23 Mayıs 2018

İngiliz derin devletinin 135 yıllık Türkiye’yi “böl parçala yönet” politikası ve PKK




İngiliz derin devletinin 135 yıllık Türkiye’yi 

“böl parçala yönet” 

politikası ve PKK


Türkiye bir yandan, güneydoğusunda Cumhuriyet tarihinin en büyük bölücü kalkışmasını yaşarken, bir yandan da güney komşuları Irak ve Suriye’deki iç savaşlardan yoğun bir şekilde etkilenmeye devam ediyor.
Uluslararası toplum tarafından bu çatışma ve savaşlar önleneceği yerde, karanlık ellerin desteğiyle iyice büyütülüyor. 100 yıl önce Türkiye’yi Sevr’le bölemeyen derin dünya devleti de bölgedeki karışıklıkları körüklüyor. Sonuç olarak, “Böl parçala yönet” politikası ile ülkemizi parçalamayı hedefleyen eski plan, bir türlü gündemden düşürülmüyor.
Bu sinsi plan, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında da desteklenmeye devam ediliyor. Yarbay Ralph Peter’ın “kanla çizileceğini belirttiği yeni Ortadoğu sınırları”na ulaşabilme hayali için de bölgedeki birçok unsurdan faydalanılıyor. [i] Bu karanlık amaç uğrunda, Suriye’deki komünist Baas rejimi, mezhep çatışması arzusuyla yaşayan Irak’taki bağnaz yapılar uluslararası çevrelerin bölgeyi kan gölüne çevirmesi için kullanılıyor. Bunların yanında, derin tüm güçlerle kirli işbirlikleri yapan, olası bir Armagedon’da Türkiye/Müslümanlar aleyhinde savaşacağını ilan eden ve cinayet işlemede sınır tanımayan PKK da en kullanışlı taşeron terör örgütü olarak karşımıza çıkıyor. [ii]
PKK, Anadolu’daki bin yıllık İslam kardeşliğine, milli ve manevi değerlere saldırıyor, nefret söylemleri geliştiriyor, terör uyguluyor.
“Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz. Türklerin yaptıkları kötülükler yalnız bir surette ortadan kaldırılabilir: Kendileri yok olmakla…” [iii] Bu nefret söylemleri ve hezeyanlar ise PKK’lılara ait değil. Bu sözler, 1880-1885 yılları arasında İngiltere’de başbakanlık yapan William Gladstone’a ait.
PKK liderlerinden Duran Kalkan ise İngiliz derin devletinin 135 yıllık bu politikasını günümüzde dillendiren isim olarak karşımıza çıkıyor. Kalkan, “Erdoğan ve AKP iktidarı açık şekilde ‘bin sefer baş kaldırsanız bin sefer ezeceğiz’ diyor. Sen bin sefer ezmeye çalışırsan, bu halk da seni bin yıl önce geldiğin yere kovalayana kadar direnecektir”[iv] sözleriyle PKK’nın amacını ve kimlerin taşeronu olduğunu bir kez daha dile getiriyor.
PKK, onlarca devletten silah yardımı ve lojistik destek alıyor. Yurtdışındaki mafya faaliyetleri görmezden geliniyor. Terör örgütünün yurtiçindeki politikası ise devleti, bölge insanını ve kamuoyunu aldatma üzerine kurulu.
Çözüm Süreciyle PKK Alan Hakimiyeti Kazandı
Geçmişte olduğu gibi son süreç ve ateşkes de PKK tarafından hükümeti aldatmada kullanıldı. Çözüm süreciyle güçlenen ve tarihinde ilk defa bu kadar büyük çapta bir alan hakimiyeti elde eden Stalinist terör örgütü PKK, doğunun her noktasına silah yığmayı başardı. Şimdi de, elde ettiği bu güçle birlikte özerklikler ilan ederek bölünme hedefinde sona yaklaştığına inanıyor. Bölgede  topyekun ayaklanma planları devreye sokulurken tek hedef özerk/federatif bir yapıya bürünebilme, ardından da BM, NATO gibi uluslararası kuruluşların desteğiyle Türkiye’den hukuki olarak da kopabilme hedefleniyor.
Bu şartlar altında Devletimiz’in acilen hayati birçok tedbiri derhal devreye sokması gerekiyor. Bunları başlıklar altında toplarsak;
  1. Fiziki yapısı gereği özyönetim ilanına uygun mahalle ve bölgelerin kentsel dönüşüm kapsamında komple yıkılarak yeni ve modern yerler haline getirilmesi
  2. Göç etmek zorunda kalan bölge halkına acil yardımların yapılması
  3. PKK ile fiili mücadelede devletin tüm imkanlarının seferber edilmesi
  4. PKK’yla mücadele için yapılması gereken kanun değişiklikleri
  5. Yeni sürecin, PKK’nın kökünün kazınarak milli birlik/kardeşliğin pekiştirilmesinin sağlanma ve Güneydoğu halkının güzel yaşam koşullarına ulaştırılması süreci haline getirilmesi
  6. Kültürel seferberlik ilan edilerek PKK’nın ideolojisinin fikren kazınması ve böylece PKK’nın taban desteğinin ortadan kaldırılması
  7. Devletin uzun vadeli bir kalite politikasını hayata geçirmesi
A. Fiziki yapısı gereği özyönetim ilanına uygun mahalle ve bölgelerin kentsel dönüşüm kapsamında komple yıkılarak yeni ve modern yerler haline getirilmesi
  1. Hendek kazılan ve/veya kazılmaya müsait olan mahalleler dümdüz edilip yerlerine yeni, modern şehirler inşa edilmeli. Sadece tarihi eserler korunarak bütün eski mahalleler dozerlerle dümdüz hale getirilmeli. Bahçeli ve siteler şeklinde yeni mahalleler inşa edilmesi, PKK’nın bu yeni yerleşim birimlerine girmesine de mani olacaktır.
  2. Önce ilgili bölgelerden kardeşlerimiz güvenli bir şekilde çıkarılmalı, sonra da PKK’nın yuvalandığı yerler dümdüz arazi haline getirilmeli.
  3. PKK, şehir terörünü sürdürebilmek için birbiri arasında geçişler sağlayabileceği derme çatma, döküntü evlere, izbe ve dar sokaklara ihtiyaç duyuyor. Bu durum ortadan kaldırıldığında PKK da mevzilerinin tamamını kaybedecektir.
  4. Bu evler kişilere değil devlete ait olmalı. Böylece suiistimallerin önüne geçilebilir. TOKİ’nin yapacağı evler 50-100 yıllığına bölge halkına hibe edilmeli.
  5. Gerekirse başka bölgelerdeki imar faaliyetleri durdurup tüm ağırlık Güneydoğu’ya verilerek çok iyi yatırımlar yapılmalı.
  6. Bu, bir terör dönüşüm projesi mantığında olmalı. Sadece ev yıkıp ev yapmak değil, bu alanların yaşam bölgesi haline gelmesi hedeflenmeli. Zamanında İstanbul’da, Tarlabaşı, Sulukule, Haliç gibi yerlerde deprem dönüşümü projesi olarak yapıldığı gibi, Güneydoğu’da da aynı şekilde şehir yenileme mantığıyla yapılmalı. Van, Yalova gibi deprem konutları projelerindeki gibi, tüm detayları ile yaşam alanları oluşturulmalı. (Yeni yerleşim birimleri yapılmadığı taktirde, PKK’nın derme çatma kamp alanlarına veya sığınma yerlerine de sızabileceği hesaba katılmalı. Nitekim geçmişte Saddam zulmünden kaçanların kaldığı kamplar daha sonradan PKK’nın kontrolüne geçmişti.)
B. Göç etmek zorunda kalan bölge halkına acil yardımların yapılması
  1. Bölgeyi terk eden kardeşlerimize maddi yardımda bulunulmalı. Bunun için yurtiçi ve yurtdışı yardım kampanyaları düzenlenmeli.
  2. Acilen yiyecek yardımları yapılmalı. STK’lar ve yardım kuruluşları acilen bu işe kanalize edilmeli.
  3. Kızılay ve yine özel yardım kuruluşları da devreye sokularak tıbbi malzeme yardımları (ağrı kesici, vitamin takviyesi, mevcut hastaların ilaçlarının temini) yapılmalı.
  4. Göç edenler için ücretsiz sağlık taramaları yapılmalı.
  5. Göç etmek zorunda kalanların ticari kaygıları devlet tarafından en uygun şekilde minimize edilmeli. Bankalara olan borçların tamamı çok uzun vadeli ertelenmeli, gerekirse yeni iş imkanları ve/veya yeni krediler sağlanmalı.
  6. Kışlık kıyafet yardımları yapılmalı. Bunun için halkımız yardım kampanyalarına yönlendirilmeli.
  7. Göç edenlere ulaşım imkanları ve konaklayacak yerler ayarlanmalı.
  8. TOKİ’nin yapacağı yeni yerleşim merkezleri yapılana kadar ilgili bakanlıklar tarafından hali hazırdaki evlere geçici olarak yerleştirme işlemleri yapılmalı.
  9. OHAL ve sokağa çıkma yasağı ilan edilen bölgelerin, aynı zamanda da “afet bölgesi” ilan edilmesi.
  10. Göç yaşanan bölgelerdeki evcil hayvanlara ve ekili dikili alanlara kadar bakım ve yardım faaliyetleri koordine edilmeli.
  11. Evlerini terk edenler tüm eşyalarını alamayacakları için başta beyaz eşya olmak üzere ev eşyası yardımı da yapılmalı.
  12. Böyle bir dönemde Kürt kardeşlerimiz her zaman olduğundan daha çok sevgiyle kucaklanmalı.
C. PKK ile fiili mücadelede devletin tüm imkanlarının seferber edilmesi
PKK ile çatışmaların günümüze kadar devam etmesinin üç önemli sebebi vardır:
*  Birincisi; komünist fikri temelde yapılmak istenen ayaklanmanın önemsiz, basit ve kolay yenilir olarak görülmesi.
*  İkincisi; yaklaşık 40 yıldır, sadece günlük çözümler üretilmesi. Böylece aktif çözüm ve çok güçlü politikalar üreten değil, pasif ve savunmada kalan politikalarla terör örgütüne karşı çıkılmaya çalışılması.
*  Üçüncüsü; ülkemizdeki komünist derin devlet yapılanmasının bölgenin PKK’ya teslim edilmesi için büyük çaba sarf etmesi.
PKK’ya karşı yapılması gereken, devletin bütün imkanlarıyla, içte ve dışta Türkiye’nin bölünmesini uman düşmanları dehşete kaptırıp yıldıracak şekilde en güçlü şekilde bölgeyi kurtarma operasyonunun yapılmasıdır. Burada hedef, kan dökmek değil, tam aksine sadece tam bir gövde gösterisiyle devletin yenilmez gücünün herkese çok net bir şekilde gösterilmesidir. En önemlisi de, devletin bölgedeki psikolojik üstünlüğü ele almasıdır. Kamu düzenini sağlamada kararlı olunduğunun ve bu politikadan asla geri dönülmeyeceğinin bölge halkına hissettirilmesi çok önemlidir. Devletin, tüm birimleri ile topyekün bir mücadelede içinde olması, PKK’yı da moral bakımından çökertecektir.
PKK ile mücadele eden birimler, teknolojik üstünlük sağlayacak en güçlü silah ve teçhizatla donatılmalıdır. Beylik silahlar PKK’ya dehşet verecek üstünlükte olmalıdır. Ayrıca ajan yerleştirme ve istihbarat faaliyetleri güçlendirilmeli ve teşvik edilmelidir. Bu amaçla;
  1. Bölünme tehlikesine ve teröre karşı esaslı bir seferberlik yapılmalı. Hem PKK’yı, hem de derin dünya devletini caydıracak ve kararlılığımızı en üst seviyede gösterecek en önemli hamle “askeri seferberlik” ilan edilmesidir. Asker sayısını iki veya üç katına çıkaracak bu hamle müthiş caydırıcı ve yıldırıcı olacaktır. 3-4 milyon rakamlarına ulaşacak bir asker sayısı demek, dünyanın en büyük ordusu demektir. Bu da, çok güçlü ve heybetli bir ordu oluşturmak demektir. Bu, psikolojik üstünlüğü Türkiye tarafına geçirecektir. Bu yapılmadığı taktirde ise, “mücadeleye girmekten çekinen” bir ülke algısı oluşacak ve bu da Ortadoğu gibi bölgede olan Ülkemiz için hiç de iyi bir izlenim oluşturmayacaktır. Devletimizin ve milletimizin binlerce yıldır ortaya koymaktan çekinmediği adil kabadayılık ve cesaret, seferberlik ilanıyla herkese yeniden gösterilmeli/hatırlatılmalıdır.
  2. Güvenlik görevlisi ve asker sayısının arttırılmasıyla;
    1. Bölgede depolanmış patlayıcı ve mühimmatın tespiti için gerekli arama tarama faaliyetleri de çok hızlı bir şekilde yürütülecektir.
    2. İstihbarat raporlarında dikkat çekilen yüksek riskli yerlere yerleştirilecek asker sayısında bir kısıtlamaya gitmeye gerek duyulmayacaktır.
    3. PKK ve PKK’ya destek olan dış güçler de psikolojik olarak çökecektir.
  3. PKK’ya karşı, şok edecek bir abanma gerekmektedir. PKK’nın beklediği gibi cılız bir güç değil, caydırma amaçlı kahhar bir güç kullanılmalıdır. İlçelerin, mahallelerin, şehirlerin yoğun ve güçlü askeri güçlerle çevrilmesi PKK açısından caydırıcı olacaktır. Söz konusu terör olduğunda çekingenlik göstermek, ağırdan almak, tepkilerden çekinmek akıl alır bir tavır değildir. Fransa, Charlie Hebdo saldırısının ardından kaçan saldırganları 88 bin güvenlik görevlisini alarma geçirerek aramaya girişmiştir. Belçika da aynı Fransa gibi, tek bir IŞİD’li ihbarı üzerine askerlerini başkent Brüksel’e indirmiş, OHAL ilan etmiştir. Metrolar, marketler, spor müsabakaları, şehir içi ulaşım seferleri iptal edilmiştir. Amerika’da Boston saldırısından sonra 7,5 milyon nüfuslu bölgenin merkez kenti adeta hayalet şehir haline getirilmiştir. Kaldı ki, Batılı ülkelerin insanları gibi, bizim insanımız da çok değerlidir. Bu nedenle Ülkemiz’de de benzer bir politika izlenmeli ve bizim insanlarımızın da son derece değerli olduğu gösterilmelidir. Böyle bir görünüm, Türkiye’de illegal oluşumlar kurmak isteyen mafyavari yapıların da gücünü kıracaktır.
  4. Bir avuç teröristin kurduğu hendeklerin, yuvalandıkları hücre evlerinin, beslendikleri kampların, destek aldıkları yardım kaynaklarının, saklandıkları mağara ve inlerin tümünün yok edilmesi aylar değil, günler almalıdır. Bunun kısa bir süre alacağı, bölge insanına da mutlaka gösterilmeli, hissettirilmelidir.
  5. Allah, bir Kuran ayetinde “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup caydırasınız.” (Enfal Suresi, 60) şeklinde buyuruyor. PKK eğer karşısında “caydırıcı, kararlı, azimli, geri adım atmayacak ve kahredici bir caydırıcı güç” görürse moral olarak çökecektir.
  6. İsrail, Amerika ve Rusya’nın, şehir içi çatışmaları için ürettiği birçok yeni dozer, zırhlı araç ve mayın araçları mevcuttur. Bunlardan hızlıca temin ederek bölgeye sevk edilmesi gerekmektedir.
  7. Hendek gibi mevzileri yok eden, güçlü, seri, hızlı ve uzun menzilli atış yapan otomatik silahların alınıp kullanılması da, terör örgütü PKK’nın moralini ve planlarını altüst edecektir.
  8. Kürtlere “Hadi PKK’ya karşı çıkın” diye akıl vermek yerine, bölge insanına maddi, manevi, hukuki, anayasal destek verilmelidir. Asker, polis, korucu sayısı arttırılmalıdır. Korucularımızın, askerimizin polisimizin hayat şartları, silahları, kaldıkları yerler, konforları en iyi hale getirilmelidir. Böylece mücadele azimleri ve şevkleri arttırılmalıdır.
  9. Binlerce insansız hava aracıyla bölge kontrol altına alınmalıdır. Bölgenin 24 saat tüm detaylarıyla gözetlenmesi, PKK’nın her hareketinden haberdar olunması hayati bir önem arz etmektedir.
  10. Mobese sistemi güçlendirilmelidir. İzlenmeyen sokak ve cadde bırakılmayacak derecede sistemler kurulmalıdır.
  11. Güvenlik güçlerinin, silahlı PKK’lı teröristlere müdahalesi noktasındaki tüm kanuni pürüzler giderilmelidir.
  12. Türkiye’nin insan haklarını ihlal etmesi elbette düşünülemez. Ancak, Fransız hükümetinin, üç aylık olağanüstü hal boyunca İnsan Hakları Bildirgesi’nin kişilik özgürlükleri konusundaki bazı maddelerini askıya alacağını Avrupa Konseyi’ne bildirdiği bir ortamda, Türkiye’nin terörle mücadelede kendi kanunlarını gözden geçirmesi elbette en makul olan tutum olacaktır.
  13. PKK’ya/PYD’ye her fırsatta karşı duran Barzani ve KDP desteklenmelidir. Barzani en iyi şekilde koruyup kollanmalıdır. Kuzey Irak Kürt Yönetimi Türkiye’ye yakındır. Bu yakınlık, akılcı ve sevgi dolu yaklaşımlarla güçlendirilmelidir.
  14. PKK’ya karşı Ak Parti, MHP, BBP, CHP, SP, DP bir araya gelip basın karşısında ortak açıklamalar yapmalıdır. Bu partiler STK’ları da yanlarına alarak terörü ve PKK’yı lanetleyen açıklamalar yapmalıdırlar. Bu hem PKK’ya, hem de PKK’nın siyasi koluna karşı büyük bir darbe vuracaktır.
  15. Devlet-ordu-polis-korucu-millet el ele görüntüsü, PKK’nın ve derin dünya devletinin moralini sıfıra indirecektir.
  16. Kalekolların yapımı hızlandırılmalı, sayıları arttırılmalı ve aynı zamanda yöre halkına insani/sosyal hizmet veren “güler yüzlü” yapılar olarak kullanılmalıdır. (Sağlık ocağı, halk evi gibi)
  17. Tahir Elçi’nin öldürüldüğü olay yerinde bir türlü inceleme yapılamamaktadır. Bu da Güneydoğu illerinde, şehir ve ilçe merkezlerinde yeni karakolların yapımına büyük ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Önemli her cadde ve sokakta, gizli veya resmi birçok güvenlik noktası, birçok karakol inşa edilmelidir.
  18. ABD’nin 11 Eylül’den sonra çıkarttığı kanunlar da incelenebilir. Amerikan devleti terörle mücadele konusunda yepyeni kanunlar, bakanlıklar, birimler ve tedbirler bütünü oluşturmuştur.
D. PKK’yla mücadele için yapılması gereken kanun değişiklikleri
PKK’yla mücadelede devletin ve milletin elini kanunen güçlendirmek çok önemlidir. Bunun için;
  1. PKK’nın çatı örgütü olarak kabul edilen bütün KCK üyeleri yeniden tutuklanmalıdır. KCK/PKK akademileri kapatılmalıdır.
  2. Tutuklanan PKK üyelerine hapishanelerde ilmi eğitim verilmelidir.
  3. PKK’ya destek verenlerin, en küçük bir örgüt propagandası yapanların, örgüt flaması taşıyanların, terör sorunu devam ettiği süre boyunca tutuklu kalmalarına imkan sağlayacak kanuni düzenlemeler yapılmalıdır.
  4. PKK sembollerinin, PKK paçavralarının, Öcalan posterlerinin taşınması ve kullanılması yasaklanmalıdır.
  5. PKK militanlarına karşı, halka kendini savunma hakkı verilmelidir. PKK’ya karşı kendini savunan halk, bu hakkından dolayı sorumlu tutulmamalıdır.
  6. Üniversitelerde yuvalanan PKK terör örgütü üyeleri tutuklanmalı ve cezaevlerine konulmalıdır.
  7. Yakalanan PKK’lılar gerektiği taktirde vatandaşlıktan çıkarılarak sınır dışı edilmeli ve yurda girişleri engellenmelidir.
  8. Sosyal medyada terör propagandası engellenmelidir. IŞİD’i öven bir internet sitesi olduğunda hemen kapanmasına rağmen, PKK propagandası yapan siteler hiçbir hukuki yaptırımla karşılaşmamaktadır.
  9. Terör propagandası ve terör örgütüne yardım kavramları kanunlarda yeniden tanımlanmalı ve çapı genişletilerek teröre lojistik destek veren her detay kanunla engellenmelidir.
  10. Hendek siyasetini, PKK eylemlerini ve özyönetim ilan edip devlete isyan etmeyi teşvik eden gösteri, yayın ve söylemler cezalandırılmalıdır.
  11. Tüm bu kanunların hedefi fikirler değil, terörizm olmalıdır.
E. Yeni sürecin, PKK’nın kökünün kazınarak milli birlik/kardeşliğin pekiştirilmesinin sağlanma ve Güneydoğu halkının güzel yaşam koşullarına ulaştırılması süreci haline getirilmesi
PKK ile savaşta 30 yıldır tüm mücadele yöntemleri denenmiştir. Kontrgerilla yöntemlerinden, Çözüm Süreci’ne kadar hiçbir yöntem başarılı olamamıştır.
3 aylık bir kazıma planı ile, 4 bir koldan mücadele edilmesi gerekmektedir.
PKK’nın Çözüm Süreci’yle birlikte tarihi bir güce, siyasi desteğe ve belediye imkanlarına, dolayısıyla devlet imkanlarına ulaştığı ortadadır. Dolayısıyla Çözüm Süreci’nin buzdolabında olduğu ve her an geri çıkarılabileceği yönündeki haberler, en başta PKK’yla mücadele eden güvenlik güçlerimizi huzursuz etmekte, milletimizi tedirgin etmekte ve bölge halkını da çok olumsuz düşüncelere sevk etmektedir. Çözüm Süreci’yle bütün bölgeye silah ve bomba yığan, belediyeler kanalıyla alan hakimiyetini büyüten ve mayınları asfalt yolların altına gömen PKK varken ,“sürece dönme, süreci buzdolabından çıkarma” gibi sözlerden kastın ne olduğu milletimize çok iyi anlatılabilmelidir. PKK’nın statü kazanıp bölünme için kanuni kazançlar sağlayacağı “özyönetim, ademi merkeziyetçilik, yerel özerkliklerin güçlenmesi” gibi politikalar çözüm değil, kesin olarak bölünmeye sebebiyet verecektir. “Sokakta kuduz köpekler varken, köpeklerin serbest dolaşmasının savunulması” veya “hayvanlarda salgın hastalıklar varken, hayvan haklarını öne sürerek belediyelerin yetkilerinin kısıtlanması” nasıl vahim sonuçlar doğuracaksa, PKK varken yerel yönetimlerin özerkleştirilmesi de aynı şekilde yıkım getirecektir.
“Amerikan derin devleti böyle istiyor, bastırıyor ve tehdit ediyor” diye Türkiye’nin üniter yapısından vazgeçmesi, bir bölgesini göz göre göre PKK’ya teslim edip bölünmeyi kabullenmesi olacak iş değildir. Bu, çok daha büyük felaketleri, yok oluşu, paramparça olmayı ve tüm dünyanın adeta cehenneme dönüşmesine neden olacaktır. Müslüman bir ülkenin Stalinist katillere özerklik vermesi demek, İslam dünyasının birlik olma umudunu da ortadan kaldırmak demektir ki, bu da asla kabul edilebilir bir düşünce değildir.
Diğer taraftan şu bir gerçekliktir ki;
*  PKK silah bırakmaz.
*  PKK, Türkiye’deki hain bölücü emellerinden asla vazgeçmez.
*  PKK, Türkiye’yi asla terk etmez.
*  PKK, kendi otoritesini tesis etme politikasından asla geri adım atmaz.
*  Silahla edindiği gücü, silahı bıraktığı anda kaybedeceğini bilen PKK, 40 yıllık kazanımlarını süreçler uğruna zayi etmez.
Dolayısıyla “PKK geri çekilecek, bu izlenecek” gibi bir düşünce tümüyle gerçekdışıdır. PKK’nın Marksist-Leninist-Stalinist felsefesine de baştan sona aykırıdır. PKK’nın anlayacağı tek dil, konuştuğu dildir. O da silahlarını ellerinden almak, bütün PKK’lıları tutuklamak ve hatta teröre bulaşmış herkesi vatandaşlıktan çıkarmaktır.
F. Kültürel seferberlik ilan edilerek PKK’nın ideolojisinin fikren kazınması ve böylece PKK’nın taban desteğinin ortadan kaldırılması
Kültürel seferberlikte tüm iletişim kanalları kullanılmalıdır. Sağlık,
sosyal güvenlik, ulaştırma gibi konularda nasıl planlı programlar varsa, kültür konusunda da bir milli program oluşturulmalıdır. Devlete ait ve özel TV kanallarında eğitim zorunlu olarak verilmelidir. Bu eğitim bilimsel olmalı, hamaset, demagoji ve felsefi anlatımlar yerine, sorunu anlatan ve çözüm önerileri getiren ilmi programlar mantığında olmalıdır. Eğitim programının ve verilecek mesajların belirlenmesi çok önemlidir.
Kültürel eğitim seferberliğinde kullanılması gereken kanallar:
  1. Gazete ve dergiler
  2. Sosyal medyada kapsamlı eğitim
  3. Okul müfredatlarında eğitim
  4. Herkesin “eğitmen” haline getirilmesi
  5. Sivil toplum kuruluşlarında eğitim
  6. Eğitimin tüm parti programlarına konulması
  7. Spor alanlarında eğitim
  8. Üniversitelerde eğitim
  9. Özellikle gençlik kollarında eğitim
  10. Meşhur kişilerle (sanat, spor, eğitim camiasından halk tarafından sevilen ve sayılan isimlerle) eğitim ve hatırlatma faaliyetleri
  11. TV programı içi eğitim
  12. Uluslararası eğitim ve uluslararası kurumlarda savunma
  13. Irak ve Suriye’de eğitim (kısa broşürler, kitaplar, paneller, konferanslar, televizyon ve radyo yayınlarıyla)
  14. Dünya çapındaki sivil toplum örgütleri ile ortak eğitim
  15. Yurt dışındaki Türklerin etkin kullanımı
  16. Türk Cumhuriyetleri ve İslam ülkeleriyle güçlü birlik beraberlik görüntüsünün verilmesi ile kültürel faaliyetler düzenlenmesi
  1. Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri de ideolojik yönden güçlü, milli, manevi değerlere sahip çıkan bir gençliğin tam anlamıyla yetiştirilememesidir. Siyasetçilerimiz de yaptıkları konuşmalarda sık sık bu önemli soruna değinmekte ve dindar neslin önemini vurgulamaktadır.
  2. Bizim gençliğimiz dünyadaki tehlikeleri önemsemez bir tavırla hayatlarına devam ederken, PKK’lı terörist gençler dağa çıkmayı, silahlanmayı, terör eylemi yapmayı, ölmeyi ve öldürmeyi tek hedef haline getirmişlerdir. PKK’lılar için evlilik, okul diploması, ev bark edinme, ticarete atılma gibi hedefler hep önemsiz kalmaktadır. Böyle bir ortamda sayıları az da olsa, PKK’nın birçok noktada üstün ve galip geleceği ortadadır. İşte bu yüzden acilen gençlerimiz milli bilince ulaştırılmalıdır.
  3. Okullara acilen “milli şuur dersleri” konulmalıdır. Bunun dışında milli şuur konusu televizyonlarda da sürekli gündem yapılmalıdır.
  4. Milli ve manevi şuuru zedeleyen en büyük tehlike ise okullarda materyalizmin okutulması, yaratılışa karşı çıkılmasıdır. Türkiye’nin devlet okulları müfredatında ise, materyalizm safsatası üzerine kurulu bir müfredat mevcuttur. Hayatın ‘sözde tesadüfler eseri olarak ortaya çıktığını’ savunan bir aldatmaca olan Darwinizm tüm ders kitaplarında yer almaktadır. Bu eğitim sistemi içinden mezun olan gençlerin bu şekilde “dindar bir gençlik” oluşturamayacağı ise ortadadır.
PKK’nın ideolojisi de tüm milletimize en iyi şekilde anlatılmalıdır:
  1. Kürt halkı dindardır, samimidir, maneviyat sahibidir ve Allah, peygamber (sav) aşığıdır. Kutsal değerlerine sahip çıkarlar. “Cami yanacağına benim evim yansaydı oğul” diye feryat eden, “Allah’ın evini yakmışlar, Allah’ın Kitabı’nı yakmışlar” diyerek gözlerinden yaşlar boşanarak ağlayan anaların ruh hali, bölge insanının gerçek ruh halini yansıtmaktadır. Bu yüzden bölge halkına PKK’nın ateist, komünist, din karşıtı ve Marksist-Leninist-Stalinist yapısı çok iyi anlatılmalıdır.
  2. PKK’lıların kahpe, kalleş, yalancı, ahlaksız, insaniyetsiz, sevgisiz, namert, saygısız, seviyesiz, temizlikten uzak, namussuz yapılarıyla Kürt halkının terbiyeli, efendi, güvenilir, sevgi dolu, saygıya çok değer veren, maneviyatı her şeyin üzerinde tutan, nezaketli, hürmetli, edep adap bilen, alçakgönüllü, fedakar, cefakar, samimi yapılarını karşılaştıran örnekler halkımıza sunulmalıdır.
  3. PKK’nın din karşıtı ve Stalinist yapısı, başta TRT Kürdi olmak üzere, yerel radyo ve TV yayınlarıyla halka anlatılmalıdır. PKK’nın ateist/materyalist olduğunu, Allah’ı ve yaratılışı reddeden bir yapıda olduğunu ve PKK’nın nihai hedefinin komünal sosyalist devletsiz bir diktatörlük, yani komünist diktatörlük kurmak istediğini en iyi anlatacak STK’lar desteklenmeli, bu amaç için yollarının önü açılmalıdır.
  4. PKK, zor kullanmadan, cinayet işlemeden, terör yapmadan, katliam yapmadan, tehdit etmeden Kürtlerin bölgede kendisini dinlemeyeceğini çok iyi bilmektedir. Kürtler de çok delikanlı, cesur ve mert insanlardır. Kendi üstlerinde dinsiz, komünist PKK’lı katillerin baskı kurmasından, kendilerine kabadayılık yapmalarından, tehdit edilmekten, silah zoruyla evlatlarına, evlerine, mescitlerine, kızlarına el konulmasından ve saldırılmasından çok rahatsız olurlar. Bu rahatsızlık karşısında Devletimiz Kürtleri en mükemmel şekilde kucaklamalıdır.
  5. PYD’nin, PKK ile aynı terörist örgüt olduğu çok açık bir şekilde anlatılmalıdır. Bu konu çok önemlidir çünkü PKK, güya “Türkiye Kobani’de Kürtleri ölüme terk etti. TC’nin tek hedefi Kürtlerin tamamını bir soykırımla yok etmektir” gibi mesnetsiz ve yalan propagandalar üzerinden bölge halkını kandırmaya çalışmaktadır. Bu konuda binlerce delil vardır. Sırf PYD’nin parti tüzüğünde yer alan, “KCK ve Öcalan’a bağlı olunduğunun açıklanması” yeterli bir delildir. Bunun dışında anlatımlarda “Kandil’deki PKK’lıların, Türkiye’deki PKK’lıların Suriye’de PYD’li olmaları, YPG/YPJ’lilerin Öcalan resmi üzerine yemin etmeleri, PYD adına Öcalan’ın, Baas Rejimi ile avukatlar kanalıyla irtibata geçmesi” gibi yüzlerce delil kullanılmalıdır. Resimli, görsel slaytlı sunumlarla bu gerçekler hem bölge halkına hem de tüm dünya basınına gösterilmelidir.
  6. PYD’nin katliamları, dinsiz yapısı, dindar Kürt partilerini ortadan kaldırışı, muhalif hareketleri silahla susturması, bol delille birlikte halka anlatılmalıdır.
  7. PKK/PYD, Kobani ve Rojava’da İslam karşıtı bir rejim kurmak istemektedir. PKK/PYD, bu diktatörlüğünde Müslümanlara yaşama imkanı tanınmayacaktır. 40 yıllık PKK tarihi bunun en büyük delilidir. Aynı zamanda son bir yıllık terör de bunun en büyük ispatıdır. Bunlar bölge halkına bir iki defa değil, defalarca anlatılmalıdır. Tekrardan kaçınılmamalıdır. Broşürler, konferanslar, paneller, gazeteler, dergiler, afişler, pankartlar, televizyonlar, kanaat önderleri toplantıları, Diyanet faaliyetleri, cemaat ve STK toplantıları ile bu gerçek bölge halkına çok iyi ve detaylı anlatılmalıdır.
  8. PKK ve PYD’nin, dindar ve Nakşibendi bir kimse olan Barzani’ye karşı düşmanlıkları da anlatılmalıdır. Barzani büyük zorluklar altında, hayat boyu yaptığı çileli ve kahramanca mücadeleyle Kürtlere Irak’ın kuzeyinde huzurlu bir yaşam alanı oluşturmuşken, PKK’lı katillerin Barzani’ye karşı oluşu büyük bir ahlaksızlıktır. Bu durum, PKK’nın düşman listesinde sadece Türkiye ve IŞİD’in değil, bütün dindar Kürtlerin de olduğunu ortaya koyan delillerden biridir.
  9. PKK varken özerklik isteyen yapının mümin muttaki olmadığı, İslam dinini, İslam Birliği’ni, devletin birliğini ve bütünlüğünü istemedikleri, anlatılmalı. Can güvenliği yokken, insanlar canının derdindeyken, PKK bütün ailelere, bütün evlere, bütün hanelere musallat olmuşken yerel yönetimleri güçlendirmenin, özerkliklerin, özyönetimin, ademi merkeziyetçi yaklaşımın Stalinist katilleri güçlendireceği insanlarımıza ve hatta tüm dünyaya anlatılmalıdır.
G. Devletin uzun vadeli bir kalite politikasını hayata geçirmesi
Müslümanların dünya kamuoyunda yeterli desteği almamasının en önemli sebeplerinden biri de, kimi Müslüman kesimlerin oluşturduğu kalitesiz görünümdür. Oysa İtalya’yı, Fransa’yı ve diğer Avrupa ülkelerini dünya politikalarında söz sahibi kılan önemli faktör kalite anlayışlarıdır.
Ülkelerin kalite politikalarının olmaması sanata, bilime, yaşam kalitesine, konfora, sağlığa, spora her şeye yansımaktadır. Bugün dünyaca meşhur olmuş Müslüman sanatçı yada bilim adamları, genelde Batı’da yaşayan Batı eğitimi almış Müslümanlardır. Çünkü Batı’da çok daha büyük ve kaliteli imkanlara sahip olunmaktadır.
Kalitesizlik, toplumların, devletlerin, orduların kendine güvenini de kaybettirmektedir. Irak Ordusu’nun her düşman görüşünde savaşı bırakarak anında kaçması buna bir örnektir.
Bir çok Müslüman kalitesiz hayat sonucunda kendilerine olan güveni kaybetmekte, kendilerini aşağılanmış hissetmektedir. Horlanma, ayrımcılık ve dışlanma sonucunda da, zaten eziklik psikolojisi içinde olan, zayıf karakterli kalabalıklarda haset, enaniyet, hırçınlık ve nefret hisleri doğmaktadır.
Bugün İslam dünyasının büyük bölümünde “zenginlik, temizlik, güzellik, teknoloji, sanat, estetik, kalite, kültür, edep adap, kadına saygı, gençlere saygı, sevgi, ilim sahibi olmak” gibi karakteristik özelliklere çok nadir rastlanmaktadır. Bu çok vahim bir durumdur. Toplumda büyük kırılmalara ve ayrışmalara yol açan bu durum, maneviyat eksikliği olan toplumlarda özellikle Marksist nefretin ve komünist isyanın kolayca yaygınlaşmasına sebebiyet vermektedir. Şu çok iyi bilinmelidir ki, komünizmin kaynağı bilgi değil, bilgisizlik ve cehalettir. Bilgisiz, bağnaz ve cahil insanlar, hayatın kör tesadüfler içerisinde, haşa bir Yaratıcı olmadan geliştiğine inanırlar. Araştırmayan, sorgulamayan bu yapı içinde her türlü safsata ve sapkın düşünce kolaylıkla kabul edilir. Birçok terör örgütü gibi, PKK da işte böyle bir ortamda büyüyüp gelişmektedir.
Dolayısıyla yapılması gereken:
  1. Devletin, güçlü bir eğitim politikasıyla birlikte, bir kalite politikasının da olması çok önemlidir. Çünkü kalite geliştikçe, yaşam kalitesi artacak ve kaliteli bir toplum ortaya çıkacaktır. Kalite gelişmediği taktirde ise, kalitesizlik, sevgisizlik, nezaketsizlik topluma hızla hakim olacaktır.
  2. Becerilerin gelişmemesi, sanatın körelmesi ile özellikle Ortadoğu’nun, sonrasında Asya’nın ve Afrika’nın geldiği nokta ortadadır. Ortadoğu’da ölmek ve öldürmek, çatışmak, savaşmak, şiddet uygulamak artık sıradan olaylar haline gelmiştir. İnsanların ve insanlığın hiçbir değeri yoktur.
  3. Kalitesiz bir ortamda PKK gibi terör örgütlerinin gelişmesi de çok kolay olmaktadır. Kalitesiz düşünceler, kalitesiz fikirler ortaya çıkarmaktadır. Milli ve kaliteli duruş sahibi olmayan bazı insanlar da, PKK’yı önemli ve makul görebilmektedir. Bu içler acısı bir durumdur.
  4. PKK, kaliteli ve kültürlü bir toplum içinde kimseyi ucuz ve ahmakça yalanlarıyla kandıramayacaktır. Kendi kalitesiz hayat şartlarında yaşamaya kimseyi ikna edemeyecektir.
  5. Diğer taraftan, kalitesiz toplumlar dünya tarafından da değersiz, önemsiz görülmektedir. İnsan sınıfı içinde görülmemektedir. Bu sevgisiz ve insaniyetsiz tutum sonucunda da, özellikle Müslümanların ölümleri, bir yunus balığının, bir balinanın, bir martının ölümü kadar bile önemsenmez hale gelmiştir. Bu fitne, kalitenin acil bir şekilde devlet politikası haline getirilmesiyle son bulur.
  6. Kalite gelişmezse ölmeyi öldürmeyi isteyen insanlar yetişecektir.
  7. Evler, sokaklar, yiyecekler ve bunlar gibi hayatın her alanı kalitesiz olduğunda, bu kalitesizliği benimsemiş kalitesiz insanlar ortaya çıkacaktır.
  8. Bir ülkenin kalitesi, kadına verdiği değerden, gösterilen nezaketten anlaşılır. Dolayısıyla kalite olmadığında, o toplumda en mağdur olan kesimlerden biri de kadınlar olacaktır.
  9. Bir ülkede kalite gitti mi, o ülke de tepetaklak yıkıma doğru gitmektedir. Bunu teşvik etmek ise büyük bir fitne ve tuzaktır.
  10. Kalitesizlik, mimaride, kılık kıyafette, düşünce anlayışında, sokakta, kısacası her alanda tahribata sebebiyet vermektedir. Kalitesizlik bağnazlığı, bağnazlık da kalitesizliği büyütmektedir. Bu da beraberinde yıkımı getirmektedir.
[i] Kansınırları http://www.sabah.com.tr/yazarlar/safak/2009/04/26/kan_sinirlari
[iii]Süleyman Kocabaş, Hindistan Yolu ve Petrol Uğruna Yapılanlar: Türkiye ve İngiltere, 1.b., İstanbul: Vatan Yayınları, 1985, s. 231
[iv] Duran Kalkan: Bin yıllık kardeşlik bir safsatadır http://www.ensonhaber.com/duran-kalkan-bin-yillik-kardeslik-bir-safsatadir-2015-12-15.html?utm_source=wShare

TÜRKİYE BATIYOR

TÜRKİYE BATIYOR 

 Dolar TL yüzde 5 yükselerek 4,92’yi gördü! 
Yazar Editor 23 Mayıs 2018 
Türk lirası, gece yarısı Dolar karşısında sert şekilde değer kaybetti. 
Gece Asya seansında 4,82’yi aşarak rekor tazeleyen kur, son saatte 4,9282’ye yükselerek tarihi zirveyi gördü.
Türkiye batıyor: Dolar TL yüzde 5 yükselerek 4,92'yi gördü
Dolar TL’de şok artış Türk Lirası günlük %5 kayıpla dünyada en çok değer kaybeden para birimi olurken kur da 5,0 sınırına yaklaştı. 
Haftaya 4,50 seviyesinden başlayan kur sadece 3 günde 42 kuruş yükseldi ve kurda yaşanan bu sert atakların ardından piyasalarda gözler TCMB’ye çevrildi. Haziran’da yapılacak PPK toplantısının olağan üstü olarak erkenden yapılmasını bekleyen piyasalar TCMB’den sert bir hamle bekliyor.

 Güne yükselişle başlayan Borsa İstanbul (BIST) 100 %1,50 düşüşle 101,480 puana gerilerken Gram Altın 204 TL’yi aştı. 4,9282’yi gören USD/TRY kuru rekor seviyenin test edilmesinin ardından 4,85 seviyesine geriledi, ancak artan endişeler ve kurdaki yükseliş yeni ataklara neden olabilir. 


Ekonomi Bakanı: Kalıcı hasar henüz yok Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci Dolar TL’de yaşanan yaşanan rekor artışlar sonrası sosyal medya hesabı üzerinden açıklama yaptı.
nihat zeybekci ekonomi
Beş maddelik bir flood paylaşan Bakan Zeybekci şunları belirtti: “Reel ekonomi, büyüme, ihracat, istihdam ve kapasite kullanım oranları, ayrıca gelecek beklentilerine ilişkin öncü gösterge olarak yatırım teşvik başvuruları ve dünyanın en iddialı teşvik sistemine olan ilgi ile dünyada bu bakımdan ilklerde yer alan ülkemiz kur ve faiz oranlarında hak etmediği dalgalanmalar ve döviz piyasasında sağlıksız fiyat oluşumları yaşamaktadır. 

İlgili kurumlarımız, reel sektörün başarısının, emeğinin ve alın terinin bu doğrultuda heba edilmemesi; döviz piyasasındaki dengesizliğin kaldırılması için gerekli araç ve yetkiye sahiptir. 

Bu sorumluluğu alarak, en doğru hamlenin en uygun zamanda yapılacağı konusunda güvenimiz tamdır. 

Hükümetimiz her zaman serbest piyasa ekonomisini esas almıştır ve bu anlayışla devam edecektir. 

Mali disiplinden ve enflasyonla mücadeleden ödün verilmeden, sürdürülebilir ve dengeli büyüme hedeflerimiz gerçekleştirilecektir.
” Bekir Bozdağ’dan Dolar TL açıklaması: Millet oyunu gördü
Bekir Bozdağ MTV zammı ile ilgili kritik açıklaması
Hükümet Sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, dolardaki yükselişin 24 Haziran’da yapılacak olan seçimlerle ilgili olduğunu savunurken şu ifadeleri kullandı: “Dolarla oynayarak milletin cebine, millete zarar verecek sonuçlar ortaya koyarak, bu seçimin sonuçlarını değiştireceğini düşünenler varsa aldanıyorlar. 
Millet oyunu gördü, oyuncuyu da gördü. 
Millet kuklayı da gördü, kuklacıları da gördü. 
Onlara fırsat ve izin vermeyecektir. 

Allah’ın izniyle 24 Haziran yeni bir gün olacağı gibi yeni bir dönemin de başlangıcı olacaktır.” Muharrem İnce’den Dolar TL açıklaması ve Erdoğan’a çağrı Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce Dolar TL açıklaması Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’den Dolar TL açıklaması Erzincan’da halka hitap eden Muharrem İnce, döviz kurlarındaki artışla ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gerekli önlemlerin alınması için çağrı yaptı. İnce,’ Size yanlış bilgi veren danışmanlarınızı ekonomi ile ilgili kurmaylarınızı gözden geçirin. 


Size yalan söyleyeni yanınızdan uzaklaştırın’ dedi. Muharrem İnce’nin konuşmasından öne çıkanlar: “Artık elleri koynunda 1 gelin ağlamıyor 81 milyon Türkiye ağlıyor. 

Ekonomi batıyor. Duvara toslamak üzereyiz. 

Ey aziz milletim, ey AK Partili kardeşim, Ey HDP’li kardeşim, Ey MHP’li kardeşim, kamyon duvara toslamak üzere. 


16 senede başaramadıklarını yine başaramayacaklar. 

 Bugün Erzincan’a gelmeden önce ekonomi kurmaylarımla birlikte saatlerce konuştum. 
Durdurulamayan dolar ve Euro’yu ısrar ederlerse hepimiz batacağız. Erdoğan’a tarihi çağrı yapacağım. 
Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce Dolar TL açıklaması

Sayın Erdoğan, döviz kurları artıyor. Bu bize daha yüksek enflasyon ve daha yüksek faiz olarak geri dönecektir. Milletimiz gelir kaybına uğrayacak ciddi sıkıntıya gireceğiz. Bu tehlikeden kurtulmak için Sayın Erdoğan size sesleniyorum. Bu memleketin bir evladı olarak çağrımdır. 

1 – Size yanlış bilgi veren danışmanlarınızı ekonomi ile ilgili kurmaylarınızı gözden geçirirn. Size yalan söyleyeni yanınızdan uzaklaştırın., 

2 – Sayın Cumhurbaşkanı MB’nin para politikasını bağımsız şekilde uygulamasına müdahale etmeyin. 

3 – Acil olmayan kamu yatırımlarının şimdilik erteleneceğini ve Kamu Mali Disiplinin öncelikli olduğunı piyasalarla paylaşın.

 4 – Piyasalarda dedikodu var bunu bertaraf ediniz. Kambiyo kontrolü ve yabancı para cinsinden varlıkların TL’ye dönüştüreceleği gibi çağ dışı uygılamaların gündemde olmadığını paylaşınız. 

 Bu tavsiyeleri dikkate alırsanız piyasadaki finansal istikara katkı sağladığını hep birlikte göreceğiz. 
Aziz milletim korkmayın 24 Haziran’dan sonra bu aksaklıkları düzelteceğiz. Ekonomik akıl devreye girecek kamu disiplini sağlanacaktır. 

Yatırım güvenliğini hep birlikte sağlayacağız. belirginleştiğini ifade eden CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak, ekonomide alınması gereken acil tedbirlere değindi. 

 Öztrak, söz konusu önlemleri, “Seçimler öncesinde OHAL’i kaldırmak için TBMM derhal toplantıya çağırılmalı; Merkez Bankası’nın elindeki araçları bağımsız olarak kullanacağı topluma yazılı olarak taahhüt edilmeli; Saray, kerameti kendinden menkul ekonomi danışmanlarının görevine hemen son vermeli” şeklinde sıraladı. 

 Bu tedbirlerin alınmaması halinde Türkiye’yi zorlu günlerin beklediğini ifade eden CHP’li Öztrak, “Bu tedbirlerin ardından vatandaşlarımız da 24 Haziran’da en temel tedbiri alacak, metal yorgunluğu nedeniyle ülkeyi yönetemez hale gelen mevcut iktidarı sandıkta tasfiye edecektir” dedi. 

İyi Parti: Merkez Bankası geç kaldı! İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı Ayfer Yılmaz son yaşanan ekonomik gelişmeleri değerlendirdi. Yılmaz, Merkez Bankası’nın önlem almakta geciktiğini belirtirken İyi Parti iktidarında kapsayıcı ekonomik büyüme politikalarının inşa edileceğini söyledi.
İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı Ayfer Yılmaz
Sözcü’ye konuşan İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı Ayfer Yılmaz, yıl sonuna kadar şirketlerin döviz yükümlülüğünün ciddi bir şekilde arttığına dikkat çekti. Eski bakan Merkez Bankası’nı gerekli önlemi zamanında almamakla eleştirdi. 

Ayfer Yılmaz, “Merkez Bankası seçimler öncesinde bir tavır almaktan, piyasayı güven verecek bir şekilde yönlendirmeden uzak. Sözlü yönlendirmelerle bir başarıya ulaşmak mümkün değil. Hazine Garantili Borçların piyasaya etkisi var” diye konuştu. 

 ÖTV’den gelir kaybı var Para politikaları üzerinde siyasi otoritenin baskısı olduğunu söyleyen Yılmaz, “Sayın Cumhurbaşkanı’nın faiz düştüğü zaman enflasyon düşecek demesi seçimden sonrası için liberal politikalardan uzak bir söylemi işaret etmesi kafaları karıştırdı. 

Eylemsizlik hali ve bunu sadece algı olarak gösterme geçici bir durum olarak gösterme bütçe dengesi de bozuldu. 
Bütçe açığımız AB ortalamasının altına diyorduk. 
Bir seçimle 24 milyar TL’lik bir yük geldi. 
Döviz ve petrol artışı sebebiyle ÖTV’den gelir kaybı var. 
Tüm bunlar mali durumunda bozulduğunu ortaya koydu” ifadelerini kullandı. 
 Borsa İstanbul Başkanı’ndan döviz satışı yorumu

Borsa İstanbul Başkanı himmet karadağ döviz satışı yorumu
Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Himmet Karadağ borsanın döviz satımı konusunda “Dün toplantılar yapıp ekonomik gelişmeleri analiz ettik, bunun neticesinde dolarda son atakların ekonomik parametrelere dayanmadığını görerek diğer firmalara da gösterge olması açısından TL’ye güvenimizi yansıttık” ifadelerini kaydetti. Karadağ “Bunu piyasada göreceğiz tabii. Bu konuda ana otorite Merkez Bankası. Onun açıklamalarını izlemek lazım. Biz ekonomik parametrelerle örtüşen bir karar aldık bunu da kamuoyuna duyurduk” dedi.

Fizyonomi İlmi sima ihramcizade

Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu








Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu


Kapitülasyon deyimi genel olarak bir ülkenin, başka bir ülkede yaşayan vatandaşlarının ve konsoloslarının o ülkede sahip oldukları mali, ticari, hukuki, idari vb. ayrıcalıkları ifade etmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu, bu ayrıcalıkları 16. yüzyıldan itibaren Avrupa devletlerine ve bu devletlerin vatandaşlarına vermeye başladığında, elbette ki hedefi başkaydı. İmparatorluk yükseliş dönemindeydi; dönemin şartlarına uygun olarak verilmiş bu ayrıcalıkların ekonomiye katkısının olacağı düşünülüyordu. Osmanlı, o dönemde böylesine sakıncalı bir ayrıcalığın ileride nelere mal olacağını hesap edememişti.
İlk defa Fatih Sultan Mehmet döneminde Venediklilere verilen kapitülasyonlar, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Fransızlara da verilmiş ve ilerleyen dönemlerde başta İngiltere olmak üzere diğer devletlere de tanınmaya başlanmıştı. Padişahların hayatlarıyla sınırlı olan bu kapitülasyonlar 1740 yılında Fransa ile yapılan anlaşmayla birlikte süreklilik kazanmıştı. Bu tarihten sonra, başta İngiltere olmak üzere pek çok ülkeye tanınan kapitülasyonlar, Osmanlı ekonomisi, sanayisi, adli vb. sistemleri için büyük bir problem halini aldı. Söz konusu ticari ve hukuki ayrıcalıklar birikerek ve güçlendirilerek, 19. yüzyıla kadar gelecek ve ciddi sorunlara yol açacaktı. Önceleri tek taraflı olarak ve egemen konumdaki Osmanlı’nın çıkarları gözetilerek verilen bu ayrıcalıklar, sonraları Devlet-i Ali’nin elindeki bazı hakların ikili anlaşmalarla yabancı devletlere bırakıldığı bir sisteme dönüşecekti.
Bu ayrıcalıkları gerek açıktan, gerekse kapalı kapılar ardından yöneten ve takip edenlerin başında İngiliz derin devleti vardı.

Büyük Britanya’nın Büyük Çıkarları

1820’lere gelindiğinde İngiltere, sanayi devrimini tamamlamış ve Napolyon Savaşları sonucunda Fransa’yı yenerek dünya pazarlarında rakipsiz duruma gelmişti. Ancak, aynı yıllarda, sanayi devrimini yaşamakta olan diğer Avrupa ülkeleri korumacı önlemlerle İngiliz mamullerinin kendi pazarlarına girmesini engelliyorlardı. Bu durumda İngiliz sermayesi Avrupa dışındaki ülkelere yöneldi. 1820’lerden 1840’lara kadarki dönemde İngiltere, Latin Amerika’dan Çin’e kadar pek çok ülkede serbest ticaret antlaşmaları imzaladı.364 Bu imzalar mümkünse yerel iktidarları kendi yanına alarak, gerektiğinde ise silah gücü kullanarak gerçekleşiyordu. Örneğin 1839 yılında Çin’in, İngiltere’nin ülkesine afyon satışını yasaklaması üzerine, İngiltere, bu ülkeye savaş ilan etmiştir. Bu savaşı kazanan İngilizler, Çin Hükümeti’ne İngiltere’ye geniş kapitülasyonlar tanıyan antlaşmaları imzalatmıştı.
Ancak tüm bu çabaların sonucu İngiliz derin devletinin beklediği gibi olmadı.
19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da gümrük vergileri genel olarak yükseldi ve 1819-1835 yılları arasında İngiltere’nin dış ticaretinde durgunluk baş gösterdi.365 Bu durum ülkenin genç sanayisine ağır zararlar verebilirdi ve derhal yeni pazarlar bulunmalıydı. Gerileme sürecine girmekle birlikte Osmanlı Devleti, geniş toprakları ve zengin halkıyla bu sırada dünyanın en varlıklı ülkelerinden biri durumundaydı. İştah açıcı ve karlı pazar olmaya uygun olan bu haliyle Osmanlı devleti, İngiliz derin devletinin birden ilgi odağı haline geldi. Bu pazar üzerinde hakimiyet kurmak amacıyla İngiltere, Osmanlı Devleti ile bir serbest ticaret antlaşması imzalayabilmenin her türlü yolunu sonuna kadar zorladı.366 İşte kullanılan bu yollar sayesinde 16 Ağustos 1838 tarihinde Osmanlı’yla, daha önce detaylarını gördüğümüz, Baltalimanı Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması imzalandı.
Antlaşmanın içeriği özetle şöyleydi:
1- Mevcut kapitülasyonlar devam edecek, bu antlaşma ile verilen yeni imtiyazlar eskilerine eklenecekti.
2- İngilizler, ülkedeki tarım ve sanayi ürünlerini serbestçe alıp satabileceklerdi.
3- Osmanlı Devleti, iç ticarette uyguladığı her türlü tekeli (yed-i vahid) ve ihracat yasaklarını kaldıracaktı.
4- Yabancı tüccarlar, bütün Osmanlı ülkesinde en çok gözetilen yerli tüccarlara sağlanan hak ve kolaylıklardan yararlanacaktı.
5- İhracattan alınan vergiler %12, ithalattan alınan vergiler ise %5 olacaktı.
1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması, iç ve dış ticaretteki her türlü sınırlamayı kaldırarak yabancı malların ülkeye kolayca girişini ve her türlü yerli malın ise önemli ölçüde dışarı götürülmesini kolaylaştırdı. Osmanlı sanayi ve ticaretini görünürde Avrupa’nın, gerçekte ise İngiltere’nin denetimine soktu.
1838’de kurulan bu ticaret sisteminin en önemli yanı, Osmanlı Devleti’nin dış ticaret üzerindeki egemenlik hakkının büyük bir kısmını geri dönüşü olmamak üzere kaybetmesiydi. Devletin önemli bir kaynağı olan ithalattan ve ihracattan alınan ek vergiler sınırlandırılmış ve Osmanlı, savaş gibi olağanüstü hallerde bu kaynaktan ek gelirler almaktan da mahrum kalmıştı.367
Bu süreç sonucunda, Ortadoğu’da İngiliz ticaret hacminde olağanüstü artışlar oldu. Örneğin 1837’de İstanbul’a gelen 432 İngiliz gemisi toplam 86.253 ton mal indirmişken, 1848 yılında bu rakamlar 1.392 gemiyle 358.422 tona yükselmişti. Artış giderek hızlandı ve 1856’da 2.504 gemiyle 898.753 tona ulaştı.368 İngiltere, Osmanlı pazarını tam anlamıyla hakimiyet altına almaktaydı; Osmanlı tüccarları ise gittikçe zayıflamaktaydılar
idd 660 Istanbul Gemi1800 Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu
 Osmanlı’da Kapitülasyonları Kaldırma Çabaları
Avrupalı Büyük Güçler (Düvel-i Muazzama), zayıflayan Osmanlı’da gittikçe daha fazla nüfuz alanı oluşturmak için tüm güçleriyle bastırıyorlardı. Kapitülasyonlar yüzünden Osmanlı Devleti’nin eli kolu bağlanmıştı. Devlet, kendi gümrüklerini düzenleyemiyordu. Ülkede Türklerden vergi alınıyor, fakat ticaret yapan yabancılardan vergi alınamıyordu. Türk topraklarında yaşayan yabancılar, Türk hukukuna göre muamele göremiyor, Türk mahkemeleri onları yargılayamıyordu. Bu insanlar, ülke içinde milli olan hiçbir şeyin parçası değillerdi. Açıkça, Osmanlı topraklarında –oldukça ayrıcalıklı olarak– kendi ülkelerinin hukukunu uyguluyor; ticaret yaparak yerli halktan daha fazla para kazanıyor, buna karşın vergiye tabi tutulmuyorlardı. Sağlık sektörü bile, yabancılara tanınmış olağanüstü ayrıcalıklarla doluydu.
Kapitülasyonlar Osmanlı Devleti için açık bir yara gibiydi. Zaman ilerledikçe bu yarayı kapatabilmek için Osmanlı yöneticileri de çeşitli girişimlerin peşine düştüler.
Osmanlı Kabinesi’nde kapitülasyonların kaldırılması yönündeki ilk görüşme, 2 Eylül 1914’te yapıldı ve bu görüşmede, kapitülasyonların kaldırılmasına dair bir muhtıra hazırlanılmasına karar verildi.
Bunun ardından, Adliye Nezareti’nde Nazır Pirizade İbrahim Bey başkanlığında bir komisyon oluşturuldu.369 Komisyon, 4 Eylül’de kapitülasyonların kaldırılması gerektiği hakkında sadrazamlığa yazılacak tezkerenin esaslarını kararlaştırdı ve tezkereyi 5 Eylül 1914 günü sundu. Bunun üzerine hükümetin 5 Eylül 1914 tarihli Heyet-i Vükela (Bakanlar Kurulu) toplantısında, gerek iktisadi, gerekse adli tüm kapitülasyonların kaldırılmasına karar verildi.
8 Eylül’de hükümet yeniden toplandı, yazılan nota okundu ve onaylanan metnin 9 Eylül 1914 akşamı başkentteki büyükelçilere tebliğ edilmesi kararlaştırıldı. Yine 8 Eylül günü, Padişah’ın da kapitülasyonların kaldırılması konusundaki iradesi çıktı. İrade metni şu şekilde kaleme alınmıştı:
Memalik-i Osmaniye’de (Osmanlı memleketinde) mukim teba-ı ecnebiye (ikamet eden yabancılar) hakkında dahi hukuk-u umumiye-i düvel (devletler genel hukuku) ahkâmı dairesinde muamele olunmak (hükmedilmek) üzere elyevm (bugün) cari (yürürlükte olan) mali ve iktisadi ve adli ve idari, “kapitülasyon” namı altındaki bilcümle imtiyazat-ı ecnebiyenin (yabancılara tanınan imtiyazların tümü) ve onlara müteferri (bağlı) veya onlardan mütevellid (kaynaklanan) bilcümle müsaidat (tüm izinler) ve hukukun fi’mabad (hukukun bundan sonra) ref ve ilgası (kaldırılıp hükümsüz kılınması) meclis-i vükela (meclis vekilleri) kararıyla tensib olunmuştur (uygun görülmüştür). İş bu irade-i seniye (Padişah emri) 18 Eylül 1330 [1 Ekim 1914] tarihinden itibaren meri-ül ahkâm (geçerli) olacaktır.370 Osmanlı’ya büyük bir yük olan kapitülasyonlar, 1914 yılında kaldırılmış, fakat I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmamız kapitülasyonları yeniden karşımıza çıkarmıştır. (Üstte) I. Dünya Savaşı’nın bittiği yıl, yoksul düşen Osmanlı halkına bir hayırsever ekmek dağıtıyor.
Tam Bağımsızlık İçin Kapitülasyonların Kaldırılması Şarttır
Osmanlı devlet yönetiminin kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırmaya çalışması, dönemin şartları içinde değerlendirildiğinde geç kalınmış, fakat son derece mantıklı bir karardı. Yaklaşık 2 ay öncesinde Avrupa’da başlamış bir dünya savaşı vardı ve ateşi her an Osmanlı topraklarına sıçramak üzereydi. Bu süreç içinde kapitülasyon haklarına sahip olan karşı devletlerin derdi başından aşkın olacaktı. Öte yandan İmparatorluğun büyük bir kesiminde bu gelişme büyük bir sevinçle karşılandı. Osmanlı Devleti, sırtına yüklenmiş büyük bir yükten kurtulmuş oluyordu.
Özellikle Avrupa ülkelerinin elçilerinden kapitülasyonların kaldırılmasına büyük tepkiler gelmişse de, bu konudan taviz verilmedi. Elbette elçilerin taleplerine göre yeni düzenlemeler yapılmıştı fakat bunlar kesinlikle kapitülasyonlarla verilen ayrıcalıklar gibi değildi. Osmanlı, bu önemli kararın uygulanması ile büyük ve yeni bir adım atmış olacak ve üzerindeki boyunduruktan kurtulacaktı. Fakat bu sevinç kısa sürmüştü. Osmanlı, I. Dünya Savaşı’na katılmak zorunda kalmış, bu savaştan yenilgiyle çıkmış ve 30 Ekim 1918’de yenilmiş bir devlet olarak tekrar başka devletlerin boyunduruğu altına girmişti. Osmanlı’ya karşı uygulamaya konan ilk maddelerden biri de kapitülasyonlar olacaktı.
Milli Mücadele yıllarında da Mustafa Kemal, kapitülasyonlar konusunu oldukça ciddiye almıştır. Mustafa Kemal Paşa, kongrelerde tam bağımsızlıktan yana tavırlar ortaya koymuştur. Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Misak-ı Milli görüşmelerinin yapıldığı (22-28 Ocak 1920) sırada yine kapitülasyonlar tartışılmıştır. Nitekim orada alınan kararların 6. maddesi özetle şöyledir: “…Milli ve ekonomik gelişmemizi sağlamak amacıyla her devlet gibi tam serbestlik ve bağımsızlığın sağlanması, devamlılığımız için esastır. Bu nedenle siyasi, adli, ticari ve mali gelişmemize engel olacak sınırlamaların kaldırılması gerekmektedir…”371
İşte bu nedenledir ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün, delegeleri Lozan’a gönderirken taviz kabul etmediği en önemli konulardan biri, kapitülasyonlar konusu olmuştur.
Lozan yolundayken, Avrupa devletlerinin de kapitülasyonların, yani ticari ve adli ayrıcalıkların peşinde olacakları bilinmektedir. Bu nedenle yeni Türk devleti, bu konuda hazırlıklıdır ve özellikle bağımsızlık ilkesinden taviz vermeden bu konuyu ele alacaktır. Bu konuda karşısındaki en büyük engellerden biri de kuşkusuz, yeni Türk devletinin bağımsızlığını kabul etmeyen yegane ülke olan İngiltere olacaktır. 

idd 667 BurgazAdasi istanbul Ayet 008046 Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu
Burgaz Adası, İstanbul
Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
(Enfal Suresi, 46

Lozan Yolunda

Lozan yolunda milli heyete kapitülasyonlar konusunda iletilen izahat son derece kısa ve özdü:
Kapitülasyonlar asla kabul edilemez. Gerekirse müzakerelerin kesilmesine gidilir.372
Aslında bu konunun çözüme ulaştırılması konusunda büyük zorluklar olacağını herkes tahmin etmekteydi. Söz konusu ayrıcalıkların devam etmesinde, Konferansa katılan veya katılmayan pek çok devletin çıkarları söz konusu idi. Ayrıca bu ayrıcalıklara Batılılar, en azından 400 yıldan beri alışmış ve tüm ilişkiler bu temele dayandırılmıştı. Bu nedenle karşı devletler bu konuda işbirliği yapmış gibi ayrıcalıkların devamını istiyorlardı. Bu bakımdan Lozan’da kapitülasyonların tümden tasfiye edilmesi oldukça zor görünüyordu.
Türk Heyeti Başkanı İsmet Paşa’nın; “Bunda bütün müttefikler ve Amerika karşımızda bulunmuşlardır. Biz ise bu meseleyi hayati davalarımızdan biri sayıyorduk”, diyerek meselenin aşılması şart bir konu olduğunu vurgulamıştır.373

Karşılıklı Güç Yoklamaları

27 Kasım 1922’de Mali ve Ekonomik İşler Komisyonu kapitülasyonları görüşmek üzere toplandı. İsmet Paşa, Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığını kısıtlayan tüm sınırlamaların kaldırılmasını istedi. Kapitülasyonların bir milletin bağımsızlığı ile bağdaşmayacağını, Türkiye’deki yabancıların durumunun, tüm uygar ve bağımsız ülkelerde yürürlükte olan genel yasalara benzeyen düzenlemelerle güvence altına alındığını ve Türk delegasyonunun ancak bu ilkeye göre tali komisyonlarda çalışabileceklerini belirtti.374
Ülkesi, kapitülasyonlardan dolayı büyük ölçüde çıkar sağlayan Fransız delegesi, bunun yerine bir başka sistemin konmasını ısrarla istemekteydi. Ancak o sırada tamamen belirsiz olan bu yeni sistemin, her halükarda yine devletin güvenliğini veya bağımsızlığını zedeleyecek olmasından dolayı, İsmet Paşa bunun kabulünün mümkün olmayacağını belirtmişti.
Lord Curzon, “kapitülasyonların antlaşma haklarına dayandığını” söylüyor; hatta bu hakların kaldırılmasına “Osmanlı’nın müttefiki olan Almanların bile karşı çıktığını” ifade ediyordu. Ayrıca konuşmasında, tarafların üzerinde anlaşacağı yeni bir sistem getirilmeden kapitülasyonların kaldırılamayacağını da ifade ediyordu.375
Türkiye için ne şekilde olursa olsun kapitülasyonları kabul etmeme ana ilke idi. 28 Aralık 1922’de çalışmalar çıkmaza girdi. Karşı tarafın önerileri, Türk egemenliğini ihlal edici bulunduğundan hiç bir şekilde kabul edilmedi. İsmet Paşa bu konuda, “Türkiye’deki yargı sisteminin, dünyada en iyi yönetilen ülkelerin yargı sistemlerinin ayarında olacağını” belirterek savunma yaptı. Bu sistemin değiştirilmesini, yabancı yargıçların Türkiye’de görevlendirilmesini ve hatta geçici bir sistemin uygulanmasını ve buna benzer her türlü öneriyi, Türkiye’nin bağımsızlığına karşı bir saldırı olarak niteleyerek kabul etmedi.376
Bu şartlar altında sürdürülen çalışmalardan bir sonuç alınamadı. İsmet Paşa ve Türk Heyeti, her ne isimle olursa olsun, bu konuda herhangi bir sınırlamayı kabul etmemiş ve yapılan baskı ve zorlamaları geri çevirmişti. Konferans 4 Şubat 1923 günü anlaşmazlıkla sona erdi.377

İkinci Deneme Başlıyor

Lozan Görüşmeleri’nin kesildiği devrede, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde konuşan Mustafa Kemal, kapitülasyonlar konusunda hiçbir tavizin verilmeyeceğini şu sözlerle ifade etmişti:
Osmanlı Devleti hakikatte ve fiilen istiklalden mahrum bir hale getirilmişti. Bir devlet ki kendi tebaasına koyduğu vergiyi yabancılara koyamaz; bir devlet ki gümrüklerini düzenleme hakkından yasaklıdır… Ve bir devlet ki yabancılar üzerinde yargı hakkını kullanamaz. Böyle bir devlete bağımsız denilemez…378
Bu sözler, kapitülasyonların kaldırılmasının Türk tarafı açısından mecburi olduğunu tekrar belgeliyordu. Nitekim Lozan Görüşmeleri’nin, kapitülasyonlar nedeniyle kesintiye uğraması Türk tarafının kararlılığını etkilememişti. Öyle ki, 10 yıllık savaşın ardından varını yoğunu kaybetmiş Türk tarafı, tekrar savaş hazırlıkları yapmaktan çekinmedi. Lozan Görüşmeleri’nin kapitülasyonlar nedeniyle kesintiye uğramasıyla Mustafa Kemal, Türk ordusuna savaş hazırlıklarını yapmasını emretti.
Aslında Lozan Konferansı’nın kesintiye uğraması İtilaf Devletleri’nin hiç de işine gelmiyordu. Büyük yıkım getiren I. Dünya Savaşı sonrasında hiçbirinin yeni bir savaşa girmeye niyeti yoktu; keza 4 yıllık korkunç savaş, yeneni de yenileni de harap etmişti. Ayrıca “barıştan yana olmamak”, Avrupa ülkelerinin üzerlerine alabileceği bir sorumluluk değildi. Savaştan yorgun düşmüş Batı kamuoyunun barış istemesi, İtilaf Devletleri’nin kapitülasyonlar konusunda daha fazla ısrarcı davranmamasında büyük rol oynamıştı. Barış görüşmelerini durduran taraf olmak, barışı istemeyen taraf olmakla eşdeğerdi ve böyle bir devletin büyük ölçüde hem kendi halkı hem de diğer devletler tarafından dışlanacağı açıktı. Avrupa, bunu göze alamazdı.
Dahası, 1921’de Türkiye ile dostluk anlaşması imzalamış olan Sovyetler Birliği, eğer tekrar savaş çıkarsa Türkiye’nin yanında savaşa gireceğini duyurmuştu. Bu durum, İtilaf Devletleri açısından tüm dengeleri değiştiriyordu.
Bu konuda Türkiye’nin kararlı tutumunu gören Batılı devletler, Lozan Konferansı’nın yeniden başlatılması yönünde çalışmalar başlattılar. Böylece Lozan Konferansı’nın ikinci dönemi 23 Nisan 1923’te açıldı.
Bu kez Konferansa Lord Curzon ve “eski ünlüler” gelmemişti. İngiliz Heyeti ve Konferansın başkanı, İstanbul Yüksek Komiseri Horace Rumbold olmuştu.
idd 672 LordCurzon Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu
 Lord Curzon ve eşi, İngiliz derin devletinin günümüzde de önemli sembolleri arasında bulunan “fil” üzerinde gezinti yaparken
Kapitülasyonlar, Lozan Konferansı’nı sonuçlandırma konusunda en büyük engeldi. Batılılar, ekonomik çevrelerinden de gelen baskıların da etkisiyle kapitülasyonlardan vazgeçmek istemiyorlardı. Türkiye ise hiçbir sınırlamayı kabul etmiyordu. Bu nedenle ikinci dönemin açılışından 4 Mayıs’a kadar geçen sürede yapılan görüşme ve tartışmalardan bir sonuca varılamadı. Öteki mali konular da diğer zorlukları oluşturmaya devam etti.
Uzun tartışmalardan sonra, Türkiye için en önemli sorunlardan birisi olan kapitülasyonlar maddesi antlaşmaya konulmak üzere şu şekilde tespit edildi:
Madde 28: Bu Antlaşmayı imza eden akitlerin her birisi, kendisini ilgilendiren yönde, Türkiye’deki kapitülasyonların her bakımdan tam olarak ilgasını (yürürlükten kaldırıldığını) beyan etmeyi kabul ederler.379
Bu arada sağlık kapitülasyonları da, İstanbul’da bir doktorluk komitesi şeklinde istenmişse de kabul edilmedi. Sonuçta Türkiye’de 5 yıl müddetle, müşavir unvanı ile üç Avrupalı doktorun karantina işlerinde çalışmasına izin verilecek bir yöntem kabul edildi. Bu gelişme ile sağlık kapitülasyonları da sona ermişti. Beş yıl sonra bu üç yabancı doktorun da görevlerine son verildi ve sağlık işleri de tamamen millileştirildi. Atatürk bu konuyu Nutuk’ta “bu konuda hiçbir kapitüler kayıt yoktu. İstişari mahiyette olmak üzere bir kaç yabancı mütehassısın 5 yıl için hizmetimizi almasını kabul ettik” şeklinde açıklamıştır.
380
Böylece Türk heyetinin kesin kararlı tutumu sayesinde, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni geçmişin prangasından kurtaracak şekilde kapitülasyonlar ortadan kaldırıldı. Türkiye, tam bağımsızlık ilkesini bu şekilde kazanmakla beraber, İngiliz derin devletinin yıllar süren “sömürge” planını da alt üst etmiştir. 
İngiliz derin devleti, kurnazca devletlerin içine sızarak ülkeleri ekonomik ve hukuki anlamda hegemonya altına alma planını, yeni Türkiye üzerinde uygulayamamıştır. Bu nedenledir ki Lozan Görüşmeleri’ni sürdüren İngiliz heyeti için kapitülasyon tavizi, büyük bir hezimet olarak karşılanmıştır. 14 Nisan 1924 tarihli Time dergisi, sonuçlanan Lozan’ın ardından şu yorumda bulunmuştur:
Lozan Antlaşması, yüz yıldan fazla süredir İngiliz diplomasisinin ilk göze çarpan başarısızlığıydı.
Aynı yazıda, İngiliz derin devletinin kirli planlarının geri teptiği ise şu sözlerle ifade edilmiştir:
Neticede, Lozan Antlaşması, Türkiye’yi yaka paça Avrupa’dan atmak yerine, Avrupa’yı Türkiye’den attı.381

İngiliz Derin Devletinin Kapitülasyon Planı

Kapitülasyonlar konusunu incelerken, İngiliz derin devletinin, sonraki yüzyılları kapsayacak derin planlar kuran bir yapılanma olduğu gerçeği mutlaka akılda tutulmalıdır. İngiliz derin devleti, Osmanlı imkanlarından faydalanmak için İngiltere’nin aldığı bu ayrıcalıkları zaman içinde genişletmiş, Osmanlı’nın bu konuda iyi niyetinden ve zayıflığından yararlanmış ve daha sonra Osmanlı Devleti içinde bir yapılanma oluşturmuştur. Öyle ki, bu yapılanma içinde Osmanlı topraklarında yabancıların mahkemeleri hüküm sürmekte, Osmanlı toprakları yabancılar tarafından parsellenmekte ve alınıp-satılmakta ve yine Osmanlı toprakları üzerinde en iyi sağlık hizmetleri yabancı doktorlar tarafından yabancılara sunulmaktadır. Türk vatanında Türklerden daha ayrıcalıklı hale gelen söz konusu yabancılar, doğrudan devleti yağmalamakta ve tümüyle Osmanlı kanunlarından bağımsız bir hayat yaşamaktadırlar. Bu kişiler, Türk tacirlerinden daha fazla haklara sahip oldukları için ülkedeki tüm ticareti yürütmüşlerdir. Bu sistem, İngiliz derin devletinin yıllar içinde geliştirdiği sinsi planın uygulamasıdır. Bugün sömürge ülkelerinde veya İngiliz derin devletinin nüfuz ettiği diğer ülkelerde de görülen bu sinsi yapılanma, Osmanlı’nın kendi içine kadar girmiş, devlet sistemini ele geçirmiş ve kendi hegemonyasını kurmuştur. İngiliz derin devleti, bu sistemi koz olarak kullanarak ülke içinde rahatça ajanlar yerleştirebilmiştir. Bu durum, öylesine sistemli şekilde gerçekleşmiştir ki, yeni Türk Devleti, bu virüsü bünyesinden atmak için olağanüstü bir savaş vermiştir.
Bugün Ortadoğu’da, özellikle de Afrika’da, İngiliz derin devletinin himayesindeki ülkelere bakıldığında, derin devletin, bu ülkelerin tüm kaynaklarını kullanıp zenginleştiğine, sömürülen ülke halklarınınsa açlıktan ve yoksulluktan perişan olduklarına şahit oluruz. Bu, İngiliz derin devletinin bilindik politikasıdır. Osmanlı üzerinde kapitülasyonlar ile kurgulanan sistem de bu olmuştur. Fakat Allah, Türk milleti üzerinde bu oyuna izin vermemiş ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yı ve dönemin yürekli Türk insanlarını vesile ederek İngiliz derin devleti hegemonyasını durdurmuştur. Kapitülasyonlar, Osmanlı Devleti’ni içten sömürme sisteminin farklı adıdır. Mutlaka bertaraf edilmesi gereken bu bela, Lozan Görüşmeleri’nin önemli bir zaferidir.
Onlar, Allah’ın tuzağından güvende mi idiler? Allah’ın bir tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan bir topluluktan başkası (akılsızca) güvende olmaz. (Araf Suresi, 99) 
idd 675 OsmanliTablo Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu
 Lord Curzon ve eşi, İngiliz derin devletinin günümüzde de önemli sembolleri arasında bulunan “fil” üzerinde gezinti yaparken.

İngiliz Hegemonyasını Reddeden İmanlı Türk Halkı

Türklerin Lozan’da elde ettiği bu zaferi kendine yediremeyen İngiliz liderler, imzaların atılmasından sonra “kendilerini rahatlatmak için” çeşitli yorumlarda bulunmuşlardır. İngiliz derin devleti, Lozan’da olmasa da sonrasında Türkiye diye bir devletin kalmayacağına yönelik hayalini her fırsatta dile getirmiştir.
Lozan Görüşmeleri’nin büyük kısmını yürüten İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Lozan’da imzaların atılmasından sadece dokuz gün sonra, İngiltere’nin Paris ve Roma büyükelçilerine gönderdiği talimatta, Türkiye’nin küçük bir devlet olduğunu, Müttefiklerin Türkiye’ye büyükelçi göndermemelerini ve maslahatgüzar gibi çok düşük düzeyli bir temsilci göndermenin uygun olabileceğini söylemiştir.382
Lozan’ın imzalarının atılmasından sadece 21 gün sonra ise, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiser Vekili Neville Henderson Londra’ya gönderdiği raporda, şu sözleri sarf etmiştir:
idd 677 NevilleHenderson Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu
İngiliz Yüksek Komiser Vekili Neville Henderson
Türkiye küçülmüş, yoksul düşmüş ve nüfus kaybetmiştir. Büyüklük, zenginlik ve nüfus bakımından önemsiz olan Türkiye gibi bir memlekete büyükelçi göndermek fazla olabilir… Bugünkü Türk Hükümeti ayakta duramazsa –ki uzun zaman ayakta duramaz kanaatindeyim– o zaman İngiliz Büyükelçiliği hangi şehirde olursa Türk Hükümeti de oraya gelecektir. Bizim desteğimizle sürüklenmesi kaçınılmaz. Bu anarşide şimdiki hükümet düşecek ve bizimle işbirliği yapacak yeni bir hükümet işbaşına gelecektir.383
Henderson’un kendine böylesine özgüvenle sarf ettiği sözleri kuşkusuz boşuna değildir. Keza, İngiliz derin devleti, Türkiye üzerinde uygulamaya çalıştığı sinsi stratejiyi pek çok ülke üzerinde uygulamış ve neredeyse tümünde devletler, tıpkı Henderson’un dediği gibi, eninde sonunda İngiliz derin devletin talimatlarına göre şekillenmişlerdir. Henderson’un hesaba katmadığı asıl konu ise, Atatürk’ün ve Türk milletinin hiç yılmayan azmi ve imanıdır. Böylesine büyük bir lidere ve imanlı bir millete sahip Türk devleti üzerinde kimsenin pranga vuracak gücü kalmamıştır. Lozan öncesinde ve sonrasında böylesine üst perdeden konuşan İngiliz derin devlet temsilcileri, zaman ilerledikçe imanlı millete karşı güçlerinin yetmeyeceğini anlamışlardır. Gladstone’un 1800’lerde, “Türkleri yenmek için ellerinden Kuran’ı almak gerektiğine” dair ifadeleri, imanlı milletin asla yenilmeyeceğinin, İngilizler tarafından aslında 19. yüzyıldan beri biliniyor olduğunu göstermektedir.
Türkiye, Hz. Mehdi (as)’ın zuhur edeceği mübarek bir ülke; İstanbul, bu zuhurun gerçekleşeceği mübarek bir şehirdir. Hz. Mehdi (as) da, onun çıkacağı kutlu bölge de daima Allah’ın koruması altında olacaktır. Dolayısıyla, Türkiye’nin kaderinde, sinsi derin devletlerin oyununa gelme, bölünme ve parçalanma yoktur. Türkiye üzerindeki hiçbir sinsi plan başarılı olamamıştır ve başarılı olması mümkün değildir. Türkiye üzerinde planlar geliştiren İngiliz derin devletinin elemanları bu gerçeği daima akıllarında tutmalıdırlar.
… Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları Kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 22)
 Dipnotlar:
364. Şevket Pamuk, a.g.e., s. 200
365. Stefanos Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, İstanbul: Belge Yayınları, 1986, s. 462
366. İsmail Özsoy, “1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması’ndan Gümrük Birliği’ne”, Çerçeve Dergisi, sayı 15, Ekim 1995, s. 134
367. Bilal Eryılmaz, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, İstanbul: İşaret Yayınları, 1991, s. 86.
368. Ali Nejat Ölçen, Karl Marx ve İngiliz Emperyalizmi, Ankara: Ekin Yayınları, 1992, s. 114
369. Tahir Taner, Kapitülasyonlar Nasıl İlga Edildi, İstanbul: İsmail Akgün Matbaası, 1956, s. 34
370. “Düstur, Tertibisani 6. Cilt s. 1273” naklen Ozan Arslan, “I. Dünya Savaşı Başında Kapitülasyonların İttihad ve Terakki Yönetimi Tarafından Kaldırılması ve Bu Gelişme Karşısında Büyük Güçlerin Tepkileri”, Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Dergisi, c. 10 (1), 2008, s. 265
371. Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi II: İmparatorluğun Çöküşünden Ulusal Direnişe, İstanbul: Bilgi Yayınevi, 1998, s. 82-91; Zeki Arıkan, “1536 Kapitülasyonları ve Cumhuriyet İdeolojisi”, A. Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Atatürk Araştırmaları Dergisi, c. 24, sayı 37, 1963, s. 11-28
372. Mahmut Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti, V. Kitap, Ankara: Başnur Yayınları, 1971, s. 8
373. Afet İnan, “Türk İstiklali ve Lozan Muahedesi”, Belleten, c. II/7-8, s. 277-291; Salahi Sonyel, “Lozan’da Türk Diplomasisi”, Belleten, c. XXXVIII, sayı 149, s. 41-115; Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devleti’nin Harici Siyasası, Ankara: TTK Yayınları, 1973, s. 116- 130
374. Salahi Sonyel, a.g.m., s. 76
375. Salahi Sonyel, a.g.m., s. 77; Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, c. 3, İstanbul: Remzi Kitapevi, 1966, s. 112
376. Afet İnan, “Türk İstiklali ve Lozan Muahedesi”, Belleten, c. II/7-8, s. 293; Ahmet Yavuz, Lozan Barış Konferansı Tutanakları, c. II, Ankara: Dışişleri Bakanlığı Yayınları, 1972, s. 48 – 50
377. Şerafettin Turan, İsmet İnönü: Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, İstanbul: Bilgi Yayınevi 2003, s. 59 – 73; Hamza Eroğlu, Türk İnkılap Tarihi, İstanbul: Savaş Yayınevi, 1981, s. 260
378. Mustafa Kemal Atatürk, Söylev ve Demeçler, c. III, Ankara: A. Ü. Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları 1981, s. 99-112
379. L. Seha Meray, Lozan Barış Konferansı: Tutanaklar Belgeler, c. 7, İstanbul: TTK Yayınları 1993, takım II, cilt: I, kitap I, s. 30 – 31; Tevfik Rüştü Aras, Lozan’ın İzinde 10 Yıl, İstanbul 1935, s. 10 – 13; Tahir Tamer, “Lozan ve Kapitülasyonların İlgası”, İ. Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, c. VII, sayı 4, 1941, s. 730
380. Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 1973, s. 758
381. Taha Akyol, Bilinmeyen Lozan, İstanbul: Doğan Kitap, 2014, s. 323
382. Taha Akyol, a.g.e., s. 307
383. Taha Akyol, a.g.e., s. 308

GERÇEK ÜST AKIL


GERÇEK ÜST AKIL

İngiliz derin devleti, tarih boyunca deccali sistemin öncülüğünü yapmış ve hükümetlerin, hukukun, devlet politikalarının, liderlerin üzerinde bir güç olarak davranmıştır. Gerçek liderler barış için çabalarken, o savaş çıkarmış; ülkeler kalkınıp gelişme aşamasındayken, onları bölüp parçalamış, isyanlar ve darbelerle istikrarsızlaştırmış; dostluk içinde yaşayan kardeş toplumları düşmanlığa sürüklemiştir. Kararların üzerinde, savaşların arkasında, her türlü fitnenin geri planında hep o “üst akıl” varlığını göstermiştir. Tarih boyunca hiç kimse ve hiçbir sistem, bu üst aklın, yani İngiliz derin devletinin fitnesine karşı koyamamış, bunu engelleyememiştir. Ta ki bugüne kadar.
İngiliz derin devleti, yıllardır mücadele etmek için hazırlık yaptığı büyük gerçek ile karşılaşmak üzeredir. Bu gerçek, Hz. Mehdi (as)’ın zuhurudur. Yıllardır bu zuhura kendince set olabilmek için hazırlık yapmış, bu uğurda dünya coğrafyasını değiştirmiş, imparatorlukları yıkmış, kardeşi kardeşe kırdırmıştır. Kendi sinsi yöntemleriyle başarı elde edebileceğini sanmıştır; oysa sahte başarısı bir Kurtarıcının çıkışını engelleyememiştir. Hz. Mehdi (as), şu anda yeryüzündedir ve dünya onun zuhuruna çok yakında şahit olacaktır.
İngiliz derin devleti, tarihinde belki de ilk defa başarısızdır. Çünkü, her türlü fitnenin temelindeki bu üst akıl, her üst aklın üzerinde bir Akıl olduğundan habersizdir. Tüm zihinlere hakim olan, her planın planlayıcısı olan gerçek üst Akıl, Yüce Rabbimiz Allah’tır. Hiçbir güç, Allah’ın planının önüne geçemez ve geçemeyecektir. Allah’ın tuzağı, kurulan bütün tuzaklardan daha büyüktür.
İngiliz derin devletinin bugüne kadar elde ettiği sahte zafer kimseyi aldatmamalıdır. Yapılan hiçbir plan, Allah’tan bağımsız değildir. Allah, söz konusu fitne odaklarına sadece zaman tanımış, bu dönem içinde deccal, kendini belli etmiştir. Her zaman mutlak gücün kendisinde olduğunu zanneden İngiliz derin devleti, aslında tüm kontrolün Yüce Allah’ta olduğunu artık anlayacaktır. Kaderin akışına karşı koyamayacak, Mehdiyetin hakim olduğu bir dünyada oyun oynayamayacaklarını çok yakında göreceklerdir. Mehdiyetin sevgi ve barış rüzgarı, İngiliz derin devletinin deccali vahşetini eritecek, deccaliyete teslim olmuş zihinleri eğitecek ve dünyaya hakim olacaktır.
Bu nedenle telaş etmeye gerek yoktur. Dikkatli bakan her göz, Mehdiyetin önündeki tüm engellerin birer birer kalktığını görebilir. İngiliz derin devletinin fitneleri de çok yakında sona erecektir. Metafizik işleyen bu dünyaya Allah, mutlaka, inananların ve iyilerin zaferini getirecektir.
Allah, yazmıştır: “Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de.” Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...