24 Temmuz 2013

BEYİN ANATOMİSİ-KAYNAK KEVSER KAHYA



Beyin Anatomisi

kafa içindeki yerleşimi
Beynin Lobları


turkuaz: frontal lobe
yeşil: parietal lobe
mor: temporal lobe
sarı: occipital lobe
pembe: cerebellum and brainstem
kırmızı: cingulate gyrus
1. Frontal--bilinçli düşünme; zarar görmesi durumunda ruh hali, hissiyat değişikliği olabilir.
2. Parietal--çeşitli duyu organlarından gelen bilgileri birleştirmede önemli rol oynar. Ayrıca nesnelerin kullanılması ve bazı mekansal görüş işlemelerinde (visuospatial processing) parietal lobun kimi bölümleri rol alır
3. occipital--görme duyusuyla ilgili bilgilerin işlendiği lobdur. Hafif zarar görmesi halüsinasyonlara sebep olur
4. Temporal--ses ve kokunun algılanması, aynı zamanda da yüzler, mekanlar gibi karmaşık uyaranların işlenmesi bu lob tarafından sağlanr.ı
5. Serebellum--duyu organlarından gelen bilgilerle haraketi ilişkilendirir. Bulob özellikle dengenin sağlanmasında önemli rol oynar

Merkezi Sinir Sistemi (MSS)
CEREBRUM: His, irade, hafıza, düşünce, zeka gibi fonksiyonlardan sorumludur. Altı tabakadan oluşmuştur ve her biri ayrı hücreden oluşmuştur. Piramidal hücreler çok önemlidir. İki hemisferden oluşur. Her bir hemisferde frontal, parietal, occipital, temporal loblar bulunur. Sağ el, sol hemisfer tarafından kontrol edilir. Lisan ile ilgili özellikler sol hemisferde bulunur.
Ak Madde: Miyelinden dolayı aksonlar beyaz görülür. İki hemisfer corpus callosum denilen iri sinir lifi ile birleşir. Akson demetine MSS’de tractus denir.
Beyin (Sapı) Kökü: Omuriligi beyine bağlar. Kalp hızı ve kan basıncı gibi CV sistemin kontrolu, sindirim (GI)
ve solunumun kontrolundan sorumludur. Vücüdun tamamının dönmesi gibi stereotip hareketlerin kontrolu. Dengenin kontrolu. Göz hareketlerinin kontrolu. Hayatî (vital) fonksiyonları kontrol eder.
Uyku ve uyanıklık halini düzenler.

Üç bölümden oluşur: (i) Orta beyin (mesencephalon); (ii) pons; (iii) medulla oblongata.


Orta beyin (mesencephalon): Beyin sapından cerebral hemisferlere sinir yollarını taşır.

İşitme ve görme refleks merkezleri buradadır.

Pons: Orta beyinin altında, medulla oblongata’nın anterior ucunda transvers sinir lifleri. Köprüye benzer. Medulla oblongata ile beyin hemisferlerini birleştirir. Solunum kontroluna katkıda bulunur. Apnöstik

ve pnömotaksik merkez buradadır. Yüzeysel lifler cerebellum’a bağlanır. Motor ve sensorik
(duysal) derin lifler medulla oblongata’dan pons üzerinden orta beyine gider.


Medulla oblongata: Yaklaşık 3 cm, pons ve omurilik arasında traktlar omurilik ile beyin arasında komünikasyonu sağlar. Vital merkezler: kan damarlarının otonomik inervasyonu için vazomotor
merkez; kalbin otonomik sinir kontrolunu sağlayan kardiyak kontrol merkezi; pons ile birlikte
solunumu kontrol eden solunum merkezi. Omurilik ile beyin arası haberleşme alanıdır.
Kalp hızı, solunum ve diğer öksürük, yutma, kusma gibi refleksleri kontrol eder.

Medulla spinalis (omurilik): Merkezi gri madde ile doludur. H şeklinde iki dorsal boynuz var. 2 Ventral boynuz var. Çevresi ak madde (inen ve çıkan sinir traktları) ile çevrili. Fonksiyonları: Gövde ve ekstremite kaslarını kontrol eden refleks merkezi olmak; Refleks merkezleri ile beyin arasında bağlantı sağlamak.


Retiküler Formasyon: Tahrip edilirse kişi komaya girer; dış dünyadan habersiz hale gelir. Biliçaltı bir çok koordine hareketlerin yapılmasında ve bütün sinir sisteminin ve vücudun uyanık tutulmasında görevli. Beyin sapında yer alır. Anestezik maddeler, uyku verici ilaçlar buradaki sinirlerin iletimini inhibe eder. Nükleus ve sinir liflerinin medulla, pons, orta beyin, thalamus ve hipotalamus içindeki kompleks bir ağdır. Buradan çıkan sinirler corteks cerebri’ye gider ve sensorik bilgileri taşır; idrak edilmeyen bir çok hareketin koordinasyonunu sağlar.


Cerebellum: Beynin ikinci büyük yapısı. Dış kısmı gri madde, içi ak madde taşır. Cerebellumdan gelen lifler kırmızı çekirdekten geçip thalamus’a gider, sonra corteks cerebri motor alanlara ulaşır. Diger lifler (tractus) cerebellumu, pons, medulla oblongata ve omurilik ile birleştirir. Cerebellum, eklem, tendon ve kas reseptörlerindeki propioreseptörlerden gelen sinyalleri alır ve corteks cerebri motor alanları ile bazal nüklei’nin işbirliği ile haraketleri koordine eder. Özellikle koşma, daktilo ile yazı yazma, piyano çalma, konuşma gibi hızlı kas aktivitelerinde hayati rol oynar. Motor aktivitelerin sırasını belirler. Motor öğrenme için gereklidir. Hareket sırasında değişik eklemlerin koordinasyonunu, denge (vestibular organdan uyarılar alır) ve pozisyonu (postür) sağlar. Ağıza çatal götürmek veya buruna el ile ellemek gibi ek-kol hareketlerinin doğru zamanlaması için de gereklidir. Cebinize değerek anahtarları bulmak da cerebellumun başardığı işlerdendir. Bütün işleri corteks cerebri kontrolu altında gerçekleştirir. Özellikle purkinje, sepet ve granül hücreleri vardır. Hem c. Cerebri hem de thalamus ile bağlantılıdır. Korteksin yarattığı hareketleri inhibe ya da stimüle edebilir.



Bazal ganglia: Yardımcı motor sistemdir. Corteks cerebri’ye giren ve çıkan sinyal yollarıdır. Kuşlarda çok gelişöiştir. Her bir cerebral hemisferdeki derin yerleşmiş dört gri madde kütlesidir. Kaudat nükleus,
lentiform nükleus, amigdala, claustrum.

Limbik Sistem


Hipotalamus, hippokampus ve amigdala gibi yapılardan oluşan beyinin korteks altındaki yapılarıdır. Özellikle duygular ve motivasyonla ilgilidir. Davranışın kontrolu. Hayatta kalma içgüdüleri, dürtüler ve duyguların ifadesinde çok önemlidir. Halet-i ruhiyenin dış davranışlara etkilerine aracılık eder. Vücudun iç

dengesini düzenler. İç şartları sabit tutar: vücut sıcaklığı, vücut sıvılarının ozmolaritesi,
yeme-içme dürtüleri; vücut ağırlığının kontrolu. Bu bölgeye aynı zamanda “memeli beyni”
de denilir çünkü ilk defa memeli hayvanlarda görülmüştür.


Amygdala: Her cerebral hemisferdeki dört bazal gangliyondan biridir. Limbik sistemin parçasıdır.
Bademe benzeyen gri madde gövdesi olduğundan bu ismi almıştır. Zedelenirse hayvan
yenebilir ve yenemez şeyleri ayırt edemez.

Forniks: Corpus callosumun altında yerleşik, sinir lifleri grubudur. Hippokampusun beynin diğer bölgeleri

ile entegrasyınunu sağlar. Limbik sistem içindeki bilgileri ileten sinir lifleri yoludur.


Corpus callosum: Sağ ve sol hemisferleri birleştirir. Limbik sistemin parçası değildir ancak onun
tam üzerinde yerleşiktir. Kalın bir sinir lifleri demetidir.




Thalamus Diencephalon’un en büyük alt bölümüdür. Üçüncü ventrikülün sağ ve solunda yer almıştır. Vücudun dışında neler olduğunu beynin bilmesini sağlar. Koku hariç, cerebruma giden bütün sensorik (duyusal- göz ve kulak) bilgilerin geçiş (gidiş ve geliş) bölgesidir. Uyanıklık halini ve uyarı olduğunda uykudan uyanışı düzenler.


Koroid pleksus: Serebrospinal sıvı (CSF) burada oluşur. Epifiz (pineal bez) burada yerleşiktir.

Melatonin salar. Üremenin endokrin kontrolunda görevlidir.

Hipothalamus: Thalamus’un altında yerleşiktir. Açlık ve susuzluk için nörül bölgeleri taşır. Vücut sıcaklığı ve hipofizden hormon salgısını düzenler. Ayrıca uykunun düzenlenmesi, uyanıklık, cinsel arzu ve performans; kızgınlık, korku, ağrı ve zevk gibi hisler buradan kontrol edilir. Medulla oblongata ve limbik sistemle

birlikte çalışır.


Hippokampus: Beyinin her bir lateral boynuzunun tabanına uzanan gri maddeden oluşan (ventrikül yüzeyi tarafında ak madde) hafızanın oluşumu, depolanması ve işlenmesinden sorumlu limbik sistem kısmı.

İnsan Sinir Sisteminin Yapısı ve İşleyişi
GİRİŞ:

İnsan merkezi sinir sistemi, evrende bilinen en karmaşık biyolojik organizasyona sahiptir. Milyarlarca sinir hücresi ve bunların aralarındaki trilyonlarca bağlantı, sinir sisteminin ana yapısını oluşturur. Bunların yanında, sinir hücrelerinin on katı kadar sayıda da yardımcı hücreler (nöroglia) bulunur.
Bu akıl almaz düzeydeki karmaşık yapı, bu günkü bilgilerimiz ışığında, tüm canlılık olaylarını ve davranışları düzenleyen bir ara-birim olarak görev yapar.


Sinir bilimleriyle uğraşan biri olarak, edindiğim her yeni bilginin beni garip bir hayret ve coşku içinde bırakması ve bilimin paylaşılarak büyüyeceğine olan inancımdan dolayı, konu ile yakından ilgili olmayanlar için, vücudumuzun yönetim merkezi konusundaki son bilgileri ve bunların muhtemel
felsefi sonuçlarını elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım. Bilginin gereksizi diye bir şeyin varolmadığına inanan bir insanım ve anlamanın temelinin, “nasıl anladığımızı anlayabilmek”
olduğunu düşünüyorum. Bunu yapmak için de, işimiz ve uğraşımız ne olursa olsun, bizi
ilgilendiren her türlü bilgiyi, yani elimizden geldiğince her şeyi öğrenmemiz gerekir
diye düşünüyorum. Özellikle de kendimizi...



İlim, ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir/ Sen kendini bilmez isen,/ Bu nice okumaktır..
(Yunus Emre)


SİNİR SİSTEMİMİZ...
Sinir sistemini genel olarak, merkezi ve çevresel (periferik) sinir sistemi olarak iki kısma ayırmaktayız.
Çevresel sistem, vücudun her yanından alınan duyu (tat, dokunma, görme, işitme, vücudun
pozisyonu, ağrı, ısı, titreşim vb) bilgilerini merkeze taşıyan ve merkezden çıkan emirleri kas
veya salgı bezi gibi ilgili yerlere götüren sinir kablolarından oluşur. Yani çevresel sinir
sistemini (o kadar basit değilse de) bir veri taşıyıcısı olarak düşünebiliriz.

MERKEZİ SİNİR SİSTEMİNİN GENEL HATLARI

Merkezi sinir sistemi, yani beyin ve omurilik, üç katlı bir zar yapısı ile çevrelenmiş durumdadır. Bu zarlar dıştan içe doğru dura mater (sert zar), araknoid (örümceksi) zar ve pia mater (ince zar) olarak sıralanırlar.
Bu üç kılıf, kesintisiz bir biçimde tüm merkezi sinir sistemini sarar ve çevresel sinir sisteminde
de hafif yapı ve işlev değişiklikleri ile devamlılık gösterir.


Araknoid zarın iç kısmı, ince uzantılarla ve adeta bir örümcek ağı yapısında bağlantılarla doludur. Zara adını veren de zaten bu özelliktir. Araknoid zar, bu uzantıları aracılığıyla pia mater'e bağlanarak, arada bir boşluk oluşmasına neden olur ki bu boşluk da "subarachnoid boşluk" adını alır (sub eki, "altında" anlamındadır). Bu boşluk ise, tabirin aksine boş değil, "beyin omurilik sıvısı" (BOS) denen bir sıvı ile doludur. Bu sıvı, sinir sistemi dokusunun beslenmesi ve atıklarının atılmasında hayati öneme sahiptir. Ayrıca, sinir sisteminin tamamını saran bu zar yapısı ve içindeki sıvı dolu bu bölmeler sayesinde, sinir sistemi bir bütün olarak sıvı içinde yüzer durumda bulunur ve böylece hem darbelere karşı emici bir tamponla korunmuş, hem de bu yumuşak ve nazik doku kendi ağırlığı dolayısıyla hasar görmesini engelleyecek bir yastık sistemiyle donatılmış durumdadır.
Beyni besleyecek olan kan damarları beyin dokusuna girerken bir çeşit yapı değişikliğine uğrayarak, duvarlarından hiç bir maddenin kontrolsüz geçmesine izin vermeyecek özel bir yapı kazanırlar. Bu yapı, sinir hücrelerinin yardımcıları olan glia (bkz aşağıda) hücreleri ile dış kısımdan da desteklenerek, "kan beyin engeli" dediğimiz özel bir yapının oluşmasını sağlarlar. Bu sayede çok hassas bir organ olan sinir sistemi, kandaki zararlı ve istenmeyen maddelerin taarruzundan da korunmuş olur
OMURİLİK:
Merkezi sinir sistemi; kararların verildiği, etraftan gelen verilerin yorumlandığı, algılamanın ve diğer bütün zihni fonksiyonların yerine getirildiği bölgeleri içeren karmaşık bir işlevsel yapılar bütünüdür. Merkezi sinir
sisteminin en "basit" kısmı, omurilik dediğimiz ve sırtımızdaki omur kemikleri arasında aşağıya doğru
uzanan tüp şeklindeki yapıdır. Bu yapı, etraftan gelen bilgilerin merkezi sinir sistemine girdiği
ve merkezden gelen emirlerin çevresel sisteme aktarıldığı yerdir.
Aynı zamanda, refleks dediğimiz, ani ve istemsiz hareketler de, bu organ tarafından kontrol edilir. Omurilik temel olarak, orta kısmında ince ve boylu boyunca bir kanal; kanalın etrafında, eninde kesildiğinde
kelebek gibi görünen bir gri madde; ve bunun etrafında ise beyaz madde kütlesinden oluşan,
tüp şeklinde bir yapıdır. Ortadaki kanal, beynin içinde bulunan, ventrikül (karıncık) adı verilen
ve besleyici bir sıvı olan beyin omurilik sıvısı (BOS) ile dolu olan boşlukların, omurilik içindeki
devamıdır ve aynı sıvıyla doludur. Kanalın etrafında bulunan gri madde, esas olarak sinir
hücrelerinin gövde kısımlarını içerir. Buradaki sinir hücreleri, çevresel sinir sisteminden
gelen ve merkezden dışarıya gönderilen verileri değerlendirilerek, nereye ve ne
şekilde gönderileceklerini belirleyen karmaşık elektriksel devreler oluştururlar.
Bu fonksiyonu anlamak için basit bir örnek verelim: Diyelim ki elimizde bir dondurma var ve bunu ağzımıza götürüp yemek istiyoruz. Bunun için, kolumuzu ağzımıza doğru bükmemiz gerekiyor. Biz bu kararı
beynimizde verdikten hemen sonra, beynimizden, kolumuzu bükecek olan pazu kaslarına doğru
bir kasılma sinyali gönderilir. Fakat bu sinyal, kola gelmeden önce, omurilikteki sinir hücrelerine aktarılır.

Burada, yani omurilikte bulunan elektriksel devreler, bu sinyali alarak birkaç iş yaparlar. Öncelikle, pazu kaslarına bir uyarı gönderirler. Ama bu arada, kolun bükülebilmesi için, kolu açmaya, yani ağızdan uzaklaştırmaya yarayan arka kol kaslarının da gevşemesi gerekir. İşte, omurilikteki devreler, pazu

kaslarına “kasıl” emrini gönderirken, aynı zamanda, kolu açan kaslara kasılma emri veren omurilik
hücrelerine de “dur” emri verirler. Dolayısıyla kolumuz, ağzımıza doğru yaklaştırılmış olur.
Bu sırada, dondurmayı tam ağzımıza isabet ettirebilmemiz için, kaslardaki durum duyusu (proprioception) algılayıcı algaçlardan merkeze gönderilen uyarılar başta olmak üzere, bir çok ek işlev devreye girmelidir.
Bu karmaşık ağın tam olarak eksiksiz çalışabilmesi halinde, dondurma yeme işlemimizi normal
bir biçimde tamamlayabiliriz. 
Refleks dediğimiz ani hareketler de, yine omurilik içindeki benzer devreler aracılığıyla, şuursuz ve hızlı bir biçimde cereyan ederler. Şuursuzdur çünkü, hareket kararı beyinden değil, omurilikten gelir; ve hızlıdır,
çünkü, beyine gidip geri dönmeye oranla çok daha kısa bir yol izler. Eğer bu mekanizma omurilikten
değil de beyinden yönetilseydi, yanlışlıkla bir sobaya dokunduğumuz zaman, elimizi ancak
belki de ciddi biçimde yandıktan sonra oradan çekebilecektik!






BEYİN SAPI:

Merkezi sinir sisteminin ikinci kısmı, beyin sapı olarak adlandırdığımız bölümdür. Bu yapı, bir çok alt birimden oluşan ve omuriliğe göre daha karmaşık hücre bağlantıları içeren bir yerdir. Anatomik olarak, omurilikle beyini birbirine bağlayan bir köprü gibidir. Bu bölge, temel hayati fonksiyonların yürütülebilmesi için

vazgeçilmez öneme sahiptir. Nefes alıp verme, kanın damarlarda dolaşması, kalbin atım düzeni, uyku ve uyanıklık, dikkat ve bunun gibi bir çok önemli etkinlik, beyin sapı dediğimiz bu bölgeden kontrol edilir.

ARA BEYİN:

Beyin sapının üst kısmında, ara beyin denen bölge yer alır. Ara beyin, bildiğimiz o kıvrıntılı beyin yarım kürelerinin iç kısmını dolduran bir çok farklı bölgenin oluşturduğu bir yapılar topluluğudur.
Bu bölgeler, öğrenme, hafıza, açlık-susuzluk, vücudun iç dengesinin korunması, vücuttaki hormon sistemlerinin kontrolü, heyecanlar, duygusal tepkiler, duygulara göre vücudun iç ortamının düzenlenmesi gibi çok önemli fonksiyonlar yürütürler.
Bu ara beyin bölgelerinin çoğu, az önce bahsettiğimiz, sıvı dolu beyin içi boşluklarının (ventriküllerin) etrafını sarmış vaziyette bulunur (Şekil 3'de gösterilen pons ve tegmentum'u da içine alan bölüm)

LİMBİK SİSTEM "Kabuk altı" (subcortical), yani, birazdan bahsedeceğim beyin kabuğunun altında kalan yapılardan bazıları, ara beynin etrafında onu bir halka gibi saran, işlevsel bir birliktelik oluşturmuşlardır. Bu yapıya, özel olarak Limbik sistem (latince: limbus= halka, sınır) adı verilir. İşte bu limbik sistem içinde yer alan hippokampus, amigdala, forniks, mamillar cisim, septum, cingulat kabuk gibi yapılar, heyecansal ve temel zihni fonksiyonları yürütürler. Örneğin sinirlenince kontrolümüzü kaybetmemize sebep olan yapılardan en önemlisi, burada bulunan amigdallerdir; veya, öğrendiğimiz herhangi bir şeyi hafızaya almamızı, buranın bir üyesi olan hippokampus sağlar (daha sonra ayrıntılı olarak bahsetmeye çalışacağım). Ara beyinde ayrıca, vücuda giden emirlerin düzenlenmesinin yapıldığı ara merkezler de bulunur.

BEYİN KABUĞU (Cortex):

Merkezi sinir sisteminin en üst kontrol noktası ise, işte o beyin dediğimiz zaman aklımıza gelen kıvrıntılı yapıdır. Bu yapının adı beyin kabuğudur (korteks). En üst kısımda bulunur ve orta beynin etrafını sarar. İşlevlerinin henüz çok azını ortaya çıkarabildiğimiz bu bölge, genel olarak, "yüksek beyin işlevleri" dediğimiz işlevleri ve algılamayla-değerlendirmeyle ilişkili temel görevleri yürütür.

Beyin loblarının genel sınırları.
İşitme, görme, vücut duyuları gibi belirgin işlevlerin, beyin kabuğunun özel bölgeleri tarafından işlendiği uzun yıllardan beri bilinmektedir. Örneğin gözden gelen görme sinyallerinin görüntüye dönüştürülmesi, artkafa lobundaki beyin kabuğu bölgesince yapılır. Benzer şekilde işitme duyusu ile ilişkili bölgeler de şakak lobu üzerinde yerleşmiştir. Motor alanlar, özellikle istemli hareketlerin başlatılması ve icra edilmesinde önemli iken, duyusal alanlar, tüm vücuttan gelen verilerin değerlendirildiği en üst merkezler olarak işlev görürler. Ayrıca önemli kabuk alanlarına iki ünlü örnek olarak, konuşmanın planlanmasının ve "dizgi"sinin gerçekleştirildiği, ön beyin lobundaki Broca alanı ile, konuşmadaki anlamı kavrama işinde rol alan, şakak lobunun arka kısmındaki Wernicke alanlarını verebiliriz. Bu bölgelerde meydana gelen hasarlar, ilgili işlevlerde kısmen veya tamamen kayıplara yol açar.
Görme, işitme, motor alanlar gibi bir çok alan, işlevsel ve kısmen de yapısal olarak farklı bir çok alt alana ayrılırlar. Bunların dışında kalan kabuk bölgelerinin bir çoğu ise "birleştirme" ya da "ilişkilendirme" alanları (associative areas) olarak bilinir. Bu bölgeler, ayrık duyuların birleştirilmesi ve farklı duyulardan gelen
girdilerin tek bir tecrübe halinde birleştirilmesi gibi işlerden sorumludurlar. Bu işlev, halen
sinirbilimlerinin en önemli gizemlerinden bir tanesidir ve gerçekleşme mekanizması
henüz açıklığa kavuşturulamamıştır (Bağlantı Sorunu; Binding Problem)
Bu gün beyin kabuğundaki alanların sınıflandırılmasında Broadmann adlı araştırıcının işlevsel ve hücre mimarisini temel alarak yaptığı ayrıntılı sınıflandırma halen büyük oranda geçerliliğini korumaktadır.
Buna göre, beyin kabuğu alanları belli numaralarla belirlenmiştir. Örneğin artkafa lobundaki
birincil görme alanı, Broadmann'ın 17. alanına karşılık gelir.

Beyin kabuğunda bulunan yapılar, beş duyumuzun bilinçli değerlendirilmelerinin yanı sıra, düşünme, plan yapma, alınan verilerin değerlendirilmesi, eski bilgilerle karşılaştırılması, kişilik özellikleri, ince el becerileri, mantık, matematik, sanat, soyut düşünce gibi, nasıl yapıldıklarına dair elimizde sadece “bilgi kırıntıları”

olan işleri yapar. En önemlisi ise, dünyayı anlamaya çalışırken kullandığımız en önemli aracımız da
işte bu beyin kabuğudur. Bütün bilişsel işlevlerimiz, sanat, bilim, estetik, ve diğer tüm insani
özelliklerimiz, beyin kabuğunun işlevleri ile yakından ilişkilidir
Bizim yaptığımız işin temeli ise, evrendeki en karmaşık yapı olan beyin kabuğunu, yine kendi beyin kabuklarımızı kullanarak anlamaya çalışmaktır. Elbette ki, bunun mümkün olup olmadığı bile tartışma
konusu yapılabilir. Fakat biz bu kısmı felsefecilere bırakarak, elimizden gelen çabayı gösteriyoruz :-))
MERKEZİ SİNİR SİSTEMİNİN İNCE YAPISI
Sinir sisteminin ana işini yürüten hücreler, nöron (=sinir hücresi) denen özel hücrelerdir. Bu hücreler, istisnaları olmak üzere, bir gövde, ağaç gibi yan dallar (dendritler) ve bir de, bazen dallanabilen ve hücrenin “kararlarını” diğerlerine ileten, tek bir uzantı (akson)dan oluşurlar. Nöronlar, görevleri ve bulundukları yerlere göre çok değişik şekil ve kimyasal içerik farkları gösterirler. Hücrenin gövde kısmında bulunan çekirdek, hücrenin
temel işlevlerini belirleyen ve DNA molekülü üzerinde kodlanmış halde bulunan genetik bilgiyi içerir.
DNA üzerindeki bilgi, hücrenin bulunduğu ortama, ortamdaki değişimlere ve hücrenin iç çevresine bağlı olarak deşifre edilerek, hücre içi olayların meydana gelmesini sağlar. Bu şifre, bir insanın tüm hücrelerinde aynı olmasına rağmen, farklı hücrelerde farklı kısımları kullanılarak, hücrelerin farklı yapı ve işlev sahibi
olmasını mümkün kılar. Çekirdekteki DNA molekülünden ihtiyaç anında çıkan bilgi, ribozom ve
endoplazmik retikulum dediğimiz hücre içi organcıklarda, hücrenin işlevlerini düzenleyen proteinler
haline çevrilir. Bu proteinler de, hücre içi olayları etkileyerek, hücrenin fonksiyonunu etkilerler. 
Sinir hücreleri aynı zamanda birbirleri ile ilişki halindedirler. Bu sıkı ilişki, sinirsel işlevin temelini oluşturan bilgi akışını sağlar. Hücreler arası bu bilgi geçiş noktalarına SİNAPS adı veriyoruz. Sinapslar, değişik tip ve özelliklerde olmalarına karşın, hemen hepsi bilginin iletimi işlevinden sorumludur. Kısacası, nöronlar kendi aralarında bağlantılar kurarak, elektrik devrelerine benzer yollarla iletişim sağlayıp, beyin işlevlerinin ortaya çıkmasını sağlayan ana elemanlardır. Elbette ki, bu elektriksel devre sistemi, herhangi bir
insanın hatta bir sinir bilimcinin hayal edebileceği karmaşıklığınçok çok ötesinde bir karmaşıklığa sahiptir.
Genel olarak bir sinir hücresi, gövde ve dendrit (dendron=ağaç; lat.) dediğimiz gövde dalları aracılığıyla veriler “alır”. Bu veriler, hücre içindeki genel duruma ve gelen tüm verilerin toplam etkisine göre, akson dediğimiz, o tek, uzun ve ince uzantı vasıtasıyla, diğer bir hücreye aktarılır. Yani, nöron gövdesini ve gövdenin dallarını
minik bir santral, aksonu ise, bilgiyi götüren bir telgraf teli gibi düşünebiliriz. Daha sonra, aksonla gönderilen
bu bilgi, o aksonun dalları aracılığıyla bir veya binlerce sinir hücresine (veya kas ve salgı bezi hücreleri gibi diğer hücrelere) ulaştırılır ve bu hücreler, yine aynı mekanizma ile bu uyarının gerektirdiği işi yaparlar.
Şimdi bu mekanizmayı biraz hayal etmeye çalışın ve ardından, sadece beyin kabuğu dediğimiz kısımda
bulunan 4-5 milyar sinir hücresinin, birbirleriyle yapabilecekleri bağlantıların sayısını hesap edin.
İşte vücudumuzda bulunan ve hayal sınırlarını aşan bir organizasyon örneği...
Sinir sisteminde sadece sinir hücreleri bulunmaz. Bunların yanında, kütle olarak merkezi sinir sisteminin yarısını oluşturan ve sayıca da yaklaşık sinir hücrelerinin on katı kadar sayıda bulunan yardımcı hücreler vardır. Bu hücrelere glia (=glue, yapıştırıcı) hücreleri diyoruz. Çeşitli tipleri olmasına karşılık, genel işlevleri, sinir hücrelerinin ve sinir sisteminin fonksiyonunu sürdürmesine yardımcı olmaktır.
Oligodendrosit (az uzantılı hücre) denen hücreler de, merkezi sinir sistemi içinde, yan yana ve sıkı bir dizilim içinde seyreden aksonları, yani sinirlerin elektrik kablolarını, birbirlerinden izole eden, myelin kılıf dediğimiz bir kılıf oluşturur. Bu kılıflar, sinir tellerinin her birinin etrafını sararlar ve onların elektriksel olarak izole edilmesini sağlamanın yanında, iletkenliğini de artırırlar. Bir başka glia hücresi olan mikroglia (küçük glia), en küçük glia hücrelerindendir fakat, görevi, sinir sistemini yabancı madde ve mikroorganizmalara karşı korumaktır. Bu hücreler, fagositoz (=hücrenin yemesi) yapar, yani, yabancı maddeleri yiyerek yok ederler.


Astrosit (yıldızsı hücre; astroglia) dediğimiz glia hücreleri ise, sinir hücrelerinin beslenmesine ve kimyasal
işlemlerine çok önemli yardımlarda bulunur.
Son yıllarda glia hücrelerinin sinir sisteminin işlevinde sanılandan çok daha önemli olduklarına dair bir çok çalışma yayınlanmaktadır. Glia hücreleri, başta haberci moleküllerin üretimi ve dönüştürülmesi gibi, sinir sistemlerin işlevleri için vazgeçilmez destekleyici görevler üstlenirler.
Bunun yanında sinir hücrelerinin madde alış-verişinde bulundukları çevreyi de etkileyip değiştirerek, onların işlevlerinde belirgin değişikliklere yol açabilmektedirler. Hatta kimi araştırıcılara göre, bilincin oluşumu,
epileptik süreçler ve diğer geniş hücre topluluklarını ilgilendiren olaylarda glia hücreleri, sinir
hücrelerine göre çok daha önemli roller oynayabilmektedir. Sinirbilimlerinin gelişmesi ile birlikte şimdiye
kadar hep arka planda kalmış olan bu hücrelerin daha etkin rollerle karşımıza çıkmalarını bekliyoruz.
SİNİR HÜCRELERİ NASIL HABERLEŞİRLER?
Az önce de belirtmeye çalıştığım gibi, sinir hücreleri arasında sinaps denen geçiş bölgeleri vardır. Buralar, hücreden hücreye bilgi (elektriksel sinyal) geçişinin olduğu yerlerdir. Elektriksel ve kimyasal olarak iki tip sinaps düşünebiliriz. Klasik anlamda bir kimyasal sinaps, sinir hücresinin ürettiği sinyali o hücreden diğerlerine taşıyan aksonun dallarından birinin uç kısmı ile, alıcı hücrenin etrafındaki hücre zarının birbirleriyle yaklaşması sonucu meydana gelir. Evet, gerçekten de hücreler birbirlerine gerçek anlamda temas etmezler. Sadece, çok ince bir aralık bırakacak şekilde yaklaşırlar. Hücrelerin etrafını kaplayan hücre zarı, bu sinaps alanlarında hafif değişiklikler gösterir. Bu değişiklikler, sinapslardan sinyal iletiminin sağlanabilmesi için gereklidir.

Kimyasal bir sinapsta, sinyalin bir hücreden diğerine geçişi, nörotransmitter olarak adlandırılan ileti maddeleri aracılığıyla olur. Bu ileti maddeleri, iletinin geldiği kaynak (presinaptik=sinaps öncesi) hücrenin aksonunun ucundan salgılanır. Bu salgılanma, elektriksel uyarının aksonun ucuna gelmesi sayesinde olur. Salgılanan bu ileti maddeleri, sinapsı oluşturan o iki hücre arasındaki ince aralığa salgılanmaktadır. Bu salgılanmayı takiben, çok hızlı bir şekilde, bu ileti maddeleri, karşıdaki hedef (postsinaptik=sinaps sonrası) hücrenin zarı üzerindeki uygun algaç (reseptör) moleküllerine bağlanırlar. İşte bu bağlanma, sebep olduğu çeşitli kimyasal olaylar sonucu, yeni hücrede bir elektriksel sinyalin doğmasına sebep olur. Çeşitli sinapslardan gelen verilerin toplanması veya bir sinapstan ardı ardına birkaç sinyalin yeni hücreye geçirilmesi ise, yüksek bir elektriksel potansiyel doğurur. Bu potansiyel, aksiyon potansiyeli adını alır ve işte bu potansiyel, diğer hücrelere aktarılmak üzere, akson vasıtasıyla gönderilen elektriksel sinyalin ta kendisidir.


İşte hücreler arası iletimi sağlayan mekanizma, kısaca bu şekilde işler. Bu sinyal geçişi, sadece sinir hücreleri arasında değil, kasılma emrini kas hücrelerine taşıyan sinir uçlarıyla kas hücreleri arasında ve bezlere salgı emrini veren uçlarla salgı bezi hücreleri arasında da mevcuttur. Küçük ayrıntı farklarıyla beraber, mekanizma benzerdir.

Sinapsların bir diğer önemli özelliği de “değişebilir” olmalarıdır. Bu durum, yakın zamanlarda ortaya konmuş bir mekanizmadır ve ilginç sonuçları vardır. Yani, iki (veya daha fazla) hücre arasındaki bu iletişim bölgelerini oluşturan hücre bölgeleri, aktifliklerini ve duyarlılıklarını ve hatta şekillerini değiştirirler. Bunun yanında, sinapslar, hücrelerin aktifliklerine bağlı olarak sürekli biçimde oluşup kaybolurlar. Yani sinaps dediğimiz bölgeler, hücrenin kolu-bacağı gibi sabit bir yapı değildir. Sürekli değişirler.
Bunu, beyin fonksiyonları açısından düşünecek olursak, sinir hücreleri, her türlü aktiviteye bağlı olarak, aralarındaki bağlantıların sayılarını ve özelliklerini değiştirebilirler. Yani beyin, "her" yaptığı iş (aklınıza ne geliyorsa...) sırasında değişmektedir. “Düşünce düşüneni değiştirir” sözü, belki bu açıdan daha anlamlı hale gelmekte.
Yakın zamanlarda, yaptığımız öğrenme deneyleri ile kendilerine bir şeyler öğretilen hayvanların, öğrenmeyle ilgili beyin bölgelerinden bazılarında, bu iletişim bölgelerinin sayısında artış olduğunu bulmuş olmamız, bu durumun bir başka göstergesi sayılabilir.
Sinir sistemi hakkında aslında daha söylenecek çok fazla şey var. Fakat, konuyla derinden ilgilenmeyenler için, buraya kadar olan bilgiler, sinir sisteminin nasıl bir şey olduğu ve beynimizin nasıl çalıştığı gibi konularda
genel bir kanı verecektir. Kanımca, insan için anlaşılması gereken en önemli şey, her gittiği yerde
yanında götürdüğü vücudu ve özellikleri. Hele bir de entelektüel bir insan için, tüm insan vücudu
konusunda olmasa bile, en azından sinir sisteminin işleyişi ve merkezi sinir sisteminin
fonksiyonları hakkında genelden öte bir bilgiye sahip olmak kaçınılmazdır. Yaşadığımız
dünyayı ve evreni anlamanın bir yolu da, onu nasıl algıladığımızı anlamaktan geçer...

Broca Alanı Nedir ?
Fransız cerrah Broca'nın 1864 yılında sol şakaklarımızın yakınında tespit ettiği beynin iki küçük bölümünden biri. Bu bölge dil üretimi organizasyonundan sorumlu olan bölgedir. Bu bölge beynin alın (frontal) kısmının korteksinin arka tarafında bulunur.
Kelimelerin ve kısa cümleciklerin ifadesi için motor kalıplarının oluşturulduğu bu bölgeye, Wernicke alanından gelen sinyallerle yorumlanan ve sentezlenen düşünceler aktarılır. İşte Broca alanı bu düşüncelerin kelimelere dökülmesinde ve bu dizilmiş kelimelerin ses tellerimize iletilmesinde rol alır.
Eğer Broca alanı tahrip olursa, kişi söylemek istediğini bilir ve buna karar verir, ancak kelimeleri seçemez, manalı konuşma yapamaz ve anlamsız sesler çıkarır. Buna motor afazi veya Broca afazisi denilmektedir.

Broca alanından gönderilen sinyaller vasıtasıyla ses telleri, gırtlak, dudaklar, ağız, solunum sistemi ve konuşmada rol alan bütün diğer yardımcı kaslar çalıştırılarak düzgün konuşma ortaya çıkarılabilmektedir. Buraya kadar söylediğimiz bilgiler ışığında şunu ifade edebiliriz: Ses telleri sağlam ve konuşma için yeterince sağlıklı olsa da, beynimizdeki Wernicke ve Broca alanları hatta görme ve işitme ile ilgili yorum alanları sağlıklı değilse konuşma mümkün olmaz.
Wernicke Alanı Nedir
Carl Wernicke 1874 yılında Broca alanının dışında başka bir dil kaybı bölgesi tanımladı. Sol kulağın yakınında yer alan ve dilin algılanmasının bulunduğu beynin başka bir bölümünü belirledi. Dış dünyadan (görme, işitme vs.) ve içimizden (ağrı, sancı) gelen duyularımıza ait bilgilerin yorumlandığı bu alan, temporal lop
(şakak bölgesinin) üst çıkıntısındaki işitme alanının arkasında bulunur.
Konuşma için, önce herhangi bir duyu organımızdan, beyin korteksimize gelen bilgilerin alınması, kendi içinde yorumlanması ve daha sonra diğer duyulardan gelen bilgilerle karşılaştırılarak tekrar yorumlanması gereklidir. Görme ile ilgili bilgiler önce artkafa bölgemizde (occipital kortekste) bulunan görme merkezine gelir ve burada yorumlanır. Daha sonra tekrar yorumlanmak üzere Wernicke alanına iletilir. İşitme ile ilgili bilgiler önce şakak bölgesinin (temporal lob) üst kısmında bulunan işitme alanına gelir ve burada yorumlanır.
Elde edilen entegre bilgi Wernicke alanına gönderilir. Dokunma ve ağrı ile ilgili bilgiler önce yan kafa loblarının (parietal loblar) ön kısmında bulunan dokunma alanına gelir ve burada yorumlanır. Dokunma duyusuna ait
bu işlenmiş bilgiler de yine Wernicke alanına iletilir. Netice olarak bütün duyuların, hafızadaki eski
bilgilerle karşılaştırılıp yorumlandıktan sonra Wernicke alanına iletildiğini söylemeliyiz.
Burada bütün bilgiler yeniden yorumlanmakta ve konuşma esnasında kullanılacak kelimeler burada seçilmektedir. Seçilen kelimeler mânâlı bir şekilde burada dizilmektedir. Konuşma için kelime
hafızasının zenginliği çok önemlidir. Tıp dilinde konuşma bozukluğuna 'afazi' adı verilir
. Görme duyularının yorumlandığı artkafa bölgesi harabiyetinde, yazılan kelimeleri anlama kabiliyeti ortadan kalkar, buna görme idrak bozukluğu (afazisi) denir. İşitme duyularının yorumlandığı şakak lobu harabiyetinde
de konuşulan kelimeleri anlama kabiliyeti ortadan kalkar. Buna da işitme idrak bozukluğu (afazisi) denir.
Eğer Wernicke alanı tahrip olursa, konuşulan veya yazılan kelimeler tek tek algılansa da, ifadeler bir bütün olarak, düşünce ifade edecek şekilde yorumlanamaz. Buna da Wernicke afazisi denir. Bu kişilerin aslında
motor konuşma alanı sağlamdır. Ancak yorum yapamadıkları için kelimeleri dizemezler ve konuşamazlar.

KAYNAK...kevser kahya

19 Temmuz 2013

GEL GÖNÜL YANALIM ATEŞİ AŞKA




Gel gönül yanalım ateşi aşka,

Şule verelim, ateşi aşka.

Evvel aldandım, pek kolay sandım,

Durmayıp yandım, ateşi aşka.

Aşk ehli ölmez, yerde çürümez,

Yanmayan bilmez, ateşi aşka.

Vardım götürdüm, boştu getirdim,

Geçtim oturdum, ateşi aşka.

Varın verenler, dosta verenler,

Yandım erenler, ateşi aşka.

Aşk hali olmaz, yerde çürümez,

Yanmayan bilmez, ateşi aşka.

Ey padişahım, affet günahım,

Yanmadır kârım, ateşi aşka.

Seyid Nesimi, terkeyle resmi,

Yandır bu cismi, ateşi aşka.



(Seyyid Nesimi)



 Uzun kış gecelerinde sabahlara kadar cemler yapılırdı. Yapılan cemler genelde müsaplik ve görgü cemleriydi. Müsahipler darı mansurda özlerini temizlemek için yaşamlarının hesabını verirlerdi halkın huzurunda. Sorunlar çözülür, talepler haklı ise yerine getirilirdi. Cem Evi olarak kullandığımız yer, aydınlık görmeyen, pencereleri olmayan, genelde kiler olarak kullanılan yerlerdi.
           Öylesi bir geceydi. Dışarıda tipi vardı, göz gözü görmüyordu. Postta üç dede oturuyordu. Üçünün de elinde sazları vardı. Biri kara düzen, diğeri bağlama ve bir diğeri de cura çalıyordu. Dedelerden biri pir sakalıydı. Cemin tevhit bölümüydü. Üç dede de öylesine coşmuştu ki; yer gök Allah diyordu. Halk, “Allah- Hü, Eyşah- Hü” nakaratıyla tevhit ediyorlardı. Tevhidin bir aşamasında tümü kendinden geçmişti. Gözcü sadece esirenleri tutmaya, korumaya çalışıyordu.
             Cem bitmişti ama, müsahip kurbanları henüz pişmemişti. Dede sohbetine başlamış, halk nefes almadan yudum yudum yapılan sohbeti yüreğine akıtıyordu. İbadetin olmazsa olmazını anlatılıyordu; Aşk!
             “Aşk nedir? Neden aşk?” Dede tane tane incilerini döküyordu halkın yüreklerine. Kah sazıyla, kah sohbetiyle:“Canlar, aşk, her derde devadır. Ocağın altında ateş olmadan kazan kaynar mı? Yemek pişer mi? Yanmadan pişmiyor. Yanmadan hamlıktan kurtulmuyor. Aşk odunda pişmeden olgunlaşılmıyor. Yanacaksın ki şule verebilesin.  Zahir ile  yaşam geçirilince, özde ki evrensel ve ebedi cevher saklı kalıyor.. Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise, maşuka ulaşmak için kendini yıpratır, yakar, gerektiğinde canını da sunar. Hazineler ve defineler yıkıntılar arasından bulunur. Aşk bir yolculuktur. Bu yolculuğa çıkan baştan aşağı değişir. Sevmesini öğrenir. Değişimi öğrenir. Bunca Peygamberler, Nebiler, Veliler hep aşk oduna yanmadılar mı? İnsan hayatı da değişimlerle doludur. Her gün, her saat, her an “seyr-ü sefer” halindedir. Ancak bu şekilde hakikat bulunur.
Aşk, dilin yetersiz kaldığı andır. Aşkın girdabına girince, kelimelere gerek kalmıyor. Aşk halini aşk ehlinden sorarlar; -Ben olda gör” diye cevap verir. Aşk, coşkun bir nehirdir. Çağıl çağıl akan berrak bir nehir, akar sevgiliye doğru, yorulmadan, usanmadan….”
            Derin derin nefes alıyordu Dede. On iki numaralı gaz lambasının aydınlattığı odada herkesin yüzüne bakarak konuşuyordu. İnsanlar bilgiye açtılar. Bilgi dağarcıklarını doldurmaya çalışıyorlardı. Hani, “ceme boş gelip dolu gitmek” vardı ya dolduruyorlardı kaplarını deryadan. Dede coşmuş akıtıyordu çeşmeden bilgi pınarını:
“Allah, aramakla bulunmaz ama, aranmadan da bulunmaz ki! Aşk yolculuğu zordur. Zor olan da akılla olmuyor. Onun için aşk gereklidir. Allah habibi bile, yanmadan mir’acını tamamlayamamıştır.
 Öyle insanlar vardır ki;   oruç tutarlar,   bayramlarda günahlarının kefareti için  kurban keserler, hacca, umreye giderler,  ibadet ederler  ama, yüreklerinde ne sevgiye yer vardır, ne merhamete.  Boşuna uğraştır! Aşk’sız inanç olur mu? Sevmeden sevilmeden, iman etmek mümkün mü? Aşk yoksa “ibadet” bir kuru kelimeden ibaret olur.   İnsan aşkla  iman etmeli ki;  her varlıkta O’nu görüp keşfini yapabilsin. O zaman her varlıkta yaradanı gördüğü için sevecek ve yaradılmışla dost olacaktır.
 Allah’ı gökyüzünde ararlar. Kimileri de O’nu Mekke’de Medine’de arar!  Allah bir mekana sığar mı?   O tek bir yerdedir: Aşıkların gönüllerinde.
  Allah’la pazarlık etmeye kalkarlar.  Her  türlü  kötü niyetlerin içinde ol ve Tanrıdan da rahmet dile.   Allah tüccar değil ki, senin gibilerle ticaret yapsın!  Allah bakkal değil ki, defterinin bir köşesine günah hanesini, bir köşesine sevap hanesini  yazıp tartsın. Allah, muhteşem bir güzellikler bütünü, kaynağı kesilmeyen nur, sonsuz merhamet ve rahmettir.
   Allah  her zaman diridir. Bir ismi de Hay’dır. O her şeyi görendir, bilendir. Kadimden beri O’nunla  hasbihal içerisinde olanlar,   müeyyidelerle, yasaklarla, zanlarla, dostluk kurar mı?  Seven ve sevilen  ilşkisi.  O zaman  dizlerimiz kopup dermanımız kalmayıncaya dek, nefesimiz kesilip atmayıncaya dek, O’nu hamd etmek için, aşk ve coşku içinde  duvazdeh söyleyip , semahlar dönmeli insan! Madem ki Ruhundan ruh üfledi bize,  biz de her nefeste O’nu yad etmeliyiz. Sonsuzlukta bir zerre, aşkta  yüce ve O’nun imar ettiği muntazam yapının tozunun tozu olana dek nefsimizi  adam gibi adam etmeliyiz. Tutkuyla, sebatla O’na yönelmeliyiz. Sadece bize verdiği şeyler için değil, bizden esirgedikleri için de şükretmeliyiz.. 
 İnsan, eşref-i mahluktur, yani varlıkların en şereflisi. Attığı her adımda Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmeli, başı dik,  ahlaklı, gönlü yüce ve emin bir halife gibi davranmalıdır.
         Kendimizi Allah Aşkı’nda yok etmeliyiz. Nefsimiz ile cihada girmeyip,     başkalarını düşman görerek, zulüm ederek, inancını korkularının esiri haline getirerek, Allah ile hangi yüzle, hangi gönülle hasbihal  edebiliriz?  
          Ağaçlara takılıp ormanı gözden  çıkaranlar, ormanla dost olamazlar. Bazı insan da tek tek ayetlere  takılarak ve onları ön pilana çıkararak, bütünün parçaları ile uğraşarak ömürlerini geçirirler. Oysa her şey özde gizlidir. Bütünün ışığından nasiplenmek için o öz bilinmelidir..  O öz bilinmeden Hakka varılmaz.
 Kuran’ın özünü ve bütününü kucaklamak yerine, bir iki ayete takılarak,  yüce kelamı anladıklarını sanıyorlar.. Oysa o yüce yaradan , yarattıklarını sevdiği için “ol” (Kün) emriyle oldurmuştur. Yaradılışın gayesi de; aşk’tır, sevgidir.
      Allah’tan zalimler, hayasızlar, ahlaksızlar, yaradılış gayesinin soyluluğundan nasiplenmeyenler korkarlar. Aşıklar ölmezler ki, ölümden de korksunlar.  O, ölmeden evvel ölmüştür, yanmıştır.  Yanmaktan ve ölmekten korkmamaktadır. Tüccarların Allah anlayışında sevgi ve aşk değil, huri, gılman beklentisi vardır. Sırat Köprüsü’nden geçmek  için; ya cehennem  korkusu, ya da cennet ile mükafatlanmak vardır.. Oysa aslolan Allah aşkıdır. Onu  bilmek demek; yeni bir yaşama, yeni bir aleme yeniden dirilmektir.           
Onun için, “Ateş-i Aşk” dedik.. Gerisi beyhudedir…..”
           Demek ki Allah sevdiklerine aşk odunda yanmaları, pişmelerini dilediği için elem, keder, acı veriyor. Zevki sefanın içinde yaşayan pişer mi? Yanmamış ki pişsin. O’ndan gelen her şeye “Allah eyvallah” deriz. Bu duygularla “Aşk- Muhabbet” kitabından sonra “Ateş-i Aşk” ı yazdım. Aşksız gönül çöl misalidir. Orada bir şey yeşermez ki!
Cümlenize Aşk Ola

18 Temmuz 2013

NE KADAR YALANSIZ YAŞARSAK O KADAR İYİ.


Yalan prensibinin rasyonel sınırları üzerine


"Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi"
Can Yücel
"İnsanlar çok bozuldu."
Bu klasik vecize ne demek ister, nedir bozulan? Burada son zamanda sık sık 'Asil ruhlu insan' olmak diye bir şeyden bahsediyoruz (ve bahse-deceğiz).Tabii bunun en elementar anlamı, "bozuk olMAyan insan" demek olduğundan bunun temel ilkesinin de en başta samimiyetle -yani dürüstlükle ilgili olduğunu söyleyelim. Dürüstlük, dini/inancı da kapsayan erdemliliğin temel prensibidir ve dürüst değilseniz mesela dindarlığınızın bir anlamı, bir değeri yoktur. Sırf bir takım şekilsel dinî/inançsal kurallara/hedeflere dayandırıldığı gerekçesiyle, temeli kurumsallaştırılmış yalana/adaletsizliğe dayandırılmış sosyal bir günlük hayattaki ruh çürümesi, kurumsal yalanın toplumda kabul görmesinin şartları ve sınırları, bu yazının konusu...
Kutsal kitaplara göre yaşamak" diye izah edilen ve bu nedenle ona herkes uyuncaya kadar uymayanlara anca "tahammül edilebileceği"ni söyleyen, kendini inancın tekeli/bekçisi sayan homojen bir "dine uygun hayat tarzı" anlayışı yaşıyor. (Aslında buna "efsane" demek daha doğru olur) Bu anlayış, ona ters gelen itiraz eden hiçbir eleştiriyi kabul etmiyor. Tipik ideolojik yaklaşık tarzı olan bu tekçi anlayış, hapşırığının doğruluğunu kanıtlayıp eleştiri kabul etmemek için "Marksist klasikler"de alıntı arayan "reel Sosyalistler"in tutumuna benziyor. İdeoloji ideolojidir ve hangi kitaba dayandırıldığı hiç önemli değildir -ama kutsal kitaplara dayandırılması, çok daha vahim bir durumdur elbette.
1.
Yalan, söyleyenin doğru olmadığını bildiği bir durumu ifade eder. Ama söylediği kişinin buna inanmasını ister. Dürüst olmamak durumunun elementar ifadesi, 'yalan'dır. Yalanın birçok rengini biliyoruz. Pembesinden beyazına, oradan karasına kadar burada kısaca gözatacağımız yalanlardan en büyüğü ve "büyük günah" sayılanı, "mahkemede iftira atmak"tır (Eski Ahit, Eksodus 20.16). Kutsal kitaplara göre şeytan, bu tip "yalanın babasıdır" (Yohannes 8.44). Bu yalan türüne şeytan da karışır, çünkü sosyal bir olaydır ve toplumun ruhunu belirleyen faktörlerdendir.
Dürüst olmak neden önemlidir? Bu konuyu incelerken, şu temel duruma dikkat çekmek zorundayız: İnsan, kendi zayıflığını kabul ederek ve bu zayıflığını başka birine ifade/itiraf edebilen, ve ondan da buna saygı/anlayış bekleyen tek canlıdır. Yani insan, güven duymak zorundadır. Bu durum, özellikle kadınlar için, kadın ruhu için daha büyük önem taşır. Dürüstlük ve samimiyet -bu özelliğiyle- bir sosyal ifade biçimiyle ilgilidir.
Dürüstlük bir olgu değil, bir işlemdir. Bunun anlamı, süreç içinde kanıt isteyen hareketli bir yapıya sahip olmasıdır. Birinin dürüst olup olmadığı, onun dış görünüşüyle değil, yaptıklarıyla ilgilidir (söyledikleriyle değil).
2.
Bu blogda daha önce, "dil/söz odaklı düşünmek" (ve onu dengelemesi gereken, "görüntü/his/vs. Odaklı düşünmek") diye birşeyden bahsetmiştik. Dil bilimcilerin (linguistlerin) daha kolay anlayıp anlatabilecekleri üzere, birşeyi sözlerle anlatmak, onu az veya çok farklılaştırmak opsiyonunu bağrında taşır. Bir konuyu anlatmak, insana öznel bir serbest hareket alanı sunar. Hattâ, ne kadar gerçekçi olursanız olun, bu öznelleşme faktörü az da olsa vardır. İşte önemli bir mesele buradan doğar. Günümüzün modern uygarlığı, son ikibinbeşyüz yıllık ilginç bir sürecin son ürünü, dil/söz odaklı düşüncenin de en son versiyonudur (bu süreç, ayrı bir yazı konusu). Yalana en uygun uygarlıktır. Ama yalan çok tehlikelidir -hele sosyalleşirse...
Önce, yalanın sosyalleşmesinin ne demek olduğundan kısaca bahsetmeliyiz.
3.
Dürüst olmak, herşeyden önce dinî bir kavramdır. Pembe-beyaz yalanlar ayrı konu, ama kara yalanlar, bütün dinlerde büyük günah sayılır. Yani bir çevrenin/zümrenin lehine veya aleyhine, halkı sistemli bir yalana maruz bırakmak, mesela iftira atmak, şeytanla ilişkilendirilecek kadar büyük günah sayılır. Üstelik burada kıssasa kıssas durumu, -hele intikam durumu- kesinlikle kabul edilebilir bir durum değildir. Çünkü, yalanı toplumsallaştırma işlemini yapan her kim olursa olsun ve bunu her ne için yapıyorsa yapsın, büyük günah işlemiş sayılır. İnancın yasakları anlamına gelen 'günah' kavramını burada sıkça kullandık. Bu konular, "laf çağı"nın bozuk "ruhu"na uygun olarak, artık kuru kuruya sadece konuşulup, neden günah olduğuna pek kafa yorulmadığından -başta lafta "dindar!" tipler tarafından- kanırta kanırta çiğnenmektedir. Bu yalan türü büyük günahtır, zira adına 'Toplumsal ruh çürümesi' diyebileceğimiz bir durumla ilgilidir.
4.
İnsan konuşan, konuşabilen bir varlıktır -lafazan bir varlık değildir, olmamalıdır. Konuşmak, esasen iki kişilik bir olaydır. Yani birisi, diğerine birşey anlatır. İnsan kendi kendisiyle konuşurken bile geçerlidir bu durum (insan kendisine, bir başkasına konuşur gibi konuşur içinden). 'Konuşan' demek, aynı zamanda 'Dinleyen' demektir, yani biri konuşurken onu dinleyen de biri var demektir, birine konuşmaktadır. Bu denklemde, sessiz bir anlaşma bulunur. Dinleyen kişi, bu sessiz anlaşmaya girer, çünkü konuşanın 'dürüst'lüğüne 'güven'ir. Bu basit denklem, bugün adına kısaca 'Sosyal hayat' dediğimiz şeyin, yani 'sosyal'in temel yapıtaşıdır. Buradaki sessiz anlaşmanın ùzerine oturduğu 'Dürüstlük', güven üzerinden işleyen sosyali sürekli yeniden üretir. Bu kavramı genişlettiğinizde, dürüstlüğün toplumdaki kurumsal karşılığı hukuktur. Zaten o nedenle kutsal kitaplar, ad vererek, "yalan yere şahitlik yapmak" denen olayı özellikle en büyük günahlardan sayar.
Şimdi 'yalan faktörü'nün toplumsal alanda nasıl etki yaptığına bakalım.
5.
Topluma sistematik biçimde kurumsal anlamda yalan söylenirse, bunun ilk sonucu, insanların sistematik bir şekilde yanlış yargıya varmalarıdır. Fakat bunun insan ruhunda kötü bir karşılığı vardır. Yanlış yargıya varmanın kural haline geldiği bir toplum, sadece kendi yaşamsal çıkarları konusunda yanlış kararlar vermekle kalmayacak, temel insani değerlerin bozulmasına da tepki vermeyecektir, çünkü yanlış veriler üzerinden düşünmektedir. Ve bu "veriler" sadece laf (yani yalan) üzerine kuruludur. Burada önemli bir kıstasa hemen dikkat çekmek gerekiyor: 'Yalan' esasen laftan ibarettir (çünkü gerçek değildir), ama 'Gerçek', lafsız da yaşayabilir.
Olayı, gene iki kişilik 'Konuşmak' olayı üzerinden değerlendirecek olursak, yalanı söyleyen kişi, dinleyene yalan söylediğini ve böylece onu yanıltmış olduğunu bilmektedir. Buradan yola çıkarak, dinleyen de yanlış çıkarımda bulunmuş ve yalan söyleyenin sözlerine dayanarak yanlış sonuçlara varmıştır. Ama 'Gerçek' kaybolmuş mudur?! Hayır. Gerçek şimdi, yalan söyleyende yaşamaktadır. Ve yalan söyleyenin içindeki gerçek, sahte/yalan/dandik olanın kendi kafasına sıktığı kurşundur aynı zamanda. Er veya geç mutlaka ortaya çıkacaktır. Çünkü sahtenin son kullanma tarihi, doğası gereği çabuk dolar, ama gerçek uzun ömürlüdür çünkü sahicidir. Herkes sussa, yalan söyleyen gerçeği itiraf eder -er veya geç. Bu bir doğa kanunundur. 17'inci yüzyılda bu konuya kafa yormuş Hugo Grotius, toplumda yalanın/sinsiliğin 'esas' olması halinde, esas haline gelmesi aşamasında, "insanların kafa karışıklığı ile (ruhen/manevi anlamda)mahvolduğu"nu, böyle toplumların (ruhen pasifleşmeleri nedeniyle) "yenilgiye uğradıklarını" ve böyle yalan dönemlerinden çıkılmadığı takdirde, "toplumsal düşüş" yaşandığını söylüyor. ("De jure Belli ac pacis Libri Trest" 1625)
Sistematik yalan ve iftira, toplumun işleyişini bozuyor. (Nasıl bozduğuna değineceğiz)
Topluma sistematik olarak yalan söylemek ve toplumun bu istikamette yaşamasını/ilerlemesini sağlamak, bir yerden sonra toplumun kendi kendini reddi anlamına geliyor, çünkü yalan mutlaka ortaya çıkıyor ve yalan sonucu alınan mesafe mutlaka sorgulanıyor. Yalan, insana özgü bir şey olan 'Konuşmak' denen şeyin özünü bozduğu için, sosyal yaşamın temelini de bozmaktadır. Bunun yansıması, toplumdaki kesimlerin birlikte yaşama isteğinin -yani diyaloğun ve karşılıklı güvenin- bozulması şeklinde ortaya çıkar. Yalan, ucundan/kenarından mutlaka ortaya çıkar. Ve o zaman, o sessiz sözleşme bozulur. Bunun anlamı, dinleyenin, konuşanı dinlemeye son vermesidir ve ona artık güvenmemesidir, yani doğal diyaloğun ve birlikte konuşmanın/düşünmenin sona ermesidir. Bu denklemde 'Güven' duygusu, son demlerini yaşadığımız (neoliberal) kapitalist sistemin (Türkiye'deki "Müslüman" versiyonunun) hayatta kalabilmesi için olmazsa olmaz koşuludur. Güven faktörü, 2008 krizinden beri (Dünya'da ve Türkiye'de) havada uçuşan -bini bir para!- yalanın dolanın ve iftiranın sürdürülebilmesi için "hayati" önemdedir.
Güven faktörü, kurumsal yalan/iftira (şeytani) sisteminin ömrünü ve tahammül sınırlarını belirler.
6.
Güven, sistemli yalan ile halkın bilinçli bir şekilde aldatılması durumunun nerede bittiğini anlamamızı sağlayan çok önemli bir faktördür. Bu nedenle 'Güven' konusuna daha yakından bakmakta fayda var. Güven nedir, nasıl işler ve nereye kadar devam eder? Mesela (reel) sosyalist ülkelerde, tüm dipsiz yolsuzluğa ve sistemin yalan üzerine kurulmasının o bariz kofluğuna rağmen halk, uzunca bir süre, sosyalist devlete 'inan'mış ve 'güven'miştir. Aynı şekilde, Türkiye'yi ikinci sınıf vasat bir ülke haline getiren, 60 yıldır iktidarda olmasına rağmen her kötülüğü, Atatürk'ten sonraki (çünkü Atatürk devrini eleştirmiyorlar -ki o da 15 yıldır sadece) yedi yıllık CHP/İnönü iktidarına yükleyip "temize çıkan", ve onca "Osmanlılık" iddiasına rağmen Dünya/Türkiye uygarlığına katkısı sıfır (rakamla: '0') olan Menderes-Erdoğan "Müslüman" muhafazakarlığına da halk 'inan'mış ve 'güven'miştir. Ortada 60 yıllık uzun bir süre vardır ve Türkiye bu sürede her mahalleye bir beton cami yapıp bir "yandaş milyoner" yaratmıştır, ama Nobel almış sadece bir tek yazarı vardır (üstelik o da bir oriyentalisttir!). Daima iktidar olan "Müslüman" muhafazakar zihniyet, kendi vasat aklının ermediği herşeyi/herkesi yasaklamak adına üniversiteleri üniversite olmaktan çıkarmış, özgür kültürü/sanatı ve özgür akademik hayatı asla desteklemeyip baskı altında tutmuş ve hep engellemiş, bu konuda reel sosyalist ülkelerin toleransına bile sahip olamamıştır. Bütün bunlar, o çok önemli 'Güven' faktörü sayesinde mümkün olabilmiştir.
Güven, doğası gereği pasif bir şeydir. Yavaş işler, durağandır, sabırlıdır, meşakkatlidir (örselenmeye dayanıklıdır). Güven bir kere kazanıldı mı, uzun süre korunabilir.
Güven, geriye dönük birşeydir. Referansını geçmişten alır. Geçmişte oluşturulmuş beklentiler, güvenin sürmesini sağlayan asıl unsurdur. Güven, hayal kırıklıklarına karşı bile dayanıklıdır, sınırları da geniştir. Beklenti üzerinden kurulmuş sınırlar ne kadar genişse, tolerans da o kadar geniş olur. Ama o da bir yere kadar.
7.
Yalanın kendi sınırlarına dayanmasına en iyi örnek, bugün yaşanan küresel (devlet borçları) krizidir. Mesela Yunanistan'ın yarım triyon Dolarlık borcunu ödeyeceğine inanacak Avrupalı bulmak, artık imkansızdır. Aynı şekilde Türkiye'de, seçilmiş milletvekillerini, Yüksek rütbeli subayları ve gazetecileri, hangi suçtan yargılandıklarını söylemeden yıllarca hapiste tutmanın adil olduğuna halkı inandırmak da zordur. Gerçek açıklanmazsa, gerçeği bilenlerin, tıpkı eski Sususrukçu özel harekatçılar gibi günün birinde kendiliklerinden herşeyi anlatacağını şimdiden -kesin bir şekilde- söyleyebiliriz. Yalanın çökmesi, "iradi" değil "fizikseldir", yani kesindir.
Yalanın son aşaması, sıkıntılı bir süreçtir...
Halka sistematik bir şekilde söylenen yalan, bir yerden sonra, söyleyeni de yorar.
Vicdanı olmayanın içinde bile 'Gerçek' diri kalır ve söylemediği 'Doğru' mutlaka ortaya çıkar. İşte bu aşama ilginçtir, çünkü yalanın taşıyıcı sahipleri, yalanın -taşınamaz/inandırılamaz- son aşamasında iki farklı tutum sergilerler. Bunlardan biri, vicdanın (yani ruhsal gerçekliğin) ağırlığını koyması ve yalana itiraz/isyan etmesidir. Vicdan itiraz eder, çünkü kendi ruhunu kurtarmak ister. (Daha önce de sözetmiştik: 'İyi/Gerçek' ile 'Kötü/Yalan' birbiriyle kapışıp ikisi de kırılsa, geriye sadece 'İyi/Gerçek' kalır demiştik.)Yalan, bir boşluk/hiçlik türü olduğundan, insanın ruhunu yer bitirir. İnsanın kendini iyi hissetmesi için 'Gerçek'e ihtiyacı vardır. Bu nedenle, en dipsiz yalanın bile Gerçeğe ihtiyacı vardır. Bir yerden sonra Yalan da Gerçeksiz yaşayamaz. bu nedenle kategorik Yalan, önce toplumun ruhunu ve vicdanını yiyip bitirir, sonra, oluşan boşluğu doldurmak için, Gerçeğe ihtiyaç duyar. Yalanı ve iftirayı er/geç itiraf edenler, bunu diğerlerini düşündükleri için yapmazlar, kendileri için yaparlar. Bu nedenle yalan, biryerden sonra çökmek zorundadır.
Yalan söylemeye "gönüllü" olarak -çıkarı adına- başlayıp, Yalan'ın son aşamasındaki vicdani çöküntüyü ve dürüstlüğü kaldıramayacak kadar "yüksek" egoya sahip olanların tavrı, asıl kötü tavırdır. Bunlar, Gerçeğin/Doğrunun/İyinin yokedilemeyeceğini bilemeyecek kadar yüksek düzeyde bir entelektüel ahmaklığa sahip olduklarından, yalanı sahiplenmenin şehvetine kapılırlar. Yalana daha fazla ve fanatikçe sahip çıkarlar ve Yalanın bilinçli savunucularına dönüşürler. Sahiden dürüst olup, yalana kanmış olanların vicdan muhasebesini yapmayacak kadar kibirlidirler. Ruh çürümesi dediğimiz bu durum, umutsuz bir vakadır ve savunucularını kesin felakete götürür. Çünkü istisnasız herkes yalan söylese, Yalan gene de Gerçek olmaz, olmayacaktır ve Yalanın sahiplerini Yalanla birlikte çökertecektir.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...