03 Temmuz 2014

YAKUB KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ RUHİYYE





YAKUB KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ RUHİYYE

Dinin iki türü vardır: İlki; Allah’ın indinde, Hakk’ın bildirdiği kimse (yani, nebiler)
indinde ve Hakk’ın bildirdiği kimsenin bildirdiği kimse (yani, nebinin ümmetinden
olan) indinde olan dindir. İkincisi ise, halkın indinde olan dindir ki, Allah onu geçerli
kılmıştır.

Allah indinde olan din, O’nun seçtiği ve halkın dini üzerinde yüce kıldığı dindir.
Hak Teala şöyle buyurur: “İbrahim ve Yakub, oğullarına şöyle vasiyet ettiler: Allah
sizin için dini seçti, o halde ancak O’na teslim olmuş bir halde ölün” [Bakara Suresi,
2/132]. (Bu ayette sözü edilen) din, harf-i tarif’le birlikte kullanılmıştır, dolayısıyla bu,
bilinen ve belirli bir dindir. Ve Hak Teala şöyle buyurur: “Allah’ın indinde din
İslam’dır” [Âl-i İmran Suresi, 3/19] — yani, teslimiyettir. Dolayısıyla din, senin
teslimiyetinden ibarettir ve Allah indinde olan din, senin hükümlere teslimiyet
göstermekliğindir. İmdi “din” teslimiyet ve “nâmus” da Allahu Teala’nın koyduğu
hükümlerdir. Dolayısıyla, Allahu Teala’nın kendisi için ortaya koyduğu hükümlere
teslimiyet göstererek bunlarla nitelenen kimse, dini uygulayan ve onu –kıldığı
namazla– yerleşik kılandır, yani onu inşa edendir. Böylece kul, dini inşa eden ve Hak
da, şer’i hükümleri ortaya koyandır. O halde, teslimiyet senin fiillerinin ta kendisidir
ve din senin fiillerinden ortaya çıkar. Böyle olunca, sen ancak kendinden olanla
(yani, kendi fiillerinle) mutlu olursun. Ve nasıl ki senin mutluluğunu ortaya çıkaran
senin kendi fiillerinse, İlahi İsimleri de ortaya çıkaran ancak Allah’ın fiilleridir. Ve
sen Allah’ın fiillerisin ve bunlar sonradan olmadırlar. Allah, ortaya koyduklarıyla
“İlah” olarak adlandırılır ve sen de ortaya koyduklarınla “said” olarak
adlandırılırsın. Ve sen din’i yerleşik kılıp Allah’ın koyduğu hükümlere teslimiyet
gösterdiğinde, Allahu Teala, seni Kendi nefsi menzilesine indirir.
Bu konu hakkında faydalı olacak şeyleri, inşaallah, Allahu Teala’nın geçerli kabul
ettiği “halk indinde olan din”i açıkladıktan sonra ortaya koyacağım. İmdi, (Hak ve
halk indinde olan) her iki din de (fillerin yaratıcısının O olması bakımından)
Allah’ındır. Ve (din, teslimiyet olduğundan ve teslimiyet senin fiillerinle ortaya
çıktığından dolayı) ikisi de Allah’tan değil sendendir. Dinin Allah’tan olması, ancak
işin aslı itibarıyladır.

Allahu Teala şöyle buyurdu: “..onların başlattıkları ruhbaniyeti var kıldık..” Ve bu
hikmetli kanunlar herkesin bildiği resul tarafından ve bildik özel yoldan (yani, vahiy
yoluyla) Allah katından getirilmiş değildir. Ama, içerdiği hikmet ve zahirdeki
faydadan dolayı konulmuş şeriatın [vaz’-ı meşru] amacına uygun bir şekilde ilahi
hükümlere uyarlılık gösterdikleri için, Allahu Teala bu hikmetli kanunları “..onlar
üzerine farz kılmadığı halde..” tıpkı Kendi koyduğu hükümleri geçerli kıldığı gibi
geçerli kıldı. Ve Allahu Teala, Kendisiyle onların kalpleri arasında yardım ve rahmet
kapısını açarak, onların kalplerine –kendileri bunun farkında olmaksızın– koydukları
bu hükümleri yüceltmekliği yerleştirdi. Bu şekilde onlar ilahi öğretimle bilinen
nebevî yoldan başka bir yolla Allah’ın rızasını isterler. İmdi, bu kanunları kendileri
için bir hüküm olarak koyanlar ve kendileri için bu hükümler konmuş olanlar,
“..ancak Allah rızasını istediklerinden dolayı, onları hakkıyla yerine getirdiler..” ve
bu şekilde itikat ettiler — “..böylece, onlar arasından iman edenlere ödüllerini verdik;
ve onların bir çoğu sapmıştır” [Hadîd Suresi, 57/27] yani, bu hükümlere teslimiyetten
ve bunları yerine getirmekten uzaktırlar. Ve bu hükümlere teslimiyet
göstermeyenlere, bu hükümleri (onların kalplerine ilham ederek) koymuş olan
(Hak), kendilerini hoşnut edecek şeyleri onlara vermeyerek, teslimiyet göstermez
[münkad]. Ama, emr (yani, uluhiyet ve rububiyet, Hak tarafından) teslim olmaklığı
gerektirir. Ve bu, şu demeye gelir:

Yükümlü olan, ya uymak suretiyle teslimiyet gösterir [münkad] veya karşı gelir.
Kendi isteğiyle itaat edenin [muvafık-ı muti] durumu açık olduğundan, onun
hakkında söze gerek yoktur. Karşı çıkan kimseye gelince; bu kişi, kendisine egemen
olan karşı geliş nedeniyle Allah’tan, şu iki şeyden birini ister: bağışlanmak veya
cezalandırılmak. Ve, kendi nefsinde bunlardan birini hakettiği için bunlardan biri
olmak zorundadır. İmdi, kulun fiillerine ve bulunduğu haline göre, Hakk’ın
teslimiyet gösterdiği doğrulanmış [sahih] oldu. Böylece, etkiyici [müessir] olan,
kulun halidir.

Bu şekilde bakıldığında, din, verilen karşılık, yani hoş olan ve hoş olmayan bedel
olur. Hoş olan şeyle verilen bedel şudur: “Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan
razıdırlar” [Mâide Suresi, 5/19]. İşte bu sevinç veren şeyle bir karşılıktır [ceza]. Sevinç
vermeyecek şeyle karşılık ise şudur: “Sizden zulmeden kimseye Biz büyük azabı
tattırırız” [Furkan Suresi, 25/19]. “Ve Biz, onların günahlarından geçeriz” [Ahkaf
Suresi, 46/16] de bir karşılıktır. Böylelikle, din’in bir karşılık olduğu ortaya çıkmış
oldu. Çünkü, din İslam’dır ve bu da teslimiyet demektir. Ve Hakk’ın kula teslimiyeti,
kulun halinin gerektirdiği karşılığı vermektir. Bu, o halde, dinin ne olduğunun zahirî
açıklamasıdır.

Bu söylenenlerin sırrına ve batınına gelince: din, Hakk’ın varlık aynasında bir
tecellidir. Böyle olunca, mümkün varlıklardaki Hakk’a ait olan şey, bu mümkün
varlıkların bulundukları hal içerisinde kendi zatlarının Hakk’a verdiği şeydir. Çünkü
mümkün varlıkların bulundukları her halde, birer sureti vardır. Bundan dolayı,
mümkün varlıkların hallerinin birbirinden farklı olmasından dolayı, suretleri de
birbirinden farklıdır. Ve hallerinin birbirinden farklı olmasından dolayı da, Hakk’ın
tecellisi farklı farklıdır. Sonuçta Hakk’ın kuldaki etkisi [eser], kulun içinde
bulunduğu hal üzre ortaya çıkar. İmdi, kula hayrı veren kulun kendisinden başkası
değildir. Ve kendisine hayrın karşıtını veren de kendisinden başkası değildir — o,
kendi zatını nimetlendirir ve azaplandırır. Yerecekse sadece kendi nefsini yersin ve
övecekse sadece kendi nefsini övsün! O halde, Hakk’ın onlara ilişkin ilminde apaçık
delil [hüccetü’l-baliğa] vardır — çünkü ilim, malum’a tabidir.
Şimdi, meselenin biraz daha derinine inip, daha bir ötedeki şu sırrı ortaya koyalım:
mümkün varlıkların asılları yokluktur ve bu değişmez. Ve mümkün varlıkların
nefslerinde ve aynlarında, içinde bulundukları hallerin suretine bürünen Hakk’ın
varlığından başka bir varlık yoktur. İmdi sen haz ve acı duyanın kim olduğunu ve
hallerden herbir hali izleyenin ne olduğunu bildin — ve bundandır ki, bir hali
izleyen bir sonraki hal (yani, karşılık), (“takip” kökünden gelen) “ukubet” ve “ikab”
olarak adlandırılmıştır. İyi olsun, kötü olsun her durum için bu geçerlidir; ama
toplumsal uylaşım, bu sonucu, iyi olan şeyler için “sevap” ve kötü şeyler içinse
“ikab” olarak adlandırdı. İşte, bundandır ki, din “âdet” (yani, tekrarlama) olarak
adlandırıldı veya bu şekilde yorumlandı. 

Çünkü (mümkün varlığın veya kulun)
halinin gerektirdiği veya talep ettiği şey geri döner. Böyle olunca, din âdettir. Şair
şöyle der: “Ümm el-Huvaris’in önünde böyle yapmak senin dinindi,” yani, âdetindi.
Ve âdet denince anlaşılan, bir şeyin kendi özgün haline dönmesidir; ama bir şeyin
önceki haline, öncekinin aynısı olarak dönmesi olabilir bir şey değildir. Ve âdet
denince de, bir şeyin kendini tekrarlaması düşünülür.
Ama âdet, akılla-kavranabilir olan bir hakikattir ve birbirine benzeyen suretlerde
vardır. Biliriz ki, Zeyd insanlık itibarıyla Amr’ın aynısıdır. Ama burada insanlık
tekrarlanmış değildir; eğer öyle olsaydı, çoğalırdı. Ne var ki, insanlık tek bir hakikat
[hakikat-ı vahid] olduğundan çoğalmaz. Yine biliriz ki, Zeyd’in birey olmaklığı,

Amr’ın birey olmaklığının aynısı değildir. İmdi, her ikisi de birey olmakla birlikte,
birey olarak Zeyd, birey olarak Amr’ın aynısı değildir. Dolayısıyla biz, bu
benzerlikten dolayı his olarak insanlığın yinelendiğini, hüküm olarak da
yinelenmediğini söyleriz — dolayısıyla bir yönden tekrarlama [âdet] varken, bir
yönden de tekrarlama yoktur. Aynı şekilde, bir yönden bakıldığında karşılık [ceza]
vardır ve bir diğer yönden bakıldığında da karşılık yoktur — çünkü karşılık da
mümkün varlıktaki bu mümkün varlığın hallerinden bir haldir.
Bu meseleyi bilenler, bu meseleyi gereğince açıklığa kavuşturmadılar. Bu konuda
cahil olduklarından değil; bu mesele, yaratılanlar üzerinde egemen olan kader sırrına
ilişkin olduğundan, bu meseleyi açıklamaktan kaçındılar.
Bil ki, hekimlerin tabiata hizmet ettiği söylendiği gibi, resul ve vârislerinin de genel
olarak ilahi emre hizmet ettikleri söylenir. Halbuki onlar, işin aslına bakılırsa
mümkün varlıkların hallerine hizmet ederler. Ve yaptıkları hizmet, bu mümkün
varlıkların değişmez aynlarının içerisinde bulunduğu hale göredir. Bunun ne şaşılası
bir şey olduğuna bak!

Burada istenir olan hizmet edici, hizmet ettiği kişi için yazılmış olanı (yani, değişmez
ayn’ını) hal ve söz ile bilen hizmet edicidir. Çünkü hekim için, ancak tabiatın suyuna
gittiği ölçüde tabiata hizmet edici denebilir. Tabiat, hastanın bedeninde özel bir
mizaç oluşturmuştur ki, bu kimse bu nedenle “hasta” olarak adlandırılır. Ve eğer
hekim (bu durumda) yardım edecek olsaydı, sadece hastalığı artırmış olurdu.
Böylelikle, hastanın bedenini iyileştirmek için tabiatı hastalıktan alıkoyar. Ne var ki,
sağlık da, hastalığa neden olan mizaca karşı olan başka bir mizaç oluşturulmasıyla
elde edilebileceği için, sağlık da yine tabiattandır. İmdi, bu durumda, tabiata hizmet
edici değildir ve tabiata ancak hastanın bedenini iyileştirmeyerek hizmet edebilir. Ve
o hasta mizacı değiştirmesi de yine tabiat iledir. Tabiata genel yönden [vech-i amm]
değil, özel yönden [vech-i has] hizmet ederek, bu yönde çaba harcar. Çünkü böylesi
bir meselede, geneli kapsayacak bir yaklaşım yoktur. O halde hekim, tabiata hem
hizmet eder, hem de etmez.

Resullerin ve vârislerinin Hakk’a hizmetleri de bunun gibidir. Hak (ilahi emir ile)
yükümlü olanların hallerine iki yönden hükmeder. Kul üzerindeki emir, Hakk’ın
iradesinin gerektirdiği şekilde ortaya çıkar. Ve Hakk’ın iradesi de, Hakk’ın ilminin
gerektirdiği şeye ilişkilenir. Ve Hakk’ın ilmi de, bilinen’in (yani, ayn-ı sabitenin)
kendi zatından Hakk’a verdiği şeye ilişkilenir. Dolayısıyla kul, ancak kendi (ayn-ı
sabitesinin) suretiyle zahir olur.

Böyle olunca, resul ile vâris olan, Allah’ın iradesine değil, Allah’ın iradesiyle olan
ilahi emre hizmet eder. Resul ve vâris olan, yükümlü olan kişinin mutluluğunu
istediğinden dolayı, ona ilahi emir ile gelir. Eğer ilahi iradeyle gelseydi, öğüt
vermezdi. Halbuki resul ve vâris ancak ilahi irade ile öğüt verir. İmdi, resul ve vâris,
nefsler için uhrevî (yani, ahlakî ve manevî) hekimdir. Allah emrettiğinde, O’nun bu
emrine uyar. Allahu Teala’nın emrini gözetir ve O’nun iradesini gözetir ve Hakk’ın,
Kendi iradesine aykırı şeyle kendisine emrettiğini görür. Halbuki yalnızca Hakk’ın
irade ettiği şey olur. Ve böyle olduğundan (yani, Allah irade ettiğinden) dolayıdır ki,
emir ortaya çıktı. İmdi, emri diledi, ortaya çıktı; ve emrolunana emredip de, ortaya
çıkışını dilemediği şey de, emrolunandan ortaya çıkmadı. Bu durum, “karşı gelme”
ve “isyankarlık” olarak adlandırılır. Durum böyle olunca, resul tebliğ edicidir, başka
bir şey değil.

İşte bunun için Resul (sav), içerisindeki “..emrolunduğun gibi dosdoğru ol” [Hud
Suresi, 11/112] sözünden dolayı, “Hud suresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı”
buyurdu. İmdi, onu “emrolunduğun gibi” sözü ihtiyarlattı. Çünkü, Allah’ın
iradesine uygun olan ve dolayısıyla gerçekleşebilecek bir şeyle mi, yoksa Allah’ın
iradesine aykırı olan ve dolayısıyla da gerçekleşmeyecek olan bir şeyle mi
emrolunduğunu bilmiyordu. Ve hiç kimse, Allah’ın iradesinin neye hükmettiğini
bilemez. Bunu ancak irade ettiği şeyin gerçekleşmesinden sonra bilir. Ama Allah’ın
basiret gözünü açtığı kimse bunun dışındadır. Bu kimse, mümkün varlıkların
aynlarını değişmez oldukları hal üzre idrak ederek, gördüğü şey doğrultusunda
hüküm verir. Ve bu durum, insanların bazılarında (yani, nebiler ve kâmil velilerde)
zaman zaman olur, ama her zaman olmaz. Nitekim, Hak Teala, “De ki: Benim ile ve
sizin ile ne işlenir, bilmem” [Ahkaf Suresi, 46/9] buyurarak, örtüyü [hicab] apaçık
kıldı — ve istenen, ancak kimi özgül şeylerden haberdar olmaktır, başka değil.

İSHAK KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ HAKKİYYE







İSHAK KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ HAKKİYYE

Nebi’yi kurtaran, bir kurbanın kesilmesi oldu
Ama koçun bağırtısıyla, insanın konuşması nasıl bir olur?
Halbuki Yüce Allah bizim için veya kendisi için koçu yüceltti
Bilmem ki bu yüceltme nedendir?
Kuşku yok, diğer kurbanlıklar ağırlığınca daha değerlidir
Ne var ki, kurban olarak kesilen koçtan daha aşağı oldular.
Bilmek isterdim, küçücük bedeninden ibaret bir koçun
Rahman’ın Halifesi’nin yerini nasıl tutabildiğini.
Bilmez misin ki, bu kurban işinde bir düzenleniş vardır:
Kârda çoğalma ve kayıpta azalmadır o.
İmdi, cansızlardan daha yüce yaratılışta olan yoktur
Ondan sonra değerce yüksek olan bitkilerdir.
Bitkilerden sonra, his sahibi hayvanlar gelir,
Yaratıcılarını bildikleri keşf ve açık delil ile sabittir.
Ve “Âdem” denilen yaratılışa gelince:
O, akıl, fikir ve imanıyla kayıtlıdır.
Sehl el-Tusteri ve benzerimiz olan tahkik ehli böyle dedi,
Çünkü biz ve onlar ihsan makamındayız.
İmdi, işi benim müşahede ettiğim gibi müşahede eden
Gizlide ve açıkta benim söylediğim gibi söyler
Ve bizim sözümüze aykırı olan söze bakma
Ve buğdayı çorak yere ekme!
Onlar, Masum Olan’ın, Kur’an’da söz ettiği sağırlar, dilsizlerdir.
Bil ki –Allah bizi de seni de güçlendirsin– Halil İbrahim aleyhisselam oğluna
(İshak’a) şöyle dedi: “Rüyada seni kurban ettiğimi gördüm” [Saffat Suresi, 37/102].
Ve rüya alemi hayal hazretidir. İbrahim, gördüğü bu rüyayı tabir etmedi. Halbuki,
rüyasında kendisine oğlu (İshak) suretinde görünen (ve dolayısıyla asıl kurban
edilmesi gereken) koçtan başkası değildi. Ama İbrahim’in, gördüğü rüyayı (tabir
etmeksizin) olduğu gibi kabul etmesi (ve İshak’ı gerçekten de kurban etmeye
yeltenmesi) üzerine, İbrahim’in bu vehminden dolayı, Rabb’i, İshak’a koçu [zibh-i
azim] feda etti; ki bu (koçu kurban etmesi) İbrahim’in gördüğü rüyanın –her ne
kadar kendisi bundan haberdar olmasa da– Allah katındaki tabiriydi.
Demek ki, hayal hazretinde görülen suretlerden Allah’ın murad ettiği şeyin ne
olduğunu anlamak için bir başka ilme ihtiyaç vardır. Görmez misin ki, Ebubekir (ra)
rüyayı tabir ettiğinde Resulallah (sav), “Bir kısmını doğru, bir kısmını da yanlış tabir
ettin” buyurdu. Ebubekir, nerede yanlışlık yaptığını sorduysa da Resulallah
Efendimiz bunun hangisi olduğunu söylemedi.
Hak Teala İbrahim aleyhisselam’a seslendiğinde, ona, “Ey İbrahim! Sen rüyada
gördüğünü doğruladın” [Saffat Suresi, 37/104] dedi; yoksa, “rüyada gördüğün
doğruydu,” yani, “rüyanda gördüğün gerçekten de oğlundu” demedi. Çünkü
İbrahim, rüyasını tabir etmeyip, gördüğü şeyi kendisine göründüğü şekilde aldı.
Halbuki rüyanın tabir edilmesi gerekir. Ve bundandır ki (Mısır firavunu) Aziz,
yanındakilere, “Eğer rüya tabir etmeyi biliyorsanız..” [Yunus Suresi, 12/43] demişti.
Tabir, rüyada görülen suretten başka bir şeye izin [cevaz] demektir. Ve (Aziz’in
rüyasında gördüğü) öküzler, kıtlık ve bolluk yıllarıydı.
İbrahim’in rüyasında gördüğü doğru olsaydı, oğlunu kurban etmesi kaçınılmaz
olurdu. Ama o, sadece rüyada gördüğünün oğlu olduğunu doğruladı — ve Allah
indinde ise oğlu suretinde görünen şey gerçekte koçtan [zibh-i azim] başkası değildi.
Bundandır ki, İbrahim’in zihninde oğlunu kurban etme düşüncesi doğunca, koçu
İshak için feda etti. Ama (gerçekte kurban edilmesi emrolunan İshak olmadığından)
bu koç Allah indinde (İshak’a karşılık olarak) feda edilen bir şey değildi (çünkü
kurban edilmesi gereken zaten koçun kendisiydi). İmdi, his (kurbanı) koç olarak
biçimlerken, hayal de İbrahim’in oğlu olarak biçimledi. Eğer hayalde bir koç görmüş
olsaydı, onu oğlu olarak veya bir başka şey olarak tabir ederdi.
Ve sonra Hak Teala şöyle buyurdu: “Bu, apaçık bir imtihandır” [Saffat Suresi,
37/106]. Yani bu, İbrahim’in, rüya durağının [mevtın] tabir gerektirdiğini bilip
bilmediği konusunda bir imtihandır; çünkü O, rüya durağının [mevtın] tabir
gerektirdiğini bilir. Ama İbrahim, gördüğü rüyayı tabir etmesi gerektiğini
düşünemedi [gaflet] ve (bu şekilde) rüya durağının [mevtın] gereğini yerine
getiremediğinden dolayı da, rüyasında gördüğünü doğruladı.
Aynı şekilde, Müsned (yani, Hadis derleme kitabı) sahibi bir imam olan Taki bin
Mahled de düşüncesizlik etti [gaflet]. Resul’ün (sav) şöyle dediğini işitmişti: “Her
kim rüyasında beni görürse, uyanıklıkta beni görmüştür; çünkü şeytan benim
suretime giremez.” Ve Taki bin Mahled rüyasında Resul’ü gördü; ve bu rüyada
Resul kendisine süt içiriyordu. (Uyandığında) rüyada gördüğünü doğruladı; (ve
bunu kendisine kanıtlamak için de) kusarak, içmiş olduğu sütü çıkardı. Eğer rüyasını
tabir edecek olsaydı, içtiği süt kendisinin sahip olacağı birçok ilim olacaktı. (Böyle
yaptığı için,) içtiği süt kadar ilimden Allah onu mahrum kıldı.
Görmez misin ki, Resul (sav) rüyasında kendisine bir kap dolusu süt verildiğini
söyleyerek şöyle buyurdu: “İyice kanıncaya kadar içtim ve kalanını Ömer’e verdim.”
Kendisine, “Ya Resulallah, içtiğiniz sütü ne olarak yorumladınız?” diye
sorulduğunda ise, “İlim” diyerek karşılık verdi. Ve rüya durağının [mevtın] tabir
edilmeyi gerektirdiğini bildiğinden, gördüğü bu sureti süt olmaklığında bırakmadı.
Ve hiç kuşkusuz Nebi’nin (sav) duyularla müşahede edilen sureti Medine’ye
defnedilmiştir. Ve onun ruhunu ve latifesini hiçbir kimse ne başkasında ne de
kendisinde müşahede etmemiştir. Diğer bütün ruhlar için de bu böyledir. İmdi,
Nebi’nin (sav) ruhu, rüyada kendisini gören bir kimseye, toprağa defnedilen
bedeninin suretinde görünür. Ve rüyada görülen sureti, onun bedeninin aynısıdır,
herhangi bir eksiklik sözkonusu değildir. Ve Allah’ın rüya gören kişiyi
korumasından dolayı, şeytanın onun suretine girmesi mümkün değildir. Bundandır
ki, her kim onu bu şekilde görecek olursa; kendisine emrettiği, sakındırdığı veya
bildirdiği ne varsa, bunların hepsini onun kendisinden almış olur. Tıpkı, Nebi (sav)
hayattayken onu görseydi –anlamı ister açık ister örtük olsun, veya hangi şekilde
olursa olsun– söylediklerini nasıl ki ondan almış olacaktıysa, öyle. Ve eğer Nebi
(sav), ona bir şey verecek olsa, bu şeyin hiç kuşkusuz tabir edilmesi gerekir. Ama
eğer hayaldeki şeyin aynısı duyumsal olarak da görülecek olursa, böylesi bir rüyanın
tabir edilmesi gerekmez — işte Halil İbrahim ve Taki bin Mahled bu şekilde,
gördükleri surete, gördükleri kadarınca güvendiler.
Rüya için bu iki yön (yani, tabir etmek ve etmemek) sözkonusu olduğundan,
nübüvvet makamını verdiği İbrahim’e yaptığı ve söyledikleriyle bize edebi öğretti.
Ve bizler de (öğrendiğimiz bu edeb sayesinde) Hakk’ı aklî delilin kabul etmediği bir
surete bürünmüş olarak gördüğümüzde, görülen sureti –ya gören kişinin hali ve
Hakk’ın görüldüğü mekân açısından veya her ikisi açısından– şeriata uygun olan
Hak (anlayışı) doğrultusunda tabir etmemiz gerektiğini bildik. Ve eğer aklî delil,
gördüğümüz şeyi reddetmezse, onu gördüğümüz suret ne ise, o şekilde alıkoyarız —
tıpkı ahirette Hakk’ı gördüğümüzde, O’nu gördüğümüz suret üzre kabul etmemizde
olduğu gibi.
Her bir mevtında Rahman olan Bir’in suretleri vardır — gizli ve açık
Eğer “bu Hak’tır” dersen doğruyu söylemiş olursun
Yok eğer, “bu Hak’tan başka bir şeydir” dersen
Öbür yana (yani, yaratılışa) geçmiş olursun.
O’nun hükmü bir mevtını içerip, diğerini dışlamak değildir
Ve O, kendi hakikatıyla yaratılışta seyrini sürdürür.
Kendini gözler önüne serdiğinde, akıllar
Alışageldikleri aklî delillerle O’nu reddederler
Ama gerçek akıl sahipleri, akıl hazretinde
ve “hayal” denilen şeyde, O’nu kabul ederler.
Ebu Yezid Bistamî bu makamda (yani, keşf-i tam ve şuhud-i âmm makamında) şöyle
demiştir: “Eğer Arş ve onun içerisinde olan her şey, yüzbinlerce kez daha büyük
olsaydı, arifin kalbinin bir köşeciğinde olurdu ve onun farkına bile varmazdı” — ve
bu Ebu Yezid’in (kalbinin) cisimler alemindeki genişliğidir. Ne var ki ben şöyle
diyorum: Varlığı bitimli olmayan şeyin (yani, varoluşsal taayyünatın) bitimli olduğu
varsayılarak, kendisini var eden ayn (ayn-ı vahid) ile birlikte arifin kalbinin bir
köşeciğinde ortaya çıksaydı onun farkına bile varmazdı. Çünkü kalbin, Hakk’ı
kendisine sığdıracak genişlikte olduğu (kudsî hadisle) ortaya konmuş ama
kanmaklıkla nitelenmemiştir. Eğer dolacak olsaydı, kanardı. Nitekim Ebu Yezid de
böyle dedi. (“Muhabbet şarabını kadeh kadeh içtim; ne şarap tükendi, ne de ben
kandım.”) Biz de sözümüzle hiç kuşkusuz bu makama dikkat çektik.
Ey eşyayı Kendi nefsinde yaratan
Yarattığın her şeyi Kendinde toplarsın
Varlığı bitimli olmayan şeyi, Kendi varlığında yaratırsın
Ve Sen hem genişsin, hem de darsın
Eğer Allah’ın yarattığı şey benim kalbimde olaydı
Bütün bu şeyler kalbimde sönük kalırdı
Eğer kalbim Hakk’ı sığdıracak kadar genişse,
Yaratılış onu nasıl daraltsın
Ey bana kulak veren, bu nasıl bir iştir?
İnsan, hayal gücünde, varlığı olmayan ve yalnız hayal gücünde varlık kazanan şeyi
vehimle yaratır. Ve arif, himmetiyle, himmet mahallinin dışında varlığı ortaya çıkan
şeyi yaratır. Ama arifin himmeti, onu korumaktan geri kalmaz. Ve onun yarattığı
şeyi koruması, himmete bir yük oluşturmaz. Arif yarattığı şeyi korumaktan gaflete
düşecek olduğunda, eğer bütün hazretleri zaptetmiş değilse, yarattığı bu şey yok
olur. Bütün hazretleri zaptettiği durumda, böylesi bir gaflet sözkonusu değildir,
yarattığı şeyi hiç kuşkusuz (herhangi) bir hazretten müşahede eder. İmdi, arif bütün
hazretleri kuşatmış olarak, himmetiyle bir şey yaratacak olsa, o yaratılan şeyin sureti
herbir hazrette zahir olur. Bu durumda, (herbiri başka bir hazrette bulunan) suretleri
(belli bir hazretteki) diğer suretlerle korur. Arif, bir hazretten veya birkaç hazretten
gaflete düşse ve fakat yarattığı sureti koruduğu hazretlerden birini müşahede etmeyi
sürdürse, gaflete düşmediği hazretteki bu bir suretin korunmasıyla, bütün suretler
korunmuş olur. Çünkü gerçekte gaflet –ister bütün alemler için, isterse bazı alemler
için olsun– hiçbir zaman genel değildir.
Ve hiç kuşkusuz, burada öyle bir sır açıkladım ki, ehlullahtan olanlar böylesi bir sırrı
açığa vurmaktan kaçınırlar. Burada, kendilerinin Hak oldukları yolundaki
davalarının reddi vardır. Çünkü, Hakk’ın hiçbir zaman hiçbir şeyden gafil olması
sözkonusu olmadığı halde, kulun bir şeyden gafil değilken, başka bir şeyden gafil
olması kaçınılmazdır. İmdi, yarattığı şeyi korumasından dolayı “ben Hakk’ım”
demesi sözkonusudur. Ne var ki, o şeyin suretini koruması, Hakk’ın koruması gibi
değildir. Ve işte biz bu farkı ortaya koyduk. Ve herhangi bir suretten ve bu suretin
bulunduğu hazretten gafleti dolayısıyla, kul hiç kuşkusuz Hak’tan ayrılır. Ve
suretlerin tümünü korumayı sürdürmesine sürdürür de, bunu, bu hazretlerin tümü
içerisinde gafil olmadığı hazrette bu sureti koruyarak yapması nedeniyle, kulun
Hak’tan ayrılması kaçınılmazdır. Çünkü kulun yarattığı sureti gafil olduğu
hazretlerde koruması zımnen sözkonusudur. Ama Hakk’ın yarattığı şeyi koruması
böyle değildir. Çünkü O, yarattığı her sureti ale’t-tayin korur.
Ve bu mesele bana bildirildi. Bu meseleyi, bu kitaptan başka hiçbir yerde hiçbir
kimse yazmamıştı; ne ben, ne de bir başkası. Dolayısıyla bu mesele vaktin benzersiz
incisidir. İmdi, sakın ola ki bundan gafil olma! Çünkü, bir suret ile huzur üzre
olduğun hazret, Hak Teala’nın “Ben Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadım” [En’am
Suresi, 6/38] dediği, olmuş ve olmamış olan herşeyi kendinde toplayan Kitab’ın
(yani, levh-i mahfuz’un) benzeridir.
Bizim söylediklerimizi ancak nefsinde Kur’an olan kimse (yani, bütün hazretleri
kendinde toplamış olan İnsan-ı Kâmil) bilir. Çünkü, takva sahibi bir kimse için
Allahu Teala bir furkan kılar [Enfal Suresi, 8/29] (yani, Hak ve batılı, ve dolayısıyla
da Hak ile halk’ı ayrımlama yeteneği kazandırır). Ve (İnsan-ı Kâmil’e ait olan) bu
furkan da, kendisiyle kulun Rabbinden ayrışık oluşuna ilişkin olarak bu meselede
sözünü ettiğimiz furkan gibidir. Ve bu, en büyük ayrımdır [furkan].
İmdi bir zaman olur ki kul, hiç kuşkusuz Rabb olur
Ve bir zaman olur ki kul, kesinkes kul olur
Ve kul olduğunda Hak’la geniştir
Ve Rabb olduğunda ise darlıktadır
Kul olarak nefsinin gerçekte ne olduğunu görür
Ve Hak’tan istedikleri çoğalır, genişler.
Rabb olarak, mülk ve melekut hazretlerinde
Bütün yaratılışın kendisinden taleplerde bulunduklarını görür
Ama o, zatı itibarıyla, onların isteklerini karşılayamaz
Bundandır ki, bazı arifleri ağlar görürsün
İmdi sen Rabb’in kulu ol; O’nun kulunun Rabb’i olma
Yoksa ateşe ve erimeye düşersin.

İSMAİL KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ ALİYYE



İSMAİL KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ ALİYYE

Bil ki, “Allah” olarak adlandırılan, Zat’ıyla Tek [Ahad] ve İsimleri’yle bütündür
[küll]. Herbir varlığın kendi özgül Rabb’i [rabb-i has] vardır ve bu Rabb’in bütünün
kendisi olması olanaksızdır. Ama ilahi ahadiyette, hiç kimse için yer yoktur. Çünkü,
“bir şeyde ilahi ahadiyetten bir şey vardır; ve diğerinde de ondan bir şey vardır”
denilemez; çünkü O, bölünme kabul etmez. İmdi, O’nun ahadiyeti açığa çıkmamış
olan İsimlerin tümünün toplamıdır.
Said, Rabb’i (terbiye edicisi) indinde razı-olunandır. Ve varlık hazretinde, Rabb’i
indinde razı olunmayan yoktur. Çünkü o Rabb, onun üzerinde rabb-olmaklığını
[rububiyet] sürdürür. Böyle olunca da razı olunandır ve dolayısıyla said’dir.
Bu konuda Sehl (Sehl bin Abdullah Tusterî) şöyle der: “Rububiyetin bir sırrı vardır
— bu sır sensin.” Sehl, “sen” sözüyle herbir ayn’a (yani, herbir varolan-ayn’a)
seslenir. Ve şöyle sürdürür: “Eğer o sır ortadan kalkabilecek olsaydı, elbetteki
rububiyet geçersiz hale gelirdi.” Sehl, “ortadan kalkabilecek olsaydı” sözüyle
söylediği şeyin olanaksızlığına işaret etmiştir. Çünkü bu sır ortadan kalkmayacağı
gibi, rububiyet de geçersizleşmez. Çünkü ayn’ın varlığı ancak Rabb’i ile
sözkonusudur ve ayn her zaman için varolduğundan, rububiyet hiçbir zaman
geçersiz hale gelmez.
Ve her razı olunan sevgilidir; ve sevgilinin her yaptığı şey sevgilidir. Çünkü ayn’ın
bir fiili yoktur; olsa olsa bu fiil o ayn’daki, Rabbinin fiilidir. Böylelikle, ayn, işlediği
fiilin kendisine dayandırılmasından kurtuldu. Bu durumda, ayn, Rabbinin
fiillerinden ve kendisinde olan ve kendisinden zahir olan şeyden razı oldu. Bu fiiller
razı olunmuştur. Çünkü her fiil işleyen ve sanatçı kimse, kendi fiilinden ve
sanatından razıdır. Çünkü her fiil işleyen ve sanatçı kimse, kendi fiilinin ve sanatının
hakkını kusursuz bir şekilde verdi. “O, her şeye halkını verdi ve ona doğru yolu
gösterdi” [Taha Suresi, 20/50]. Böylece her şeye halkını verdiğini beyan etti — ve
(yaratılmış olan her şey, kendi istidadıyla talep ettiği şeyde) eksiklik veya fazlalık
kabul etmez.
İsmail, sözünü ettiğimiz şeyi keşfetmesinden dolayı Rabbinin indinde razı-olunan
oldu. Bunun gibi, herbir varlık Rabbinin indinde razı-olunandır. Ve herbir varlığın,
söylediğimiz gibi, Rabb’i tarafından razı olunması, başka bir kulun Rabb’i tarafından
razı olunması gerektiği anlamına gelmez. Çünkü (varolan-aynların herbiri)
rububiyeti bir’den [vahid] (yani, tek bir İlahi İsim’den) değil, olsa olsa bütünden
(yani, bütün İsimleri kendisinde toplayan uluhiyet mertebesinden) almıştır.
Böylelikle ona bütünden ancak kendisine uygun olan şey tayin olundu, ki bu da o
şeyin Rabbidir. Ve hiçbir kimse rububiyeti, Hakk’ın ahadiyeti dolayısıyla almaz; ve
bunun içindir ki, Ehlullah’tan olanlar, ahadiyette tecellinin sözkonusu olmadığını
söylediler.
İmdi sen (fenâ makamında) O’na, O’ndan doğru bakarsan, O, Kendi nefsine bakar —
ve böylece O, (zuhurun sözkonusu olmadığı ahadiyette) Kendi nefsine, Kendi
nefsiyle bakıyor olmaktan hiçbir zaman geri kalmaz. Ve eğer sen O’na seninle (kendi
nefsin ve kayıtlı varlığınla) bakarsan, ahadiyet ortadan kalkar (ve Hak, vahidiyet ile
tecelli eder). Ve eğer sen (Muhammedî vârisler gibi) O’na O’nunla ve seninle (Hak
halka ve halk da Hakk’a örtü olmaksızın) bakarsan yine ahadiyet ortadan kalkar.
Çünkü “sen bakıyorsun” sözündeki “sen” zamiri bakılan’ın kendisi değil, ondan
başkasıdır. Burada, “bakan” ve “bakılan” olarak iki şeyin gerektirdiği bir ilişkinin
varlığından dolayı, ahadiyet ortadan kalkar. Ama (O’na seninle bakışında ve O’na
O’nunla ve seninle bakışında) yine de, O Kendi nefsiyle Kendi nefsine bakmaktadır
ve bu vasıfta (yani, senin varlığın ile ve Kendi varlığı ile bakmada), bakan da O’dur,
bakılan da.
İmdi, bir kimsenin mutlak olarak razı-olunan olması, ancak o kimsede zahir olan
fiilin, Razı-olan’ın onun yoluyla olan fiili olmasıyla sözkonusu olabilir (ve bu durum
ancak İnsan-ı Kâmil için geçerlidir). İmdi, Hak Teala’nın İsmail’i Rabb’i indinde razıolunmaklıkla
nitelemesiyle İsmail, diğer aynlardan üstün oldu. Ve, kendisine, “Ey
nefs, Rabb’ine dön!..” denilen her mutmain nefsin durumu da böyledir. İmdi, Hak
Teala, mutmain nefse, kendisini davet eden Rabbine dönmeyi emretti. Ve “..razı
olmuş olarak kullarım arasına katıl..” — ki bu makam bu kullarımın mülküdür. Şu
halde, burada sözü edilen kullar, Rabbini bilen ve O’nunla yetinen ve ondan başka
bir Rabb’e bakmayan kullardır. “..Ve gir cennetime” [Fecr Suresi, 89/27-30] — ki, Ben
Kendimi onunla örterim [setr]. Ama Benim cennetim senden başkası değildir. Çünkü
sen, zatın ile Beni örtersin. İmdi, Benim bilinmem ancak seninledir ve sen de ancak
Benimle varsındır. Böylece seni bilen Beni bilir. Ve Ben (hakikatimle) bilinmem, sen
de (hakikatinle) bilinemezsin.
Ve Rabbinin cennetine girdiğinde, kendi nefsine girmiş olursun. O zaman, kendini
bildiğinde Rabbini bildiğin marifetten başka bir marifetle kendini bilirsin. Böylelikle
iki tür marifete sahip olursun: öncelikle O’nu, kendini biliyor olarak, bu sayede
bilirsin ve ikinci olarak, nefsinden dolayı değil ama Rabb’inden dolayı ve Rabb’ini
biliyor olman nedeniyle nefsini bilirsin.
Sen (kendi özgül Rabbin için) kulsun
Ve sen (istidadınla hükmettiğin özgül İsim için) Rabb’sin
O kimse ki, O’nun için ve O’nda kulsun
Sen (sende zahir olan huviyet itibarıyla) Rabb’sin
Ve sen (“Elestü bi Rabbikum?” seslenişinde“Beli—Evet” diyerek)
Sözleşme yaptığın Rabb için (taayyünün ve kayıtlanmışlığın itibarıyla) kulsun
Herbir belirli Rabb-kul sözleşmesi
Başka bir Rabb-kul sözleşmesi karşısında geçersizleşir
Böyle olunca, Allah kullarından razı oldu, kulları da razı olunanlar oldu. Ve kulların
hepsi O’ndan razı oldu ve O da böylece razı olunan oldu.
İmdi, iki hazret (yani, rabb-olmaklık hazreti ve kul-olmaklık hazreti), benzerlerin
birbirine karşılık gelmesi gibi birbirine karşılık geldi. Ve benzer olanlar, birbirlerine
karşıttırlar. Çünkü iki benzer birlenemez, aksi halde aralarında bir ayrım kalmazdı.
Varlıkta ise diğerlerinden ayrışık olmayan bir şey yoktur. İmdi, bir-olan-hakikatte
[hakikat-ı vahid] benzer yoktur. Böyle olunca varlıkta benzer yoktur ve varlıkta
karşıt da yoktur. Çünkü varlık bir-olan-hakikattır ve bir şey kendisine karşıt değildir.
Hak’tan başkası baki değildir, yaratılmış olan baki değil
Ulaşma diye bir şey yoktur, ayrı olma diye bir şey yok
Apaçık delil bununla geldi
Böylece ben gözlerimle gördüğüm ve incelediğim zaman
O’nun ayn’ından başka bir şey görüyor değilim
Bu, (yani, Hakk’ın kulundan ve kulun da Rabb’inden razı olması) ancak, kendini
Rabb’in varlığı olarak görme konusunda Rabb’inden korkan kimselere özgüdür,
çünkü onlar (rabb-olmaklık hazreti ve kul-olmaklık hazreti arasındaki) ayrışmayı
bilirler. Bazılarının cehaleti, bizi, bilenlerin yaptığı bu ayrımı yapmaya yöneltti.
Gerçekte kullar arasında ayrım vardır ve Rabb’ler arasında ayrım vardır. Herhangi
bir ayrım olmasaydı, o zaman hiç kuşkusuz İlahi İsimler’in herbiri, tıpkı diğerleri
gibi bütün vecheleriyle yorumlanırdı. Ama “Muiz” (Aziz-kılıcı) İsmi, “Muzill” (Zelilkılıcı)
İsminin yorumlandığı gibi yorumlanmaz ve diğerleri için de bu böyledir. Ne
var ki, ahadiyet yönünden bakıldığında durum başkadır. Bütün İsimler’e ilişkin
olarak diyebilirsin ki, her İsim, kendi huviyeti yönünden hem Zat’a, hem de kendi
hakikatine götürür, çünkü adlandırılan Bir’dir. Böylelikle Muiz, adlandırılan Bir
yönünden Muzill’le aynıdır ve öte yandan Muiz, kendine özgü hakikati yönünden
Muzill’den farklıdır, çünkü her ikisinden farklı kavramlar anlaşılır.
Halk’tan ayrı tutarak Hakk’a bakma!
Ve Hak’tan başka olmaklık giysisine büründürerek halk’a bakma!
Ve Hakk’ı tehzih ve teşbih et;
Ve dosdoğru olmaklık [sıdk] makamında dikil.
Ve ister cem makamında, istersen fark makamında ol!
Eğer sana bunlardan biri zahir olursa, diğerine yönel ki,
İkisiyle birden zafere eresin!
Sen ne (hakikat yönüyle) fani olur, ne de (halkiyet yönüyle) baki kalırsın,
Ne yokedebilir ne de baki kılabilirsin.
Ve vahiy (ilham) senin üzerine
(sen Hakk’ın sureti olduğundandır ki) başkasından verilmez;
ve sen de onu (“gayr” olmadığından) başkasına vermezsin.
Yüceltme [senâ], verilen söze sadık olunmasına yapılır. Ve ilahi hazret övülen
[mahmud] yüceltmeyi talep eder. Dolayısıyla O, verdiği sözde sadık olması [sıdk-ı
va’d] yönünden yüceltilir, tehdidinde sadık olması [sıdk-ı vaîd] yönünden değil.
Allahu Teala, “Allah’ın resullerine verdiği sözde sadık olmayacağını sanma”
[İbrahim Suresi, 14/47] dedi — (“söz” yerine) “tehdit” demedi. Hatta, onları
(işledikleri suçlardan dolayı) tehdit etmiş olmasına rağmen, şöyle dedi: “Biz onların
günahlarından geçeriz” [Ahkaf Suresi, 46/16]. Ve Allah, İsmail’i, sözüne sadık
olmasından dolayı övdü ve böylece, gerçekte Hak için tehdidin gerçekleşmesi imkanı
ortadan kalktı.
İmdi geriye yalnızca Sözüne Sadık Olan kaldı
Ve Hakk’ın tehdidi açısından incelenebilecek tek bir ayn yoktur
Ve her ne kadar şeka yurduna girseler de onlar
Şeka yurdundan bir tat alırlar; o da farklı bir nimettir
Yani ebedilik (huld) cennetlerindekinden farklı bir nimet
Halbuki alınan lezzet birdir
Ve aralarında (istidadların farklılığıyla) tecelli bakımından farklılık vardır
Çekilen azab, (“lezzet” anlamına gelmesi yönünden)
Tadının tatlılığından dolayı “azab” olarak adlandırılır.
Ve (“eziyet” anlamına gelmesi yönünden) “azab” sözü,
(Azabın gerçek anlamı olan) lezzete kabuk gibidir ve kabuk
(Azabın hakikatini, örtülü olan gafillerden) koruyucudur.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...