12 Eylül 2018

MEVLEVİLİK

İçindekiler

ŞEFİK CAN'IN ESERLERİ
 Yrd.Doç.Dr.Yakup ŞAFAK
Bugünkü ölçüde toplumsal ve kültürel çözülmenin yaşanmadığı, millî ve manevî  değerlerimizin yıpranmadığı bir zaman diliminde âlim ve edebiyatsever bir babadan ilk eğitimini alan; Arapça, Farsça öğrenimi gören;  daha ilkokuldayken, Mevlâna'dan, Sadi'den, Hâfız'dan beyitler ezberleyen  Şefik Can, mütevâzı şartların kabiliyetli çocuğu olarak Kuleli Askeri Lise'sini ve Harp Okulu'nu bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi'nden imtihanla öğretmenlik belgesi almış, askeri öğretmen olarak hayatını devam
ettirmiştir.
1935 yılında Kuleli Askeri Lisesi'nde, son devir mevleviliğinin önde gelen simalarından Tâhirü'l Mevlevî'nin yanında staja başlaması, onun için bir dönüm noktası olur. Bu hususu, kendisiyle yapılan son röportajdan okuyalım:"Beni Kuleli Askeri Lisesi'ne Tâhirü'l-Mevlevî Hazretleri'nin yanında staj yapmam için tayin ettiler. İşte bu sıralarda Tâhirü'l-Mevlevî Hazretleri'yle tanışmış oldum ve 16 sene ona hizmette bulunma, onunla birlikte olma şerefine eriştim. Hakk'ın takdirine bakın ki maddî ve manevî öğretmenlik belgemi Tâhirü'l-Mevlevî Hazretleri'nin elinden aldım. Bu, benim için çok büyük bir ilâhî lütuftur. Benim ilk hocam, rahmetli babamdır. Fakat Tâhirü'l-Mevlevî Hazretleri de babam kadar sevdiğim ikinci mürşidimdir. Hz. Mevlânâ'ya giden yolumu aydınlatarak tecrübeleriyle bendenize rehberlik yaptı. Tâhirü'l-Mevlevî Hazretleri'nin Mevlânâ'ya karşı olan aşkı, bende çok büyük bir iz bıraktı. Bu nedenle bütün dünya klâsiklerini, en tanınmış şairlerin kitaplarını aldım okudum, hayatımı okumaya hasrettim. On bin ciltlik bir kütüphane kurdum. Bu arada Eski Yunan ve Latin edebiyatına gönül vermiştim. Hatta bir de Klasik Yunan Mitolojisi kitabı yazdım. Bütün bunları anlatmaktaki maksadım, Hz Mevlânâ'ya körü körüne bağlanmadım; bütün dünya edebiyatını okudum araştırdım, hepsinin üzerinde çalıştım." (25 Ocak 2005 tarihli Zaman  Gazetesi)Bilindiği üzere Tâhirü'l-Mevlevî Türk edebiyatı, Türk ve İslâm Tarihi, Mevlâna ve mevlevilik konularında pek çok değerli eserin sahibidir. Çok yönlülüğü, üretkenliği, dürüstlüğü ile tanınmış; mensup olduğu yola ve milletine hizmetle ömrünü geçirmiş kıymetli bir âlim, şair, eğitimci ve gönül adamıdır.
Merhum Şefik Can, öğretmenlik yıllarında yirminci yüzyılın ilk yarısında İstanbul'da yaşayan ilim, fikir adamlarından, ediplerden, gönül ehlinden istifade yollarını daima aramış, kendisini yetiştirmesini bilmiştir. Sezai Küçük Bey'in kendisiyle yaptığı bir röportajda o, şu bilgileri vermektedir:"Hocam Tâhirü'l-Mevlevî'den başka, İbnülemin Mahmut Kemal İnal Bey'in Mercan'daki sohbetlerine devam ettim. M. Akif Ersoy'u tanıdım. Sahaflar şeyhi Muzaffer Ozak, meşhur kitabiyat bilgini Raif Yelkenci, Rizeli Hulûsi
Efendi dostlarımdı. Mevlânâ aşığı Yaman Dede, yine Mevlânâ muhiblerinden Münevver Ayaşlı, Ayten Lermioğlu ile, İsmail Hami Danişmend Hoca'nın Taksim'deki evinde yaptığı sohbetlerde tanıştık. Efendim bu bahisler uzar gider. Siz istediniz diye kendimden bahsediyorum. Bendeniz sadece Hz.
Mevlânâ yolunda, onun Mesnevî'sini dostlarımla yıllardır yapageldiğim gibi Mesnevî dersleriyle paylaşmaya çalışıyorum. Cenab-ı Hak ne kadar müsaade ederse bu dersleri devam ettirmeye çalışacağım. O bana ne zaman 'Gel' derse 'Eyvallah, semi'nâ ve eta'na!' diyeceğim." (Ayvakti, S.39, Aralık 2003,
s.15)Onun fikir dünyasını ve kültürel birikimini yansıtan bu bölümden sonra eserleri konusuna geçebiliriz. Şefik Can Hocamızın neşredilmiş 10 tane kitabı vardır. Sırasıyla isimleri, ilk baskı yılları ve yayınevleri
şöyledir:
1. Mevlânâ, Eflâtun ve Divan-ı Kebirden Seçilmiş Şiirler (1965, Konya İleri Basımevi);
2. Klâsik Yunan Mitolojisi (1970, İnkılap Yayınevi);
3. Mevlânâ'nın Rubaileri (1990, Kültür Bakanlığı);
4. Mevlânâ: Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri (1995, Ötüken Yayınevi);
5. Konulara Göre Açıklamalı Mesnevi Tercümesi (1997, Ötüken);
6. Mesnevî'nin 5.ve 6. defterlerinin şerhi (2000, Şâmil Yayınevi); 7. Divan-ı Kebir'den seçmeler (2000, Ötüken);
8. Cevâhir-i Mesneviye Mesnevi'den Seçmeler (2001, Ötüken);
9. Destegül (2001, Konya Büyükşehir Belediyesi Yayınları);
10. Mesnevi Hikâyeleri (2003, Ötüken).Görüldüğü gibi bu eserlerin çoğunluğunu Mesnevi ve Divan-ı Kebir üzerine yapılan çalışmalar oluşturmaktadır. Şefik Can, ömrü boyunca sürdürdüğü Mesnevi sohbetlerinin yanısıra bir vefakârlık örneği olarak ilk önce hocası Tâhirü'l- Mevlevî'nin ömrü kifâyet etmeyerek tamamlayamadığı Mesnevi Şerhi'nin 5. ve 6. ciltlerini ikmal etmiş ve uzun yıllar önce hazırladığı bu çalışma, ancak geçtiğimiz yıllarda Şamil Yayınevi'nce 4 cilt halinde neşredilmiştir. Bilindiği gibi Tâhirü'l-Mevlevî'nin Mesnevi Şerhi 14 cilt halinde yine Şamil Yayınevi tarafından yayınlanmıştı. Böylece cilt sayısı 18'de tamamlanmıştır. Mevlevilikle "Nezr-i Mevlâna" denilen 18 rakamının özel bir yeri olduğu düşünülürse, bu hadisenin hoş bir sürpriz olduğu da anlaşılır.
Şefik Can'ın Şerh'teki düşünce tarzı ve metodu genel olarak Tâhirü'l-Mevlevî paralelindedir. İzahlarıgenişlik ve çeşitlilik açısından zengin bir muhteva arzeder.Konulara Göre Açıklamalı Mesnevi Tercümesi; 3 cilt halinde yayınlanmıştır. Mütercim bu çalışmasında, Mesnevi'de sayfalarca süren hikâyeleri bir bütün halinde ayırt edip hikâyelerin içerisinde yapılan yorumları ve verilen öğütleri müstakil başlıklar halinde sunmuştur. Dipnot halinde verilen izahlar hem lüzumlu, hem de çok faydalıdır. O, bu çalışmadan hareketle Cevâhir-i Mesneviye adlı iki ciltlik konulara göre Mesnevi'den Seçmeleri; daha sonra da Mesnevi Hikâyeleri'ni yayınlamıştır. (Vefatından sonra Nur Artıran Hanım, bu eserlerden "Okullar İçin Mesnevi'den Seçmeler" adlı çalışmayı hazırlamış ve bu eser de Ötüken Yayınevi tarafından 2005 yılında neşredilmiştir.)
Merhum Hocamızın Divan-ı Kebir üzerine yayınladığı ilk kitap "Mevlânâ, Eflâtun ve Divan-ı Kebir'den Seçilmiş Şiirler"dir. Bu küçük kitap, Mevlânâ ve Eflâtun konusunda verdiği bir konferansın metnidir. Eserin çoğunluğunu, Divan-ı Kebir'den konuyla ilgili olarak seçilmiş rubai ve gazellerle bunların tercümeleri oluşturmaktadır. Bu eser, daha sonra genişletilerek 2004 yılında yeniden neşredilmiştir.Divan-ı Kebir üzerine çalışmalarını "Hz. Mevlânâ'nın Rubaileri" ve 4 cilt halinde yayınladığı "Divan-ı Kebir'den Seçmeler"le sürdüren Şefik Can, Mevlâna adlı eserinin sonunda da gazel ve rubailerden bir demet sunmuştur.
Bu konuda yaptığı son çalışması, Destegül adlı eseridir; Marifetnâme sahibi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin Divan-ı Kebir'den seçtiği ve manzum olarak Türkçe'ye çevirdiği şiirlerin derlenmesinden oluşmuştur. Gerek Hz. Mevlânâ'nın gerekse İbrahim Hakkı Hazretleri'nin şiirlerinin asıllarını ve bugünkü dille ifadelerini içermektedir. Bu eserle ilgili olarak 2001 yılında o zamanki Konya Büyükşehir Belediyesi yetkilileri tarafından, Hocamızın eski harfli notlarının yeni harflere aktarılması işi bendenize havale edilmiş, ben de bu görevi zevkle kabul etmiş ve bir onur vesilesi saymıştım. Ayrıca
Atatürk Üniversitesi bünyesinde bulunan Erzurumlu İbrahim Hakkı Araştırma Merkezi yetkilileri tarafından bu çalışmanın sevinçle ve takdirle karşılandığını da söylemeliyim.
Bilindiği üzere Şefik Can merhumun en önemli araştırması, Mevlânâ: Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri adlı külliyetli çalışmasıdır. Yazarın geniş malumatını yansıtan bu eserin en mühim hususiyetlerinden biri, ele alınan bir konuda, daha önce yazılmış kitap ve makalelerin âdeta bir özetini de içermesidir. Bu özelliğiyle kitap, araştırmacılara rehberlik görevi de yapmaktadır. Bu eser, Divan-ı Kebir'den seçilmiş kısımlar haricinde İngilizce'ye de çevrilip 2004 yılında Light yayınevi tarafından Fundamentals of Rumi's Thought adıyla neşredilmiştir.
Geniş bir malûmata sahip olan, doğu ve batı klâsiklerini okuyan Şefik Can, Klâsik Yunan Mitolojisini de 1970 yılında yayınlamıştı. Bu muhtevalı ve emek mahsûlü çalışma da daha sonra yazarı tarafından genişletilerek İnkılâp Yayınevi tarafından yeniden basılmıştır.Yukarıda kısaca tanıtımını yaptığımız bu listeye onun çeşitli tebliğlerini, dergilerde yayınlanmış makalelerini ve kendisiyle yapılmış röportajları da eklemeliyiz.
Şefik Can'ın eserlerindeki metod ve üslûp hakkında şunları söylemek isterim: Sistematik bir çalışmanın ürünü olan eserlerinde ciddiyet, disiplin ve düzen hakimdir. Bununla beraber mütevazı kişiliği de üslûbuna yansımaktadır. Tâhirü'l-Mevlevî'nin de eserlerinde görüldüğü üzere samimiyet, gerçekçilik,
açık ve anlaşılır ifadeyle birlikte güzel bir Türkçe onun üslûbunu çevreleyen temel özelliklerdir. Yazarın, geniş ve zengin birikimini aktarmada mahareti vardır. Atıflar, beyitler, doğu ve batı edebiyatlarından
kesitlerle çalışmalarına zenginlik ve renklilik katmayı başarmıştır.
Uzun ve verimli ömrünü Mevlâna yoluna adamış bir gönül adamının kaleminden çıkmış olan bütün bu eserler, bilhassa gençler tarafından sevilip beğenilmiş; kitapları kısa zaman içerisinde birçok defa basılmış; böylece Hz. Mevlâna ve eserlerinin daha geniş kesimlerce tanınması sağlanmıştır.
Onun vefakarlığına bir örnek de yardımını gördüğü insanlara her vesileyle teşekkürde bulunması, eserlerini onlara ithaf etmesidir. Bu cümleden alarak başta Nur Artıran Hanım olmak üzere, babası Mehmet Tevfik Efendi'yi, merhum Celâleddin Çelebi'yi, Ayten Lermioğlu'nu, Ahmed Kadri Yetiş'i ve Helminski Ailesi'ni zikredebiliriz. Bir örnek olmak üzere Mesnevi Tercümesi'nin başındaki cümleleri okumak istiyorum: "Bu Mesnevi Tercümesi'ni 35 senelik dostluk hâtırası olarak Hz. Mevlâna'nın 21. kuşaktan torunu merhum ve mağfur Celâleddin M. Bâkır Çelebi'nin aziz ruhuna ithaf ediyorum."Son olarak 23.1.2005 tarihinde vefat eden Hocamıza yüze Allah'tan rahmetler diliyoruz.

İZMİRLİ MESİH !..




İZMİRLİ MESİH !..

 
 
   Tarihte bu gün, yani 1 Ağustos’ta, 1626’da, İzmir’in Agora’sında, “Kara Menteş” olarak bilinen Haham Mordehay Sevi’nin oğlu olarak doğar Sabetay Sevi.. Ailesi, İzmir’deki Musevilerin büyük çoğunluğu gibi, 1492 yılında İspanya’dan Mora’ya, bir süre sonra da İzmir’e yerleşmiştir.
   Küçük yaşta Tevrat’ı ve Tevrat’ın mistik yorumu olan Kabala’yı öğrenir. Başhaham Joseph Eskapha’nın bizzat eğittiği Sevi’ye, gösterdiği başarı karşılığında, genç yaşında haham unvanı verilir. 18 yaşına geldiğinde kendi yorumlarını başkalarına da okuyup öğreten biri haline gelmiştir. Hatta etrafında bir öğrenci grubu da toplar. 20 yaşlarında iken küçük bir Musevi topluluğu kendisini “üstat” olarak tanımaya başlamıştır.
   1648’de Polonyalı Musevilere yapılan “Kmielnetzki Katliamı” Museviler arasında Mesih’in geleceği umudunu artırır. Sadece Musevilerin Tevrat’ta yaptıkları Kabalist hesaplar değil, Hıristiyanların İncillerde yaptıkları hesaplar da bu doğrultudadır. Bu durum, Sabetay Sevi’de yakında ortaya çıkacak Mesih’in kendisi olabileceği yönünde bir kuşku uyandırır. Tevrat üzerinde Kabalist hesaplamalar yapan Sevi, ebcet hesabını da araştırır ve kendisini iyice kaptırır. Hesaplar Mesih’in 1666 yılında Filistin’de ortaya çıkacağını göstermektedir.
   Sabetay Sevi kendisinin Mesih olduğuna iyice inanır ve sinagoglarda ateşli konuşmalar yaparak propagandaya başlar. Musevi hahamlar bu olayı “şarlatanlık”, “zındıklık” olarak değerlendirirler. Ancak Musevilerin büyük bir kısmı Sevi’ye inanır. Sevi bilhassa Osmanlı topraklarında ve Macaristan, Polonya gibi yerlerdeki Museviler arasında büyük ün kazanır.
   Sevi’nin epilepsiye (sara) benzer bir hastalığı vardır ve bu durum taraftarlarının önünde ona daha mistik bir görünüm vermektedir..
   Kısa bir süre içinde taraftarlarının sayısı giderek artınca, İzmirli hahamlar tarafından ölümle tehdit edilir ve İzmir’i terk eder. Mora, Yunanistan ve Selanik’te dolaştıktan sonra İstanbul’a geçer. İstanbul’daki hahamlar da ona itibar etmezler. Burada da bir kısım taraftar edindikten sonra tekrar İzmir’e döner.. 
   Sevi, Mesihliğini ilan etmek için İzmir’den Filistin’e hareket eder. Çünkü beklenen Mesih’in Kudüs’te ortaya çıkacağına dair yaygın bir kanaat oluşmuştur. Mısır’a gidince hayatına giren Sara isimli bir kız ve Gazze’ye gelince tanıştığı Nathan isimli bir kahin, onun Mesihlik ilanını daha da kamçılar..
   Gazzeli Musevi kahin Nathan, Sevi’nin ününü daha önceden duymuştur ve bu amaç için onu ziyaret eder. İki haftalarını Kudüs ve Mahpela Mağarası’nda inzivaya çekilerek geçirirler. Bu görüşmelerde Nathan, Sevi’ nin kafasındaki bütün soruları giderir ve onu Mesih olduğuna iyice inandırır. Tüm Musevi cemaatlerine Mesih’ in İsrail’e geldiğine dair mektuplar yollamaya koyulan da Nathan’dır..

  
   On iki müridi ile Kudüs’e gitmiş olan Sabetay Sevi, Mesihliğini burada ilan eder. Ardından Musevileri Filistin’e davet etmeye ve ona buna asalet ve unvan dağıtmaya başlar. Ancak hahamlar, Sevi’ye tepki gösterirler. Kudüs’te de tutunamayacağını anlayan Sevi, tekrar İzmir’e döner..Artık 40 yaşlarındadır..
   Ünü bütün dünyaya yayılan Sevi, Avrupa ve Türkiye Musevilerinden büyük taraftar toplamış, İzmir’e dönüşünde de büyük bir coşku ile karşılanmıştır. Caddelerde Museviler, “Mesih Kral çok yaşa !”,  “Sultan Sevi çok yaşa !” diye bağırarak sevgilerini göstermektedirler..
   Bu olup bitenlerin ardından dünya Yahudilerine hitaben bir bildiri yayımlayan Sevi, “Ben, Davut’un oğlu Süleyman” diyerek, başkenti Kudüs olmak üzere krallığını ilan edip, Musevilere “kurtuluş müjdesi” vermektedir.. Bu arada Bektaşi tarikatı çatısı altında gerçek kimliklerini gizleyen çok sayıda Musevi de Sevi’ye katılmaya başlar..
   Hahamların şikayetleri üzerine Osmanlı Devleti hukuken bu olayla ilgilenmek zorunda kalır. Sevi, Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın emriyle tevkif edilerek İstanbul’a getirilmiş, burada dayaktan geçirildikten sonra zincire vurularak Yedikule Zindanı’na atılmıştır..


  Girit seferi öncesinde ortalığın karışmasını istemeyen Osmanlı yönetimi,
Sevi’yi Gelibolu’daki bir kaleye hapsetmeye karar verir. Sevi, zindanda da ziyaretçi akınına uğrar. Taraftarları bu durumda yeni bir peygamberlik işareti görmektedir.

 Büyük Mason Üstadı Hayrullah Örs, “Musa ve Yahudilik” adlı kitabında        şöyle yazar : “..Bütün Yahudileri bir delilik nöbeti sarmış gibiydi. Ama Sabetay Sevi Şeriatın altını üstüne getiriyordu. Kesin olarak yasak edilmiş bazı şeylerin mubah olduğunu ilan etmekten çekinmiyordu. Yüzyıllarca boyunca hahamların sıkı bir disiplin altında tutabildikleri, bütün hayatları Şeriatın buyruklarına göre geçen Yahudiler arasında tam bir anarşi tehlikesi baş göstermişti. Sevi’nin 1666 yılı başında İstanbul’a gidişi, bu heyecanı son derecesine çıkardı. Ona inananlar, Sevi’ nin Padişah’tan (4.Mehmet) Kudüs Krallığı’nı alacağını ve artık yeni bir çağın başlayacağını sanıyorlardı (…) Sevi tutuklandı, fakat o zamanlarda küçük suçlar için bile uygulanan idam cezasına çarptırılmadı. Hapsedildiği bir Gelibolu kalesinde 1666 yılı Eylül ayına kadar kaldı ve işin tuhafı, adeta bir prens gibi yaşadı.. Uzaktan ve yakından gelen delegeleri kabul etti. Bunlar kendisine cemaatlerinin bağlılıklarını bildiriyorlardı. Yahudilerin Kudüs Tapınağının yıkılışı anısı olan uruç günlerini Sevi buradan, Gelibolu kalesinden, yayınladığı bir fermanla, resmen Mesih’in doğum günü ve bir sevinç bayramı şekline koydu. (..) İşte tam bu sırada padişah fermanıyla Sabetay Sevi Edirne’ye getirildi ve sorguya çekildi..”
   Özetle ; Sabetay Sevi Divan huzurunda, 16 Eylül 1666’da,  Müslüman olmayı kabul etmiş, ertesi gün Sultan huzuruna çıkarak Aziz Mehmet Efendi adını alıp 150 akçe maaşla Saray’da Kapıcıbaşı olarak yeni görevine başlamıştır..
   Hikmet Tanyu, “Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler” adlı kitabında şunları yazar :
“Bu haber, Yahudiler üzerinde, beklenmedik bir anda düşen bir yıldırım etkisi yaptı. Mesih’e o kadar bağlanmış olan bu zavallılar birdenbire inançlarından vazgeçemezlerdi. İçlerinden çoğu ona yine inanmakta devam etti. Din kitaplarını çok iyi bilen Gazalı Nathan, onların kıyısında bucağında karanlık bazı sözler buldu çıkardı ve bunları dilediği gibi yorumlayarak, yeni bir tez ortaya attı : Mesih’in Yahudiler dışındaki milletler arasına girmesi ve onlarda da saklı tutulan kutsallık kıvılcımlarını tutuşturması ve (kendileri de bundan habersiz olan) kutsal kişileri, velileri uyarması gerekti. Mesih’in bu davranışı, gene Tanrı’nın amacının yerine gelmesi içindi. Bununla Mesih de bilerek ve isteyerek kutsal kökünden kendini koparıyor ve İsrail’in sürgünlüğünü bir kez de kendi nefsinde tekrarlıyordu. Sabetay’ın dinden çıkması mistik, aynı zamanda tarihsel olan görevinin zorunlu bir parçasıydı. Bundan sonra o, yeniden ve Mesihliğinin bütün ihtişamıyla dönünceye kadar, iki ayrı kişilik olarak yaşayacaktı : İç kişiliği ve dış kişiliği… 
Ve o mutlu sonuca kadar da bunlar birbirinden apayrı olarak kalacaklardı..”
               
  
   Sevi, bu olayla “karanlık” bir dönemin başladığını ve bunu “aydınlık” günlerin izleyeceğini gösterip, aydınlık dönemin başlaması için karanlık dönemin şart olduğunu vurgulamaktadır. Aydınlık günler gelene kadar da Müslüman olarak gizleneceklerdir..
   Edirne Sarayı’nda yedi sene kalan Sevi bir süre sonra Padişah’ın takdirini kazandı. Zaman zaman İstanbul’a ve Selanik’e gitmeye başladı. Edirne Hızırlık yakınlarında bulunan bir Bektaşi tekkesine devam etti. İstanbul’da sadık destekçisi Abraham Yakhini’nin önderliğinde müritleriyle buluşuyordu. Ayrıca, İstanbul’daki  tekkelere giderek Bektaşilerin ve diğer tarikatların ayinlerine katılıyordu. Sabetay Sevi özellikle Bektaşi tarikatını kendisine yakın bulmuş olmalı çünkü Bektaşilerin Müslümanlarca yadırganan adetleri, Sabetaycıların ibadet şekillerine benziyordu..
   Sevi, “kah bir Müslüman, kah bir Yahudi gibi davrandığı” için Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından huzura çağrılarak uyarılır. Kuruçeşme’de Musevilerle Mezmur okurken yakalanır. Ardından Arnavutluk’ta Berat Kasabasına sürülür. Burada 30 Eylül 1675’de ölür..
   Zamanla Sabetay Sevi’ye inananlar daha rahat hareket edebilmek için Müslüman görüntüsü altında gizlenmeye başladılar. Bu grupların Müslüman görünerek daha rahat hareket etmeleri diğerlerini de harekete geçirdi. 1700 yılına doğru, sadece Selanik’teki dönme (Sabetayist) sayısı yirmi bini geçmişti !..

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...