahudilerdeki korkaklık duygusu, sosyo-ekonomik şartlara bağlı olarak değişmiş kabul edilmektedir . Ancak, bunu ispat edecek belgelerin yeterli olmadığı öne sürülebilir. Çünkü İsrail’in kuruluşu resmen ilân edildikten sonra Yahudiler tek başına ciddi bir savaş yapmamış, yani onların cesur ve savaşçı karakterlerini ortaya çıkaracak geniş boyutlu bir çatışma söz konusu olmamıştır. Bugün İsrail, Amerika’nın Ortadoğu’ya uzanmış bir eli ya da ileri karakolu durumundadır. İsrail dışındaki Yahudilerin ekonomik gücüyle beslenen, neredeyse bağımsız bir maliyesi bile olmayan İsrail, üstün silah gücüne rağmen Araplarla yaptığı savaşlarda hep Amerika ve diğer Batılı devletlerin yardımı, gizli plânları sayesinde başarılı olmuş ya da yenilgiden kurtulmuştur.
Yahudilerdeki üstünlük anlayışını, aşağılık duygusunun bir telâfisi ve tatmini olarak düşünmek mümkündür. Sürekli ezilen, acı ve ıstırap çeken Yahudi toplumu bu ideal ile tatmin olmuş ve ayakta kalabilmiştir. Baskı ve soykırıma uğrayışını da, üstünlüğünden dolayı kendisine duyulan kıskançlığın bir tezahürü olarak değerlendirmiştir.
Şunu da belirtmek gerekir ki Yahudiler, siyasî güç elde etmek ve bağımsızlıklarını kazanmak suretiyle maddî anlamda bir kahramanlık gösteremeyince gizli plân ve entrikaya yönelmiş; para ve zekâ gibi iki önemli silah kullanmışlardır.
Yahudi Ben Rubi’nin bu konudaki açıklamaları dikkat çekicidir.Ona göre Yahudiler, hürmete lâyık her şeyi bozmak ve yıkmak, böylece dünya milletlerinden intikam almak peşindedirler .
Kur’an’da da belirtildiği gibi Yahudilerin hayata ve maddeye aşırı düşkünlüğü, bir yandan kendi üstünlüklerine olan inançtan, bir yandan da ezilmişlik duygusundan kaynaklanmaktadır. Bu iki faktör, Yahudilerin hayata sımsıkı sarılmaları sonucunu doğurmuştur.
Şunu da eklemek gerekir ki Kur’an, İsrailoğullarının bazı meziyetlerinden de söz etmektedir. Hatta onların âlemlere üstün kılındığını ifade eden âyetler de vardır . Ancak buradaki üstünlük, dinî anlamda toplumların psiko-sosyal değişimleri esasına bağlanmıştır; mutlak ve sürekli değildir. Aksi takdirde, Kur’an’ın, Yahudiler’den hep övgüyle söz etmesi gerekecekti. Oysa önemsiz istisnalar bir yana , Yahudi çoğunluğu Kur’an anlatımında cezaya müstehak bir toplum olarak karşımıza çıkmaktadır. Demek ki, İsrailoğullarının üstünlüğü kitap, hikmet ve peygamber gibi nimetlere bağlı olarak sadece belli bir dönemle sınırlı ya da “ahit”lerine sadık kaldıkları sürece geçerli bir üstünlüktür.
SONUÇ
Karakter ve zihniyet kavramları çerçevesinde Yahudi tarih ve kültürünün şekillendirdiği Yahudi millî/sosyal karakteri, üstünlük anlayışı ve tarihî ezilmişlik duygusu odağında ırkçı, bozguncu, entrikacı, kinci, intikamcı, dünyacı, isyankâr, dönek vb. karakter özelliklerine sahiptir. Bu karakterin din alanındaki belirleyici temel kavramları ise küfür, şirk ve nifak’tır. Bu tablo, sosyo-psikolojik unsurları da dikkate alan tarihî karakter tesbiti çalışmamızda varılan doğal bir sonuç olmaktadır. Kur’an anlatımında Yahudi, dinî/ahlâkî bakış açısından olumsuz bir tutum ve davranışın sembolü olarak dikkat çekmektedir. Yahudi toplumunun tarihî karakteri ve sosyal psikolojisi, kendi kutsal kitaplarında da (“Eski Ahit”) Kur’an’dakine benzer özelliklerle gözler önüne serilmiştir . İki dinin kutsal metinlerinde de aynı olumsuz kişilik yapısı ve aykırı sosyal davranış biçiminin yansıtılması, bu karakterin objektif olarak tesbiti yanında, sürekliliğinin de delili sayılabilir.
Kaynak: Süleyman SAYAR,  YAHUDİ KARAKTERİ, (Tarihî ve Sosyo-Psikolojik Bir Yaklaşım), T.C. ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ, İLÂHİYAT FAKÜLTESİ, Sayı: 9, Cilt: 9, 2000, Bursa

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...