23 Kasım 2019

İNSAN VÜCUDU İLE İLGİLİ 100 İLGİNC GERÇEK


İNSAN VÜCUDU İLE İLGİLİ
100 İLGİNC GERÇEK
İnsan Vücudu ile İlgili 100 İlginç Gerçek
İnsan vücudu o kadar karmaşık bir sistem ki, binlerce yıllık tıbbi bilgiye ve tecrübeye rağmen, hala doktorları ve araştırmacıları şaşırtmaya devam ediyor. O yüzden bize çok sıradan görünen vücut parçalarımız ya da fonksiyonlarımızda bile çok ilginç ve beklenmedik şeyler saklı olabilir. Hapşırmaktan tırnak uzamasına kadar 100 adet abuk, şaşırtıcı ve ilginç gerçekler aşağıda:
BEYİN
Beyin
İnsan beyni, insan anatomisinin en karmaşık ve en az anlaşılabilen kısmı. Bilmediğimiz çok şey var, ama bildiğimiz ilginç gerçeklerden bazıları aşağıda. 

1) Beyine giden ve gelen sinir sinyallerinin hızı saatte 273.6 km’ye ulaşabiliyor. Bu da çevremizdeki etkilere nasıl bu kadar hızlı tepki verebildiğimizi ve bir acıyı nasıl anında hissettiğimizi açıklıyor.
2) Beyin 10 Watt’lık bir ampul kadar enerji tüketiyor. Akla bir fikir geldiğini karikatürize etmek için başın üzerine çizilen ampül figürü çok da yanlış değilmiş. Beynimiz bu enerjiyi uykuda da harcıyor.
3)İnsan beyninin depolayabileceği bilgi miktarı Encyclopedia Britannica’nın içindeki bilgiden 5 kat fazla. Ya da bizdeki eski Meydan-Larousse’tan."Bilim" Bilim adamları bir rakam belirleyemediler ama bu kapasitenin 3 ila 1000 Terabayt arasında olduğu düşünülüyor. 900 yıllık İngiltere"> İngiliz Tarih Arşivi’nin 70 Terabayt olduğu düşünülürse, inanılmaz bir kapasiteden bahsediyoruz.
 4) Beyin kandaki oksijenin yüzde 20’sini harcıyor. Vücut ağırlığının sadece %2’sini oluşturmasına rağmen, bu kadar çok oksijen harcaması çok ilgi çekici. Bu yüzden de oksijensiz kalma öncelikle beyin hasarına yol açıyor.
5) Beyin gece gün boyunca olduğundan daha aktif. Düz mantık ile düşünüldüğünde, gündüz yaptığımız onca faaliyet, görüntü, ses vb.nin beyni yatakta yatarak dinlenmemiz durumundan daha fazla çalıştıracağını sanabiliriz. Ama durum tam tersi. Vücudu kapatınca beyin daha da açılıyor.
6)Bilim adamlarına göre IQ yükseldikçe daha fazla rüya görülüyor. Doğru olabilir ama uykudan sonra rüyalarınızı hatırlamıyorsanız hemen kendinizi kötü hissetmeyin. Çoğumuz gece gördüğümüz rüyaların büyük bir kısmını hatırlamıyoruz ve bu rüyalar en fazla 2-3 saniye sürüyor.
7) Nöronlar insanın hayatı boyunca gelişmeye devam ediyor. Yıllarca, bilim adamları ve doktorlar beyin ve sinir dokularının gelişmediğini ve hasarın iyileşmeyeceğini düşündüler. Vücudun diğer kısımları gibi olmasa da nöronlarda gelişebiliyor ve bu da beyin ve hastalıkları konusunda önümüze yeni bir yaklaşım getirecek.
8) Nöronların tipine göre bilginin akış hızı değişiklik gösteriyor. Bütün nöronlar birbirinin aynı değil. Bu değişik tipler içinde bilgi akış hızı 0.5 metre/saniye’den 120 metre/saniye’ye kadar değişebiliyor.
9) Beyin herhangi bir acı hissetmez. Tüm acıların kaynağı beyin olmasına rağmen, kendi üzerinde "Ağrı"ağrı algılayıcıları olmadığı için acıyı hissetmiyor. Ama çevresinde çok fazla doku, sinirler ve damarlar var ve bunlar acıya duyarlı. Bu yüzden keskin baş ağrıları var zaten.

10) Beynin %80’i sudur.Tezgahlarda ya da TV’de gördüğünüz beyinler çok gerçekçi değil. Yaşayan bir beyinin dokusu daha çok bir jöleye benziyor. Bir dahaki sefere susuz kaldığınızda beyninizi unutmayın.
Saç ve Tırnaklar
Saç ve Tırnaklar
Vücudun yaşayan bir parçası olmamasına rağmen birçok insan saç ve tırnak bakımına çok uzun zamanlar harcıyorlar. Saç ve tırnaklarla ilgili bu gerçekleri bir sonraki kuaför randevunuzda aklınızda tutun.
11) Yüz kılları tüm vücuttaki en hızlı uzayan kıllardır. Erkeklerin akşamüstü sabah traş ettikleri sakallarının tekrar uzamasına şaşmaması lazım. Bir erkek hiç traş olmazsa ömür boyu uzayacak sakalları 10 metreye yaklaşacaktır.
12) Ortalama bir insan günde 60-100 saç teli kaybeder. Kel değilseniz, günlük kaybettiğiniz saç teli sayısı bu kadar. Saç dökülmesi miktarı mevsim, hamilelik, hastalık, beslenme ve yaş gibi faktörler ile değişebiliyor.
13) Kadınların saç tellerinin kalınlığı, erkeklerinkinin yarısı kadardır. Garip gibi görünse de, tam da bu sebepten erkeklerin saçları pek “ipeksi” olamıyor. Saç teli kalınlığı ırka göre de değişebiliyor.
14) Bir tel insan saçı, 100 gram taşıyabilir.Kafamızdaki on binlerce saç telini düşünürsek, Rapunzel öyküsü de gerçekçi olabilir.
15) En hızlı uzayan tırnak, orta parmağınızın tırnağıdır. Daha da ilginci, çok kullanılan elin tarafındaki tırnağın da daha hızlı uzamasıdır. Neden böyle olduğu tam bilinmese de, uzun olan parmağın tırnağının daha hızlı, daha kısa parmakların tırnaklarının daha yavaş uzadığı gözlenmiştir.
16) Vücudunuzda her santimetrekareye düşen tüy sayısı bir şempanzeninki ile aynıdır. Ama tabii ki insanların tüyleri çok daha açık renkli ve çoğu insanda önemli bir kısmı görünür değil.
17) Sarışınların daha çok saçı var. Saç rengi, saçın gürlüğünü de etkiliyor. Ortalama bir insanın başında 100,000 saç kökü var ve her bir saç kökü insanın hayatı boyunca 20 ayrı saç üretebiliyor. Sarışınların ortalama 146,000 saç köküne karşılık, siyah saçlıların 110,000, kahverengi saçlıların 100,000 ve kızıl saçlıların 86,000 saç kökü var.
18) El tırnakları, ayak tırnaklarından yaklaşık 4 kez daha hızlı uzuyor. El tırnaklarınızı daha sık kestiğinizi farkettiyseniz, bunda bir yanlışlık yok. Açıkta bulunan tırnaklar daha hızlı uzuyor. Tırnakların ortalama uzama hızı ayda 2.5 mm kadar.
19) İnsan saçının ömrü ortalama 3-7 yıl arası. Hergün çok miktarda saç kaybetmenize rağmen, herhangi bir saç telinin ömrü aslında oldukça uzun, tabii özellikle koparılmazsa. Aynı saç teli defalarca traş, boya vs. gibi şeyler görecektir.
20) Saçınızın döküldüğünün dışarıdan anlaşılabilmesi için başınızdaki saç tellerinin %50’sini kaybetmiş olmanız gerekir. Günlük olarak bu kadar çok saç kaybetmemize rağmen, etraftan anlaşılması ancak saçın %50’sini kaybettiğinizde mümkün oluyor.
21) İnsan saçını yok etmek çok zor. Yanıcı olmasını saymazsak, insan saçının doğada çözünme hızı çok çok yavaş. Banyo giderinin saç ile nasıl tıkandığını merak ediyorsanız, şunları aklınızdan çıkarmayın; saçlarımız soğuğa, suya, iklim değişikliğine ve diğer doğa olaylarına, ayrıca asit ve aşındırıcı kimyasallara karşı aşırı derecede dayanıklı.
İç Organlar İç Organlar
İç Organlar
Bizi rahatsız etmedikleri sürece aklımıza getirmediğimiz iç organlarımız, aslında yememizi, nefes almamızı ve ayakta dolaşabilmemizi sağlıyorlar. Karnınız guruldadığında aşağıdakileri aklınıza getirin.
22) En büyük iç organımız ince bağırsağımızdır. “İnce Bağırsak” diyoruz ama “kalın” bağırsağımızdan çok daha uzun, bir insanın boyunun dört katı kadar. İçeride çok fazla dolanarak karın boşluğuna sığmayı başarıyor.
23) İnsan kalbinin yarattığı basınç, kanı 10 metre yüksekliğe fışkırtmaya yeterlidir. Kalbimizin attığını hissetmemiz de bundan. Tüm vücuda kanı dağıtabilmek için böyle yüksek bir basınç ve buna dayanacak kadar sağlam bir organ gerekiyor.
24) Midenizdeki asit bir jileti eritebilecek kadar kuvvetlidir. Tabii bunu test etmek için jilet ya da başka bir metal eşya yemeniz gerekmiyor. 
Midemizdeki hidroklorik asit pek çok metali eritebilecek özellikte.
25) İnsan vücudundaki damarların toplam uzunluğunun yaklaşık 96,500 km olduğu tahmin ediliyor.Dünyanın çevresinin yaklaşık 40,200 km olduğunu düşünürsek, vücudunuzda dünyanın çevresini iki defadan fazla dönecek kadar damar var.
26) Midenizin iç çeperi her 3 ila 4 günde bir yenilenir. Mide duvarları oluşturan hücreler bu kadar sık değişmezlerse mide asidi bu hücreleri eritir. Ülseri olanlar mide asidinin canınızı ne kadar yakacağını iyi bilirler.
27) İnsan akciğerinin yüzey alanı bir tenis kortunun alanı kadardır. Kana oksijen geçişini daha verimli yapabilmek için, akciğerlerimizde binlerce bronş ve alveol bulunur. Bunların içinde de mikroskopik kanalcıklar vardır. Yüzey alanının büyüklüğü oksijen ve karbondioksit değiş tokuşunu kolaylaştırır ve vücudun her zaman yeterli oksijeni almasını sağlar.
28) Kadınların kalbi, erkeklerden daha hızlı atar. Bunun ana sebebi, genel olarak kadınların erkeklerden daha az yapılı olması ve kalbin daha az kan pompalamasıdır. Bunun dışında da kadın ve erkek kalpleri, özellikle kalp krizi aşamasında farklı özellikler gösterebilir. Bazı durumlarda kadın ve erkek kalbine uygulanması gereken tedavilerde de farklılık olabilmektedir.
29) Bilim adamları, karaciğerin 500’ün üzerinde fonksiyonunu bulmuşlardır. Karaciğerinizi ancak çok içki içtiğinizde hatırlamanıza rağmen, bu organ vücudun en çok çalışan ve en büyük organlarından biridir. Karaciğerin yaptığı işlere örnek olarak safra üretimi, kırmızı kan hücrelerinin ayrıştırılması, plazma protein sentezi ve toksinlerden arındırma sayılabilir.
30) Aort damarımızın çapı bahçe hortumu çapına yakındır. İnsan kalbinin ortalama büyüklüğünün yumruğumuz kadar olduğu düşünülürse, aort damarının çapı oldukça fazladır (Amerikan standardında bir bahçe hortumu dış çapı yaklaşık 27 mm. dir). Bu damarın bu kadar geniş olmasının sebebi, oksijen açısından zengin kanı vücuda dağıtan ana kaynak olmasıdır.
31) Kalbinize yer açmak amacı ile, sol akciğeriniz, sağ akciğerinizden daha küçüktür. Herhangi birine “akciğerleri çiz” dediğinizde genelde simetrik iki organ çizimi ile karşılaşırsınız. İki akciğerimiz yaklaşık aynı ölçüde olmasına rağmen, hafif sola kayık olan kalbimiz, sol akciğerin bir kısmını gasbetmiştir.
32) İç organlarınızın büyük bir kısmını kaybetseniz dahi hayatta kalabilirsiniz. İnsan vücudu çok kırılgan gibi görünmesine karşılık, mideniz, dalağınız, bir akciğeriniz veya böbreğiniz olmadan ya da karaciğerin %75’i, bağırsakların %80’i olmadan yaşamınızı sürdürebilirsiniz. Tabii ki çok iyi hissetmeyebilirsiniz ama bu organların eksikliği sizi öldürmeyecektir.
33) Böbreküstü bezleri hayat boyunca sürekli küçülür Böbreküstü bezleri, böbreklerin hemen üzerinde yer alır ve stres hormonları üretir (kortizol ve adrenalin gibi). Gebeliğin 7. ayında bebeğin böbrek üstü bezleri ile böbrekleri aynı boyuttadır. Doğumdan önce biraz küçülen böbreküstü bezleri, yaşam boyu küçülmeye devam ederler. Öyle ki, çok yaşlı insanlarda böbreküstü bezleri görünemeyecek kadar küçüktür.
Vücut Fonksiyonları
Vücut Fonksiyonları
34) Hapşırık hızı 160 km/saat’i geçebilir. İşte yine tam bu yüzden hapşırırken ağzınızı da kapatmanız gerekmektedir.
35) Öksürük hızı da 100 km/saat seviyesindedir. Bu hızda öksürüyorsak, mikropların hızla yayılmasına da şaşmamak gerekir.

36) Kadınlar gözlerini erkeklerden 2 kat daha fazla açıp kaparlar. Ortalama bir insan dakikada 13 kere gözünü kırpmaktadır.
37) Dolu mesane tenis topu büyüklüğündedir. Dolu mesane 400-800 cc idrar tutabililmesine rağmen, çoğu insan 250-300 cc seviyesinde tuvalete girme ihtiyacı hisseder.
38) İnsan atıklarının yüzde 75’i sudur. İnsanın çıkardığı atıklarda sadece idrarın su içerdiğini sanıyorsanız yanılırsınız. Dışkının da büyük kısmı sudur. Buna şükretmemiz lazım, zira böyle olmasaydı, sürekli acılı bir kabızlık çekerdik.
39) Ayaklarda 500,000 ter bezi vardır ve günde yaklaşık 475 mililitre ter üretirler. Spor ayakkabınızın neden boyasının çıktığına şaşırmamanız lazım. Ayrıca, erkeklerde kadınlara göre daha fazla ter bezi bulunur.
40) Yaşamınız süresince iki yüzme havuzunu dolduracak kadar tükürük üretirsiniz. Tükürük sindirim sisteminin çok önemli bir bileşenidir. Ağzı sürekli ıslak tutmaya da katkıda bulunur.
41) Ortalama bir insan günde 14 kez mide gazı çıkarma ihtiyacı hisseder. Çok mide gazınızın olduğunu düşünüyorsanız, hemen herkesin aynı durumda olduğunu bilmeniz sizi rahatlatacaktır. Sindirim, vücutta pek çok gaz birikimine yol açar ve bu gazları çıkarmamak ağrılara sebep olabilir.
42) Kulak kiri, kulak sağlığı için gereklidir. Pek çok insan kulak kirinden hoşlanmaz ama, kulak kiri kulağın savunma sisteminin çok önemli bir parçasıdır. İç kulağı bakterilerden, mantarlardan, kirlerden ve hatta böceklerden korur. Ayrıca kulak içini yağlar ve temizler.
Cinsellik ve Üreme
Cinsellik ve Üreme
Hala pek çok toplumda tabu olmasına rağmen, hem ilişkiler hem de üreme için cinsellik insan hayatının önemli bir parçasıdır. Aşağıdakiler konu ile ilgili bazı ilginç gerçekler...
43) Her gün 120 milyon cinsel ilişki yaşanıyor. İnsanlar hızlı çoğalan bir tür. Günde 120 milyon cinsel ilişki yaşanıyorsa, nüfus artışına şaşırmamak lazım.
44) İnsan vücudundaki en büyük hücre, bir kadının yumurtasıdır. İnsan vücudundaki en küçük hücre ise sperm hücresidir. Normalde hücreler görülemeyecek kadar küçüktür ama bir yumurta hücresi, 1mm’lik çapı ile çıplak gözle görülebilir. Sperm hücresi ise bir hücre çekirdeğinden birazcık büyük, ama yine de çok minik bir hücredir.
45) Hamileliğin ilk üç ayında kadınların rüyada en çok gördükleri şeyler kurbağa, kurtçuk ve saksı bitkileridir. Hamilelikte hormon değişimine paralel olarak pek çok şey garipleşebiliyor. Rüyaların değişmesi de bunlardan biri. En çok görülen şeyler bu yukarıdakiler ama birçok kadın da su, doğum yapma, vahşet ya da seks ile ilgili rüyalar da görüyor.
46) Dişleriniz siz doğmadan 6 ay önce gelişmeye başlar. Dişli olarak doğan bebek çok az ise de, dişlerin gelişimi çok erken başlıyor. 9 ila 12. haftada dişler şekilleniyor.
47) Bütün bebeklerin gözü mavidir. Göz renginiz anne babanızdan kalıtımsal olarak geçse de, bebekler ilk olarak mavi gözlerle yaşama başlarlar. Bunun sebebi melanindir. Yeni doğan bebekte melanin henüz tam olarak stoklanmadığı ve koyulaşmadığından gözler mavi görünür. Zamanla gözler olması gereken renge dönüşür.
48) Aynı boyutta olsalardı, bir bebek bir öküz kadar güçlü olurdu. Tabii ki bir bebek öküz arabası çekemez ama, bebek öküzün boyutlarında olsaydı, bunu yapabilecek kadar güçlü olacaktı. Bu kadar minik olmalarına rağmen bacakları çok kuvvetlidir, yani tekmelerine dikkat edin.
49) Her 2000 bebekten birinin doğduğunda dişi vardır. Bu diş bazen diğerleri çıktığında düşen fazladan bir diş de olabilir, erken çıkmış normal bir diş de olabilir.
50) Ceninin parmak izleri üçüncü ayda oluşur. Sadece 6-13 haftalıkken dahi parmak izlerinin şekli belirmeye başlar. Garip olan şey ise, bu izlerin insanın hayatı boyunca silinmemesi ve öldükten sonra da en son yok olan şeylerden biri olmasıdır.
51) Her insan yarım saatini tek hücre olarak geçirmiştir. Döllenmenin gerçekleşmesi ve sperm ile yumurta hücrelerinin tek hücreyi oluşturmalarının ardından yarım saat kadar bir süre tek hücre olarak yaşamını sürdürür. Daha sonra hızla bölünmeye başlayarak embriyonun minik parçalarını oluşturur.
52) Erkeklerin çoğu uyku sırasında her 1-1.5 saatte bir ereksiyon olur. Çoğu insanın beyni ve vücudu uykuda iken zannettiklerinden çok daha aktiftir. Kan dolaşımı ve testosteron da uykuda ereksiyona sebep olur ve bu son derece normal bir şey olup, REM uykusunun bir parçasıdır.
Duygusal
Duygusal
Duygularımız, dünya ile iletişimimizi sağlayan ana elemanlardır. Duygularımız hakkında enteresan bilgiler aşağıda.
53) Çok fazla yerseniz duyma hissiniz azalır. Çok yedikten sonra bir konsere giderseniz, kendinize kötülük yapmış olursunuz. Duyma eşiğinizin artmaması için, bu tür etkinliklerden önce az yemek yemeniz faydanıza olacaktır.
54) İnsanların yaklaşık üçte biri iyi bir görüşe sahiptir. Nüfusun geri kalan üçte ikilik kısmı da gözlük ve kontak lens kullanmak durumunda. Ayrıca, yaş ile birlikte de görme problemleri doğal olarak artıyor.
55) Tükürüğünüz bir şeyi eritemezse o şeyin tadını alamazsınız. Bir şeyden tat alabilmeniz için, içindeki kimyasalları tükürük ile çözmeniz gerekir. İnanmıyorsanız bir şeyi tatmadan önce dilinizi kurutmayı deneyin.
56) Kadınlar hem doğuştan itibaren, hem de yetişkinlikte erkeklerden daha iyi tat alır. Araştırmalar, kadınların bir kokuyu ayrıştırmada erkeklerden daha iyi olduğunu göstermiştir. Özellikle narenciye, vanilya, tarçın ve kahve kokularını kadınlar daha iyi alırlar. Nüfusun şanssız bir %2’lik kısmı ise hiç koku alamamaktadır.
57) Burnunuz 50,000 farklı kokuyu tanıyabilir. Hayvanlara göre bu sayı daha mütevazi, örneğin bir tazının burnu insandan 1 milyon kere daha hassas ama yine de burnumuz faydasız değil. Hala çok sayıda kokuyu algılıyabiliyoruz ve bunları anılarımızla birleştirebiliyoruz.
58) Şiddeti az sesler bile gözbebeklerinizin büyümesine yol açabilir. Bu yüzden cerrahlar, saatçiler ve göz ile hassas işler yapanlar çalışırken gürültü yapılmasından hoşlanmazlar. Sesler, gözlerinin odaklanmasını etkilediğinden işlerini aksatmalarına neden olabilir.
59) Tek yumurta ikizleri dışında herkesin kendine has ayrı bir kokusu vardır. Bebekler annelerinin kokusunu ayırabilmektedir. Pek çok insan da yakınlarının kokusunu ayırabilmektedir. Kokunun bir kısmı genetik, bir kısmı ise yenilen yiyecekler ve kişisel hijyen dolayısı ile her insana özel olarak oluşmaktadır.
Yaşlılık ve Ölüm
Yaşlılık ve Ölüm
En genç insandan en yaşlısına kadar yaşlanma süreci yaşamın gerekli ve kaçınılmaz bir parçasıdır. Bu sürecin ilgi çekici ve bazen de garip gerçekleri aşağıda.
60) Yakılan bir insan cesedinin külleri yaklaşık 4.1 kilodur. Ağırlığımızın çok büyük bir bölümünü hücrelerimizde biriken su vermektedir. Yakılma sonucu su ve diğer dokular yok olduğu için geriye pek bir şey kalmıyor.
61) Tırnaklar ve saçlar öldükten sonra uzamaya devam etmez. Ölülerde uzuyormuş gibi görünseler de, aslında su kaybeden derinin geri çekilmesi ve büzüşmesi sebebi ile böyle bir görüntü ortaya çıkmaktadır.
62) 60 yaşına gelen insanların büyük bir kısmı tat alma duygularının yarısını kaybeder. Belki de babaannenizin aşçılığına o kadar da çok güvenmemelisiniz. Yaşlandıkça tadı tam alabilmek için daha keskin tatlar gerekmektedir.
63) Gözler doğumdan itibaren hep aynı boydadır ama burun ve kulak sürekli büyümeye devam eder.Bebeklerin size kocaman gözlerle bakmasının sebebi budur ve bu gözleri hayat boyunca aynı boyutta taşırlar. Kulak ve burun ise sürekli büyür.
64) 60 yaşına gelen erkeklerin %60’ı, kadınların ise %40’ı horlamaktadır. Horlayan birinin yanında yatıyorsanız gürültüsünün nasıl olduğunu bilirsiniz. Normal bir horlama 60 dB iken, kuvvetli bir horlama 80 dB’e kadar çıkabilir. Bu da yaklaşık olarak bir beton kırıcının sesidir!
65) Bir bebeğin başı, boyunun dörtte biri iken, yetişkin insanın başı, boyunun sekizde biridir. Anlaşılan bebekken kocaman görülen başımız çok da fazla büyümüyor. Bacaklar ve vücut kısmı çok daha fazla uzarken, başın büyümesi sınırlı kalıyor.
Hastalık ve Yaralanmalar
Hastalık ve Yaralanmalar
Çoğumuz yaşamımız boyunca pek çok kez yaralanır ve hasta oluruz. İnsan vücudunun dış dünyadan gelen bu baskı ve tehlikelere nasıl cevap verdiği ile ilgili gerçekler aşağıda.
66) Kalp krizi geçirme riskinin en yüksek olduğu gün Pazartesidir. Pazartesilerden nefret etmek için bir neden daha! İskoçya’da 10 yıl süren bir araştırma sonucuna göre, diğer günlere oranla %20 daha fazla sayıda insan Pazartesi günleri kalp krizi geçirip ölüyor. Araştırmacıların teorisine göre hafta sonu dağıtıp Pazartesi iş stresine geri dönmek gerginliği arttırıyormuş.
67) İnsanlar gıdasız kalmaya uykusuz kalmaya dayandıklarından daha fazla dayanabiliyor. Aç kalmak yerine gece uykusuz kalmayı tercih edebilirsiniz ama bu sadece kısa vadede geçerli. Ortalama bir insan, su içebilirse, vücudundaki yağ ve diğer faktörlere bağlı olarak 1 ay ila 2 ay arası hayatta kalabilir. Uykusuz kalan kişiler ise sadece birkaç gece uykusuzluktan sonra şiddetli kişilik sorunları ve psikolojik problemler ile karşı karşıya kalıyor. Bugüne kadar kayıt edilmiş en uzun uykusuzluk süresi 11 gün ve bu denek sürenin sonunda halüsilasyon görmeye, konuşurken sözcükleri karıştırmaya ve sık sık yaptığı şeyi unutmaya başlamıştır.
68) Basit, orta derecede bir güneş yanığı dahi damarlara oldukça fazla zarar verir. Ne kadar fazla? Araştırmalara göre damarların normale dönmesi 4 ila 15 ay sürüyor. Koruma sürmeden güneşe çıkarken tekrar düşünün.
69) Hastalıkların %90’ından fazlası stres yüzünden oluşur ya da stres ile hızlanır. Stresli bir işte çalışıyorsanız, bu iş sizin canınızı sıkmaktan fazlasına mal olabilir. Stres, depresyon, yüksek tansiyon ve kalp rahatsızlığı riskini arttırmaktadır.
70) İnsan başı vücudundan ayrılırsa 15-20 saniye kadar bilinç açık kalmaktadır. Düşünmesi bile korkunç olsa da, kafanın içindeki kan miktarı, kafa kesildikten sonra birkaç saniye de olsa bilincin sürmesine yeterlidir. Bu konuda oldukça çelişkili raporlar bulunuyor.
Kaslar ve Kemikler
Kaslar ve Kemikler
Kaslar ve kemikler vücudumuzun çatısını oluşturur ve zıplarken, koşarken ya da sadece uzanırken bile çalışırlar. Onlarla ilgi bazı gerçekler aşağıda.
71) Gülümsemek için 17, kaşları çatmak için 43 kas çalışır. Yani gülümsemek hepimiz için daha uygun bir seçim. Kaş çatma, şaşı bakma gibi hareketleri uzun süre yapanlar, bunun yüzü ne kadar yorduğunu bilirler. Bu yüzden en iyisi ruh halinizi iyileştirmek.
72) Bebekler 300 kemik ile doğar ama yetişkinlerde kemik sayısı 206’dır. Bunun sebebi, bebeklerdeki kemiklerin bir kısmının, örneğin kafatasının daha küçük parçalardan oluşmasıdır. Bu yapı, bebeğin doğum kanalından geçişini de kolaylaştırır. Çocuklar büyüdükçe kemikler birleşip sertleşir.
73) Sabahları boyumuz akşamki boyumuza göre 1 cm kadar daha uzundur. Kemikler arasındaki kıkırdak ayakta durma, oturma ve diğer günlük aktivitelerde bir miktar sıkışır ve gün sonunda bizi birazcık daha kısa yapar.
74) İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir. Diliniz ile halter kaldıramazsınız ama boyutuna göre kuvveti en yüksek olan kas odur. Aslında düşündüğünüzde gün boyunca yemek yerken ve konuşurken dilinizin ne çok çalıştığını anlarsınız.
75) Vücuttaki en sert kemik çene kemiğidir. Çene kemiği, vücuttaki en dayanıklı ve zor kırılan kemiklerden biridir.
76) Tek bir adım atmak için 200 kas kullanılır. Kas gruplarını nasıl kullandığınıza da bağlı olarak, asım atmak için 200 civarında kası kullanırsınız. Günde 10,000 civarında adım attığımız düşünülürse bu çok büyük bir rakam.
77) Dişler, vücudun kendi kendini tamir edemeyen tek parçasıdır. Dişinizi kırdıysanız bunun nasıl bir şey olduğunu bilirsiniz. Dişin dış katmanı olan mine kısmı yaşayan bir doku olmadığı için, tamirini yapmak dişçinize kalır.
78) Geliştirdiğiniz bir kas grubunun eski haline dönmesi iki kat fazla zaman alır. Tabii bunu tembeller için bir motivasyona çevirmemek lazım. Kasları geliştirmek aslında nispeten kolay bir iştir ve bu da koltuktan popomuzu kaldırıp hareket etmek için motivasyon olmalıdır.
79) Kemikler bazı çeliklerden daha sağlamdır. Kemik ile çeliği kıramazsınız elbette, çünkü çelik çok daha yoğundur. Kemiğin gerilme gücü 20,000 psi, çeliğin gerilme gücü ise çok daha yüksek olup 70,000 psi’dır. Ancak çelik, kemikten çok daha ağırdır. Bu nedenle, eşit ağırlıkta alındıklarında kemik daha kuvvetlidir.
80) Ayaklarınızdaki kemik sayısı, tüm vücudunuzdaki kemik sayınızın dörtte biridir. Ayaklarınızda bu kadar çok kemik olacağı aklınıza gelmemiştir muhtemelen. Vücuttaki 206 kemikten 52 tanesi ayaklarınızdadır.
Mikroskobik Seviye
Mikroskobik Seviye
Vücudumuzda olan şeylerin çoğu, çıplak gözle göremeyeceğimiz oranda küçük işlemlerle gerçekleşir. Aşağıdakilere bakılırsa, belki de öyle olması daha iyi.
81) Derinizin her 2.5 santimlik kısmında yaklaşık 32 milyon bakteri vardır. Hijyene çok meraklı olsanız da bu konuda fazla endişelenmeniz gerekmez, çünkü bu bakterilerin çok büyük çoğunluğu zararsız ve hatta vücut sağlığı için faydalıdır.
82) Derinizin tüm hücreleri her 27 günde bir yenilenir. Deri, iç organlarımızı korur ve bu görevi yaparken kurur, parça parça dökülür. Yani geçen ayki deriniz kütüphanenizde ya da koltuğunuzun altında toz parçası olarak bir yerlerde duruyor.
83) Her bir dakikada vücudunuzda 300 milyon hücre ölüyor. Çok büyük bir rakam gibi görünse de, bu rakam vücuttaki tüm hücre sayısının çok küçük bir bölümü. Tüm vücuttaki hücre sayısının 10 ila 50 trilyon arasında olduğu tahmin ediliyor, bu nedenle birkaç yüz milyoncuk kayıp çok da büyük değil.
84) Her saatte derimizden 600,000 parça dökülür. Deriniz kurumadıkça ya da güneş yanığınız olmadıkça deriniz pek aklınıza gelmez ama sürekli kendini yenilemekte ve ölü hücrelerden kurtulmakta.
85) Yetişkin bir insanın vücudu günde 300 milyar yeni hücre üretir. Vücudunuz sadece organları çalıştırmak ve hareket etmek için değil, sürekli kendini yenilemek ve tamir etmek için de enerjiye ihtiyaç duymaktadır.
86) Her insanın dil izi de benzersizdir. Suç işleyecekseniz, arkada dil izi bırakmayın! Her insanın dili diğerinden farklıdır ve parmak izi gibi benzersizdir.
87) Vücudunuzda 8 cm’lik bir çivi yapabilecek kadar demir vardır. Kanınızı bir şekilde tattıysanız hafif bir metalik tat farketmişsinizdir. Kandaki yüksek seviyedeki demir buna yol açmaktadır. Bu demiri vücuttan alırsanız, küçük bir çivi yaparsınız ama kuvvetli de bir kansızlığa yol açarsınız.
88) En çok bulunan kan grubu 0’dır. A ve B grubuna da kan verebildiği için kan bankaları tarafından da aranan bir kan grubudur. En az bulunan kan grubu ise A-H ya da (bulunduğu yer dolayısı ile Bombay kanı denilen) grup olup, bu grup kana sahip insan sayısı 100’den azdır.
89) İnsan dudaklarına kırmızı rengi, derinin hemen altındaki çok sayıda kılcal damar vermektedir.Bahsedilen kılcal damarlardaki kanın oksijen oranı genelde yüksek olduğundan, rengi canlı bir kırmızıdır. Bu, bir insanın kansız kalınca ya da çok kan kaybedince dudaklarının neden soluklaştığını da açıklar. Soğuk havada dudakların maviye dönmesi de bu sebeptendir. Soğukta bu kılcal damarlar büzüşür, kan oksijeninden kaybeder ve rengi koyulaşır.
Çeşitli
Çeşitli
90) Ne kadar soğuk bir odada uyursanız, kötü bir rüya görme olasılığınız o oranda artar. Bunun neden böyle olduğu bilim adamlarınca tam olarak açıklanamamıştır ama kabus görüyorsanız kendinizi biraz sıcak tutma isteği yüzünden olabilir.
91) Gözyaşı ve sümükte bakterilerin hücre duvarlarını bozan bir enzim (lysozyme) vardır. Bu yararımızadır, çünkü burnunuzu ve boğazınızı kaplayan sümük ve gözyaşınız bakterilerin bu bölgeye girerek enfeksiyona yol açmalarının önüne geçer.
92) Vücudunuz 30 dakikada 1.9 litre suyu kaynatabilecek kadar ısı üretir. Matrix filmini seyrettiyseniz, insan vücudunun üretebileceği enerjiyi görmüşsünüzdür. Vücudumuzu sürekli 37 derece civarında tutmak için vücudumuzun ürettiği kaloriler ile su kaynatılabilir hatta makarna bile pişirilir!
93) Korktuğunuzda kulaklarınız daha fazla kir üretir. Korktuğunuz zaman üretilen kimyasallar ve hormonlar vücudunuzda bu kulak kiri örneği gibi görünmez faaliyetlere yol açabilir. Çalışmalar, korku durumunda kulağın bu yapışkan maddeden daha fazla ürettiğini ortaya çıkarmıştır ama bunun nedeni bilinmemektedir.
94) Kendi kendiniz gıdıklamanız mümkün değildir. En çok gıdıklananlarımız bile kendilerini gıdıklama yeteneğinden yoksundur. Bunun sebebi, beyninizin parmaklarınızın hareketini kontrol ederken gıdıklama isteğini tahmin etmesidir. Beyniniz gıdıklamanın nereden geleceğini bildiği için başkasının gıdıklaması durumunda vereceği tepkiyi vermemektedir.
95) Kollarınızı iki yana açtığınızdaki genişlik vücudunuzun boyu kadardır. Çok milimetrik olmasa da, kol açıklığınız ile boyunuz birbirine çok yakındır.
96) Sadece insanlar duygusal gözyaşı döker. Hayvanlar dünyasında böyle bir şey yoktur. Sadece insanlar kötü bir gün geçirdiklerinde, birini kaybettiklerinde ya da yalnızca kötü hissettiklerinde gözyaşı döker.
97) Sağlak insanlar solaklardan ortalama olarak 9 yıl daha fazla yaşamaktadır. Bunun genetik ya da başka bir faktörle ilgisi yok. Muhtemelen günlük hayatımızda kullandığımız araç ve makineların genelde sağ el ile kullanıma yönelik tasarlanması, solaklar için daha fazla tehlike arz ederek kaza ve ölüm oranını yükseltiyor.
98) Kadınlar erkeklere göre vücut yağını daha yavaş yakarlar (günde 50 kalori daha az). Çoğu erkek yağı daha kolay yakar. Kadınlar, doğurganlık özelliği yüzünden vücutta daha fazla yağ bulundururlar ve bu fazla yağı yakmaları daha zordur.
99) Koalalar ve primatların da parmak izleri benzersizdir. İnsanlar, maymunlar ve koalaların parmak izleri her bireyde farklıdır. Klonlanan primatların dahi parmak izinin değiştiği görülmüştür.
100) Burun ile üst dudağın arasında ortadaki girintili bölgenin bir adı vardır. Bu kısma Philtrum denir. Bilim adamları bu girintinin herhangi bir amacı olup olmadığını bulamamıştır. Eski Yunanlılar ise bu bölgenin vücudun en erojen bölgelerinden biri olduğuna inanırlardı.

TÜRKİYE-PKK GÖRÜŞMELERİ AMED DİCLE 2005-2015


 TÜRKİYE-PKK GÖRÜŞMELERİ
AMED DİCLE 2005-2015

BİNBAŞI CEM ERSEVER;İN İTİRAFLARI


BİNBAŞI CEM ERSEVER;İN İTİRAFLARI 

TÜRBAN

TÜRBAN
’Şulebaş türban’ tasarımından kara çarşafa uzanan sıradışı bir hayat Hayrünnisa Gül’den Emine Erdoğan’a kadar birçok kadının başlarını bağlama şekline"Şulebaş" deniyor. Bu başörtüsüne adını veren Şule Yüksel Şenler kimdi? Nasıl ve neden örtündü? Bu türban modelini nasıl buldu? Terzilik öğrendiği Ermeni ustasının etkisi oldumu? Türbandan sonra neden kara çarşafa büründü?Recep Tayyip Erdoğan ile Emine Hanım birlikteliğininarabulucusu Şule Yüksel Şenler, neden iki kez evlenip boşandı? Türban konusunda Türkiye’de "çığır açan" bir gazeteci-yazarın işte yaşam hikáyesi. 
KIBRISLIYDILAR. 
Babası Hasan Tahsin ile annesi Mihriban Ümran Hanım, teyze çocuklarıydı. Altıkardeştiler: Özer, Örsel, Şule Yüksel, Gonca Gülsel,Tuncer ve Çiğdem. Tarih 29 Mayıs 1938. Kayseri. Şule Yüksel dünyayageldi. Babası, Sümer Fabrikası’nda görevliydi. 6 yılsonra görevinden ayrıldı. İstanbul’a yerleştiler. Bütünaile; anneanneler, babaanneler tüm akraba kadınlarımodern kıyafetler içinde, zarif ve şık giyiniyorlardı. Şule Yüksel, Koca Ragıp Paşa İlkokulu’na giderken ailenin ekonomik düzeni bozuldu. Şenler çiftinin çocuklarına okul aile birlikleri yardım etti. Şule Yüksel, ortaokula kadar okuyabildi. Annesi kalp krizi geçirip yatağa bağlanınca okuldan alındı.Artık evden çıkmıyor; temizlik yapıyor, yemek pişiriyordu. Arta kalan zamanlarında hep kitapokudu; ne bulursa onu okudu. Öyküler yazmaya başladı. Bunları Safa Önal’ ın çıkardığı "Yelpaze" Dergisi’ne gönderdi. İlk yazarlığa burada adım attı.Sonra Gökhan Evliyaoğlu, Peyami Safa gibi devrin ünlü isimlerinin bulunduğu "Yeniİstanbul" Gazetesi’nin gençlik köşesinde yazmaya başladı.Bu arada gazetenin ilanlarını hazırlayan Yüksel Bey’den resim dersi aldı. Resim derslerinimüzik dersleri takip etti. Ney ve kanun çalmayı öğrendi. 
AĞABEY BASKISI 
Ağabeyi Özer Şenler, Said-i Nursi’nin yakın çevresi içine girmişti. Ailesinin modernyaşamına; annesi ve kız kardeşlerinin örtünmemesine ve hele hele evde bile olsa kızkardeşlerinin erkek musiki hocalarından ders almasına çok kızıyordu. Bir gün evi terk etti. Artık ağabeyi Özer’ in yeni bir hayatı vardı. Dizinin dibinden ayrılmadığı Said-i Nursi,"Özer" adını da değiştirip "Üzeyir" koymuştu! Ağabey Özer Şenler’ i, Said-i Nursi iletanıştıran kişi ise, "Milliyetçiler Derneği" nden arkadaşı Nevzat Yalçıntaş’ tı. Şule Yüksel o günlerde áşık oldu. Lise öğrencisi mahalleli bir gence tutuldu. Aşk karşılıklıydı. Dört yıl flört ettiler.18 yaşına bastığı gün iki aile yan yana geldi. Ancak bu söz kesme merasimi tatsızlıklasonuçlandı. Müstakbel kaynanasının, oğlu ve geliniyle aynı evde yaşamak istemesi bu birlikteliğin sonunu getirdi.Baba Hasan Tahsin Şenler bu teklifi kabul etmedi. Bu acı sonucu mutfakta öğrenen ŞuleYüksel bayılıp kaldı.Ve yıllar geçse de bu acı dünür olayını hiç unutamadı. Hatta çocuk sahibi olamamasını da buolaya bağladı... 
ERMENİ TERZİ 
Annesi, aşkını unutması için Şule Yüksel’ i Bakırköy’de bir Ermeni terzinin yanına çırak verdi. Gencecik yaşında her türlü elbiseyi dikebilecek düzeye geldi. Zamanla kalfalığa kadar yükseldi.Ermeni ustasının Avrupa’dan getirdiği moda dergilerini elinden düşürmedi. Bu dergilerdegördüklerinden etkilenip ileride "Şulebaş Türban" tasarımı ortaya çıkaracağını kuşkusuztahmin bile edemezdi...Moda magazin dergilerini elinden hiç düşürmedi ama siyasi olaylara da ilgisiz kalmadı.1950’li yıllarda başlayan Kıbrıs mitinglerine katıldı. Ata yurdunu unutmamıştı. Mitinglerdekürsüye çıkıp ağlayarak şiirler okudu.27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra kurulan Adalet Partisi’ne katıldı. AP Bakırköy Gençlik Kolları, Edebiyat ve Kültür Kolu Başkanı oldu. Faruk Nafiz Çamlıbel’ in çıkardığı "Kadın Gazetesi" nde köşe yazmaya başladı. Asıl adı "Yüksel" idi. Ama kadın olduğunun anlaşılması için adının önüne "Şule" ekledi. O artık "Şule Yüksel Şenler" idi. O dönem siyasal görüş olarak aşırı milliyetçi Nihat Atsız’ ayakınlaştı. Ama ağabeyi Özer’ in (Üzeyir) hastalığı yaşamını değiştirdi. 
OJELİ TIRNAKLAR 
 Ağabeyi sarılıktı. Annesi, kız kardeşleri hastanede başında beklediler günlerce. Ağabeyikendine gelince onlardan son bir istekte bulundu: "Örtünün!"Şule Yüksel sinirlendi: "Ağabey, neden bizden yapamayacağımız şeyler istiyorsun?" Ağabeyi, "O halde Risale-i Nur toplantılarına katılın" dedi. Ağabeyin ölüm döşeğindemorale ihtiyacı vardı. Kabul ettiler. Risale-i Nur toplantılarına aileden ilk olarak Şule YükselŞenler gitti. Bir evde beyaz örtüler içindeki on kadın, karşılarında başı açık, modern kıyafetli ve üstelik kendilerine göre hayli dekolte bir elbise içinde onu görünce çok şaşırdı. Şule Yüksel eteğini çekiştirip, manikürlü ojeli parmaklarını saklayarak bir köşeye çekilipoturdu. Risaleleri dinlemeye başladı. Hiçbir şey anlamadı. Sıkıldı. Birkaç toplantıdan sonrakadınlardan biri, ojeli tırnaklarını "orangutan maymunlarına" benzetince çok utandı.Kendini "düzeltmeye" önce tırnaklarından başladı, artık oje yoktu.Sonra kadınlar başını örtmesini istedi. O da, "ayıp olmasın" diye başını yarım örtmeye başladı. "Ağabeyin çok iyi okuyor, bakalım sen nasıl okuyacaksın" diye eline risaleleri verdiler.Çok güzel okudu; kadınlar hayran kaldı.Takdir edilmek, kabul görmek çok hoşuna gitti.O günden sonra namaza başladı. ’
KÜRT KARISI DİYECEKLER’ 
Yıl 1965...Bir gün aynanın karşısına geçti:Besmeleyi çekip örtündü. İçinden, "Ne kadar çirkin oldum" dedi. Bu kez saçının ön tarafıgörünecek şekilde başörtüsünü bağladı. "Ne kadar iradesizim" diye kızdı.Aynanın karşısında başörtüsünü tekrar tekrar çeşitli şekillerde bağladı: "Besleme kızlara benzedim!""Hizmetçi kız oldum!""Herkes bana gerici, yobaz gözüyle bakacak!" Ve sonunda...Bugün moda olan "Şulebaş tipi türban" o gün, o aynanın karşısında ortaya çıktı. "Öyle şık bir tarzda örtünmeliyim ki herkes çok beğensin!" Beklediği olmadı. En büyük tepki, anneannesi İkbal Hanım’dan geldi. İlk sözü, "Kürtkarılarına benzemişsin" oldu!Ağabeyi dışında tüm ailesi örtünmesine karşı çıktı. Ne olduğunu soranlara "Başı ağrıyor" dediler.Yolundan dönmedi. Kadınlara başörtüsünü sevdirmek için çok uğraş verdi; farklı şık eşarplar dikti; biyeli, atkılı, tokalı özel başörtüler taktı. Çevresi tepki gösterdikçe o örtüsüne sarındı.Örtüsü bayrağı oldu. 
 PAPA’NIN GELİŞİNE KARŞI 
Örtünmesiyle birlikte çalıştığı yayın organı da değişti. Yeni yayın organıyla birlikte artık davalar süreci de başlayacaktı. 26 Ocak 1967 tarihinde Mehmet Şevket Eygi’ nin çıkardığı "Yeni İstiklal" Gazetesi, Pakistan’da üniversiteye, ellerinde kitapları kara çarşaf içinde gidenüç genç kızın fotoğrafını basıp, yanına da Şule Yüksel Şenler’ in, "Müslüman kadınlarınörtünmesi şarttır" diyen yazısını koyunca, Türk Kadınlar Birliği dava açtı. Şule Yüksel Şenler ilk kez mahkemeyle tanıştı. Ama bu son olmayacak; iki kez de cezaevinegirecekti. Anadolu’nun her yanında seminerler vermeye başladı. Şule Yüksel gibi İstanbul’dayaşayan modern bir kadının örtünmesi, "itilmişlik duygusu" içindeki çevrelerde memnuniyetyarattı.Her gün bir yerde panele katıldı. "Başı açık kadınlara laf atılıyor; oysa kapalı kadınlaraana-bacı gözüyle bakılıyor" diyordu.Laf atan Müslüman erkeği değil de, laf yiyen Müslüman kadını düzeltmeye çalışıyordu! Said-i Nursi hayranıydı. "Bugün" Gazetesi’nde Necip Fazıl Kısakürek, Said-i Nursi’ ninevlenmeyişini ve sakal bırakmayışını eleştirince en sert tepkiyi o gösterdi.Giderek radikalleşti. 1967 yılında Papa’nın Türkiye’ye gelmesine karşı çıkıp, "Ağlayın eyMüslüman kardeşlerim ağlayın" diye makale yazdı.Ankara’da İmam Hatiplere ve İlahiyata Kız Yetiştirme Kursu açılmasını sağlayıp, müdür oldu.Öğrencileri onun gibi "Şulebaş" türban takmaya başladı. Bu kurstan yetişen öğrencilerden biri de ünlü gazeteci Abdurrahman Dilipak’ ın eşi Asiye Hanım’dı.Tayyİp ErdoĞan İle Emİne HanIm’In evlİlİklerİnde arabulucu OLDU Yaşadığı ilk aşk ve ilk hayal kırıklığının da etkisiyle yıllar sonra "Huzur Sokağı" adlıromanını yazdı. Bestseller oldu. Ünlendi.Roman, "Birleşen Yollar" adıyla 1970’te sinemaya uyarlandı; yönetmen YücelÇakmaklı’ nın İslami içerikli ilk filmi oldu. Başrolde Türkan Şoray ile İzzet Günay vardı. Başörtüsü sinemaya girmişti... 32 yaşındaki Yüksel Şule Şenler o yıl evlendi. Eşi, ilahiyat mezunu tiyatrocu Abdullah Kars idi. Şehir şehir dolayıp İslami tiyatro yapıyordu. Yani aynı zamanda dava arkadaşıydılar.Evlenmelerine Risale-i Nur talebelerinden Sait Özdemir vesile olmuştu.Gelinliğin modelini Şule Yüksel Şenler çizdi. Kadın-erkek ayrı ayrı yapılan düğün, müziksizve danssız oldu. Davetiyelere ilk kez ayet ve hadis konmuştu. Konukların tesettüre uygungiyinmesi istenmişti.Fakat: Bu İslami düğün mutluluk getirmedi. Eşi, Şule Yüksel’ i hep dövdü. Toplantılarda, "Eziyetgören kadının sabrettiği takdirde Allah katında büyük derecelere ulaşacağını" söyleyen Şule Yüksel’ in dayanacak gücü kalmadı. Beş yıllık evlilik hüsranla bitti; boşandılar. 
KOCA BASKISI 
Hayat devam ediyordu. Koca baskısından kurtulmuştu. Tekrar panellere gitmeye; gazetelere,dergilere yazmaya başladı. "İdealist Hanımlar Derneği" ni kurdu. Manevi başkanı oldu.Derneğe gelen genç kızlar arasında, Emine Gülbaran (Erdoğan) da vardı. Recep TayyipErdoğan ile Emine Hanım’ın evliliklerinde arabulucu olan isim de Şule Yüksel Şenler’ di.Bu arada ikinci evliliğini yaptı. Eşi Kanada’da yaşamış bir maden mühendisiydi. Daha önceevlenmiş ama eşini kaybetmişti. Bir kızı vardı. (Şule Yüksel Şenler, üvey kızının yaşamınasaygısından dolayı, eşinin adının yazılmasını istemedi.) Şule Yüksel Şenler için damat adayının en önemli özelliği, namazında niyazında olmasıydı.Evlendiler. Bakırköy’de dubleks bir apartman katına yerleştiler. Eşi dolayısıyla yeni çevreedindi. Yeni çevre, Nakşibendi İsmailağa Cemaati’ydi.Burada tanıştığı kadınlardan; simsiyah çarşaf giyen Dr. Sevim Asımgil, yaşamında ikinciradikal değişime neden oldu. "İslamiyet’ten soğutuyor", "Mümkün değil çarşaf giymem" diyen Şule Yüksel Şenler bir gün kara çarşafa giriverdi.Modern başörtüsüyle başlayan süreç, kara çarşafa gelip dayanıvermişti. Tercih kendinindikuşkusuz. Ama ortada bir reel durum da yok muydu?Ağabeyinin isteğiyle Nurcu olup türban takan Şule Yüksel Şenler, bu kez eşinin isteğiyle Nakşibendi olup kara çarşafa girivermişti! 
KARA ÇARŞAF GİYİYOR 
Türban takarak modern hayat sürdüren çevresini şaşırtan Şule Yüksel Şenler, bu kez karaçarşafa girerek türbanlı arkadaşlarını hayretler içinde bıraktı. Türbanlı arkadaşlarından koptu.Eşiyle ve üvey kızıyla Fatih Çarşamba’ya yerleşti. Milli Gazete’deki yazılarına son verdi.Bir gün Başbakan Erdoğan’ ın dünürü, gazetenin başyazarı Sadık Albayrak İsmailağa Cemaati şeyhi Mahmut Hoca’ ya gelerek, Şenler’ in tekrar Milli Gazete’de yazması için izinistedi.Şeyh Mahmut Hoca, istiharede olan Şenler’ in durumuna göre, belli konularda yazmamak üzere izin verebileceğini söyledi.İki erkek Şule Yüksel Şenler hakkında karar verirken; o dönemde Şule Yüksel Şenler’ in derdi başkaydı.İkinci kocası da fiziki şiddet uyguluyordu. Her seferinde şeyhine koşuyor ama MahmutHoca, "Hele sabret" diyordu. 11 yıl sabretti. Boşandı. Boşanmasıyla birlikte, İsmailağaCemaati kendisiyle tüm ilişkisini kesti! Yapayalnız kaldı. 
AKIL HASTANESİNDE 
Annesi Ümran Hanım vefat etmişti. Babasının yanına taşındı. Zaman Gazetesi’nde köşeyazarlığına başladı. Sorunlar yakasını bırakmadı. Babası Hasan Tahsin ağır psikolojik hastaydı; hafızasını kaybetmişti. Bir gün evden çıktı ve geri dönmedi.Akıl hastası Hasan Tahsin’ i vatandaşlar, Bakırköy Akıl Hastanesi’ne götürdü. Hastanedediğer hastalardan dayak yiyen Hasan Tahsin vefat etti.Aynı hastalık Şule Yüksel Şenler’ e de bela oldu. Hafızasını kaybetti. Kimseyi bilemedi vetanıyamadı. Kıblenin nerede olduğunu, namazda hangi duaları hangi sırayla okuyacağınısoruyordu hep.Aynı zamanda uyuyamıyor; sabaha kadar ağlıyordu. Doktorlar sürekli uyuttular. Bu ağır yorucu hayat beynini, vücudunu yıpratmıştı. Kimbilir belki de akraba evliliği sonucuyduçektiği bu ıstıraplar? Tedavisi bugün hálá sürüyor...Allah şifa ve uzun ömür versin... 
SONUÇ
Şule Yüksel Şenler’ in yaşamı, aslında toplumsal hayatımızın dönüşümüyle paralellik gösteriyor; yani Türkiye bugünlerde "ağabey" baskısı altında örtünüp örtünmemeyitartışıyor.Bundan sonra nelerin yaşanacağını Şule Yüksel Şenler’ in yaşam hikáyesi anlatıyor zaten.

MAZLUMLAR AYAĞA KALKMADIKÇA ZALİMLER DİZ ÇÖKMEZ

Sabetayistlerin üç zümresi; Yakubi, Karakaşi ve Kapaniler


Birinci Zümre (Yakubiler)

Sabatay’ın kaynı Abdullah Yakup’a, yani Josef Kerido’ya bağlanan ve Mustafa Çelebi’nin yaptığı bölünmeden sonra, onunla ayrıimayıp Yakup’a bağlı kalan kırk üç ailelik zümreye “Yakubiler” adı verildiğini yukarıda söylemiştik. Sonraları bir aralık belediye reisliğinde bulunan Hamdi Bey isimli birinin adına nispetle, bu zümreye Hamdi Beyler takımı unvanı da verilmiştir.

Yakubiler, “gözle görünen ibadet ve âdet” hususunda Müslüman ananelerine daha çok riayet ederlerdi ve asıl farkları bu noktada idi.

Yakup, kendine mensup cemaati, zenginler ve zayıflar diye iki gruba bölmüş ve bu suretle toplumsal eşitsizlik üzerine dayanan bir teşkilat meydana getirmiştir.
Bu zümrenin fertleri, asırlarca kendi âleminde, gayet muhafazakâr bir hayat geçirmiş, ticarete meyil göstermemiştir. 
Yalnız içlerinden bir kısmı, memurluğa girmişler ve memur olanlar arasında, sonraları tersane emini, sürre emini, saray ve şehir kethüdası gibi oldukça yüksek mevkilere çıkanlar da bulunmuştur.
Yakubiler, yani Hamdi Bey takımı, kıyafetçe de hususiyet taşıyorlardı. Mesela bütün erkekler saçlarını ustura ile tıraş ettirirlerdi, ökçeli ayakkabı giymek yasaktı. Hatta kabilenin reisi, kendini ziyarete gelen mensuplarının ayakkabılarını muayene eder ve içlerinde biraz ökçesi bulunanları balta ile kırarmış.
Bunların garip kıyafetleri, hususi âdetleri ve gizli ayinleri halk arasında ara sıra dikkat çeker ve dedikodu uyandırırdı.
Bu kabilenin, izdivaç ile erişilen Sabatayistlik sırrına çok riayetkâr olduğu, Vatan’m yazı dizisinin şu satırlarından da hissediliyor:

“Zaten kabilenin gizli hayatı, izdivaç edenlere mahsus bir nevi masonluk esrarı mahiyetinde idi. Çocukların terbiyesine hiçbir tesiri yoktu. Tamamıyla Türk, Müslüman terbiyesi görerek büyüyen bir çocuk, etrafında bir esrar perdesi görüp veya mektepteki arkadaşlarından bir şeyler işitip evinde sualler sormaya başladığı zaman, kati surette olumsuz cevap alırdı. ‘Sizin bir reisiniz varmış, gizli âdetleriniz varmış.’ gibi sözler söyleyen bir çocuk, azarlanır, ‘Reis ne demektir? Reis denince mahkeme reisi, belediye reisi anlaşılır. Onlardan başka reis diye bir şey bilmiyoruz. Gizli âdet filan da yoktur.’ tarzında cevaplara maruz kalırdı. İzdivaç eden adam, gizli tarikatın esrarını öğrenir; kabilenin uzvu hâline girerdi. Bu suretle, ayrılık gayrdık hissi, sonradan elde edilmiş geçici bir mahiyette kalırdı.”
Vatan’ın bu yazılarında, izdivaçtan sonra öğrenilen gizli tarikatın esrarı acaba ne idi? Bunun, yukarıda bayramlar vesilesiyle bahsi geçen “kuzu ziyafeti” ve “Dört Gönül Bayramı” meselesiyle alakası olduğu tahmin edilebilir.
Yakubilerin hükümet memurluklarında bulunması, birkaç defa, hükümetin kendileri haklarında şüphelenmesine vesile vermiştir. Soruşturma yapılmasına bile sebep olan bu vesilelerden biri, Hüsnü Paşa’nın valiliği esnasında geçmişti.
Kabile mensuplarından Kanbur isminde biri, Selanik eşrafından Abdullah Bey isminde bir zata müracaat ederek, gizlenen sırların mahiyetini ve Yakup’un “Saadethane” denen evinin yerini anlatır. Yakup’un torunları tarafından kabileye terk edilen bu evin bir köşesinde, Sabatay Sevi’nin ve Yakup’un kullandıkları bazı eşya; kıymetli ve mukaddes hatıralar gibi muhafaza edilirmiş. Abdullah Bey, Vali Hüsnü Paşaya müracaat ederek Kan-bur’dan aldığı malumatı bildirir ve esrarın meydana çıkarılmasını ve bu gizli hususiyetin ortadan kaldırılmasını rica eder. Hüsnü Paşa, müracaatı kabul ederek evi bastırır. Fakat Kanbur’un hareketlerinden şüphelenen kabile mensupları tarafından, yadigâr olan eşya daha önce evden kaldırılmış bulunur. Hüsnü Paşa, burada bir şey bulamayınca, evde bekçi sıfatıyla oturan Nimetullah kadın isimli bir dul kadını hapsettirir ve baskı yaparsa da kadın, esrarı ortaya dökmez. Bu hadise, kabileyi dağıtacak yerde bilakis dayanışmasını kuvvetlendirmiştir ve galiba Sabatayistler, bu çeşit müdahalelerle daima daha kuvvetli ve dayanışma içinde olmasını bilmişlerdir.
Yakubi partisinin geçirdiği ikinci badire, sonra Sadrazam olan meşrutiyet kahramanı meşhur Mithat Paşa’nm valiliği esnasındadır. Mithat Paşa, 1821’de Selanik’e vali olduğu zaman memurlar arasında başları ustura ile tıraşlı birtakım kimseler bulunduğunu hayretle görmüş ve bunların ayrı bir cemaate mensup insanlar olduğunu soruşturmuştur. Bunun üzerine, başını tıraş edenlerin memur olamayacaklarını ilan ederek Yakubi zümresinin kabak kafa ile gezmeleri âdetine nihayet vermiştir.
DİPNOT:  Hüseyin Hüsnü Paşa;Abdülaziz zamanında zaptiye müşirliğinde ve muhtelif valiliklerde bulunmuş Osmanlı devri paşalanndandır. 
Mora muhacirlerinden Erzurum defterhane müdürü Abdülkerim Efendi’nin oğludur. 
Pepe Mehmet Paşa’ya kâtip olarak, onun Yanya valiliğinde Tırhala kaymakamı, sonra sancak beyi olmuş, 1858’de vezirlikle Yanya valisi; daha sonra Girit, Selanik ve Adalar valisi olmuştu. 
Vali iken idareye ve inzibata ait işlerle meşhur olmuştu. 
1868'de zaptiye müşiri oldu. 
Üç sene sonra azledilerek Kıbrıs'a sürüldü. 
Ve sonraları affedilip Konya’da, Bursa'da ve tekrar Yanya’da valilik etti.

Şair Ziya Paşa, “Zafername’yi, İzmit sancak beyi Fazıl Paşa ağzından yazılmış olarak göstermişti. Onun beşlemesini de yine Ali Paşa’nın adamlarından Hayri Efendi adında biri tarafından yapılmış gibi ilan etti. Zafernamenin açıklamasını da bu Hüsnü Paşa tarafından meydana getirilmiş gibi göstererek, onun cehaletiyle ve Ali Paşaya sadakatiyle alay etmiştir.xFakat Hüsnü Paşa, Ziya Paşa’nm anlatmak istediği kadar cahil bir adam değilmiş. Şiire ve edebiyata da oldukça vâkıfmış. Dolgun vücutlu, orta boylu, güler yüzlü, vazifesinde becerikli ve şiddetli bir adam olarak tanınır. 1877'de ölmüştür. (Meşhur Adamlar Ansiklopedisi)

Fakat ne Hüsnü Paşa’nın baskısı ne de Mithat Paşa’nm saç tıraşına müdahalesi, şüphe yok ki Yakubiliğin ve umumiyetle Sabatayistliğin devamına mâni olamazdı.

İkinci Zümreye Gelince 

(Karakaşiler)

Yakup ile aralarında çıkan ihtilaf üzerine, ikinci zümrenin Mustafa Çelebi tarafından tesis edildiğini ve ekseriyeti elinde bulunduğunu yukarıda hikâye etmiştik. Bu ikinci zümre, Mustafa Çelebinin adını taşıdığı gibi; “Karakaşlar, Müminler, On yollular, Osman Baba partisi” isimleriyle de anılır. Bu partinin ötekinden esaslı farkı, Müslüman âdet ve ibadetlerine Yakubiler kadar riayete lüzum görmemek hususundadır. Mustafa Çelebi, Yakup’tan ayrıldıktan sonra, kendi zümresini bağlayacak esrarengiz hurafeler bulmak lüzumunu hissetmiş ve o zamanın umumi cehaleti, bilhassa mensuplarının her türlü mantıksız hurafeye ihtimal veren gözü bağlı esareti, buna imkân hazırlamıştır. Bu zümre içinde Abdurrahman Efendi isimli saf bir adam varmış. Bu adamın, 1677'de, yani Sabatay Sevi’nin ölümünden tam dokuz ay sonra dünyaya gelen Osman isimli oğlu, işte bu hurafenin kahramanı olmuştur. Yakubiler, Sabatay Sevi’nin ruhunun Yakup’a göç ettiğini ileri sürdükleri gibi; Mustafa Çelebi de Mesih’in Yakup’ta değil, Osman Ağa’da tekrar dünyaya geldiği iddiasını yürütmüştür. Ona göre Sabatay, Yakup'un vücuduna girmemiştir ve giremezdi. Çünkü Yakup, Sabatay Sevi’nin hayatında çoktan doğmuş bulunuyordu. Hâlbuki Osman, onun ölümünden tam dokuz ay sonra meydana geldiğine göre, Mesih öldüğü zaman onun maneviyatı Abdurrahman Efendi’nin zürriyetinden ana rahmine düşmüş ve Osman Efendi’nin vücuduyla tekrar dünyaya doğmuştur. İşte Karakaş partisinin ilk şefi, sonraları Mesih’i, hatta Tanrısı sayılan Osman Ağa ve Osman Baba ananesi budur. Mustafa Çelebi’nin uydurduğu bu masala bütün kabile inandı veya inanmış göründü. Yakubiler ile Karakaşların ilk ayrıldığı tarihten on üç sene kadar sonra, yani 1702’de, Mustafa Çelebi tarafından bu Osman Ağa, Sabatay Sevinin vekili ve mümessili olarak ilan edilmiştir. O zaman henüz 26 yaşlarında bulunan Osman, uzun boylu, şişman, esmer, mavi gözlü ve aptal suratlı bir oğlandı. Mustafa Çelebi’nin elinde bir aletten ve oyuncaktan başka bir mahiyeti olmayan bu delikanlı, kırk yaşma geldiği zaman Mesih olarak ilan edilmiş ve daha sonraları tanrılık mertebesine kadar çıkarılmıştır. Fakat Mustafa Çelebi’nin bu kadar ileri gitmesi, kabile fertlerinden bazılarınca hoş görülmemiş ve itirazı davet etmiştir. İtiraz eden aklıselim erbabının başında İbrahim Ağa isimli biri vardır. Osman’ın Mesihliği münakaşası, beş sene kadar devam etmiş ve Karakaş partisinin de ikiye ayrılarak zümrenin üç kısma bölünmesine, işte bu ihtilaf sebep olmuştur.

Üçüncü Zümre 

(Kapaniler)

1720 Ramazanında Osman Ağa ölünce, onun Mesihliği üzerindeki ihtilaf daha şiddetli bir şekil almıştı. Osman’ın Mesih olmadığını, Sabatay Sevi’nin sadece bir vekili bulunduğunu iddia eden İbrahim Ağa partisi, davasını ispat için mezarın açılmasını ileri sürdüler. Onların mantığına göre, Mesih’in çürüyüp kokmaması icap eder. Eğer mezar açıldığı zaman Osman’ın vücudu dağılmamış ve kokmamış bulunursa onlar da Mesihliği-ne inanacaklardı. Şayet her fanide olduğu gibi zavallı Osman’ın da bedeni dağılmış bulunursa Mesih olmadığı hususunda hepsi ittifak edeceklerdi. Fakat Osman’ın Mesihliğine münakaşasız iman edenler, mezarının açılarak kendisine hürmetsizlik gösterilmesine razı olmadılar. Bu uyuşmazlığın neticesinde İbrahim Ağa ya taraftar olanlar, Karakaşlardan yani Mustafa Çelebi partisinden ayrılarak, Sabatayistlerin üçüncü zümresini teşkil ettiler.
Dipnot: Ağalık unvanının kaldmlması üzerine Sabatayistler, Osman Ağa'ya Osman Oğan demeye başladılar ki, onu hâlâ Tanrı saydıklarının delili 21 Aralık 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmış olan şu vefat ilanından da anlaşılır:
"Selanik eşrafından Merhum Emin Lütfi kızı, Recep Osman Oğan’ın refikası Bayan Aliye, uzun ve azaplı bir hastalık neticesinde vefat etmiştir. Cenazesi, bugün öğleyin saat ikide, Şişli’de Matbaa Sokağında Şişmanyan apartmanının bir numaralı dairesinden kaldırılarak, Üsküdar’a nakil ve aile kabristanına defnolunacaktır. Allah rahmet eylesin.”
Bu üçüncü zümreye “Kapancılar” ve “Papular” adı da verilir. “Papu”, İbrahim Ağaya düşmanlan tarafından takılmış bir lakaptır.
Kapancılar, Sabatay’dan kalma inanışları ve ayinleri muhafaza etmekle beraber, Yakubilerden ve Karakaşlardan daha makul idiler ve ötekilerden ayrılışlarını yeni bir hurafeye dayandırmaya lüzum görmeyişleri de bunu ispat eder.
Bu üç zümre, birbirine kız değil, selam bile vermezlerdi. Ailece görüşmedikleri gibi, iş hayatında da münasebette bulunmazlardı. Bu ayrılıkların kalıntıları son zamanlara kadar devam etmiştir ve zümre arasındaki farkların hâlâ mevcut olduğu da birçok hareketleriyle sabittir.
Yakubilerin, “gözle görülen işlerde” Sabatay’ın on sekiz emrindeki tembihine uyarak, Müslüman ananelerine daha fazla bağlı olduklarını yukarıda yazmıştık. Yakup’un, kendine tabi olan birkaç kişi ile birlikte Hicaz’a gitmeleri de bu gösteriş ihtiyacından doğmuş ve Yakup, orada bir deve altında kalarak ölmüştür.
Onun ölümünden sonra, beraberinde olanlardan Hacı Mustafa Ağa, Yakup’un yerine zümrenin reisi seçilmişti. Yakup’un oğlu yoktu. Yalnız Ayşe isimli bir kızı vardı ki, buna kabile mensuplan sadece “Hanım” derlerdi. “Damat” lakabıyla anılan Hüseyin Efendi isminde biriyle evli idi. Ayşe hanımın reis olmasına imkân görülmediği için, Hicaz’dan Yakup’un son emir ve arzularını getiren Hacı Mustafa Efendi tabi olarak reis seçilmiş, o da, hükümet konağı karşısında, Sabri Paşa Caddesinin köşesindeki evinde cemaat işlerini yönetmeye başlamıştır. O sıralarda iki zümre arasında anlaşma ümitleri hasıl olmuşken Hacı Mustafa, vaktiyle Mustafa Çelebinin Yakup’a hakaret ettiğini ileri sürerek buna mâni olmuştur. Güya Yakup’un, “Mustafa Çelebi mensuplarına katiyen yüz verilmemesi, onlarla bir dam altında bulunulmaması, etek eteğe gelinmemesi” hakkındaki vasiyetlerini ileri sürmüştür.
Yakubi reisi olarak Hacı Mustafa’nın ölümünden sonra; Meh-med Ağa, İshak Ağa isminde iki reis gelmiştir ki bunlara “Zişan” unvanı verilirmiş. İshak Ağa’dan sonra gelen on beş reise de “Devletli” denirmiş.
Yakup’un zümresinin reisi, küçücük ölçekte bir diktatör sayılabilir. Başlıca vazifesi “Hâlihazırın olduğu gibi muhafazasına, giyinme ve inanma gibi âdetlerin sarsılmamasına” dikkat etmekti. Bir seyahate çıkacak adam ondan izin alır, çocuğunu sünnet ettirecek, evlendirecek; meslek seçecek, cerrahi bir ameliye yaptıracak her mensup mutlaka ona danışırdı. “Sadaka” namı altında herkesten yardım toplar, muhtaç olanlara maaş verir, hastalık ve felaket hâlinde hastabakıcı göndermek gibi suretlerle yardım ederdi. Sadakanın bir daimî ve mecburi şekli, bir de kaza ve belayı defetmeye ve bir sevincin şükranını ödemeye mahsus çok fazla çeşitleri vardı. Bunlar, ya doğrudan doğruya reise veya kese sahibi denilen iki kişiye verilirdi. Sünnet, izdivaç ve vefatta İslami hükümlere riayet edilmekle beraber reis, kabile âdeti üzere bir dua okurdu. Kadın eşlerin çoğalması, boşanma hususundaki izinler kati surette kaldırılmıştı. Fakat buna mukabil kadınların veraset hakları tanınmıyordu. Tesettür hususunda son derecede taassup vardı. Kadınlar evlat, baba ve kardeş haricinde hiçbir erkeğe görünemezdi. Kocanın biraderinden ve kardeş çocuklarından bile tesettür “mecburi” idi.
Adetler hakkındaki bu satırlar Vatan gazetesinden alınmıştır. Sünnet, izdivaç ve vefatta İslâm âdetlerine riayet edilmekle beraber reis, kabile âdeti üzere bir dua okurdu denmesi dikkate şayandır. Çünkü kabilenin haricî nazarları oyalamak üzere İslam âdetlerini tatbik ettikleri, fakat asıl dinî merasimi Sabatay ananesine göre yaptıkları muhakkaktır ve zümrenin bazı mensuplarında bu ananenin hâlâ devam ettiği de ispat olunabilir.
Vatanın yazı dizisi, Yakubi cemaatinin âdetlerini izahta şu suretle devam etmişti:

“Reisin asıl vazifesi yeniliğe mâni olmaktı. Alışkanlık ve görüşlerden kıl kadar sapmaya izin yoktu. Erkekler için saçlarını tıraş etmek, kadınlar için ince örgülere ayırmak mecburi idi. Bu mecburiyete en ufak bir riayetsizlik gösteren veya elbisesinde, kundurasında, hayat tarzında eskiden beri kurulu numunelerden ayrılan bir adam, kovuşturmaya uğrardı. Kovuşturma, erkekler için bir “mübaşir” vasıtasıyla, kadınlar için de “kılavuzcu kadın” denen bir kadın vasıtasıyla yapılırdı. Reis, vazife hâlinde mutlaka beyaz bir sarık sararak oturur, bir hâkim tavrıyla meseleyi soruşturur, ihtar ve nasihatlerde bulunurdu. Tekerrür ettiği takdirde, bizzat kabahatli çağrılarak azarlanırdı. Emir haricine çıkanlar, derece derece ihraç cezalarına uğrardı. Bütün ceza sistemi boykot üzerine kuruluydu. Kabahatliden ve bütün aile fertlerinden belirli bir müddet selamı kesmek veya hiçbir şekilde temasta bulunmamak şekilleri vardı. İçki, zina hatta cariyeyle birlikte olma gibi hareketler katiyen affedilmez ve pek uzun müddet için ihraç cezasını davet ederdi. İhraç cezasının müthiş bir tesiri vardı.
Kabile dâhilinde demir gibi bir inzibat idame etmeye kâfi geliyordu. İnzibat o derecede idi ki, mühimce emir ve yasakların haricine çıkmayı kimse hatırına bile getirmezdi. Kabile hayatı, her hususta baskı esasına dayanmakla beraber; reis, ihraç gibi mühim kararlar verirken belirli bir zümreye mensup ihtiyarlardan oluşmuş mecliste hazır bulunanlara danışarak reyini sorardı.”
Yakubi zümresi hakkında bu izahatı veren Vatan yazı dizisi, Mithat Paşanın yukarıda bahsettiğimiz müdahalesinden sonra, kabile mensupları arasında isyanlar ortaya çıkmaya başladığını ve ihraç cezalarının artık eskisi kadar etkili olmadığını anlatıyor. 1300 senesine, yani 1884 senesine doğru, “Goncai Edeb” isimli bir mecmua çıkaran genç Sabatayistler, güya Sabatay ananesinin artık unutulması lazım geldiği ve izdivaç yoluyla Türk camiasına karışmamanın pek gülünç olduğu şeklinde propagandalar yapmaya başlamışlardır.
Bu sıralarda kabile reisleri, yeniliğe taraftarlar ile pazarlığa girişmeye mecbur olmuşlar. Mesela 1884 tarihine kadar ecnebi lisanı tahsiline katiyen müsaade etmezken, buna hoşgörü göstermeye başlamışlar, fakat İstanbul yüksek mekteplerinde tahsile müsaade vermiyorlarmış. Sonra hukuk ve mülkiye için hoşgörüye başlamışlar ve öteki mektepler hakkındaki yasakta bir müddet daha dayanmışlar. Daha sonra eczacı mektebine, nihayet veterinerliğe müsaade çıkmış. Fakat hekimlik tahsiline şiddetle muhalefet edilirmiş. Bir zaman sonra doktorluğa da müsaade etmeye mecbur olmuşlar ve bir müddet de Avrupa tahsiline izin vermemişler. Kadınların ferace yerine çarşaf giymesi hususunda da aynı tarzda mücadeleler olmuş.
Vatan gazetesi, 1924 Ocak ayında yayınladığı makalelerin onuncusunda şu cümleleri yazıyor:

“Selanik’te üç buçuk asır evvel kurulan ve gizli bir hayat geçiren üç kabilenin mevcudiyetini, zaman, dağılmaya uğratmış, nihayet maziye gömmüştür. Bununla beraber ortada birtakım enkaz vardır ki, belirgin bir tasfiyeye muhtaçtır. Geride hâlâ bir ayrılık, gayrılık izi kalmamasına sebep, bu tasfiyenin icra edilmemesinden ibarettir. Rüştü Karakaş Bey’in teşebbüsü ne sebeple vuku bulmuş olursa olsun tasfiyenin vukuuna ve asırların örttüğü esrar perdesinin umumi surette yırtılmasına ve tarihe karışmasına iyi bir vesile teşkil etmiştir.”
Sabatayist zümre tarafından yayınlanan Vatan gazetesi, o zaman Rüştü Karakaş isimli bir Sabatayist’in ifşaatına cevap teşkil etmek üzere yazdığı bu makalelere daima Sabatay’m zümreye mahsus emirlerini gizli tutmuş ve her vesile ile zümre âdetlerinin artık tarihe karışmak üzere bulunduğunu, hatta tarihe karıştığını ileri sürmüştü. Hâlbuki iş, bir kısmı için böyle olsa bile hâlâ Sabatay inanışlarını bütün, teferruatıyla yaşayan, doğuştan ölüme kadar onun âdetlerine bağlı bulunan, oturdukları mahallelerden gömüldükleri mezarlıklara kadar kati ayrılık gözeten Sabatayistlerin mevcut oldukları münakaşaya bile tahammül etmeyen bir hakikattir. O sonuncu makaleyi okumakta devam edelim:

“Selanik’teki üç kabile fertleri, vasati zekâ seviyesince düşkün adamlar olmadıkları hâlde, on yedinci asırda ortaya çıkan bir şarlatanın bunların üzerinde nesillerce etkili kalmış olması ve antropoloji ilminin en basit ve ilkel kabileler arasında tesadüf ettiği birtakım gülünç hurafelerin gelişebilmesi ve uzun müddet baki kalması hayretle karşılanacak tarihî bir hadisedir.”
Vatan yazı dizisi, Sabatay’m Musevilikten ayrılınca kendine göre muntazam bir itikat sistemi kurmuş ve cemaatini cazibelerle ve hayati faydalarla bu sistem etrafında toplamış olduğunu söylemek istemiyor ve işi, aşağıdaki satırlarla izah etmeye çalışıyor:

“Bunun İlmî surette yegâne tarzı izahı, iki buçuk asır evvel küçük bir muhitte yaşayan iki yüz ailelik bir kitlenin, birdenbire hayata karışarak muhitten hasmane bir baskı gördüğünden ve bu baskının âdeta mekanik bir tesir göstererek fertleri birbirine bağladığından ibarettir. Bu fertler arasındaki durgun, yalnız bir hayatta pek kolayca bir takım hurafeler de oluşmuştur.”
Bu izah tarzına bakılırsa, Sabatayistler arasındaki hususi teşkilatın ve dayanışmanın ancak haricî baskıdan ileri geldiği ve hurafelerin de bundan dolayı meydana geldiğini kabul etmek lazım gelir. Hâlbuki Sabatay’ın yaydığı kanaatler ve ortaya koyduğu on sekiz emir meydanda iken zümre dayanışmasının, âdet ve hurafelerinin haricî baskı sebebiyle değil, bizzat zümrenin içinde doğduğu neticesine varmamak mümkün değildir. Kendisine inanılan adam, “Ötekilere karışmayınız, yalnız kendi aranızda evleniniz, onların âdetlerinden ve ayinlerinden ancak gözle görülenleri yaparak gözlerini örtülü bulundurunuz!” gibi belirgin emirler vermiştir. Bu emirleri haricî baskıdan gelme addetmek, en basit muhakemeyi bile tatmin edemeyecek bir yorumlama yolu değilmidir?
Vatan yazı dizisi, izahına şöyle devam eder:

“On altıncı, on yedinci, on sekizinci asırlarda; ortaya Seviye benzeyen gürültüler çıkaran adamlar az değildir. Fakat bu yolda hurafeleri, zaman, kolay kolay hükümden düşürebilmiş ve beş, on sene içinde geriye hiçbir nam ve nişan kalmamıştır. Selanik kabileleri arasındaki ayrılığın uzun müddet devam etmesine sebep, izdivaç itibarı ile olan kaynaşma eksikliğidir. Daha yarım asır evvel kabile hurafeleri, yeni yetişenler arasında yıkıldığı hâlde, izdivaç hududu daha fazlaca müddet baki kalmıştır. Bunun bir sebebi, eski neslin yeniler üzerindeki babalık ve analık itibarı ile olan tesiridir. Diğeri de, yakın vakitlere kadar memleket içinde mevcut olan izdivaç tarzıdır. Bu sistem, izdivacın birçok bilinmeyen içinde vukuunu icap ettiriyordu. Bu cihetle, birbirinin durumunu az çok tanıyanlar, eski izdivaç ananesinden ayrılmamayı bir müddet daha tehlikesiz buldular. Fakat hayatta ve izdivaç tarzında olan umumi inkılap, bilhassa eski setleri, gittikçe artan ve kati bir şekilde yıktı.”
Vatan yazarı, zümredeki izdivaç tekelinin, Sabatay inanışlarının mühim esaslarından biri olduğunu daima söylemeden geçiyor. Ve bunu ancak basit bir muhafazakârlık neticesi olarak kabul ettirmek istiyor. Yıkıldığından bahsettiği eski setlerde, içlerinden ancak pek sınırlı bir kısmı için doğru olabilir. Ötekilere ait olan setler ise hâlâ Çin setlerinden daha sağlam olarak payidardır. Aynı makalede devam edelim:
“Yetmiş, seksen yaşında bulunanlar üzerinde, mazinin bırakmış olabileceği bazı izler hariç olmak üzere, bugün yalnız Kara-kaş Rüştü Bey’in mensup olduğu zümrenin başlıca fertleri arasında yardıma dayalı hususi teşkilat vardır. Ve hususi bir mezarlık bulundurmak alışkanlığı baki kalmıştır.”
Yukarıda da işaret ettiğimiz veçhile bu satırların yazıldığı tarihte Sabatayist çocukların, hâlâ Sabatay ayinlerine mahsus duaları ezberledikleri sabit olduğuna göre, mazinin bıraktığı bazı izler yalnız yetmiş, seksen yaşındaki bazı adamlar üzerinde kalmış değildir. Karakaş Rüştü’nün ifşaatı üzerine, yardıma dayalı hususi teşkilatın yalnız o zümrede kaldığını ve ayrılığın onlara mahsus bulunduğunu da Vatan gazetesi istekle ileri sürüyor. Hâlbuki bu teşkilatın, yalnız yardımlaşma maksadına dayalı olmadığı yukarıdan beri verilen malumat ile aşikârdır.

Makale, müdafaalarına şu suretle devam ediyor:
“Kimsenin, yakından tanıdığı ve ihtiyacını takdir ettiği bir adama maddeten yardım etmesine muhalefet edilemez. Fakat yardımlaşma teşkilatında bile eski zümre hududunun yok addedilmesi, muhtaçlara yardım etmek isteyenlerin bu muhtaçları umumi Türk ve Müslüman muhiti içinde aramaları, mazinin kati bir surette tasfiye edilmesi bakış açısından elzemdir. Mezarlık hususundaki âdet de gülünçtür. Bir aile, ölülerine iyi bir mezarlık yapmak isterse bunu herhangi bir mezarlığın bir köşesinde vücuda getirebilir. Eski zümre teşkilatına göre hususi bir mezarlık idame etmek, ayrılığı pek manasız bir surette idame etmek demektir. Eski hurafeler o kadar gülünçtür ki, bunun en küçük bir izini bile silmek hususunda her aklı başında adamda âdeta taassup hisleri mevcut olmalıdır.”
Vatan yazı dizisinin bu cümlelerinde, ilk önce yardım teşkilatının pek tabii bir hak olduğu müdafaa edilmekte ve sonra işin tekeli hatırlanarak bir geri dönüş yapılmakta ve yardım teşkilatının diğer vatandaşları kapsamasının lazım olduğu söylenmektedir. Fakat bu teşkilatın, ayrı bir itikat zümresine mensup adamlar arasındaki dayanışmanın tabii neticesi olduğuna temas edilmemektedir.
Bir itikada bağlı olanlar arasında yardımlaşma, nasıl olur da o inanışlara bağlı bulunmayanları da kapsayabilir? Mezarlık hususundaki ayrılık da yine bu inanış başkalığının neticesi değil midir? Bu âdetin gülünç kabul edilmesi, eski edebiyat tabiriyle bir ‘Tecahülüarif’tir ve meselede asıl gülünç olan cihet, bu izah tarzına herkesin kanacağını zannetmektir. “Eski hurafelerin en küçük izini bile silmek hususunda, her aklı başında adamda âdeta taassup hisleri mevcut olmalıdır.” diyen Vatan yazarı, yani “bir tarih araştırmacısı” imzasıyla o makale silsilelerini yazan zat, belki samimi idi. Fakat ona fiilen iştirak edenlerin çok sınırlı olduğu da meydanda değil midir?
Aynı makalede şu cümle dahi dikkati çekecek mahiyettedir:

“Selanik’te nesillerce yaşayan üç kabilenin hayatı, hurafelere dayalı bir tarikat sıfatıyla, bir gizli cemiyet sıfatıyla gülünçtür.”
Vatan yazı dizisi, tarikattan ve gizli cemiyetten bahsediyor. Fakat İslam tarikatları arasında Sabatayistlik namına bir tarikat olmadığı gibi, Türkiye’nin siyasi tarihinde de böyle bir gizli cemiyet mevcut değildi. Sabatayistlik başlı başına, Musevilikten ve İslamiyetten ayrı bir sistemden ibaretti. Bunu açıkça söylemek daha samimi olmaz mıydı?
Sonuncu makale, müdafaalarını şu suretle tamamlıyor:

“Dâhili izdivaç usulü, sıhhat itibarı ile çok mazeretlidir. Fakat dağılan üç kabilenin geçirdiği toplumsal imtihanda bir tek nokta vardır ki, memleketin umumi hayatı için nazarı dikkate alınmaya layıktır. O da küçük ölçüde cemaat teşkilatının meydana getirdiği toplumsal faydalardır. Asırlarca müddet zarfında, Selanik’teki o kabile arasında pek sınırlı nispette cani, serseri, sefil yetişmiştir. Bu kadar düşkün bir nispete, pek az insan kitleleri arasında tesadüf edilebilir. Buna sebep, birbirlerini göz önünde tutanlar arasındaki yardımlaşma ve sosyal kontroldür. Zaten bugün sosyal hareketlerin başlıca hedefi de bu nevi kontrolü vücuda getirmektir. Bilhassa İstanbul gibi büyük şehirlerde asri bir şekil ve ruhta cemaat teşkilatı yapılacak olursa memleketin sosyal hayatına pek hayırlı bir iyilik unsuru girmiş olur.”

İşte Vatan gazetesinde yayınlanmış olan “Tarihin Esrarengiz Bir Sahifesi” unvanı altındaki on makale, yukarıdaki cümlelerle son buluyor.
Bütün o yazıların, bugün yaşayan Sabatayistliği kapamak ve korumak ve aynı zamanda onun artık umumi camiaya karışmasını istemek endişesinde bulunan biri tarafından yazıldığı, her cümlesinden hissedilmektedir.
Dâhili izdivaç usulünün, sıhhat itibarı ile, nesli dejenere etmek itibarı ile zararı görüldüğü içindir ki; aralarında belki diğer teferruatı muhafaza etmekle beraber, bu esastan ayrılanlara tesadüf ediliyor.
Makalede bu üç kabilenin yok olmuş olarak gösterilmek istenmesi de samimi ve doğru değildir. Çünkü her türlü ananelerini muhafaza edenler mevcut iken, yok olma lakırtısına nasıl imkân verilebilir?
neticede makale, cemaat teşkilatını bütün memleket için, benzemeye çalışmaya layık bir örnek olarak göstermektedir. Bu türlü teşkilat, Türk camiası altında yaşayan Rumlarda, Ermeni-lerde ve Yahudilerde dahi mevcut olduğuna göre, örneğin Sabatayistlerden alınmasına ihtiyaç var mıdır?
Umumi devlet teşkilatından ayrı olarak, bir milletin fertleri arasında yapılacak teşkilat, ya Türkiye’deki gayrimüslimler arasında görüldüğü üzere itikat esaslarına dayanır yahut başka memleketlerde görüldüğü üzere, belediyeler yahut hayır müesseseleri, talim ve terbiye endişeleri gibi bir fikir ve maksat etrafında toplanır. Herhâlde Sabatayistlik teşkilatı İkinciye değil, birinci tarza misal olabilir.
Kaynak: İbrahim Alâettin Gövsa, Sabetay Sevi, Elips kitap, 1.Baskı, Mart 2009, Syf: 55-66

İPEKÇİLER


İPEKÇİLER
Geçenlerde, dumanı üzerinde bir romandan hareketle, Abdi İpekçi cinayeti fâili Mehmet Ali Ağca'nın, Roma'da, Sen Pierre Meydanı'nda, Papa'yı öldürmeye kalkışma macerasının arka-planını yazdığımı hatırlayacaksınız. İtibarlı bir gazeteci olan Tad Szulc, romanını, "Vatikan'nın ricası üzerine CIA tarafından yürütüldüğünü" söylediği bir soruşturmaya dayandırmış; romanda işlediği şu tez gerçekmiş: "Papa'yı Vatikan içi iktidar mücadelesine giren bir Katolik grup öldürtmek istedi; Ağca, Fransa'daki örgütler aracılığıyla Türkiye'den ödünç alınan bir tetikçidir..." Tad Szulc'un romanıyla ilgili Kulis Ağca Ailesi'nin de dikkatini çekti; "Romanın Türkçesi var mı?" diye sordurdular. Ali Cevat Akkoyunlu'nun titiz çevirisi şu yakınlarda Doğan Kitapçılık (Tel.: 212- 677 0620, Faks: 212- 677- 0749) tarafından 'Papayı öldürmek' adıyla yayımlandı.
 Ağca da, karmaşık 'Roma macerası' ardındaki gerçeği bu sayede öğrenir; belki küçük ayrıntıları birleştirerek daha geniş fotoğrafı da gözünde canlandırabilir... Abdi İpekçi cinayeti ise, tetikçisi bilinse bile, gerisindeki motif ve azmettirenlerin kimliği yönünden gölgede. Nükhet İpekçi'nin, 'İskele-Sancak'ta, "Babamın öldürülmesiyle ilgili kırk değişik senaryo var" dediğini unutmayınız. Nükhet Hanım, programda, Ağca için önce "Kâtil" dedi, sonra "Kâtil olduğu söylenen" diye düzeltti cümlesini; en iyi bilindiği sanılan konuda bile durum bu... Abdi İpekçi'nin kızı babasının uğradığı suikasti tartışmaya çıkmamıştı ekrana; istediği değişik kaynaklarda "Dönme" veya "Sabetaycı" olarak tanımlanan Abdi İpekçi'nin bu tanıma pek uymadığını anlatmaktı. Cinayetin ardında bu tür ucuz yaftaların da etkisi bulunduğuna inanıyor galiba... 
Selânik'ten Türkiye'ye göçmüş ünlü İpekçi ailesinin bir ferdiydi babası, annesi sebebiyle öteki ataları da yine 'Selânik kökenli' Dilberler ailesi; ancak kendisinin 'Sabetaycı' olduğunu babasıyla ilgili yayınlar sırasında duyduğunu anlattı Nükhet Hanım... Yüzyıllar boyu 'gizli bir din' olarak taşınmış bir inancın son nesilde kopmaya uğraması doğal... Bazıları bütünüyle kopmuş ve aldıkları telkinleri kendi çocuklarına geçirmemişler... Abdi İpekçi ve eşi Sibel Hanım'ın bunda başarılı oldukları anlaşılıyor... Türk basınında bir 'efsane'ydi Abdi İpekçi... Erhan Akyıldız ile Tufan Türenç'in ‘Gazeteci' adlı kitabında, "Abdi İpekçi dönmeler mezarlığına gömülmemesini vasiyet etti" cümlesi ilgimi çekmişti... 
Aynı aileden soyadını mahkeme kararıyla değiştirenler de çıktı. Sanıyorum, bunlar köklerle irtibat koparma mesajları... Nükhet İpekçi Sabiha Sertel'e şükran borçlu olmalı; kızı Annem' adlı kitabında (YKY), Sabiha Hanım'ın, "Dönme olmayan biriyle evlenmesine izin verilen ilk dönme genç kız" olduğunu yazıyor çünkü... Programa katılan bir bayandan, bazı ailelerin, 'Sabetaycı' ilkelere hâlâ sadakat gösterdiklerini de öğrenmiş olduk... Programda 'araştırmacı yazar' sıfatıyla yer alan Şevket Eygi, makalelerinde izlediği üsluptan şaşmadı ve en kritik sorulara, "Bu yaştan sonra hapse girmek istemem" gibi kaçamak cevaplar verdi. Oysa, tezinin temeli olan "İslâm'a saldıranların bir bölümü Sabetaycı" iddiasını ispat için bir fırsattı program, onu -nedense- kullanmadı... Genellemeler hem bu işle ilgisiz kişileri (sözgelimi Nükhet İpekçi'yi) üzüyor, hem de ithamı yönelttiği kişilerin kimliği kafa karıştırıyor... Şevket Bey, "İslâm'a saldıran iki yüksek hukukçu" sıfatıyla kimleri kast etmiş olabilir? 
Bu sıfata uyan fazla kişi yok kamuoyu karşısına çıkan... Afyonlu olan ve İslâm'a saldırdığı bilinmeyen Ahmet Necdet Sezer değil herhalde; Konyalı Sami Selçuk da bu tanıma uymuyor... Acaba Danıştay'ın şu yakınlarda emekli olan başkanı Erol Çırakman ile her adli yıl açılışında konuşma yapan Türkiye Barolar Birliği başkanı Eralp Özgen mi bu iki hukukçu? Eygi ithamını açmadığı için doğru cevabı bilemiyoruz...Son zamanlarda konuyu ülke gündeminde tutan şu sırada Gebze'de hapis yatmakta olan Yalçın Küçük oldu. Sonradan kitaplaşan yazılarında, Küçük, Selânik kökenli ailelerin soyadı seçerken veya çocuklarına ad koyarken içinde 'er' veya 'ar' geçmesine dikkat ettiklerini yazdı. Sözgelimi, bir hanım şarkıcı ile reklâmcı ağabeyinin 'dönme' olduklarından kuşkulu Yalçın Küçük... 
Tabii bu kuralın istisnaları da olmalı; çünkü kamuoyunda 'dönme' bilinen pek çok kişinin ad veya soyadında 'er' veya 'ar' bulunmuyor.. Ben de Hatemiler gibi bir şeyi anlamakta zorlanıyorum: Bu kadar gevşek yaklaşılan bir konuyu şu sırada sıcak tutmanın âlemi ne? Konuya her dem tazelik katan Ilgaz Zorlu adlı bir genç. 'Zvi-Geyik' adıyla yayınevi kurup Şevket Eygi'nin 'dönmeler' üzerine kitabını yayımlayan Ilgaz Bey 'Sabetaycı' olduğunu öğrendiğinde konuya eğilmiş ve kendisinin 'Yahudi' kökenine önem vermiş... Atatürk'ün de okuduğu Selânik'teki okulun kurucusu Şemsi Efendi ("Yahudi adı 'Şimon Zvi'ydi" diyor Ilgaz Zorlu) dedesiymiş. Ilgaz Zorlu İsrail'e kadar gidip Yahudiliğinin tescil edilmesini istedi; ancak, başka ülkelerde din değiştirmeye zorlandıklarını ispatlayanları hemen bağrına basan İsrail, talebine olumsuz cevap verdi. Konuyu Türkiye'de sıcak tutarak, İsrail'i sonunda dize getirmeyi mi düşünüyor ne? Bana sorarsa, biraz ters ve hayli uzun bir yol bu. “Evet Ben Selanikliyim” adli kitabiyla taninan Sabetayci Ilgaz Zorlu, Cumhurbaskanligi tartismalarini AKIT’e anlatti... 
Ilgaz Zorlu, “Ismail Cem Ipekçi, köklü bir Sabetayci aileye mensuptur... Büyük dedesi Haham’dir ve Sabetay Sevi’nin de yakin arkadasidir” dedi 
CEM VE DIGER SABETAYCILAR 
“Cumhurbaskani adaylari arasinda yer alan çok kiymetli Ismail Cem’in kendisi pek kullanmasa da Ismail Cem Ipekçi, Ipekçi ailesine mensuptur. Dini geçmisi olan ve cemaat içinde hahamlik yapmis bir ailedir. Ipekçi’nin ailesinin en basindaki isim, Sabetay Sevi’nin çok yakininda yer alan bir kisidir. Cem’in yanisira, adaylik tartismalarinin yapildigi ilk günlerde ismi gündeme gelen baska Sabetaycilar da vardi. Mesela, büyükbabasi hem Haham, hem Mevlevi Seyhi olan Emre Gönensay Sabetayci oldugunu reddetse de, bir Fransiz gazeteciye Sabetayci kökenini itiraf eden Coskun Kirca Bu isimleri saymakta hiçbir beis görmüyorum. Çünkü, bunlari Yahudi cemaati de açiklamistir, bu cemaatin önde gelen isimlerinden Hario Ocalyo da açiklamisti. Sahit onlardir.” 
 KARAKAŞLAR, KAPALI BIR KUTUDUR 
“Ipekçi, Karakaslar kolundandir. Bu grup çok kapali oldugu için size fazla bir sey söyleyemem. Ancak, Sabetayciligin felsefesine ve ruhuna en sadik gruptur. Distan bakildiginda müslüman gibi görünürler, ama içlerine girdiginizde Yahudi inancini desteklediklerini görürsünüz. Bunlar açik açik konusulmalidir. Aksi halde, gerçek ortaya çiktiginda zor durumda kalinir. Kim olursa olsun, Sabetayci biri bütünlestirici olmalidir. Coskun Kirca gibi, Islamcilara karsi çok açik bir tavir alinirsa, bu, hem cemaate, hem de Türkiye’ye zarar verir.” 
Bağlı bulunduğunuz cemaatin içinde ilk defa siz ortaya çıkarak, bugüne kadar Sabetaycılıkla ilgili bilinmeyen gerçekleri kamuoyunun gündemine taşıdınız. Neden ortaya çıktınız ve cemaatin bilinmeyen gerçeklerini bütün ayrıntılarıyla anlattınız? Ben Sabetayciyim, fakat bu kimligimi uzun yillar Türkiye’de açikça ortaya koyamadim. 400 senedir çok önemli isimlerin içinden çiktigi bir cemaatin mensubuyum. Bu cemaatin mensuplarinin Türkiye tarihinin sekillenmesinde önemli rolleri oldu. 
1924 Türkiye’sinde Türkiye’nin kurulusunda Sabetaycilarin çok ciddi rolleri var. Bunun için geriye dönüp baktigimizda ittihat Terakki dönemi hareketinin bir Sabetayci hareketi oldugunu görüyoruz. Bunu her zaman ispatlamak mümkün. Hareket ordusu kalkip Selanik’ten geliyor. Ilk Mason localari Selanik’te kuruluyor. Demiryollari Selanik’te, isçi hareketleri Selanik’te. Selanik’te ne var, Sabetaycilar var. Ben büyük bir sorunu tespit ettim. Sabetayci olanlar, Sabetayciligin ne oldugunu bilmiyorlar, en büyük problem burada. Kitaba ilgi oldugu için mutlu oldum ama ben bu kitabi aslinda kendi cemaatim için yazdim. Çünkü cemaatten gizleniyordu gerçekler. Cemaatin 90’lardaki temel felsefesi suydu: Bu konuyu konusmayalim. Bu konu kapansin. Nasilsa Türkiye’de bir noktaya geldi, pota olarak olustu. 
 “LAIKLIGI DIN HALINE GETIRDILER” 
Cemaate ağır elestirilerde de bulunuyorsunuz. Eleştirilerinizin en önemli noktasını cemaati temsil eden kişilerin katı laiklik anlayışı. Cumhuriyete karsi degilim, ben demokrasiye karsi degilim, ben laiklige de karsi degilim. Ben bu kavramlarin olmasi gibi yerine oturmasini istiyorum. Laiklik bir din degildir, fakat Sabetaycilar laikligi bir din haline getirdiler. Asiri insanlar görüyoruz bugün Türkiye’de. Bu insanlar cemaati temsil etmiyorlar. Yaptiklari sadece kendilerine baglamasi gerekiyor. Fakat böyle olmuyor. Kavgalar bizim cemaatimizin yok olmasina neden oluyor. 
Sabetaycılık nasıl doğdu?
Sabetaycilik 1700’lerden sonra 1800’lerin sonlarina kadar olan 150 senelik süre içerisinde tamamen kapali bir sekilde yasamis. 3-4 kusak sonra insanlar Sabetayciligin temel felsefesini kaybettigi için bu insanlar bir nevi ortada kaldilar ve bir nevi arayislara girdiler. Basta Yakubi Cemaati olmak üzere Selanik’in batiya yakin olma özelliginden kaynaklanarak Fransa’ya ögrenci göndermeleri basladi. Fransa’ya giden ögrenciler döndükdüklerinde Fransiz ihtilalinin düsüncelerini getirdiler. Sabetaycilik içinde bunlar bir grup haline geldiler ve Sabetaycilar içerisinde bölünme basladi. Bu bölünmeler bir süre sonra cemaatin yenilikçilerin eline geçmesine neden oldu. 1900’lerin basina geldigimizde Yakubiler ve Kapancilar’daki dini teskilat hemen hemen yari yariya çökmüstür. 1900’lü yillarin basinda ise Yakubi ve Kapancilar’in dini esaslara göre yönetildiklerini söylemek mümkün degil. Karakaslar için ayni seyi söylemek mümkün degil. Onlar halen devam ediyorlar dini düsüncelerine. 
Halen organizeler ve halen din adamlari yetistiriyorlar. Fakat ben Yakubiler’in ve Kapancilar’in bu dini organizasyonlarinin bittigini düsünüyorum. Türkiye Cumhuriyeti topraklarına gelişleri de ilginç galiba. Türkiye’ye Lozan Anlasmasi’nda yer alan mübadele hükmü geregince geldiler. 1925’te geldikleri zaman, Türkiye küçük bir ülke degil büyük bir ülke. Fakat ülkenin nüfusu kalifiye degildi. Savaslarla yokolmus, Anadolu harap halde, perisan. Istanbul, Izmir, isgalden yeni çikmis. Ve buraya bir topluluk geliyor. Bu toplulugun rakaminin 25 bin oldugunu düsünüyorum. Bu topluluktaki insanlarin hepsi yurtdisinda okumuslar, her biri birkaç lisan biliyor. Hepsi burjuvaziyi olusturmus, isadami kökeninden geliyor. Sanayiciler var aralarinda Bezmenler, Ipekçiler örneginde oldugu gibi. Bu insanlar Türkiye’ye geldiginde ülke onlar için bombos bir alan. Bu nedenle çok kisa zamanda Türkiye’de belirli bir yerlere gelmeleri rastlanti olmadi. Türkiye’de köşebaslarını nasil ele geçirdi Sabetaycılar? O dönemde basin ellerine geçti. Aksam bugünkü Bilgin ailesinin elinde, Yeni Asir ise yine Bilgin ailesinin. Vatan Gazetesi Ahmet Emin Yalman ’in elinde. Yalman Yakubi’dir. Tan gazetesinin sahibi Serteller’e bakinca onlarda Sabetaycidir ve Kapanci koluna mensuplardir. Bu ekolden gelen sol tandasta Ahmet Emin Yalman’in yaninda yetisen Abdi Ipekçi’yi görüyoruz. Yalman’in çizgisindeydi. Basin Sabetaycilarin Türkiye’de etkinlik kazanmasinda çok etkili oldu. Sabetaycılar’in nüfus kağıtlarında Müslüman yazıyor, gerçekte Müslüman mısınız? 

 “SABETAYCILARIN ÇOĞUNUN DINI LAIKLIKTIR” 
Müslüman degildir Sabetaycilar, çünkü Müslümanligi hiç görmediler hiç yasamadilar. Belki içlerinde çok az tarikata girmis insanlar olabilir. Ama bunlar hiçbir zaman Islam dinine gerçek anlamda inanmadilar. Yahudi kabalizmine bagli inançlarini sürdürdüler. Laiklik bu insanlar için bir düsünce olarak hep varoldu. Bunu bir din haline getirdiler. Bana göre Sabetaycilarin dini laikliktir. Ben cemaatin en basindaki insanlara sunu söylemek istiyorum: Sabetay Sevi’nin cemaatin yasamasi için verdigi emirler ortadayken, bir Yahudinin yok olmamasi için verilen emirler Tevrat’ta verilmisken, nasil ki Sabetayci hahamlar veya Sabetayci ileri gelenler bu isin bitmesi hakkini kendilerinde görebiliyorlar. Iste ben buna karsiyim. Basta yalnizdim. Fakat cemaatin içinde bu kitabi okuyan, benim gibi düsünen insanlar var. Bugün Sabetaycilarin içinde büyük bir gençlik grubu bu isin bitmemesini, Sabetaycilarin kendi inançlarini sürdürmelerini istiyorlar. Kitapta amaçladigim en önemli noktalardan biri de suydu. Sabetaycilar 70 sene boyunca hiç tanimadiklari bir grupla düsman oldular. 
Onlar Islamcilardi. Hiç tanimadilar bu insanlari. Çünkü Sabetaycilar Anadolu kökenli bir topluluk degil. Anadolu kökenli bir topluluk olmadiklari için Anadolu’nun içinde meydana gelen olaylardan bihaberler. Yasadiklari çevreler Nisantasi-Maçka-Osmanbey üçgeni. Bu üçgen içinde yasamis insanlar nasil kalkip da diger insanlara düsman olabilirler. Çünkü Sabetaycilarin önüne getirilen olaylar 1930’larin Türkiye mantigidir. 30’larin, 40’larin Türkiye’si çok açik söylemek gerekiyor, kuvvetli bir iktidarin oldugu bir yönetimdir. Iktidarin insanlara belirli ideolojileri bastirarak kabul ettigi bir dönemdir. -Sabetaycıların Türkiye’ye gelişinin üzerinden 75 yıl geçti. Türkiye’deki Sabetaycılık şu anda hangi noktada? Cemaatin ideolojik tercihleri nasıl? Sunu çok çok açik olarak söylüyorum, Yakubi ve Kapancilar’in arasinda dini taraf hemen hemen çok azalmistir. Kendi cemaatim olan Kapancilar Sisli Terakki yolsuzlugunda oldugu gibi, cemaatin birtakim vakif mallarini ele geçiren hirsizlar, cemaat adina bir takim kararlar vererek, kendilerinin hem Sabetayci oldugunu kabul etmemektedirler, hem Sabetayci vakif mallari üzerinde tasarrufta bulunmaktadirlar, olay tamamen paraya dönmüstür. 
 “YOLSUZLUKLAR CEMAATE KAN KAYBETTIRIYOR” 
Cemaatteki en aci olay Halil Bezmen olayidir. Çünkü Halil Bezmen cemaatten ve piyasadan topladigi muazzam bir servetle ABD’ye kaçmistir. Zaten ben inaniyorum, Sisli Terakki Lisesi’nin yöneticisi olan insanlar da uzun vadede ayni seyi yapacaklar. Bu insanlar, bir çizgi çiziyorlar Türkiye’de. Bu genelde Kemalist bir çizgi. Fakat bunu yaparken, sol partilerde yer aliyorlar. Fakat bunu yaparken cemaatin içerisinde bir takim olaylarin içerisine giriyorlar. Sisli Terakki Lisesi’nde baglantili olmayan kisiler sadece Sabetayci olduklari için okul yönetimindeler. Orasi bir cemaat okuludur. 2000’li yillarda Sabetayciligin cemaat organizasyonu kayboldugu için birtakim mallarini ele geçiren kisiler, kendilerinin cemaati yönetiyormus izlenimine kapilarak, kendi istediklerini yapiyorlar. Sabetaycılık yıllar geçtikçe nasıl nesilden nesile geçiyor? Dini eğitim cemaat içerisinde nasıl veriliyor? Sabetaycilarin içerisinde her zaman din egitimi konusu çok önemli. Dini egitim bugün sabetaycilarda veriliyor, kimse verilmiyor diyemez. 
Nerelerde verildigini de biliyoruz, kimlerin verdigini de biliyoruz. Bence bu vicdani bir olaydir, insanlar istedikleri gibi dini egitim alabilirler. Karakaslar’da da, Yakubiler’de de, Kapancilar’da da dini egitim veriliyor. Bunun haricinde yurtdisinda yasayan pekçok Sabetayci var ki, bunlar zaten yahudi cemaatlerine basvuruyorlar ve orada yahudilik egitimi aliyorlar. Dini eğitim noktasında Sabetaycılık ile yahudilik arasında paralellik var mı? Hayir yok. Türkiye’deki yahudiler kendi egitim kurumlarina Sabetaycilari kabul etmiyor. 
İsrail devletinin Sabetaycılara bakış açısı nasıl? Bence bunu Israil Baskonsolosu’na sorun. Israil Sabetaycilik konusunda konusmuyor. Çünkü bu onlar için vicdani bir hatadir. Israil bugün dünyada yahudi düsmanligindan ve anti-semitizmden sikayet eder. Israil devletine sunu söylemek istiyorum. Baskalarindan beklediginiz hosgörüyü siz de Sabetaycilara gösterin. Sabetaycilara karsi hiçbir hosgörüsü hiçbir destekleyici tutumu yoktur. Sabetaycilari dini olarak hiçbir sekilde kabul etmemektedir. 
“ISRAIL IÇIN SABETAYCILAR SAVASMAYA GITTI”
Yani Sabetaycilar Israil’in çikarlari dogrultusunda çalisan bir dini grup degil size göre?
Hayir bu olamaz. Söyle bir olayi görmek lazim. Sabetaycilik felsefe olarak Ortodoks Yahudiliginin disinda olan bir olay. Bu noktada ulasma mümkün degil. Sabetaycilar mistik yahudilerdir. Israil de mistik Yahudiyi dislayamaz benim iddiam bu. Sabetaycilar hiçbir zaman açikça Israil’i desteklemedi. Fakat bazi Sabetaycilar destekledi. Bazi Sabetaycilar Israil devleti için savasmaya bile gittiler. Israil’in Ramle kentinde bugün yahudi olan çok sayida Sabetayci yasamaktadir.
Masonlukla Sabetaycılık arasındaki bağlantı nedir? Çok fazla sayida Sabetayci mason tanidim. Ben sunu gördüm. Masonluk bir anlamda Sabetaycilar için bir din haline gelmis. Bir dinin seromoni kismini masonlukta buluyorlar. Nitekim pekçok Sabetaycinin da mason olmasinin sebebi bu. 50 sonrasinda dönem dönem Sabetaycıların hangi siyasi akımları desteklediği konusunda nasıl bir tablo karşımıza çıkıyor? Cemaat direkt olarak hiçbir partiyi desteklemedi. Gruplasma kalktigi için böyle bir destekleme olmuyor açikça. 
2000 yilina giriyoruz, bugün sabetaycilar birbirinden habersiz. Cemaat karari alarak destekleme olmamistir ama, ayni kültürel evreni paylasan insanlarin, ayni siyasi egilimleri gösterdigi konusunda kusku duymuyorum. Bu zaten bilimsel olarak üzerinde çalisilan bir konu. Demokrat Parti döneminde Fatin Rüstü Zorlu Sabetayciydi. Demokrat Parti deneyimi 60 ihtilali ile bozulmustur. Cemaat 60 ihtilalini desteklemistir. 70’lerde siyasi sahneden biraz biraz çekilmeye basladilar. Çünkü siyaset Anadolu kökenli bir hal almistir. 1930’larin elitist halktan kopuk devlet adami fikri halkin daha fazla katiliminin oldugu döneme birakti. 70’lerde büyük sol hareketlerin içinde Sabetaycilarin oldugunu görüyoruz. 12 Eylül darbesinin ardından cemaatin siyasi tercihleri hangi doğrultuda oldu? 80’lerden sonra Sabetaycilik Özalizmle bagdasti. Özal’in Sabetaycilari çok ciddi olarak etkiledigini görüyorum. Ondan sonra zaten Türkiye’nin siyasi ve ahlaki yapisi degismistir. Sabetaycilar Özalizmin içinde erimislerdir. 
“IPEKÇI AILESI HAHAMLIK DAHI YAPMISTIR” 
Son ayların en önemli konusu olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gelirsek, DSP’nin adaylarından İsmail Cem ile ilgili yapılan yorumlar Sabetaycı olduğu yönünde. İsmail Cem Sabetaycı mıdır? Evet Sabetaycidir. Cumhurbaskani adaylari arasinda yer alan çok kiymetli Ismail Cem’in kendisi pek kullanmasa da Ismail Cem Ipekçi, Ipekçi ailesine mensuptur. Dini geçmisi olan ve cemaat içinde hahamlik yapmis bir ailedir. Sabetay Sevi’nin çok yakininda yer alan bir kisidir Ipekçi’nin ailesinin en basindaki isim. Cem’in yanisira adaylik tartismalarinin basladigi ilk günlerde ismi gündeme gelen baska Sabetaycilarda vardi. Büyükbabasi hem haham, hem Mevlevi seyhi olan Emre Gönensay. Ve her ne kadar Sabetayci oldugunu reddetse de, geçmiste bir Fransiz gazeteciye Sabetayci kökenini itiraf ettigine dair bilgi gelen Coskun Kirca. Bu isimleri yazmakta hiçbir beis görmüyorum. Zaten bunlari Yahudi cemaati de açiklamistir. Türk Yahudi cemaatinin önde gelen isimlerinden Hario Ocalyo açiklamistir bütün bu isimleri. Bu isimlerin Sabetayci oldugunun sahidi onlardir.Sabetaycı bir ismin Cumhurbaşkanlığı’na sıcak bakıyor musunuz? Ben suna karsiyim. Yahudi cemaatinin içinde aman suna, aman buna karismayalim, konusmayalim. Ben açikliktan, her seyin açiklikla konusulmasindan yanayim. Yalan söylendiginde, gerçekler saklandiginda, gerçekler bir sekilde ortaya çikacak. Gerçekler ortaya çiktiginda da zor durumda kalacaksiniz. 
 “EĞER İSMAİL CEM CUMHURBAŞKANI OLURSA...”
 Eger bir Sabetayci Türkiye’de Cumhurbaskani olursa, ben buna sevinirim. Fakat benim sevincimin devam edebilmesi ve benim ve diger Sabetaycilarin da mutlu olabilmesi için, Cumhurbaskanligi makamina gelecek olan Sabetayci kisinin, öncelikle devletin içerisinde bütünlestirici özelligi olmasi gerekir. Eger bu kisi 1930’larin elitist mantigiyla yaklasirsa ve Coskun Kirca örneginde oldugu gibi Islâmcilara karsi çok açik bir tavir alip, bir takim baska siyasi hesaplar yaparsa, hem cemaate zarar verecek, hem de Türkiye’ye zarar verecektir. 
Eger Ismail Cem Cumhurbaskanligi seçimini kazanirsa, Türkiye’de yasayan Sabetayci bir vatandas olarak Çankaya Köskü’nde nasil cuma namazlarina sayin Demirel gidiyorsa, Cumartesi günleri de Çankaya Köskü’nde Sabak Defilesi yapilmasi için ben bizzat Cumhurbaskanligi’na ve Meclis’e basvuracagim. Bunu çok arzu ediyorum. Hatta Cumhurbaskani’nin Yahudilerin dini bayramlarinin oldugu günlerde, çalismamasi gerektigini düsünüyorum. Hatta hatta, sayin Cumhurbaskani’nin bu takdirde kafasina kipa takarak dolasmasi da gerekebilir. Çünkü bu onun dini inancidir, bunu yapmasi gerekir. 
Sabetayci Cumhurbaskani bunu yaparsa Türkiye’de diger insanlar ne yapar bu da ayri bir konu olur. serif;" Ismail Cem Ipekçi’nin cemaat içindeki konumu nedir? Cemaatin hangi koluna mensup? Sayin Ipekçi, Karakaslar kolundan. Karakaslar grubu çok kapali bir grup oldugu için size fazla bir sey söylemem çok zor. Karakaslar Grubu Sabetayciligin felsefesine ve Sabetayciligin hâlâ organizasyon olarak devam etmesine en sadik grup. Ipekçi ailesi hakikaten hususiyeti olan bir ailedir. Ailenin geçmisinde çok dindar insanlar da çikmistir. 
Böyle bir dini ortamda yetisen bir kisinin kalkip da dindisi hareket etmesi biraz zor gibi gözüküyor. Karakaslar hiçbir zaman açik olmadilar. Insanlarla Sabetayciliklari konusunda hiç konusmazlar. Disaridan baktigimizda Müslüman gibi gözükürler. Içlerine girdiginiz zaman kuvvetli bir Yahudi inancini desteklediklerini görürsünüz. Ve çok açik olarak söylüyorum, Türk diplomasisinin yakindan tanidigi 4-5 diplomatin ailesi Karakas grubundandir.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...