31 Aralık 2014

23-MÜ'MİNUN:(1-118 ncı AYETLERİN MEALİ ŞERİF TEFSİRİ)

23-MÜ'MİNUN:
1- Gerçekten felah buldu o müminler.
FELÂH: Murada ulaşmaktır. Hayırda sonsuzluk diye de tarif edilmiştir.
İFLÂH: Kurtuluşa erişmek mânâsına geldiği gibi felâha girmek, yani bizi ifademizle selamete ermek, huzur bulmak mânâsına da gelir ki, Kur'ân'da genellikle bu mânâda gelmiştir. Burada Allah Teâlâ, yedi özelliği kendinde toplayan kimseler için kurtuluşun muhakkak olacağını müjdelemektedir ki, bu yedi özellikten birincisi imandır. (İmanın tarif ve tefsiri hakkında Bakara, 2/3. âyetin tefsirinde açıklama geçmişti, oraya bkz.).
2-İkincisi şudur: Ki onlar namazlarında huşû içindedirler. Huşûu, bazıları korku, çekingenlik gibi kalp fiillerinden olmak üzere tarif etmiş; bazıları da sükûnet içinde olmak ve sallanmayı terk etmek gibi organlara ait fiillerden göstermiştir. Doğrusu huşû, aslı kalp'te, tezahürü beden de olmak üzere ikisini de içinde bulundurur. Kalbe ait tarafı, Rabbin azamet ve celâli karşısında kendi küçüklüğünü göstererek nefsi, Hakk'ın emrine baş eğdirip söz dinlettirecek ve edeb ve tazimden başka bir şeye yönelmeyecek şekilde kalbin son derece bir saygı hissi duymasıdır. Dış görünüşle ilgili yönü de, vücut organlarında bu duygunun belirlenmesiyle bir sakinlik ve sükûnet meydana gelmesi, gözlerinin önüne, secde yerine bakıp, sağa sola, şuna buna iltifat etmemesidir. Bundan dolayı, "huşû"un aslı namazın şartlarından olan niyetin samimiliği ile; tezahürleri de namazın adâb ve diğer tamamlayıcıları ile ilgilidir. Hasen'den ve İbnü Sîrin'den rivayet olunduğuna göre Resulullah ve ashabı namazda gözlerini gökyüzüne kaldırırlardı, bu âyetin inmesi üzerine önlerine eğdiler ve ihtisar'ı terk ettiler. Buharî ve Müslim'de Hz. Aişe (r.anha) den de rivayet olunur ki: "Resulullah'a namazda iltifat (yüzünü çevirip bakma) hakkında sordum, buyurdu ki: "O bir çalmadı ki, şeytan onu kulun namazından çalar, kaçar."
Hakim Tirmizî'nin, Kasım b. Muhammed yoluyla Esmâ binti Ebî Bekir'den Hz. Aişe'nin annesi Ümmü Ruman'dan rivayet ettiği bir hadiste, muhterem Ümmü Ruman (r.anha) demiştir ki: "Namazımda sallanıyordum. Ebû Bekir (r.a) gördü, beni öyle bir azarladı ki, az daha namazdan çıkacaktım. Sonra da dedi ki: 'Resulullah'ı dinledim, şöyle buyuruyordu: Herhangi biriniz namaza durduğunda her tarafı sakin olsun, yahudiler gibi sallanmasın. Zira namazda azaların süküneti namazın tamamındandır."
3- Ve onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler. Boş yere söylenilen sözden ve işlerden sakınırlar.
4- Onlar ki, zekat (vazifelerin)ı yerine getirirler. Bundan ilk akla gelen mânâ mallarının zekatını verirler, demektir. Fakat bazıları da bu ifadeye göre zekattan maksadın, temizlik ve temizleme mânâsı olduğunu söylemişlerdir. bununla birlikte zekatı yaparlar demek nefsî, bedenî, mâlî, zekatın hepsine de şâmil olabilir.
5-6-7- Ve onlar ki iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin sahip oldukları (cariyeler) hariç zira bunlar kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ilerisine gitmek isterse işte onlar haddi aşan kimselerdir. Bu âyetin görünen mânâsı müt'a nikahının da haram oluşunu ifade eder.
8- Yine onlar ki, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. Emanet yalnız mala has değildir. Bütün şer'î teklifler, Allah'a ait haklar ve kullara ait haklar, vekaletler, velayetler, memuriyetler de emanetlerdendir. Ahid de, gerek Allah'a ve Peygambere ve gerekse insanlara karşı olan anlaşmaları ve taahhütleri içine almaktadır.
9- Ve onlar ki, namazlarını muhafaza ederler. İlâhî emanetlerden olan farz namazlarını geçirmek veya eksik bırakmamak için daima gözetirler de vakti vaktine şart ve âdâbı ile kılmaya devam ederler ve namazlarını muhafaza etmek için mücahede ederler, gayret gösterirler.
10-*} İşte onlar, bu vasıfları kendilerinde bulunduran müminlerdir ancak bu varisler. "Kullarımızdan, takva sahibi kimselere verdiğimiz cennet, işte budur." (Meryem, 19/63), "Yeryüzüne iyi kullarım varis olacaktır" (Enbiya, 21/105) âyetleriyle açıklanan mirasa sahipler, o hakka layıklar.
11- Ki Firdevs'e varis olacaklar. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Bazıları Firdevs, Habeş dilinde ve Rumcada, cennet demek olduğunu söylemişlerdir. Resul-i Ekrem (s.a.v) den Ebu Musa el-Eş'arî (r.a) rivayet etmiştir ki: "Firdevs, Rahmân'ın maksûresi (mahfili) dir. İçinde nehirler ve ağaçlar vardır." Ebû Ümame (r.a) de şunu rivayet etmiştir: "Allah'tan Firdevs'i isteyin, çünkü o cennetlerin en yücesidir. Firdevs'de bulunanlar Arş'ın gıcırtısını işitirler."
Bu şekilde mutlu insanların vasıflarını açıkladıktan sonra yüce yaratıcının, yaratışını ve kudretini düşündürmek ve ahiretin hak ve gerçek olduğunu anlatmak için, genel olarak insan cinsinin yaratılışının başlangıcını ve halden hale yaratılışı esnasında geçirmekte olduğu değişiklikleri, dokuz derece üzere göstererek buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
12- And olsun biz insanı, çamurdan, bir sülâleden (süzülüp çıkarılmış çamurdan) yarattık.
13- Sonra onu emin ve sağlam bir karargahta (rahimde) nutfe (sperma) haline getirdik.
14- Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra onu diğer bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir.
15- Sonra siz bunun ardından, muhakkak ki öleceksiniz.
16- Sonra da siz, şüphesiz, kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz.
12- 1- Çamurdan bir sülâleden.
SÜLÂLE kelimesi sell masdarından alınmadır. Sell, bir şeyi bir şeyden incelik ve yumuşaklıkla sıyırıp çıkarmak demektir. Nitekim dilimizde de bilindiği üzere, kılıcı kınından sıyırıp çekmeye "Sell-i Seyf" denilir. Böyle "fuâle" veznindeki isimler, alındıkları fiile göre bazan gaye olurlar, "hülâsa" gibi ki, sülâle de buna benzer; bazan da olmazlar, "kulâme, künâse" gibi Keşşâf'ın açıklamasına göre bu vezin, bir kıllet (azlık) mânâsıyla da ilgilidir. Dilimizde bu veznin karşılığı (...inti) ekiyle yapılan kelimelerdir ki, süzüntü, kuruntu, kırpıntı, süprüntü gibi. Fakat sell fiilini bir kelime ile ifade edemediğimizden sülâle kelimesini bu şekilde terceme edememişizdir. Şu halde bir şeyin sülâlesi o şeyden sıyrılıp çıkarılan bir netice demek olur. Çoluk çocuğa da sülâle denilmesi bu mânâya göredir. Bundan dolayı, sülâle tabirinden bir silsile mânâsı düşünürüz. Çünkü sülâle aslın değil, ondan süzülüp çıkarılan hülâsanın ismidir.
İşte insan, yaratılış evrelerinde önce, böyle çamurdan sıyrılıp çıkarılmış bir sülâleden yaratılmıştır ki, bu mertebe ilk insan olan Âdem'in yaratıldığı ve dolayısıyla insan cinsinin, insan organlarının ilk başladığı evre olmakla, hiçbir insan tohumu ile meydana gelmiş değildir. Bazıları burada "tîyn" Âdem (a.s)in bir ismidir, demiş bazıları sülâleden maksat Âdem'dir demiş ise de ikisi de doğru değildir. Zira Âdem, insandır. "Biz muhakkak insanı yarattık" (Tîn, 95/4) âyetindeki ifadeye dahildir. Ayetin açık mânâsı, bu sülâle'nin Âdem'den önce olmasıdır. Hatta bir kısım tefsircilerin İbnü Abbas, İkrime, Katâde ve Mukatil'den nakledildiğine göre, burada kelimesini Âdem diye tefsir etmişler. "lâm"ı ahid lâmı olarak kabul etmişlerdir. Gerçi tahkîkçi âlimlerin görüşü cins için olmasıdır. Sözün gelişi de buna uygundur. Nitekim
Ebussuud, demiştir ki: "el-insan" ile kastedilen cinstir ve anlam şudur: Billahi insan cinsini Âdem'in yaratılmasıyla "tıyn"den, yani çamurdan bir sülâleden toplayıp yaratmakla halk ettik..." Bununla beraber ahd olduğu takdirde de zımnen bu mânâ gerekir.
Demek ki, yüce yaratıcı, önce çamurdan seçerek bir sülâle çıkarmış ve insanı ilk defa o sülâleden yaratmıştır. Hıcr Sûresi'nde "Yoluna girmiş, şekillendirilmiş balçık"(Hıcr, 15/26) denilmiş olan bu çamur sülâlesinin, Fahreddîn Razî'nin de kaydettiği üzere, bir kısım tefsircilerin açıklamasına göre insanlara gıda olarak insanlığın organlarına ilk dönüşen maddeler olarak düşünülmesi mümkündür ki, bu maddeler çamurdan sıyrılmış çıkmış madensel veya bitkisel veya hayvansal maddelerdir (elementlerdir). Nitekim sülâle, nutfenin meydana geldiği gıda maddeleri ile de tefsir edilmiştir ki, bu mânâ ile bu âyet, yalnız Âdem'e veya Âdem mânâsında cinse ait olmakla kalmayıp her ferde de doğrudan doğruya uygun olur. Çünkü gıda maddelerinden her insanda insan uzuvları yaratıldığı ve bu şekilde insanın yaratılışına bu maddelerin seçilerek bir başlangıç oluşturduğu bilinmektedir. Bu ise seçilip ayıklanınca ilk insanın yaratılış maddesini idrak için bir delil olur. Ancak sonraki insanlarda bu maddeler, bir insan menisi ile geçmiş olan bir vücut içinde hazım ve temsil olunduğundan bunu, insan bedenine daha önce verilmiş olan hayat gücünün bir eseri olarak düşünmek ve bundan dolayı baba menisinin kuvvetine aitmiş gibi görmek uygun olmaz. Halbuki ilk insanın yaratılışında böyle bir düşünceye imkan yoktur. Çünkü bu maddeleri insan şekline sokmak için henüz bir insan varlığı yoktur.
Bundan dolayı, o yüce yaratıcının ilk evvel yaratmış olduğu açıktır. Âyetin hatırlattığı esas nokta da budur. Bu açıklamadan anlaşıldığına göre demek olur ki, insan cinsinin ilk yaratıldığı çamur sülâlesi, ilk insanın ve ilk insan hücreciklerinin yaratıldığı zamana kadar, çamurdan seçilip çıkarılmış olan ve sonra insanın erzakı, hizmetini yerine getirdiği üç mevcut şey'in özüdür. Allah Teâlâ, çamurdan madenleri, bitkileri ve hayvanları sıyırıp çıkardıktan sonra, bunların hülâlasasından da insanı hiç yokken yaratmış ve insan bunların sonucu olmuştur.
Bize ulaşan eserlere göre insanın yaratılışı, yukardaki üç maddenin yaratılmasından sonra olduğunda bir ihtilaf görülmüyor. Şu halde topraktan insana kadar üç şeyin bütün cins ve nevileriyle gerçek bir tasnifi tam mânâsıyla bilinse, kuru toprağın ilk insan hücresi haline gelinceye kadar geçirmiş olduğu yaratılış ve seçilme evreleri anlaşılabilecekti. Bundan dolayı madenlerin, bitkilerin ve hayvanların tasniflerine çok önem verilmiş ve zaman zaman değişik bakış açılarından değişik tasnifler yapılmış ve türlü düşünceler ileri sürülmüştür. Netice olarak İbnü Türkete'l-İsfahânî, Füsûs Şerhinde demiştir ki :"Yeryüzünde ilk meydana gelen madenler, sonra bitkiler, sonra hayvanlardır. Ve Allah Teâlâ bu mevcut şeylerin cinslerinden her sınıfının sonunu, takip edenin başlangıcı kıldı da madenlerin sonunu ve bitkilerin evvelini mantar, bitkilerin sonunu ve hayvanların evvelini hurma, hayvanların sonunu ve insanın evvelini maymun kıldı ki, birbirine ulanma birliği bozulmadan, değişmeden, aralanmadan, kesilmeden korunsun ve birbirine bağlansın."
13-2- Sonra onu emin ve sağlam bir karargahta (rahimde) nutfe haline getirdik, yani o insan cinsini veya neslini sağlam bir karargah olan rahimde yerleşen bir nutfe yaptık. Önce bir çamurdan, bir sülâleden yaratılmış olan insan bundan sonra "Sonra onun zürriyetini nutfeden, hakîr bir sudan üretmiştir" (Secde, 32/8) âyet-i kerimesine göre, hakîr bir su sülâlesi olan nutfeden çoğalma yoluyla yaratılarak diğer bir sülâle oldu. Hem her nutfe'den değil, rahimde yerleşen nutfeden; her rahimde değil, rahimde yerleşen nutfeden; her rahimde değil, sağlam, aldığını tutan, güçlü ve sağlam bir rahimde. Buradan anlaşılıyor ki, Kur'ân'da nutfe yalnız menînin ismi değil, daha çok menî içindeki tohumun ismidir. Zira rahimde karar kılıp yerleşen odur. Bir de zamirinin, çekilmiş, sıyrılmış mânâsı ile sülâleye ait kılınması da caiz görülmüştür ki, o çamur sülâlesini nutfe yaptık, demek olur.
İşte nutfe yapıldıktan sonra insan yaratılışı, doğal ve kanunî denilen malum şeklini almış oldu. Yoksa ille başta çamurdan sülâlenin, sülâleden insan veya nutfesinin yaratılışı doğa üstüdür. Çünkü henüz bir insan ve tabiatı yoktu. Demek ki insanı yaratan yaratıcı kudret insan tabiatından başkadır. Herhangi bir şeyin tabiatı ise o şeyin kendisinin dışında olamaz. Onun için bir şey, kendisinin gayrısı olamayacağı gibi, tabiatının gayrısı da olamaz. Bu yüzden tabiat ancak devamlı ve değişmez bir şey olmak üzere düşünülebilir. Ve bir şey kendisi değişmedikçe tabiatının değişmesine imkan yoktur. Bundan dolayı herhangi bir şeyin tabiatında bir değişme görüldüğü zaman, o şeyin kendisinde bir değişme meydan geldiği anlaşılır ve ona dıştan bir etki aranır. Tabiî ilimler adı verilen ilimlerin hiçbiri yoktur ki, tetkik ettiği bir değişmenin ayrı bir sebebini aramasın da kendi kendine tabiatıyla oluvermiş diyebilsin.
Hatta bu noktada, iyice düşünülünce "Tabii ilimler" denilen ilimler, tabiatların kendi kendine değişmesini kabul etmeyip, değişmenin dış etkenlerini arayan ve bu şekilde hiçbir olayın tabiî olmadığını ispat eden ilimlerdir, denmekte tereddüt edilmez. Çünkü bir tabiatın, kendisinin dışında bir eşinden etki almasıyla izah edilen olaylara tabiat demek çelişki olur. Evet tabiatta değişme, seçilme, gelişme yok değildir. Fakat o seçimi ve gelişmeyi yapan tabiat değil, tabiatlar üzerinde hakim olan yaratıcıdır. Eğer tabiat hakim olsaydı, çamur normal olarak kalır, ondan bir sülâle çıkamaz, insan ve nutfe gelişmesi ve seçilip çıkarılması olamazdı. Hatta nutfe yaratıldıktan sonra nutfe tabiatından ileri geçemezdi. Bu takdirde bilinmesi lazım gelir ki insanın, tabiî sayılan nutfeden meydana gelmesi evrelerinde de insanı yaratan nutfe tabiatı değil, nutfeye ve rahime o yaratılış değişimini veren yüce yaratıcıdır. Onun için buyuruluyor ki:
14-3- Sonra nutfeyi aleka olarak yarattık. Rahime iliştirip aşılama yaptırarak tutturup pıhtı kan gibi bir tutuk haline değiştirdik.
ALEKA: Esasen uluk ve tealluk gibi ilişmek ve yapışıp tutmak mânâsından alınmış olarak ilişken, yapışkan şey demektir. Donuk pıhtı kana da, denilir. Tefsirciler, genellikle "dem-i câmid" (donmuş kan) diye tefsir etmişlerse de asıl maksat, rahimde aşılanmanın meydana gelmesiyle oluşan alûktur. (Hac, 22/5. âyetin tefsirine bkz.)
4- Arkasından alekayı mudğa yarattık, bir çiğnem et parçası haline değiştirdik.
5- Arkasından mudğayı kemikler yarattık. Yani bir çiğnem et parçasından birtakım kemikler yarattık ki, bunlar hikmetin gereği üzere vücudun çatısını meydana getiren direkleridir. Ne hoş ve güzel hikmettir ki, yumurtanın kabuğu tavuğun karnında iken yumuşak olup dışarı çıkınca sertleştiği gibi, kemikler de rahimde iken yumuşak ve çocuk doğduktan sonra sertleşecek bir yaratılışta yaratılmışlardır.
6- Arkasından o kemiklere bir et giydirdik, bütün o kemikler, her birine uygun birer et ile donatılarak tamamı zarif bir et kisvesiyle giydirilip, kuşatıldı.
7- Sonra onu bambaşka bir yaratık olarak inşa eyledik. Yani organlarıyla, ruhuyla, kuvvetiyle, boyu posu ile onda öyle güzel bir yaratılış meydana geldi ki, hiçbir mahluka benzemez, bambaşka bir halk, "en güzel surette" dilber bir insan oldu. Şimdi yaratanların en güzeli Allah, çok büyük, çok yüksektir. Yani bütün feyz ve bereketin esası O'nda, her şeyin yaratıcısı o, O'nun yaratmasından sonra vücuda gelen hikmet ve sebeblerin herbiri bir yaratıcı sayılsa ve bu şekilde birçok yaratıcılar farzolunsa Allah, bütün o yaratıcıların en güzeli, en güzel yaratanıdır. Her hilkatin her seçilmişliğin, her tekamülün, her güzelliğin ilk icadı, ilk numunesi ancak O'nun yaratması ve diğerlerindeki yaratıcılığın bütün aslı O'nundur. Mevcut olmayan tabiatları vücuda getiren, vücuda gelen tabiatları dilediği gibi değiştirerek en güzel oluşlar için kıvamına koyan, cansız bir çamurdan çoğalan bir sülâle çıkaran, bayağı bir sülaleden yukarda geçtiği üzere gönülleri alıp götüren bir insan yaratan o Allah, öyle büyük, öyle yüksek ki, ne kadar yaratıcı kabul edilse öyle güzel, öyle güzel yaratan düşünülemez.
Zehî zâtın nihân ü ol nihândan mâsivâ peydâ
Bihâr-ı sun'ına emvâc peyda ka'r nâpeydâ
Bülend ü pest-i âlem şahid-i feyz-i vucûdundur
Değil bîhude olmak yoğ iken arz u semâ peydâ.
Meâl-i hikmetin ızhâr-ı kudret kılmağa etmiş
Gubâr-ı tîreden âyîne-i kiti nüma peydâ.
Demâdem âks alır mir'ât-ı âlem kahr u Lütfundan
Anınçün geh kudûret zâhir eyler geh safâ peydâ
Gehî toprağa eyler hikmetin bin mehlikâ pinhân
Gehî sun'un kılar topraktan bin mehlikâ peydâ
Cihan ehline tâ esrâr-ı ilmin kalmayan mahfî,
Kılıptır hikmetin küffâr içinde enbiyâ peydâ.
"Gizlidir zâtın ve o gizlilikten bütün âlem görünür,
Yaratış denizinde dalgalar görünür, derinlik görünmez.
Yüksek ve alçak, bütün âlem ebedî varlığının şahididir.
Yok iken yeryüzü ve gök, ortaya çıkması boşa değildir.
Hikmetinin mânâsı kudret ortaya koymak, dilemiş,
Küçücük zerreden dünyayı gösteren bir ayna yaratmıştır.
Âlemin aynası her an kahrından ve lutfundan akis alır.
Onun için bazen bulanık görünür, bazen berrak görünür.
Hikmetin bazen toprağı bin ay yüzlü gizler,
Yaratman bazen, topraktan bir ay yüzlü çıkarır.
Dünya ehline ilminin esrarı, gizli kalmasın diye,
Hikmetin, kâfirler içinde, peygamberler çıkarır."
İnsanlar, böyle bambaşka bir oluşumda, en güzel bir kıvam ile yaratılmış olduklarından dolayı kendilerini her murada ermiş, kurtuluş ihtiyacından uzak olmuş zannetmemelidir. Ey insanlar:
15- 8- Sonra şüphesiz bundan sonra muhakkak öleceksiniz.
16-9- Sonra da muhakkak kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz. Bundan dolayı yukarda açıklanan vasıfları kazanarak, kurtuluşa çalışmak gerekir.
İnsanların başlangıç ve sonucuyla yaratılış evreleri hatırlatıldıktan sonra, hayat ve bekaları ve uyanmaları ve sorumlulukları ile ilgili olan bazı sebebler ve ilâhî nimetlerin de yaratılışına işaretle buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
17- Andolsun biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz, yaratmaktan habersiz değiliz.
18- Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu yerde durgunlaştırdık. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter.
19- Böylece onun (yağmurun) sayesinde sizin yararınıza hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik ki, bunlarda sizin için bir çok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.
20- Tûr-ı Sinâ'da (dahi) yetişen bir ağaç da meydana getirdik ki, bu ağaç, hem yağ, hem de yiyenlerin ekmeğine katık edecekleri (zeytin) verir.
21- Hayvanlarda da sizin için elbette ibretler vardır. Onların karınlarındakilerden size içiririz. Onlarda sizin için birtakım faydalar daha vardır; ayrıca etlerini yersiniz.
22- Hem onlara ve hem gemiye yüklenirsiniz.
17- Yedi tarîka; TARÂİK, tarîka nın çoğuludur. Bunun tefsirinde birkaç değişik görüş söylenmiştir:
1- Tarîka kat mânâsına gelir. Nitekim denilir ki, "bir biri üzerine kat kat elbise giydim" demektir. Bu şekilde "seb'a terâik" yedi kat demek olur. Ve "Yedi kat gök..." (Mülk, 67/3) mânâsını ifade eder.
2- Tarîk gibi yol demektir. O halde "seb'a tarâık" yedi yol demektir. Bazıları yıldızların yolları olmasından dolayı göklere tarâık denildiğini söylemiştir. Fakat bu şekilde maksat "Her biri belli bir yörüngede yüzmeye (akıp gitmeye) devam ederler." (Yâsîn, 36/40) âyetine göre yıldızların yüzdükleri gökler ve yörüngeler olmuş olur ki, bu ise sadece yedi değil, çoktur.
Bundan dolayı uygun olan, diğer birçoklarının tercih ettiği gibi meleklerin yukarı yükselme yolları olması itibariyle göklere, tarâık, denilmiş olmasıdır ki, görünen gök bunların ancak birisidir.
3- Tarîkat, diğer bir deyişle sistem mânâsındadır ki, son zamanlarda dilimizde manzume veya meslek diye de tercüme edilmiştir. Nitekim güneş sistemi demek olan "sistem soler" güneş manzumesi, güneş mesleki diye bilinmektedir. Buna göre "seb'a tarâık" yedi sistem demek olur ki, güneş sistemi bunların birincisidir.
Görülüyor ki, bu üç mânânın üçünde de "seba tarâık" yedi gök demek oluyor. Bizce bu görüşlerin en güzeli, meleklerin çıkış yolları demek olan yedi yol mânâsına olmasıdır. Âyetin sonu da bu yedi yolun ilim ile alâkasını anlatmaktadır. Bu delil ile biz, yedi gök denilen bu yedi yoldan insanları yukarıdan kapsayan yedi anlama yolunu anlıyoruz ki, bunlar beş duyu ile akıl ve vahiy yollarıdır. Zira buyuruluyor ki; ve biz, yaratmaktan habersiz değiliz. Yani yüce yaratıcı, ne yaptığını bilmez ve yaptığından haberi olmaz bir doğa değildir. Ne yarattığını, ne yaratacağını bilir ve yarattığı yaratıkların durumlarından ve ihtiyaçlarından haberdardır. Hiçbirini ihmal etmez, hepsini gözetir, hepsinin işlerini görür. Tevbe edenlerin tevbesini, yalvaranların duasını duyar; yerin, göğün, dirinin, ölünün her hal ve vaziyette içiyle dışıyla bütün özelliklerini bilir. Bundan dolayı, ölenleri nasıl yeniden dirilteceğini de bilir. Fahreddin Razî'nin de hatırlattığı üzere bu âyetin birçok konuya delâleti vardır. Şöyle ki:
1- Yaratıcının varlığına ve iradesine delâlet eder. Çünkü yaratılışın değişmesi ve cisimlerin bir özellikten zıddı bir özelliğe dönüvermesi, bir değiştiricinin varlığına ve eserdeki çeşitlilik, eseri yaratanın irade ve ihtiyarına delildir.
2- Tabiat meselesinin yokluğuna delâlet eder. Çünkü tabiat, yapıcı veya yaratıcı olsaydı, aynı şekil ve vaziyette kalması gerekir ve bu değişme ve başkalaşma meydana gelmezdi. Buna karşılık bu değişiklik, tabiatın kendisinde meydana gelen değişiklikten oluyor denemez, çünkü böyle demek tabiatın bir yaratıcıya ve mucide ihtiyacını kabul etmek demektir.
3- Bilerek yaratanın ilmini ve kudretini gösterir. Gerçekte âcizin bir şey yapması mümkün olmadığı gibi, ilimli, şuurlu yaratıkların, cahilden meydana gelmesine imkan olmadığı gibi, bu kadar hayret verici işler ve beğenilip takdir edilen eserler de, cehalet eseri olamaz.
4- Yüce yaratıcının kudretinin, bütün olabilir şeylere şâmil, ilminin bütün bilinen şeyleri kapsamış, toplu halde veya ayrı ayrı her şeyin, koruması ve gözetimi altında bulunduğuna delalet eder.
5- Kudret ve ilmin genişliği de yeniden dirilmenin, haşr ve neşrin mümkün olduğunu haber verir.
6- Yaratıcının yarattığından habersiz olmaması, yaratıklar arasında sayılan insanların maddî hayatlarına ait yiyecek, içecek vesair ihtiyaçların çaresi ve elde edilmesinden başka peygamberler gönderilmesi ve kitapların indirilmesi gibi doğru yola sevk ve irşadlarına ve manevî hayatlarına ait olan ihtiyaçların da çaresini ve elde edilmesini ifade eder. Ve böylece peygamberlik ve elçilik meselesinin de esasını bir ispat vardır. Ve gerçekte bunun arkasından su ve sudan meydana gelen bitkiler ve hayvanlar gibi yaratılmış olan maddî nimet ve faydalı şeylerin başlıcalarına işaret ve bunun ucunda insanların çalışması ve elde etmesiyle yaratılmış olan gemi nimeti hatırlatıldıktan sonra, peygamberliğe ait kıssalar genişce anlatılacaktır. Buna göre sözün neticesi şöyle olur: Yaratıcıların en güzeli olan ve insanı yoktan var eden şanı yüce olan biz; yarattığımız yaratıklardan habersiz olmadığımızdan üstünüzde yedi yol yarattık
18- ve gökten uygun bir ölçüde su indirdik. Yani takdir ettiğimiz belirli bir miktar ve ölçüde yüksekten yağmur yağdırdık. İnsanların tâ çamurundan beri hayatî gereklerinin en önemlisi olan suyun kendisi bir nimet olduğu gibi, birçok nimetlerin meydana gelmesine sebep olduğu da bilinmektedir. Fakat böyle olması her ihtiyaca göre bir ölçü ile sınırlıdır. Fazlası tufân gibi yıkıcı ve yok edici olur. Onun için faydalı yağmurlar da zaman zaman değişik ihtiyaca göre değişik miktarda yağarlar. Öyle ki bunların yağışı ve miktarları normal bir şekilde bir düzeyde ve bir ölçüde değil, Allah'ın dilemesi ve ilmine göre bir tasarrufa delalet eder bir şekilde az çok birbirine benzer bir nizam içindedir.
Ve ilâhî yardımı ifade eden bu noktayı özellikle ifade için "bi kaderin" (ölçü ile) kaydı konulmuştur. Bir de suyun basit bir madde olmayıp iki ana madde, oksijen ve hidrojen'den meydana gelen birleşik bir madde olduğu kimya ilminde daha sonra bilinmiştir. Demek ki, suyun meydana gelişi bile tabii bir şey olmayıp dışardan tesir eden bir yaratıcının sanatıdır. Bu bakımdan da su, semâvî bir tesirin neticesi ve meyvesidir. Tabiat Bilgisi'nde yağmurlar, güneş sıcaklığı ile denizlerden ve yerden buharlaşıp yukarıya çıkan su buharlarının toplanması, yoğunlaşması ve suya dönüşmesi ile meydana geldiğinden bahsedilirken yağmurların doğal olarak kendiliğinden meydana geldiğini zannetmemelidir. Bu taraf, yağmurların meydana geliş nedenlerinden bir parça olsa da tamamı değildir. Fizik de ilmin tamamı değildir. Gerçi ısınmakla suyun buharlaşması, soğumakla buharın su haline gelmesi bir âdettir. Fakat gerek ısı ve gerek soğukluk suyun ve buharın bir tabiatı olmayıp dışardan bir etkinin tesiri ile olduğu gibi, çevredeki (temperatüre yani hava sıcaklığı)nin her an aynı seviyede durmayan değişmesi de yüce yaratıcının emir ve tedbiri ve her seferinde oluşan yağmur miktarının belirlenmesi ve tesbit edilmesi de ilâhî takdirin hükmünün ortaya çıkmasıdır. Vermek istediği hayat nimetine göre özel bir miktar ile bazen normal şekilde, bazen normalin üzerinde olarak o suyu gökyüzünden indiren O'dur.
Bir eczâhanede (labaratuarda) damıtılan, damıltılmış suyu doğal sayan kimse görülmüyor. Çünkü bir iradenin tesiri vardır. Halbuki onda tabiilik, yağmurun tabiiliğinden daha açık, yağmurda sanat ve iradenin ortaya çıkışı daha yüksektir. Bundan dolayı, yaratıcıyı, yarattıklarından habersiz zannedenler gibi yağmur duasını inkâra kalkışmamalı ve tecrübe edilmiş olduğu üzere dua ile yağmur yağdığı zaman şaşmamalıdır. Buyuruluyor ki, yarattığımızdan habersiz olmadık ve gökten bir ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde durdurduk. Irmaklarda, göllerde kaynaklarda, kuyularda, havuzlarda, mahzenlerde, toprak içlerinde vesairede duruyor. Halbuki bizim, onu giderivermeye de elbette gücümüz yeter. O indiriş ve durduruş zarurî ve mecburî değil, yalnız bir nimet olarak yaratıkların hayatına ve iyiliğine bir ilâhî yardımdır. Yoksa kurak zamanlarda görüldüğü gibi o sular kuruyabilir, ısı çoğaltılıverilse yeryüzünde sudan eser kalmazdı. Düşünmeli ki o zaman hal ne olurdu?
19-Fakat ne büyük bir nimet ve cömertliktir ki böyle iken indirdik ve durdurduk da onunla sizin için bahçeler inşâ ettik. En güzel, en faydalı bitkilere ve ağaçlara yetişip büyüme verecek. Türlü bitkilere ve bahçeler yetiştirdik ki hurmalıklar ve üzümlükler cinsinden sizin için onlarda bir çok meyveler var; hurma ve üzümden başka daha bir çok yemişler var ki, faydalar temin edersiniz ve onlardan yersiniz. Yani o bağlardan bahçelerden geçinirsiniz. Bunlardan yemek iki türlüdür: Birisi doğrudan doğruya meyveleri yemektir. İkincisi o yüzden geçinmektir. Burada bağ ve bahçelerin hem hayati faydaları, hem ekonomik faydaları hatırlatılmış oluyor. Bir de bunların mahsulleri, insanların gıdasından mühim bir kısmını teşkil ettiğinden insan yaratılışının ilk maddesi olan süzülüp çıkarılmış çamur özünün bir kısmını açıklamış olması düşünülebilir.
20-Hurma ve üzüm gibi zeytinin de hayat ve ekonomideki özel önemi nedeniyle buyuruluyor ki: Bir de Tûr-ı Sinâ'dan çıkan bir ağaç meydana getirdik ki hem yağ bitirir, hem de yiyeceklere bir katık. Burada zeytin ağacının Tûr-i Sinâ'dan çıkan bir ağaç tabiri ile ifade edilmesi şüphe yok ki dikkat çekicidir. Deniliyor ki zeytin başlangıçta Tûr-i Sinâ'dan çıkmış ve yayılmış veya önemli kısmı orada yetiştiğinden böyle denilmiştir. Bununla beraber bunda Hz. Musa'nın Cenab-ı Hak ile konuşma yeri olduğu mübarek Tûr-ı Sinâ'nın zikredilmesiyle zeytinin bereketine bir işaret bulunduğu gibi Nur âyetindeki "mübarek bir zeytin ağacından..." (Nur, 24/35) temsiline bir imâ da yok değildir. Zira açıklamanın hedefi, bu tecellilerden ilâhî feyze yönlendirme ve ulaştırmadır. Çünkü aynı hava, aynı güneş ve aynı toprakta bu çeşitli nimetlerin yaratılması, yüce yaratıcının gafil bir tabiat olmadığını haykıran birer ibret delilleridir. (Ra'd, 13/3. âyetin tefsirine bkz.)
21- Sizin için hayvanlarda da muhakkak bir ibret vardır. O ağaçta ve bahçeler de hep birer ibret olduğu gibi hayvanlarda ve özellikle en çok faydalanılan en'âm, yani koyun, keçi, sığır ve deve cinsinde de bir ibret vardır ki, bundan habersiz olanlar o hayvanlar gibi ve belki daha şaşkındırlar. Size onların karınlarındakinden içiririz. Kan ile gübre arasından bembeyaz ve tertemiz süt çıkar, içilir; bir kör tabiatla bu nasıl seçilir. Sizin için onlarda bir çok faydalar da vardır ki, bakıp gözetmek şartıyla faydalanırsınız ve onlardan yersiniz. Meyvelerinden ve mahsullerinden faydalandığınız gibi, kendilerinden de faydalanır ve etlerinden yersiniz
22- ve onların üzerine ve gemi üzerine yüklenir taşınırsınız. Yine en'âm içinde sığır ve mandaya da yük çektirilir. Fakat gemi gibi üzerine yük vurulan develerdir. Onun için Arap şairleri develere "kara gemileri" demişlerdir ki, bizim trenlere kara vapuru dememiz gibidir. Görülüyor ki, yaratılıştaki bu faydalı şeyler hatırlatılırken insan yapısı olarak imâl edilen gemi hemen aşağıda getirilivermiş ve bu şekilde "Sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı." (Sâffât, 37/96) âyetine göre insanın yaptığı şeylerin bile Allah'ın yaratığı olduğuna dikkat çekildiği gibi, bununla kazanç bereketini yükselten ve insan toplumunun terbiye ve kurtuluşuna kaynak olan peygamberlik nimetine karşı küfredenlerin ileride gelecek olan kıssalarına bir giriş yapılmıştır.
Meâl-i Şerifi
23- And olsun biz, Nûh'u kavmine gönderdik. "Ey kavmim dedi, Allah'a kulluk edin. O'ndan başka tanrınız yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?"
24- Bunun üzerine, kavminin içinden kâfir kodaman topluluğu "Bu, dediler, tıpkı sizin gibi bir beşer olmaktan başka bir şey değildir. Size üstün ve hakim olmak istiyor. Eğer Allah (peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak ki bir melek gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık."
25- "Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir kimsedir. Öyle ise, bir süreye kadar ona katlanıp (durumu) gözetleyin bakalım."
26- Nuh: "Rabbim! dedi, beni yalana çıkarmalarına karşı bana yardım et!"
27- Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: Bizim nezaretimiz altında ve vahyimizle gemiyi yap. Bizim emrimiz gelip de tandır kaynayınca, her cinsten eşler halinde iki tane ve bir de içlerinden, daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki aileni gemiye al. Zulmetmiş olanlar konusunda bana hiç yalvarma! Zira onlar kesinlikle boğulacaklardır!
28- Sen, yanındakilerle beraber gemiye yerleştiğinde: "Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun" de.
29- Ve de ki: "Rabbim! Beni mübarek bir yere indir. Sen, konuklatanların en hayırlısısın."
30- Şüphesiz bunda sizin için birtakım ibretler vardır. Çünkü biz, kullarımızı böyle denemişizdir.
23- And olsun ki biz Nuh'u kavmine peygamberlikle gönderdik. A'râf Sûresi'nde (7/59-64) Hûd Sûresi'nde (11/36-49) ve Nûh Sûresi'nde Hz. Nûh'un peygamberliği ve nasıl hakka davet ettiği hakkında daha bazı geniş açıklama vardır. Bazı sûrelerde de daha kısa ve özlü bir şekilde hatırlatma ve işaretler yapılmıştır ki, bunlar aynı kıssanın sadece bir tekrarı değil, aynı konu üzerinde başka başka birer yönün açıklanmasıyla, ayrı ayrı faydalar içeren çeşitli açıklamalardır. Mesela burada gemi nimetinin kaynağı ve faydası hususunda peygamberlik meselesinin önemli bir noktasını açıklığa kavuşturma vardır.
Gerçekte yarattığından habersiz olmayan Allah, Nuh'u kavmine peygamber gönderdi de Nûh o peygamberlikle dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Size O'ndan başka hiç ilâh yoktur artık korunmaz mısınız? Yani Allah'ı tanımadığınız ve vahdaniyetle ibadet etmediğinizden dolayı başınıza gelecek olan büyük bir günün azabından kendinizi korumaz mısınız? Zira diğer sûrelerde geçtiği üzere "Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum" (Arâf, 7/59) diye bildirmişti.
24- Bunun üzerine kavminden küfreden topluluk, yani göz dolduran kodamanlar gürûhu peygamberliği inkâr ederek halka karşı dedi ki : Bu ancak sizin gibi bir insan, üzerinize üstün ve hakim olmak istiyor. Yani insanlık özelliği yönünden sizden hiçbir farkı, fazla bir özelliği ve üstünlüğü olmadığı halde, peygamberlik davası ile sizin üzerinize çıkmak, başınıza geçmek istiyor. Bu sözde iki mânâ gözetilebilir:
Birincisi: Adı geçen peygamberde normal insanlardan fazla bir meziyyyet ve fazilet bulunmadığı iddiasıyla onu âdî bir şahıs ve ehliyetsiz bir ihtiras sahibi gibi göstermeye çalışmak ve bu şekilde onu sıkıntılandırmaktır ki, dünyalık mevki peşinde koşan hırslı ve hasetçi kimselerin çoğunlukla ehliyet ve hak sahipleri kişilere karşı âdetleridir.
İkincisi: Peygamberlik davasını bütün insanlığın üzerine çıkmak gibi fazla bir iddia zannetmek. Peygamberliği beşer cinsinde bulunması mümkün olmayan bir fazilet davası şeklinde göstermektir ki, Allah Teâlâ'yı yaratıklardan habersiz bir tabiat gibi zanneden Muattıla'nın veya Allah'ın mücerred ruhânilerden başkasına tebliğatta bulunamayacağını zanneden Sabiîlerin zanlarıdır. Onun için peygamber denildiği zaman böyleleri onda insan üstü bir özellik bulunması, yani insan cinsinin en yüksek bir ferdinde bile bulunmayan sırf ilâhî bir cevher ve kimlik bulunması gereğini iddia ederler. Hıristiyanların Hz. İsa'da ilâhî bir cevher bulunduğunu iddiaya kalkışmaları ve hatta Nastûrîlerin, biri ilâhlık biri insanlık diye iki cevher kabul etmelerine bile razı olmamaları o iddiaya mağlubiyetlerinin bir neticesidir. Zamanımızda birtakım Avrupalı yazarların Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr yönünde "Şüphe yok ki Hz. Muhammed, olağanüstü bir beşer, pek büyük bir zat, fakat insanlık üstü bir vücut değil, bunun kendisi de söylüyor 'Ben de sizin gibi ancak bir beşerim' (Kehf, 18/110) diyor." demeleri, yani ilâhlık davasında bulunmadığından dolayı Allah'ın peygamberinin peygamberliğini kabul etmek istememeleri de o zanna uyularak söylenmiş bir safsatadan başka bir şey değildir. Bu zanda bulunanlar veya bu şekilde safsata yapmak isteyenler bir insanın peygamberliği söz konusu olduğu zaman onu bütün insan cinsinin üstünde yüksek bir kimlik iddia ediyormuş gibi anlatırlar da onun bir ilâh veya bir melek olduğu kabul edilmedikçe Resul olduğu tasdik olunamazmış gibi gösterirler.
İsrâ Sûresi'nde geçtiği gibi Resulullah'a karşı Kureyş müşriklerinin bir kısmı da bu safsatayı ileri sürmüşlerdi. Buna karşı burada bunun yanlış kaynağının yüce yaratıcıyı, yarattıklarından habersiz zannetmek küfrü olduğu ve Nûh'tan İsa'ya kadar gelen büyük peygamberlere karşı kâfirlerin de hep bunu söyleyegeldikleri ve ilmen iknâ olmak istemeyen bütün o kâfirlerin sonunda peygamberliğin doğruluğu karşısında fiilen yok oldukları anlatılmıştır. Yani Nûh'un peygamberliğine karşı kavminin kodaman kâfirleri demişti ki: "Bu ne olursa olsun sizin gibi bir beşerden başka bir şey değil, böyle iken insanlığın üzerine çıkmak insanlıktan daha yüksek olmak istiyor. Allah'tan peygamberlik dava ediyor, insandan Resul mü olur?" Gerçi âyetten ilk bakışta önceki mânâ hemen akla gelir Fakat daha sonra gelen bölümüne dikkat edilince de ikinci mânâ; yani insanın peygamberliğinin inkârı mânâsı daha açık görünür. Çünkü o kâfirler bunun arkasından şöyle delil getirmeye çalışıyorlar:
Ve eğer Allah dileseydi elbette melâike indirirdi.Yani Allah insanlara elçi göndermek isteseydi yerdeki insandan değil, elbette gökyüzünden melekleri elçi yapar indirirdi de herkes ondan Allah'ın tebliğatını kendi alırdı. Buna "elbette" demeleri iki görüş açısındandır. Bir kere batıl zanlarında Allah'ın beşerden birine tebliğat yapıp peygamberlik nimeti vermesini mümkün görmüyorlar. Allah, doğrudan doğruya cisim sahibi olanlara tesir edemez, zannediyorlar. Halbuki bu şekildeki istidlâlde bir "müsâdere ale'l-matlûb" fesâdı (bir şeyi yine kendisiyle delil göstermeye kalkışma yanılgısı) vardır. Yani delil davanın aynıdır. Bir de tabiat ve vücup bakış noktasına tutunarak demiş oluyorlar ki, eğer bazı kimselere melekleri indirmiş ise her ferde indirmesi gerekirdi, çünkü tabiat küllîdir. Bu yanlış zan da Allah'ın mutlak yaratıcı olduğunu inkârdır.
İbrahim Sûresi'nde geçtiği üzere bu gibilere karşı peygamberler: "Evet biz sizin gibi bir beşerden başkası değiliz. Fakat Allah nimetini kullarından dilediğine lutfeder" (İbrahim, 14/11) diye cevap vermişlerdi ki, burada da: "Biz yaratmaktan gâfil değiliz" (Müminûn, 23/17) âyetiyle o yanlış zanları kökünden reddedilmiş ve nitekim En'âm Sûresi'nde "Allah elçiliği kime vereceğini daha iyi bilir" (En'âm, 6/124) buyurulmuştur. Fakat Allah'ın ilim ve iradesini bilmeyen ve kafaları tabiat, âdet ve taklitlerle devamlı dolmuş olan kâfirler dediler ki biz önceki atalarımızdan bunu işitmedik. Yani Nûh'un dediğini, Allah'tan başka ilâh yoktur, kelâmını işitmemişler, yahut bazılarının sözüne göre Nûh gibi peygamberlik iddia edeni işitmemişler, cehaletleri o kadar uzamış ki, peygamber cinsini duymamışlar. Bununla beraber bizce bunun melâike indirilmesine işaret olması ihtimali de vardır ki, melâike indirildiğini hiç işitmedik demiş olurlar. Ve bu mânâ, gösterdikleri bahanelerin çürüklüğünü anlatmış olması sebebiyle âyetin ahengine daha uygun gelir.
25-İşte o kâfirler, insanın peygamberliğini, böyle inkâr ederek büyük peygamberlerden bir peygamber olan Nûh'u hiçbir fazilete sahip olmayan basit bir hırslı iddiacı gibi göstermekle kalmayıp daha ileri gittiler de halka karşı dediler ki, Bu yalnız kendisinde delilik bulunan bir kimsedir. Yani acaib bir deli veya cin tutmuş, öyle ise onu, bir süreye kadar gözetiniz bakalım, belki açılır.
26-30-ihayet bunlara karşı Nûh, ne dedi bakınız: Rabbim, dedi, beni yalancı saymalarına karşı bana yardım et. O nasihat dinlemeyen, bilimsel ve sözlü cevaplarla yola gelmek ihtimali olma yan kâfirlere karşı fiilen başarı ile doğruluğunun ortaya çıkarılmasını Rabbından dua etti ki, bu dua, Allah Teâlâ'yı, yarattıklarından gafil sanan o kâfirlerin yok olması demekti. Anlamalı ki, bir peygamberin kavmi aleyhindeki duası ne korkunç şeydir. Yüce Allah ise çok yakın ve duaları kabul edicidir. Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: "Gözlerimizin önünde ve bildirdiğimiz şekilde o gemiyi yap..."
Meâl-i Şerifi
31- Sonra onların ardından bir başka nesil getirdik.
32- Bunun üzerine, onlar arasından kendilerine, "Allah'a kulluk edin; çünkü sizin O'ndan başka bir tanrınız yoktur. Hâlâ Allah'tan korkmaz mısınız? (mesajını ileten) bir resul gönderdik.
33- Onun kavminden, kâfir olup ahirete ulaşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz kodaman güruh dedi ki: "Bu dediler, sadece sizin gibi bir insandır; sizin yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer."
34- "Gerçekten, tıpkı kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz herhalde ziyan edersiniz."
35- "Size, öldüğünüz, toprak ve kemik yığını haline geldiğinizde, mutlak surette sizin (tekrar) meydana çıkarılacağınızı mı vaad ediyor?"
36- "Heyhât o size vaad edilen şey ne kadar uzak!"
37- "Dünya hayatından başka gerçek yoktur. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız; bir daha diriltilecek değiliz."
38- "Bu adam, sadece Allah hakkında yalan uyduran bir kimsedir; biz ona inanmıyoruz."
39- O Peygamber: "Rabbim, dedi, beni yalanlamalarına karşı bana yardımcı ol!"
40- Allah şöyle buyurdu: "Pek yakında onlar pişman olacaklar!"
41- Nitekim, Hak tarafından korkuç bir ses yakalayıverdi onları! Kendilerini hemen çepeçevre kuşattık. Zalimler topluluğunun canı cehenneme!
31-32- Sonra onların ardından bir başka nesil getirdik. Burada bu nesil belirtilmemiştir. Fakat Nuh Kavminden sonra çoğunlukla Ad ve Semûd kavimleri anıldığına göre bu nesilden maksadın, Ad, peygamberin de Hûd olması uygun olur. Semûd ve Sâlih de denilmiştir.
33- "Onun kavminden, kâfir olup ahirete ulaşmayı yalan sayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz kodaman güruh dedi ki:" Nuh kavminin yalnız küfürlerini zikri ile yetinilmişti, bunların hakkında ise küfürleriyle beraber ahirete gitmeyi yalanlama ve dünya hayatında nimet ile şımarıklık özellikleri de bilhassa zikredilmiştir. Bu özellikler, asrımız kâfirlerinin de en belirgin özelliklerini ortaya koyduğu gibi, söyledikleri sözler de tamamıyla şimdiki kâfirlerin dillerine doladıkları sözlerdir. Bunlarda insanın peygamberliğini kabul etmemekle beraber, peygamberi normal bir insan seviyesinde göstermek için beşeriyeti yiyip içtiği şeylerle mukayese ediyor ve insanlık toplumunu kökünden yıkacak olan şu propogandayı ileri sürüyorlar.
34- Gerçekten, tıpkı kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz o takdirde siz, hiç şüphesiz ziyandasınızdır. Hatırlatmaya gerek yoktur ki, insanın insana itaatini kayıtsız şartsız inkâr eden bu söz, hâricîlik ve anarşistlik davasıdır. Ve bir başkanın, başkanlığı altında toplanmayan bir insan topluluğu yoktur. Cumhuriyetler bile bir başkanın başkanlığı altında birleşmek zorundadır. Fakat kendi dünya hayatlarından ilerisini hiç hesaba almak istemeyen ihtilâlci kâfirler, kendi garaz ve menfaatlerini elde etmek için hürriyet davası altında itaat esaslarını yıkarak milletlerin toplum düzenlerini yok etmekten zevk alırlar. Bunun gibi dünya hayatının refahı ile şımarmış ve ahirete ulaşmanın yalan olduğunu diline dolamış olan o kâfirler de Allah'ın emriyle, peygambere itaat duygusunu kırmak için insanın insana meşru' olan itaat esasını bir esirlik ve ziyan şeklinde göstererek kökünden baltalamaya çalışıyorlardı. Bir milletin ayakta kalmasına en büyük darbe olan bu büyük cinayetin ahirete ait sorumluluğu söz konusu edildiğinde diyorlardı ki:
35- Size, öldüğünüz, toprak ve kemik yığını haline geldiğinizde, mutlak surette sizin (tekrar) meydana çıkarılacağınızı mı vaad ediyor?
36- Heyhât, heyhât! Size vaad edilen şey ne kadar uzak!
37- Hayat, ancak bizim dünya hayatımızdır. Ölür ve yaşarız. Yani kimimiz bir taraftan ölür, kimimiz de yeni doğar, hayata geliriz, böyle gider ve biz bir daha diriltilecek değiliz. Öldükten sonra dirilmeyeceğiz, o halde bu alçak hayata sarılalım keyfimize bakalım.
38- O peygamber ancak öyle bir adam ki Allah'a karşı bir yalan uydurdu biz ise ona inanacak değiliz. İşte görülüyor ki, zamanımız kâfirlerinin ve özellikle aydın olduğunu iddia eden zamanımız zındıklarının dine karşı söyledikleri sözler de eski kâfirlerin bu sözlerine benzer sözlerden başkası değildir.
39-Bunlar böyle söylediler de ne oldular? O peygamber, yani Hûd (a.s) Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardımcı ol, dedi.
40-Yarattıklarından habersiz olmayan Allah Teâlâ da ne dedi bilir misiniz? Pek yakında onlar pişman olacaklar.
41- Derken Hak tarafından korkunç bir ses yakalayıverdi onları da, biz onları bir gusâ haline getiriverdik. Yani kendilerini bir sel köpüğü gibi savuruverdik. Artık defolsun öyle zalimler!
Meâl-i Şerifi
42-50- 42- Sonra onların ardından bir başka nesil getirdik.
43- Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.
44- Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından (yokluğa) yuvarladık ve onları efsâne yaptık. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!
45- Sonra birtakım âyetlerimiz ve açık bir ferman ile Musa'yı ve kardeşi Harun'u gönderdik.
46- Firavun'a ve ileri gelenlerine de (gönderdik). Bunun üzerine onlar kibire kapıldılar ve ululuk taslayan zorba bir kavim oldular.
47- Onun için: Biz, dediler, "kavimleri bize kölelik ederken bizim benzerimiz olan bu iki adama inanacak mıyız?"
48- Böylece onları yalanladılar, bu yüzden de helâk edilenlerden oldular.
49- Andolsun biz Musa'ya belki onlar yola gelirler diye, o kitabı da verdik.
50- Meryemoğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alâmet kıldık; onları, yerleşmeye elverişli, sulu bir tepeye yerleştirdik.
Meâl-i Şerifi
51- Ey peygamberler! Temiz ve helal olan şeylerden yiyin; güzel amel vehareketlerde bulunun. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı bilirim.
52- "Ve işte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet ve ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise benden sakının." (denildi).
51- Ey peygamberler! Temiz ve helal olan şeylerden yiyiniz ve iyi amel işleyiniz. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı bilirim. Yani karşılığını veririm. Her peygambere zamanında böyle hitap edilmiş ve en sonra hepsinin ulaştığı nimetleri ifade etmek üzere bu hitap özellikle peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed'e yöneltilmiştir. Burada peygamberlere karşı "yediğinizden yiyor ve içtiğinizden içiyor diyenlerin sözlerine bir cevap vardır. Yani peygamberler de yemeğe içmeğe izinlidirler. Fakat onlara itiraz eden kodaman kâfirler gibi haram ve helalini ayırmadan, pisini, temizini seçmeden yemezler, insanların haklarına tecavüz etmezler. İnsanların iliklerini emmezler, helal ve pak olarak hoş ve temiz olan şeylerden yerler. Sonra yedikleri de onlar gibi yalnız keyf ve zevk için değil, güzel çalışıp iyi ameller yaparak Allah'a ibadet edip şükürlerini yerine getirmek hikmetiyledir. Onun için maksatları, her ne olursa olsun dünya hayatının refahını yaşamaktan ibaret olan kâfirlere, firavunlara, zalimlere itaat etmek ve onlara bağlanmak, esirlik ve ziyan olduğu halde, peygamberlere ve onların yolundan giden Allah adamlarına boyun eğmek ve uymak, dünya ve ahirette güzel ve temiz bir hayat yaşatan bir nimet ve mutluluktur.
52-*} Ve işte bu, yani iyi ve temiz olan şeylerden yiyip iyi amelleri işlemek üzere İslâm ve tevhid esasında toplanmak bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Yani bütün peygamberlerin din ve şeriatinin esası budur. Ve ben de sizin Rabbinizim öyle ise benden korkunuz, benden başkasından korkmayınız.
Böyle iken:
Meâl-i Şerifi
53-77- 53- Derken insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlendi.
54- Sen şimdi onları bir zamana kadar gaflet ve sapıklıkları ile başbaşa bırak!
55- Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile,
56- Kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz. Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.
57- Rablerine olan saygıdan dolayı titreyenler,
58- Rablerinin âyetlerine inananlar,
59- Rablerine ortak tanımayanlar,
60- Ve, Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri titreyerek yapanlar;
61- İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.
62- Biz hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.
63- Hayır, onların kalpleri bu hususta cehalet içindedir. Ayrıca onların bundan öte birtakım kötü işleri vardır ki, onlar bu işleri yapar dururlar.
64- Nihayet, refah ve bolluk içinde olanlarını sıkıntıya uğrattığımızda, bakarsın ki onlar feryadı basarlar.
65- Boşuna feryad etmeyin bugün! Zira bizden yardım göremeyeceksiniz.
66- Çünkü âyetlerimiz size okunurdu da, buna karşı siz arkanızı dönerdiniz.
67- Kafa tutardınız ve geceleyin hezeyanlar savururdunuz.
68- Onlar bu sözü (Kur'ân'ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?
69- Yoksa peygamberlerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?
70- Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Aksine o, kendilerine hakkı getirmiştir. Halbuki onlar haktan hoşlanmamaktadırlar.
71- Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunan kimseler bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirirler.
72- (Resulüm!) Yoksa sen onlardan bir haraç mı istiyorsun? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
73- Gerçek şu ki sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.
74- Fakat ahirete inanmayanlar ise, ısrarla yoldan çıkmaktadırlar.
75- Eğer onlara acıyıp da için de bulundukları sıkıntıyı giderseydik, iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direnirlerdi.
76- Andolsun, biz onları sıkıntıya düşürdük de yine Rablerine boyun eğmediler, tazarru' ve niyazda da bulunmadılar.
77- Nihayet üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada şaşkın ve ümitsiz kalmışlardır!
Meâl-i Şerifi
78- Halbuki sizin için o kulağı, o gözleri ve o gönülleri yaratan O'dur. Ne de az şükrediyorsunuz!
79- Ve sizi yeryüzünde yaratıp türeden O'dur. Sırf O'nun huzuruna toplanacaksınız.
80- Ve O, yaşatan ve öldürendir; gecenin ve gündüzün değişmesi O'nun eseridir. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?
81- Hayır, öncekilerin söylediklerinin benzerini söylediler.
82- Dediler ki: "Sahi biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını haline gelmişken, mutlaka yeniden diriltileceğiz öyle mi?"
83- "Yemin ederiz ki, gerek bize, gerekse daha önce atalarımıza böyle bir vaadde bulunuldu; (fakat) bu geçmiştekilerin masallarından başka bir şey değildir!"
84- (Resulüm!) de ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?"
85- "Allah'a aittir" diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız?" de.
86- "Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir?" diye sor.
87- "(Onlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Şu halde siz Allah'tan korkmaz mısınız?" de.
88- "Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?" diye sor.
89- "(Bunlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Öyle ise nasıl olur da büyülenirsiniz?" de.
90- Doğrusu biz onlara hakkı getirdik; onlar ise cidden yalancıdırlar.
91- Allah evlat edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idare eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine galip gelirdi. Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.
92- Allah, gaybı da, açık olanı da bilir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yüce ve münezzehtir.
78-92- "Bu, öncekilerin esâtîrinden başka bir şey değildir. (dediler)"
"Esâtîr" kelimesi hakkında En'âm, 6/25. âyetin tefsirine bkz. Bugünkü kâfirlerin de din ve ahiret inançlarına karşı yeğane sözleri esâtîr (masal) ve hurafe demekten başka bir şey değildir. Hattâ esâtîr ve hurafe karışmış, bunları düzeltmeli diyerek dindarlık kisvesi altında dinsizlik ilan eden nice kâfirler ve şeytanlar görüyoruz; halbuki İslâm, esâtîr yani aslı esası olmayan geçmişlerin hikayeleri olmaktan ne kadar uzaktır. Bakın bütün bunlara karşı Kur'ân gözün, kulağın, kalbin yaratılışını hatırlatarak ne güzel bir manzara gösterip bildiriyor. "De ki: Yeryüz kimindir?..."
"Eğer öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını sevk ve idare eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı." Burada Allah Teâlâ'nın birliğini isbat için "temânü'" delilinin açık bir anlatımı vardır. (Enbiya Sûresi'ndeki "Eğer, Allah'tan başka tanrılar bulunsayd" (âyetinin tefsirine bkz. 21/22)
Meâl-i Şerifi
93-118- 93- (Resulüm!) De ki: Rabbim! Eğer onlara yöneltilen tehdidi (dünyevî sıkıntıyı ve uhrevî azabı) mutlaka göstereceksen,
94- Bu durumda beni, o zalimler topluluğunda bulundurma, Rabbim!
95- Biz, onlara yönelttiğimiz tehdidi sana göstermeye elbette ki kadiriz.
96- Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav, çünkü biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz.
97- Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!
98- Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.
99- Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında, "Rabbim, der, lütfen beni (dünyaya) geri gönder,"
100- "Ta ki, boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım." Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.
101- Sûr'a üflendiği zaman aralarında artık ne soysop (çekişmesi) vardır, ne de birbirlerini soruşturacaklardır.
102- Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.
103- Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler.
104- Orada dişleri sırıtır halde iken ateş yüzlerini yalar.
105- (Allah Teâlâ,) Size âyetlerim okunurdu da, siz onları yalanlardınız değil mi?... der.
106- Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi altetti; biz, bir sapıklar topluluğu idik.
107- Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız.
108- (Allah) buyurur ki: Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın artık.
109- Çünkü kullarımdan bir zümre "Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi bağışla, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin." diyorlardı.
110- İşte siz onları alaya aldınız; sonunda bu davranışınız size beni yâd etmeyi unutturdu; çünkü siz onlara gülüyordunuz.
111- Bugün ben onlara, sabrettiklerinin karşılığını verdim; onlar, hakikaten muradlarına erenlerdir.
112- (Allah inkârcılara) "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" diye sorar.
113- "Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte bilenlere sor." derler.
114- (Allah) buyurur ki: Sadece az bir süre kaldınız; keşke siz (bunu) bilmiş olsaydınız!
115- Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?
116- Mutlak hâkim ve hak olan Allah, çok yücedir. O'ndan başka ilâh yoktur. O, bereketli Arş'ın sahibidir.
117- Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa -ki bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şurası muhakkak ki, kâfirler kurtuluşa eremezler.
118- Resulüm! De ki: "Rabbim, bağışla ve merhamet et! Sen merhametlilerin en iyisisin."

CEZASIZ KALMAYACAK BÜYÜK SUÇLAR



CEZASIZ KALMAYACAK BÜYÜK SUÇLAR

Cezâsız kalmayan büyük suçları, Hafız Zehebî Hz.'nin güzel bir üslûp içinde kat'î delillerle beyan edilmiş olan KİTÂBÜ'L KEBÂİR isimli eserinden kısaltıp sâdeleştirerek müslümanların istifâdesine sunmuş bulunuyoruz. 

 BÜYÜK GÜNAHLAR 1 Şirk (Allah'a ortak koşmak)... 
(En büyük günah... Akıllıya yakışan; şerrinden sakınmak ve bu cinayetten uzak kalmaktır. Taş, tunç ve topraktan yapılmış cansız cisim ve ve şekilden ne umulur?!.) Âyet-i Celîle: “Allah kendisine eş tanıyanın günâhını affetmez. Şirkten başka günahları, dilediği kimse için affeder.” (S. Nisâ 116) Hadis-i Kudsî: “Benimle başkasını ortak edip amel işleyenin ameli bana değil, ortak ettiğine âittir. Ve ben ondan berîyim.” (Müslim) (Tüyler ürperten şu ilâhî tehditler tesir etmezse insan aceb ne ile ikâz edilir?!.) Hadis-i Şerif: “Allahü Teâlâ kıyâmet günü (bâzı) insanların Cennet'e götürülmelerini emreder. Onlar Cennet'e yaklaşıp kokusunu koklar, Cennet'in saraylarını ve Allah'ın ehl-i cennet için hazırladıklarını görürler. O anda «Onları geri çevirin, çünkü onların Cennet'ten nasipleri yoktur!» denilir. Onlar, öyle bir hasret ve nedâmetle dönerler ki, ne geçmiş ne de gelecekte, kimse böyle bir nedâmet ve hasretle dönmemişdir. Onlar: “Allahım! Dostların için hazırladığın nimetleri göstermeden bizi Cehennem'e koysaydın bu kadar acı duymazdık” derler. Cenâb-ı Hak da: “Siz yalnız kaldığınızda kibirlenir bana baş kaldırırdınız. İnsanlarla karşılaştığınız zaman itâatkâr görünür, halktan korkardınız. Hak'tan korkmayanlara saygı gösterir de bana tâzim etmezdiniz. İnsanların hatırı için bazı şeylerden vazgeçer de benim için günahları terk etmezdiniz. Ben de sizi bu büyük mükâfâttan mahrum bıraktım da bu acı azabı tattırdım” buyurur.” (Taberânî) * * * 2 Katil (Adam Öldürmek) Âyet-i Celîle: “Kim bir mü'mini kasden öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere Cehennem'dir. Allah da ona gazab ve lânet etmiş ve onlar için büyük azap hazırlamıştır.” (S. Nisâ 93) (Katlin en şiddetlisi insanların inanç ve ahlâkını bozup da ebedî cehennemlik etmekdir ki bu, Fira-vun'un katlinden eşeddir.) Hadis-i Şerif: “Bir mü'mini öldürmek Allah indinde dünyanın yıkılmasından büyüktür.” (Neseî) (İmanlı olan, bu suça kolay cüret etmez; müslüman müslümana tetik çekmez...) Hadis-i Şerif: “Kâfir olarak ölenle, bir müslümanı haksız yere öldüren hariç her günahın affı Allahü Teâlâ'dan ümit edilir”. * * * 3 Sihir Yapmak Âyet-i Celîle: “Süleyman (peygamber) aslâ kâfir olmadı; fakat o şeytanlar (başkalarına) sihri öğrettikle-rinden kâfir oldular.” (S. Bakara 102) Hadis-i Şerif: “Sihirbazın cezası kılıçla öldürülmektir.” (Tirmizî)     Veheb bin Münebbih Rh. A. eski kitaplardan birinde şöyle okudum diyor: “Allahü Teâlâ buyurur: «Benden başka ibadete müstehak varlık yoktur. Sihir yapan, yaptıran, falcılık yapan, fal baktıran, kuş ve benzeri hayvanların hareketlerinden uğursuzluk çıkaran benden uzaktır.»” Hadis-i Şerif: “Nefes etmek, temîme yapmak (göz değmesi için boncuk takmak), tivâle (her çeşit sihir) yapmak şirktir.” (İbni Mesud R.A.'den) * * * 4 Namazı Terketmek Âyet-i Celîle: “Sonra arkalarından öyle bir nesil geldi ki namazı zâyî ettiler (bıraktılar), şehvetlerine uydular. İşte bunlar azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.” (S. Meryem 59) (Düşünen dehşete düşer, uyanır, kendisine düzen verir...) Hadis-i Şerif: “Kıyamet günü kulun ilk hesabı namazdan başlar. Eğer namazı tamamsa kurtulur, noksansa mahrum olur, hüsranda kalır.” (Tergîb) Hz. Ömer R.A. nakletmiştir: “Hz. Peygamber S.A.V.'e biri, «Yâ Rasûlallah, islâmda Allahü Teâlâ'nın en çok sevdiği amel nedir?» dedi. Resûlüllah S.A.V. «Vaktinde kılınan namazdır. Kim namazı terk ederse onun dini yoktur. Namaz İslâm dininin direğidir” buyurdu”. (Beyhakî) Hadis-i Şerif: “Meşrû bir mâzeret olmadan iki namazı birleştiren (kılmayan) kimse büyük günahlardan bir kapıya girmiştir.” (Hâkim) Hadis-i Şerif: “Çocuklarınıza yedi yaşında namazı emredin. On yaşına geldiğinde (kılmazlarsa) döğün!” (Ebû Dâvud) İmam-ı Şâfiî Rh.A.'in eshâbından bâzıları bu hadis-i şerife istinâden: “Namazı terk eden yetişkin kimseyi öldürmek lâzımdır. Çünkü namazı terk eden küçükler dövüldüğüne göre bâliğ olduktan sonra terk edenin cezası daha ağır olmak îcâb eder. Dövülme cezasının ötesinde de ölüm cezası vardır” dediler... * * * 5 Zekât Vermemek Âyet-i Celîle: “Zekât vermeyen (müşrik)lerin vay haline!” (S. Fussilet 6) Hadis-i Şerif: “Altın ve gümüşü olup da zekâtını vermeyen-lerin o altın ve gümüşler levhalar halinde Cehen-nem'de kızdırılıp sahibinin yüzü, yanları ve sırtı onlarla dağlanacak, soğudukça tekrar kızdırılıp elli bin sene Allahü Teâlâ halk arasında hükmünü verene kadar bu hal tekrarlanacak ve hüküm verilince o, ya Cennet'e veya Cehennem'e götürü-lecek.” (Buhârî-Müslim) Hadis-i Şerif: “Şu beş (günah) karşılığında beş (çeşit ceza) verilir: 1- Bir millet ahdini bozarsa (ilâhî hükümlere uymazsa) Allah onlara düşmanlarını musallat eder... (Belânın en büyüğü düşman çizmesidir...) 2- Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hükmeder-lerse aralarında fakirlik başgösterir. (Maddî mânevî fakirlik büyük musîbet...) 3- İçlerinde hayâsızlık yayılırsa çeşitli sebeblerle ölüm çoğalır... (Görülmeyen şey değil...) 4- Ölçü ve tartıda hile yapılırsa kuraklık olur, nebatlar bitmez, mahrumiyet başlar. 5- Zekât vermedikleri zaman yağmurlar kesilir.” (Taberânî) * * * 6 Özrü Yokken Ramazan Orucunu Terketmek Âyet-i Celîle: “Ey İman Edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı (yazıldı).” (S. Bakara 183) Hadis-i Şerif: Kim Ramazan-ı Şerif'de özürsüz olarak bir gün oruç yerse ömrünün sonuna kadar oruç tutsa da o bir günün ecrine eremez... (Tirmizî) İbni Abbas R.A.'ın şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “İslâmın tutunacak kopmayan kulpları üçtür: Allah'dan başka ilâh olmadığına şehadet etmek, namaz kılmak, Ramazan-ı Şerif'de oruç tutmaktır. Kim bunlardan birini kasden terk ederse kâfirdir...” Hadis-i Şerif: “İslâm beş temel üzerine bina kılınmıştır: Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed A.S.'ın Allah'ın kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacc etmek ve Ramazan-ı Şerif'de oruç tutmaktır.” * * * 7 İmkânı Varken Hac Vazifesini Terketmek... Âyet-i Celîle: “(Haccetmeğe) yol bulabilenlerin (gücü yetenle-rin) Beyt'i (Kâbe'yi) haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.” (S. Âl-i İmrân 97) (Bir müslüman Hâlik'ının hakkına riâyet etmezse ya neye riâyet eder?... Hayâ sâhibi bunu bilir de sonunu düşünür...) Hadis-i Şerif: “Allah'ın evine (Beyt-i Haram'a) gitmek için azık ve binek gibi şeylere mâlik olup da hacca gitmeyen kimse ister yahûdi ister hristiyan olarak ölsün!” (Tirmizî-Beyhakî) (Bunlara şefâatim yok. Âkıbetleri de korkunç-tur demek olur...) Hz. Ömer R.A.: “İçimden öyle geçiyor ki, İslâm beldelerine adamlar göndereyim; araştırsınlar ve gücü yetip de hacca gitmeyenlere cizye (gayri müslimlerden alınan vergi) yüklesinler. Çünkü onlar müslüman değildir” demiştir... (İbn-i Kesîr) * * * 8 Ana-Baba Haklarına Alâkasız Kalmak Âyet-i Celîle: “Rabbin «Kendinden başkasına kulluk etmeyin, ana ve babanıza iyi muâmele edin» diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse onlara «Öf» (bile) deme, onları azarlama, onlara güzel muâmele et ve acıyarak tevazu kanatlarını ser; yani, avcı eline düşmüş, kurtulmak ümidinden mahrum, kanat-larını sermiş kuş gibi ol!.. Ve «Yarabbî onlar beni küçükken nasıl koruyup terbiye ettilerse Sen de onları esirge!» de!” (S. İsrâ 23-24) (İman sâhibi bir müslümana bu âyet-i celîleyi anlamak yeter ve kendi kurtuluşuna kâfî gelir.) Hadis-i Şerif: “Allah'ın rızası ana ve babanın rızasında, Allah'ın gazabı da ana babanın öfkesindedir.” (Tirmizî) (Rasûlüllah'ın hiç bir şüpheye ihtimali olma-yan şu haberinden uyanmayan bedbahd kendisini nasıl kurtarır?..) Hadis-i Şerif: “Size günahların en büyüğünü haber vereyim mi? Allah'a şirk koşmak, ana ve babaya âsî olmak-tır.” (Tirmizî) (Uyanık müslüman anlar, günahın büyüklüğü şirkle beraber beyan buyruluyor...) Hadis-i Şerif: “Dört kişiyi Cennet'ten mahrum etmek ve nimetlerinden tattırmamak Allah'ın kendi üzerine vacib kıldığı bir haktır. Meğer ki tevbe edeler: 1- İçkiye devam eden, 2- Faiz yiyen, 3- Haksız olarak yetim malı yiyen, 4- Ana babasını üzen...” (Hâkim) (Zamâne evlâtlarına Rasûlullah'dan haber...) Hadis-i Şerif: “Üç kimsenin duâsının kabulünde şübhe yoktur: 1- Mazlumun duâsı, 2- Misafirin duâsı, 3- Ananın evlâdına olan duâsı...” (Tirmizî) Veheb b. Münebbih Rh.A: “Allahü Teâlâ Musa A.S.'a vahiy buyurmuş ki: “Ey Mûsâ! Ana ve babana ziyâde hürmet et! Kim ebeveynine hürmet ederse ömrü uzar, çocuğu da kendisine itâat eder. Kim de ana babasına isyan ederse, ömrü kısalır ve evladı da ona itaat etmez...” Haberde gelmiştir: “Ana babasına âsî olan kimse kabre konul-duğunda mezar onu öyle sıkar ki kemikleri birbirine geçer....” (Suçlunun cezâsı kabirde başlar, ilâhî intikam-dan kurtulamaz...) * * * 9 Akrabâya Yardım ve Alâkayı Kesmek (Sıla-i Rahmi Terketmek...) Âyet-i Celîle: “... Akrabalık bağlarını kesmekten sakı-nın!..” (S. Nisâ 1) (Dikkat etmeli. İlâhî ferman! İnsan sözü değil..) Hadis-i Şerif: “Akrabalık bağını koparan, Cennet'e giremez.” (Buharî- Müslim) (Büyük suçların cezâsı cehennem ateşidir...) Hadis-i Şerif: “Bir kimse, zayıf (fakir) yakınları bulunur da onlara yardım etmez ve sadakalarını başkalarına verirse, Allah onun sadakasını kabul etmez, kıyâmet günü de ona itibar etmez...” (Taberânî) (Hak sâhibine değil de gözüne giren, dalkavukluğu bilen usta insanlara veren kişi, sonunu iyi düşünsün...) Hadis-i Şerif: “Kim Allah'a ve âhiret gününe iman etmişse sıla-i rahimde bulunsun.” (Münzirî) (Nikâh düşmeyen, uzak ve yakında bulunan akrabasını ziyaret etsin, demekdir...) Hadis-i Şerif: “Allah'ın rahmeti, içlerinde akraba ziyâretini kesen birinin bulunduğu topluluğa inmez!” (Böyle bir musîbet de o insanlara yeter. Dikkat ister. Suç husûsî, cezâ umûmîdir...) Hz. Hüseyin R.A. oğlu Zeynelâbindin'e nasi-hatinde: “Oğlum! Akraba ziyâretini kesenle arkadaş olma! Çünkü, ben o kişinin Kur'ân'ın üç yerinde lânetlendiğini tesbit ettim” demiştir... (Bu işin ehemmiyeti daha nasıl anlaşılır?...) Sılâ-i Rahimde ziyâreti vacib olan akraba, kendisine nikah düşmeyen yakınlıkta olanlardır... * * * 10 Zinâ Etmek Âyet-i Celîle: “Zinâya yaklaşmayın! Çünkü o şübhesiz hayâsızlık ve kötü bir yoldur.” (S. İsrâ 32) Âyet-i Celîle: “Zinâ eden kadın ve erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız bunlara dinin hükümlerini tatbik hususunda acımayın...” (S. Nur 2) (Allahü Teâlâ'nın acımayı yasak ettiği bu kişilere insaf değil irşad yolu aranır...) Hadis-i Şerif: “Zinâ eden, mü'min olarak zinâ etmez; çalan çaldığı anda mü'min olarak çalmaz, içki içen de içtiği vakit mü'min değildir...” (Buhâri) Hadis-i Şerif: “Kul zinâ yaptığı zaman kendisinden iman çıkar, başı ucunda bir gölge gibi bekler, sonra tekrar ona döner...” (Ebû Dâvud - Tirmizî - Beyhakî) (Bir de herkesin bilmediği cinâyet derecesi büyük olan göz zinası var ki, bu zamanda ondan ancak Allah'ın koruduğu kimseler kurtulur.) Cenâb-ı Hakk'ın Musa A.S.'a gönderdiği on emirden biri: “Hırsızlık yapma, zinâ etme! Yoksa cemâlimi sana göstermem!” beyânı idi... (O Peygamber-i Âlîşân'ın şahsına vâkî olan bu ilâhî emir bütün insanlara şâmildir...) * * * 11 Livâta Âyet-i Celîle: “Vaktâki azab emrimiz geldi, (o memleketin) altını üstüne getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş (üzeri yazılı) taşlar yağdırdık ki, onlar Rabb'inin indinde damgalanmışdı. Onlar zâlimler-den uzak değildir.” (S. Hûd 83) (Ne büyük cinayet ki bu fiili işleyenler Rabbı tarafından damgalanmış ve gazaba uğrayan zâlimler-den olmuşlar...) Hadis-i Şerif: “Lût kavminin yaptığı işi yapanları görürseniz, yapanı da yaptıranı da öldürünüz.” (İbni Mâce) (Hükümdeki dehşet ve şiddet anlayana yeter.) İbni Abbas R.A. “Tevbe etmeden ölen livâta-cı, mezarında domuz suretine döndürülür” buyur-muş... (Her ferd hak etdiği âkıbeti görür, başka değil.) Kadına arka uzvundan yaklaşmak da livâta hükmündedir. Ebû Hüreyre R.A.'ın rivâyet ettiği hadis-i şerifte Rasûlüllah S.A.V. şöyle buyurdu: “Kadına hayızlı iken veya arka uzvundan temas eden, lânete uğramıştır.” (İmam Ahmed - Ebû Dâvud) (İnsanlar içinde lânete uğrayandan daha bedbaht kim olabilir!..) * * * 12 Fâiz Âyet-i Celîle: “Ey İman Edenler! Ribâyı (fâizi) katkat artırılmış olarak yemeyin. Allah'dan korkun ki, felâh bulasınız.” (S. Âl-i İmrân 130) (Mevlâ'nın men ettiği işten uzak duran, felah bulur.) Hadis-i Şerif: “Mirac gecesi yedinci kat semada başımın üstünde şimşekler çakıyor, gök gürlüyordu. Ve mideleri evler gibi büyük, içlerinde yılan ve akrep dolu, dışlarından içleri görünen kimseler gördüm. Cebrâil'e bunların kimler olduğunu sordum. «Fâiz yiyenlerdir» dedi...” (İmam Ahmed, İbni Mâce ve İsfehânî) (Haramla beslenen bedenin âkıbeti, içine akreb doldurmakdır...) Hadis-i Şerif: “Faiz suçu, yetmiş türlü büyük günaha denktir. Bunların en hafifi kişi anası ile evlenmek kadar suçtur.” (Taberânî) (İnsâfı olan anlar da nefsine zulmetmez...) İbni Mes'ud R.A.: “Bir memlekette zinâ ve faiz yaygınlaşıp alenî yapıldığı zaman Cenâb-ı Hak o memleketin helâkına izin verir.” buyurdu. (Suç işlemek felâket için gün beklemektir...) * * * 13 Yetim Malı Yemek Âyet-i Celîle: “Haksız olarak yetim malı yiyenler karınla-rına ancak ateş doldurmuştur. Onlar şiddetli ateşe gireceklerdir.” (S. Nisâ 10) Âyet-i Celîle: “Rüşde erişinceye kadar yetimin malına (muhafaza maksadından) başka bir sûretle yaklaş-mayın.” (S. En'am 152) (Hâmîsi Hak Teâlâ olan bu işe yaklaşmak, büyük cüret ve bir nevî cinnettir...) Hadis-i Şerif: “Mirac'da bir takım kimselerin bazılarına musallat olup, kiminin derilerini kopardıklarını, kiminin de ateşten kayaları ağızlarından sokarak altlarından çıkardıklarını gördüm. Cebrâil'e bunla-rın kim olduğunu sordum. «Bunlar yetim malı yiyenlerdir» dedi.” (İbn-i Kesir an Ebî Hâtim) (İlâhî yasaklara yaklaşanların sonları budur...) Ebû Kerim es-Süddî Tefsirinde: “Haksız olarak yetim malı yiyen; Kıyâmet günü ağzından, burnundan, kulaklarından ve gözlerinden ateş fışkı-rarak haşrolunur ve onu görenler «Bu kimse dünyada yetim malı yiyendir» derler” demiştir. Ebu'd-Derdâ R.A. nasihat isteyen birine: “Yetime acı, onu kendine yakın tut, yediğinden yedir. Çünkü, Resûlullah Efendimiz: «Kalbinin yumuşamasını istersen yetime yakın ol, başını okşa, yediğinden yedir! Hem kalbin yumuşar hem de hâcetlerin görülür» buyurdu” demiştir. (Taberânî) Davud A.S. münâcâtında: “Yâ Rabbî, rıza-i ilâhîn için yetime ve dul kadına yardım edenin mükâfâtı nedir?” dedi. Allahü Teâlâ: “Benim rah-met gölgemden başka bir gölgenin bulunmadığı günde, onu gölgelendirmemdir.” buyurdu. (Hududsuz rahmetin kula imdâdı büyük nimet, sonsuz saâdettir.) * * * 14 Allah ve Resûlü Adına Yalan Söylemek Âyet-i Celîle: “Allah'a yalan söyleyenlerin yüzlerini kıyâ-met günü kapkara göreceksin.” (S. Zümer 60) (Yalancıların yüz karası, zillet olarak onlara yeter...) Hadis-i Şerif: “Bana karşı yalan söyleyen kimse için Cehen-nem'de bir ev yapılır.” (Buharî-Müslim) (Mevlâsına nankörlük eden ateşle ağırlanır...) Hadis-i Şerif: “Kim benim adımı vasıta ederek yalan söylerse Cehennem'deki yerine hazırlansın.” (Müslim) (Asilerin yeri ateş, mutîlerinki cennettir. Misâl: İlâhî kelâmla alakası yokken, “Allahü Teâlâ'nın emri böyledir”, demek veya Resûlullah'ın beyânı değilken “Bu hadîs-i Peygamberîdir” demek küfre kadar götürür, demişler...) * * * 15 Cebheden Kaçmak Âyet-i Celîle: “Ey İman Edenler! Kâfirlerle karşılaştı-ğınızda onlara arkanızı dönüp kaçmayın. Tekrar muharebe için bir tarafa çekilen veya diğer bir fırkaya ulaşıp mevkî tutan müstesnâ olmak üzere, kim (harbden) kaçarsa muhakkak Allah'ın gaza-bına uğramıştır ve onun yeri Cehennem'dir. O, ne kötü bir dönüştür.” (S. Enfal 15-16) Hadis-i Şerif: “Helâk eden yedi şeyden sakının: 1- Allah'a eş tutmak, 2- Haksız olarak adam öldürmek, 3- Faiz yemek, 4- Yetim malı yemek, 5- Harbden kaçmak, 6- Sihir yapmak, 7- Temiz mü'min kadınlara iftira etmek.” (Buhârî - Müslim) (Zîra harbden firar etmek (kaçmak): «Gel Ey Düşman! Dinime, devletime, namusuma, iffetime istediğin kötülüğü yap!» demekdir ki, dünyâda zillete, âhirette cehenneme râzı olmakdır...) İbni Abbas R.A.: “Cenâb-ı Hak önceleri yirmi mü'minin ikiyüz düşmandan kaçmasını yasaklaş-mıştı. Sonra bunu hafifleterek yüz mü'minin ikiyüz düşmandan kaçmasını yasaklamıştır.” demişler... * * * 16 İdarecinin Halka İhânet ve Zulmü Âyet-i Celîle: “İnsanlara zulmedenlere, yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı durulsun İşte elem veren azab bunlar içindir.” (S. Şûrâ 42) (Zâlim katiyyen cezâsız kalmaz, zulmünün cezâsına çarpılır...) Âyet-i Celîle: “O zalimlerin yaptıklarından Allah'ı gafil zannetme! O bunları gözlerin (şaşkınlıktan) bele-rip kalacağı bir güne bırakıyor...” (S. İbrahim 42) Hadis-i Şerif: “On kişiye baş olan kimse kıyâmet gününde elleri boynuna bağlı olarak getirilir. Ya adâleti onu serbest bıraktırır, ya da zulmü onu helâke götürür...” (İmam Ahmed b. Hibbân) (Nefse uyup da insanların başına yırtıcı canavar yâ da mağrur firavun kesilenlerin haberi verilmiş... Allahü Teâlâ kullarına tevâzû, adâlet ve rıfk ile muâmele edilmesini sever ve bunları iki âlemde azîz eder...) Hadis-i Şerif: “Allah her kimi bir kavmin başına idareci kılar da o kişi nasihatlarıyla halkı muhâfaza etmezse Allah ona Cennet'i haram kılar...” (Buhâri) (Bir milletin idâresiyle mükellef olan kişi, her hususda hâmî ve şefkatli peder makamındadır. Vazîfesinde ihmalse cehenneme sebebdir...) Hadis-i Şerif: “Benden sonra fâsık ve zâlim idâreciler gelecek. Onların yalanlarını doğrulayan ve zulüm-lerine yardım eden benden değildir, ben de ondan değilim. Ve o kimse Kevser havzına ulaşamıyacak-tır.” (Tirmizî) Ömer bin El Muhacir K.S.: “Ömer b. Abdilaziz bana: «Benim haktan saptığımı görürsen elini yakama koy ve “Ey Ömer ne yapıyorsun?” diye ikaz et» demişti.” diyor... (Hazret-i Fârûk'un: «Hakdan ayrılsam beni kılıçlarınızla doğrultun» sözü de herkesce mâlûm-dur...) * * * 17 Kibir Âyet-i Celîle: “İnsanlardan yüzünü çevirme! Yeryüzünde şımarık yürüme! Zira Allah kendini beğenen kibirliyi sevmez.” (S. Lokman 18) Âyet-i Celîle: “Hakikat o Allahü Teâlâ büyüklenenleri sevmez.” (S. Nahl 23) (Zîrâ kibir ve azamet yalnız Zât-ı ilâhîye mahsusdur...) Hadis-i Şerif: “Üç kişiye Allahü Teâlâ rahmet nazarıyla bakmaz, onları temize çıkarmaz (affına mazhar kılmaz) ve onlar için elem verici azap vardır: 1- Eteklerini sürüyerek (kibirle yürüyen), 2- Yaptığı iyiliği başa kakan, 3- Yalan yeminlerle kazanç temin eden...”(Ebû Dâvud) Hadis-i Şerif: “Cehennem'e ilk girecek üç kimse: 1- Zâlim idareci, 2- Zekât vermeyen zengin, 3- Kibirlenen fakirdir.” (Fakirin kibretmesi zengi-ninkinden daha çirkindir.) (Münzirî) Hadis-i Şerif: “Size Cehennemlikleri haber vereyim mi? Kaba, haşin, hayırdan men'eden, salınarak kibirle yürüyen kimselerdir.” (Buharî-Müslim) * * * 18 Yalancı Şahidlik Yapmak Âyet-i Celîle: “Onlar yalan şahidlik etmezler.” (S. Fürkan 72) (Hakîkî îman ehli mü'minler murad edilmişdir.) Hadis-i Şerif: “Yalan yere şahitlik etmek Allahü Teâlâ'ya şirk koşmaya müsâvîdir.” (Kötülüğün bundan kötüsü var mı?...) Hadis-i Şerif: “Yalancı şahidlik yapan, kıyamet gününde ateş kendisine hak oluncaya kadar iki ayağı üzerinde bekleyecektir.” (İbni Mâce - Hâkim) (Sonra hüküm giyib zillet ve meskenetle ateşe atılacakdır...) * * * 19 İçki İçmek Âyet-i Celîle: “Ey İman Edenler! İçki, kumar, (tapmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları, şeytanın amelin-den olan necâsetlerdir. Bunlardan sakının ki felâh bulasınız.” (S. Mâide 90) (Allahü Azîmüşşân, kerem kılıp kötülükleri kullarına beyan buyurmuş. Bunlardan uzak kalmalı.) Hadis-i Şerif: “İçkiden sakının! Çünkü o kötülüklerin anası-dır.” (Hâkim..) (Bu hakîkatı bugün bilmeyen var mı? İçki yüzünden ızdırab çekmeyenler azdan azdır...) Hadis-i Şerif: “İçki içen kimseyi Habal çamurundan sulamak Allah'ın bir ahdidir.” «Ey Allah'ın Rasûlü! Habal çamuru nedir?» dediler. Buyurdu ki: “Cehennemde-kilerin sızıntıları ve Cehennem'in pis sularıdır.” (Müslim) (Şu habâsete râzı olan o şenâati işler, akıllılar uzak kalır...) Hadis-i Şerif: “Allahü Teâlâ üç kimseye Cennet'i haram kılmıştır: 1- İçkiye devam eden (Devamlı içki içen, ilâhî yasakları tanımayan), 2- Ana babasını üzen (Bu zamanda bundan kurtulan evlad gören onu tebrik etsin.), 3- Deyyûs (Ehlini yabancı erkeklerden sakın-mayan)...” (Neseî) (Bu zamanda bu işi mübah hâhine getirenler az değildir. Nikah düşen her erkek ve kadın bir arada ünsiyet etmek haramdır. “O senin kardeşin, o senin baban yerinde...”Êgibi mütâlaada bulunup haram olanlarla mahremiyeti kaldırmak cürümdür, suçdur...) * * * 20 Kumar Oynamak Âyet-i Celîle: “Aranızda mallarınızı haksız sebeblerle yeme-yin.” (S. Bakara 183) (Kumardan ve haramdan gelen şeylerle, besle-nen vücud isyânı mübah bilir, lâkin sonu vahim olur...) Hadis-i Şerif: “Bir kimse arkadışına «Gel seninle kumar oynayalım» derse (o sözüne keffâret olarak) derhal sadaka versin.” (Buhârî) (Zîra bu rezâletin sözü dahî suçdur, şakası yoktur...) Hadis-i Şerif: “Tavla oynayan, sanki elini hınzır etine ve kanına batırmıştır.” (Müslim) (Hınzırın eti de, kanı da necâsettir, pisliktir...) Hadis-i Şerif: “Tavla oynayan, Allah'a ve Rasûl'üne âsî olmuş-tur.” (Buharî) (Yasaklanan hükme karşı gelen isyankârdır...) * * * 21 Namuslu Kadına İftira Etmek Âyet-i Celîle: “Namuslu mü'mine kadınlara iftira atanlar dünya ve âhirette lânetlendiler. Onlar için büyük bir azab vardır.” (S. Nûr 23) Âyet-i Celîle: “Namuslu ve hür kadınlara iftira atıp da sonra dört şâhid getiremeyen kimselerin her birine seksen sopa vurun. Onların şâhidliklerini ebediyyen kabul etmeyin. Onlar fâsıklardır.” (S. Nûr 4) İftira: Namuslu bir kadına zâniye, fâhişe, kahpe gibi sözlerle hitab etmek veya kadının çocuklarına orospu çocuğu, kahpenin kızı, kahpenin oğlu gibi sözler söylemek gibi... Erkek veya kadın herhangi müslümana zina suçu isnâd edip de iddiâsını dört mûteber şâhidle isbât edemeyen kişiye islâm şeriatı ağır ceza vermiştir. Onlara seksen sopa vurulur. Bu itibarla insan diline sahip olmalı... Dil küçüktür, lâkin cürmü büyük... Ukbe b. Âmir R.A. Rasûlüllah S.A.V.'den “Yâ Rasûlallah, kurtuluş nasıldır?” diye sordu. Rasûlüllah S.A.V.: - “Dilini tut, evine kapan, günahlarına ağla! Allah'ın rahmetinden insanların en uzak olanı, katı gönüllülerdir.”, buyurdu. (Ebu Dâvud-Tirmizî) Hadis-i Şerif: “Allah indinde insanların en fenâsı, kötü ve çirkin sözler konuşanlardır.” (İbni Ebi'd-Dünya) (Kabın içindeki, dışına sızar da aslından haber verir...) * * * 22 Ganîmet Malına İhânet Etmek Âyet-i Celîle: “Bir peygamber için emânete (yahut ganimet malına) hainlik etmek olur şey değil... Kim hainlik eder (ganimet ve umûma âit hâsılattan bir şeyler çalar)sa kıyâmet günü o çaldığı şeyi yüklenerek gelir.” (S. Âl-i İmrân 161) (Bütün insanlar huzûrunda melâneti meydana çıkar, rezâlet yakadan akar...) Hadis-i Şerif: “İğneyi ipliği (bile) sâhiplerine verin. Sakın ganîmet malına hâinlik etmeyin. Çünkü o kıyâmet gününde sâhibi üzerine bir lekedir.” (İbni Mâce’) (Silinmeyen felâket lekesi...) Hadis-i Şerif: “Allahü Teâlâ abdestsiz kılınan namazı ve devletten aşırılmış maldan verilen sadakayı kabul etmez.” (Müslim) (Helâl kazançdan vermek mübârek ve makbuldür...) İmam Ahmed Rh.A.: “Ganimete hıyânet eden kimse dışında, Hz. Peygamber'in namazını kıldırma-dığı bir müslüman bilmiyoruz” demiştir. * * * 23 Hırsızlık Âyet-i Celîle: “Hırsızlık yapan kadın ve erkeğin, irtikâb ettiklerine karşılık Allah'dan bir cezâ ve insanlara ibret verici bir ukûbet olarak ellerini kesin. Allahü Teâlâ mutlak gâlibdir ve yegâne hüküm ve hikmet sâhibidir.” (S. Mâide 38) (İnsanların hoşlanmadığı şu ilâhî hüküm tatbik edilmiş olsa, mallar temînat altında olur, insanlar hırsızlık etmek zilletinden kurtulur, halk endişeden beri olur...)     Hadis-i Şerif: “Hırsız, çaldığı sırada kâmil bir mü'min olarak çalamaz. Fakat tevbe kapısı açıktır.” Hz. Aişe R.Anhâ rivayet etmiştir: “Rasûlüllah S.A.V. bir dînârın dörtte biri veya daha fazla kıymetle mal çalanın elini keserdi.” (Buharî, Müslim) Hadis-i Şerif: “Allah şu hırsıza lânet etsin ki, yumurta çalar, eli kesilir; bir ip çalar, yine eli kesilir.” (Buharî) (Şu kadar basit bir işe cüret edip de eli kesilen soysuz, elbette peygamberinin lânetine müsta-hakdır...) Hadis-i Şerif: “Ey Eshâbım! Sizden evvel geçen ümmetlerin helâk edilmelerine sebeb, içlerinden itibarlı biri hırsızlık yaptığında cezasını vermez, zayıflar çalarsa elini keserlerdi. Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, Muhamed'in kızı Fâtıma hırsızlık yapsa onun elini de keserim.” (Buhârî, Müslim) * * * 24 Yol Kesmek Âyet-i Celîle: “Allah ve Rasûl'üne harb açanların yeryüzünde (yol kesip) fesad çıkaranların cezası; ölüm, asılmak, yahut el ve ayaklarının çaprazvârî kesilmesi, yahut (bulundukları yerden) sürülme-leridir. Bu onların dünyadaki zilletidir. Âhirette ise pek büyük azab vardır.” (S. Mâide 33) İmam-ı Şâfiî'ye göre yollarda kabadayılık yapanlar, bulundukları yerden başka bir yere sürgüne gönderilir. (Gurbet çilesiyle burnu kırılır da belki ıslah olur...) * * * 25 Yemin-i Kaamus (Yalan yere yemin etmek) Âyet-i Celîle: “Allah'a olan ahidlerine ve yeminlerine bedel (küçük bir menfaat) satın alanlar için âhirette hiç bir nasib yoktur. Allah kıyâmet günü onlara itibar etmez, nazar-ı ilâhîden mahrum kılar. onları temize çıkarmaz. Onlar için elem verici azab vardır.” (S. Âl-i İmrân 77) Hadis-i Şerif: “Kim bir müslümanın malını almak için yalan yere yemin ederse Kıyâmet gününde ilâhî gazaba uğramış olarak huzur-u ilâhîye getirilir .” (Abdullah b. Mes'ud R.A.) Hadis-i Şerif: “Her kim yalan yere yemin ederek müslümanın malını elinden alırsa Allahü Teâlâ ona Cennet'i haram, Cehennem'i vâcib kılar”... «Yâ Rasûlallah, değersiz bir şey olsa da mı?» sualine Rasûlüllah S.A.V. “Misvak ağacından koparılmış bir dal olsa da...” buyurdu. Yeminin Yalnız Allah'ın Yüce Adına Yapıla-cağına Dair Hadis-i Şerifler: - “Allah size atalarınız adına yemin etmenizi yasaklıyor. Kim yemin ederse Allah adına yemin etsin, yoksa sussun” (Buharî, Müslim, Ebû Davud) - “Putlar ve atalarınız adına yemin etmeyin!” (Takrib) - “Emânet adına yemin eden bizden değildir.” - “Kim eski alışkanlığı ile yanılıp Lât ve Uzza adına yemin ederse hemen "Lâilâhe illallah" desin!” (Buhârî, Müslim) * * * 26 Zulmetmek Âyet-i Celîle: “Zalimlerin yaptıklarından Allah'ı gâfil zannet-me! Rabbin (Onların cezalarını) gözlerin şaşıp kaldığı (kıyâmet) gü(nü)ne tehir ediyor...” (S. İbrâhim 42) (Kimsenin yaptığı yanına kalmaz, er veya geç eden bulur...) Hadis-i Şerif: “Allah'ü Teâlâ zâlime mühlet verir. Sonra bir de yakaladı mı bir daha ona göz açtırmaz.” (Buharî, Müslim) Hadis-i Şerif: “Kimin üzerinde din kardeşinin nefsine veya malına tecavüzden dolayı hak bulunursa, dînar ve dirhemin bulunmadığı kıyâmet günü gelmeden evvel zulmettiği kimseden hakkını helâl ettirsin. Zira kıyâmette zâlimin salih ameli bulunursa ondan alınıp mazluma verilir. Salih ameli bulunmazsa, mazlumun günahlarından alınıp zâlime yüklenir.” (Buharî) Hadis-i Şerif: “Mazlumun bedduâsından sakın! Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur. (Duası mutlaka kabul olunur.)” (Buhârî) (Ve mutlak hâkim olan Cenâb-ı Hakk'ın hükmüyle mazlumun intikamı zâlimden alınır...) Hadis-i Şerif: “Beş kişiye Allah gazab etmiştir. Dilerse onlara dünyada azab eder, dilerse âhirette ateşe atılmalarını emreder: 1- Tebaasından kendi hakkını noksansız alıp da onlara zulmeden idâreci (Devlet reisi), 2- Güçlü ile zayıf arasında âdil davranmayıp kendi hevâsına göre hüküm veren, halkın sayıp itibar ettiği kimse, 3- Âile efradına Allah'a itâatı emretmeyen, onlara vazifelerini öğretmeyen âile reisi,0 4- Çalıştırdığı işçiye hakettiği ücreti ödemeyen işveren, 5- Kadının mihrini vermeyen erkek...”(Zevâcir-İbni Haceril Haysemî) Ebu Ümâme R.A.'ın şöyle söylediği rivayet edilmiş: “Zalîm kişi kıyamet gün Cehennem köprüsü üzerinde, zulmettiği kimselerle karşılaşır ve ona nasıl zulmettiğini hemen hatırlar.” Hadis-i Şerif: “Mazlumun duâsı bulutlar üzerine yükselir ve Allahü Teâlâ: «İzzet ve celâlime yemin ederim ki bir müddet sonra da olsa sana yardım edeceğim» buyurur. (Yâni duâsı mutlaka kabul olur...) (Tirmizî) * * * 27 Zulümle Vergi Almak Âyet-i Celîle: “İnsanlara zulmedenlere, yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı durulmalıdır. Elem veren azab bunlar içindir.” (S. Şûrâ 42) Hadis-i Şerif: “Haram gıda ile meydana gelen et (vücud), Cen-net'e giremez. Ona Cehennem lâyıktır.” (Ebû Dâvud) Hz. Câbir R.A.'ın rivâyetine göre bir adam: - “Yâ Rasûlallah, içki ticaretinden bir hayli mal biriktirdim. Bunları Allah için harcasam bana faydası olur mu?”, dedi. Fahri Kâinat S.A.V.: - “O malı hac ve cihad için harcasan veya sadaka olarak dağıtsan Allah indinde sivrisinek kanadı kadar dahî değer taşımaz. Allahü Teâlâ ancak temiz olanları kabul eder” buyurdu. * * * 28 Haram Yemek Âyet-i Celîle: “Aranızda birbirinizin mallarını haksız sebeblerle yemeyiniz.!” (S. Bakara 188) Başkasının malını haksız olarak yemek iki şekilde olur: 1- Gasb, hıyânet, hırsızlık gibi zulümlerden, 2- Kumar ve diğer oyunlar gibi eğlencelerden.” Hadis-i Şerif: “Ey Enes, helâl kazan, duan kabul olsun. Ağzına bir lokma haram koyan kimsenin kırk gün duâsı kabul olunmaz.” (Tergîb) Hadis-i Şerif: “Bir kısım kimseler Allah'ın (müslümanlara verdiği) malı haksız olarak kullanırlar. Onlar için kıyâmet gününde ateş muhakkaktır.” (Buhârî) Hadis-i Şerif: “Malı nereden kazandığına aldırış etmeyen kimseyi Allah Cehennem'e hangi kapısından sokaca-ğına ehemmiyet vermez.” Ebû Hüreyre R.A.: “Sizden birinin ağzına toprak koyması haram koymasından iyidir” buyurmuştur. Bir melek Beyt-i Makdis'de her gün: - “Kim haram yerse Allah onun hayır ve nâfile ibâdetlerini kabul etmez.” diye nidâ eder. Hadis-i Şerif: “Haram mal ile hacceden kimse Lebbeyk dediği zaman bir melek «Lâ Lebbeyk velâ Sa'deyk» (Münâcâtın kabul edilmemiştir ve haccın makbul değildir) der.”(Deylemî) Hadis-i Şerif: “Kim on dirheme bir elbise alsa, parasının içinde bir dirhem haram bulunsa, üzerinde o elbise oldukça Allah onun namazını kabul etmez.” (İbn-i Amr'dan İmam-ı Ahmed Müsnedi) Hz. Ömer R.A. “Biz harama düşmek korku-suyla helâldan onda dokuzunu terkederdik” buyurdu. * * * 29 İntihar Etmek Âyet-i Celîle: “Kendi kendinizi öldürmeyin. Muhakkak Allah sizi esirgeyicidir. Kim haddi aşar, bunu yaparsa biz onu ateşe atacağız. Bu Allah'a zor değildir.” (S. Nisâ 29-30) (Kul hiçbir zaman kendisine emânet verilen vücûdu hakkında hüküm verip de ilâhî hudûdu aşamaz. Bu ona haram ve yasakdır.) Hadis-i Şerif: “Önceki ümmetlerden biri, vücudundaki yaraların ızdırabına dayanamayıp bıçakla kolunu kesmiş ve ölmüştü. Allahü Teâlâ «Kulum kendi kendine (intihar etti de) beni geçti, (takdirime karşı geldi). Ben de ona Cennet'i haram kıldım» buyurdu.” (Buharî, Müslim) Hadis-i Şerif: “Kim keskin bir âletle kendini öldürürse, Cehen-nem ateşinde elindeki bıçağı karnına saplayarak devamlı azab olunur. Kim kendini zehirlerse Cehennem'de elindeki kadehten devamlı zehir içirilerek azab olunur. Kim kendini dağın tepesinden atarak intihar ederse o da kendini devamlı Cehennem ateşine atarak azab olunur.” (Buharî, Müslim) * * * 30 Çok Yalan Söylemek Âyet-i Celîle: “Kahrolsun o çok yalan söyleyenler!” (Zâriyât 10) Âyet-i Celîle: “Haddi aşan, çok yalancı olan kimseyi Allah muvaffak etmez.!” (S. Mü'minûn 28) (Onu dâima zelil ve hakîr kılar. Yalancıya bu öğüt yeter...) Hadis-i Şerif: “Doğruluk insanı hayra götürür, hayırlı işler de Cennet'in yolunu gösterir. O kimse ki doğru söyler ve doğruyu araştırır, Allahü Teâlâ onu sıddıklar defterine yazar. Yalancılık şerre, şer de Cehennem'e götürür. O kimse ki yalan söyler ve yalanı araştırır, Allahü Teâlâ onu yalancılar defterine yazar.” (Buharî, Müslim) Hadis-i Şerif: “Dört şey kimde bulunursa münâfıktır: 1- Emânete hıyânet eden (Emânet, bir eşya veya bir söz olsa da...), (Hâsılı yalan da yalancı da lânetlenmişdir.) 2- Yalan söyleyen, (Hakîki mü'min yalan söyle-mez, haktan ayrılmaz...) 3- Ahdini yerine getirmeyen (Sözünde durma-yan karışık adam...), 4- Husûmet zamanında haktan ayrılan (Düş-man olduğu adama karşı hak hukuk tanımadan kötü-lük eden, nefsine mağlub olan.)” (Buhârî-Müslim) Ebû Musa el-Eş'arî “Yâ Rasûlallah! Müslüman-ların efdali kimdir?” diye sordu. Rasûlüllah Efendi-miz: “Elinden ve dilinden müslümanların selâmet bulduğu kimsedir” buyurdu. Hadis-i Şerif: “Kişi mâhiyetini düşünmeden bir söz söyler ki o sebeple, doğu batı arasından daha derin Cehen-nem'e düşer...” (Neseî) (İşte hakdan ayrılıb yalan söylemek, adamı bu âkıbete dûçâr eder...) * * * 31 Adaletle Hükmetmemek Âyet-i Celîle: “Kim Allahü Teâlâ'nın indirdiği ile hükmet-mezse onlar kâfirlerin tâ kendileridir.” (S. Mâide 44) (İnsanoğlu kâinâtı ve kendi varlığını yokdan yaradan Rabbisinin hükmünü beğenmeyip de noksan aklına göre hesablar yaparsa bir tonluk maddeyi beşlik bir kantarla tartmaya kalkan akıl hastasına benzer ve Hak Teâlâ tarafından küfür damgasıyla damgalanır...) Hadis-i Şerif: “Âdil hâkim Kıyâmet günü hesabın şiddetini görünce, tek bir hurma hakkında dahî iki kişi arasında hüküm vermemiş olmayı arzu edecektir.” (Ahmed b. Hibbân, Münzirî) Hadis-i Şerif: “Kıyâmet gününde bütün hâkim ve vâliler sırat köprüsü üzerinde ilâhî divânda tutulur. Verdikleri hükümler mahşer halkı huzûrunda okunur. Adâletle hüküm verenler kurtulur, adâletten ayrılanları da köprü öyle sallar ki her uzvu vücudundan ayrılır, uzak mesafelere dağılır. Sonra köprü yıkılır, onlar da Cehennem'e düşer.” (Hz. Ali R.A.'den...) Veheb b. Münebbih K.S. buyuruyor: “Bir hâkim, haksızlık yapmayı düşünürse Allahü Teâlâ o memlekete kıtlık verir. Bir hâkim de adâletle hükmetmeyi düşünürse Allah o memlekete bereket indirir.” (Hâkimler de verdikleri hükümlerle ind-i ilâhîde büyük değer taşırlar...) * * * 32 Rüşvet Almak Âyet-i Celîle: “Aranızda mallarınızı (rüşvet, hırsızlık, gasb, yağma gibi) haksız sebeblerle yemeyin. Ve bilerek insanların mallarından bir kısmını günahla yemek için hâkimlere gitmeyin!” (S. Bakara 188) (Şu azîm hükm-ü ilâhîyi hiçe sayan saygısızın sonu hüsrana uğramaktır. İman ve islâm hudutlarından çıkan hiçbir bedbaht iflah olmaz...) Hadis-i Şerif: “Allahü Teâlâ rüşvet verene de alana da lânet etsin.” (Tirmizî) (Resûlüllah'ın lânetine uğramış insanın hayatında ne hayır olur...) Hadis-i Şerif: “Kim bir kimseye şefâatcı olur, buna mukabil hediye alırsa ribâ kapılarından büyük bir kapıya girmiştir.” (Ebû Dâvud) (Mü'min, hayrı Hakk'ın rızâsı için yapar, dünya menfaati için değil...) İbni Mes'ud R.A. şöyle demiştir: “Kardeşin için bir hâcet dileyip o dileğin husûlünden sonra sana vereceği bir hediyeyi kabul etmen haramdır...” (Şefkat şefâate, gaflet zarara sebebdir...) 33 Kadının Erkeğe, Erkeğin Kadına Benzemeğe Özenmesi... Hadis-i Şerif: “Allahü Teâlâ erkeklere benzemek isteyen kadınlara ve kadınlara benzemek isteyen erkeklere lânet etsin.” (Buharî) (Kıyafetle, sözle, süsle, hal ve hareketle benzemek isteyen kadın ve erkekler lânetlenmiştir. Bu hususlara müsamaha eden âile reisi de bu lânetten hissesini alır...) Hadis-i Şerif: “Erkek elbisesi giyen kadına ve kadın elbisesi giyen erkeğe Allah lânet etsin.” (Hâkim) Hasan Basrî Rh.A. şöyle demiştir: “Allah'a yemin ederim ki, hanımına ve hevâsına uyan herkes Cehen-nem'e atılacaktır...” (Kadınların hal ve hevâsına uyanların âkibeti hakkında bir veliyyi kâmilin yeminli haberidir bu, dikkat etmeli...) * * * 34 Deyyusluk... (Ehlini kıskanmamak) Âyet-i Celîle: “Zinâ eden erkek, zâniye veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz. Zinâ eden kadını da, zinâ eden veya müşrik olan bir erkekten başkası nikahlamaz. Bu(nlarla evlenmek) mü'minlere haram kılınmıştır.” (S. Nûr 3) Hadis-i Şerif: “Üç kimse Cennet'e giremez: 1- Ana-babasına âsî olan evlât, 2- Deyyûs (âilesini kıskanmayan erkek), 3- Erkeklere özenen kadın...” Hadis-i Şerif: “Cenâb-ı Hak Cennet'i üç çeşit insana haram kılmıştır: 1- İçki mübtelâsı (Ayyaş), 2- Ana-baba hakkına riâyet etmeyen (âsî evlâd), 3- Âilesinin fuhuş yapmasına göz yuman (deyyûs). (Deyyusluğu şeref sayan hayâsızdan uzak durmalı... Zirâ iyilik de kötülük de sirâyet eder...) * * * 35 Muvazaalı Hulle Hadis-i Şerif:  “Size kiralık tekenin kim olduğunu söyliyeyim mi? O muhallilin (haramı helâl yapanın) kendisidir. (Boşanmış bir kadınla eski kocasına dönebilmesi için göstermelik nikah yapan kimse...) Allahü Teâlâ muhallile de, eski karısını tekrar alabilmek için bu şekil nikaha râzı olan muhallilün leh'e de lânet etmiştir.” (Bu hâli irtikâb eden tipler sâdece kendisini aldatan kişilerdir...) Abdullah b. Şüreyh el-Âmirî, İbn-i Ömer'e: “Bir adam amcasının kızını boşadığını, sonradan pişman olup tekrar almak istediğini, helâl olabilmesi için de birisiyle evlendirme arzûsunda olduğunu” söyledi. İbn-i Ömer Hazretleri: “Kadın ikinci kocasının bu maksadla evlendiğini bildiği takdirde birlikte kaldıkları müddetce ikisi de zina yapmışdır” buyurdu. (Câhil insanlar hîle-i şeriyye diye yemedik nâne bırakmaz da bir âlimden sormayı âr ederler ve netice ne getirir bilmezler...) * * * 36 Bevilden (İdrardan) Sakınmamak... Hadis-i Şerif: “Rasûlüllah S.A.V. iki kabrin yanından geçerken: "Bunlar azab görüyorlar. Azablarına sebeb olan da büyük şey değil... Birisi koğuculuk ederdi, diğeri de idrardan sakınmazdı" buyurdular.” (Buharî, Müslim) (Maddî ve manevî pislikleri bilip ikisinden de sakınmalı...) Hadis-i Şerif: “Bevilden sakının! Çünkü kabir azabının çoğu ondandır.” (Dâre Kutnî) (Küçük görüp de dikkat edilmeyen suç, büyük musîbete sebeb olur. İnsanoğlu iyiliği de kötülüğü de kendi kazanır.) * * * 37 Riya (Gösteriş) Âyet-i Celîle: “Ey iman Edenler! Sadakalarınızı -malını insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve âhiret gününe inanmayan bir kimse gibi- başa kakmak ve incitmek sûretiyle heder etmeyin!” (S. Bakara 264) Hadis-i Şerif: “Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir.” «Küçük şirk nedir Yâ Rasûlallah?» dediler.” Cenâb-ı Hak kulların iyi amellerini mükâ-fâtlandıracağı zaman riya ve gösteriş yapanlara buyuracak ki: «Amelinizle gösteriş yaptığınız kimselere gidin, kendilerinden bir karşılık bulabilecek misiniz?» buyurdu.” * Hz. Ali R.A.: “Riyâkârın üç alâmeti vardır: 1- Yalnız kaldığında (ibadette) tembellik eder. 2- Başkaları yanında gayrete gelir. 3- Övülünce amelini artırır, yerilirse eksiltir.” * Fudayl b. İyaz Hz.: “İnsanlar görüyor diye ameli bırakmak riyâ, görsünler diye amel etmek şirktir. İhlâs ise: Allahü Teâlâ'nın bu ikisinden de üstün tuttuğudur.” * * * 38 Dünya İçin İlim Öğrenmek ve İlmini Gizlemek... Âyet-i Celîle: “Allah bir zamanlar kendilerine kitap verilen-lerden: «Onu insanlara anlatacaksınız, gizlemeyecek-siniz» diye ahid almıştı. Onlarsa o emr-i ilâhîyi tutmadılar ve onu menfaate vasıta ettiler. Faydalandıkları şey ne kötüdür!” (S. Âl-i İmrân 187) Hadis-i Şerif: “Kim ilmi Allah rızası için değil de dünya menfaatı için öğrenirse Cennet'in kokusunu ala-maz.” (İbn-i Mâce) (İlim ilâhî sıfatlardandır. O, Hakk'ın rızâsı için tahsil edilir...) Hadis-i Şerif: “Kim âlimlere üstünlük taslamak, âdî kimselerle mücâdele etmek veya gönülleri kendine çevirmek için ilim öğrenirse, o, Cehennemde'dir.” (Tirmizî) Hadis-i Şerif: “Kimden bilgi istenir de, ilmini gizlerse kıyâmet günü onun ağzına ateşten gem vurulur.” (Ebû Dâvud) (İlminde bahillik eden âlimin en küçük cezası budur...) Hilâl b. Âlâ buyurdu: “İlim öğrenmek zor, muhâfazası daha zor, onunla amel etmek ondan da zordur.” (Cümlesi hâhis niyet ve tam ihlâsa muhtaçtır...) * * * 39 Hıyânet Âyet-i Celîle: “Ey İman Edenler! Allah'a ve Rasûlü'ne hâinlik etmeyin. Siz bilerek kendi emânetlerinize hâinlik eder misiniz?” (S. Enfal 27) (İlâhî emirleri can kulağı ile dinleyen anlar da kurtulur; hafife alanlar ise kıyamet gününde yakalanır, tutulur...) Hadis-i Şerif: “Emânete riâyet etmeyenin imânı, sözünde durmayanın dini yoktur (Kâmil değildir).” (Tabera-nî) (Din-i İslâm'ın mühim noktalarından olan bu hükümleri iyi anlamalı, dikkatli olmalı...) Hadis-i Şerif: “Sakın hâinlik etmekten uzak durun! O ne kötü sırdaştır ki (kendisine emânet verilen bir sırra ihanet ve onu) ifşâ eder.” (İbni Mâce) * * * 40 İyiliği Başa Kakmak... Âyet-i Celîle: “Ey İman Edenler! Sadakalarınızı başa kakıp da incitmek sûretiyle heder etmeyin.” (S. Bakara 264) Hadis-i Şerif: “Kıyâmet gününde Allahü Teâlâ üç kimseye hitab etmez, onlara rahmet nazarıyla bakmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlar için elem verici azap vardır: 1- Eteklerini sürüyerek (kibirle) yürüyen, 2- Yaptığı iyiliği başa kakan, 3- Yalan yeminle kazanç temin eden... ”(Müslim) Hadis-i Şerif: “Üç kimse Cehennem'e gitmeden Cennet'e giremez: 1- Ana-babasına karşı gelen, 2- İçkiye devam eden, 3- Yaptığı iyiliği başa kakan”. (Neseî) İmam Şafiî Hz. buyurmuş: “Sana yaptığı iyiliği başa kakanın minneti altına girme, nefsin için ezelde takdir edileni tercih et, sabret. Çünkü sabır kalkandır. Halka minnet etmekse mızrak darbesinden daha çok incitir.” 41 Kadere İnanmamak Âyet-i Celîle: “Şübhesiz biz her şeyi takdir ile yarattık”. (S. Kamer 49) (Kadere inanan keder çekmez; inanmayansa gamdan kurtulmaz, işlediği cürmün de farkında olmaz...) Hadis-i Şerif: “Şunu bil ki, bütün insanlar sana menfaat te'min etmek için bir araya gelseler, Allah'ın takdir ettiğinden gayrı bir şey veremezler. Sana zarar vermek için toplansalar yine Allah'ın takdir ettiğinden gayrı bir şey yapamazlar. Çünkü kalem kaldırılmış, sayfalar dürülmüştür.” (İmam-ı Ahmet) Mesele: Tâbiîn'den yetmiş zâtla beraber selef ve halef imamlarımız ve islâm âlimlerinin fukahâsı Hz. Rasûlüllah S.A.V.'in şu itikad üzerinde âhirete intikal ettiğini ittifakla kabul etmişlerdir: Allah'ın kaza ve kaderine rızâ, emrine teslimiyet, hükmünü sabırla karşılamak, emirlerine uymak, nehiylerin-den sakınmak, her ameli sırf Allah için yapmak, kaderin acısına tatlısına iman etmek, katlanmak, ilâ âhiri... * * * 42 Halkın Gizli Hallerini Araştırmak Âyet-i Celîle: “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın!” (S. Hucürât 12) Hadis-i Şerif: “Başkasının işitilmesini istemediği sözünü dinle-yen kimsenin kulaklarına kıyâmet gününde (eritilmiş) kurşun dökülür.” (Buhârî) İbn-i Mes'ud Hazretleri'ne: - Şu Ukbe oğlu Velîd'in sakalından şarap damlıyor, dediler. - Biz başkalarının gizli hallerini araştırmaktan menedildik, gördüğümüze hüküm veririz” buyurdu... * * * 43 Nemmamlık (Koğuculuk, Lâf Taşımak) Âyet-i Celîle: “Çok yemin eden, utanma duygusu bulun-mayan, dâimâ insanları ayıplayan, lâf getirip götüren kimseye uyma (itâat etme)!” (S. Kalem 10-11) Hadis-i Şerif: “Hiç bir nemmâm (lâf taşıyan fesatcı) cennete giremez.” (Buhâri - Müslim) (İşlemiş olduğu cürmün îcâbı, onun yeri Cehennemdir...) İmam Gazâlî Hz.leri buyurur ki: “Nemîme, halk arasında «Başkasının aleyhinde söylenen sözleri alâkalı insana nakletmek» mânâsınadır. Fakat asıl nemîme «Gizlenmesi istenen hususları açıklamaktır». Sözü taşınan veya kendisine söz getirilen üçüncü şahsın isteyip istememesi arasında fark olmadığı gibi açıklamanın sözle, yazıyla, işâret veya îmâ ile olması arasında da fark yoktur. * * * 44 Lânet Etmek (Küfretmek) Hadis-i Şerif: “Müslümana sövmek fısk, onunla kıtal (öldürmek) küfürdür.” (Buhârî, Müslim, Tirmizî, Neseî) Hadis-i Şerif: “Kul bir şeye lânet ettiğinde lâneti göğe yükselir, fakat gök kapıları ona kapanır. Sonra sağa sola gider, yer bulamaz, yeryüzüne döner. Yeryüzünün kapıları da kapatılmış olduğundan sığınacak yer bulamaz. Nihayet -müs-tehaksa- lânet olunan kimseye gider, değilse lânet okuyana döner.” (Ebû Dâvud, Ahmed) Amr b. Kays R.A.: “İnsan hayvana bindiğinde o merkep «Yâ Rabbî, bu kimseyi bana acıyan bir refik kıl» der. Eğer o insan hayvana lânet ederse «Sırtımda bana lânet okudun lânet herif!» der...” * * * 45 Ahde Vefasızlık Âyet-i Celîle: “Bir de ahdi yerine getirin. Çünkü ahid(den dönenler) mes'uldür.” (S. İsrâ 34) (Asil kimseler ahde uyar, sefil olanlar da uzak kalırlar...) Hadis-i Şerif: “Ahdini bozan için mahşer günü halk arasında görünsün diye bir alem dikilir ve «Bu, ahdini bozan falan oğlu falanın alâmetidir» denilir.” (Müslim) (Oyunbaz her zaman her yerde hor ve hakîr olur...) * * * 46 Müneccim ve Kâhinlere İnanmak Âyet-i Celîle: “Senin için hakkında bir bilgi bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalbden her biri bundan suâl olunacaktır.” (S. İsrâ 36) Hadis-i Şerif: “Her kim müneccim veya kâhinin söyledik-lerini tasdik ederse, Muhammed A.S.'a indirilen (Kur'ân)'ı inkâr etmiş olur.” (Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbni Mâce...) (Gaybı Allah'tan gayrı bilen olmaz. Bir de O'nun bildirdiği dostları bilir...) İbn-i Abbas Hazretleri: “Cenâb-ı Hak, kulla-rından göz, kulak gibi uzuvlarını nerede kullandık-larını soracaktır.” buyurmuş... Bu hükmü bilip de kabul etmek dahî insana yeter de harama bakmaz, haramı dinlemez, bu yüzden azab görmez... * * * 47 Kadının Kocasına Karşı Gelmesi Âyet-i Celîle: “Şerlerinden yıldığınız kadınlara önce öğüt verin, vazgeçmezlerse yataklarını ayırın, (yine kâr etmezse) dövün. Size itâat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın...” (S. Nisâ 34) (Hakdan habersiz zamâne kadınları bu hükmün inceliğine dikkat etmeli...) Hadis-i Şerif: “Allahü Teâlâ üç kimsenin namazını kabul etmez: 1- Kaçak köle; dönüp sahibine teslim olana kadar.. 2- Kocasını darıltan kadın; onu razı edinceye kadar... 3- Sarhoş; ayılıp içkiden vazgeçinceye kadar...” (Buhârî - Müslim) Hz. Âişe Validemiz. R.Anhâ: - “Ey Kadınlar eğer kocalarınızın sizde olan haklarını bilseydiniz ayaklarının tozunu yüzünüzle silerdiniz”, buyurmuş... * * * 48 Resim Yapmak, Yaptırmak ve Bulundurmak... Âyet-i Celîle: “Allah ve Rasûl'üne ezâ edenler yok mu? Allah onları dünya ve âhirette rahmetinden koğmuştur. Onlara mihnet veren azab da vardır.” (S. Ahzab 57) İkrime Hz. bunların resim yapanlar olduğunu söylemiştir. Hadis-i Şerif: “Resim yapanlar kıyâmet günü azab görecek-ler ve kendilerine: «Haydi yaptıklarınıza can verin!» denile-cek...” (Buhârî - Müslim) Hz. Âişe R. Anhâ anlatıyor: “Rasûlüllah S.A.V. bir seferden dönmüştü. Soframızı üzerinde resimler bulunan bir örtü ile örtmüştük. Hz. Peygamber bunu görünce rengi değişdi ve «Yâ Âişe! Allah'ın yarattıklarına benzer şeyler yapanlar kıyâmet günü en acı azabı göreceklerdir.» buyurdu.” Hz. Âişe “Bu örtüyü kesip iki yastık yaptım” diyor... Vesîkalık ve sâire gibi zarûrî haller hâriçtir... * * * 49 Ölü İçin Feryad Etmek, Yaka Yırtmak, Saç-Baş Yolmak Hadis-i Şerif: “Musîbet ânında yüzüne vuran, elbisesini yırtan ve cahiliyet devrindeki gibi bağırıp çağıran, bizden değildir.” (Buharî, Müslim) Hz. Ali R.A.'ın musîbete mâruz kalan Eş'as b. Kays'a nasîhatı: “İnanarak ve sevabını Allah'dan bekleyerek sabretmek senin hayrınadır.” Ebu Said-i Hudrî R.A. rivâyet etmiştir: “Rasûlüllah S.A.V. avaz avaz ağlayan kadınlara da onu dinleyenlere de lânet etti” (Ebû Dâvud) Hadis-i Şerif: “Meyyit, peşinden feryad edilmesi sebebiyle kabrinde azab olunur.” (Buhârî, Müslim) (Ardından ağlamayı vasiyet etmişse denilmiş...) Hadis-i Şerif: “Ölü için yüksek sesle ağlayan kişi, tevbe etmeden ölürse, kıyâmet günü sırtında katrandan gömlek ve cerep (uyuz)dan zırh olduğu halde haşrolunur.” (Müslim, İbn-i Mâce) * * * 50 Haddi Aşmak, Bağy (Azgınlık) Âyet-i Celîle: “İnsanlara zulmedenlere, yeryüzünde haksız yere taşkınlık yapanlara, şımarıp azmışlara karşı tedbir ve terbiye yoluna tevessül etmelidir. Elem veren azab bunlar içindir.” (S. Şûrâ 42) Hadis-i Şerif: “Allahü Teâlâ bana mütevâzî olmanızı vahyet-ti. Tâ ki kimse kimseye tecâvüzde bulunmasın ve kimse kimseye karşı öğünmesin.” (Ebû Dâvud, İbn-i Mâce) Hadis-i Şerif: “Âhirette azâbı hariç, Allahü Teâlâ'nın dünyada cezâsını acele verdiği hiç bir suç, bâğîlik (azgınlık ve isyan) günahı kadar değildir.” (İbn-i Mâce, Tirmizî) * * * 51 Zayıflara (Kölelere, Cariyelere, Hanımlara, Hayvanlara) Eziyet Etmek Âyet-i Celîle: “Allah'a ibâdet edin! O'na hiç bir şeyi ortak tanımayın! Anaya-babaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, memlük kölelerinize iyilik edin! Allah kendini beğenen ve dâimâ böbürlenen kimseyi sevmez.” (S. Nisâ 36) (Eziyetten uzak olup dâima iyilikde bulunmak Allahü Teâlâ'nın emir ve emânetidir...) Hadis-i Şerif: “Bir kadın kedi yüzünden Cehennemlik olmuştur: Kediyi bağlayıp bir şey yedirmediği gibi yerden haşere yemesini de engellemiş, su da vermemiş ölümüne sebep olmuştu...” (Buharî, Müslim) (Karıncanın dahî hakkını arayıp da hükmünü veren hâkim-i mutlak, mülk ve melekûtün sâhibi olan Cenâb-ı Hakk'tır, unutulmasın!...) Ebû Süleyman K.S. anlatıyor: “Bindiğim merke-be yürümesi için iki üç sopa vurmuştum. Hayvan başını kaldırıp bana baktı ve: - Yâ Süleyman, kıyâmet gününe ve kısasa hazırlan! İster çok vur, ister az..., dedi. Ondan sonra hiç bir hayvana vurmadım...” * * * 52 Komşuya Eziyet Etmek Hadis-i Şerif: “Kıyâmet günü komşu komşunun eteğine yapışır ve: - Yâ Rabbî, bu kardeşime genişlik vermiştin. Bana yakın idi. Ben açlıktan kıvranırken o tok geceliyordu. Ona neden kapısını bana kapattığını ve verdiğin rızıklardan beni niçin mahrum ettiğini sor!, diye şikâyette bulunur. (Böyle bir şikâyetten kurtulan kaç kişi bulunur Allah bilir.) Hadis-i Şerif: “Mal ve âile cihetinden komşusuna endişe veren, korku duyulan ve bu endişeden kendisinden emin olmayıp kapı kilitlemeye sebep olan kişi mü'min değildir. Komşuları şerrinden korkan kimse mü'min değildir.” (Harâitî) Rasûlüllah S.A.V. Efendimiz - “Vallâhi iman etmiş olmaz, vallâhi iman etmiş olmaz” buyurdu. - “Yâ Rasûlallah, kim iman etmiş olmaz?” denilince, Allah'ın Rasûlü: - “Komşusu zulmünden emin olmayan kişi!..” buyurdu. Abdullah b. Ömer R.A. ne zaman koyun kesse bütün komşularına hisse verir ve kölesine: “Yahûdî komşumuzdan başla!” diye tekrar ederdi. Kölesi ona: “Anladık yâhû!” diye sitem etmiştir... * * * 53 Müslümana Ezâ Vermek, Ona Sövmek... Âyet-i Celîle: “Mü'minlerin kadın ve erkeklerine, işlemedik-leri bir günah yüzünden ezâ edenler, yalan ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” (S. Ahzâb 58) Hadis-i Şerif: “Allah indinde insanların en kötüsü, kırıcı ve kötü sözlerle halkı kendisinden uzaklaştıran kişidir.” (Buharî, Müslim) Rasûlüllah S.A.V. Efendimiz Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri'ne hitaben: “Senin için al develer-den daha hayırlı olan bir sadaka öğreteyim mi?”. “Evet Yâ Rasûlallah”“Birbirine dargın insanları barıştırmak ve birbirlerinden uzaklaşanları birleş-tirip kaynaştırmaktır.” buyurdu. Hadis-i Şerif: “Kişiye şer olarak müslüman kardeşini kötülemek yeter.” (Müslim) (Bir insan için kendi kusurlarını görmeyip de başkasını kötülemekden daha kötü şey yoktur...) * * * 54 İbadet Edenlere Eziyet Vermek     Âyet-i Celîle: “Erkek ve kadın mü'minlere işlemedikleri suç sebebiyle eziyet edenler, muhakkak yalan ve açık bir günah yüklenmişlerdir.” (S. Ahzâb 58) Hadis-i Kudsî: “Kim sevdiğim kullarımdan birine düşmanlık ederse, o kimseye harb ilân ederim.” (Buharî) (O kişiyi perişan ederim demektir...) Hadis-i Kudsî: “Kim beni bilen ve bana ihlâsla ibâdet eden kuluma düşmanlık ederse o kimse bana harb ilan etmiştir.” (Buharî) (Cenâb-ı Hakk'a harb ilân edenin âkıbetini izâha ihtiyaç yoktur...) Hadis-i Şerif'te bildirilmiştir: Ebû Süfyan, ashabın âbidlerinden Selmân, Süheyb ve Bilâl-i Habeşî'nin (R.A.) yanından geçerken bu zatlar ona: - Allah'ın kılıçları Allah'ın düşmanından haklarını alamadı” dediler. Hz. Ebû Bekir de onlara: - Nasıl böyle dersiniz? O Kureyş'in ulusudur”, dedi ve bunu Rasûlüllah'a arzetti. Peygamberimiz: - Ey Ebû Bekir, Rabbini gücendirdin, belki onları da gücendirdin, buyurdu. Ebû Bekir R.A. derhal onların yanına gidip: - Kardeşlerim! Sizleri darılttım mı? dedi. Onlar: - Hayır kardeşim, Allah seni mağfiret buyursun” dediler. (Nükte: Dikkat etmeli, şu kadar bir sözle dahî gönül kırmaktan menediliyor...) * * * 55 Elbisesini Gösteriş İçin Uzatmak. Âyet-i Celîle: "Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Ne arzı yarabilir, ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.” (S. İsrâ 37) Hadis-i Şerif: “Müslümanın eteği dizi ile topuklarının arasında kalmalı. (Aşık denilen topuklara kadar uzamasında beis yoktur) İki topuğu aşan kısmı ise ateştir.” (Neseî, Münzirî) Hadis-i Şerif: “Kim giydiği elbisesini kibirlenerek yerde sürürse Kıyâmet gününde Allah ona itibar etmez.” (Buharî, Müslim...) (İlâhî îtibardan mahrum olanın hâlinde de hayır olmaz, iki cihanda felâh bulmaz...) * * * 56 Erkeğin İpek Elbise Giymesi ve Altın Takması Hadis-i Şerif: “Kim dünyada ipek elbise giyerse âhirette onu giyemez.” (Tirmizî) Hadis-i Şerif: “İpek elbise giymek ve altın takmak ümmetimin erkeklerine haram kılındı.” (Ebâ Dâvud, Neseî) Huzeyfe b. Yemânî rivâyet etmiştir: “Rasûlüllah Efendimiz bizi altın ve gümüş kab içinde yemek yeyip su içmekten, ipek ve dibaç (atlas) elbise giymekten, ipekli kumaş üzerine oturmaktan nehyetti.” (Buhârî) (Bunlar umum ümmete tamim ve telkindir...) * * * 57 Kölenin Efendisinden Kaçması Hadis-i Şerif: “Efendisinden kaçan kölenin namazı kabul olunmaz.” (Münzirî) Hadis-i Şerif: “Üç kimse var ki fena âkibetlerini sormayın: 1- Cemâattan ayrılıp emiri'l-mü'minine karşı gelen 2- Efendisinden kaçıp âsî olarak ölen köle, 3- Her ihtiyacı te'min edilmişken cahiliyet kadınları gibi ziynetlerini göstererek yürüyen kadın...” (Münzirî) * * * 58 Allah'dan Başkası Adına Kurban Kesmek Âyet-i Celîle: “Üzerlerine Allah'ın ismi anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Çünkü bu fısktır (büyük günahtır)...” (S. En'âm 121) Hadis-i Şerif: “Allah'dan başkasının adına kurban kesen kimseye Allah lânet etsin!” (Buhârî - Müslim) (Gaflet etmeyip bu işte de îtinâ etmeli... Zaman karışık, işler şüpheden berî değildir...) Hz. Âişe R.A. rivâyet etmiştir: “Bazı kimseler: «Yâ Rasûlallah, bize et getirenler oluyor. Biz (kesilirken besmele çekildiğini bilmiyoruz» dediler. Rasûlüllah S.A.V.: - Üzerine besmele çekip öyle yiyin” buyurdular. (Buhârî) * * * 59 Babası Olmayan Kişiyi «Babamdır» diye İddia Etmek Hadis-i Şerif: “Kim babasından başkasına bilerek babamdır derse ona Cennet haramdır.” (Buharî) (Bu iş soysuzluğa yol açıp nesli bozar da fenalık artar, daha nice kötülükler türer...) Hadis-i Şerif: “Babalarınızdan vazgeçmeyin. (Onları inkâr etmeyin). Çünkü babasını inkâr eden (âile nimetine) küfretmiş olur.” (Buharî) (Aile nimetini inkâr eden cemiyet düşmanı îmansızların halleri mâlum...) * * * 60 Hakkı İsbat İçin Değil, Hasmı İlzam (haksız çıkarmak) İçin Münakaşa Etmek... Âyet-i Celîle: “Ehl-i kitap ile en güzel (şekilde mücâde-le)den başka bir sûretle mücadele etmeyin.” (S. Ankebût 46) Âyet-i Celîle: “Onlarla mücadelenin en güzel yolu hangisi ise onunla yap.” (S. Nahl 125) Hadis-i Şerif: “Sizin için en çok endişe ettiğim üç şey: 1- Âlimin kayması (yoldan çıkması), 2- Münafıkların Kur'ân hakkında mücadelesi, 3- Kafalarınızı koparacak dünyadır.” (Tabe-rânî) (Kafaların kopması dünya muhabbeti ve hırsıyla gaflete dalmaktır...) * * * 61 İhtiyacından Fazla Sudan Başkasına Vermemek. Âyet-i Celîle: “De ki: «Eğer suyunuz yerin dibine çekilip giderse kim akar bir su getirebilir?»” (S. Mülk 30) (Allah'ın verdiği suda bahillik etmeyin, ona mânî olmayın) demektir. Hadis-i Şerif: “Kim ihtiyacından fazla suyunu veya otunu başkalarına vermezse, Allahü Teâlâ kıyâmet günü ondan fazl u keremini keser.” (İmam Ahmed) (Her hâcete delâlet eden umûmî ve mühim bir hüküm... Her işimizi buna kıyas etmeliyiz...) * * * 62 Eksik Ölçüp Tartmak Âyet-i Celîle: “Ölçü ve tartıda hile yapanların vay hâline! Onlar başkalarından aldıklarında tamam alırlar.” (Mudaffifîn 1-2) Hadis-i Şerif: “Beş günaha beş çeşit ceza vardır: 1- Bir millet Allah'a olan ahdini bozarsa (İlâhî hükümlere uymaz; nefsin ve şeytanın yolunu tutarsa), Allah onlara düşmanlarını musallat (ve zelîl) eder.) (İnsanlara en şiddetli azab ve belâ düşman çizmesidir...) 2- Allah'ın indirdiği Kur'ân'dan başkasıyla hük-mederlerse, aralarında fakirlik baş gösterir. (Maddî varlık görülse de mânevî yokluk ve her çeşit huzursuzluk içinde kıvranmaktan kurtulan bulunmaz...) 3- İçlerinde hayâsızlık zuhur eden kavimde çok ölüm (toplu ölümler) meydana gelir. 4- Ölçü ve tartıda hâinlik yapıldığında o millet, nebattan mahrum kalır, yıllarca kuraklık çekerler... 5- Zekât vermezlerse yağmurlar kesilir.” (Taberânî, Münzirî) İbn-i Ömer R.A.'den bir tacire tavsiye: “Allah'dan kork, ölçüyü ve tartıyı tam yap! Çünkü, ölçüp tartanlar kıyâmette o kadar uzun ayakta kalırlar ki, kulaklarına kadar tere batarlar.” Büyükler: “Bir dâneyi noksan verip de Cennet'i satanın, bir dâneyi fazla alıp da Cehennem'e müşteri olanın vay haline!..” demişler... * * * 63 Allah'ın Mekrinden (Gazabından) Emin Olmak Âyet-i Celîle: “Nihâyet kendilerine verilen (genişlik ve serbestlik) gibi şeylerle (şımarıp) ferahladıkları zaman, onları ansızın yakalayıverdik de bütün ümitlerini kaybettiler.” (S. En'âm 44) Hadis-i Şerif: “İnsan Cennetlik ameli işler, sonunda şaşırıp Cehennemlik olur. Cehennemlik ameli işleyen de sonunda tevbe ve rücû edip Cennet'e gider. Kişinin son hâline itibar edilir.” (Buhârî) Hz. Âişe R.A.: “Rasûlüllah S.A.V. çoğu zaman «Ey kalbleri dilediği şekle döndüren Allah'ım! Kalbimi tâatında sâbit kıl» duâsını okurdu.” buyurmuştur. - “Yâ Rasûlallah, bu duayı çok okuyorsun. Sende mi korkarsın?” dediğimde şöyle buyurdu: - “Yâ Âişe, kalblerimiz Allah'ın iki parmağı arasında (tasarrufu altında)dır, dilediği tarafa çevirir. Beni emniyet içinde kılacak nedir?” * * * 64 Açıkta Günah İşlemek * * * 65 Özürsüz Olarak Cemâatı Terketmek Hadis-i Şerif: “Neredeyse birine namaz kıldırmasını, sonra da cemâata gelmeyenlere gidip evlerinin yakılmasını emredeceğim.” (Müslim) Hadis-i Şerif: “(Cemaatı terkedenler) ya cemâatı terketmek-ten vazgeçerler, ya da Allahü Teâlâ kalblerini mühürler de gâfillerden olurlar.” (Müslim) * * * 66 Mâzeretsiz Cuma Namazını Devamlı Terketmek Âyet-i Celîle: “Baldırların açılacağı ve insanların secdeye dâvet edilip de secdeye varamadığı (o dehşetli) günü hatırla!” (S. Kalem 42) Hadis-i Şerif: “Namaza dâveti (ezanı) duyup da özrü yokken cemâate gelmeyenin namazı makbul değildir.” «Özür nedir?»Êsuâline de: “Korku ve hastalıktır” buyurulmuştur. (Hâkim, Ebû Dâvud) Ebû Hüreyre R.A.: “Bir kimsenin kulaklarına eritilmiş kurşun dökülmesi, ezan sesini duyduğu halde cemaati terketmekten ehvendir.” * * * 67 Vasiyette Haksızlık Etmek Sûre-i Nisâ'nın 12. âyet-i celîlesinde vasiyet hukûku izah edildikten sonra “Vârisler zarara uğratılmadan ortak olurlar. Bunlar Allah tarafın-dan tavsiye edilmiş hükümlerdir...” buyuruluyor. Hadis-i Şerif: “Kadın veya erkek Allah'a altmış sene ibâdet etse de vasiyette haksızlık yaptığı takdirde Cehennem'e müstehak olur...” (Ebû Dâvud) Hadis-i Şerif: “Cenâb-ı Hak bütün hak sâhiplerine haklarını vermiştir. Bu sebeble vârislere (Allah'ın hükmünden) başka bir şey vasiyet edilmez.” (Tirmizî) (Allah'ın taksîmi dışında “Şuna şunu verin, buna bunu...” diye noksan akıl, beşerî ölçü ve düşünce ile taksime tevessül etmek yasaklanmıştır.) 68 Hile ve Hud'a İle İnsanları Aldatmak Âyet-i Celîle: “Kötü düzen (hile), ona ehil olandan başkasına zarar vermez.” (S. Fâtır 43) (Yaptığı şenaatin felâketi kendisini bulur...) Hadis-i Şerif: “Beş kimse Cehennemliktir. Bunlardan biri de sabah akşam sana, âilene ve malına oyun etmek isteyen düzenbazdır.” (Müslim) Hadis-i Şerif: “Hilekâr, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan, Cennet'e giremez.” (İmam-ı Ahmet) Hadis-i Şerif: “Mekir ve hîle yapan Cehennem'dedir.” (Bezzar) * * * 69 Müslümanların Aleyhinde Casusluk Yapmak Bu hususta Hatib b. Beltâ Rahimehüllah'ın Mekke müşriklerine gönderdiği mektupla alâkalı hadis meşhurdur. Hz. Ömer R.A. Hatib'in boynunu vurmak istemiş; Peygamberimiz, Bedir gazasında bulunduğu için mânî olmuştu. Eğer casusluk yapan, müslümanlara zarar verirse yeryüzünde fesat çıkaranlardan olur ve öldürülmesine hüküm verilir. Eden bulur demişler... * * * 70 Eshab-ı Rasûlüllah'a Dil Uzatmak Hadis-i Kudsî: “Kim benim dostuma düşmanlık ederse, ben de ona harb ilan ederim.” (Buharî) (Sahâbe-i Güzîn Hazerâtı, Allahü Teâlâ'nın ve Resûlü'nün razı olduğu nasla sabit olan zevât-ı âliyedir...) Hadis-i Şerif: “Eshâbım hakkında Allah'dan korkun, Allah'-dan korkun! Benim vefatımdan sonra onlar hakkında kötü söz söylemeyin! Kim onları severse, beni sevdiği için sevsin. Kim onlara buğzederse, bana buğzetmiştir. Kim onları incitirse beni incitmiştir. Kim bana ezâ ederse Allah'ı gücendirmiş olur. Kim Allah'ı gücendirirse Allah'ın ona gazab etmesi çok yakındır.” (Tirmizî) Hadis-i Şerif:  “Allah'ü Teâlâ beni (peygamber) seçti. Benim için de eshabımı (bana yardımcı) seçti. Onlardan kimini benim için vezir, kimini yardımcı, kimini hısım akraba yaptı. Kim onlara kötü söz söylerse Allah'ın, meleklerin ve insanların lâneti onun üzerine olsun! Allah kıyâmet gününde ondan ne farz ne de nâfile kabul eder.” (Kenzül-ummal, Taberânî) Hadis-i Şerif: “Allahü Teâlâ beni, benim için de eshabımı seçti. Onlardan kimini bana dost, kimini arkadaş, kimini hısım yaptı. Pek yakında bir kavim gelecek, eshâbımı ayıplayacak, (akıllarınca) onlarda kusur bulacaklar... Ey Mü'minler! Onlarla bir şey yiyip içmeyin, akrabalık kurmayın ve üzerlerine (cenaze) namaz(ı) kılmayın!” (Râmûz 86/6) * * * Ekleyen: Kemal Ekrem Soylu / incemeseleler.com

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...