31 Temmuz 2018

Tarikatları ve cemaatleri koruyan kollayan kimseler Türk ve İslam ülkelerinin asıl düşmanlarıdır



Tarikatları ve cemaatleri koruyan kollayan kimseler ile ilgili görsel sonucu
Tarikatları ve cemaatleri koruyan kollayan kimseler Türk ve İslam ülkelerinin asıl düşmanlarıdır Habertürk'te akşam 21'de başlayan iki ayrı tartışma programı izledim, biri, ünlü bilim tarihçisi Fuat Sezgin'in ölümü üzerine diğeri Adnan Oktar cemaatine operasyon üzerine. 

 Özellikle ilahiyat kökenli akademisyenleri tanıdım fikirleri kafaları zekaları akılları neyse artık birikimlerini dünyaya bakışlarını izleme fırsatım oldu.  Anladım ki polis yine yanlış yerlere operasyon yapıyor, ortaçağ kaçkını bu kadar deli, kendini felsefeci fıkıhçı kelamcı ilahiyatçı bilim adamı bilmem ne adında pazarlıyor. 

 Hayatımızda görüntü olarak elbiseler evler sokaklar değişmiş ama zihniyet hiç değişmemiş, insanları köleleştiren aynı dil aynı menkıbeler aynı metaforlar hiç yorulmadılar dönüp duruyor. 

 TARİKAT VE CEMAATLER OSMANLI'NIN ÇÜRÜME KÜLTÜRÜDÜR
 Tarikat ve cemaatlere abartılı bir değer veren koruyan kollayan kimlerse Türk ve İslam ülkelerinin şeytanları asıl düşmanları onlardır! Tarikat ve cemaat kendine iktidar istiyor hazır yemek istiyor, palazlanana kadar sessiz sinsi palazlandıktan sonra iktidarı hatta devletleri düşürüyorlar. 

 Tarikat ve cemaatler Osmanlı'nın uzun süren sıkıcı tekrar tembel atıl boş işlerle uğraşan çürüme kültürüdür, konuşmalardan anladığımız bu çürüyüş kültürü ilahiyatlarda 'kurumsallaşmış' aynen soluk almadan hararetle devam ediyor. Mutsuz insanlar, hiç birinin becerisi yok, çokeşlilik, sübyancılık, kullanparalık, oğlancılık gibi her dinin her insanın utanacağı skandal konularda dahi hala ses çıkartamayan zavallı ilahiyatçılar. Cemaat ve tarikatlar bir erkekler haremidir. 

 Gerçek dünyadan uzaklaşmış, uydurulmuş yapılar, övgüler iltifatlar yağcılık poh pohlama göklerde uçurma gibi şizofren söylemleri hala ekranlarımızdadır. Masonik yapılar gibi siyasi merdivenlerde zenginleşmede hızla yükselmenin asansörüdürler. Özellikle hafif işlerde çalışan kalitesiz ve vasat kitleleri oy deposu kalabalık olarak etkilerine alırlar. 

Hafif işlerde çalışan insanları hizmetlerinde kullanır ayak işlerini bu zavallı kölelere ücretsiz yaptırırlar. Bu zavallı ayaktakımı itibarlarıni kişiliklerini korumayı beceremez, Allah'ı ve dini soyan bu saçma sapan onursuz hayatın aracıları ve kurbanları olurlar. Tarikat ve cemaatleri öven kutsayan ilahiyatçı ve yazarlar da işte bu köle pazarının tellallığını yaparlar. 

 TÜRKİYE BİR NEBZE NEFES ALABİLDİYSE II. MAHMUD VE MUSTAFA KEMAL SAYESİNDEDİR 
 Adnan Oktar'ın suçu her şeyi göstere göstere milletin gözü önünde yapmasıdır, diğer tarikat ve cemaatlerin de gardiyanları tetikçileri vardır, çöpçatanları vardır, şeyhin yakınlarıyla kadın müritler arasını bulan aracılar vardır. Elit kesimlerle siyasilerle arayı türlü tertip ve entrikalarla düzenleyenleri vardır. 

Özel konutları, ticareti, banka kredilerini, ihaleleri çekip çevirenleri vardır. Tarikat ve cemaatler mevlevilik gibi folklorük ritüeller dışında sosyal belalardır, devlete ve istihbarata sızmak gibi en büyük suçu işlerler. Mısır'ı Irak'ı Türkiye'yi Pakistan'ı Kafkasya'yı ve Doğu Türkistan'ı ceset haline gelinceye kadar sömürmüşlerdir. Türkiye bir nebze nefes alabildiyse II. Mahmud ve Mustafa Kemal sayesindedir, ilkini gavur padişah ikincisini deccal ilan etmişlerdir. Bir efendi sınıfı bir ruhban bir ahkam ve fetva sınıfı oluşturmuşlardır. 

17. yüzyılın yobaz Kadızadeleri ve Birgivi'den bu yana 'onu giyme günah' demekten ve dört yüzyıldır hiç bir şey üretmeden her şeyi 'bidat' ilan edip gelişmenin yani insan olmanın önünü kapatan bu yobazlardır. Devlet dahi bir iki yıl askere alır bu efendi sınıfı garibanları bir ömür askeri haline getirir, mesela siz askerlik görevinizi yapar bitirirsiniz ama FETÖ'nün köleleri ömür boyu FETÖ'ye askerlik yapar. Ne için, öbür dünyada şefaat edeceklermiş. 

Olmayan bağış. Hizmet sözleşmesine bakar mısınız, sen bu dünyada şeyhine bir ömür kölelik yapacaksın o da size müphem bir alemde sizi cennete alarak karşılığını verecek, ne adil bir iş ücret pazarlığı. Diyelim ki insanlar gönüllü olarak bu köleliği kabul ediyor ve buna inanç diyor, ilahiyatçıya düşen görev bu deliliğe son vermek tarikat müritlerine psikiyatri kliniklerinin kapısını göstermektir. Son iki yüzyılda bu cemaat ve tarikat liderleri savaştan da kaçmışlardır, bu dönemde asker sayımızın yarısı cephede şehit düşerken boşalan köyler ve kimsesiz kalan genç kadınlar bu yobazların insafına haremine kalmıştır. 

 Anadolu'nun izbe dağbaşlarında genç ve yoksul cumhuriyetin bu köylere öğretmen okul götürmesi hayli zor çoğu zaman imkansız olmuş mikrop yuvaları gözlerden uzak büyümüştür. Bir de müritleriyle güya ilahi bir sözleşme yaparlar, bu ve öteki dünyada (şeyhi) babalığa kabul ediyor musun, diye, baba'nın asıl anlamı da Allah Peygamber... Tarikat olan her yerde sömürü suistimal ve entrika vardır. 

 OSMANLI BU TARİKAT VE CEMAATLER YÜZÜNDEN AVRUPA'YLA TEKNOLOJİK OLARAK AÇILAN ARAYI GÖREMEMİŞTİR 

 Ve Menderes'le birlikte bu oy depoları Türk siyasetini değiştirir, siyasilerle tulum oy gibi toptancı pazarlığı yapıp muhafazakar partileri büyütüp bugünkü yıkımın temellerini atmışlardır. Ekmeğini yiyip suyunu içtikleri içinde yaşadıkları şehre bile beş kuruş sızdırmamak için kapalı devre ekonomi kurarlar, kendi otelleri, lokantaları, dükkanları… 

İçinde birbirleriyle alışveriş yaparak toplumun değil beş kuruşlarına dahi kıskançlıkla sadece kendilerini kalkındırırlar. Roma'yı da Osmanlı'yı da bugünkü Orta-Doğu devletlerini de yıkan bunlardır, hatta bugün İsrail'i etnik devlet haline getiren de bu cemaatlerdir. Osmanlı bu tarikat ve cemaatler yüzünden Avrupa'yla teknolojik olarak açılan arayı görememiştir, Osmanlı tarikat ve cemaatler yüzünden batıdan gelen her şeyi bidat (sonradan çıkan adet) görüp yasaklarla yüzyıllar kaybetmiştir. 

 Mesela oran olarak 17. ve 18. yüzyılda padişahların bir fermanı ekonomi üzerineyse iki yüz fermanı bu tarikatların baskısıyla yasaklar üzerinedir. 17. ve 18. yüzyılda bu tarikatlar yüzünden Osmanlı yenilgilerine sebep olarak kadın örtüsü feraceyi suçlamıştır. Bu tarikatlar yüzünden Osmanlı 17. ve 18. yüzyılda geri kalmışlığın aciliyetini anlayamamış reformlar mektepler idari yapılar vb. Osmanlı topyekün silahıyla toprağıyla teslim olup batana kadar iki yüzyıl gecikmiştir. 

 Osmanlı'nın muzaffer dönemlerinde devşirmeler ve köleler çoğunlukla asker ve iş alanları için erkekti. Savunma savaşları başladığı 17. yüzyıldan sonra kadın köle sayısı erkek sayısını 10'a katlayıp toplum çürüdükçe cariye sayısı çoğaldı. Batı'nın saldırıları karşısında çürüyen çaresiz toplumun cami ve cariye sayısını katlaması düşündürücüdür. Bugün de aynıdır, AKP iktidarının camii sayısı ve Çukurambar semtindeki garsoniyerleri (odalıkları) çürüme dönemine paraleldir. 

 Çürümeyle yasaklama cariye camii sayısı at başıdır, kadınların düğüne ve hamama gitmesi dahi hatta dükkan içlerinden alışverişleri dahi yasaklanmıştır. Kadınlar üç yüzyıl evlerinde kapalı sığınak ve zindan hayatı yaşamıştır. Bu amansız hayati sosyal gerçeklere rağmen ekranda ilahiyatçı profesörleri dinleyince, argo tabiriyle, bu ülke bitmiş, ölmüşüz ağlayanımız yok, dedim, bu kadar örümcek kafa cahille ey memleket hiç şansın yok. 

 NESNEYİ DE ALLAH YARATMIŞTIR AMA… 
 Bakıyorum ekrana, konuşmacının ekranı batı üretimi, mikrofonu batı üretimi, giydiği gömleğin dokuma tesisleri batı icadı, berberinin makası batı üretimi, yüzüne sürdüğü krem sıktığı parfüm, oturduğu koltuğun tasarımı hepsi sanayi çağının ürünleri, ve ama, konuştukları, işte o saçma sapan masallar hikayeler kitaplar tarikat cemaat işi. 

 Oysa üzerine binlerce bilimsel kitap yazıldı bu çürümüş zihniyeti genç nesillere anlatmak çok kolay, şöyle. Mesela çay, buğday, tütün, kereste, fındık, zeytinyağı, vs. üründür, madde de diyebiliriz kaynak da, felsefeciysek 'nesne' de diyebiliriz. Nesneyi de Allah yaratmıştır ama on saatlik yüz saatlik on bin saatlik konuşma içinde 'nesneyi' konuşan bir ilahiyatçı yok. Nesneyi, (ürünü, kaynağı, maddeyi, üretimi, tasarımı, icadı) konuşmadan modern toplumu ya da sanayi çağını anlamak mümkün değildir, o halde? 

 Eğer maddeyi (ürünü, kaynağı, üretimi, tasarımı, ham maddeyi mamul maddeyi, bunları ortaya çıkartan emeği, zekayı, icadı) tanımıyor bilmiyorsanız siz 'bilim'i hiç bilmiyorsunuz demektir. Ayrıca kooperatifleri, tarım alanları, fabrikaları, işçi sendikalarını, emek-ücret, sosyal haklar, yani bugünkü kurulu dünyayı ekonomiyi siyaseti hiç bilmiyor mağarada yaşıyorsunuz demektir. Madde olmazsa yiyemezsiniz giyemezsiniz geçinemezsiniz hatta nefes alamazsınız, madde kaynak üretim olmazsa, kölesiniz, bağımsızlığınızı onurunuzu toprağınızı ayakta tutmanız imkansızdır.

 ADNAN HOCA YA DA MENZİL TARİKATI NE ÜRETTİ 

 İnsanlar bu tarikat ve cemaatlere neden girerler, işsiz yoksul imkansız oldukları ve bu yoksulluk yüzünden kendilerine güven duymadıkları için. İşi maaşı olan insanların kendilerine güveni biraz zor yıkılır bir başka adamın eteğini öpüp önünde diz çöküp ona efendi demez. 

 Cumhuriyet ve yurttaşlık bir başkasına 'efendi' dememek içindir. Şu soruyu sorun, FETÖ örgütü ne üretti, hangi fabrika, hangi bilim adamları, hangi bilimsel araştırmalar, hangi ihracaat hangi kaynakları... Adnan Hoca ya da Menzil tarikatı ne üretti? Ya da 17, 18, 19. yüzyıldaki Nakşiler Kadiriler vs. neyi üretti? Fabrika, atölye, tarla ve akademiyi konuştuğumuz yok, üç yüzyıldır tarikat ve cemaatleri üstelik aynı karanlık ortaçağ diliyle tartışıyoruz. 

 Doğu Türkistan'dan Kafkasya'ya oradan Suudi Arabistan'a kadar bütün toprakların Rusya, Çin ve Amerika'nın bağımlılığına girmesinin sebebi de işte bu boş konuşup havanda su döven 'tarikat ve cemaatlerdir'. Boş konuşa konuşa madenleriniz petrolleriniz yaylalarınız sınırlarınız egemenliğiniz elinizden gitti, seccadenizi sereceğiniz bağımsız toprağınız kalmadı ama hala saçma sapan ortaçağ masalları menkıbeleri anlatıyorsunuz. 

 BİR İŞİNİZ ESERİNİZ MESLEĞİNİZ YOKSA İŞTE BU TARİKAT VE CEMAATLER SİZİN 'SAHİBİNİZ' OLUR 

 Cehalet Habertürk ekranından 80 milyona şu cürete bakın şöyle konuşuyor: cumhuriyet tek tip insan yarattı. Önce şu tek tip'de duralım. Doktor, sanatçı, mühendis, ziraatçı, çiftçi, veteriner, diye saymaya başlayın on binin hatta yirmi binin üstünde çeşitli meslek göreceksiniz. Şimdi doktor mühendis sanatçı aynı mı, doktor mühendis sanatçı tek tip mi? Mesela Aziz Sancar. Yıldız Tilbe. Soner Yalçın. Fatih Terim vb. aynı tek tip insanlar mı? Ve dikkat edin bir şeyin 'meslek' olabilmesi için bir 'maddeyle' 'bir iş alanıyla' uğraşması çalışması kafa yorması gerekir. Tarikat ve cemaatler sizin işinizin efendisi olmanızı istemiyor, çünkü efendi sadece şeyh, bir mesleğiniz olursa kendinize güveniniz olur kimseye bağlanma ihtiyacı hissetmezsiniz. 

Efendi kim: Sahip. Bir işiniz eseriniz mesleğiniz yoksa işte bu tarikat ve cemaatler sizin 'sahibiniz' olur. Ve şu deliliğe bakın maaşlarını halkımızın ödediği bu cehaletin profesörleri tek tip olmayan'ı nasıl tarif ediyor, şöyle: 'inanç cemaat tarikat çeşitliliği'.. Yani kadiri başka rifai başka, ne güzel, al sana çoğulcu toplum? Bu çoğulcu değil köle toplumudur, falan ağanın marabaları falan şeyhin köleleri, ne fark ediyor? 

 Şöyle bir soruyu soran yok, (tarikat ve cemaatlerde) bir adam bir adama niye bağlanır, yani bir adam bir adama din ve inanç adına .tünü beynini karısını onurunu niye teslim eder, ürettiği ortaya koyduğu sanatı mesleki becerisi yoksa, niye bağlanır? Ve hiç bir mesleki becerisi iş becerisi olmayan bir insanı niye Allah'la Peygamberle evliyalarla eş tutar ve hatta kainat imamı gavs evliyahullah diye göklerde uçurur? Şu yalanlarla uçurur: şeyhimiz öbür dünyayla irtibat halinde rüyasına peygamber giriyor, gibi şizofren hikayeleriyle ve bu çağda. 

 Üstelik bu hiç bir şey üretmeyen insanların istihbarat ağlarıyla kayırmacılıkla ihalelerle ülke kaynaklarını ele geçirmekle menfaat şebekeleriyle ve sapık cinsellik sapık evlilikler kapalı cemaat odalarında görüldüğü üzere sübyancılıkla iç içe olduğuna dair son üç yüzyılda binlerce on binlerce utanılacak vahim örnekler ortadayken. Ağızla sözle lafla havanda su döver gibi olmayan masallar anlatarak şeyhleri tarikatları cemaatleri dünyanın harikaları olarak göklere çıkarabilirsiniz ama koskoca Konya Ovası'nın milyonlarca ton buğdayından Avrupalılar'a satabilecek kalitede bir kutu bisküvi yapamazsın? 

 AKP İKTİDARININ EVVELİYATINA BAKIN MESELA BU EKRANLAR ÖNCE KİMİNDİ ŞİMDİ KİMİN 

 Peki üretemedikten sonra karnınızı neyle beslersiniz? Tarikatlar ve cemaatler talanla yağmayla çalmayla hırsızlıkla menfaat şebekeleriyle? Peki sırtını üretemeyen vasıfsız kalitesiz tarikat ve cemaatlere dayamış devlet karnını nasıl doyurur: müsadereyle (zenginlerin mallarını tasfiyeyle). FETÖ yüzlerce işadamının malına kondu şimdi de devlet FETÖ'nün mallarına el koyuyor. 

Adnan Hoca yüzlerce ailenin malına kondu şimdi de devlet Adnan Hoca'nın mallarına el koyuyor. Müsadere bir Osmanlı devlet geleneğidir üretecek kaynak zeka ürün bulamazsanız gözden düşen vezirlerin paşaların mallarına el koymaktan başka imkanınız kalmaz.  AKP iktidarının evveliyatına bakın mesela bu ekranlar önce kimindi şimdi kimin? Hangi işadamları hangi fabrikalar satıldı el değiştirildi vergilerle sindirildi. 

 Mesela bu ekranların parası bugün nereden geliyor, açıyorlar AKP'li belediyelere telefon, her belediyeden 100 bin dolar gibi paralarla havuz oluşturup işte bu Saraylı yazarların maaşları veriliyor, yani halktan çalınıyor. Nasıl bir din nasıl bir ahlaktır bu diyeniniz neden yok, çünkü hepiniz bu din inanç şeyhin osuruğu inanç havuzundan besleniyorsunuz. 

 Osmanlı için 'saraylı' olmak en ideal siyasi imkan ve pozisyondu! Bu tarikat ve cemaatler köyden konaklara ve saraya giden tek makbul yoldu. Bugüne kadar o köy yolundan aynı din ve inanç yalanlarıyla gelip konaklara malikanelere oturanların zihniyeti ve yolları hiç değişmemiştir. Yakın tarihimizde sadece bir Kenan 

Evren suçluları 'gecekondularda' aradı, Evren dışında son üç yüzyıllık tarihimizde devlet suçluları neden hep 'malikanelerde' aradı? Konakların malikanelerin tevazu ve tutumlulukla ya da bir lokma bir hırkayla ya da kanaatkarlıkla ne alakası var, üretimle ne alakası var, fabrika mıdırlar? 

 Saraylı lafına bir itirazınız var mı, mesela 'kullarım' ne demektir, mesela padişahın iradesiyle 'kanun' arasındaki fark nedir? İrade tek kişiye aittir, fermandır, siz de kulları? Düzen nizam demektir, nizamname padişah emirleridir. 

 Şimdi siz o ekranda neye 'nizam' peşindesiniz: tarikat ve cemaatlere! Bu yeni ferman nizamını kim getirdi bu ülkeye: tarikat ve cemaatler! Üretmeyen bir toplum neye 'nizam' verir: beylere ağalara şeyhlere ve aranızda tepişmeyin diye bunların hiyerarşisine. 

 O tarikat bizden öbürü değil diyerek bu modern çağda hangi 'nizam'ın peşindesiniz: padişahlık, ağalık, şeyhlik nizamının. Falan cemaatleri şimdi ekranda niye kötülüyor suçluyorsunuz? Büyük öküzü kırbaçlarsak küçük öküzleri de ürkütürüz, sonra üstlerine çökeriz korkusu. FETÖ gibi cemaatlere düne kadar niye ağzınızı açıp laf edemiyordunuz? Devletlülerinizin nizamı için! 

BU ALTINLARI OTUZ UZUN YIL TÜRKİYE'NİN DAĞLARI SOYULURKEN SİZ NEDEN SORMADINIZ 

 Devletlüleriniz üç yüzyıldır 'nizam' için ne yapıyor, o tarikatı bu cemaati kafir (tekfir) ilan ediyor, ellerindeki mallara konuyor ya da itibarlarını yok edip saray'a yakın başka tarikat ve cemaatlerin bahtını açıyor, siyasi ve sosyal gelişimizin öyküsü işte bu torpilli tarikatların isim değişikliği. Bahtı açık, ne demektir, saray'a açılan yol demektir, saray nedir, hazinenin rüşvetin iltimasın kayırmanın terfinin nişanın ulufenin kaynağı demek? 

Kaynağı... ne demek? Kaynak, demek, madde nesnedir. Tarikat ve cemaatler kaynağı nereden bulur, müritlerinin ve sarayın servetinden... Servet nedir maddedir nesnedir, altındır malikanedir tapudur elbisedir yiyecektir. Mesela son dört yüzyıldır madde etrafında servet etrafında altın etrafında ihale etrafında malikane etrafında çıkar etrafında dönmeyen bir 'tarikat ya da cemaat' biliyor musunuz? 

 Hayır! İngiltere Akın İpek'i niye gözaltına aldı, hukuk için mi, altınları için mi? Bu altınları otuz uzun yıl Türkiye'nin dağları soyulurken siz neden sormadınız? O halde dürüst insanlar önce 'servet'i konuşmalı, servet nasıl yapılır, o halde, bilim adamları önce iş'i üretimi kaynak'ı madde'yi nesne'yi konuşmalı, nasıl üretilir hakça nasıl bölüşülür?_ Madde nedir, yani şu kayalar madenler ağaçlar ürünler, bunları kim yaratmıştır? 

 Yaratıcı! Bu şeyhler tarikatlar kimin malını çalıyorlar? Allah'ın... Ama kullarına da yüzyıllarca puta tapmayın maddeye tapmayın dünyalıklara kanmayın derler? Allah'ın nimetlerini alevera dalevera asıl sahiplerinin ellerinden haksız hukuksuz çalanlar hırsız şeytan dolandırıcı değil mi? 

 Bu üç kağıtçılık neyin sonucudur: Ahlaksızlığın. (Madem bu servetler şeyhlerin hakkıdır kurban olduğum Allah bu dağları hazineleri bu şeyhlere tapusunu direk verseydi, evet doğrudan verdi, bu yüzden şeyhler kutsal bir baba dede şecerecisiyle Peygamberin soyuna kadar çıkar bütün bu servetler üzerinde bu ilahi soyla hak iddia ederler.) 

 O halde ahlakı nasıl inşa etmeliyiz, saray karşısında şeyhleri ağaları tarikatları hiyerarşileri içinde ip gibi dizerek ve sübyancılığı suistimali istihbaratçılığı entrikaları cinsel sapıklıkları görmeyerek saklayarak mı? Yoksa buğdayı çayı fabrikayı atölyeyi üretimi emek'i ortaya çıkan mamul maddeyi, Allah'ın yarattığı her bir kul'a eşit kardeşçe bölüşerek mi? 

 İşte yüzyılların özeti kardeşlerim, ilahiyatçı profesörler oturmuş yüz saat konuşuyor, içlerinde 'madde' 'nesne' geçen tek kelime yok, hangi alemde yaşıyor bunlar, uzay boşluğunda mı? 
 Hepimizin etrafında masa vardır sandalye vardır küllük vardır bilgisayar vardır kaldırım taşı vardır, bunların hepsi maddedir. Hepsinin üretimi kaynağı tasarımı fiyatı emeği vardır. 

 ULAN ÜÇ KAĞITÇILAR, ULAN SAHTEKARLAR, ULAN ŞARLATANLAR… 
 Tarikat ve cemaatler masa buğday kiremit apartman elbise vb. hiç bu alemde yokmuş gibi yaşıyor, elbisenin olmadığı üretimin olmadığı tasarımın icadın olmadığı alem nasıl bir alemdir? Üç kağıtçıların hırsızların sapıkların yaşadığı gizemli mistik bir alemdir! Yani bu dünyanın işlerini yemeklerini ürünlerini bizler çalışıp üreteceğiz ve onlar çalıp hazıra konacak? Vay be bu mübarek dini .kinizin .ötünüzün keyfine uygun kim icat etti? 

 Kim mi icat etti, 17. 18. 19. yüzyılın çürüyen tarikat ve cemaatleri ve bu yapılara hala inanç diyenler inşa etti! Ulan sahtekarlar, on saat aralıksız programınızı izledim, içinde tek bir 'kaynak' 'üretim' 'madde' kelimesi geçmedi. Ulan üç kağıtçılar, on saat aralıksız programınızı izledim, içinde bir tane 'bölüşüm' kelimesine rastlamadım. 

 Ulan şarlatanlar, on saat aralıksız programınızı izledim, yüz bin tane felsefe kelimesi geçti, yüz bin tane 'modern' kelimesi geçti, yüz bin tane 'bu tarikatlar devletin inanç sahiplerine yaptığı baskılar yüzünden' çoğaldı cümleleri geçti. Bu insanlar bu halk ne yer içer nasıl geçinir gibi bir cümle neden kurmadınız? Konuşmalarınızın özeti size kalırsa şeyhlerinin osuruğu olmasa halkımız inançsız ve aç kalır. 

 Hadi 'inançlarınızı' test için sizinle bir 'deney' yapalım, halkın vergileriyle aldığınız o maaşlarınızı üç ay vermeyelim, üç ay parasız pulsuz işsiz kalın da görelim şeyhlere inancınızı.. Maaşsız cemaatsiz kalırım korkusuyla işte ekranda felsefenin ve bilimin olmazsa olmaz en temel kelimesi madde nesne olmadan konuşmayı hala sürdürdüğünüze göre, bu neyin korkusu? Bu .öt korkusu. 

 OSMANLI'YI SON KURUŞUNA KADAR TÜKETTİNİZ ŞİMDİ VARIYLA YOĞUYLA SATA SATA CUMHURİYET TÜKENDİ

 Bir cemaat üyesi ya da lideri onlarca insanla kolaylıkla gönüllü köleleriymiş gibi neden homoseksüel ilişkisi kurabiliyor, sorusunun cevabı buradadır, unutmadan, .öt de bir nesnedir! Bir iki yıl aç kalın görelim sizi. Aç kalıp imkansız kalıp umutsuz kalıp hayattan bir çıkış yolu bulamayıp o sahtekar şeyhlere karısını veren yatağına giren .ötünü veren oğlunu kızını veren ve tecavüze uğradıkça o bizim pirimizdi diye cezbeye gelen yani hiç sesini çıkartmayan bu zavallı perişan insanlardan, bakalım farkınız kalacak mı? 

 O halde, Allah'ı ve güzel ahlakı neden hala hortlak karanlık yobaz sapık işbirlikçi ajan tarikat ve cemaatlerde arıyorsunuz? Cevap: hala .ötünüzün korkusu yüzünden. Yani düzen aynı düzen dört yüz yıldır bu .öt korkusu gitmemiş, Abdülhamit'in saldığı korku da bu .öt korkusuydu. Bu .öt korkusu yüzünden direnen isyan eden bölüşen sorgulayan hakça ve halkın yanında onurlu ve kişilikli bir insan olmanız bu gidişle bir dört yüzyıl daha mümkün görünmüyor, ancak artık 'kaynak' tükendi, 

Osmanlı'yı son kuruşuna kadar tükettiniz şimdi varıyla yoğuyla sata sata Cumhuriyet tükendi. Oysa çalışan insan üreten insan bir eser ortaya koyan insan kafa yorar emek verir aklını fikrini zorlar, maddeyi ürünü eline alır masaya koyar, üstüne düşünür, daha hızlı daha çok daha karlı daha insani ve doğaya ve doğasına uygun bu maddeyi nasıl işleyebilirim şekillendirebilirim, diye düşünür. 

 Ahlak dediğiniz şey, iş, çalışma ve üretim koşulları yani maddeyle insan arasındaki bu büyük boğuşma didişme uğraş alınteri ve emek'ten çıkar... Üretim bu uğraştan çıkar, onur ve bağımsız kişilik bu uğraştan çıkar, iş disiplini bu çalışmadan çıkar, kazanç ekmek parası nedir bu boğuşmadan çıkar, merhamet bölüşüm başkasını düşünme işte bu hayat ve insanlık kavgasının tecrübelerinden çıkar. 

 CEMAAT DİYE DİYE TARİHİN EN ESKİ ORDUSUNU TASFİYE, REZİL ETTİNİZ 

 Tarikat cemaat şeyh inanç kavgasından dört yüzyıldır çıkan tek şey: Doğu Türkistan'tan Orta Asya'ya ve Kafkaska'ya ve Balkanlar'dan Orta-Doğu'ya topraklarınız madenleriniz petrolleriniz elinizden çıkar ve köle ve bağımlı ve sömürge haline gelirsiniz, geldiniz işte. Cemaat diye diye tarihin en eski ordusunu tasfiye rezil ettiniz. 

Cemaat diye diye tarikat liderleri İstanbul'un göbeğinde Escobar metotlarıyla Escobar malikanelerinde gözlerinizin önünde kırk yıldır vur patlasın göbek atıp yaşıyor. Kölenin elinde kalan tek şey, isyandır, bu soylu isyan da bir türlü tüm bu toprak parçalarını yabancı istihbaratla işbirliğiyle parçalatıp direnişlerini çürüten şeyh tarikat cemaatlerin hiç birinden çıkmadı, çıkmaz. 

 Doğu Türkistan'ın tarikatlarıyla Pakistan'ın tarikatları Irak'ın tarikatları Kafkasya'nın tarikatları Orta-Doğu'nun tarikatları 'aynı' boş beleş saçma sapan sapık işbirlikçi aynı 'tek tip' cemaatlerdir ve Batılı istihbaratlar hepsini güzelce ve sabırla kullanıp bu ülkelerin bağımsızlığına varlığına son vermiştir Hiç birinin Allah'ın bin bir güzel nimeti bu dünyanın dağları nehirleri kaynakları ve ürünlerinin bulunması üretilmesi mamul hale getirilmesi katma değeri bölüşümüyle hiç bir ilişkisi olmadı, hepsi sizler gibi ekranlarda şeyh uçurdu kainat fethetti. 

 Neşe dediğiniz şey ürünle eserle boğuşan didişen yorulan terleyen insanlarda olur. Allah'ın neşesi insanlığın neşesi dünya neşesi, çalışan üreten terleyen insanlarda olur. Bu şeyh ve tarikatlar neden istisnasız hepsi Batı'nın köleleri oldu ve müridleri de kölelerin köleleri haline nasıl getirildi, bu varlığımız ve bağımsızlığımız için sorulacak en hayati soru değil midir? 

Cumhuriyet'e neden düşmansınız, çünkü genç Cumhuriyet'in ilk işi bu kangren bacakları elleri kesti! Üretememiş eser verememiş neşesini bulamamış insanlar inançsızdır Allahsızdır asalaktır sapıktır ve önlerine kim gelirse kendini ajanlık .ötverenlik dahil en utanmasızca kendini kullandıran insanlardır, inançlarınız sayesinde yeniden tohumlanmışlar ve örnekler gazete manşetlerinde rezilliklerin bini bir paradır. 

 Mesleği ve işi olmayanın ahlak'ı olmaz, bir inancı ve Allah'ı hiç olmaz. Fetö’cüleri aynı ekranlarda onlarca yıl izlerken yıllarca aynı soruyu sordum, siz ne ürettiniz, hangi fabrikayı hangi eseri? Ve onlara uygun gördüğüm laf şuydu: Şeytanın .imamları. 
 Bu ilahiyatçı profesörler içinde bir iki yazarın hatırı bu sözlerimi değiştirmeye hiç yetmiyor: 

 Son üç yüz yılın çürüme zihniyetinde değişen hiç bir şey yok, ekranlarda bu sefer başka tür şeytanın .mları bacak bacak üstüne atmış hala ahkam kesiyor! Hala martaval masal menkıbe anlatıp cirit atıyor! Ve hala maaşlarını bu yoksul halk ödüyor! Nihat Genç

Cüz-i irade nedir?


Cüz-i irade nedir?
 İnsanda gözüken fiilleri iki kısma ayırabiliriz. 
 Bunlardan bir kısmı tamamen irademiz dışında meydana gelen fiillerdir. Kalbimizin atması, kanımızın dolaşımı, nefes almak vermek, göz kapaklarımızın açılıp kapanması, saçımızın uzaması gibi fiilleri bu kısma misal olarak gösterebiliriz. 

Bu tür fiillere “ıztırârî” fiiller denilir. Bu tür fiillere insanın iradesi müdahale etmediğinden dolayı, bu fiiller için herhangi bir mesuliyet veya mükâfat yoktur. 


 Fiillerimizin diğer kısmı ise, kendi irademiz ile işlediğimiz fiillerdir. 

Yemek, içmek, bakmak, konuşmak, yürümek gibi fiillerimiz bu kısma dâhildir. Burada tercih ve seçim hakkımız vardır. 

Helale bakabileceğimiz gibi, harama da bakabiliriz. Helali yiyebileceğimiz gibi, haramı da yiyebiliriz. Hayrı konuşabileceğimiz gibi, yalan ve gıybet de konuşabiliriz. 


Bu tür fiillere “ihtiyâri” fiiller denilir. Cüz-i irade ise: “ihtiyâri fiiller” dediğimiz bu kısım fiillerdeki tercih kabiliyetimizdir. Yaratılması cihetiyle ıztırâri fiillerde olduğu gibi, ihtiyâri fiilleri de yaratan Allah’tır. 


Fakat ihtiyâri fiil ve hareketlerimizde talebimiz söz konusudur. 

İşte bu talebe cüz-i irade denir. 

 Demek ihtiyâri fiillerde insan, talep edendir. Allah ise, fiili yaratandır. İşte insan bu talebi sayesinde itaatkâr veya isyankâr olur. Başka bir ifadeyle insanın iradesi fiilin vasfına, Allah’ın kudreti ise fiilin aslına taalluk eder. 


Mesela yazı yazma fiilinin aslını yaratan Allah’tır. Yazılan, sevap bir şey olabileceği gibi, günah bir yazı da olabilir. 

Birinci hâlde yazının faydalı olduğundan, ikinci hâlde ise zararlı olduğundan bahsedilir. 

İşte yazı yazma fiilinin faydalı ve zararlı olmasına insan karar vermektedir. İnsan neye karar vermişse, Allah da yazıyı onun kararına göre yaratmaktadır. Ve onu mesul eden de bu tercihi ve kararıdır. 


Şimdi cüz-i iradenin mahiyetini 3 farklı misal ile anlamaya çalışalım: 


 Misal 1: Bir padişahın misafirhanesinde bulunduğumuzu farz ediyoruz. Bu misafirhanenin her katında ayrı ayrı nimetler ve ihsanlar sergileniyor olsun. Ve yukarıya doğru çıktıkça bu nimet ve ihsanların çoğaldığını görüyoruz. Bu misafirhanenin alt katında ise nimete mukabil cezanın, ihsana mukabil de azapların olduğunu farz ediyoruz. Yukarı katlara çıkmak için de aşağı katlara inmek için de tek yol, asansöre binmek ve ulaşmak istediğimiz katın düğmesine basmaktır. 


 Şimdi bizler asansördeyiz ve asansörün üst katlara çıkaran bir düğmesine bastık ve asansör bizi o kata çıkarttı. Ya da bizi aşağı katlara indirecek bir düğmeye bastık ve asansör bizi o kata indirdi. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki, üst katlara çıkmak için bir düğmeye basan kişi dilerse, fikrini değiştirip kendisini alt kata indirecek bir düğmeye basabilir ve alt katlara inmeye başlar. Ya da alt katlara kendisini indirecek bir düğmeğe basan kişi dilerse ve daha yolculuğu bitmemişse, asansörün üste çıkartan düğmelerinden bir düğmesine basarak üst katlara ulaşabilir. 


 Şimdi durumumuzu inceleyelim: Asansörü biz yapmadık ve onu kendi kuvvetimizle hareket ettirmiyoruz. Ancak asansör de kendi kendine hareket etmiyor. Biz irademizi kullanarak bir düğmeğe basıyoruz ve asansör bizi o kata ulaştırıyor. O hâlde “Asansörü ben hareket ettiriyorum ve asansör benim kuvvetimle çalışıyor.” diyemeyeceğimiz gibi, “ Bu asansör kendi kendine hareket ediyor; dilerse beni üst kata, dilerse beni alt kata indiriyor, elimde hiçbir şey yok.” da diyemeyiz. 


Evet, birinci sözü söyleyerek asansörü kendi kuvvetimizle hareket ettirdiğimizi iddia edemeyiz. Çünkü asansörü hareket ettirmek ve onu icat etmek için gereken kuvvetin binde biri değil, milyonda biri bile bizde yoktur. Değil asansörü kendi kuvvetimizle hareket ettirdiğimizi iddia etmeyi, belki ona binmemiz bile kendi kuvvetimizle olmamıştır. 


Bu misafirhanenin merhametli sultanı bizi, hiçbir kuvvet ve müdahalemiz olmaksızın bu asansöre bindirmiştir. Bizler bu sözü söyleyemeyeceğimiz gibi ikinci söz olan, “Asansörün hareketinde hiçbir müdahalemizin olmadığını, asansörün kendi isteğine göre bizi dilediği katlara çıkardığını” da iddia edemeyiz. 


Zira asansör, bizim bastığımız ve çıkmak istediğimiz kata bizi çıkarmaktadır. Bizi, istemediğimiz ve düğmesine basmadığımız hiçbir kata çıkartmamaktadır. O hâlde en doğru söz şudur: “Asansörü biz hareket ettirmiyoruz ve asansör bizim kuvvetimizle çalışmıyor. Ancak biz asansörün çıkacağı ve ineceği katları irademizle belirliyor ve düğmeye basıyoruz.” O hâlde çıkacağımız ve ineceğimiz katı biz tayin etmiş olmaktayız. Asansör ise bizim tayinimize ve talebimize göre hareket etmektedir. 


 Şimdi geldik temsildeki hakikatlerin izahına: Bu misaldeki misafirhane, bu dünyadır ve şu güzel âlemdir. Misafirhanenin sahibi ise, ezel ve ebedin sultanı olan Allah’tır. Misafirhanenin üst katları, bizi cennete ulaştıracak ameller; alt katı ise, bizi cehenneme düşürecek günahlardır. Asansör ise, Allah’ın irade ve kuvvetidir. Asansörün düğmesine basmak ise, Allah’tan o fiilin yaratılmasını istemektir. 

İşte bu cüz-i iradedir. 

 Cüz-i irademizle Kur’an’ın başına oturduğumuzda ve Kur’an okumayı talep ettiğimizde, Allah da kuvvetiyle “Kur’an okumak” fiilini yaratmaktadır. Yani biz bu hâlde iken, asansörün üst düğmesine basmış ve asansör de bizi o kata çıkartmıştır. Ağzımızın hareketinden tutun, okuduğumuz Kur’an’a kadar her şey Allah’a aittir. O’nun yaratması ve icadı ile meydana gelir. Bize düşen tek şey bu vaziyetin yaratılmasını tercih ve talep etmemizdir. 


Bu tercih ve talebe cüz-i irade denilir. Eğer biz Kur’an’ın başına oturacağımıza, okunması haram olan bir kitabın başına oturmuş olsaydık. Bu sefer cüz-i irademizle asansörün alt katlarına indiren bir düğmeye basmak gibi, o fiilin Allah tarafından yaratılmasını talep etmiş olacaktık ki, 


Allah da imtihan dünyası olmasından dolayı bu fiili yaratacaktı. Allah’ın yaratması, bizim isteğimize yani cüz-i irademize tabi olduğundan dolayı biz mesul olmaktayız. Gerçi birçok defa Allah’ın rahmetinden dolayı o günahı yaratmadığı ve o günahla aramıza girdiği de gözükmektedir. Cüz-i iradenin mahiyetini şu misallerle anlayabiliriz. 


Misal 2: Bir rıhtımda padişahın gemilerinin dizildiğini ve bu rıhtımın karşısında iki adanın olduğunu farz ediyoruz. Padişah, kaptanların sağdaki adaya gitmelerini emretmiş ve soldaki adaya gitmelerini yasaklamış olsun. Kaptanları emrine itaat hususunda bir imtihana tabi tutan padişah, imtihanın bozulmaması için de soldaki adaya gidenlere mâni olmasın. 


Gemiler aynı cihazlarla donatılmış ve her iki adanın yolu da açık tutulmuş olsun. Diğer taraftan, gemilerin seyahati için gerekli her türlü ihtiyaç ve yakıt yine padişah tarafından temin edilsin. Kaptanın burada yapacağı tek şey, dümeni çevirmek ve gideceği adayı seçmektir. Onu o adaya ulaştıran gemi de, geminin hareketi de sultana aittir. Eğer o kaptan, padişahın emrine uyarak sağdaki adaya giderse orada çeşit çeşit sofralarla, nimetlerle karşılaşacaktır. 


Eğer sol taraftaki adaya giderse, vahşi canavarların hücumuna hedef olacak ve görevli memurlar tarafından çeşitli cezalara çarptırılacaklardır. Her bir kaptan, padişahın dümenci bir neferi olarak gemiye rota verme ve istediği adaya gidebilme durumundadır. Bir kaptan hangi adaya gitmek isterse, gemi onun vereceği rota ile oraya yönelecek ve deniz gemiyi o adaya kadar sırtında taşıyacaktır. 


 Şunu da belirtelim ki, kaptan yolculuğun her anında rotayı değiştirme hakkında sahiptir. Mesela sol adaya doğru yol alırken, rotasını sağ adaya ya da sağ adaya doğru yol alırken, rotasını sol adaya çevirebilir. 


 Şimdi durumu inceleyelim: Gemiyi kaptan kendi kuvveti ve gücüyle hareket ettirmemektedir. Zira geminin hareketi için gerekli kuvvet onda olmadığı gibi, geminin ihtiyaçlarını da tek başına karşılaması mümkün değildir. 


O ne gemiyi yapmıştır, ne denizin sahibidir, ne de gemideki diğer aletlerin; bunların hepsi sultana aittir. Bununla birlikte gemi de kaptanın iradesi olmaksızın tek başına hareket etmemektedir. Kaptanın tercihi gemiye yön vermektedir. Şimdi kaptan şunu diyemez: “Bu gemiyi kendi kuvvetimle idare ve sevk ediyorum.” Zira buna gücü yetmez. Ancak şunu da diyemez: “Gemi benim irademin dışında yol alıyor, istediği adaya beni zorla götürüyor. 


Ben geminin hareketinden mesul değilim.” Evet bunu diyemez. Zira gemi onun tercihine göre yol almaktadır. O hâlde en doğru söz şudur: “Ben geminin ve içindeki cihazların sahibi değilim, onlar sultanımındır. Ben sadece bu gemiye rota belirleyen dümenciyim. Lakin öyle bir dümenciyim ki, geminin her hareketi benden sorulacak. 


Çünkü gemi o hareketi benim talebim ve isteğim ile yaptı.” Şimdi geldik temsildeki hakikatlerin izahına: Misaldeki rıhtım, bu dünyadır. Sultan ise Sultan-ı Kâinat olan Allah’tır. Her bir gemi, insandır. O gemideki cihazlar, insana takılan duygu ve azalardır. O iki ada ise; sağdaki cennet ve cennete götüren amellerdir, soldaki cehennem ve cehenneme götüren amellerdir. Kaptanın gemiye rota vermesi ve dümeni çevirmesi ise, cüz-i iradedir. 


Evet insanın bedenindeki her aza ve hücre, kâinattaki her bir sistem ve küre Allah’ın irade ve kudretiyle vazife görmekte ve hareket etmektedir. Fakat insan, ihtiyâri fiillerinde eli kolu bağlı bir kaptan gibi hadiselerin denizine atılmış değildir. Vücut gemisinin hareket adasını kendi cüz-i iradesiyle tayin ve tespit etmektedir. Böylece gideceği menzile kendisi karar vermektedir. İşte bu karar verme yeteneğine, cüz-i irade denilir. 


 Misal 3: Bir çocuğun, bir pehlivanın sırtına bindiğini farz ediyoruz. Karşılarında da iki tane dağ var. Sağ taraftaki dağda; lezzetli yiyecekler ve her türlü nimet bulunurken, sol taraftaki dağda ise sadece dikenli yiyecekler ve vahşi hayvanlar bulunuyor olsun. 


 Bu iki dağdan birisine çıkacak olan çocuğun kendi kuvveti, tek başına bu dağlara çıkmaya yetmeyeceği için, bir pehlivan onu sırtına almış ve çocuğun arzusuna göre hareket ederek onu istediği dağa çıkartacak olsun. Şimdi bu çocuk, her şeyiyle güzel olan sağdaki dağa çıkmak yerine soldaki dağa çıkmayı arzu etti ve o dağa kendisini çıkartmasını pehlivandan istedi. Pehlivan da onu o dağa çıkardı. 


Ve arzusunun bedeli olarak o dağa çıktıktan sonra da yüzlerce elemle ve korkuyla baş başa kaldı. Şimdi durumu inceleyelim: Çocuk kendi kuvvetiyle o dağa tırmanmadı, zaten gücü ve kuvveti tek başına o dağa çıkmaya da yetmez. Ancak pehlivan da onu zorla soldaki dağa çıkarmadı. 


Eğer çocuk sağdaki dağa çıkmak isteseydi, pehlivan da onu sağdaki dağa çıkarırdı. Nitekim birçoğunu sağdaki dağa çıkarmıştır. O hâlde çocuk, ne kendi kuvvetiyle dağa çıktığını iddia edebilir ne de pehlivanın zorla kendisini soldaki dağa çıkardığını söyleyebilir. 


 Çocuğun söyleyeceği en doğru söz şudur: “Evet, ben dağa kendi kuvvetim ile çıkmadım, beni bu dağa pehlivan çıkardı. Ancak pehlivan benim irade ve arzumu hiçe sayarak bunu yapmadı. Bilakis o benim talebime uydu. Ben, onun beni soldaki dağa çıkarmasını istedim, o da bunu yaptı. 


Bu dağa çıkmaktaki bütün mesuliyet benimdir.” Şimdi geldik temsildeki hakikatlerin izahına: Misaldeki sağ dağ, cennet ve ona götüren salih amellerdir. Sol dağ ise, cehennem ve cehenneme götüren kötü amellerdir. O çocuk ise, biziz; yani insandır. Pehlivan ise, Allah’ın kudreti ve kuvvetidir. Evet, biz fiillerimizi Allah’ın kudretine dayanarak işleriz. 


Misaldeki çocuğun pehlivanın sırtına binmesi gibi, bizde kudret-i İlahiyyeye binerek işleriz. Çıkmak istediğimiz tepeye bizi çıkarmasını ve yapmak istediğimiz ameli yaratmasını Allah’tan talep ederiz. İşte bu talebimiz cüz-i iradedir. Allah da, biz neyin yaratılmasını istemişsek, o fiilden razı olmasa da imtihan sırrından dolayı yaratır. 


Burada biz, fiilin yaratılmasını talep edeniz. Allah ise, fiili yaratandır. Fiilin yaratılmasına, bizim talebimiz ve isteğimiz sebep olduğundan dolayı da mesul oluruz. O hâlde bize düşen, cüz-i irademizi hayırlı işlerin talebi için kullanmak ve Allah’tan cennet amellerini bizim için yaratmasını istemektir. Bu istek ve arzu, halis bir niyet ile buluştuğunda, bizleri cennete layık bir hâle getirecektir.


 Ne mutlu, kendisine verilen cüz-i iradeyi salih amellerin yaratılmasında kullanan ve onunla cennet amellerini işleyenlere! Ve yazıklar olsun ki, hayırları talep etmesi için kendisine emanet edilen bu cüz-i iradeyi, günahları kazanmak yolunda kullanarak emanete ihanet edenlere

Kader, Kaza ve Cüz-i irade nedir?

Kader, Kaza ve Cüz-i irade nedir? ile ilgili görsel sonucu

Kader, Kaza ve Cüz-i irade nedir?

Madem meselemiz kaderdir. O hâlde konumuza geçmeden evvel bazı kelimelerin anlamlarını bilmek zorundayız. Bu kelimelerden bir tanesi kaderdir.
Kader: “Cenab-ı Hakk’ın, kâinatta olmuş ve olacak her şeyi, bütün vasıflarıyla, bütün hâlleriyle ezelde bilmesi ve daha onu yaratmadan önce, her şeyiyle, levh-i mahfuz denilen kader levhasında yazmış olmasıdır.”
Kaza ise: “Allah’ın bu ezelî yazıyı ve takdiri, icad etmesi ve yaratmasıdır.”
Demek ki kader Allah’ın ilminin bir neticesi, kaza ise Allah’ın kudretinin bir tecellisidir. Yani Allah ilmiyle yazmış, kudretiyle de yaratmıştır. Yazı, kaderdir; yaratmak, kazadır.
Mesela bir insanın ne zaman doğacağı ve ne zaman öleceği önceden takdir edilmiştir. İşte bu takdir, kaderdir. O insanın vakti geldiğinde doğması ve vakti geldiğinde ölmesi, yani doğum ve ölüm hadiselerinin yaratılması ise kazadır.
Cüz-i İrade ise Allah tarafından insana verilen, dilediği gibi hareket edebilme yeteneği ve seçme serbestliğidir.
Biraz daha bu kavramı açarsak; Allah insana okuma, yazma, koşma, yemek yeme, içme, oturma gibi birçok kabiliyetler vermiştir. Bu kabiliyetlerin her birine “külli irade” denilir. Burada geçen “külli irade” tabirini, Allah’ın külli iradesiyle karıştırmamak gerekir.
Allah’ın “külli iradesi”, Allah’ın dilediği her şeyi yapabilmesi ve emrinin önüne hiçbir şeyin geçememesidir.
İnsanın “külli iradesi” ise kendisine verilen yeteneklerdir. İşte insan, o yeteneklerden bir tanesi ile bir işe yöneldiğinde o “külli irade” artık cüzileşmiş olur. Buradaki “cüzi” ifadesi, “ufaklık” manasında olmayıp “belirlilik” manasındadır.
Mesela insanda yemek yeme kabiliyeti vardır. Bu “külli iradedir.” İnsan bu kabiliyeti ile simit yemeğe başladığında artık bu kabiliyeti cüzileşmiş olur. Artık insan kendindeki külli iradeyi belli bir yönde kullanmış ve simit yemeğe başlamıştır. İşte buna cüz-i irade denilir. İnsan burada serbesttir. Simit yiyebileceği gibi, bir haramı yemeği de tercih edebilir. Zaten onu mesul eden, ona bu tercih yetkisinin verilmesidir.

Kadere iman, imanın şartı mıdır?



Kadere iman, imanın şartı mıdır? ile ilgili görsel sonucu

Kadere iman, imanın şartı mıdır?

Kadere iman, imanın bir şartı mıdır?
Yani bir kimse kadere iman etmese ve onu inkâr etse iman dairesinden çıkar mı? Böyle bir soruya verilecek tek cevap “Evet”tir. 
Kadere iman, imanın bir şartıdır ve kaderi inkâr eden iman dairesinden çıkar. 
Zira kitabımız olan Kur’an-ı Kerim, birçok ayetiyle kadere imanı ders vermekte ve ezelde her şeyin Allah tarafından bilindiğini haber vermektedir. Bu ayetlerden bazıları şunlardır:
“Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır. Onları ancak Allah bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki bir tane, yaş ve kuru her şey levh-i mahfuzdadır.” (En’am:59)
“De ki: Bize Allah’ın yazdığından başkası asla erişmez. O bizim Mevlamız’dır.” (Tevbe:51)
“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, onu daha yaratmadan önce bir kitapta yazmış olmasın. Şüphesiz ki bu Allah’a çok kolaydır.”(Hadid:22)
“Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazmışızdır.”(Yasin:12)
“Allah her dişinin neye gebe kalacağını, rahimlerin neyi eksik neyi ziyade edeceğini bilir. O’nun katında her şey ölçü iledir.” (Ra’d:8)
“Bilmez misin ki Allah, yerde ve gökte ne varsa bilir. Bu, bir kitapta mevcuttur. Ve bu biliş Allah için çok kolaydır.”(Hac:70)
Bu ayetler ve bunlar gibi birçok ayetler, eşyanın daha yaratılmadan önce, Allah’ın ilminde var olduğunu bildirmektedir. Zaten bunun aksi de düşünülemez. Zira Allah’ın ilmi her şeyi, her zamanı ve her mekânı kuşatmıştır. Bunu kabul etmemek, Allah’a cehaleti isnad etmek demektir ki, Allah bütün kusur ve eksikliklerden münezzehtir.
Eğer insan için bir kader olmasa ve Allah, insanın yapacaklarını yaptıktan sonra bilseydi; Allah’ın ilmine bir nihayet ve sınır gelirdi. Ve ilim sıfatında artma, eksilme ve değişiklik söz konusu olurdu ki, bütün bunlar Allah hakkında düşünülemez.
Ezeliyet bahsinde de işleyeceğimiz gibi, Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Yani bütün mevcudat; geçmiş, hâl ve gelecek, evvel, ahir, zahir, batın, gizli ve açık her şey, her an O’nun şuhûd dairesindedir. O’ndan gizlenemez ve ilminden saklanamaz. Dolayısıyla “İnsan için bir kader yoktur.” demek, Allah’ın yarını bilmemesi manasına gelir. Zira yarını bilirse, kader; ilahî ilmin bir unvanı olduğundan, elbette herkes için bir kader olacaktır. Ve vardır.
Kader meselesini iyi anlayabilmek için şu iki noktanın çok iyi bilinmesi gerekir. Bunlardan bir tanesi Allah’ın ezelî oluşu, yani “Ezeliyet” bahsi ve diğeri de “İlmin maluma tabi olduğu” kaidesidir. Bu iki mesele izah edildiğinde ve anlaşıldığında kader hakkındaki bütün sorular cevaplarını bulacaktır. Şimdi bu iki meselenin izahına geçiyoruz…

İyiliğin Allah’tan, kötülüğün kuldan olması ne demektir?


İyiliğin Allah’tan, kötülüğün kuldan olması ne demektir? ile ilgili görsel sonucu

İyiliğin Allah’tan, kötülüğün kuldan olması ne demektir?
 İyiliğin Allah’tan, kötülüğün kuldan olması hakikatini anlamak için, dilerseniz, uzak hakikatleri yakınlaştırmak için kullanılan misal dürbününü kullanalım. Bir padişah, bir hizmetkârından, ihtişamlı bir cami yapmasını istedi ve caminin yapımında kullanılmak üzere tam 1000 altını ona verdi. 

 Bu hizmetkâr, sultanından aldığı 1000 altın ile gayet güzel ve nakışlı bir cami yaptı. Acaba, caminin yapımında sadece basit bir amele gibi çalışan ve caminin masraflarından hiçbirini karşılayamayan bu hizmetkâr, camiyi yaptıktan sonra: “Bu camiyi ben yaptım, bu cami benim malımdır.” diyebilir mi? Elbette diyemez ve insaf ile düşünen herkes bu caminin, bu adi hizmetkârın malı olmadığını kabul eder. 

Evet, hizmetkârın bu caminin yapımında hizmeti vardır, ancak hem caminin yapım emri hem de cami için yapılan 1000 altınlık masraf sultana aittir. 

 Eğer sultan ona cami yapmasını emretmeseydi ve caminin yapımında kullanılan 1000 altını vermeseydi, bu cami asla var olmazdı. O hâlde denilebilir ki, “Bu cami sultanın malıdır.”

 Ancak, eğer bu hizmetkâr haddini aşıp kendisine cami yapması için verilen 1000 altın ile cami yerine meyhane yapsa, o zaman meyhane onun malıdır ve o bundan mesuldür. 

Çünkü kendisine verilen emanete ihanet etti ve meyhane yapımında kullandı. İşte bu durumda diyemez ki: ”Ben bu meyhaneyi sultanın verdiği altınlar ile yaptım, mesuliyet onundur ve meyhane onun malıdır.” Evet diyemez, çünkü sultan ona o sermayeyi meyhane yapması için vermemişti. 

Ona verilen sermaye bir cami için olup meyhane için değildi. Ancak o, sultanın kendisine verdiği sermayeye ihanet etti ve onunla bu meyhaneyi yaptı. O hâlde caminin mülkiyeti hakkında, hizmetkârın “Bu cami benimdir, bunu ben yaptım.” iddiası ne kadar geçersizse, meyhanenin mülkiyeti hakkında da: “Bunu sultanın verdiği sermaye ile yaptım. 

O hâlde burası onun malıdır.” iddiası o kadar geçersizdir. Doğru olan ise şudur: “Cami sultanın sermayesi ve emri ile yapıldığından ona aittir. Meyhane ise, kendine verilen emanete ihanet ederek, cami yerine burayı hırsız gibi inşa eden hizmetkâra aittir.” Şimdi geldik temsildeki hakikatlerin izahına: 

 -Misaldeki padişah, ezel ve ebedin sultanı ve şu kâinatın padişahı olan Allah’tır. -O hizmetkâr ise, biziz; yani insandır. 

 -1000 altın ise; insana verilen başta azaları, cihazları, duyguları olarak ona verilmiş maddi ve manevi bütün hediyelerdir. 

 -Cami ise, salih ameller ve ibadetlerdir. -Meyhane ise, kötü amel ve günahlardır. Evet, iyilikler Allah’ın malıdır. Kötülükler ise bizim. Zira işlediğimiz bütün iyilikleri Allah’ın bize verdiği sermaye ile işlemekteyiz. 

Mesela Kur’an’ı okuduğumuzda; 
 -Onu okuduğumuz dil Allah’ındır, bu dildeki ses telleri Allah’ındır. 
 -Ses tellerinden çıkan sesi, havada yayan zerreler Allah’ındır. 
 -Kur’an’a baktığımız göz Allah’ındır. 
 -Göze görme yeteneğini veren Allah’tır.
 -Gözün görmesi için ışığı yaratan Allah’tır. 
 -Okuduğumuz Kur’an, Allah’ın kelamıdır ve onun kitabıdır.
 -Kur’an’ın yazıldığı kâğıt ve o kâğıttaki mürekkep yine Allah’ındır.  
-Okuduğumuzu anlamamızı sağlayan aklımız, hafızamız yine hep Allah’ındır.  
-Kur’an okumayı emreden de Allah’tır. -Kalbimizde Kur’an okumaya karşı bir muhabbeti koyan da O’dur. 
 -Daha saymakla bitiremeyeceğimiz, Kur’an okumamız için gereken her şey Allah’ındır. Bizim ise sadece elimizde, icada kabiliyeti olmayan cüz-i irade vardır. 

Sadece irademizle Kur’an okumak isteriz, bundan geriye ne varsa hepsi Allah’a aittir. O hâlde nasıl “Kur’an’ı biz okuduk, bu sevabı biz yarattık, bu güzellik bizimdir.” diyebiliriz. Bize düşen, tevazu ve ihlas ile bu hayırlı ameli bizim için yaratan Allah’a şükür değil midir? Ama eğer biz, bize verilen bu göz ve dil sermayesini yanlış yerde kullanarak, bunlarla Kur’an okumaya bedel, haram ve günah şeyler okursak. 

O zaman misaldeki hizmetkârın, kendisine cami yapılması için emanet edilen 1000 altın ile meyhane yapması ve bundan mesul olması gibi bizde, bize emanet edilen göz, dil, akıl gibi sermayeleri yanlış yerde kullanmış ve bu günahın tek sahibi olmuş oluruz. 
 Ya da bir fakire sadaka verdiğimizi düşünelim. 
Bakalım bu sevapta bizim hakkımız ne kadardır? 
 -Evvela sadaka verdiğimiz fakiri Allah yarattı ve onu bizimle Allah karşılaştırdı. 
 -Sadakayı verdiğimiz malı Allah bize ihsan etti, sadakayı verdiğimiz eli O yarattı. 
 -O fakire karşı şefkat ve merhamet duygusunu kalbimize O koydu.
 -Verdiğimiz sadakayı bereketlendirip bize daha fazlasını yine O ihsan etti. Daha bunlar gibi, sadakanın verilmesi için gerekli bütün şartları Allah yarattı, bizim elimizde olan ise sadece sadaka verme arzumuzdur. Haddizatında bu arzu dahi Allah’a aittir. 

 Hâl böyle iken: “Bu fakire ben yardım ettim, bu iyilik benim malımdır.” demek, ne kadar boş bir iddiadır. Akıllı olan herkes bunu anlar. Ancak eğer biz, o fakire sadaka vereceğimiz yerde; o mal ile içki alsak, kumar oynasak ya da herhangi bir haramı satın alsak. 

O zaman biz mesul oluruz. Çünkü o sermaye böyle adi işler için verilmemişti. Biz sermayeye ihanet ettik, tek mesul biziz ve bu günah bizim malımızdır. Şimdi bu iki misale, diğer bütün iyilikleri ve güzellikleri kıyas edin! 

Onların icad edilmesi için gerekli olan sebepleri ve şartları düşünün! 
Sonra da elinizde olana, icada kabiliyeti olmayan cüz-i iradeye bakın! 
Ve bu cüz-i irade ile bu güzelliklerin yaratılamayacağını düşünerek, bütün iyilikleri ve sevapları Allah’a teslim edin! 
Bu iyilikleri sizin için yaratan Allah’a şükür edin!

Ezeliyet ne demektir?

Ezeliyet ne demektir? ile ilgili görsel sonucu

Ezeliyet ne demektir?

Kader meselesinin anlaşılamamasındaki en büyük sebep, “zaman” ve “ezel” kavramlarının birbiriyle karıştırılması ve yanlış değerlendirilmesidir.
İnsan, zaman ve mekân içerisinde yaşadığı için, her hadiseyi ve hakikati zaman ölçüsüne göre değerlendirmekte ve ezeli, zamanın başlangıcı zannetmekle hata yapmaktadır. İşte kaderi anlayamamak, böyle yanlış bir kıyasın mahsulüdür.
Zaman, kâinatın yaratılmasıyla başlayan ve içerisinde hadiselerin cereyan ettiği soyut bir kavramdır. Geçmiş, hâl ve gelecek olarak üçe taksim edilir. Bu taksim mahlukata göredir. Yani asır, sene, ay, gün, dün, bugün, yarın gibi bütün kavramlar ancak yaratılmışlar için söz konusudur.
Ezel ise, zamanın başlangıcının evveli demek değildir. Ezelde geçmiş, hâl ve gelecek yoktur. Ezel bütün bu zamanların aynı anda görüldüğü ve bilindiği bir makamdır. Dilerseniz şimdi, Allah’ın ezeliyet sıfatını misaller ile anlamaya çalışalım:
Misal-1:
Düz bir çizgi düşünün, bu çizgi zaman çizgisi olsun. Bu çizginin ortası ise şimdiki zaman, yani şu anda içinde bulunduğumuz an olsun. Bu çizginin solundaki nokta ise geçmiş zaman olsun. İşte bu noktada kâinat yaratıldı ve daha sonra ilk insan Hz. Âdem (a.s.). Ve o zamandan bugüne kadar yaratılan her şey, hâl ile geçmiş zamanın ifade edildiği bu iki nokta arasında var oldu.
Zaman çizgimizin sağındaki nokta ise gelecek zamandır. Bu nokta, kıyametinde ötesinde cennet ve cehennem hayatını içine alan sonsuzluk hayatıdır. Şu anda içinde bulunduğumuz hâl noktası ile gelecek zaman noktası arasında ise torunlarımız, onların torunları ve kıyamete kadar yaratılacak her şey hatta bunun da ötesinde öldükten sonra dirilme, hesaba çekilme, amellerin tartılması ve sırattan geçme gibi hadiseler var.
Ezel ise bu zaman çizgimizin, geçmiş noktasının sol tarafı değildir. İşte kaderi anlayamamamızın sebebi, ezelin burası olduğunu zannetmemiz ve ezeli, zaman çizgisi üzerinde bir yere oturtmamızdır. Zira ezeli, burası zannettiğimizde Allah’ın yarını bilmesi için yarının gelmesi gerekecektir. İşte bu zan ve ezeliyet kavramını yanlış anlamamız ise şu soruyu sormamıza sebep olacaktır: “Allah günahkâr olmamı yazmışsa benim suçum ne?”
Şimdi ezel kavramını, zaman çizgimizde resmettiğimizde bu sorunun ne kadar manasız bir soru olduğu anlaşılacaktır. İşte ezel bu çizginin üst kısmındaki noktadır. Geçmiş zamanın sol tarafı değil, bir zamansızlıktır. Hâl, geçmiş ve geleceği aynı anda tutan ve gören bir makamdır. Dolayısıyla Allah bugünü gördüğü ve bildiği gibi, yarını da öbür günü de ve cennet ile cehennem hayatının yaşanacağı sonsuzluk hayatına kadar her şeyi de bugün ile birlikte görmektedir.
Allah için hâl, geçmiş ve gelecek gibi kavramlar yoktur. Bu kavramlar zaman ile kayıtlı olan bizler içindir. Şimdi bu meseleyi diğer bir örnek ile inceleyelim:
Misal-2:
Şu tablo bizim zaman çizgimiz olsun. Ortası hâl yani şimdiki zaman, sol tarafı geçmiş zaman, sağ tarafı ise gelecek zaman. Şimdi şu zaman tablomuzun üzerine bir ayna tuttuk. Ayna, zemine yakın olduğu için sadece “hâl” aynada aksetti. Geçmiş ve gelecekten içine hiçbir şey girmedi. Şimdi aynayı biraz kaldıralım. Ve şu pozisyonda aynamızda hâl ile birlikte geçmiş ve geleceğinde bir bölümü aksetti. Aynayı biraz daha kaldırdığımızda, bir önceki pozisyonda aynada gözükmeyen geçmiş ve geleceğin bir bölümü daha onda aksetti. Demek aynayı kaldırdıkça, aynada gözüken zaman dilimi genişlemektedir. Şimdi aynayı en tepeye kaldıralım.
İşte bu noktada ayna hâl, geçmiş ve geleceğin tamamını içine aldı. İşte bu noktaya ezeliyet noktası denilir ki, üç zamanın tamamını aynı anda görmektir. İşte “Allah ezelidir.” dediğimizde, Allah’ın bütün zaman ve mekânları aynı anda gördüğü, bildiği ve zaman kaydından münezzeh olduğu anlaşılır.
Misal-3:
Şimdi de ezeliyet kavramını başka bir misalde görelim. Erzurum’dan İstanbul’a doğru 3 vasıtanın yola çıktığını farz ediyoruz. Bu vasıtalardan bir tanesi İstanbul’a girmek üzere İzmit’te, diğeri İzmit’tekine kıyasla biraz daha geride Eskişehir’de ve 3. vasıtamızda ikisinin gerisinde Ankara’da olsun.
Şimdi bu üç vasıtaya dikkat ettiğimizde şunları görürüz: İzmit’te olan vasıtamız, Eskişehir ve Ankara’da olan araçlara kıyasla önde yani istikbaldedir. Zira onların geçeceği yollardan çoktan geçmiştir.
Eskişehir’de olan vasıtamız ise, İzmit’te olana göre geçmiştedir. Zira öndeki araç Eskişehir’den çoktan geçmiştir. Ancak Ankara’da olana kıyasla istikbaldedir. Zira daha bu araç onun mevkiine ulaşmamıştır.
Ankara’da olan vasıtamız ise diğer iki araca kıyasla da geçmiştedir. Zira bu iki araç da Ankara’yı çoktan geçmiştir.
Araçlar arasında geçmiş, gelecek gibi tabirler kullanılırken yukarıda olan ve üç vasıtayı aynı anda aydınlatan Güneş için zaman ifade eden bu tabirler kullanılmaz. Yani Güneş şuna göre geçmiştedir, buna göre gelecektedir, denilemez. Çünkü Güneş bu üç vasıtayı aynı anda aydınlatmakta, ışığı ile üçünü aynı anda kuşatmaktadır. İşte Güneş’in bu hâli, yani yerdeki vasıtalar için geçerli olan zaman kaydıyla kayıtlı olmaması ve üç zamanı aynı anda kuşatması ezeliyete misaldir.
Aynen bunun gibi, bizler de kâinatın yaratılmasıyla başlayan zaman yolunun bir noktasındayız. Bizden önce geçen her şey bize göre mazide, yani geçmişte kalmıştır. Bugünden hatta bu andan sonraki zamanlar ve o zamanlarda yaratılacak mahluklar ise bize kıyasla istikbaldedir. Evet, şu anda bizim dedelerimiz geçmişte kaldılar. Hâlbuki bir zaman, onların dedeleri de istikbalden torun bekliyorlardı. İşte dedelerimiz, kendi dedelerine göre istikbal olan zaman diliminde bu dünyaya uğrayıp teneffüs ederek maziye döküldükleri gibi, dedelerimize göre istikbalde olan bizler de bir gün maziye döküleceğiz. Ve bize göre istikbalde olan torunlarımız, hâle yani şimdiki zamana çıkacaklar.
Görüldüğü gibi, geçmiş, gelecek ve hâl gibi tabirler bizler için kullanılmaktadır. Hâlbuki her şeyi ve zamanı yaratan Allah için mazi, hâl ve istikbal gibi kavramlar yoktur. O, misalimizdeki Güneş gibi bütün bu zamanları ayna anda ilminin ışığı ile kuşatmıştır. O hâlde “Allah yazdı diye biz yapıyoruz.” denilemez, Zira Allah ezeliyeti ile bütün zamanları aynı anda kuşattığından bizim hür irademiz ile ne yapacağımızı bilmiş ve ne yapacaksak kader defterimize onu yazmıştır. Allah yazdı diye biz yapmamaktayız, bilakis biz yapacağımız için Allah yazmıştır.
Ezeliyet bahsini daha iyi kavrayabilmemiz için son bir misal daha vereceğiz. Zira ezeliyeti anlamak, kader meselesini anlamanın anahtarıdır. Kader bahsinde bocalamanın en birinci sebebi Allah’ın ezeliyet sıfatının anlaşılamaması ve Allah’ın zaman mefhumu ile kayıtlı olduğunun zannedilmesidir.
Misal-4:
Bir şiirin tamamını bildiğiniz takdirde, sizin ilminizin, şiirin bütün mısralarına olan münasebeti aynıdır. Yani önceki misalde Güneş’in üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vâkıftır. Fakat şiirin mısraları için, kendi aralarında öncelik ve sonralık söz konusu olmaktadır. Mesela, altıncı mısra; dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir. Siz şiirin ilk beş mısrasını yazıp altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık beşinci mısra mazide kalmış, yazılmıştır. Altıncı mısra ise hâlde yani şimdiki zamandadır. Onuncu mısra ise henüz istikbaldedir. Yani daha vücuda gelmemiş ve yazılmamıştır. Hâlbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O hâlde öncelik ve sonralık sizin ilminiz için söz konusu değildir.
Aynen bunun gibi, 19. asır ve o asırda yaşayanlar; 18. asra ve bu asırda yaşayanlara göre istikbalde, 20. asra göre ise mazidedir. Ancak zamandan münezzeh olan Allah için bütün bu asırlar; geçmiş, hal ve istikbal aynı anda ilim ve şuhud dairesindedir.
Demek “Allah’ın ezelî ilmi” dediğimiz kader, geçmiş zamanda yapılmış bir plan olmayıp zaman dışı bir plandır. Bütün geçmiş ve gelecek zamanları aynı anda tutan zaman üstü bir ilimdir.
O hâlde “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü son derece batıl bir sözdür. Zira Allah, bizim ne yapacağımızı bilmeden kader defterimizi yazmış ve bizi o yazıya göre hareket etmeğe mecbur etmiş değildir. Bilakis, cüzi irademizle neyi tercih edecek ve hangi fiili işleyeceksek, ezeliyeti ile bilmiş ve kader defterimize yazmıştır.
Aslında mazeret olarak öne sürülen “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü temelde de yanlıştır. Çünkü kader defteri, Allah’ın ilminin bir tecellisidir. İlim ise zorlama sıfatı değildir. Bu yazı sadece bir beyandır. Mesela ben şimdi şöyle bir yazı yazsam: “Siz yaklaşık 15 dakika sonra televizyonunuzu kapatacaksınız.” Şimdi siz 15 dakika sonra televizyonunuzu kapatsanız, diyebilir misiniz ki, “Eğer bu yazı olmasaydı ben televizyonumu kapatmazdım.” Elbette diyemezsiniz. Çünkü bu sadece bir yazıdır. Bir haberdir. Zorlama değildir.
Aynen bunun gibi, “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü de son derece yanlıştır. Bizlerin fiillerini Allah’ın ilmi yaratmıyor ki, ilmin unvanı olan kader defterini suçlayabilelim.
Bizim fiillerimiz Allah’ın kudretiyle yaratılmaktadır. İlmin bu yaratmada hiçbir tesiri yoktur. O hâlde nasıl olurda biz, fiillerimizin icadında hiçbir tesiri olmayan kader defterimizi sorumlu tutabiliriz? Bu olsa olsa kişinin kendini aldatmasından başka bir şey değildir.
Zira bu sözü söyleyen kişiye deseniz ki: “Niçin okula gidiyorsun, kaderini değiştiremezsin ki? Eğer kaderinde doktor olmak varsa, zaten olacaksın, bunun önüne geçemezsin, çalışmasan da doktor olursun. Yok eğer kaderinde doktor olmak yoksa beyhude yoruluyorsun!” Ya da şöyle desek: “Niçin dükkânını açıyorsun ki, kaderinde bugün kazanmak varsa, o zaten sana gelir, dükkânını açmasan da olur. Yok eğer kaderinde bugün kazanmak yoksa dükkânını açsan da kazanamazsın, kaderini değiştirecek değilsin ya!” Eğer ona bunları söylesek; kaderini değiştiremeyeceğini, bu yüzden okula gitmemesini ve dükkânını açmamasını tavsiye etsek, hemen savunmasını yapar ve der ki: “Sen çalışacaksın ki, Allah versin.” Ama iş farzları eda etmeğe ya da haramlardan kaçmaya geldi mi, hemen kadere sığınır, teslimiyetçi olur, suçu kadere yükler. Bu kişinin kendisini aldatması değildir de nedir?
Hâlbuki ezeliyet bahsinde gördük ki, Allah bizi hiçbir günaha zorlamıyor. Sadece, zamanları ve mekânları kuşatan ilmiyle bizim ne yapacağımızı biliyor ve kader defterimize yazıyor. Acaba günahımızı kadere yüklememize sebep olan ve “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” dedirten şey: Ne yapacağımızı Allah’ın ezeliyeti ile bilmesi mi?
Yani, eğer Allah bizim ne yapacağımızı bilmeseydi biz mesul olurduk da, bildiği için mesul olmayacak mıyız? Günahını kadere yükleyen insan ne istediğine bir baksın! Ve bundan utansın!
Buraya kadar verdiğimiz misaller ile Allah’ın ezeliyetini anlamaya çalıştık. Ancak şu unutulmamalıdır ki, verdiğimiz bütün misaller, sadece akılların anlamaktan âciz kaldığı bir hakikati yakınlaştırmak için küçük birer dürbündür. Yoksa akıllar, nasıl ki Allah’ın kudretinin ve azametinin büyüklüğünü hakkıyla anlamaktan âcizdir; aynen bunun gibi, Allah’ın ezeliyetini ve bütün zaman ve mekânlara ilminin aynı anda münasebetini de tam idrakten âcizdir. Ancak şu sönük dürbünler bile, “Allah kaderimi böyle yazmış, benim suçum ne?” sözünün ne kadar batıl olduğunu anlatmakta ve meselenin tam anlamıyla anlaşılmasını sağlamaktadır.
Allah’ın ezeliyeti ile birlikte “İlmin maluma tabi olduğu” kaidesi de anlaşılınca göreceksiniz, kader hakkında cevapsız zannedilen bütün sorular, birden cevaplarını nasıl bulacaklar.

İlim maluma tabidir-1

İlgili resim

İlim maluma tabidir-1

Kader meselesinin anlaşılabilmesi için, iki noktanın çok iyi anlaşılması gerektiğini daha önce ifade etmiştik. Bu iki noktadan bir tanesi, Allah’ın ezeliyeti idi. Bu bahsi detaylarıyla inceledik ve anladık ki, Allah ilmi ile bütün zamanları, geçmişi, hâli ve geleceği aynı anda kuşatır. Bizim yapacaklarımızı, daha yapmadan evvel ezeliyeti ile bilir.
Şimdi ise, çok iyi anlaşılması gereken bu iki noktadan ikinci noktayı “ilmin maluma tabi olması” kaidesini inceleyeceğiz. Bu nokta da iyi kavrandığında, çözülmez bir muamma zannedilen kader bahsinin ne kadar anlaşılır olduğunu ve içinde cevaplanamaz hiçbir soru olmadığını göreceksiniz. Kader meselesini kavrayabilmek için “ilmin maluma tabi olması” kaidesini, ezeliyet bahsi kadar iyi anlamak zorundayız. Bu yüzden bu kaide ile ilgili tam on misal vereceğiz. Bu on misalden sonra bir daha aklınıza, “Allah günah işleyeceğimi yazmış, benim suçum ne?” diye bir soru asla gelmeyecek.
Misal 1:
İlim: Bir şeyin zihindeki şeklidir.
Mâlum ise: O şeyin hariçteki gerçek hâlidir.
Mesela bir elmayı ele alalım. Elmanın zihnimdeki şekli ilimdir, malum ise elmanın kendi şeklidir. Acaba, ben elmayı bu şekilde bildiğim için mi elma böyle? Yoksa elma böyle olduğu için mi ben onu öyle biliyorum? Yani benim ilmim, malum olan elmanın şekline mi bağlı? Yoksa malum olan elma, ilim olan benim bilgime mi bağlı? Biraz daha açarsak: Eğer ben elmayı karpuz gibi bilseydim, elma karpuza dönüşür müydü? Elbette ki hayır. Çünkü malum olan elmanın şekli, ilmime bağlı değildir. Ben onu bu şekilde bildiğim için, o bu şekle bürünmemiştir. Bilakis elma bu surette olduğu için ben onu böyle bilmekteyim. O hâlde ilim yani elmanın zihnimdeki şekli, maluma yani elmanın gerçek hâline tabidir.
Misal 2:
Farzedelim ki, kasamda 500 lira var ve ben kasamda 500 liranın olduğunu biliyorum. İşte benim kasamdaki 500 liranın varlığını bilmem, ilimdir. Mâlûm ise, kasamdaki 500 liradır. Şimdi yine aynı soruyu soralım: Ben bildiğim için mi kasamda 500 lira var? Yoksa kasamda 500 lira olduğu için mi ben böyle biliyorum? Yani ilmim maluma mı tabi, yoksa malum olan kasadaki para ilmime mi tabi?
Elbette ilim maluma tabi. Yani ben bildiğim için kasada 500 lira yok, bilakis kasada 500 lira olduğu için ben öyle biliyorum. Eğer bunun tersi olsaydı; yani ilim maluma tabi olacağı yerde, malum ilme tabi olsaydı, ben kasada 500 lira yerine 500 milyonun var olduğunu zannettiğimde kasada o kadar paranın olması gerekirdi. Hâlbuki bu olmuyor. Sebebi ise malumun ilme değil, ilmin maluma tabi olmasıdır.
Misal 3:
Yüksek bir tepede oturduğumuzu farz ediyoruz. Tepenin altında da kavisli bir tren yolu olsun. Siz tepenin tam üstünde olduğunuzdan, tren yolunun hem sağını hem solunu, tamamını görebiliyorsunuz. Ve bir baktınız ki, aynı rayda karşılıklı ilerleyen iki tren var. Onların 2 dakika sonra çarpışacaklarını gördüğünüzden elinizdeki deftere “Bu iki tren 2 dakika sonra çarpışacak.” diye yazdınız. Ve trenler iki dakika sonra çarpıştı.
Şimdi kazadan kurtulan makinistlere deseniz ki: “İşte bu benim defterim. Ben sizin çarpışacağınızı, daha siz çarpışmadan önce bu deftere yazmıştım.”
Acaba makinistlerin size şöyle deme hakları var mıdır? “Biz senin yüzünden kaza yaptık. Eğer sen bizim kaza yapacağımızı yazmasaydın biz çarpışmazdık, sen yazdığın için çarpıştık. Sen bu kazanın sebebisin.” Elbette diyemezler. Çünkü sizin yazınız yani ilim, onların çarpışacağına yani maluma tabidir.
Başka bir ifadeyle: Siz onların çarpışacağını gördüğünüzden dolayı bu yazıyı yazdınız, yoksa onlar siz yazdığınız için çarpışmadılar. Siz yüksek bir yerde olduğunuz için, onların göremediklerini, aynı raydan ilerlediklerini gördünüz.
Hem sizin yazınız sadece bir tespittir. Zorlama ve kaza sebebi değildir. Eğer kaza sizin yazınız yüzünden olsaydı, o hâlde şunun da olması gerekirdi: Siz, çarpışacak bu iki tren hakkında “Çarpışmayacaklar.” diye yazardınız, onlar da aynı raydan karşılıklı ilerlemelerine rağmen çarpışmazlardı. Eğer ilim maluma tabi olacağı yerde malum ilme tabi olsaydı, dünyanın hiçbir yerinde kazalar olmazdı. Bir adam defterine, “Bugün hiç kaza olmayacak.” diye yazardı ve kazaları önlerdi. Hâlbuki bu asla olmaz. Şimdi bu misali şöyle özetleyelim:
1- Siz kaza yapacaklarını yazdığınız için onlar kaza yapmadı, bilakis onlar kaza yapacakları için siz yazdınız. Yani ilminiz ve yazınız, maluma “onların yapacakları kazaya tabidir.”
2- Sizin yazınızdan dolayı onlar mesuliyetten kurtulamaz. Zira onlar bu yazının yazılmasına sebep olmuşlardır.
Misal 4:
Daha senenin başında iken aldığınız bir takvimde, senenin bütün günlerinde ki Güneş’in doğuş ve batış saatlerinin yazılı olduğunu görürsünüz. Mesela senenin son günü olan 31 aralığa baksanız, Güneş’in doğuş vaktinin: 7:15, ve batış vaktinin 16:45 olduğunu görürsünüz.
İşte takvimdeki bu yazı ilimdir.
Malum ise Güneş’in o saatte doğacak ve batacak olmasıdır.
Yine sorumuz aynı: Acaba takvimde yazıldığı için mi Güneş o saatlerde doğuyor ve batıyor? Yani malum olan Güneş’in doğup batacağı saat, ilim olan takvimdeki yazıya mı tabi? Yoksa Güneş’in o saatte doğup o saatte batacağı önceden hesaplanıp bilindiği için mi takvime kaydedilmiş? Yani ilim maluma mı tabi? Elbette ikinci şık, yani ilmin maluma tabi olması doğru.
Zira Güneş’in doğacağı ve batacağı saatler hesaplanmış ve yazılmış. Eğer tersi olsaydı, malum ilme tabi olup yazıldığı için doğup batsaydı. O zaman takvime Güneş’in doğuş vakti olarak 7:15 yerine 12:00 yazdığımızda Güneş’in 12:00’de doğması; hatta “Bugün Güneş doğmayacak.” yazdığımızda Güneş’in o gün doğmaması gerekirdi. Hâlbuki bunların hiçbiri olmuyor. Sebebi ise ilmin yani takvimdeki yazının, maluma yani Güneş’in kendisine tabi olmasıdır.
Şimdi şunu düşünelim: İnsan son derece âciz, zayıf, ilmi noksan, zaman ve mekânla kayıtlı olduğu hâlde, bir sene sonra Güneş’in ne zaman doğacağını ve ne zaman batacağını önceden bilebiliyor ve onu takvime kaydediyor. Ve hiçbir insanın aklına “Takvimde Güneş’in doğma ve batma vakitleri yazıldığı için Güneş bu saatlerde doğmak ve batmak mecburiyetinde kalıyor; bu yazı olmasaydı, Güneş bu saatlerde doğup batmazdı.” gibi batıl bir fikir gelmiyor.
Hâl böyle iken, acaba kudreti sonsuz, ilmi nihayetsiz, zaman ve mekânların kayıtlarından münezzeh, ezelin sultanı olan Allah’ın, bir takvim hükmünde olan kader defterine bizim doğacağımız günü ve batacağımız yani öleceğimiz günü ve bu iki gün arasında neler yapacağımızı yazmasını niçin kavrayamıyoruz?
Takvimde yazıldığı için Güneş’in doğmadığını bildiğimiz hâlde, niçin kader takvimimizde yazıldığı için o işleri yapmadığımızı; bilakis biz yapacağımız için onların yazıldığını yani Allah’ın ilminin, malum olan fiillerimize tabi olduğunu anlayamıyoruz? Ve günahımızı kadere yüklemeye çalışıyoruz?
Misal 5:
İstanbul-Ankara arası 500 km’dir. Bu mesafenin bizler tarafından bilinmesi ve kitaplarda yazılması ilimdir. Malum ise bu mesafenin kendisidir. Burada da durum aynıdır. İlmimiz maluma tabidir. Bu misaldeki malum İstanbul-Ankara arasının 500 km olduğudur. Eğer ilmimiz maluma tabi olacağı yerde malum ilme tabi olsaydı, yani biz bu mesafeyi böyle bildiğimiz için bu mesafe bu kadar olsaydı; o zaman biz bu mesafenin 1000 km olduğunu zannettiğimizde malum mesafenin 1000 km’ye çıkması gerekirdi. Hatta aradaki mesafenin sadece 1 metre olduğunu zannettiğimizde de İstanbul’dan bir adım atarak Ankara’ya ulaşmamız gerekirdi. Ama bunların hiçbiri asla olmuyor. Biz ne bilirsek bilelim, ilmimizin malum üzerinde bir etkisi gözükmüyor. Sadece mesafenin 500 km olduğunu bildiğimizde doğru biliyoruz, diğer zanlarımızda ise yanlış biliyoruz.
Aynen bu misalde olduğu gibi, doğuşumuz ile ölümümüz arasında ne kadar mesafe varsa ve bu mesafede hangi istasyonlara uğrayıp o istasyonlarda neler yapacaksak bunların hepsi malumdur. Bu malumun Allah tarafından bilinmesi ve Allah’ın ilminin bir ünvanı olan kader defterinde yazılması ise ilimdir.
Kaidemiz neydi? “İlim maluma tabidir.” O hâlde Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim ne yapacağımızı Allah ezeliyeti ve nihayetsiz ilmi ile bilmiş ve kader defterine kaydetmiştir. Burada önemli olan “İlmin maluma tabi olması” kaidesini, Allah’ın ezeliyeti ile beraber düşünmenizdir. Ezeliyeti kavramadan, bu kaidenin tek başına anlaşılması mümkün değildir. Bu sebepten biz bu kaideye geçmeden evvel, Allah’ın ezeliyetini farklı misaller ile anlamaya çalıştık. Allah’ın ne yapacağımızı ezeli ilmi ile bilmesi, asla zorlama sebebi değildir. Bu sadece bir tespittir.
Hakikat böyleyken bunun aksini düşünüp “Ben kaderin mahkûmuyum.” diyerek suçu kadere atmak ne kadar manasızdır. Onların bu ifadesi şu manaya gelir ki, ilim maluma tabi değil malum ilme tabidir; yani Allah bu kul cehennemlik olsun demiş o da cehennemlik olmuştur veya bu cennetlik olsun demiş o da cennetlik olmuştur.
Hâlbuki durum böyle değildir. Bilakis Allah’ın ilmi, olacak olan hadiselere tabidir yani ne olacaksa onu bilmiş ve kader defterinde kayıt etmiştir. Bunu söyleyenlerin temennisi aslında şudur: Bizim mesul olmamız için Allah bizim yaptıklarımızı yaptıktan sonra bilsin, yani Allah yarını bilmesin demektir. Bilmemek ise Allah’ın şanına yakışmaz. Zira bilmemek bir kusur ve eksikliktir, Allah ise bütün kusur ve eksikliklerden münezzehtir.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...