13 Temmuz 2019

Bilim: Allah’ın Yaratışını Anlama Sanatı

Bilim: Allah’ın Yaratışını Anlama Sanatı

Bilim: Allah’ın Yaratışını Anlama Sanatı

Bilim Nedir? Bilim Allah’ın yaratışını anlama sanatıdır. Evreni ve içindeki tüm varlıkları incelemenin ve Allah’ın yaratış sanatını keşfederek insanlığa açıklamanın yollarından biridir bilim.  İnsan, sadece birkaç dakika için üzerinde yaşadığı dünyayı ve kendisine yaşam veren şeyleri dikkatlice düşündüğünde hayrete düşecektir. Devasa büyüklükte galaksiler barındıran bir boşlukta, uçsuz bucaksız büyüklükteki galaksilerden birinin içinde bulunan, yaşam için özel olarak var edilmiş bir gezegen üzerinde yaşamaktadır.
Bu gezegen, yani Dünya, uçsuz bucaksız boşluğun içinde hiç durmadan dönmekte, evrendeki milyarlarca yıldızdan sadece biri olan Güneş yine aynı boşluk içinde yeryüzüne ışınlar yollamakta, bu ışınlar sayesinde Dünya ısınmakta, besin döngüsü, su döngüsü, azot döngüsü gerçekleşmekte, insan; hayvan, bitki ve mikroorganizmalarla birlikte kendisine sağlanan sayısız sebep vesilesiyle yaşayabilmektedir. Milyonlarca, milyarlarca detay bir araya getirilmiş, en güzel ve en kusursuz şekli ile insana sunulmuştur. Bu detayların her biri bir sanattır, bir yaratılış harikasıdır. Bazen bu detaylar o kadar hayatidir ki, olmamaları durumunda yaşam durur, Dünya ölü bir gezegen halini alır.
İşte bilim evrende yaratılan bu kusursuz düzenin ve sanatın bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgilerdir. Hiç gidemeyeceğiniz ya da göremeyeceğiniz bir yer ile ilgili araştırma yapmanız bilim yapmanıza engel değildir. Mesela milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızı araştırabilirsiniz.

01-gece-yildizlar

Bulutsuz bir gecede başınızı gökyüzüne kaldırdığınızda ne görürsünüz? Milyarlarca yıldız. Yıldızlara bakıp “İşte yaşadığım evren bu!” diyebilirsiniz. Peki, sizce bu bilimsel bir çıkarım mıdır? Pek değil. Çünkü henüz var olmuş ama ışığı dünyamıza ulaşmamış yıldızları göremezsiniz, ya da yok olmuş ama ışığı gelmeye devam ettiği için var zannettiğiniz yıldızlar da olabilir. Yani sizin gördüğünüz gökyüzü gerçekte var olan gökyüzü değildir.


Bilimde Deneysel Yöntemleri Kullanmak Önemlidir
Bilimsel bir çalışmadan bahsediyorsanız çalışmanızda testlere deneylere yer vermeniz gereklidir. Eğer “Kovandaki yalancı balarılarının cezalandırması bilimsel bir gerçektir!” diyorsanız bunu bir deneyle ispatlayabilmeniz şarttır. Böyle bir deney mevcuttur:
Arı kovanındaki hayatın her aşamasında bir düzen vardır. Larvaların bakımından, kovanın genel ihtiyaçlarının teminine kadar her görev hiç aksamadan yerine getirilir. Bir arada yaşayan arı sayısının fazlalığına rağmen aralarındaki kusursuz iş bölümü ve disiplin sayesinde, kovandaki işlerde hiçbir aksama olmaz ve kovan içinde hiçbir kargaşa da yaşanmaz.

02-arilar-beklesme

Balarılarının sayıları arttığında kovanlarını terk eder, bir yerde koloni halinde bekleşirler. Bazı arılar kovan olmaya en uygun yeri bulmak için koloniden ayrılırlar. Arılar sağırdırlar ve bu nedenle birbirleriyle sesli bir iletişim kuramazlar. Tarif yöntemleri alışılmışın dışındadır. Arılar tarif etmek istedikleri yeri “dans ederek” diğerlerine anlatırlar.  Koloniye döndüklerinde danslarının süresince buldukları yerin konumu hakkında hem bilgi hem de not verirler. Arılar dans ederek yaptıkları tariflerini karanlık bir kovanda, peteklerin üzerindeyken yaparlar. Bu, aralarında kusursuz bir iletişim olan arıların yeteneklerinin daha iyi anlaşılması bakımından unutulmaması gereken önemli bir detaydır.2
Diğer tüm kâşif arılar heyet hallinde bildirilen yerlere gidip buraları kontrol ederler. Kâşif arılar en iyi notu alan yere doğru yolda iken, bilen bilim adamları burayı tahrip ederler, ışık ve su almasını sağlarlar. Gelen kaşifler verilen not ile kalitenin uymadığını görünce bir daha burayı haber veren arının yeni keşiflerini kontrole gitmezler.

03-arilarin-dansi

Şimdi burada durup biraz düşünelim. İnsanların sokağa çıktıklarında, bahçelerinde yürürken, balkonlarında otururken sık sık rastladıkları, birkaç santim büyüklüğündeki böceklerdir. Burada ilginç bir çelişki vardır. İnsanlar balarılarını sıradan, her yerde bulunan böcekler olarak değerlendirirler ama buraya kadar anlattıklarımız ancak çok keskin bir bilinçle gerçekleştirilebilecek olaylardır. O halde arılara bu bilinçli davranışları öğreten kimdir? Arılar bu davranışları diğer arılardan öğrenmezler, yaşamlarında böyle bir eğitim dönemine rastlanmaz. Onlar tüm bunları zaten bilerek, zamanı geldiğinde uygulayabilecek şekilde dünyaya gelirler. Ve bu durum yeryüzünün her yerinde, milyonlarca yıldır yaşayan tüm balarıları için geçerlidir.2
Bu durumda vicdan sahibi bir insanın asla inkâr edemeyeceği büyük bir gerçekle karşı karşıya olduğumuzu görürüz: Tüm canlıların Yaratıcısı olan Allah, balarılarını da kusursuzca var etmiş ve onlara böylesine bilinçli davranışları öğretmiştir. Balarıları Nahl Suresi’nde haber verildiği gibi Rabbimiz’in kendilerine ilhamı ile hareket etmektedirler.


Bilimsel Yasalar Evrendeki Düzenin Nasıl İşlediğini Anlatır
04-sekoya
Yaptığınız bilimsel çalışma mevcut yasalara dayanmalı ya da yeni yasalara vesile olmalıdır. Birisi “Bitkilerde suyun yükselmesi”ni bitki bir motora bağlı küçük kovalarla açıklarsa bu pek de bilimsel olmaz. Şüphesiz bitkilerin içinde kalp benzeri bir motor yoktur, kovalarda yoktur. Apartmanınızın bodrum katındaki deponun içindeki suyun, hidrofor veya herhangi güçlü bir motor kullanmadan üst katlara çıktığını düşünün, bu imkansızdır. Peki, bir sekoya ağacında su yerden tam 120 metre (40 katlı bir bina) yüksekliğe hiçbir motor yokken nasıl çıkmaktadır?


Moleküller Arası Kuvvetler ya da Bir Trenin Vagonları
Bu işlemin başlaması için öncelikle yapraklarda su kaybı olması gerekiyor. Yapraklardaki mekanizmalar nemdeki %1 gibi oldukça küçük bir oynamayı tespit edebilecek hassasiyete sahiptirler. Eğer dışarıdaki havanın nemliliği %100’den az olursa su, yaprakta meydana gelecek buharlaşma nedeni ile bu gözeneklerden dışarı verilir. Hatta dışarıdaki nemlilik %99 bile olsa, bu durum yapraktaki suyun dışarı çıkması için değerlendirilecek bir potansiyel haline gelir ve yaprak süratle su kaybetmeye başlar.
Suyun üst dallara nasıl taşındığını anlatmadan önce ağaç suyu nasıl buluyor sorusuna da cevap vermek önemli. Ağacın kök uçları, topraktaki suyu bulana kadar toprağın derinliklerini aramaya devam ederler.3 Suyu bulduktan sonra bu suyu 120 metre olan bir ağacın en üstteki yaprağına hiçbir motor olmadan nasıl çıkarır?

05-adhezyon-kohezyon

Evet, sekoyada motor yoktur ama adhezyon ve kohezyon isimli iki kuvvet mevcuttur. Bu kuvvetler sayesinde su ağacın içindeki milimetremin binde altısı çapındaki kılcal borularda yükselebilmektedir. Aynı cins moleküllerin arasındaki çekim kuvvetine kohezyon denir.
Resimdeki su damlaları (molekülleri) bitkinin dalının ucunda kohezyon sonucu bir arada duruyor. Farklı cins moleküller arasındaki çekim kuvvetine de adhezyon denir. Kohezyon sayesinde su molekülleri birbirlerine trenin vagonları gibi tutunur, bir lokomotif gibi çalışan adhezyon sayesinde de yukarı taşınır.

06-tren

Bu trenin ilerleme şartı raylara yani suyun içinden geçtiği kılcal borulara bağlıdır. Ray olması gereken genişlikte değilse tren asla ilerleyemez. Şüphesiz bu durum tüm ağaçlar için ölümcül olurdu. Borular öncelikle suyun emilmesi sırasında oluşacak basınca dayanıklı olmalıdır. Daha sonra suyun taşınması sırasında bir engelle karşılaşmasının önlenmesi gerekir, çünkü kat edecekleri yolda karşılaşacakları herhangi bir engel birbirine çok bağlı olan bu sistemde aksaklıklar oluşmasına neden olacaktır.4

kilcal-borular
Yaprağın sapının içinde gözle görülemeyecek kadar ince onlarca borucuk vardır (sağda). Bitki hiçbir motor kullanmasa da her yıl bu borucukları kullanarak tonlarca suyu topraktan yapraklarına kadar taşır.
Peki, bir ağaç hangi özelliklerdeki borudan faydalanabileceğini “nasıl” bilmektedir? Bu gibi sorular çoğaltılabilir, ne var ki hepsinin tek bir cevabı vardır. Bitkilerin böyle kusursuz sistemleri “kurmaları”, “tasarlamaları” veya “bulmaları” gibi bir şey söz konusu bile değildir. Bitkilerin bir iradeleri yoktur. Bilim adamlarının dahi “anlayabilmekte” güçlük çektikleri bu kusursuz sistemleri oluşturanlar bitkilerin kendileri değildir. Tesadüfler de değildir.4
Tüm bu sistemleri tam gereken şekilde bitkinin hücrelerine yerleştiren, bitkiyi de suyu da besini de yaratan Allah’tır. Her şeyi eksiksiz yaratan ve yarattıklarını da en güzel, en kusursuz yapan Rabbimiz bize Kendisi’ni tanıtmaktadır.


Bilimin Unsurları Nelerdir?
Eğer bilim ile uğraşıyorum diyorsanız doğal veya toplumsal bir olayın nasıl olup bittiğini açıklamaya çalışıyorsunuzdur. Açıklamanızın bilimsel olarak kabul görmesi için
⦁ Amaç,
⦁ Merak,
⦁ Yarar,
⦁ Neden? ve Nasıl?
⦁ Dürüstlük ve bağnaz olmama
gibi kavramların üzerine oturmuş olmalıdır. Bu kavramlar bilimin unsurlarıdır.
Birçok bilimsel çalışmanın ana nedeni Allah’ın sanatına duyulan meraktır. Doğrudan insanlığın yararına olmasa da sadece meraktan ötürü bilimsel araştırmalar yapılabilir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük fark yaşadığı yer hakkında duyduğu meraktır. “Havaya atılan bir cisim neden yere düşer?” Yaptığı gözlemler ve araştırmalar sonucunda evreni Allah’ın yarattığını, düzene koyduğunu ve her şeyin Allah’ın hakimiyetinde olduğunu savunmuş olan Newton’ın havaya atılan cisimlerin neden yere düştüğüne dair merakı meşhurdur.
Hikâyeye göre ağaçtan yere düşen bir elma merakını gideren açıklamayı bulmasına vesile olmuştur. Ancak bu açıklama insanın merakı gidermek için yetmemiştir. Çünkü her bilimsel açıklama yeni merakları uyandırmış, yeni meraklar da yeni buluşları getirmiştir.


Çekim Kuvveti Daha Zayıf Olsaydı?
Rabbimiz’in üstün yaratışının delili olan kainattaki muazzam düzene vesile olarak yaratılan kuvvetlerin en önemlilerinden biri “kütle çekimi” veya diğer adıyla “yerçekimi” (gravitasyon) kuvvetidir. Newton, bu gücün yalnızca elmaları ağaçtan düşürmeye değil, aynı zamanda gezegenleri de yörüngelerinde tutmaya yarayan bir güç olduğunu belirtmiştir. Einstein ise, yerçekiminin dev yıldızları nasıl içlerine çökertip kara deliklere dönüştürdüğünden bahsetmiştir. Yerçekimi kuvveti, evrenin en kritik kuvvetlerinden biridir. Evrenin genişlemesini kontrol altında tutan kuvvet de yine yerçekimi kuvvetidir. Yerçekimi kuvveti sayısal olarak, sabit bir değere sahiptir.
Peki yer çekimi kuvveti bugünkünden daha fazla olsaydı ne olurdu? Yıldızların oluşumu daha kısa sürede gerçekleşecek ve uzaydaki en küçük yıldızın kütlesi dahi Güneş`in en az 1,4 katı büyüklüğünde olurdu. Bu tür büyük yıldızlar o derece hızlı ve kararsız biçimde yanarlar ki etraflarındaki gezegenlerde canlı yaşamına elverişli şartların meydana gelmesi imkansızdır. Bu nedenle yaşam için ancak Güneş’in küçüklüğünde yıldızlara ihtiyaç vardır. Diğer sonuçlarından biride; büyük yıldızların hepsi birer kara deliğe dönüşmüş olurlardı. Bunun yanı sıra en küçük gezegenlerdeki yerçekimi dahi o kadar güçlü olurdu ki, böceklerden daha büyük hiçbir şey ayakta kalmayı başaramazdı.7
Ayrıca koşmak ve hatta yürümek imkânsız hale gelirdi. İnsanlar ve hayvanlar tüm bu hareketleri gerçekleştirmek için şimdikinden daha çok enerji sarf ederlerdi. Bu durumda başta yeryüzündeki besin kaynakları olmak üzere enerji kaynakları hızla tükenerek yok edilirdi. Peki ya çekim kuvveti daha zayıf olsaydı?

08-kosucu
Eğer bugün koşup yürüyebiliyorsak bu dünyadaki yerçekimi kuvveti ve kaslarımızın ürettiği gücün birbirine uyumlu olması sayesinde mümkün olmaktadır.
O zaman da uzaydaki bütün yıldızlar en fazla Güneş`in %80`i büyüklüğünde bir kütleye sahip olurlardı. Bu küçüklükteki yıldızlar her ne kadar etraflarındaki gezegenlerde canlı yaşamını elverişli kılacak ölçüde uzun ve kararlı biçimde yansalar da bu sefer gezegenleri ve canlılığı oluşturacak ağır elementler evrende asla oluşamazdı. Çünkü demir ve daha ağır elementler ancak devasa yıldızların çekirdeklerinde üretilebilir ve ancak bu tür ağır yıldızlar ağır elementleri uzaya yayabilirler. Bu tür elementler ise gezegenlerin ve hayat formlarının oluşması için zorunludurlar.7
Ayrıca hafif şeyler yeryüzünde sabit durmayacaktı. Sözgelimi en ufak bir esintide yerden kalkan toz ve kum taneleri saatlerce havada uçuşacaktı. Yağmur damlalarının hızı çok yavaşlayacak, yere inmeden yeniden buharlaşacaklardı. Akarsuların akış hızı yavaşlayacak, bu nedenle onlardan elektrik enerjisi elde edilemeyecekti. Burada bahsettiğimiz yer çekimi Dünya’da yaşamın oluşabilmesi ve canlılığın devam edebilmesi için gereken, son derece hassas dengelerden sadece bir tanesidir. Yalnızca bu bile evrenin ve Dünya’nın tesadüfler sonucunda, rastgele olayların ardı ardına gelmesiyle oluşamayacağını kesin olarak ortaya koymak için yeterlidir.
Yüzyıllardır insanoğlunun yeryüzündeki yaşama ortamına duyduğu merak, yaşama standartlarını yükseltecek bir etkinliğe bürünmeye başladı. Olağan gibi görünen olayları anlama çabası, aslında dünyanın gizemlerle dolu bir yer olduğunu ve bunları çözümlemek gerektiği gerçeğini doğurmuştur.

09-fizik-formulleri

250 yıl önce insanlar hücre hakkındaki düşünceleri basit bir su damlası gibi olduğuydu. Bugün ise büyük şehirlerle, fabrikalarla ya da uzay gemileri ile kıyaslanabilecek kompleksliğe sahip olduğunu biliyoruz. Hücrenin içinde; enerjiyi üreten santraller, yaşam için zorunlu olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar, üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu bir bilgi bankası, bir bölgeden diğerine hammaddeleri ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru hatları, dışarıdan gelen hammaddeleri işe yarayacak parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuvar ve rafineriler, hücrenin içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri olduğunu biliyoruz. Üstelik bu saydıklarımız, hücredeki karmaşık yapının yalnızca bir bölümüdür. Hücre o kadar komplekstir ki, bugün insanoğlu ulaştığı yüksek teknolojiyle bile bir hücre üretememektedir. Yapay hücre oluşturmak için yapılan tüm çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

10-hucredeki-tepkimeler

Yukarıdaki resim 250 yılda hücre hakkındaki bilgimizin ne kadar değiştiğini göstermesi açısından önemli. Resimde bir bitki hücresindeki kimyasal tepkimeleri gösteriyor tabii bildiğimiz kadarını. Hücre hakkındaki bilimsel araştırmalar derinleştirildiğinde “tesadüfen ortaya çıkabilecek kadar basit yapısı” hakkındaki kanaati sarsıntıya uğramıştır. Evrim teorisinin hücrenin nasıl var olduğu sorusunu açıklayamamasının en temel nedenlerinden biri, hücredeki “indirgenemez komplekslik” özelliğidir.
Bir canlı hücresi, çok sayıda küçük organelin uyum içinde çalışmasıyla yaşar. Bu parçaların biri bile olmasa, hücre yaşamını sürdüremez. Hücrenin doğal seleksiyon ve mutasyon gibi bilinçsiz mekanizmaların kendisini geliştirmesini bekleme gibi bir imkânı yoktur. Dolayısıyla, yeryüzünde oluşan ilk hücrenin yaşam için gerekli tüm organel ve fonksiyonlara sahip, eksiksiz bir hücre olması gerekmektedir.

11-hucre
Hücre evrimcilerin iddia ettiği kademe kademe oluşamayacak kadar kompleks yapılıdır. Hücredeki organeller biri olmadığında veya yarım olduğunda çoğu defa o hücre varlığını devam ettiremez. Eğer bu hücre gerçekte resimdeki büyüklükte olsa idi içindekileri böyle parça parça göremezdik. Çünkü içi o kadar karmaşıktır ki görünen sadece kocaman kara bir leke olurdu.
Bugün hücrenin karmaşık yapısının ortaya çıkışı ile ilgili yeni bilimsel açıklamalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu aslında bilimin de daha doğrusu merakın doğasıdır: Bir konudaki merak, yeni merak duyulan konular doğurur.

Bilim Faydalanmamız için Bize Sunulmuş Büyük Bir Nimettir
Newton’ı yerçekimi yasasını bulmaya iten bu merak neye yol açmıştır dersiniz? İnsanoğlunun yeryüzünden çıkıp uzaya açılmasının sağlayan teknolojiye. Bugün yerçekimini nasıl yeneceğimizi Newton’ın bu merakı sayesinde biliyor ve uzaya bizlere büyük faydalar sağlayan uyduları uzaya yerleştirebiliyoruz.
12-newton-yercekimi

Bilim merak ve yaratıcılıkla beslenerek insanların hayat koşullarını iyileştirmek için yapılan çalışmaların bütünüdür. Merak ile yarar arasında ilginç bir ilişki vardır. Biri daima diğeri için itici güç olmuştur. Söz gelimi “Bir yıldız ne kadar büyük olabilir?” sorusu tam da bilimsel merakın bir ürünüdür. Peki, bu sorunun cevabını bilmek insanlığa yarar sağlamış mıdır? İsterseniz önce ilk sorumuzun cevabını alalım sonra yararla ilgili soruya dönelim.
Pek çok kişi için yıldızlar sadece geceleri parıldayan küçük noktalardır. Oysa yıldızlar gökyüzündeki minik süsler olmanın ötesinde tüm canlılar için yaşamsal bir öneme sahiptirler. Yeryüzündeki yaşamı etkileyen tek yıldız da Güneş değildir. Bizden milyonlarca kilometre uzaktaki yıldızların bile yeryüzünde yaşam olmasında rolü olduğunu biliyor musunuz?

Video oynatıcı
00:00
02:33
Güneş orta büyüklükte bir yıldızdır ve Güneş’ten çok daha büyük yıldızlar vardır. Bir yıldızı bu kadar büyük yapan şey termonükleer reaksiyonlar ile ilgilidir. Yıldızların da tıpkı bir sobadaki kömür gibi yakıtları vardır ve bu yakıt hidrojendir. Termonükleer reaksiyonlarda hidrojenin yakıldığı reaksiyonlardır. Yıldızlar termonükleer reaksiyonlar az yakıtla büyük ısı üretirler. İşte termonükleer reaksiyonların bu özelliğini keşfeden bilim adamaları yapay yollarla yapay yıldızlar yapmanın peşine düşmüşlerdir. Bugün inşa edilen nükleer reaktörler insanlığın enerji ihtiyacının büyük bir kısmını sağlıyor. Yüce Rabbimiz evrendeki en küçük yapıdan en büyük sistemlere kadar her şeyi bizim yaşamımıza en uygun olacak şekilde yaratmıştır ve her an kudreti altında tutmaktadır. Güneş Sistemi’nin yapısı, her türlü ayrıntısıyla birlikte canlılar için özel bir yaratılışa sahiptir.
Ne var ki insanlığın nükleer enerji ile ilk tecrübesinin o kadar da yararlı olduğunu söylenemez. Hiroşima’da 140.000 ölü, Nagazaki’de ise 74.000 ölü insanlığın nükleer enerji konusunda ilk tecrübesinin sonucu oldu.


Allah’ın Yaratışını Anlamamız için Gerekli 2 Soru: Neden? ve Nasıl?
Yeryüzündeki çekim kuvveti nasıl yaşamı mümkün kılan g=9,81 gr/cm2’de ayarlı kalmıştır? İşte bu soru ağaçlardaki kılcal borularla ilgili sorumuza benzemektedir. İsterseniz oradaki sorumuzu tekrar hatırlayalım: “bir ağaç hangi genişlikteki borudan faydalanabileceğini “nasıl” bilmektedir?”
Yapılan tüm araştırmalar bu kusursuz düzeni ve tasarımı sonsuz bir güç ve akıl sahibi olan Allah’ın yarattığını tasdik etmektedir. Kimi insanların bunu kavrayamamalarının nedeni ise samimi ve ön yargısız bir biçimde düşünememeleridir. Oysa samimi olarak düşünen her akıl sahibi insan, evrende hiçbir şeyin amaçsız ve başıboş olmadığını, evreni canlılar için Allah’ın yaratmış ve düzenlemiş olduğunu anlar.
İster yerçekimi ister kılcal borularla isterse de başka bir şeyle ilgili olsun bilim adamları içinde “nasıl?” olan soruları cevaplamakta pek istekli olmazlar. Onlar daha çok neden sorusunun cevabı peşindedirler. Çünkü nasıl sorusu bir noktadan sonra evrendeki sebep-sonuç ilişkisi ile açıklanamayacak noktalara varabilmektedir. Ve birçok bilim adamına göre bu konu bilimin alanına girmemektedir.
Akıl ve vicdan sahibi bir insan kendisine hiçbir bilgi verilmese bile evrendeki herhangi bir varlığın özelliklerini incelediğinde bunu üstün bir Akıl, İlim ve Güç sahibinin yarattığını anlar. Veya dünyada yaşamın meydana gelebilmesi için gereken binlerce koşuldan sadece birkaçını görmesi bile, dünyanın insanların yaşayabilmeleri için özel olarak yaratılmış bir gezegen olduğunu anlaması için yeterlidir.
Akıl ve vicdan sahibi bu insan, dünyanın tesadüfen oluştuğu gibi bir iddianın akıl dışı olduğunu ise kolaylıkla anlar. Kısacası aklını ve vicdanını kullanarak düşünen her insan Allah’ın varlığının delillerini tüm açıklığı ile görebilir. Ancak 19. yüzyılın ortalarından bu yana bilim dünyası materyalist felsefenin etkisi altına girmiştir.  Evrendeki tüm denge, ahenk ve uyumun sadece tesadüflerin bir eseri olduğunu öne sürmüşlerdir.


Bilimsel Araştırmalara Önyargılı Kabullerle Başlanamaz
Bugün hala geniş bilim çevrelerinde her olayın bir nedeni olduğuna ve neden bilinirse olayın nasıl gelişeceğinin de bilinebileceğine dair bir kabul vardır. Bu kabule göre “Her şey, kendinden önce cereyan eden olay veya olaylar tarafından hazırlanmıştır”.
Olayların bir sebep-sonuç zincirinden ibaret olduğunu ileri sürer. Evrenin şu anı tam olarak bilinebilirse, gelecekteki durumunun da bilinebileceğini varsayar. Bilimin ilerleyebilmesi için bu 19. yüzyıl artıklarının bir kenara bırakılması ve özgürce düşünen ve gördüğü gerçeği kabul etmekten çekinmeyen bilim adamlarının varlığı gerekmektedir.
Çevremizde ve içinde yaşadığımız evrende, yaratılış gerçeğine ait sayısız delil bulunmaktadır. Bir sivrisinekteki hayranlık verici sistem, bir tavus kuşunun kanatlarındaki muhteşem sanat, göz gibi karmaşık ve mükemmel bir organ ve daha milyonlarca varlık iman eden insanlar için Allah’ın varlığının ve O’nun üstün ilminin ve aklının delilleridir.

14-bilim-insanlari

Yaratılış gerçeğini kabul eden bir bilim adamı da doğayı bu gözle inceleyecek ve yaptığı her gözlemden, düzenlediği her deneyden büyük bir zevk alacak, yeni araştırmalar için ateşleyici güç bulacaktır. Çağımızın en büyük dehası olarak kabul edilen Albert Einstein bir yazısında iman eden bilim adamlarının dinden aldıkları bu ateşleyici gücü şöyle dile getirmiştir:
“Evrenle ilgili dini duygunun bilimsel araştırmaların en güçlü ve en soylu nedeni olduğu kanaatindeyim. Şüphesiz ki bu duyguyu, bilimsel zihniyeti ile ilk kuranlar en kuvvetli sezmişlerdi. Evrenin yapısını, bilimsel ve akılcı bir şekilde anlamak, insana en derin iman duygusu verir. Yıllarca mesai sonunda kavradıkları evren anlayışı, Kepler ve Newton’a böyle derin duygular vermiştir.


Evren Kendi Kendini Açıklayabilir ama Kendi Kendini Oluşturamaz
Bu yanlış ““Her şey, kendinden önce cereyan eden olay veya olaylar tarafından hazırlanmıştır” varsayımı Newton’dan beri evreni belli yasalara göre kendi kendine çalışan bir saat gibi gösterilmesine neden olmuştur. Modern fizik anlayışı felsefede materyalizmin doğal birer sonucu olan determinizm denilen bu akıma büyük bir darbe vurmuştur. Bu düşüncede, yaşanan tüm olayların maddeler arasındaki ilişkilerin birer sonucu olduğunu, bir sebep-sonuç ilişkisi içinde tüm evrenin mekanik bir biçimde işlediğini sanıyordu. Bu durumda kuşkusuz kaderin varlığı, yani olayların Allah’ın iradesine göre işlediği gerçeği anlaşılamazdı. Avrupa, bu düşüncelerin kabul görmesiyle birlikte, dinden kopmanın en uç aşamasına vardı.
Ancak bu tür düşünceleri insanlara gerçekmiş gibi sunarak onları dinden koparan güç odakları için bir ihtiyaç doğmuştu. “Madde ezelden beri vardır, her şey maddedir ve tüm olaylar maddenin kendi kurallarına göre işler” demekle, evrenin her noktasında kendini gösteren yaratılış gizlenemiyordu. Canlılar dünyasının nasıl var olduğu, nasıl bu denli mükemmel bir denge üzerine oturduğu açıklanamıyordu. İnsanın nasıl olup da var olduğu, nasıl bir göze, kulağa sahip olduğu vs. izah edilemiyordu.
Kuantum Mekaniğinde ise geleceğe yönelik hiçbir kesin bilgimiz yoktur. Nedenselliğe dayalı bilim anlayışının sadık bir savunucusu olan bir bilim adamı şöyle diyor:
“Nasıl olur da daha sonraki olaylar şimdikilerden tam olarak belirlenemez? Nasıl olur da bir sebebin olası iki veya daha çok sonucu olur? Eğer sonraki olayların seçimi doğal yasalarla belirlenmiyorsa, bu, bir kuvantum olayının olduğu her yerde, doğaüstü bir kuvvet (Tanrı) işin içine giriyor anlamına mı geliyor? Bu tür sorular bilimsel bir eğitim ile koşullandırılmış “Doğa şöyledir” gibi kavramsal sorunlara alışık ve temel doğruluğuna veya yanlışlığına aldırmaksızın kuvantum fiziği fikirlerini kendi çalışma veya araştırmalarına uygulayan fizik öğrencilerinin hepsini olmasa da çoğunu rahatsız eder.”
Bu alıntıda da gördüğümüz gibi artık bilim adamları olayların doğal oluş nedenlerini doğal yasalarla açıklamanın yetersizliğini kabul etmişlerdir. Evrenin bir anda ortaya çıkışı hakkındaki Big Bang Teorisi bunun en somut örneklerinden biridir. Evrenin ortaya çıkışı bir nedenle açıklanamamaktadır. Çünkü o nedeni oluşturabilecek hiçbir materyal (zaman da buna dâhil) ortada yoktur.

15-big-bang
Bilimsel gözlemler ve hesaplamalar evrenin bir anda yoktan var olduğunu göstermiştir. Bu neden materyalistlerin iddia ettiği gibi madde sonsuzdan gelip sonsuza kadar var olmayacaktır.
Fizikçi Alastair Rae yalnızca bugün evrendeki tüm olayları sebep-sonuç ilişkisi ile açıklamanın artık mümkün olamadığını şöyle anlatır:
“Görüleceği üzere, kuvantum fiziği bizi, Laplace’ın öngördüğü basit biçimdeki determinizmi yadsımaya götürür ve bundan dolayı da şimdiki durumu sadece geçmişin etkisi veya geleceğin sebebi olmayan bir evrenin varlığını kabul etmeliyiz.”
Yani determinizmin artık bilimsel olarak savunulabilir bir yanı kalmamıştır.


Dürüstlük Bilimin Ayrılmaz Bir Parçasıdır
“Bilim adamı çalışma yaparken en başından sonuna kadar dürüst olmalıdır. Çalışmasında gerçekte var olmayan dış müdahalelere yol açarsa o çalışma bilimsellik özelliğini yitirir. Bu konuda en ünlü örneklerden birisi bilim tarihinde “Piltdown Adamı” ile bilinen sahtekârlıktır. Bu konuya yer vereceğim çünkü bir ideolojiye göre bilim üretmenin sonucunu çok iyi gösteriyor.
Charles Dawson, 1912 yılında, İngiltere’de Piltdown yakınlarındaki bir çukurda, bir çene kemiği ve bir kafatası parçası bulduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Çene kemiği maymun çenesine benzemesine rağmen, dişler ve kafatası insanınkilere benziyordu. Ele geçirilen fosillere “Piltdown Adamı” adı verildi, 500 bin yıllık bir tarih biçildi ve fosil İngiltere’deki British Museum ‘da sergilenmeye başladı. 1949’da ise British Museum’un paleontoloji bölümünden Kenneth Oakley Piltdown adamı üzerinde birtakım testler yaptı. Yapılan test Piltdown Adamı’nın, çene kemiğinin toprağın altında birkaç yıldan fazla kalmadığını gösteriyordu. Kafatası ise sadece birkaç bin yıllık olmalıydı. Sonradan çene kemiğindeki dişler ise suni olarak aşındırıldığı, fosillerin yanında bulunan ilkel araçların da çelik aletlerle yontulmuş adi birer taklit olduğu anlaşıldı. Kafatası 500 yıl yaşında bir insana, çene kemiği de yeni ölmüş bir orangutana aitti! Evrimciler, teorilerini kanıtlayan delilleri bulamadıkları için, çok kereler bilimsel bulguları saptırarak veya sahtekarlıklar yaparak insanlığı aldatmışlardır.  Evrimciler, yaşadıklarını iddia ettikleri sözde yarı maymun-yarı insan yaratıkların fosillerini bulamadıkları için çareyi kendileri bir tane üretmekte bulmuşlardır.

16-piltdown-men

Bu sahtekarlığın bilime verdiği kaybı bir evrimci olmasına rağmen F. Clark Howell şöyle açıklamaktadır:
Piltdown Adamı, insan kafatası ve maymun çenesinden oluşan bir yaratıktan başka bir şey değildi. Bu bilerek tezgahlanan bir aldatmacaydı. Ne çenenin maymuna ait olduğunu ne de kafatasının insana ait olduğunu kabul etmediler. Bunun yerine, bu parçaların maymun ve insan arasındaki döneme ait bulgular olduğunu açıkladılar. 500.000 yıl öncesine ait olduğunu söyleyerek, buna bir isim koydular (Eoanthropus Dawsoni veya Dawn adamı) ve bu konu üzerine yaklaşık 500 adet kitap yazdılar. Paleontologlar bu buluşla kırk beş yıl boyunca boş yere oyalanıp durdular.
Bu bilim adamının sözleri son derece düşündürücüdür. Gerçek olmayan bir “sözde delil” 40 yıl boyunca konuyla ilgili tüm bilim çevrelerini “boş yere oyalamış”tır. Sahte bir kafatası üzerine 500 kitap yazılması boşa harcanan emeklerin açık bir göstergesidir.


Bilim Adamı Bağnaz Olmamalıdır
Bir toplumda sanatın ve bilimin gelişmesinin en önemli zihinsel engeli, tutuculuktur. Eğer toplum sürekli belirli dar kalıplar içinde düşünmeye ve yaşamaya şartlandırılırsa, o toplumda bilim ve sanat donar. Buna verilebilecek en iyi örnek Orta çağ Avrupası’dır.
Giordano Bruno (1548-1600) isimli gökbilimci bağnaz bilim anlayışının kurbanlarından biridir. Evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu ve evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söyleyen ve Hıristiyan inancını terk eden Bruno, bunun karşılığını Roma şehrinin bir meydanında yakılarak ödedi.

17-giordano-bruno-statue-on-fire

Bilim ve sanatın gelişmesi için, insanların geniş düşünmesi, açık bir ufukla dünyaya bakmaları gerekir. Bazı insanlar, bilimi ve sanatı donduran bu tutuculuğu çok yanlış bir yorum yaparak dine atfetmeye kalkarlar. Dünyada bilimin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuş inançlı bilim adamı vardır. Bu slaytta isimlerini verdiğimiz Yaratılışa inanan bilim adamlarının her birinin geçmişte bilime önemli hizmetleri olmuştur. Bu bilim adamlarının varlığı, Yaratılış inancın bilimle çatışmadığının, aksine dinin bilimi teşvik ettiğinin açık delilidir. Eğer inançlı olmak bilime engel teşkil etseydi slaydımızdaki bilim adamlarından hiç bahsedemezdik ve bilim seviyemiz belki de bin sene geride olurdu.
Din, bilimsel araştırmaları teşvik ettiği gibi, İslam dininde var olan gerçeklere göre yönlendirilen bilimsel araştırmalar da çok hızlı ve kesin sonuçlar getirir. Çünkü din, evrenin ve canlılığın nasıl var olduğu sorusuna en doğru ve en kesin cevabı vermektedir. Dolayısıyla doğru bir noktadan başlanarak yapılan araştırmalar, evrenin ve canlılığın var oluşuna ait sırları en kısa sürede, en az emek ve enerji harcayarak açığa çıkaracaktır.

18-einstein

20. yüzyılın en büyük bilim adamlarından biri olarak kabul edilen Albert Einstein’ın da söylediği gibi “dinsiz bilim topaldır”, yani dinin yol göstermediği bilim ilerleme gösteremez, kesin sonuçlara ulaşması çok zaman alır ve hatta çoğu zaman sonuç alınması mümkün olmaz.
Bu gerçeği göremeyen materyalist ideolojiye sahip bilim adamları tarafından yönlendirilen bilimsel çalışmaların ise, özellikle son iki yüzyıldır, insanlığa ne kadar vakit kaybettirdiği, bu yolda yapılan çalışmaların büyük bir kısmının heba olduğu ve harcanan trilyonlarca liranın nasıl boşa gittiği gözler önündedir.23
İşte bu nedenle, insanların kesin olarak bilmeleri gereken bir gerçek vardır: Bilim ancak Allah’ın sonsuz kudretini, evrendeki yaratılış delillerini araştırma amacını benimser ve bu amaç doğrultusunda çalışırsa doğru sonuçlara ulaşabilir. Rotası doğru çizilirse, yani doğru yönlendirilirse bilimin gerçek amacına en kısa sürede ulaşması sağlanabilir.23

Dinden Uzak Kalmak Bilimselliğe Yakın Olmak Değildir
Bilimde ön yargılı olmamanın önemini Orta çağ Avrupası’nda gözlemlemek mümkündür. Orta çağda Avrupalılar Roma İmparatorluğuna hâkim olan putperest inanç nedeniyle büyük bir düşmanlık ve nefret duyuyorlardı. Oysa Roma İmparatorluğu döneminde inşaat ve mimaride, bilimsel alanda yapılmış pek çok keşif vardır. Avrupalılar bağnaz fikirler nedeniyle Roma’dan kalma her ne varsa yok saymışlardır. Bu nefret o denli büyüktür ki Roma şehirlerini toprak ile örtüp yok etmeye bile çalışmışlardır. Aynı dönemde Müslümanlar ise gerçek bir bilim anlayışı ile Eski Yunan ve Roma eserlerini inceleyerek kapsamlı çeviri çalışması hareketine girişmişlerdir. Bu anlayış İslam medeniyetinin Altın çağını yaşamasına vesile olmuştur.
Bugün İslam dünyası bilimsel araştırma ve bilimsel üretkenlik konusunda batı dünyasının oldukça gerisindedir. Şüphesiz bunda İslam dünyasının anlayış olarak bilime sırtını çevirmiş olmasının önemi çok fazladır. Evrene ve ondaki kurulu düzene duydukları merak yeniden uyandığı takdirde Müslümanlar bilimin yeni öncüleri olacaktır.

19-bilimsellik

Bilimselliğin dinden uzak kalmakla oluşacağını zannedenler ise kuşkusuz büyük bir yanılgı içerisindedirler. Her şeyden önce Allah’a iman etmeyen kimseler imanın getirdiği manevi şevki yaşayamazlar. Belki en başında büyük bir heyecanla başladıkları bilimsel araştırmalar, bir süre sonra onlara tekdüze ve monoton olaylar olarak görünmeye başlar. Bu zihniyetteki kişilerin hayattaki amaçları, kısa sürede bitecek olan dünya hayatına yönelik çıkarlar elde etmektir. Para, makam, şöhret, itibar gibi dünyevi hırslar içinde olan bu kişiler ancak kendilerine bunları kazandıracak çalışmaları yaparlar.
Örneğin bu şekilde düşünen ve üniversitede kariyer yapmak isteyen bir bilim adamı ancak kendini daha üst bir mevkie geçirebilecek alanlarda çalışma yapar. İnsanlara fayda getirebileceğini düşündüğü bir konu olsa bile, kendi çıkarları açısından bir şey kazandırmayacağını düşündüğü bir konuda araştırma yapmaz. Veya karşısına araştırma yapabileceği iki konu çıktığında, bu ikisi arasında hangisinin kendisine daha çok maddi kazanç, itibar ve makam sağlayacağı yönünde bir kıyas yapar ve diğerinin insanlar için daha faydalı bir sonuç getirebileceğini bilse bile o konudan uzaklaşabilir. Kısacası bu tip insanlar, çıkarları olmadığı sürece asla diğer insanlara fayda vermeye, onlara hizmet etmeye yanaşmazlar. Çıkar sağlama imkanları ortadan kalktığı anda, onların çalışma azimleri de yok olur gider.

Alıntılar
1-Compton’s Pictured Ency. Vol.2, Compton&Comp. Chicago, USA, 1961, s.108
2- Bilim ve Teknik Dergisi, Cilt 23, Sayı:269, Nisan 1990
3- Prof. Dr. İlhami Kiziroğlu, Genel Biyoloji, Desen Yayınları, Aralık 1990, s.75
4- Prof. Dr. İlhami Kiziroğlu, Genel Biyoloji, Desen Yayınları, Aralık 1990, s.78
5- Prof. Dr. İlhami Kiziroğlu, Genel Biyoloji, Desen Yayınları, Aralık 1990, s.78
6- Newton, Principia, 2. baskı; J. De Vries, Essentials of Physical Science, B. Eerdmans Pub.Co., Grand Rapids, SD, 1958, s.15
7- Michael Denton, Nature’s Destiny: How the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe, The New York: The Free Press, 1998, s. 12-13
8- Carl Sagan, Cosmos, Wings Books, ABD, 1980, ss. 5-7
9- University of Exeter. “How to organize a cell: Novel insight from a fungus.” ScienceDaily, 2 June 2016. www.sciencedaily.com/releases/2016/06/160602083246.htm
10- W. R. Bird, The Origin of Species Revisited, Nashville: Thomas Nelson Co., 1991, ss.298-299
11- “Hoyle on Evolution”, Nature, vol 294, November 12, 1981, s.105
12- Albert Einstein, Ideas and Opinions, Crown Publishers, New York, 1954
13- Alastair I. M. Rae, Kuvantum Fiziği: Yanılsama mı? Gerçek mi, Evrim Yayınevi, s. 43
14- Alastair I. M. Rae, Kuvantum Fiziği: Yanılsama mı? Gerçek mi, Evrim Yayınevi, s. 11
15- F. Clark Howell, Early Man, NY: Time Life Books, 1973. s.24-25
16 Albert Einstein, Ideas and Opinions, Crown Publishers, New York, 1954

insan nasıl ve neden yaratılmıştır?

insan nasıl ve neden yaratılmıştır?

Yakın istikbâlde bile halli imkânsız bazı meselelere, bilimsellik maskesi altında yakıştırılan "yapmacık çözümler" maalesef teori olmak vasfını bile kaybetmiş olmasına rağmen, günümüzde birer gerçekmiş gibi telkin edildi ve böylece ilim adına bir sürü "dogma"lar icad edildi. Bunlardan en meşhuru da evrim teorisidir. Bu "yüz yamalı bohça'nın çoktan ilim çevrelerinde iflası ilân edilmiştir. Fakat yerine konulmak istenilenler de tatmin edici bir yaratılış modeli olamamıştır. Bunun sebebi de, yaratılış mevzuunda batlıların dayandıkları kaynaklanan aslı kaybolmuş muharref dînî metinler olmasıdır. Bu yazı ise, orijinalitesini muhafaza eden Kur'ân gibi bir kaynağa dayanılarak yazılmıştır. Bu bakımdan hem ilk insanın yaradılışı, hem de anne karnındaki yaratılış safhaları, âyetler ve ilmî gerçekler açısından ele alınırken, şaşırtıcı beraberliklerin tesbiti, araştırıcı ruhlar için düşündürücüdür. Evet ilâhi mesaj, insanın ve bütün canlıların, su ve topraktan yaratıldığını ifade ederken bakıyoruz ki, gerçekten canlıların esas maddesini teşkil eden nesneler, toprakta ve suda bulunan elementlerden ibarettir. Bilhassa insan organizmasının % 30'unun organik (katı) madde, % 70'nin sudan olduğu ilmen tesbit edilmiştir. Anne karnındaki teşekkülü, Kur'an-ı Kerim'in ele alışı, ilim adamlarını hayret ve hayranlığa sevk edecek derecede, bu günkü ilmî tesbitlerle aynen uyuşmaktadır. Bilhassa erkeklik ve dişilik faktörünün erkek menisine (sperme) ait olduğunu ifade eden Kıyâme Suresinin âyetleri fevkalâde dikkat çekici bir hüviyet taşımaktadır. Bu çeşit araştırmaların artması, Keith Moore gibi gerçek ilim adamlarına hep şunları söylettirecektir; "Ayet ve hadislerin, ilmî gelişmeler konusundaki açıklamalarını bilgimin artması ile daha iyi değerlendireceğimi hissediyorum. Din ile ilim arasındaki yıllar boyu bırakılan mesafenin Kur'ân ve hadislerin ışığı altında kapatılacağına inanıyorum." Çağımızda insanların çoğu "bilimsel" adı altında takdim edilen pek çok şeyin gerçeğin ta kendisi olduğunu kabul etmek temayülünde bulunuyor. Böylece insan çok defa "çağdaş insan" ya da "çağdaş düşünce sahibi" olarak kabul ediliyor ve itibar görüyor. Halbuki "bilimsel" olarak takdim edilen konuların birçoğu nazariyelerden ibarettir; hatta bunların bazısı bilimin çözemediği ve istikbâlde çözemeyeceği meseleler olarak gözüküyor. Böylece çağımızda bilim adına bilimde "reddetmek; aksine kendi icad ettikleri varsayımlara İtibar etmek gibi bir tezadın içine düştükleri görülüyor. İşte Darwin nazariyesi bu konulardan biridir. Halbuki insaflı hatta ilmî mantığa uygun olarak en az ilmî hipotezler kadar inanç esasına dayalı naslar da dikkate alındığı takdirde, hem bilimin gelişmesine hem de tefekkür hayatımızda yeni ufukların açılmasına sebep olabiliriz. İnsanın yaratılışı hakkındaki "bilimsel" hipotez, tabiî seleksiyonla basit bir türden yüksek yapılı organizmaların teşekkül ettiği, neticede maymundan İnsanın geliştiği görüşüdür.Son günlerde ise Havva annemizin zenci olduğu, şempanzenin insandan türediği hipotezi ortaya atıldı. Halbuki Kurân-ı Kerim insanın insan olarak yaratıldığını bütün insanların Adem'den türediğini bildiriyor. Gerçekten Kurân-ı Kerim'de sadece insanın yaradılışı gibi biolojik değil, hukukî, ahlakî, sosyal ve ekonomik konular yanında astronomi, jeoloji, botanik, zooloji ve tıp gibi çeşitli bilim dallarına dair bilgiler görüyoruz. Tıp bilimlerine dair konular oldukça önemli bir yer tutuyor (1). Pek çok kimse bir din kitabında bilimle ilgili bu gibi konuların bulunmasını, bunların incelenmesini, "bilimsel" veri ve hipotezlerle karşılaştırılmasını tuhaf bulabilir. Bu düşünce tarzı bile batılı bilim adamlarından intikal etmiştir. Batılı bilim adamları bilim ve din ilişkisinden bahsederken çok defa sadece hristiyanlık ve yahudiliği göz önüne alır, katiyen İslâm'ı nazar-ı itibare almazlar. Batıdaki bu yanlış değerlendirme bazen bilgisizlik; fakat çok defa orientalistlerin kıskanç ve kasıtlı aleyhtarlıklarından ileri gelmektedir (2). Son yıllarda batılı bilim adamlarının İslâm'ı doğru değerlendirmeye; hatta batılı entelektüeller arasında İslâm'ı seçenlerin dikkati çekecek derecede çoğalmaya başladığını söylemeliyiz. Kurân-ı Kerim'e göre insanın yaradılışını iki bölümde inceleyebiliriz. Hz. Adem' jn yaratılışı. Anne rahminde insan yavrusunun yaratılışı. Birinciye Havva annemizin, ikinciye Hz.İsa (a.s.)'nın yaratılışı ilave edilmelidir. Hz. Âdem'in (a.s.) yaratılışına dair Kuran ayetleri şu mealdedir (3): "Hani Rabbin meleklere muhakkak ben yeryüzünde bir halife (bir insan, Adem) yaratacağım" demişti (Bakara 30). "And olsun biz insanı kuru bir çamurdan suretlenmîş balçıktan yarattık" (Hicr 26). "O insanı (Ademi) bardak gibi (çınlayan) kupkuru bir balçıktan yarattı (Rahman 14) "Yaratılışta kendileri mi daha kuvvetli yoksa bizim yarattıklarımız mı?Hakikat bizonları cıvık bir çamurdan yarattık" (Saffat 11) "Ki o, yarattığı herşeyi güzel yapan, insanı (Âdemi) yaratmaya da çamurdan başlayandır" (Secde 7) "And olsun biz insanı (Âdemi) çamurdan (süzülmüş) bir hulâsadan yarattık" (Mü'minun 12) "O,sîzi çamurdan yaratan sonra ölüm zamanını takdir edendir" (Enam 2). "Sizi (aslınızı) ondan (topraktan) yarattık" (Taha 55) "Sizi bir topraktan yaratmış olması O'nun ayetlerindendir. Sonra siz (her tarafa yayılır) bir beşer_oldunuz" (Rum 20) "... İblis dedi: Ben bir çamur olarak yarattığın kişiye secde eder miyim" (İsra 61, Araf 12, Sâd 76) Bu âyetler özetlenecek olursa, "Âdem çamurdan yaratılmıştır" (İsra 61, Araf 12, Sad76, Secde 7), 'Âdem cıvık çamurdan yaratılmıştır" (Saffat 11) "Âdem çamurdan süzülmüş bir hulâsadan yaratılmıştır" (Mü?minun 12) "Âdem kuru çamurdan suretlenmiş balçıktan yaratılmıştır" (Hicr 27, Rahman 4). (3). Adem (yerden çıkmış varlık) edim (yeryüzü, toprak) anlamında İbranice bir kelimeden gelmektedir, Âdem'in çamurdan, yani toprağın su İle karışımından yaratıldığı, daha açık bîr ifade ile kuru çamurdan şekillenmiş bir balçıktan yaratılıp ilâhi ruhtan üflendikten sonra canlandığı beyan ediliyor: "Ki o yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı (Âdem'i) yaratmaya çamurdan başlayandır" (Secde 7) "Sonra onu (Âdem'i) düzeltip tamamladı, içine ruhundan üfürdü, sizin İçin kulaklar, gözler, gönüller yarattı" (Secde 9) (3). Gerçekten sadece insanın değil tüm canlıların yapısını teşkil eden esas maddenin topraktaki elementler ve sudan ibaret olduğu özellikle insan organizmasının % 30'nun inorganik ve organik (katı) madde, % 70'nin sudan ibaret olduğu bilinmektedir. Bu terkip göz önüne alınırsa insan organizması suyu galip bir yapı gösteriyor. Hayatı su veriyor. Keza bitkiler, hayvanlar ve herşey topraktan geliyor, tekrar ona dönüyor ve toprak oluyor. Elmalılı Hamdi tefrişinde Hz. Âdem'in çamurdan çıkarılan bir hulâsadan, yani önce çamurdan istifa (temiz olanı seçme) ile ayrılan bir hulâsadan yaratıldığını ifade ediyor (4); adeta insanın anne rahminde bir nutfeden yaratılması gibi, önce çamurdan ayrılan nutfe mahiyetini almış hulâsa dan halk edilmiş; sonra ruh verilmiş ve böylece Adem yaratılmış oluyor. Fahreddin Razi(5)de tefsir-i kebirinde Hz. Âdem'in topraktan seçilmiş bir hulâsadan yaratılmış olduğunu vurguluyor. Hz. Âdem'in yaratılışı bugün bilim adamının laboratuarda tekrarlayacağı bir deney gibi gözükmüyor. Bu, muhteşem bir araştırma olarak* karşımızda duruyor. Burada en önemli nokta Adem'in vücudunu teşkil eden topraktaki inorganik elementlerin nasıl organik bir hayat biçimine dönüştüğüdür (6). Bugün bilim bunun cevabını vermiş değildir. Bu muhteşem olayı kör bir tesadüfe bağlıyarak yaradılışı bu şekilde izah etmek kesinlikle mümkün değildir^ Bu konuda Kurân-ı Kerîm Âdem'in ve ondan insan neslinin türemesini öldükten sonra dirilme yada yeryüzünde kuruyan tabiatın tekrar nasıl canlandığına yemyeşil olduğuna dikkatimizi çekerek, topraktan bir canlı yaratmanın bir ölüyü tekrar diriltmekten daha yüksek bir kudret gerektirdiğini bildiriyor: "Ey insanlar; eğer siz öldükten sonra dirilmek hususunda herhangi bir şüphe içinde iseniz şu muhakkaktır ki biz sizin aslınızı topraktan,sonra onun zürriyetini insan suyundan, sonra pıhtılaşmış bîr kandan, daha sonra da hilkati belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık ve bunları size kudretimizi apaçık gösterelim diye yaptık. Siz dileyeceğimîz muayyen bir vakte kadar rahimlerde duruyorsunuz. Sonra sizi çocuk olarak daha sonra da kuvvetinize,yiğitlik çağına ermeniz İçin büyütüyoruz. Kiminiz öldürülüyor, kiminiz de evvelki bilgisinden sonra artık hiçbir şey bilmemek üzere Ömrün en fena devresine doğru gerisin geri itiliyor. Sen yeryüzünü kupkuru ve ölü görürsün. Fakat biz onun üstüne yağmuru indirdiğimiz zaman o harekete gelir, kabarır, her güzel çiftten nice nebat bitirir" (Hac 5) (3). "De ki yeryüzünde gezip dolaşın da (Allah'ın) hilkate nasıl başladığını görün. Allah yeni bir ahiret hayatını da tekrar yaratacaktır. Çünkü Allah her şeye hakkıyle kadirdir" (Ankebut 20). Nihayet Kurân-ı Kerim göklerle yeryüzünün, dağların, diğer canlıların yaratılışı hakkında bilgiler veriyor: "İnkâr edenler görmediler mi ki göklerle yer bitişik halde iken bizim onları birbirinden ayırdığımızı, her canlı şeyi de sudan yarattığımızı o küfür (ve inkâr) edenler görmediler mi? Hâla inanmayacaklar mı onlar? Yer (yüzün) de onları (insanları) çalkalar diye sabit sabit dağlar yarattık.Aralarında da bol bol yollar yaptık. Biz gökyüzünü de korunmuş bir tavan (gibi) yaptık onlar (münkirler) İse bunun ayetlerinden (Allah1 in varlığına birliğine işaret) yüz çeviricidirler. O geceyi-gündüzü, güneşi, ayı yaratandır ve bütün bunlar kendi yörüngesi içinde yüzmekte (devretmekte) dîr" (Enbiya 30, 31, 32, 33) (3). "Allah her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi kanat üstünde,kimi ayağı üstünde yürüyor, kimi de dört (ayağı) üstünde yürüyor" (Nur 45} (3). Tekrar insanın yaradılışına dönelim. Âdem'den sonra Havva'nın yaradılışı hakkında Kurân-ı Kerîm; "Ey insanlar sizi bir tek candan (Âdem'den) yaratan, ondan da yine onun zevcesini (Havva'yı) vücuda getiren ve İkisinden de birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbiniz (e karşı gelmek) den sakının" (Nisa 1) (3). "O, sizi bir candan (Adem?den) yaratan, bundan da (gönlü) kendisine ısınsın diye eşini yaratan o'dur (Allahtır) vaktâ ki o (eşini) örtüp bürüdü (cinsi münasebet) o'da hafif bir yük yüklendi de (gebe oldu) bununla gidip geldi nihayet (gebeliği) ağırlaşınca ikisi de Rablerine şöyle dua ettiler. "Eğer bize düzgün (hilkati tam) bir çocuk verirsen andolsun ki her halde şükredenlerden olacağız" (Araf 189} "Size nefislerinizden kendilerine ısınmanız için zevceler yaratmış olması, aranızda bir sevgi ve esirgeme yapması onun ayetlerindendir"(Rum 21). "Sizi bir kişiden yarattı. O, sonra ondan da eşini meydana getirdi. Sizin için davarlardan sekiz çift indirdi. Sizi analarınızın karnı içinde bir yaradılıştan öbür yaradılışlara (kalb ile) halk edip duruyor....." (Zümer 6). "....Size hem kendi (cins) inizden eşler hem davarlardan eşler yaptı. Sizi bu suretle (zürriyetlendirip) üretiyor......" (Şûra 11) Havva, Âdem'den nasıl vücuda gelmiştir? Bu konuda Kurân-ı Kerim'de geniş tafsilat yoktur. Havva Arapça bir kelime olan 'Hayy (canlı)'dan gelmektedir.Canlıdan (Adem'den) yaratıldığı için bu isim verilmiştir.İslâm kaynaklarında Havva'nın yaratılışı hakkında iki görüş vardır (7): Ekseri ulemanın görüşüne göre Cenab-ı Hak Adem'e bir uyku hali verdi,sonra O'nun sol kaburga kemiklerinin birinden Havva'yı yarattı. Adem uyanınca onu gördü O'na meyletti ve onunla ülfet peyda ederek ısındı. Çünkü o kendinden, bir parçasından yaratılmıştı (7). Bazıları Havva'nın Âdem'in kaburga kemiğinden yaratılmasının İsrailiyyat (ben-i İsrail kitaplarındaki masallar) olduğunu bildirmişlerdir. Bazı hadis-i şeriflerde kadınlar kaburga kemiğine benzetilmiş ya da "kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır onu doğrultmaya çalışırsan kırarsın; olduğu gibi kabul edersen istifade edersin" şeklinde bir ifade mevcuttur (9,10}. Araştırıcılar bu hadislerden Havva'nın yaradılışına ait herhangi bir tafsilat çıkarmanın mümkün olmadığını söylerler ve çeşitli mecazi yorumlara müsait olan bu hadislerin esas hedefinin kadınlara karşı yumuşak davranma olduğunu kabul ederler, Diğer görüş Ebu Müslim Isfahanî'ye aittir. İsfahanı, Havva'nın yaratılmasından bahseden ayetten maksat onun Âdem'in cinsinden olmasıdır. Allah "size kendinizden eşler yaratmıştır", "kendinizden peygamberler göndermiştir" buyruğunda olduğu gibi kaburgadan değil, Âdem gibi Havva da topraktan yaratılmıştır diyor(7). Kaldı ki birinci görüş daha kuvvetlidir. Zira "sizi bir tek nefisten yarattı" ayeti bu görüşü takviye ediyor; eğer Havva da topraktan yaratılmış olsaydı bu halde sizi iki nefisten yarattık buyurulması gerekirdi. Bazıları da ayetteki "min"den bir gayenin başlangıcı anlamındadır, Yaratılış , Âdem ile başlamış ve Âdem topraktan yaratıldığına göre Havva'da topraktan yaratılmış olabilir denilmektedir(7). İnsanın yaradılışı hakkındaki ayetlerin İzahı bu şekildedir. Kurân-ı Kerim'e göre insanın insan olarak yaratıldığı anlaşılıyor. Ama son günlerde Darvin'in aksine yukarıda bahsedildiği gibi Fransız L?express gazetesinde Allan Wilson bilimsel araştırmalara dayanarak yepyeni bir hipotez ortaya attı. Ona göre Havva'nın zenci olduğu, maymunun insandan türediğini iddia etti. Bazı Türk gazeteleri ise Kurân-ı Kerim'de ki "biz onlara (Yahudilere) hor ve hakir maymunlar ve domuzlar olun dedik" (Bakara 65, Maide 60, A'raf 166) mealindeki ayetler İle insandan maymunun türemesi arasında bir irtibat kurmak eyilimi gösterdiler. Halbuki bu ayetler sapıtmış Yahudi kavmine ilâhi bir ceza ile helak olma anlamında tefsir edilmiştir. Ayrıca Kurân-ı Kerim'de münkirler hakkında "hayvandan aşağı" (Araf 179) müminler hakkında ise "yaratılmışların bir çoğundan üstün kılınmış" (İsrâ 70) gibi ifadeler dikkati çekmektedir. İnsanın ana rahminde halk oluşu Kurân-ı Kerim'de şu şekilde İfade edilmektedir: "İnsanın üzerine uzun devirden öyle bir zaman gelip geçti ki o anılmaya değer bir şey bile değildi. Hakikat biz insanı birbiriyle karışık (erkek ve kadın suları ile) bir damla sudan yarattık" (Dehr1,2). "Sonra onu (insan) sarp ve metin bir karargâhda (rahimde) bir nutfe yaptık" (Mü'minun 13). "Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik derken o kan pıhtısını bir çiğnem et yaptık, O bir çiğnem eti de kemik (ler)'e kalb ettik de o kemiklere de et giydirdik. Bilahare onu başka yaratılışa inşa ettik. Suret yapanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir" (Mü?minun 14). "Ki O sizi bir topraktan, sonra bir meniden sonra bir kan pıhtısından yaratıp sonra bebek olarak çıkaran sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz için, sonra da ihtiyarlar olmanız için yaratandır" (Mümin 6,7). "Ey insanlar biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, sizi birbirinizle tanışasınız diye büyük cemiyetlere ve kabilelere ayırdık" (Hucurat 13) "Hakikaten meniden (rahme) döküldüğü zaman erkek ve dişi iki çifti o yarattı"(Necm 45-46) "Döl yataklarında size nasıl dilerse öyle kılık veren odur,.." (Âli İmran 6) "İnsanı bir damla sudan yarattı" (Nahl 4). "O sizi yer (yüzün) de yaratıp türetendir" (Mü'minun 79) "And olsun sizi (evvela) yarattık sonra size suret verdik" (Araf 11) "O sudan bir beşer yaratıp da onu soy sop yapandır" (Furkan 54) "İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi" (Yasin 77) "Halbuki o sizi hakikat türlü türlü tavırlar (haller) le yaratmıştır" (Nuh 14) "Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı? Onu sağlam bir yerde tutup da, Malûm bir vakte kadar" (Mürselat20,21,22) "O (döl yatağına) dökülen meniden bir damla su değilmiydi? Sonra o (meni) bir kan pıhtısı olmuş derken insan biçimine koyup yaratmış düzenlemiştir. Hülâsa ondan erkek, dişi iki sınıf çıkarmıştır" (Kıyame 37,38,39) "O sizi bîr tek candan yaratandır" (Enam 98) "Onu (yaratan) hangi şeyden yarattı, Bir damla sudan yarattı da onu biçimine koydu. Sonra onun yolunu kolaylaştırdı" (Abese 18,19,20) "Biz hakikat insanı en güzel bir biçimde yarattık" (Tin 4) "Yaratan Rabbinin adı ile oku. O insanı bir kan pıhtısından yarattı. (Alak 1,2) (3). Kurân-ı Kerim'de anne rahminde ceninin teşekkülünü ifade eden bu ayetler adeta embriyolojik gelişimin bir tasviri gibidir. Bu konuda Kanada Toronto Üniversitesi Anatomi Profesörü Keith Moore (11)'un en son teknik metotlarla tesbit ettiği anne rahminde ceninin teşekkülü ve gelişme safhaları ile Kuran ayetleri ve hadis-i şeriflerle mukayeseli araştırması yukarıda zikrettiğimiz Kuran ayetleri ile İslâm Peygamberinin hadislerinin bilimsel bir ispatı mahiyetindedir Hz.İsa'nın anne rahminde yaratılması daha değişiktir. Bu konuda Kurân-ı Kerim: "Muhakkak ki İsa'nın hali de (yani babasız dünyaya gelişi de) Allah indinde Adem'in hali gibidir. (Allah) onu (Adem'i) topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi. O da (can gelip) oluverdi, (Ali İmran 59). "Irzını (bir kal'a gibi) koruyan o kızı da (yâd et) ki biz ona ruhumuzdan üflemiş kendisimde oğlunu da âlemlere rahmet kılmıştık" (Enbiya 71) "Ey Meryem Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdeliyor. Adı İsa (lakabı) Mesih sıfatı Meryem oğludur" (Ali İmran 45). "O, benim nasıl bir oğlum olacakmış dedi (evlenip de) bana bir beşer dokunmâmıştır, ben bir iffetsiz de değilim" (Meryem 20). "Meryem dedi ki" ey Rabbîm bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir. Allah (dedi) Öyle fakat Allah ne dilerse yaratır. Bir işe hükmedince ancak "ol" der. O da oluverir" (Ali İmran 47) (3). Hz. İsa'nın yaradılışı hakkındaki bu ayetler tabiatta bazı örneklerini gördüğümüz sadece döllenmemiş dişi yumurta hücresinden bir canlının meydana geliş biçimini düşündürmektedir. Böylece hiçbir zaman bilimin laboratuvarına sığmayacak kadar muazzam ve tekrarı mümkün olmayan Kurân-ı Kerim'e göre İnsanın yaradılışı olayını ana hatları ile bildirmiş bulunuyoruz. Gerçekten daha evvel cereyan etmiş Âdem'in yaradılışı bilim adamı için meçhuldür. Ama gene Kurân-ı Kerim'de ayrıntıları ile bildirildiği şekilde her gün tekerrür etmekte olan anne rahmindeki yaradılış olayını hepimiz her gün hayranlık hatta şaşkınlıkla İzliyoruz. Evet eskilerin "Sünnetullah" adını verdikleri ilâhi kanunlar hükmünü icra ediyor. Fakat insan yeryüzünde Allah'ın halifesi (vekili), Allah'ın sıfatlarından hepsini zerreler halinde taşıyan bir nüsha-ı kûbrâ, yaratılmışların en şereflisi (eşref-i mahlûkat) ve tüm yaratılmışların kendisi için yaratılmış olduğunu unutmuş görünüyor. İnsanoğlu bunu bilebilse. Kurân-ı Kerim bilmemekte ısrar edenleri "çok zulûmkâr ve câhil" olarak vasıflandırıyor (Ahzab 72). Ama bilimin laboratuvarına sığmayanı kalblerine sığdıranlar, bazılarının varsayım olarak bile kabul etmediklerini bilimsel muta (veri) den daha değerli kabul ederler. Çünkü onlar gene Kurân-ı Kerim'in "siz düşünmez misiniz" "siz akıl etmez misiniz" gibi ilme ve araştırmaya teşvik edici emirleri yanında; (zaten) size az bir ilimden başkası verilmemiştir" İfadesi ile de bilgilerinin sınırlı olduğunu bilirler ve yüce Allah'a iman ederler.

Gece Salgılanan Hormonlar Bu hormonlar hayatımızı nasıl etkiler?

Gece Salgılanan Hormonlar
Bu hormonlar hayatımızı nasıl etkiler?

melatonin uyku

Vücudumuz günün farklı saatlerinde farklı salgılar üretir. Gün içerisindeki faaliyetler, fiziki aktiviteler, alınan gıdalar, insanın gün içindeki ruh hali, gece ve gündüz olması, uyanık veya uyku hali gibi etkenler vücut sıvılarının salgılanmasını artırır veya azaltır. Vücudumuz için hayati konumda olan bu hormonlardan gece salgılananlarından bazıları şunlardır:

Melatonin Hormonu
Melatonin hormonunun temel görevi, vücudun biyolojik saatini ve ritmini ayarlamaktır. Hormonun üretimi gün içinde ışığın durumuna göre değişir. Üretim gece başlar ve sabaha karşı durur. Melatonin salgılanması genellikle 21.00- 22.00 saatleri arasında başlar. En yüksek değerlerine ise 02.00-04.00 saatlerinde ulaşır ve 07.00-09.00 arasında sona erer. Gece ne kadar uzarsa, melatonin salgılanması da o kadar uzun sürer.
Melatonin
Melatonin

Melatoninin salgılanması mevsimlik değişiklikler de gösterir. Günler uzadıkça üretim azalır, kısaldıkça artar. Günlerin kısa olduğu kış mevsiminde melatonin üretimi artar ve üretim daha erken başlar. Yaz günlerinde ise azalır ve daha geç salgılanır. Beynin küçük karanlık bir bölgesinde bulunan, dışarıdaki karanlık ve aydınlıktan veya mevsimlere göre gecenin kısalıp uzamasından haberi olmayan bu hücreler ne kadar hormon salgılamaları gerektiğini adeta bilirler.


Melatonin Hormonu Hücre Sistemini Yenileyerek, Bağışıklık Sistemini Güçlendirir
Melatonin formül
Melatonin formül Melatonin, başta kanser olmak üzere hastalıklar üzerinde baskılayıcı etki yapar. Ayrıca melatonin, tedavi edici dozlarda verildiğinde direkt olarak tümör hücrelerini öldürücü etkiye sahiptir. Geceleri melatonin düzeyi düşük olan kişilerin kalp dolaşım rahatsızlıklarının olması bu hormonun dolaşım sistemi üzerindeki önemini de ortaya koymaktadır.


Melatonin Vücudun Biyolojik Saatini Koruyup Ritmini Ayarlar 
vucut saati
vucut saati İnsan vücudu her gün aynı saatte otomatik olarak belirli fonksiyonları yerine getirir, vücut ısısını değiştirir, hormonlar salgılar. Biz bunların çoğunun farkına bile varmayız. Örneğin bu biyolojik beden saatine uygun olarak vücudumuz akşam saatlerinde ısı kaybını önlemek için beden ısısını düşürür, sabahları ise bedeni günlük aktivitelere hazırlamak için arttırır. 

Yani vücut ısısı insanlarda, bir günde yaklaşık bir derece iner ve çıkar. Bu çok önemli olaylar melatonin hormonunun salgılanması ile mümkün olur. Beynin özel bir bölgesinde üretilen bu hormon, bedendeki ritmik kimyasal tepkimelerin yan ürünü olarak oluşan zehirli atıklara karşı da koruyucu bir özelliğe sahiptir. Ayrıca melatonin hormonu stres, sıkıntı ve huzursuzluğu ve ayrıca yaşlanma bulgularını azaltır. Bu derece önemli görevler üstlenmiş olan beynimizin salgıladığı melatonin hormonu hava karardıktan sonra üretilir. Cildin yenilenme işlemini bu hormon başlatır. 

Rabbimiz olan Yüce Allah Kuran’da geceye şöyle dikkat çekmiştir:

“O, geceyi sizin için bir elbise, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de yayılıp-çalışma (zamanı) kılandır.” (Furkan Suresi, 47)


Prolaktin Hormonu
Annenin göğsünde bulunan süt bezlerini harekete geçiren çok özel bir hormon olan prolaktin hormonu hipofiz bezinden salgılanır. Bebeğin emmeye başlaması ile sinirler yoluyla omuriliğe uyarıcı gelir, buradan çıkan bir yol ile hipotalamus harekete geçer, oksitosin ve vazopressin salgılar. Bu iki hormon kana karışarak göğüse ulaşır ve burada hücreler kasılır, hücrelerdeki süt kanallara iner. Böylece bebek süt emmeye başlamasından 30 sn sonra süt akmaya başlar. Bebeğin beslenmesinde ana rol oynayan prolaktin hormonunun salgılanması gece maksimum dereceye ulaşır.
prolaktin anne emzirme
prolaktin anne emzirme



Testosteron Hormonu
Testosterone chemical structure formula
Testosteron Hormonunun Formülü
Testosterone chemical structure formula
Testosteron hormonu, hipofiz bezinden salgılanan LH hormonu sayesinde üretilir. Ancak testosteron LH hormonunun kontrolü altında olduğu kadar, LH hormonu da testosteronun kontrolü altındadır. Kanda testosteron miktarı arttığı zaman, testosteron molekülleri hipofiz bezine daha fazla LH hormonu üretmemeleri için baskı yapar. Ne zaman testosteron miktarı azalır, o zaman LH hormonunun üretimi tekrar başlar. Üretilen LH hormonu testisleri harekete geçirir ve azalan testosteron miktarının artırılması için ek üretim yapılmasını emreder. Erkek vücuduna ait karakteristik özellikleri meydana getiren bu hormon günün her saatinde salgılanmakla beraber gece vakti % 40 daha fazla salgılanır.
testosteron erkek
testosteron erkek
Erkek için özel yaratılmış olan bu sistem alemlerin Rabbi Allah’a aittir. Yaratılıştaki kusursuzluğu düşünen her insan, bizi yoktan var eden Rabbimiz’i zikrederek O’na şükretmelidir:

“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki sakınasınız.” (Bakara Suresi, 21)

Tiroid Hormonu
tiroid (1)
tiroid (1)
Triod (3)Tiroid hormonunun kalp kasının kasılma gücünün, kalp atım sayısının, solunumun ve bağırsak hareketlerinin düzenlenmesinde, oksijen tüketimi ve ısı üretiminde, kan hücrelerinde alyuvarların üretiminde, kemik yapım ve yıkımında, karbonhidrat, yağ, protein ve vitamin metabolizmasının düzenlenmesinde, anne karnındaki bebeğin beyin ve iskelet gelişiminde ve doğurganlıkta çok önemli görevleri vardır.

Tiroksin hormonuna ihtiyaç duyulduğu anda hormonal sistemin beyni hipotalamus, hormonal sistemin beyinorkestra şefi olan hipofiz bezine bir emir (TRH- Tirotropin Salgılatıcı Hormon) gönderir. Emri alan hipofiz bezi, tiroid bezinin harekete geçmesi gerektiğini anlar. O da hemen tiroid bezine bir emir (TSH- Tiroid Bezini Harekete Geçirici Hormon) gönderir. Emir-komuta zincirinin son halkası olan tiroid bezi de kendisine ulaşan bu emir doğrultusunda hemen tiroksin hormonu üretir ve kan yoluyla bunu bütün vücuda dağıtır.
Triod (3)beyin
Tiroid (2)

tiroid
Tiroid (2)
Tiroid uyarıcı hormon, gece 02.00 ila 04.00 saatleri arasında maksimum seviyeye ulaşır. Akşam 18.00–22.00 saatleri arasında ise minimum seviyededir. Bu iki saat arasında %50 fark vardır. Bu durumda olağanüstü uyumlu bir sistemin kurulduğu ortaya çıkmaktadır. Ve bu sistem Allah’ın tiroid hormonunu yaratmasındaki kusursuzluğu bir kez daha ispatlamaktadır. Allah Kuran ayetlerinde yeryüzünün her noktasında görülen bu uyum ve kusursuzluğu şöyle bildirmiştir:
tiroid
“O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.” (Mülk Suresi, 3-4)
Hormon sistemi, sinir sistemi ile birlikte vücut hücrelerinin koordinasyonunu sağlar. Eğer sinir sistemi internet yoluyla gönderilen mesajlara benzetilirse, hormon sistemi mektup yoluyla gönderilen mesajlara benzer; daha yavaştır, ancak daha uzun süre etkilidir. İnsan sahip olduğu dış görünüş ve fiziksel özellikleri, Allah’ın kusursuz bir şekilde yarattığı bu küçük hormonlara borçludur. Bu da insanın yaratılışının Allah tarafından nasıl hassas dengeler üzerine bina edildiğinin bir başka delilidir: Gökleri ve yeri hak olmak üzere yarattı ve size düzenli bir biçim (suret) verdi; suretlerinizi de güzel yaptı. 
Dönüş O’nadır. (Tegabün Suresi, 3)

Büyüme Hormonu
Bir yaşını dolduran bir bebek, doğduğu güne oranla yaklaşık olarak iki kat daha ağır, %50 daha uzundur. Bir yıl içinde büyük bir hızla kilo almış, boyu uzamış ve vücudu orantılı bir şekilde büyümüştür. Yaklaşık 3 kg. ağırlığında, 50 cm. boyunda yeni doğan bir bebek, yirmi – yirmi beş sene içinde yaklaşık 80 kg. ağırlığında 1.80 cm. uzunluğunda yetişkin bir insana dönüşür. Peki tüm bunların olmasını sağlayan hipofiz bezinden salgılanan mucize bir molekül, büyüme hormonudur. Küçük bir bebeğin yetişkin bir insan olması için gereken büyüme işlemi iki farklı şekilde gerçekleşir. Bazı hücreler hacimlerini artırırlar. Bazı hücreler de bölünerek çoğalırlar. İşte bu iki işlemi de sağlayan ve yöneten büyüme hormonudur. İnsan buyume
İnsan buyume
Büyüme hormonu, beyindeki hipofiz bezinden salgılanır ve bütün vücut hücrelerine etki eder. Her hücre hipofiz bezinden kendisine gelen mesajın anlamını bilir. Eğer genişlemesi gerekiyorsa genişler. Bölünerek çoğalması gerekiyorsa çoğalır. Örneğin yeni doğmuş bir bebeğin kalbi yetişkin halinin yaklaşık olarak 16’da biri kadardır. Buna karşın toplam hücre sayısı yetişkin kalbindekilerle aynıdır. Büyüme hormonu gelişme döneminde kalp hücrelerine teker teker etki eder. Her hücre, büyüme hormonunun kendisine emrettiği kadar gelişme gösterir. Böylece kalp de büyüyerek yetişkin bir insanın bedenine kan pompalayabilecek bir boyuta gelir. Sinir hücrelerinin çoğalması da bebek henüz anne karnındayken, 6. ayın sonunda biter. Bu aşamadan doğuma ve doğumdan yetişkinliğe kadar olan devrede sinir hücrelerinin sayıları sabit kalır. Vücut büyüdükçe, büyüme hormonu sinir hücrelerine de hacimsel olarak büyümelerini emreder. Böylece sinir sistemi büyüme çağının bitimiyle beraber son halini alır. İnsanın gelişimi açısından son derece önemli olan büyüme hormonu uykuya geçilir geçilmez kanda maksimum seviyeye ulaşır.
Yasamsal evreler buyume
Yasamsal evreler buyume

Her an kanda bulunan büyüme hormonunun miktarı nasıl ölçülmektedir? Hücreler büyüme hormonunu diğer moleküllerden nasıl ayırt etmektedirler? Bu hücrelerin molekülleri tanımalarını sağlayacak gözleri, durum değerlendirmesi yapacak bir beyinleri yoktur. Ancak Allah’ın kurduğu sistem içinde kendilerine emredilen görevi hatasız bir şekilde yerine getirirler. Bu kusursuz sistem sayesinde insan son derece orantılı, estetik bir vücuda ve organlara sahip olur. Allah, yarattığı her şey gibi insanı da mükemmel özelliklerle birlikte var etmiştir:

“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)

Osmanlı padişahlarının tılsımlı gömlekleri

Osmanlı padişahlarının tılsımlı gömlekleri
Osmanlı padişahlarının tılsımlı gömlekleri İslam’da genel anlamda cevaz bulunmasa da Osmanlı Padişahlarının bazıları “cihad” ve “zafere ulaşmak için” tılsımlı gömlekler giymişlerdir. Bu hususta dönemin alimlerinin durumsal fetvalarının olduğuna inanılıyor. İstanbul’un fethi sonrası sık görülmeye başlanan bu gömlekler Osmanlı’nın gerileme döneminde tekke ve zaviyelerin de bozulması ile birlikte amaç ve durumlarında belirgin bir eksen kayması görülüyor. Gömleklerde yazılı olanları yakından okuduğumuzda ise rukye ayetlerini görmemiz bizleri şaşırtmıyor. 
 Rukye ayetleri yazılmış olan gömleklerle, son dönem farklı amaçlar için motif ve vekflerle süslenmiş bozulma dönemindeki gömlekleri çıplak gözle bile ayırmanız mümkün… 
 Osmanlı sultanlarının ayet, hadis ve sembollerle süslü her biri üç-dört yılda dokunan ‘tılsımlı gömlekler’inin sırrı hâlâ çözülemiyor. Uzmanlar, gömleklere işlenen şifrelerin Osmanlı tarihine ışık tutacağına inanıyor. Osmanlı padişahlarının savaşta galip gelmek, nazardan korunmak ve şifa bulmak için giyindikleri tılsımlı gömleklerin üzerindeki harf ve rakamların işaret ettiği anlam şimdilik bir sır. Üstelik çözülemeyen yalnızca şifreler değil, kumaşların nasıl olup da 8 bin çözgü ipiyle dokunduğu da anlaşılabilmiş değil. 
 Gömleklerin şifresini ve dokuma tekniğinde kullanılan formülü bulmak ise merak tatmininden daha öte bir anlam taşıyor. Amaç, ‘altın oran’ı Türk tekstilinin hizmetinde kullanmak. Tılsımlı sultan gömlekleri, ayet ve duaları tespit eden bir alim, işe başlamak için ‘eşref saati’ni hesaplayan müneccim ve sonunda gömleği bezeyen nakkaşların ortak ürünü. Kumaşlar çoğunlukla o zamanki adıyla Tonguzlu olan Denizli’den getiriliyor saraya. Denizli’nin kaliteli pamuğundan dokunan bezler, iç giyimi olarak tasarlanan tılsımlı gömlekler için bire bir. 
 Hattatların kağıdı terbiye etmek için kullandığı aharlama yöntemiyle yazıya elverişli hale getirilen kumaşlar nakkaşlar atölyesinde işlenmiş. Bir gömlek üzerinde 3-4 yıl uğraşan hattatlar için meçhul kahramanlar yakıştırması yerinde olur; çünkü gömleklerin pek azında kimin tarafından yapıldığı yazılı. 
 1978 yılından bu yana Topkapı Sarayı Müzesi’nde Osmanlı tekstili ve padişah giysileri üzerine çalışan Doç. Dr. Hülya Tezcan, tılsımlı gömlekleri grafik sanatının zirvesi olarak tanımlıyor. Gömleklerin üzerine celi sülüs, kare, yıldız gibi geometrik şekillerin ya da Kadem-i Saadet, Süleyman Mührü, Zülfikâr, lale gibi anlamlı motiflerin içine yazılmış. 
 15-20. yüzyıl arasında hazırlanan padişah giysilerini içeren saray koleksiyonunda Peygamber Efendimizin nübüvvet mührü, Hilye-i Şerif ve O’nun için yazılan Kaside-i Bürde’yle bezenmiş dört gömlek yer alıyor. Ancak diğer gömlekler üzerinde de yine Peygamberimize ait Kadem-i Saadet ve Nalın-ı Saadet motifleri kullanılmış. Tılsımlı gömlekler üzerinde sıkça yer alan iki motif ise Hz. Ali’nin ucu çatallı kılıcı ‘Zülfikâr’ ve çoğunlukla Musevi inancıyla bağdaştırılan Süleyman Mührü. 
 Hülya Tezcan, gömleklerde Süleyman Mührü’nün saltanatın ebediyetini temsilen kullanıldığını ve , Hz. Muhammed ve Hz. Ali isimlerinin çoğunlukla bir arada anıldığını tespit etmiş. Koleksiyonun en eski tarihli gömleği Şehzade Cem’e ait. Üzerinde 1477-1480 yılları arasında yapıldığına dair bir not bulunan gömlek ihtimal ki, 18 Temmuz 1482’de Anamur açıklarında şövalyelerin gemisine binerek Rodos’a hareket eden Cem Sultan’ın üzerindeydi. 

 Cem’in gömleği şimdi Topkapı Sarayı koleksiyonunda. Ancak Viyana kuşatmasında bozguna uğrayan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın gömleğinin hâlâ Viyana’da bir manastırda olduğu tahmin ediliyor. 
 Hülya Tezcan, Osmanlı tarihinin tılsımlı gömlekler üzerinden okunabileceğini söylüyor. Nitekim 2. Selim’e Hürrem Sultan tarafından diktirilen gömlek yalnızca Selim ve Bayezıd arasındaki taht mücadelesini değil, Rüstem Paşa’nın entrikalarıyla boğdurulan Şehzade Mustafa’nın hazin sonunu da anlatır. 
 Sultan 3. Murat’a ait gömlekte ise Konya Mevlevihanesi’ni kuran Şeyh Sinaneddin Dede’nin padişahlarla kurduğu iletişimi görmek mümkün. Sinaneddin Dede sadece gömleği yapan kişi değil, doğu seferine çıkarken elini öpüp hatırını soran Yavuz Sultan Selim’e; “Seferden zaferle döneceksin; benim senden tek isteğim dergâha yardım etmendir.” diyen ilginç bir kişilik. Yavuz hakikaten savaştan zaferle dönüyor ve Konya Mevlevihanesi’ni yapmaya başlıyor. Yavuz’dan sonra Kanuni ve 2. Selim dönemlerini de gören Şeyh Sinaneddin Dede’nin ömrünün son demlerinde 3. Murat’a hediye ettiği tılsımlı gömlek saraya bir teşekkür babında. 
 Yine aynı sultana ait gömleklerden biri ‘Oğlum, aslanım.’ diye başlayan kitabesiyle diğerlerinden ayrılıyor. Oğluna pek düşkün olan Nur Banu Sultan’ın hazırlattığı gömleğin amacı gözü Safiye Sultan’dan başkasını görmeyen 3. Murat’ın başka evlilikler yapması. Nur Banu Sultan tahtı vârissiz bırakmamak için girdiği bu gömlekli mücadeleden zaferle çıkıyor ve 3. Murat ardında 19 erkek 20 küsur kız çocuğu bırakarak bu dünyadan ayrılıyor. Ancak erkek çocukların sonraki taht kavgalarında öldürülmesi Nur Banu Sultan’ın çalışmalarının boşa gittiği -tılsımlı gömleklerinin pek işe yaramadığı- şeklinde yorumlanabilir. 
 Allah’ım sevgimi kulun Mustafa’nın gönlüne ver! Tılsımlı gömlekler sadece padişahlar ve şehzadeler için yapılmamış. Saray çevresine yakın paşalardan özellikle makam hırsı olanlar da kendileri için gömlek hazırlatmışlar. Onlardan biri Moralı Hasan Paşa, gömleğinin üzerine şöyle yazdırmış: “Allah’ım senden sevgimi, muhabbetimi kulun Mustafa’nın gönlüne vermeni dilerim. Nasıl vahyini sevgilin Muhammed’in kalbine ilham etmişsen ruhumla Sultan Mustafa’nın ruhunu uzlaştır.” Gömleğin yakasındaki küçük karelerde ise “Ey herşeyi kolaylaştıran’ım, Hasan Paşa’nın muradını da kolaylaştır.” yazıyor. Hasan Paşa’nın muradı nedir, sadrazam olmak. 
 Saltanat kavgalarının uzağındaki halk da tılsımlı gömleklerden payına düşeni almış. Dönemin tarikat dergahlarında, sarılıktan, akrep sokmasından korunmaya yönelik hazırlanan gömlekler arasında kadınları eşlerine şirin gösteren gömlekler de var. İç gömleklerden günümüze ulaşanlar, üzerlerindeki leke hatta yaka kirleriyle duruyor; çünkü bu gömleklerin yıkanması mümkün değil. 
Gömlekler şimdi koruma altında; sergilenmek için özel izinle saraydan çıkarılabiliyorlar; ancak kimi zaman hiç hesapta olmayan çok daha özel istekler olabiliyor. Tezcan, Osmanlı Hanedanı’ndan ismini açıklamadığı bir kadının şifa bulmak için tılsımlı gömleklerden birini giyerek bir müddet beklediğini ve sonra teşekkür ederek ayrıldığını söylüyor. 
 Hülya Tezcan yaklaşık 30 yıldır gömlekler arasında yaşasa da tılsımlarını çözmeye hiç çalışmamış. “Bir şifre var, bu açık; ama o rakamları ve harfleri çözmek uzmanlık gerektirir. Kaldı ki, giysilerin üzerindeki gubarî hatla yazılan Arapça metinler bile daha okunmadı. 
 Gömleklerin hem dokuması hem de deseni itibariyle gerçek bir sanat eseri olduğunu kabul etmeliyiz. Dokuma üzerine çalışanlar da 8 bin çözgü teliyle dokunan Gülistanî Kemha tekniğini henüz çözemediler.” Hülya Tezcan’ın hazırladığı Padişah Giysileri kitabı önümüzdeki günlerde Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanacak. 
 Şifreyi çözmek Türk tekstiline yeni bir açılım getirecek Türkiye’de tılsımlı gömlekler üzerindeki şifreyi çözmeye çalışan tek isim Mehlika Orakçıoğlu. Bilinen tek isim demek daha doğru; çünkü gömleklere ulaşma hususunda Hülya Tezcan’la bağlantıya geçmiş başka biri yok. 1998’den bu yana “Türk Tekstilindeki Kültürel Etkiler” başlıklı doktora tezi üzerinde çalışan Orakçıoğlu, şu günlerde 2. Selim’in gömleğini inceliyor. 
 Şimdilik gömleğin ön yüzündeki küçük karelere yerleştirilen rakamlarla Fetih Sûresi’nin kodlandığını keşfetmiş. Tezini Londra’daki bir üniversite’de hazırlayan Mehlika Hanım, İngiliz danışmanlarının kendisini bu alana yönlendirdiğini ve asıl niyetlerinin gömlekler üzerindeki kodlama sistemini çözerek günümüz tekstiline yeni bir açılım kazandırmak olduğunu söylüyor : “Bu konu, dışarıda daha çok ilgi topluyor. Harvard Üniversitesi bütün imkanlarını ücretsiz olarak seferber etti mesela. Sonunda neye ulaşacağımı bilmiyorum. Kodlama sistemini günümüze uyarlamayı başaramasam bile bu tez bitirilmeyi hak ediyor. Fakat çözebilirsem yeni tekstil tasarımları oluşturmak zor olmayacaktır.” 
 Osmanlı tekstilini incelerken siyaset, ekonomi ve tarihten yararlanmak gerektiğini söyleyen Orakçıoğlu, tılsımlı gömlekler üzerinde dörde yakın formül kullanıldığını tespit etmiş. Uzun yazılar yerine rakamlar ve harfler tercih etmek sınırlı zemini verimli kullanmayı sağlıyor. 
 Mehlika Orakçıoğlu sadece bir gömlek üzerinde çalışıyor. İncelenmeyi bekleyen onlarca tılsımlı gömlek olduğu hesaba katılırsa gömleklerin dilinin çözülmesinin hayli vakit alacağı söylenebilir. Fakat onun halihazırda çözdüğü bir figür var. 
 Yavuz Sultan Selim’in kaftanı üzerindeki desenleri inceleyerek ‘ellerini gökyüzüne açmış yakaran insan figürü’ne ulaşan Orakçıoğlu, yurtdışında bu kaftan üzerine üç konferans vermiş. Sanatkârın desenler arasına ustaca gizlediği figür, kutsal hazineleri İstanbul’a taşıyan ve ilk Osmanlı Halifesi unvanını alan Yavuz’un İslamî esasların koruyucusu olduğunu simgeliyor. Mehlika Hanım’a göre, görsel bir illüzyon halinde kimi zaman açıkça görünüp kimi zaman da desenler arasında yiten figürü doğrudan Yavuz Selim’e atfetmek de mümkün. Çünkü taç kullanan tek Osmanlı Padişahı Yavuz. Padişah gömleklerindeki ‘ak büyüler’ Topkapı Sarayı’nın bir bölümüde ‘tılsımlı Padişah gömlekleri ve kaftanlar’ yer alıyor. Harvard Üniversitesi’nin dahi peşine düştüğü tılsımlı gömleklerin sırrına hala tam olarak vakıf olunabilmiş değil. 
 Bazısı 3 yılda tamamlanmış bu tılsımlı kıyafetler, “ak büyüler” ile bezenmiş. Üzerlerinde tılsımlı şekiller ve çok özel dualar yer alıyor. En çok kullanılan 5 sure var. Bunun dışında 4 meleğin ismi tılsımlı kıyafetlerin diğer esrarlı yönü. Tılsımlı gömleği giyenlere dair 2 de önemli örnek var. 
Topkapı Sarayı’nda tılsımlı 90 civarında padişah kıyafeti bulunuyor. Bu kıyafetler Müneccim başının yıldızlara bakarak belirlediği günde dikilmeye başlanıyor. Müneccim başı halk arasında “Eşref Saati” olarak bilinen bu özel anı belirledikten sonra sarayın derin hocaları kıyafete yazılacak tılsımları belirliyor. Bunlar daha çok dua ve hala anlamı çözülemeyen rakam ve şekillerden oluşuyor. Hocaların belirlediği bu şekil ve dualar padişah kıyafetine dönemin en kıymetli hattatları tarafından işleniyor. 
 Topkapı’daki tılsımlı kıyafetler genellikle 3 önemli sebep için hazırlanmış. Bunlardan ilki savaş tılsımı. Padişaha savaşa giderken giymesi ve kazadan korunması için dikilen bu kıyafetler özel dualarla işlenmiş. Hastalıklara karşı da tılsımlı kıyafetler bolca yapılmış. Bir de ruhsal durumu koruma ve nazara karşı farklı dua ve şekillerle bezenmiş kıyafetler tasarlanmış. 
 Bu kıyafetler üzerindeki bir çok şekilin sırrı ve yer alan rakamlar henüz tam aydınlatılabilmiş değil. Doç. Dr. Hülya Tezcan’ın dediğine göre bunlar çözümlenirse bir çok hastalığın alternatif tıptaki iyileştirme şekli ortaya çıkacak. 
 HANGİ AYETLER İŞLENMİŞ 
 Tılsımlı kıyafetler üzerinde şu ana kadar 55 sure tespit edildi. Bu kıyafetlere en çok yazılan ise Fatiha suresi. Yasin hastalıklara karşı yapılıyor ve genellikle de ölüm döşeğindeki padişahların kıyafetlerine işleniyor. Fetih suresi savaşa çıkacak olan padişahların kıyafetlerinde mutlaka yer alıyor. Ayetel Kürsi de belalardan koruduğu için yine savaş kıyafetlerinde sıkça kullanılıyor. Felak ve Nas sureleri ise daha çok ruhsal hastalıklarda gömleklere işlenmiş. 
GÖMLEKLERDEKİ MELEK İSİMLERİ 
 Gömleklerde yazı olarak 4 meleğin ismi bulunuyor. Mikail, Azrail, cebrail, israfil meleklerin isimleri var. Kıyafetlerde dikkat çeken Besmele’nin ayetlerin dışında özel olarak kullanılması ve yazım şekli ile bir kare oluşturulması. Esma-ül Hüsna da aynı şekilde tılsımlı kıyafetlerin vazgeçilmesi… 
 Aynı şekilde peygamber isimleri de bu tılsımlı gömleklerin vazgeçilmezi. 
Hz. Muhammed, Hz. Süleyman ve Hz. Ali gömleklerin neredeyse tamamında bir şekilde geçiyor. HZ. MUHAMMED’İN AYAK İZİ 
 Gömleklerde en çok Hz. Muhammed’e ait semboller yer alıyor. Öyle ki bir padişah kıyafetine Hz. Muhammed’in ayak izi dahi işlenmiş. En çok kullanılan şekil ise yine Hz. Muhammed’in Nübüvvet Mührü. Bu mühür, önemini belirtmek için genelde çerçeveye alınıyor ve altın yaldızla işleniyordu. Hz. Muhammed’in bu mührü gömleğin hep sağ kısmında bir köşeye nakşediliyor. Göğüs kısmına ise peygamleri anlatan sözler işleniyor. Aynı şekilde sahabelerin isimleri ve künyeleri de bu gömleklerdeki en önemli figürler. 
 TILSIMLI KIYAFETLER ASLA YIKANMIYORDU 
 Tılsımlı kıyafetler patiskadan yapılmış kumaşlarla tasarlanıyordu. 90 civarındaki tılsımlı kıyafet içinde sadece 2 tanesi farklı. Bunlardan biri atlastan diğeri ise ipekten yapılma. Patiska kullanılmasının sebebi üzerine yazı yazılması. 
 İnce ve kaygan bir tabakayla kaplanan bu patiska kıyafetleri nakkaşlar belirlenen dua ve sembollerle beziyorlardı. Haliyle de bu tılsımlı kıyafetler asla yıkanmıyordu. Zira yıkandığında üzerindeki dua ve semboller yok oluyordu. 
 MÜHRÜ SÜLEYMAN 
 Hemen hemen her padişahın Mührü Süleymanlı bir kıyafeti bulunuyor. Mührü Süleyman yıldız şeklinde. Padişahlar bu figürü Hz. Süleyman’ın bütün canlılara hitap edebilmesi, hayvanların dilini anlayabilmesi sebebiyle tercih ediyordu. 
 Müneccimler ve derin din alimleri ise Hz. Süleyman Mührü’nü tılsımlarının bir parçası olarak görüyorlardı. Bu mührün yanına genellikle 4 büyük meleğin ismi yazılıyordu. 
 TILSIMLI YAKA 
 Padişahın giydiği yakanın şekli kaftan şekli gibi. Padişahlar bu kaftanı culüs ettiğinde yani tahta çıkışta giyiyor. Değerli bir kumaştan yapılıyor bu kaftanlar. 
Yakası kürkle çevrili.  Bu yakalar nazara karşı kullanılıyordu. 
 HZ. ALİ TILSIMLI KILIÇ 
 Hazreti Ali de padişah gömleklerinde sıkça yer alan bir figür. Bir gömlekte Allah- Muhammed-Ali üçlemesi yer alıyor. Ali’nin kılıcı zülfikar da gömleklerin üzerine işlenmiş. Genellikle Zülfikar kılıcı padişahların savaşlarda giyindiği tılsımlı kıyafetlerde bulunuyor. Bu da kılıcın düşmana üst gelme ve güç için bir tılsım oluşturduğuna olan inancı artırıyor. 
 KASİDE-İ BÜRDE’NIN ESRARI 
 Padişah kıyafetleri içinde sıkça işlenen bir diğer tılsım Kaside-i Bürde. Bu kasidenin hikmeti felçli hastayı ayağa kaldırabilecek güçte olmasında. Bürüyen Kaside’nin sahibi Şerâfeddîn Muhammed Bûsirî Mısırlıdır.. Dedelerinden biri Ebusirli olduğundan lakabı Bûsirî olmuştur.. Bilgin, üstün ahlaklı ve takva eri bir müslümandı.. 
 Bir gün felç geçirir ve vücudunun yarısı tutmaz olur.. Bu kasideyi yazar ve Allah’tan Peygamber hatırı için şifa umar..Şiirin bittiği gece, İlm-i Ledün Sultanını rüyasında görür ve Kasideyi huzurunda okur.. Uyandığında felcin geçtiğini hayretle görür ve eli tutar, ayağı yürür.. 

 GÖMLEĞİ GİYİNCE 19 ÇOCUĞU OLDU 
 Tılsımlı gömleklere çok çarpıcı bir örnek de var tarihte. Üçüncü Murat’ın gömleği bunun örneği. 3. murat annesi Nurbanu Sultan ile çok yakınmış. Şehzade olduğu dönemde sancaktayken annesi ona bir harem kurmuş. Ancak 3. Murat tek eşli olmayı seçmiş ve uzun yıllar Safiye Sultan ile birlikte olarak haremi hiç kullanmamış. Ondan 4 çocuğu olmuş; 2 kız 2 erkek. 3. Murat’ın erkek çocuklarından biri ölünce Nurbanu Sultan çok üzülüyor ve taht varissiz kalır endişesi ile daha fazla torun istiyor. Oğlu Safiye Sultan dışındaki cariyelere bakmadığı için de müneccim ve din adamlarına tılsımlı bir gömlek hazırlatıyor. Gömleği de oğluna hediye olarak veriyor. 3. Murat bu gömleği giydikten sonra tek eşlilikten geçiyor ve 1 yıl sonra cariyelerden toplam 19 tane çocuğu oluyor. 

 CEM SULTAN’IN 3 YILDA DİKİLEN TILSIMLI KIYAFETİ 
 Topkapı Sarayı’nda Osmanlı İmparatorluğunun başına bela olan Şehzade Cem için dikilmiş çok özel bir tılsımlı gömlek de yer alıyor. Bu gömleğin önemi tam 3 yılda tamamlanmış olması. Üzeri baştan sona dua ve şekillerle kaplı olan gömlek hiç giyilmemiş. Tarihçilerin tahmini bu kıyafetin dikimi bittikten sonra hiçbir şekilde Cem Sultan’a ulaştıralamadığı yönünde. 1 YILDA SADRAZAM OLDU 4. Mehmet kızı Hatice Sultan’ı büyük bir törenle Moralı Hasan paşa ile evlendiriyorlar. Moralı Hasan Paşa büyük ihtirasları olan bir adam. Üzerinde taşıdığı tılsımlı gömleğinde de bu ihtirasları için yakarışlar var. Hiç üzerinden çıkarmadığı bir kıyafetinde aynen şöyle yazıyor; “Allahım ne olur, Hz. Muhammed’in gönlüne nasıl Allah sevgisi verdinse, Padişahın gönlüne de benim sevgimi ver ki beni o güzel gözle görüp sevsin”. 
 Gömleği 1 yıl boyunca giyen Moralı sonunda arzusuna kavuşuyor. 1703 yılında Veziriazam oluyor. Diğer vezirler tarafından pek sevilmediği için büyüsü tutmuş olsa da 1 yıl sonra o görevinden oluyor. 
 OSMANLI’DA TILSIM 
 Gömleklerde yer alan duaların açılımlarını içeren bir bölüm mevcut. Dualar Dr. Murat Sülün tarafından kaleme alınmış. Dr. Sülün, ‘Kur’an-ı Kerim’in görünür yüzünden başka, herkesin bilemeyeceği bir başka vechesinin daha olduğu kabûlüdür.’ diyerek söze başlıyor. Sülün’e göre, hecâ harflerinin, Hurûf-i Mukatta’a’nın, Besmele’nin, Kelime-i Tevhîd’in, Esmâü’l-Hüsnâ’nın birtakım hâssa ve sırları olduğuna, ayrıca âyetlerin, Esmâü’l-Hüsnâ’nın ve sûrelerin ‘hâdim’leri -hizmetkârları- olduğuna inanılıyor. Bunun temelinde de harflerle kozmos arasında bir ilişki olduğu inancı yatıyor. Böylece, Kur’an pasajlarına zâhirî mânaları dışında birtakım özellikler (havâss) yüklenmiş ve Kur’an’daki harf ve cümlelerin belli sayılarda ve bir sıra dâhilinde okunması ya da yazılması durumunda istenen her sonucun alınacağına inanılmış ve bu inanç zamanla sistemleştirilmiş. Esmâü’l-Hüsnâ, Hurûf-i Mukatta’a, Besmele, Âyete’l-Kürsî, Nûr âyeti, Nazar âyeti, Fâtiha, İhlâs, Mu’avvizeteyn, Haşr, Bakara, Yâsîn, Vâkı’a başta olmak üzere, istenen şeyle anlam yakınlığı bulunan pasajlar, çeşitli kombinasyonlar haline getirilerek korktuğu birinden emin olmak, düşman silâhını etkisizleştirmek, psikolojik rahatsızlıklardan kurtulmak, cinlerle temas kurup bunları istihdam etmek… Kısaca; yaşanılan maddî-manevî her tür sıkıntıdan kurtulmak ve herhangi bir hâcetin gerçekleşmesi için okunup yazılır olmuş. Osmanlı döneminde savaşa giderken gömlekler tılsımlanırdı, kazasız belasız eve dönüş için. Osmanlı döneminde üzerinde taşınan veya evin görünmez bir yerine gizlice saklanan tılsımlarla zengin, lale devri gibi çok zengin bir dönem yaşandı. 

Osmanlı döneminde kadim bilgiler harmanlandı, bir çok sevdalı sevdiğine kavuştu. Değerli eşyalar ve mülkler koruma altına alındı, şifa bulundu, hazineler korundu. İmkansız aşıklar birbirine kavuştu, devletin alt kademesindeki sıradan bir memur padişahın yanına yerleşti. Pahişahı çok özel bir tılsımlı yüzük korudu. O dönemde tılsımlar saraya özeldi. Halk arasında yaygın olarak kullanılan muskadan farklı, büyük ve gizemli bir enerji taşırdı. Yıllar geçip, zenginleştikten, sevenler birbirine kavuştuktan, başarı kazanıldıktan sonra, yani: İhtiyaç bitmeye başladığında bu bilgiler unutuldu. 
 Fransız İhtilalinin dünyaya yansıması, efsuna “tu kaka”, tılsıma “cadılık” olarak bakılmasını sağladı. Bu korkutucu ve faydadan bile uzaklaştıran inanç astrolojiye “ fal” diyen düşüncenin ta kendisidir ve zenginlikten, başarıdan uzaklaşan sorunlu bir dünyanın belki de başlangıç noktasıdır. Meleklerle yapılan çalışmalara, şeytanla yapılan anlaşma gözüyle bakan zihniyet dünyayı saran ekonomik darboğazın sebebi hakkında sayfalarca literatür doldurabilir. Ama küçük bir tılsım kadar bile işlevsel ve yararlı değildir. 
 Lale zenginlik sembolüydü, efsundu bu nedenle çok yaygındı. Tılsım, efsun yaptıran kişiler şimdilerde bizim “evrensel dilek” dediğimiz evrenin, toplumun yararına olacak bir şeyde mutlaka yapardı. Bu gelenekti. Efsun, Osmanlı Devletinde sıkça kulanılır, bu nedenle devlet büyükleri; kütüphane, camii, sebil, çeşme yaptırarak gelenin bir bölümünü dağıttıklarına inanırlardı. Sanata değer verilirdi. Astroloji önemli ve zorunlu bir dersti. Simya ilimini bilen ustalara saygıyla davranılırdı. Tılsım ve efsun yapmak için ancak üst düzeydeki memurların astroloji haritası incelenirdi. O dönemde elle yapılan haritaların hesabı oldukça zordu. Bir yandan astroloji haritasında savaşların sonuçları görülmeye çalışılır, öte yandan sonuçlar tılsımla değiştirilmeye, iyilikle sonlandırmaya gayret edilirdi. Aslına bakarsanız günümüze kadar gelen tılsım ve efsun kullanımında modernizasyondan başka bir şey pek değişmemiştir. Amaç ve sonuca ulaşma kesinliği değişmez. Osmanlı Tılsımları, dünyanın çok nadir bölgelerinde kullanılan “Gezegen Tılsımı”ndan ayrı olarak her koşulda müthiş bir korunma ve yükseliş sağlar. Tamamen kişiye özeldir. Başarı, aşk, para, zenginlik, yükseliş ve sağlıktan mülke kadar her şeyin korunmasında keskin, hızlı ve güçlüdür. Bütün tılsımlarda olduğu gibi uygulamacının gücüyle doğru orantılıdır ve inanıp inanmamakla alakası yoktur. İnanmasanız da çalışır. İnanmasanız da gücünü kanıtlar. Hikaye o dur ki; Hürrem Sultan da, diğer sultanlarda tılsım yaptırmış, padişaha yakın olmuşlardır. Hikaye odur ki; kırk savaştan kansız dönenlerin üzerinde tılsımlı gömlekler vardır. Hikaye odur ki imkansız aşıkları kavuşturan yegane tılsım Osmanlı’da yapılmıştır. Hikayelerin bitimsiz olması bu yaygın yöntemin kısa sürede sonuç vermesidir ve imkansızı başaracak kadar güçlü olmasıdır…..

CİNLERİN ESRARI


CİNLERİN ESRARI
cinlerin-esrarc4b1-imam-c4b1-c59fibli.pdf

21 GÜNDE BEYİN EĞİTİMİ


Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...