17 Kasım 2018

Herkesin Astroloji Hakkında Bilmesi Gereken 11 Temel Bilgi


Herkesin Astroloji Hakkında Bilmesi Gereken
11 Temel Bilgi 

 Astroloji birçok kişinin ilgisini çekse de oldukça karşı olanlar ve ilgili bir şey duyduğunda “Saçmalık” diyenler de çoğunlukta. Ama aslında temelde bir bilim olan astroloji pek çok konuda yol gösterici olabiliyor. Bu hayatı astrolojiye göre yaşamak değil faydalandığımız bir rehber olarak görebileceğimiz anlamına geliyor. İşte astrolojiden nefret edenlerden ya da sevenlerden olsanız da mutlaka edinmeniz gereken bazı temel bilgiler…

1. Temelde 12 güneş burcu vardır

Günlük hayatımızda “Burcun ne?” sorusuna verdiğimiz cevap güneş burcudur. 
Güneş burcu kimliğimizi, hedeflerimizi ve olmak istediğimiz kişiyi yansıtır. 
Güneş burcu doğum tarihinize ve saatinize göre belirlenir; Koç (21 Mart – 19 Nisan), Boğa (20 Nisan – 20 Mayıs), İkizler (21 Mayıs – 20 Haziran), Kanser (21 Haziran – 22 Temmuz), Leo (23 Temmuz – 22 Ağustos), Başak (23 Ağustos – 22 Eylül), Terazi (23 Eylül – 22 Ekim), Akrep (23 Ekim – 21 Ekim), Yay (22 Kasım – 21 Aralık), Oğlak (22 Aralık – 19 Ocak), Kova (20 Ocak – 18 Şubat), Balık (19 Şubat – 20 Mart)

2. Her birimiz birer doğum haritasına sahibiz

Aslında sadece burcumuz değil doğum haritamız -yıldız haritası da denir- da kişiliğimizi en doğru şekilde yansıtır. Doğum haritası, gezegenlerin doğduğumuz andaki konumlarıyla oluşturulur. Doğum haritası oluşturulabilmesi için doğum tarihini, saatini ve yerini bilmek gerekir. Anne karnından çıktığımız ve nefes aldığımız ilk an gezegenlerin konumu kişiliğimiz üzerinde belirleyici rol oynar.

3. Toplam 4 element vardır

Toplamda 4 element vardır ve her burç bu evrenin yapı taşı dört elementten birine aittir. 
Bu elementler ait olduğu burcun vazgeçilmez doğasını ifade eder. 

Hava, ateş, su ve toprak…

HAVA
İkizler, Terazi, Kova: Kaygısız, neşeli, meraklı, huzursuz, bağımsız, konuşkan, pratik olmayan, eğlendirici, entelektüel ve güvenilir.
ATEŞ
Koç, Aslan, Yay: Olumlu, iddialı, enerjik, coşkulu, dürtüsel, ilham verici, cesur, güçlü, tutkulu.
SU
Yengeç, Akrep, Balık: Şefkatli, bağışlayıcı, anlayışlı, duygusal, yaratıcı, sezgileri kuvvetli.
TOPRAK
Boğa, Başak, Oğlak: Temkinli, sorumlu, güvenilir, iddialı, pratik, odaklı, disiplinli, güvenilir, sağlam.

4. Her burç bir gezegen tarafından yönetilir

Güneş sistemi burçları direkt olarak etkiler ve her biri burçlar üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. 
İşte 12 burç ve onları yöneten gezegenler…

Koç – Mars
Boğa – Venüs
İkizler – Merkür
Yengeç – Ay
Aslan – Güneş
Başak – Merkür
Terazi – Venüs
Akrep – Plüton (ve Mars)
Yay – Jüpiter
Oğlak – Satürn
Kova – Uranüs
Balık – Neptün

5. Astroloji yıldızlardan çok daha fazlasıdır

Astroloji sadece yıldızlardan değil güneş, ay ve diğer gezegenlerin hareketinden de etkilenir. Ancak birçok kişi astroloji dendiğinde sadece yıldızları düşünür.

6. Tarihi öneme sahiptir

Astroloji yeni popüler olmuş bir kavram değildir. Astrolojinin doğumunun büyük bölümünün Babillere bağlı olduğu düşünülüyor. Tarihte Nostradamus adında bir astroloğa ve tonlarca astrolojik figüre rastlamak mümkün. Ayrıca çok eski zamanlardan beri yıldızların hareketleri insanların dikaktini çekmiş ve bir süre sonra bu hareketleri kayıt altına almaya başlamışlardır. Yunan tarihçisi Solon ise astrolojik bilgilerin kendisinin doğumundan 9 bin yıl önce kaydediliğini yazmıştır. Eğer bu bilgi doğruysa insanlar en az 10 bin yıldır astrolojiye ilgililer.

7. Astrolojide 12 ev vardır

Astrolojide 12 ev vardır ve bu evlerin her biri bir dizi özellikle ilişkilendirilir. Bunlar kişinin kendisinden başlayarak topluma ve ilerisine doğru genişler. Herkes doğumuyla bir eve ait olur. Gezegenlerin evinize hareketiyle enerjiler değişir ve sizi etkiler. Her ev hayatın farklı alanlarını yönetir.

8. Yükselen burcunuz sandığınızdan daha önemlidir

Doğduğunuz tarihe ve saate göre belirlenen yükselen burç siz doğduğunuz sırada ufuk çizgisinde yükselen burçtur. Yükselen burlar başkalarının sizi nasıl gördüğünü ve sizin kendinize bakışınızı gösterir. Yükselen burç ortalama 2 saatte bir değiştiği için belirlenmesinde doğum saati büyük önem taşır.

9. Burçlar sadece olumlu şeyleri göstermez

Çoğu zaman burç yorumlarında ve analizlerinde olumlu şeyler görsek de burçlar hem iyi hem kötü yanlarınızı yansıtır. 

Ancak genellikle kötü özellikler yazılmaz. 
Burçlar aynı zamanda zayıflıklarınızı da gösterir.

10. Astroloji hem bilim hem de sanattır

Astroloji bilimi ve sanatı birleştirir. Bir yanda astronomi ve matematiksel hesaplamalar vardır, diğer yanda ise bu işaretlerin ustalıkla yorumlanması. Ayrıca astroloji insanların tahmin ettiğinden çok daha önemli ve belirleyicidir.

11. Ay, vücudumuzu etkiler

Astrolojiyi detaylı incelediğinizde ve araştırdığınızda ayın vücudumuz üzerinde büyük bir etkisi olduğunu göreceksiniz. Ayın hareketleri beden ve zihni büyük ölçüde etkiler ve enerjiler oldukça belirgin hale gelir. Okyanustaki dalgalar ayın etkisinin bir sonucudur ve ayın vücudun dalgalarını da aynı şekilde etkilediğine inanır. Bu nedenle dolunay zamanlarında kendimizde ve etrafımızdakilerde daha büyük tepkiler görebilir ve fark edebiliriz. Bu kötü davranışların bahanesi olmasa da ruh halinizdeki değişimi kolayca fark edebilirsiniz.

Atatürk'ün Tüylerinizi Diken Diken Edecek ve Gururla Okuyacağınız Az Bilinen Anısı Daha

 
Atatürk'ün Tüylerinizi Diken Diken Edecek ve Gururla Okuyacağınız Az Bilinen Anısı 
 ''BENİM ADIM MUSTAFA KEMAL'DİR 
 Ben ne diktatörüm, ne macera peşinde koşarım, ne de mağlubiyeti kabul eden bir kimseyim. Ben, yanlız milletimi düşünür, onun için yaşarım. Benim ve milletimin hakkı olan şeyi alırım. Alamayacağım bir şey yoktur.'' 
 - Mustafa Kemal ATATÜRK 
 1. NEYE LAYIKSIN 
 Atatürk'ün Adana'da Hatay için: ' 'Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz!'' demesinden iki gün sonraydı. Mersin'de istasyondan şehrin içine doğru yavaş gidiyordu. Yolun üstüne siyahlar giyinmiş ve ellerinde büyük bir levha tutan bir kaç genç kız çıktı. Levhada şu yazı vardı: "Suriye hemşehrinizi de kurtarın!" Suriye, ancak din kardeşi olan bir milletin vatanıydı. Türkiye’yse artık dinci değil, milliyetçi bir devletti. Suriye içinde, bütün esir yurtlar için olduğu gibi, kurtuluş dilerdi. Lakin kurtarmaya kalkmak fuzuli olurdu. Etrafta hıçkırıklar ve göz yaşları yoktu; Atatürk'ün de gözleri ıslanmış değildi. Suriyelilerin 1. Dünya Savaşı’nda Türk düşmanlarıyla birleştiklerini, Türk ordusunu arkadan vurmaya çabaladıklarını, belki ihanet ettikleri için ihanete uğradıklarını düşünüyordu: ' 'Her millet, layık olduğu yaşayışa erer!.. ''dedi ve yürüyüp gitti. 
 2. CUMHURİYETTEN BEKLENENLER YERİNİ BULUYOR 
Hulusi Köymen anlatıyor: Atatürk Mudanya yolu ile Bursa'ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kitlesi, iskelede etrafını çevirmiş bulunmakta idi. Bir kadının, elinde bir kağıtla Atatürk'e yaklaştığı görüldü. İhtiyar, zayıf bir kadındı. Ata'nın yolunu keserek titrek bir sesle: ''Beni tanıdın mı oğul ? Ben sizin Selanik'te komşunuzdum. Bir oğlum var; Devlet Demir Yolları'na girmek istiyor. Siz O'nu alsınlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oğlumu yine işe almamış. Ne olur bir kere de siz söyleseniz.'' Atatürk'ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı. Elleriyle geniş jestler yaparak ve yüksek sesle: ''Oğlunu almadılar mı ?'' dedi. ''Ben tavsiye ettiğim halde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş. Çok iyi yapmışlar. İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak...'' Kadın kalabalığın içinde kaybolmuştu ve Atatürk adeta coşku dolu bir sesle: ''İşte Cumhuriyet'ten beklediğimiz netice.'' diyordu. 
 3. "HALK İSTERSE BENİDE KOVAR" 
 Çanakkale'li bir yazar anlatıyor: 1935 senesindeydi. Atatürk’ün Çanakkale’ye geleceği rivayetleri dolaşıyordu. O zamanlar dünyanın bazı yerlerinde olduğu gibi, memleketimizin de bazı bölgelerinde Yahudiler aleyhinde bir hareket ve ayaklanma baş göstermişti. Bu hal karşısında bütün Museviler mallarını, mülklerini satarak yolculuğa hazırlanıyorlardı. Bunlar, o zaman rivayet olunduğuna göre Filistin’e gitmek istiyorlardı. İşte bu sıralarda "Atatürk Çanakkale’ye geliyor" dediler. Çok sevindim. Çünkü Atatürk'ü hiç görmemiştim. Heyecanla Atatürk’ün geleceği Balıkesir caddesine dikildim. Bu esnada yanımda bulunan birkaç Yahudinin fısıltı ile pek hararetli olarak konuştuklarını gördüm. Alakadar olmaya vakit kalmadan karşıdan birkaç otomobil göründü."Atatürk geliyor" sözü yeniden ağızdan ağza dolaştı. Halkın "yaşa, varol!" nidaları arasında Atatürk otomobilinden indi. Alkışlar devam ediyor, o da halkın arasında ilerliyordu. Garip bir tesadüf ve talih eseri olarak Atatürk bizim önümüze gelince hafif bir duraklama yaptı. Halka bakıyor ve kalabalığı selamlıyordu. Tam bu esnada yanımda bulunan ve biraz evvel fısıltı halinde, fakat hareketli konuşan Yahudilerden biri, ileriye doğru yürüdü ve Ata'nın önüne atıldı. Muhafızlar mani olmak istedi. Atatürk: '' Bırakın gelsin!'' dedi. Bu Musevi vatandaş, Atatürk'ün önünde ellerini açtı, omuzlarını yukarıya kaldırarak:'' Paşam bizi kovuyorlar. Biz ne yapacağız?'' dedi. Atatürk bu şekilde önüne atılan bu adamın ne demek istediğini ve kim olduğunu derhal anlamıştı. Buna rağmen sordu: '' Sen kimsin?'' '' Ben paşam, Çanakkale Musevileri'nden Avram Palto. '' '' Sizi kim kovuyor? Hükumet mi? Kanun mu? Polis mi? Jandarma mı? Bana söyle? '' dedi.Bu Musevi vatandaş durakladı, şaşaladı. Biraz sonra kendini toparlayarak cevap verdi: '' Hayır paşam, halk kovuyor.'' Atatürk, bu adamın yüzüne dikkatle baktı, gülümsedi ve:'' Halk isterse beni de kovar, dedi ve yürüdü.'' 
 4. SOKAK ÇCUĞU 
 Atatürk'e, düşmanlarından bir bayan, bir yabancı gazetede ''sokak çocuğu ve zalim'' diye yazılar yazmak küçüklüğünü göstermişti. Bir gün Yat Kulüp'te Atatürk, arkadaşlarına bu yazıdan söz ederek demiştir ki : ''Benim için 'sokak çocuğu ' diye yazmış... Ben pek küçük yaşta yatılı bir öğrenci olarak okullara girmedim. İdadi'den Harp Okulu'na, oradan da orduya hizmete gittim. Sorarım sizlere, benim sokakta oynamaya vaktim mi vardı ? Bana 'zalim' diyormuş... Ben eğer bu vatana ihanet eden birkaç adamı mahkemeye vererek, kanun çerçevesinde bu adamların cezalarını bulmalarını sağladımsa, bunun sebebi Türk milletine duyduğum sevginin onlara duyduğum sevgiden daha daha büyük olmasıdır... Bu nedenle Türk milletine onların zararlı vücutlarını feda ettim...'' demiştir. 
 5. "HACI ANESTİ'Yİ ARIYORUM, GÖREN VAR MI ? 
 "(General Asım Gündüz Anıları - 10 Eylül 1922 - İzmir ) Hacı Anesti (Yunan Orduları Başkomutanı), 1922 yılı baharında tüm hazırlıklarını tamamlamıştı. Arkasından hiç eksik etmediği yabancı gazeteciler, fotoğrafçılar, Papazlar ve diğer sık sık davet ettiği kişilerle cepheyi geziyor, mağrur, küstah konuşmalar yapıyordu. Son taaruzdan evvel, yine böyle bir kalabalıkla cepheyi gezmiş, mevzileri görerek İzmir'e dönmüştü. İzmir Baş Piskoposu Hristotomos, yunan Başkomutanı için büyük bir karşılama töreni hazırlamış, dini ayinler düzenlemişti. Şölenin sonunda ''Reuster Ajansı ' muhabiri, Yunan Başkomutanına: "Cepheyi gezdiniz. Mustafa Kemal'i gördünüz mü ?'' Soru herhalde önceden düzenlenmişti.Mağrur Yunan Başkomutanı Hacı Anesti, hayret eder gibi bir davranışla döner ve soruya bir başka sual ile cevap verir: '' Ne? Mustafa Kemal mi ? Kim bu adam ? Böyle bir komutan tanımıyorum. ''Mustafa Kemal bu palikarya ruhunun düzeyinde olan terbiyesizliği evvelden duymuştu. Fakat vereceği cevabı, günü gününe zamana bırakıyordu.İşte o zaman; 9 Eylül 1922 'de gelmişti. Son Yunan kırıntıları İzmir Körfezi'nin sularına gömülmüştü. Yirminci Yüzyılın en büyük zaferinin mimarı olan, Türk Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa, 10 Eylül 1922 günü kendi çevresinde yer alan ''Reuster Ajansı'' nın aynı muhabirine, kendisine pek yakışan bir zarif gülümseme ile sordu: '' İki haftadır cephedeyim. Her tarafta Hacı Anesti'yi arıyorum. Gördünüz mü ? '' 
 6. GÜNAHLAR ATEŞLE TEMİZLENİRKEN... 
 İzmir'de akşama doğru başlamıştı büyük yangın. Mustafa Kemal kalmakta olduğu evin balkonundan yangını izlemekteydi. Bu sırada, kendisini ziyaret etmeye gelen genç subaylara şunları söylemişti :'' Çocuklar, bu manzaraya iyice bakın. Bu alevler bir devrin sona erip yeni bir devrin başladığını gösteren yangındır. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yüzyıldaki bütün günahları şu ateşle temizlenirken yeni bir Türk Devletinin kuruluşu ve Türk milletinin yükselişi de cihana ilan ediliyor.'' 
 7. MİLLETİNE DUYDUĞU SAYGI VE SEVGİ 
 Kemal Arıburnu anlatıyor; Cumhuriyet’in ilanından sonra idi. Karadeniz’de bir gezintiye çıkmıştı. Kendisine eşlik edenler arasında bulunuyordum. Rize’ye geldik. Yolların düzgünlüğü ilgisini çekmişti. Valiye: “Yollarınızı nasıl bu hale getirebildiniz?” diye sordu.Vali de anlattı; yakın köylüleri jandarmalarla toplattırmış ve yol onarımında çalıştırmış. Ata’nın kaşları çatıldı. Oldukça sert bir dille: “Vali Bey” dedi. “ ‘Corvee’ nedir bilir misin ?'' ''Bilmem Paşam '' ''Öyle ise ben söyleyeyim: Angarya demektir. Ve şu anda bilmeniz lazım ki, kanunsuz hiçbir vatandaşı işten alıkoyamaz, onu çalışmaya zorlayamazsınız. Cumhuriyet’te angarya diye bir şey yoktur.” 
 8. "DEVRİM BİR ANDA OLUR YA DA HİÇ OLMAZ" 
 Gazi Mustafa Kemal yazı devrimini gerçekleştirmişti. Yaşlı, genç, kadın, erkek tüm yurttaşlar yeni harfleri öğrenmek için gece gündüz kurslara gidiyorlardı. Devrimi izleyen iki yıl içinde bir buçuk milyon vatandaş okuryazar olmuştu. Yazı devriminin en dikkate değer yanı, Gazi’nin bu devrimin yerleşmesinde en ufak bir ihmali bile kabul etmemiş olmasıdır. Bazı kimseler kendisine: “Paşam, ilkokulların ilk sınıflarından itibaren yeni harflerle öğretime başlayalım. O kuşakla birlikte ortaokulu, liseyi ve üniversiteyi izletelim” diyorlardı. Gazi bu görüş ve düşüncelerin hiçbirisine yanaşmaz ve: “Devrim ya bir anda olur, ya da hiç olmaz” diyerek giriştiği işte yine başarıya ulaşır. 
 9. "BU MİLLETVEKİLİ AY RICALIĞINI HİÇ 
BEĞENMEDİM." Atatürk, hayatı boyunca insanlara makam ve mevkileri nedeniyle ayrıcalıklı davranılmasına karşı çıkmış ve toplumdaki bu ayrıcalıkları ortadan kaldırmak için mücadele etmiştir. Atatürk’ün halkçılık ilkesi kanunlar önünde eşit, sınıfsız ve ayrıcalıksız bir toplum yaratmak amacını gütmektedir. Aşağıdaki anekdot O’nun bu özelliğini çok güzel yansıtmaktadır. Atatürk, bir sabah Florya’dan Dolmabahçe Sarayı’na dönüyor. Yeşilköy İstasyonu’nun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve başyavere:''Sorunuz, tren var mı?" diye emir verbiniyor. Karar ani verildiği ve uygulandığı için, bu trene biniş hemen hemen kimsenin dikkatini çekmiyor. Bir süre sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör, Ata’nın bulunduğu kompartımana gelir. Kafileyi görünce çekilmek ister. Ata hemen seslenir:'' Görevini yap!.. (Emrindekileri göstererek) Bu efendilere niçin bilet sormuyorsun? ''Emrindekiler cevap verirler:'' Paşam biz milletvekiliyiz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz!..''Ata hayretle ve sinirlenerek:''Bu ayrıcalığı hiç beğenmedim, der.'' Çok ayıp ve acayip bir usul. Çok güzel halkçılık!..'' 
10. MISIRLI LİDERİN MUSTAFA KEMAL'DEN YARDIM İSTEMESİ 
 Fatih Rıfkı Atay anlatıyor : Birgün Mısır'da bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal'i görmeye gelmişti. Kendisine: "Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?" diye sordu. Olabilecek şey değildi ama, insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:"Yarım milyonunuz bu uğurda ölür mü?" diye sordu.Adamcağız yüzüne bakakaldı: "Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya..." dedi. "Benimle olmaz, Beyefendi Hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o vakit gelip beni ararsınız." 
 11. "KOSTİ BURAYA GELİP RAKI İÇTİ Mİ?
" Büyük Taarruz emri verilmiş, ordularımız Akdeniz'e seller gibi akmaktadır. Yunan Ordusu panik halinde İzmir'i terk eder ve yerini şanlı ordumuzun ilk birliklerine bırakır. Mustafa Kemal Paşa'da maiyetiyle birlikte İzmir'e gelmektedir, ancak yol üzerindeki kasaba ve köylerden geçerken sık sık önü kesilmekte ahali tarafından müthiş bir sevgiyle kucaklanmaktadır. Nihayet İzmir'i tepeden gören bir yere gelirler, Mustafa Kemal Paşa orada küçük bir kır meyhanesi görür; “Beyler İzmir'e inmeden şurada birkaç duble içelim hem de dinleniriz” der. Meyhaneye girerler, fakat meyhaneci Paşayı görünce mutfağa kaçar çünkü kendisi Rum vatandaşıdır. Mustafa Kemal meyhanenin uç tarafına oturur, buradan bütün İzmir panoramik bir şekilde görülmekte ve olağanüstü bir manzaraya sahiptir. Paşa hiç konuşmadan sigarasını yakar, rakısından bir yudum alır, o muhteşem gözlerini İzmir'den ayıramaz. Bir müddet sonra yaverine; “Meyhaneciyi çağrınız” der. Zavallı meyhaneci mutfakta korkudan titremektedir, Yaver merak edilecek bir şey olmadığını söyleyerek güç bela Mustafa Kemal'in huzuruna getirir. Meyhaneci titrek bir sesle; “Emredin Paşam” der. Paşa sorar; “Kosti buraya gelip rakı içti mi?” Yunan Kralı Konstantin'e Atatürk her zaman Kosti demiştir) Meyhaneci bu soruya şaşırmış ve “Hayır Paşam buraya hiç gelmedi.”Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa; “Hayret! Bu şehir üç yıldır işgal altında ve buraya gelip rakı içmemiş, O zaman niçin İzmir'i almak istemiş ki!” diyerek o zamanın ağır şartlarında dahi bu muhteşem şakayla, savaş yorgunu yüzleri güldürmüştür. 
 12. ZAFER SABAHI YAPILAN KAHVALTI 
 Kurmay Binbaşı Ethem Altın anlatıyor: “Büyük taarruz sabahı... Yüzyılların ender yetiştirdiği büyük Komutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Kocatepe’dedir. Tan yeri ağarıyor. Sabahın sessizliğini, gökleri yırtarak uçan bir top mermisi bozdu. Arkasından bütün Türk topları ateş püskürmeye başladı. Düşmanın ele geçirilmez denen mevzileri altüst oluyordu. Bir an içinde her taraf ateş ve duman içinde kalmıştı. Ateş gittikçe şiddetleniyor; Türk milletinin talihi ile birlikte güneş de nazlı nazlı yükseliyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa pelerinini altına topladı ve kayaların üstüne oturdu. Dalgınlığı kalmamıştı; tebessüm ediyordu. Sabah ışıklarının okşayarak parlattığı altın saçlarında Türk milletinin geleceği parlıyordu. Çok keyiflenmişti. ‘Şimdi kahvaltıyı getirin’ diye seslendi.Bir tepsinin içinde iki dilim er ekmeği, birkaç zeytin, bir parça beyaz peynir geldi. İşte hepsi o kadar. Bunları büyük bir iştah ile yedi. Evet, yedi büyük devletin büyüklüğüne meydan okuyan, masum bir millete yeniden hayat veren yüce komutan, koca dâhi Gazi kahvaltı ediyordu. İsteseydi altın tepsiler içinde parlak ve yaldızlı salonlarda her bakımdan nelere sahip olmazdı. Hayır, o böylesini seviyor, böyle istiyordu. Sade Türk milletine değil, tarihlere, dünyalara örnek veriyordu.” 
 13. İTALYAN SEFİRİNE VERİLEN DERS 
 Salih Bozok anlatıyor: Atatürk’e ihanet edenler, o’nun birçok konuları içki sofrasında hallettiğini iddia ederler. Yalnız aşağıda nakledeceğim olay bile bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu ispata yeter: “Habeşistan savaşının başlamasından önce, İtalya’nın Rodos’a askeri yığınakta bulunduğu günlerdeydi. Bir akşam yine Atatürk’ün sofrasına çağrılanlar onu ayakta ve balkonda gezinmekte buldular.– Tevfik Rüştü nerede? – Ankara Palas’ta, bazı sefirlere bir ziyafet veriyor. – Biz de oraya gitsek olmaz mı? Etrafındakiler beyhude Atatürk'ü buna protokolün müsait olmadığına inandırmaya gayret ediyorlar. Fakat, o’nun kesin karar verdiği bir konudan geriye çevirmek kimsenin haddi değildir. Otomobiller, Ankara Palas’a vardığı zaman Atatürk’ün otelin merdivenlerini sallana sallana ve yanındakilerin yardımı ile çıktığını görenler hayret ettiler. Çünkü Çankaya’da Atatürk’ün bir yudum bile içmediğini herkes biliyordu. Sefire ziyafet verilen salona giren Atatürk, Arnavutluk Sefiri, Asaf Bey’in yakınında ve giriş çıkış kapısını iyi görebilecek bir yere oturuyor. O dakikadan itibaren salondan içeri ve dışarı kimsenin geçmesi mümkün değildir. Şimdi konuşulanları takip edelim: Atatürk: – Asaf Bey, gazetelerde bir takım resimler görüyorum, Arnavutlukla operet mi oynanıyor? diyor. Bu sözleriyle o zamanlar yeni kral olan Zogo’nun sorguçlu resimlerini kastettiğini anlamakta gecikmeyen sefir ne söyleyeceğini şaşırıyor. Atatürk devam ediyor: – Cumhuriyetten ne zarar görüldü ki, Arnavutluk’ta krallık ilan edildi? Hem, takip edilen politika da tehlikelidir. İtalya’nın Arnavutluk’u Balkanlar’da bir basamak yapması ihtimalden uzak değildir. Bunu duyan İtalyan Sefiri, mücadeleye kalkınca Ata: – Haber aldığıma göre, Roma’da bazı öğrenciler sefaretimizin önünde mümayiş yapmışlar. Antalya’yı istemişler. Antalya sigara paketimidir ki, sefir cebinden çıkarıp atsın. Antalya buradadır. Buyurun alın!… Hem benim bir teklifim var. Eğer hakikaten böyle bir şey düşünülüyorsa Mussolini cenaplarına müsaade edelim. Antalya’ya asker çıkarsınlar. Bütün çıkarma tamam olunca savaşırız. Mağlup olan hakkına razı olur. Sefir atılıyor: – Ekselans bu bir savaş ilanımıdır? Atatürk: – Hayır, diyor. Ben burada bir fert olarak konuşuyorum. Türkiye savaş ilanı ancak büyük millet meclisi dahilindedir. Fakat unutmayınız ki, gerektiği zaman Büyük Meclis Türk Milleti’nin hissiyatını tercüman olmakta gecikmez. Konuşmasının bu hali olması üzerine, İsmet Paşa’ya telefon edilir ve Ankara Palas’a çağrılır. Atatürk de bunu alınca etrafındakilere: – Hükümet geliyor, biz gidelim! diyerek Ankara Palas’ı terk eder. Çankaya’ya dönüldüğü zaman herkes Atatürk’ün gayet normal olduğunu hayretler içinde seyrederken Atatürk: – Artık İtalya ile savaş tehlikesi yok. Rodos’a yapılan yığınak Habeşistan’a dönecektir! Hakikaten kısa bir süre sonra Habeşistan savaşı başladı.
14. KONYA İSYANINDA 
 Konya İsyanı’nı müteakip Konya’ya gelen Atatürk sinirli ve üzgündü. Şehrin ileri gelenleriyle belediye salonunda konuşurken elindeki yanar sigarayı bir aralık iki parmağı arasına almış ve ateşi parmakları arasında ezerek söndürmüş ve şöyle demişti: ''Ateş nerede çıkarsa çıksın, iki parmağımın arasında böyle ezeceğim!…'' 
 15. BİR MİLYON ASKEREBEDEL 
 Atatürk'ün büyük bir asker olduğunu sadece bizler değil, düşmanlar bile taktir etmiştir. 1936 yılında İngiltere Kralı VIII.Edward Türkiye'yi ziyarete gelmişti. 4 Eylül 1936 günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'nın salonunda İngiltere Kralı VIII.Edward şerefine bir yemek vermişti. Yemek sırasında Kral, Atatürk'e şöyle bir soru sordu: ''Türkiye bir savaş sırasında ne kadar asker çıkarabilir Ekselans ? ''Atatürk bu soruya şöyle cevap vermiştir: '' Bu düşmana ve savaşa göre değişir Kral hazretleri. İcabında kadınlı erkekli bütün Türkler askerdir. Fakat talim görmüş asker olarak bir milyon çıkarabiliriz.'' İngiltere Kralı VIII.Edward biraz düşündükten sonra şöyle dedi: ''Demek bir savaş çıktığında derhal iki milyonluk bir kuvvete sahip olabilirsiniz.''Atatürk İngiltere Kralı Edward'ın yanlış hesapladığını düşünür ve şöyle der:''Hayır umumiyetle yetişmiş asker bir milyon olur. Yani nüfusun yüzde yedi - sekizi hesaplanır.'' İngiltere Kralı hayranlıkla Atatürk'e bakar, gülümseyerek başını salladıktan sonra şu açıklamayı yapar: ''Ekselans, ben doğru hesap yaptım. Bir milyon ordunuz, bir milyonda şahsen sizsiniz. Toplamı benim dediğim gibi iki milyon olur.'' 
 16. "HATAYA GİTME PAŞAM"
Atatürk, hastalığının git gide ilerlediğini, atacağı yanlış her adımın onu ölümle burun buruna getireceği çok kritik bir dönemdedir. Ancak buna rağmen o, yapacağı son iş olması pahasına Hatay'ı vatan topraklarına katmaya kararlıdır. Hasta yatağından kalkıp Hatay'a gitmesine razı olmayanlar kendisine sürekli: ''Paşam durumunuz kötü, lütfen gitmeyin''. Diye uyarıp ısrar etseler de o, belki de öleceğini bildiği halde: ''Musul, Kerkük ve bazı yerleri ülke topraklarımıza katamadım. Suriye almadan bu Hatay'ı alalım.'' Der ve yola koyulur. Nihayet arzu ettiği gibi Hatay ilini Türkiye Cumhuriyeti topraklarına katar; ama bu onurlu başarıdan sonra rahatsızlığı çok ileri dereceye varır ve bu olay, ölümünü hızlandıran en büyük etken olur. Atatürk'ün Tüylerinizi Diken Diken Edecek ve Gururla Okuyacağınız 
 16 Az Bilinen Anısı Daha Atatürk de et, artı kemik, artı kandı. İnsanüstü değildi Atatürk. Atatürk her şeyden evvel; Herkes gibi kusurları olan küçük, büyük ve çirkin de olabilirdi; ama güzel; Atatürk, yorgunluk kahvesini bir su başında ve rakısını tuzlu leblebiyle yudumlamayı, Serhat türkülerini, alaturkayı, mesela Safiye Ayla'yı Ve mesela yemeklerden fasulye pilakisini seven, 'Mir-i kelam' bir İstanbul efendisi, (Aşık ve şair, mahcup ve ürkek). Ama Adanalı kadar sıcakkanlı, Karadenizli değil ama Karadeniz kadar canlı. Bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek velhasıl; Bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı. İnsanüstü değildi yani Atatürk; TAM İNSANDI...Murat Çelik

16 Kasım 2018

BUDİST ASTROLOJİ




BUDİST ASTROLOJİ

BÜYÜK ARAŞTIRMACI KÂZIM MİRŞAN'IN TESBİTLERİ AT-UKUŞ BİL FEDERASYONU


BÜYÜK ARAŞTIRMACI KÂZIM MİRŞAN'IN TESBİTLERİ


AT-UKUŞ BİL FEDERASYONU
BİR OY BİL federasyonu, M.Ö.1517’de AT-UKUŞ BİL adıyla yeniden yapılandı. Bir adı da AT OY BİL’dir... Yeni federasyon varlığını M.Ö.879 yılına kadar sürdürdü. Bu dönemde de ISUB-URA BİL adında ve yapısında da değişiklikler oldu. Önce AT UKUS YÜZ oldu, sonra ISUB URUŞU TUTUK, OK-OGİS AT UÇUK ve nihayet ISUB URA UÇ oldu. Daha sonra da bir başka TÜRK boyu olan İSKİTLER tarafından yıkıldı. (M.Ö.516)
İSKİTLER, KARADENİZ’in kuzeyinde (UKRAYNA) OK-UŞUY adında bir devlet kurmuş, oralardan aşağıya inmişlerdi.
Bu bilgiler bir asker ve “tarih yazarı” olan ÖNRE-BİNBAŞI’nın taşa vurdurtmuş olduğu ISUB-URA BİLGE ÖKÜLÜ ÇUR EB-EDİZİ başlıklı BİTİG TAŞ’tan (taşa yazılmış belge) alınmadır. Yazının başlığı “ISUB-URA BİL’in ÇUR’unun (hükümdarının) Başarıları” demektir.
Bu BİTİG TAŞ, MOĞOLİSTAN’da İKİ-HUŞOT’da bulunmuş ve KOTWICZ tarafından 1928’de yayınlanmıştır.
İSKİTLER’e yenilen ISUB-URALILAR, daha sonra KAFKASLAR’a çekilmişler, İSKİT ana devletiyle DEŞT-İ KIPÇAK konfederasyonunu oluşturmuşlardır. Bu konfederasyon çeşitli şekillerde varlığını CENGİZ HAN zamanına kadar sürdürmüştür. (M.S.1236) Son parçası KAZAN HANLIĞI 1556’da Çarlık Rusyası tarafından yıkılmıştır.
AT-UKUŞ BİL konfederasyonunun başkenti AT OĞI BOLIK’tır. Bu konfederasyonu oluşturan devletler 
ise şunlardı:

- URALLAR’da ÖKÜGİMİN YIŞ Devleti,
- KARADENİZ’in kuzeyinde OK-UŞUY Devleti (İSKİTLER),
- KIRIM’da ÖG-ÖDÜS Devleti,
- HARZEM’de TATAR BİRİLE OK-AT Devleti
- KAFKASLAR ve DOĞU ANADOLU’da ISUB URA BİL Devleti
- AT OMİG İDUK BAŞ ÖKİ Devleti ((ARTARHAN Hanlığı)
Federasyonun toprakları SELÂNİK KÖRFEZİ’nden başlayıp MAKEDONYA, BALKANLAR, TUNA KIYILARI, AVRASYA , ORTA ASYA, ÜST ASYA, MANÇURYA, KORE ve KUZEY ÇİN’i kapsıyordu. . DOĞU ANADOLU, HAZAR BÖLGESİ ve TİBET te federasyona dahildi.



Bu kadar büyük bir sahada UÇ DEVLETLER de olsa, bir süre sonra yeni bir yapılanma ihtiyacı duyulmuş, ve TÜRÜK BİL FEDERASYONU doğmuştur. (M.Ö.879)

BÜYÜK ARAŞTIRMACI KÂZIM MİRŞAN'IN TESBİTLERİ


BÜYÜK ARAŞTIRMACI KÂZIM MİRŞAN'IN TESBİTLERİ


ORTA ASYA ANAU KÜLTÜRÜ ve BİR OY BİL FEDERASYONU
Doğu Anadolu’da M.Ö. 15.000’den itibaren kaya resimleri, M.Ö.7000’den itibaren de yazıtlar görülür. 
Antalya-Beldibi yazıtları M.Ö.7000, İstanbul-Fikirtepe’de bulunan M.Ö.6000’e ait kaplardan ikisinin üzerinde OK ve OZ tamgaları vardır.
R. PUMPELLY, “Exploration in Turkestan” adlı makalesinde (1908, Washington), “AŞKABAT’ta M.Ö.9000’lere ait yerleşik bir kültür olduğu”ndan bahsetmektedir. Bu kültüre ANAU adı verilmiştir. Bu kültür, A. BELENITSKY’e (1965) göre M.Ö.5000, D. SCHMANDT-BESSERAT’a (1978) göre M.Ö.6000 yıllarına aittir.
Ancak VADIM A. RANOV, "7 yerleşim bölgesinin incelendiğini, ve ilk merkezin M.Ö. 850.000 yıllarında kurulan AMUDERYA’nın kaynak kollarından birindeki KULDURA olduğunu" bildirmiştir. (Kendisi TACİKİSTAN Tarih, Arkeoloji ve Etnoloji Kurumu müdürüdür… Makalesi, “Her Şey Eski Taş Dönemi’nde Başlar” adıyla “Les Dossiers d’Archeologie” dergisinin 185. Sayısında, Eylül 1993 tarihinde yayınlanmıştır.)
Bir diğer merkez SEL UNGUR’dur, M.Ö. 250.000’lere dayanır. Hatta İSLAMOV’a göre geçmişi M.Ö.500.000’e kadar gider. SEL UNGUR, KIRGIZİSTAN’daki FERGANA vadisinde, OK (şimdiki OŞ) kentinin batısındadır. İkisi de KARA TAU (Karadağ) adını taşıyan iki merkez daha vardır ki, bunlardan biri KULDURA gibi AMUDERYA üzerindedir. Diğeri ise, yine KIRGIZİSTAN’da TALAS vadisinin batısını oluşturan dağın adıdır.
M.Ö. 100.000-M.Ö.35.000 arasını ilgilendiren 14 yer incelenmiştir. Bunlar arasında KUTURBULAK, KULBULAK, KAYRAKUM gibileri vardır. BULAK “göz, pınar” demek olduğuna göre, yüksek vadilerdeki su kaynaklarının başına yerleştikleri anlaşılır. Daha sonra OM-OĞ KÖL’ün kıyılarına inmişler, sahil yerleşim birimleri kurmuşlardır. KAPİK-KAĞAN (KAPAĞAN, SEMERKANT) da ilk yerleşim bölgeleri arasındadır.
HİMAYALAR’dan ALATAU (Aladağ) ve ALTAYLAR’la BÜKLİ ÇÖL’e (Gobi) kadar uzanan bölgede 100 kadar yerleşim merkezi bulunmaktadır... En önemli yerlerden biri TEŞİK TAŞ MAĞARASI’dır. Mağara, SEMERKANT’ın güneyinde BAYSUN DAĞI’ndadır. Burada ilk defa taşın yapı malzemesi olarak kullanıldığı görülmüş, “üstün bir kudret”in varlığına inanıldığını gösteren deliller bulunmuştur... Bu hususu, başka bir yazıda derinlemesine ele alacağız.
Bir değer yerleşim bölgesi TAMGALI SAYI’ndaki KAYA ÜSTÜ RESİMLER’i M.Ö. 30.000’lere aittir....
PİKTOGRAMLAR (sembolik resimler) M.Ö. 20.000’e, PETROGLİFLER (yazı elemanları içeren resimler) ise M.Ö. 15.000 tarihini taşır. ULU KEM ırmağı vadi ve steplerinde bulunan OT-OZ sintaşları yine aynı tarihlere aittir. (M.Ö. 15000)
ORTA ASYA’da M.Ö. 9000’lerde ortaya çıkan BİR OY BİL konfederasyonu derin bir felsefeye sahip, büyük bir medeniyettir... İnsanın TANRI BELDESİ’nden (göklerden, manevî âlemden) OZ’laşıp (öz, mükemmel) şekil değiştirerek, OT (od, ateş, ışık , enerji) halinde yeryüzüne “döne döne indiği”ne inanırlardı.
OT-OZ denilen bu insan TANRI’dan geldiği için “kutsal”dı. Herkes eşitti, ayırım yoktu. Bu yüzden kendilerini yönetecek olan BUĞ’u SEÇİM’le (kurultayda) belirlerlerdi.
TÖRELER ile yönetilen bu insanlar kısa zamanda AŞİRET-KLAN düzeyinden MİLLET seviyesine ulaşmışlar, DEVLET kurmuşlardır. TÖRE’yi ÜYÜŞ-YIŞ seviyesine yükseltmişler, ANAYASA haline getirmişlerdir. Çok sağlam bir HUKUK anlayışları vardı.
Bu insanlar IB-IS BOLIK’larda yaşamışlar, yeryüzü-gökyüzü ilişkilerini incelemişler, ASTRO-FİZİK bilimine ilk adımları atmışlardır. Soyutlama yetenekleri ve yaratıcılıkları ile konuştukları dili TAMGA denen SEMBOL-ŞEKİLLER’e dökmüşler, “taşa urmuşlar”, yani DUVARLAR’a, KAYALAR’a, TAŞLAR’a kazımışlardır. RESİM ve HEYKEL sanatının ilk örneklerini bu OT-OZ insanları vermişlerdir.

Bir kısmı BİR OY BİL konfederasyonuna bağlı UÇ DEVLETLER’de yaşamışlardır... Bu âdet, tâ SELÇUKLULAR’a kadar gelmiştir. ANADOLU’da pek çok UÇ BEYLİĞİ vardı. OSMANOĞULLARI 
BEYLİĞİ de bunlardan biri idi.

Bu UÇ DEVLETLER’den biri de ON OYUL’dur. TAŞKENT-BUHARA, KUÇA-YARKENT arasında idi. AYIRIS (Çur) nehri ON OYUL ile BİR OY BİL arasında sınır idi… Bu AYIRIS(ayırma) kelimesi sonradan bozularak Grekçe’deki İRİOS şekline girdi. Bazı Batılı yazarlar İRİOS’u ARYAN-ÂRİ kelimesinin kaynağı sayar. (Igor H. Klopin, Les Dossiers d’Archeologie, No. 185, 1993)

Bir diğer UÇ DEVLET, OK-ONIM OĞ idi. KUÇA-URUMÇİ’den ÇİN’in ortalarına kadar uzanıyordu.
ISUB-URA BİL’in başkenti KAFKASYA’daki ÇUR şehri idi. KAFKASLAR ve DOĞU ANADOLU’da egemendi. MEZOPOTAMYA’yı da kültürel etkisi altına almıştır. ISUB-URA “yazıya geçmiş, kaydolmuş” demektir. Bu devletin BİR OY BİL federasyonuna kayıtlı, vasal devletlerden biri olduğunu gösterir.
Bu üç UÇ-DEVLET’i yöneten kişinin ünvanı USUB URUŞ TURUK idi. Yani “yazıya vurulmuş, kayıtlı, bağlı, BUĞ’a tâbi” yönetici… Bu kişinin URUUA TURU yani “askere alma” yetkisi vardı. Bir devlet için çok önemli olan bu yetki, ASURLAR tarafından URUATRİ olarak telâffuz edilmiş, bundan da URARTU kelimesi doğmuş, bir devlet adı olarak kabul edilmiştir.
Öte yandan ISUB-URA kelimesinin SUBAR-SABİR şekline dönüştüğü sanılmaktadır. R. GHIRSHMAN, SÜMER öncesinde (M.Ö. 4000) MEZOPOTAMYA’da SUBARLAR’ın yaşadığını kaydediyor. SÜMERLER’in şimdiki TÜRKLER’in atası, akrabası olduğunu biliyoruz… Ancak SÜMER yazasında 18 adet PROTO-TÜRKÇE tamga bulunması, onların çok daha eski TÜRKLER’den geldiğini göstermektedir.

ASUR devletinde dahi (M.Ö.2000) SUBARCA konuşuluyordu. ASUR başkentinin adı PROTO-TÜRKÇE’de ANT-UB UÇUĞ’dur, yani “yüce antlaşma liderliği”…

DÜNYA MEDENİYETİNDE TÜRKLERİN PAYI

DÜNYA MEDENİYETİNDE TÜRKLERİN PAYI

GİRİŞ
Ülkemizin doğusuna kendini ârî sayan Ermeniler, güneydoğusuna yine kendini ârî sayan Kürtler sahip çıkıyor... Hatay'a Sami Araplar, GAP BÖLGESİ'ne Yahudiler göz dikmiş durumda!.. Kuzey Anadolu'da Rumlar "Pontus Devleti" kurmak istiyor!.. Birileri Lâz, Çerkes, Çeçen, Acar kökenli TÜRKLER'i kışkırtıp gene Kuzey Anadolu'yu TÜRKİYE'den koparmaya çalışıyor!... Batı Anadolu'yu Yunanistan yapmak istiyorlar!... İstanbul'da VATİKAN benzeri bir "Fener Devleti" oluşturma, hattâ TRAKYA ile bütün MARMARA BÖLGESİ'ni TÜRKİYE'den koparıp YENİ BİZANS DEVLETİ kurma peşinde olanlar var!..
Bütün bunlara gerekçe olarak ta bizim Anadolu'ya 1071'de geldiğimizi gösteriyorlar!.. Hem Batılılar, hem de onların oyununa gelen bir kısım Doğulular da bizim barbar, istilâcı, sömürgeci olduğumuzu söylüyorlar!..
"DOĞU ANADOLU'NUN TÜRKLÜĞÜ" adlı 1. BÖLÜM'de; SÜMERLER, ELÂMLER, GUTİLER, KASİTLER, URARLAR, SUBARLAR, KARLAR, MEDLER, PARTLAR'ı inceliyerek bunun ne kadar yanlış olduğunu göstermiştik. Sonra CELALEDDİN HARZEMŞAH ile YAVUZ SULTAN SELİM'i ele alarak KÜRTLER'in son dönem TÜRK TARİHİ'ndeki yerini bulmuştuk.
2. BÖLÜM olan "BATI ANADOLU'NUN TÜRKLÜĞÜ"nde ise, PELASGLAR, İYONYALILAR, TYRRHENLER, LİDYALILAR, ETRÜSKLER, İSKİTLER, ve MAKEDONLAR'ı incelemiş, en eski metinler TEVRAT ve KUR'AN'dan alıntılar ile TÜRKLER'in hem Doğu'da hem de Batı'da en eski medeniyetin sahibi olduğunu ortaya koymuştuk. Ayrıca Komünist sistemdeki çözülmeden sonra, Kapitalist sisteminin de çökmekte olduğunu belirtmiştik.
"Batı Medeniyeti"nin sonu demek olan bu gelişmeyi göremiyen, bizi hâlâ AVRUPA BİRLİĞİ'ne uşak yapmaya çalışan ve bunun için KIBRIS'tan, EGE'den, hatta GÜNEYDOĞU'dan vazgeçmeye hazır politikacılarımızı, aydınlarımızı eleştirmiştik... Gerçeği gören ve yazan değerli fikir adamlarımızdan da örnekler vermiştik.
Dileğimiz odur ki, ARTIK AŞAĞILIK DUYGUSUNDAN KURTULALIM!.. Başkalarından medet ummaktan vazgeçelim!. "Biz zaten herkesi kendimizden yaparız," kompleksinden sıyrılalım... Biz yapsak ta, yapmasak ta ASYA VE AVRUPA'DA PEK ÇOK İNSAN KENDİNİ TÜRK SAYIYOR, UMUDUNU, GELECEĞİNİ TÜRKİYE'YE BAĞLIYOR!.. ARTIK BU GERÇEĞİ GÖRELİM!.. Başkalarının kuyruğuna takılmaktan vazgeçelim!
Şimdi bazı Batılı tarihçilerin kasıtlı yönlendirmelerinden kurtulma zamanıdır!.. Onların sakladıkları belgeleri, bizim gözardı ettiğimiz kaynakları ortaya çıkarıp inceleme zamanıdır. Artık güneş balçıkla sıvanamaz!...
BİZ GERÇEKTEN DÜNYANIN EN ESKİ MİLLETLERİNDEN BİRİYİZ, ve TARİHİN İLK DÖNEMLERİNDEN BERİ HİÇ DEVLETSİZ KALMAMIŞIZ!.. BU ÖZELLİK BAŞKA HİÇ BİR
MİLLETTE YOK!..

Günümüzde dahi başka hiç bir milletin aynı anda bu kadar çok devleti yok. TÜRKİYE, KUZEY KIBRIS, AZERBEYCAN, NAHCİVAN, KAZAKİSTAN, TÜRKMENİSTAN, KIRGIZISTAN, TACİKİSTAN, ÖZBEKİSTAN, AFGANİSTAN, MOĞOLİSTAN, LİTVANYA ve ESTONYA halen bağımsızlığına kavuşmuş TÜRK cumhuriyetleri, TÜRK özelliği olan cumhuriyetlerdir. Biz farkında olsak ta, olmasak ta!
Ama bu iş burada bitmez!...
Daha sırada ABHAZYA, OSETYA, ÇERKEZİSTAN, ÇEÇENİSTAN, DAĞISTAN, ACARİSTAN, GÜNEY AZERBEYCAN, TATARİSTAN, KIRIM, BAŞKIRDISTAN, UDMURİSTAN, ÇEREMİSTAN, YAKUTİSTAN, DOĞU TÜRKİSTAN, MAKEDONYA, BOSNA-HERSEK, KOSOVA, SANCAK ile MİLLİ MİSAK sınırları içinde iken hile ile kaybettiğimiz BATI TRAKYA, ŞARKİ RUMELİ, MUSUL, KERKÜK, HALEP var!..
Öte yandan tamamen siyasi oyunlarla elimizden çıkmış olan, ANADOLU kıta sahanlığının bir devamı mahiyetindeki DOĞU EGE ADALARI, bir gün mutlaka Türkleşecektir!...
Yine bitmedi!...
KARAKALPAKLAR, TUVALAR, KALMUKLAR, BURYATLAR, GAGAUZLAR, POMAKLAR ve HİNDİSTAN TÜRKLERİ var!..
Yine bitmedi!...
TÜRK kökenli olup Hıristiyan etkisi ile bizden kopmuş olan MACARLAR, BULGARLAR, ROMANLAR, UKRAYNALILAR ve doğuda TİBETLİLER, GURKALAR, MANÇULAR'ın da öz benliklerine kavuşması gecikmiyecektir!..
Nihayet kendilerinin "BERİNG BOĞAZI'ndan geçerek Amerika'ya yerleşmiş TÜRK boyları" olduğuna inanan ESKİMOLAR ve KIZILDERİLİLER, (l) Kanada ve A.B.D.'de özerk bölgeler elde edecek, neticede bağımsızlıklarına kavuşacaklardır.
Daha şimdiden Kanada, ESKİMOLAR ve KIZILDERİLİLER'den her birine 2.000.000 km. kare toprak tahsis etmek zorunda kalmıştır!..
Bu dediklerimizin hepsi önümüzdeki 10-20 yıl içinde olacaktır. Elbette ki, bütün bu TÜRK kökenli, TÜRK
mizaçlı insanların yaşadığı diyarların, bizim İLGİ SAHAMIZ içinde olması gerekir.

Çünkü bu millet ve toplulukların bağlı oldukları devlet veya birlikten kopmaları onların HÜR ve MÜSTAKİL olacakları anlamına gelmez!.. Sovyetler Birliği'nden ayrılan TÜRK ve BALTIK cumhuriyetlerinin, sosyalist sistemden kopan Doğu Avrupa ülkelerinin A.B.D. ve A.B. güdümüne girdiklerini, ekonomilerinin kapitalist sisteme mahkûm olup insanlarına büyük ızdıraplar çektirdiğini, yüzbinlerce kadının başka ülkelerde fahişe, erkeğin de köle işçi durumuna düştüğünü üzüntüyle gördük.
İstediğimiz bu değil! Biz onların bulundukları devlet yapısı içinde güçlü bir konuma gelmelerini, ve diğer TÜRKLER ile irtibatlarını arttırmalarını istiyoruz.
Dünyadaki etkimiz böyle artma temayülü gösterirken, pısırık liderlerimiz ve cahil aydınlarımız, GÜNEY ANADOLU'yu ve KIBRIS'ı bile gözden çıkaran, ATATÜRK'ün kurduğu MİLLİ DEVLET'i yakıp, bağımsızlıktan ve egemenlik haklarımızdan vazgeçip sünepe bir "Avrupalı" olmaya çalışan bir tutum sergilemektedirler!..
Bunlar, bırakın tüm mazlumlar ile ilgilenmeyi; HALEP-MUSUL-ERBİL-KERKÜK'ün TÜRK DİYARI olduğunu, SURİYE ve IRAK'ta 4.000.000'dan fazla TÜRKMEN'in yaşadığını, İRAN'da 17.000.000 AZERİ'nin ilgi beklediğinden bile habersizdirler!.
Bu kişiler bilmezler ki, medeniyet hep Doğu'dan gelmiş, Batı'yı etkisine almıştır!.. Bilmezler, bilemezler!... Çünkü TANZİMAT'tan bu yana aydınlar Batı ile Doğu arasında bocalayıp durmuşlar; benliklerini geçmişlerini, kendilerini, inkâr etmeyi bir meziyet saymışlardır. Aydın sayılmanın yolu ağzı kalabalık, çokça Mason-Lion-Rotaryen, biraz dinsiz, neredeyse feminist, tamamen milliyetsiz, Batı hayranı ama azıcık solcu tanınmaktan geçmiştir. Hele son zamanlarda globalizmci, özelleştirmeci, ferdiyetçi değilsiniz; hele sık sık ATATÜRK, İSLAM, VATAN, MİLLET, BAYRAK, BAĞIMSIZLIK, TÜRK diyorsanız; sizi adam yerine bile koymaz olmuşlardır!
Zamanın akışına ve gerçeklere bu kadar ters davranan Batılılar'ı ve onların kuyruğuna takılanları uyarmak amacıyla, geçmişi bir kere daha ve yeni bir anlayışla ele almak istiyoruz.
Çünkü zalim ve emperyalist BATI MEDENİYETİ, ömrünün sonuna gelmiştir!..
Hem de, ROMA İMPARATORLUĞU gibi, en güçlü göründüğü bir dönemde!...
"Üzerinde güneş batmıyan" BÜYÜK BRİTANYA İMPARATORLUĞU'nun, 2. Dünya Savaşı'ndan galip çıkmasına rağmen, dağıldığı gibi!..
"Tek Dünya Devleti" hedefine ulaşmak üzere olduğu sanılan SOVYET İMPARATORLUĞU'nun, birden çözülmesi gibi!..
Ve rakibi Sovyetler sahneden çekildikten sonra, "Tek Süper Güç" olduğu inancıyla kasım kasım kasılırken, içten içe çürüyen, herkese "demokrasi ve hürriyet" götürmeye kalkarken, evdeki hürriyet ve demokrasiden olan, bir "başkanlık" seçimini bile doğru dürüst yapamayıp (2000) herkesin maskarası olan AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ gibi!..
Batı Gemisi su almaktadır!.. Batı batmaktadır!.. O geminin kaptanı, süvarisi, yolcuları felaketin farkına vardıklarından çaresizce çırpınırken, bizimkiler çımacı olarak gemiye alınmak için, olmadık şaklabanlıklar yapıyorlar!..
90'lı yıllarda bu soytarılar, "Sınırlar kalktı, dünya globalleşti, artık pasaporta bile gerek yok," diyorlardı!.. Hani nerede?.. Evet, Amerika ve Avrupa Birliği istediği için bizim gibi satılmış politikacılarla idare edilen ülkelerde onlar için sınırlar kalktı. Kapılarımız yabancılara, yabancı mallarına, hatta misyonerlere, casuslara, askerî uçaklarına, gemilerine ardına kadar açıldı!
Mehmet Altan gibi satılmış yazarlar, "Avrupa Birliği'ne girip te bölünen var mı?... Girince, çocuk ölümleri azalacak, kadınlarımız dayaktan kurtulacak," diyorlardı!... Girip te bölünen yok ta, BÖLÜNMEDEN GİREN de yeni üye de yok!.. YUGOSLAVYA giremedi, YUGOSLAVYA'nın PARÇALARI girdi!..
Velhasıl, TÜRKİYE'yi de bölüp parçalayıp istedikleri parçayı almak istiyorlar. Bunu da başımıza çöreklenmiş olanlar aracılığıyla bize "reform" diye yutturmaya kalkıyorlar!.. Nasıl mı?.. Çünkü TÜRKİYE'yi TÜRK olmayanlar idare ediyor!.. Yahudi, Rum, Ermeni dönmeleri idare ediyor!.. Kürt bölücüler Başbakan'a danışman olup "Kürt sorunu benim sorunum" dedirtebiliyor!.. Bunlar TÜRKLER'den, DOĞU'DAKİ MUAZZAM TÜRK DÜNYASI'ndan değil, İSLÂM ÂLEMİ'nden değil; HIRİSTİYAN BATI'dan medet umuyor!..
Halbuki gelecek güneşin doğduğu yerde, yani Doğu'dadır!.. TÜRKLER bu ufukta bir güneş gibi doğmaya hazırlanıyorlar. Geçmişte olduğu gibi!...
Ve dünyanın TÜRKLER'e ihtiyacı var!... Çünkü dünya kan ağlıyor!..
Açlık 6 milyar nüfusun üçte birini pençesine almış, bir üçte bir de ancak varlığını sürdürebiliyor... Buna karşılık onda bir nisbetindeki 600 milyonluk Batı, köpeklerini bile aç insanlardan daha iyi besliyerek, pasta ve domates savaşı yaparak, fazla sütleri denize dökerek kaynakları ve imkânları israf ediyor!..
Şu halde TÜRKLER'e düşen, sadece kendini kurtarmak değil; başkaların kurtulmasına da yardım etmektir!..
Yalnız karanlığa itilmiş mazlum milletlerin değil, kendini beğenmiş Batılılar'ın da TÜRKLER'e ihtiyacı vardır!..
Onları, kenarına geldikleri uçuruma yuvarlanmaktan, ancak TÜRKLER kurtarabilir!..
Yeter ki Türkiye sadece kendini düşünmesin!.. Çünkü sadece kendini düşünen her millet, eninde sonunda yok olmaya mahkûmdur...
Yeter ki TÜRKİYE'nin gözünü hırs bürümesin!... Çünkü hayat sadece maddiyattan ibaret değildir ve maddiyat hırsı hiç bir devlete huzur getirmemiştir...
Yeter ki mezhepçilik, particilik ve kürtçülük, lâzcılık bizi bölmesin!.. Çünkü geçmişte bizi parçalayanlar, şimdi kendileri bölüm bölüm ayrılıyorlar ama; bizim için zaman bölünme değil, BİRLEŞME zamanıdır!..
Bizde bu atılımı yapacak potansiyel var!...
Biz tarihin en eski milleti olduğumuz gibi; DEVLET, MEDENİYET, KÜLTÜR, EDEBİYAT, SANAT, İLİM konusunda da en büyük tecrübe sahibiyiz!.. Nereye gitmişsek medeniyet götürmüşüz!.. Orada devlet kurup yerli halkla kaynaşmışız!.. Zalime değil mazluma, güçlüye değil zayıfa yardım etmişiz!.. Başkası açken tok yatmayı, zûl bilmişiz!.. Bizden başka kimsede bu meziyetler yok!!!
Bu yüzdendir ki, dünya dengesi bozulduğunda, ezilenlerin hemen hepsi yüzlerini TÜRKİYE'ye çevirdiler!.. Ne Birleşmiş Milletler Teşkilatı'na, ne Avrupa Topluluğu'na, ne de ABD'ye inanıyorlar!.. Düşenin dostu, ancak Yüce ALLAH'ın hem TEVRAT'ta hem de KUR'AN'da övdüğü TÜRKLER'dir!.. Bunu biliyor, bunu söylüyorlar!..
İşte bu 4. Bölüm bizim bu yönümüzü ortaya koymak için yazılmıştır.
TÜRKLER'in medeniyete ve insanlığa olan katkılarını yine en eski metinlerden yararlanarak göstermeye çalışacağız.
Amacımız aramızda, hatta başımızda olup da aşağılık duygusundan kurtulamamış, TÜRK'ün ÜSTÜN KARAKTER ve MEDENİ VASFI'nı anlayamamış olanları uyarmak!..
Umarız zihinlerdeki paslar silinir, gerekli dersler alınır!.
HZ. NUH'UN OĞULLARI VE TÜRKLER

TEVRAT, NUH'un gemisinin AĞRI Dağı'na konduğunu söyler... KUR'AN'da ise CUDİ Dağı'na oturduğu belirtilir (Hud Suresi, 44. Ayet)... Bizce bu farkın sebebi TEVRAT'ın, inmesinden 600 yıl sonra kaleme alınmasıdır. AĞRI Dağı daha yüksektir ve Yahudiler onu bu şerefe daha lâyık buldukları için değiştirmekte beis görmemişlerdir!..Ancak KUR'AN'ın verdiği bilgi daha gerçekçidir. CUDİ, MEZAPOTAMYA'ya, KONYA'ya daha yakındır ve ilk yerleşimler bu bölgelerde olmuştur.
TEVRAT, TUFAN sonrasını daha teferruatlı anlatır ve bize TÜRKLER ile ilgili çok değerli bilgiler verir:
- "Ve gemiden çıkan NUH'un oğulları SAM, HAM ve YAFET idiler. Ve bütün yeryüzüne yayılanlar bunlardan oldu... _KENAN'ın atası HAM, (bir gün) babasının çıplaklığını gördü, kardeşlerine söyledi... (Utanan) SAM ile YAFET babalarının çıplaklığını örttüler..."
- "Ve NUH dedi: 'KENAN lânetli olsun!.. Kardeşlerine kullar kulu olacaktır! SAM'ın ALLAH'ı RAB, mubarek olsun, ve KENAN ona kul olsun! ALLAH, YAFET'e genişlik versin!.. SAM'ın çadırlarında otursun!.. Ve KENAN ona kul olsun!..'"
Bilindiği gibi HAM, eski KENAN diyarı olan şimdiki FİLİSTİN (İSRAİL) halkının atası idi. Bu bölge Sayda şehrinden Gazza'ya kadar uzanıyordu. Yahudiler bu gruba sahip çıkarlar... Ancak TEVRAT'tan anladığımıza göre, bu kabileler lânetlenmiş ve diğerlerine kulluk etmeğe mahkûm edilmişlerdir. KENAN, SEBA, BABİL, AKAD halkı ve Kral NEMRUD bu oğuldan olmadır. Tarihî gelişmeler bu lâneti gerçek yapmıştır.
HAM soyu ilerde Hint-Aurupaîler'in ve Afrikalılar'ın da atası olmuştur. SAM ise ASUR ve ARAMÎ halklarının, yani şimdi ARAP dediğimiz halkların atası idi.
SAM'la ilgili dua da kabul olunmuş, Hz. MUSA, Hz. İsa, Yüce Peygamberimiz Hz. MUHAMMED ve ALLAH idrakinin zirveye ulaştığı İSLAM dini, Arabistan'da ortaya çıkmıştır...
3. oğul YAFES ise, bizim, bütün TÜRK boylarının atasıdır. Görüldüğü gibi, hadislerden ve KUR'AN'dan çok önce TEVRAT'ta da, en büyük iltifata mazhar olmuş millet TÜRKLER'dir. Hz. NUH'un, en sevgili oğlu YAFES için ettiği dua, çok derin mânâlıdır ve olduğu gibi gerçekleşmiştir.
YAFES'in torunu TÜRKLER, dünyaya EN ÇOK YAYILAN MİLLET olma özelliğine sahiptirler. Aynı zamanda dünyada EN ÇOK DEVLET KURMUŞ OLAN MİLLET olma imtiyazını da ellerinde bulundurmaktadırlar!..
TÜRKLER gerçekten de 900 yıllarından itibaren Araplar'ın çadırlarında, ülkelerinde oturmaya başlamışlardır. Yine aynı tarihlerden başlıyarak Hıtay'ı, Hindistan'ı, Kuzey Afrika'yı ve Avrupa'yı hakimiyetlerine almışlardır.
Maalesef son 300 yıldır bu hakimiyet tedricen azalmış, hatta TÜRKİYE dışındaki Türkler bir süre esaret altında yaşamak durumunda kalmışlardır. Çok şükür ki, 1990'dan itibaren TÜRK boyları birer birer bağımsızlıklarını elde etmeye başladılar. Eminiz ki, önümüzdeki yıllardan itibaren TEVRAT, KUR'AN ve HADİSLER'in işaret buyurduğu TÜRK KAVMİNİN SEÇİLMİŞ OLDUĞU ve DİĞER MİLLETLERİ HUZURA VE REFAHA GÖTÜRMEKLE VAZİFELİ OLDUĞU gerçeği, bİr kere daha kendini gösterecektir.
YAFES'e dönersek; GOMER, MAGOG. MADAİ, TİRAS, YAVAN, TUBAL(TUVAL), MEŞEÇ adlı oğulları.... GOMAR (SÜMER), MAGOG (GOG-MAGOG gibi), MADAİ (MEDLER) âşina gelmektedir...
GOMAR'ın TOGARMİ, RIFAT (DİCLE ve FIRAT) ve AŞKENAZ oğulları.... AŞKENAZ, HAZAR soyundan olan DOĞU AVRUPA MUSEVÎLERİ'ne verilen addır...
Ve YAVAN'ın oğlu TARŞİŞ bize ismen çok âşina geliyor... Bu kelimeler TÜRKÇE özellikler taşımaktadır.
TOGARMİ'nin (HZ. NUH'un YAFES'ten torunu) on oğlu vardır ki, bunlar UYGUR, TİROS, AVAR, HUN, BARSİL, ZARNA (TARNİYAKLI), KOZAR (HAZAR), SANAR, BULGAR ve SÂBİR'dir.

İşte biz de bunu diyoruz! Bütün KAFKASYA, TÜRKİSTAN (ORTAASYA), SİBİRYA, BALKANLAR ve ANADOLU halklarının atası bir!.. HZ. NUH'un oğlu YAFES'ten geldikleri için YAFETİK olarak adlandırılırlar. YAFES'in en az üç oğlundan (GOMAR, MAGOG, MADAİ) geldikleri için SÜMER, GOG, MAGOG, GUR, GUZ, OĞUZ, MACAR olarak adlandırılırlar. Ve TOGARMİ'nin on oğlundan çoğalarak pek çok soy ve boya ayrılmışlar, yüzlerce oymak ve aşiret halinde dünyaya yayılmışlardır.

ASLOLAN PAYLAŞMAKTIR



ASLOLAN PAYLAŞMAKTIR

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...