13 Ekim 2017

FİL SÛRESİ

İlgili resim

FİL SÛRESİ
Mushaf’taki sıralamaya göre kitabımızın 105., Nüzûl sıralamasına göre 19., Mufassal sûreler kısmının on beşinci grubunun üçüncü sûresi olan Fil sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. Âyetlerinin sayısı 5’dir.
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”
Hamd yalnız ve yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Allah’ın Resûlü’ne, O’nun pâk aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen her şeyi işitensin, her şeyi bilensin.
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”
1. “Ey Muhammed! (Kâbe’yi yıkmaya gelen) fil sahiplerine Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? 2. Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı? 3-4. Onların üzerine, sert taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi. 5. Sonunda onları, yenilmiş ekin gibi yaptı.”
Adını sûrenin birinci âyetindeki fil kelimesinden almış, Mekke’de nâzil olmuş ve kulluk kitabımızın 105. sırasına yerleştirilmiş bir sûreyle karşı karşıyayız. Gelişinden takriben 40 yıl önce gerçekleşmiş bir olayı gündeme getirerek, hem Allah’ın Resûlüne ve beraberindeki bir avuç müslümana, hem de onları sahipsiz ve yalnız zannederek ezmeye çalışan Kureyş’e ve kıyâmete kadar onların yolunun yolcularına büyük tehditler, mesajlar veren bir sûreyle karşı karşıyayız. Mü’-minlere kıyâmete kadar Allah desteğini, kâfirlere de dünya ve ukbâ azabını, helâkini gündeme getiren bir sûre.
Sûrede özetle Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın yasaları ve sistemiyle savaşa tutuşan, Allah’ın yeryüzünde en büyük âyetlerinden birisi olan Kâbe’yi yıkmak, yok etmek böylece yeryüzünde Allah’a kulluk sembolünü silip süpürerek Allah’a kulluğu bitirmek isteyen azgın bir insanın, şımarık bir tâğutun filler desteğindeki güçlü ordusuna karşı, yaratıklarının en zayıfı olan kuşlarla Rabbimizin gerçekleştirdiği bir operasyonun gündeme getirilerek Allah’ın gücünün, kudretinin ortaya konulduğunu görüyoruz. Böylece kıyâmete kadar Allah düşmanlarına, din düşmanlarına en büyük ders, yine Allah dostlarına da en büyük destek söz konusu ediliyor.
Fil sûresi sanki daha önce tanımaya çalıştığımız Rabbimizin âhiretteki azabının gündeme getirildiği Hümeze sûresinin bir devamı ve uzantısı gibidir. Hümeze sûresinin son âyetinde Rabbimiz: “Onlar için büyük bir azap vardır” buyurarak kâfirlere hazırladığı âhiret azabından söz etmişti. Burada da Allah, düşmanlarını dünyada nasıl helâk ettiğini göstererek, anlatarak âhirette sözünü ettiği o azabın gerçekleşmesinin mümkün olduğuna delil getiriyor.
Sûrenin konusu Ebrehe, Fil ordusu, Kâbe ve Kureyş’tir. Ebre-he, Yunanca’da Abraham, Habeş lisânında Ebrehe, Arap dilinde de İbrahim demektir. Şairin birisi öyle der:
“Du İbrahim amed bedeyri cihan,
Yeki put şiken şöd, yeki putnişen”
“Bu cihana iki İbrahim gelmiştir. İki İbrahim gelip geçmiştir bu dünyadan, birisi put yıkan İbrahim, ötekisi de put diken İbrahim’dir.”
Bu İbrahimlerden birisi tevhidî dinin nebisi, İbrahimî dinlerin nebisi, Hanif dininin peygamberi, şirk dinlerinin temizleyicisi, bizim peygamberimizin atası ve bizim atamız olan İbrahim’dir. Öteki İbrahim de tevhid dinini ortadan kaldırmak için gelmiş ve kıyâmete kadar bunun için sa’yeden müşriklerin ve kâfirlerin atası olan Ebrehe’dir. Hz. İbrahim Allah’a kulluk kavgası verirken, ötekisi de Allah’la savaşın kavgasını veriyordu. Birisi Allah’a kulluk sembolü, Allah kullarının kıblesi Kâbe’yi inşa ile, kulluk temellerini ihya ile meşgulken, öbürüsü de onu yıkmaya sa’y ediyordu. Bir sonraki sûrede gelecek, birisi bu Beytin Rabbine kulluk ederken, ötekisi de başka beytlerin Rabbine, ya da kendi yaptırdığı binaya, yani kendi hevâ ve hevesine kulluk ediyordu. Ya da paraya kulluk ediyordu.
Yemen’in San’a bölgesinde bulunan Ebrehe, burada Bizans hükümdarını ve Habeş kralını kandırarak bir krallık kurmak istiyordu. Bir numarayla ordu komutanı Aryat’ı öldürerek sonunda Yemen’e hakim oldu. Zamanla Yemen’de müstakil bir kral olup formalite icabı arkasında güç olarak Bizans’ın varlığından ötürü Habeş kralı Necaşi’yi otorite olarak tanımaya ve ona itaatkâr görünmeye devam eden bir yağcıdır. Bu sahtekârlığı ve yağcılığı Mağrip seddini tamir ettirip açılış törenine çağırdığı protokol erbabına yaptığı hitabe ve oradaki kitâbeden de anlaşılmaktadır. Kendilerinden çekindiği Bizans ve Habeş hükümdarının arzu ve planları doğrultusunda:
a. Arabistan yarımadasında Hıristiyanlığı yaymak,
b. Arapların elinde bulunan Bizans’la doğu arasındaki ticareti, ticaret yollarını eline geçirmek için planlı bir şekilde çalışmaya başlar. Bu iş için ilk defa Sana’da Kuleys veya Kalis adında bir kilise inşa ettirir. Altınlarla süslediği bu muhteşem binanın gerçek Kâbe olduğunu ilân ederek insanların ziyaret için buraya gelmelerini emreder. Bu kiliseyi merkez yaparak ziyaret için buraya gelmeyen bölgedeki Araplara düşmanlık ilân eder. Bunun sebebi de esas planına zemin hazırlamaktı. Böylece Arapları tahrik etmek ve sonunda Kâbe’ye saldırısını meşru hale getirmek istiyordu. Bu baskı sonucunda beklediği oldu. Ebrehe’ye kızan Araplar gidip o kiliseye pislerler. Veya bir komployla Ebrehe bizzat kendisi pislettirerek düşmanlığını icraya zemin hazırlar. Böylece 570 yılında 13 fil ve 60.000 kişilik güçlü bir ordu hazırlayarak Kureyş’i ezmeyi ve tüm Araplara göz dağı vererek Kâbe’yi yıkmayı, kıbleyi değiştirmeyi ve Yemen’in San’a şehrini merkez yaparak ekonomik güce ulaşmayı hedefler.
Aslında Ebrehe’nin planı farklıydı. Ebrehe’nin yapmak istediği, zâhirdeki gibi Hıristiyanlığı yaymak değildi. Zira Hıristiyanlık böyle yayılmazdı. Hıristiyanlık aslında bozulmadan önceki hak dönemi yayılış usulüyle yayılmalıydı. Yani tıpkı Hz. Îsâ (a.s) ve onun kutlu yolunun izleyicileri gibi insanları bu dine dâvet edecekti, sevdirecekti, anlatacaktı. Ya da daha sonra insanların onu bozup da bâtıl bir din haline getirdikleri dönemin yayılma politikasıyla yayılacaktı. Şu anda olduğu gibi misyonerler eliyle yayılmalıydı. Gerçi şimdi de hainler o dini kâfir dünyaya, komünist ve ateist dünyaya götürmüyorlar da hep İslâm dünyasına götürmeye çalışıyorlar. Samimi değiller. Samimi olsalardı, dinlerini zaten Allah’a inanan müslüman ülkelere değil, ateist ülkelere götürürlerdi.
Aslında Ebrehe’nin niyeti bu değildi. Ebrehe’nin temel hedefi kıbleyi değiştirmekti. Kıble insanların hayatlarının ana hedefi, yönelişlerinin odak noktasıdır. Kişi kıblesine göre hareket eder. Kişi neyi kıble edinmişse ona doğru yönelir, ilgi alanını ona doğru çevirir. Kişi kıblesine göre hareket eder. Hayat programını, dinlenme ve çalışma za-manlarını, kabul ya da retlerini, sevgi ya da nefretlerini, iyi, kötü damgalarını kıblesine göre ayarlar. Yani insanlar kendilerine kabul ettirilen kıblelerine göre tüm hayatlarını ayarlamaya çalışırlar. İnsanlar kendilerine neleri kıble edinmişlerse ona doğru yönelirler, onunla ilgilenirler, ilgilerini ona doğru döndürürler. Meselâ bir toplumda insanlar içkiyi kıble edinmişler, içkiyi ilgi alanlarına almışlar, içkiyi kabul etmişler, kabullerini içkiden yana kullanmışlar, içki tüketimine yönelmişlerse, sosyal hayatları da ona göre şekillenecek ve o ülkede yığınlarla maya fabrikası kurulmak zorunda kalacaktır. Ama insanlar içkiyi ilgi alanlarından çıkarırlar, içkiyi kıble olmaktan ve içkiye yönelmekten vazgeçerlerse o ülkede binlerce içki fabrikası da olsa günün birinde hepsi kapanmak zorunda kalacaktır. Onun içindir ki Katolik ülkelerde içki tüketimiyle ilgili gelişmenin Protestan ülkelere göre daha az oluşu veya kâfir dünyaya nazaran İslâm dünyasında içki ve fuhuş sektörünün beklenen seviyede gelişmemesinin sebebi işte budur. Bunların kıble edinilip edinilmemesidir.
Kıble, insanların hayatında gerçekten çok önemlidir. Çünkü kıble hayatın mihveridir. Bir ara İstanbul’da Abdulhamid’in mezarını ziyarete giden gençleri gören bir İslâm düşmanı bu memleketin kıblesini değiştirmeyi hedefleyen adama bu durumu anlatarak şikâyette bulunur. “Ben hâlâ bu ülkede Abdulhamid’in mezarını ziyarete gidenleri görüyorum. Buna bir tedbir düşünmüyor musunuz?” deyince ötekisi der ki, “Üzülme ben yakında onların kıblelerini değiştireceğim. Yakında ben onların yönelişlerini değiştireceğim ve artık onlardan hiç birisi Abdülhamit’in adını bile hatırlamaz olacaklar.” Değiştirdiler kıblemizi...
Meselâ kişi dünyayı kıble edinir, dünyaya bağımlılığı kıble haline getirirse, dünyada ebedî kalacakmış gibi bir hayat anlayışına kapılır ve yönelişini dünyaya çevirirse elbette böyle bir kıble, böyle bir yöneliş o kişiye muhkem binalar, villalar, saraylar, köşkler yaptıracak ve bunları çoğaltmanın, dünyayı kucaklamanın kavgasını verdirecektir. Ama âhireti kıble edinmiş insan, âhirete yönelmiş ve her an öleceğini düşünen insan yani savaş insanı elbette kıblesi gereği bunlarla uğraşacak zaman bulamayacaktır.
Veya eğer bir ülkede spor kıble haline gelmişse, yani insanlar spora yönelmişler, onu ilgi alanına koymuşlarsa elbette o insanların hayatları ona göre şekillenecek ve bu insanlar yüz binlik beşiklerde uyutulmak zorunda kalacaklardır. Çarşambayı mutlaka spora ayırın! diyen, kavalı elinde bulunduran adamın niyeti de her halde bu yüz binlik beşiklere gömülmedik bir tek insan bırakmamak ve kendi işini kolaylaştırmaktır. Elbette spora yönelir ve onu kıble edinirse insanlar, uyutulmayı da hak edeceklerdir. Ama onu kıble edinmeyen, ona yönelmeyen bir insan için değil dünya çapında, evren çapında veya galaksiler arası bir maç bile yapılsa, dönüp bakmayacaktır ve yüz binlik uyku tulumları da kapanıp gidecektir. Kıbleye göre şekillenen hayatın aksesuarıdır bunlar.
Ebrehe de ta Sana’da o mabedi inşa ettirirken amacı, kıblesi Hıristiyanlık değildi. Esas hedefi tüm hayatın kıblesini Kâbe’den Sana’ya döndürmekti. Böylece ekonomik ve siyasal gücü eline geçirecekti. Öyleyse Ebrehe’nin kıblesi paraydı, dünyaydı, dünyalık elde etmek ve karnını şişirmekti. Ebrehe insanların kıblelerini değiştirmek istiyordu. Ama tabii insanların dinlerini tümüyle değiştirmek değildi bu. Zira zaten o dönemde din hayatın tümüne karışmıyordu. İşte parayı kıble edinen, dünyaya yönelip madde planında sapıtan Ebrehe, tüm plan ve programını ona göre yapacak, her şeyi parada ve ekonomide görecekti. Bunun için de insanlar artık ziyaret için Mekke’ye, Kâbe’ye gitmeyecekler ve Yemen’in Sana şehrine gelecekler, insanların kıbleleri değişecek, kervanların yolu Sana’dan geçecek ve tüm kabileler paralarını buraya akıtarak Ebrehe’nin karnını şişirecekti. Ona ekonomik gücünü vereceklerdi. Gerçi o dönemde haktan ve Hanif’likten sapan Kureyş’in de bundan başka bir derdi yoktu.
Ebrehe parayı kıble edinince, paraya ulaştıran her şey meşru oldu onun için. Gerekirse Kâbe’yi bile yıkmalıydı bu kıblesine ulaşabilmek için. Tıpkı Arz-ı Mev’ûd’u, o toprak parçasını kıble edinen Yahudi kızının, bu kıblesine ulaşabilmek için, “Yeryüzünde bir tek Yahudi kalmasa bile o toprak parçasını elinde tutabilmek için babamla bile evlenirim” diyerek her şeyi meşru gördüğü gibi...
Veya günümüzde parayı kıble edinen kimi Müslümanların bu kıbleye ulaşabilmek için her şeyi meşru görmeye başladıkları gibi. Öyle değil mi? Adam dükkanı açık tutacağım diye namazını bile terk etmiyor mu bugün? Ekonomik güce ulaşacağım diye ilim öğrenmeyi bile terk etmiyor mu bugün müslümanlar? Elbette para kıble olunca bu kıbleye götürücü her şey onun gözünde meşru olacaktır. Yani ne farkı var şimdi Ebrehe’nin yaptığıyla bu Müslümanların yaptıkları arasında? Birisi para için Kâbe’yi yıkmayı düşünüyor, öbürü de kıblesine ulaşabilmek için dinin direğini yıkıyor, yani namazı terk ediyor. Ne farkı var onunla bunun?
Ebrehe kıblesine ulaşabilmek için bir ordu hazırlayıp Mekke’ye doğru harekete geçer. Bu filler desteğindeki ordu gerçekten o günün dünyasında güçlü, karşısında durulmaz bir orduydu. Çünkü bakın Ahzab savaşında bile Kureyş’in ordu sayısı 12.000’i geçmiyordu. Böyle büyük bir orduyla harekete geçti. Yemen’in reislerinden biri olan Zü Nefer Araplardan hazırladığı bir ordu ile onu bu işten vazgeçirmek için savaştıysa da mağlup olup Ebrehe’nin eline esir düştü. Yolda karşılarına çıkan kabileler ya onlarla savaşarak mağlup oluyorlar, ya da savaşmadan onun ordusuna katılıyorlardı. Ordu Taif yakınlarına geldiğinde, Taif halkı Beni Sakif adlı putlarını Ebrehe’nin şerrinden koruyabilmek için içlerinden Ebu Rigal’i Ebrehe’ye rehberlik yapması için gönderirler.
Kendi putlarının Ebrehe’ninkinden, Ebrehe’nin putundan güçlü olduğuna inananlar putları uğrunda onunla savaşırken, Ebrehe’nin putunun kendilerininkinden üstün olduğuna inananlar da savaşmadan ona iltihak eder. Ordu yol boyunca büyüdükçe büyür. Kendi putlarından daha güçlü bir putla karşılaştıklarını zannedenler kendi putlarından vazgeçerek Ebrehe’nin hâkimiyetini kabul ederek onun himayesine giriyorlardı. Yani kendi putlarını uğrunda savaşılmaya değer görenler o putları uğrunda savaşı göze alırken, Ebrehe’nin putunu kendi putlarından üstün görenler de savaşmadan onun ordusuna iltihak ediyordu.
Bir müslüman da eğer Rabbini en güçlü kabul etmişse elbette O’nun uğrunda savaşacaktır. Zira O Rabb uğrunda savaşılmaya değer bir Rabdir. Ama o müslümanın gözünde inandığı Allah, uğrunda savaşmaya değmeyen, uğrunda mal ve can feda etmeye değmeyen bir Allah’sa, ya da onun gözünde başka putlar büyümüşse, o zaman o putların hâkimiyetine boyun eğerek Allah uğrunda savaşmaktan vazgeçecektir. İşte tarih içinde İsrail oğullarını görüyoruz. Peygamberleri Hz. Mûsâ bir şehre girmelerini, bir şehri fethetmelerini isteyince şöyle demişlerdi: “Ey Mûsâ, sen ve Rabbin gidip savaşın, biz burada bekleyeceğiz.” İsrail oğullarının inandıkları Allah uğrunda bir savaşı göze almaya değmeyen bir Allah’tı. İnandıklarını iddia ettikleri Allah uğrunda feda-i mal ve cana değmeyen bir Allah’tı.
Eğer şu anda Müslümanların da inandıkları Allah, uğrunda savaşmaya, uğrunda mal ve can feda etmeye değen bir Allah’sa o zaman putların, putçuların egemenliğini savaşmadan asla kabul etmeyeceklerdir. Önce putçularla savaşacaklar, eğer yenilmişlerse, köleleştirilmişlerse ancak bu duruma düşebileceklerdir. Değilse savaşıp yenilmedikçe asla onların egemenliğini kabule razı olmayacaktır. Ama eğer mü’minlerin inandıkları Allah ta tıpkı İsrail oğullarının inandıkları Allah gibi uğrunda savaşmaya, uğrunda bir takım fedakârlıkları göze almaya değmeyen bir Allah’sa, o zaman hiç savaşmadan putçuların egemenliğini kabul edecektir. Bir bakalım durumumuza. Hangisine yakınız? Nasıl bir Allah’a inanıyoruz? Bunu bir daha gözden geçirelim.
Ebrehe’nin ordusu yolda büyüdükçe büyüdü. Nihâyet Mugam-mes denen Mekke’ye 3-4 kilometre yakın bir bölgeye ulaşır. Ebrehe-nin öncü kuvvetleri Mekkelilere ait 200 kadar deveyi gasp edip Eb-rehe’ye getirirler. Bu arada Ebrehe Mekke’ye gönderdiği mesajında kendisine karşı koymadıkları takdirde onlara dokunmayacağını ilân etti. Gelen elçiye Mekke’nin reisi durumunda bulunan Rasulullah efendimizin dedesi Abdulmuttalib: “Bizim böyle bir ordunun karşısında durabilecek gücümüz yoktur. Yıkmayı hedeflediği bu eve gelince o Allah’ın beytidir, O’nun sahibi Allah’tır; dilerse onu korumasını bilir” dedi ve sonra Mekke’nin reisi olarak develeri geri istemek için Ebrehe’nin yanına gitti.
Ebrehe, Abdulmuttalib’in kendisine doğru geldiğini haber alınca çok memnun oldu. Zannetti ki Mekke’nin emiri tıpkı yolda kendisini kabul edip ordusuna katılanlar gibi kendisine köleliği kabul etti de, efendisine ricaya geliyor. Bu düşünceyle onu karşılayan Ebrehe tahtından inerek Abdulmuttalib’in yanına oturdu. Çünkü efendiler kölelerini ikrama boğarlar. Yeter ki köleleri kendilerine itaat etsinler. Yeter ki onun sözünden çıkmasınlar. Öyle değil mi? Çoban köpeğini iyi doyurur. Neden? Çünkü kendisine hizmet ediyor da ondan. Veya adam çobanına iyi bakar. Neden? Çünkü hizmet kendisine dönecek de ondan. Birileri de işte memurluk, amirlikler vererek, doçentlik, doktorluk vererek insanları kendisine hizmete zorluyor. Yeter ki ona kul ol sana yapamayacağı yoktur. Veya meselâ bir grubun içinde olanlar, bir grubun elemanı olanlar o grubun üyesi olmayanlardan daha bir nîmet içinde olmaktadırlar. Her grup kendi müntesiplerini nîmettar ediyor.
Veya meselâ kendisinin Rabbil Â’lâ olduğunu iddia eden Firavun da Mûsâ (a.s)’a galip gelmeleri, Allah’ın elçisi karşısında kendisini savunup üstün getirmeleri, Allah’ın yasaları karşısında kendi yasalarını, Allah’ın sistemi karşısında kendi sistemini galip getirmeleri karşılığında kendilerini ikrama boğacağını, kendilerini mukarrabundan yapacağını söylüyordu sihirbazlara. “Yeter ki siz beni peygamber karşısında galip getirip, peygamber dâvâsını halkın gözünde düşürerek beni temize çıkarın, size yapamayacağım yoktur” diyordu. Efendiler kölelerine ikram ederler. Şu anda kölesi durumunda olduğumuz A.B.D’nin daha iyi süt sağabilmek için zaman zaman biz kölelerine yardımda bulunup biz kölelerini başkalarına kaptırmamak için Avrupa’yla kavga verdiği gibi. Ebrehe de Abdulmuttalib’in kendisine kölelik ihrazında bulunma niyetiyle geldiğini zannederek tahtından inip onun yanına oturdu, onu ikrama boğmak istedi.
İşte Ebrehe de Rasulullah efendimizin dedesine böyle yaptı. O savaş ortamında bile Abdulmuttalib’e izzet ve ikramda bulundu. Ama Rasulullah efendimizin dedesi başkaları gibi kölelik psikozuyla değil de, bir görev şuuruyla hareket ederek kendi görevi içindeki işe talip oldu. “Ey Ebrehe! Ben Mekke’nin reisiyim ve adamlarının gasbettiği develeri senden geri istemeye geldim.” der. Bunu duyan Ebrehe: “Se-ni görünce çok etkilenmiştim. Ama konuşmana şahit olunca gözümden düştün. Biz atalarınızın kıblesini değiştirip Kâbe’yi yıkmaya geldik, sen neyin derdindesin? Ben de benim efendiliğimi kabul edip Kâbe’yi yıkmaktan vazgeç diye bana yalvarıp yakarmaya geldiğini sanmıştım” der.
Abdulmuttalib der ki: “Ey Ebrehe, ben sadece develerin sahibiyim. Benim sorumluluk alanım budur. Ve senden kendi sorumluluk alanıma giren bir şeyi istiyorum. Kâbe’ye gelince elbette O’nun sahibi onu korumasını bilecektir. Bu seninle O’nun arasındaki bir meseledir.” Yani Kâbe’nin sahibi kendi evini koruyacak güçtedir. Benim yardımıma filan ihtiyacı yoktur O’nun dedi. Zira Abdulmuttalib’in inancına göre kendisinde Kâbe’nin koruyuculuğu gibi bir sorumluluk yoktu.
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz!”
hadisinden de biliyoruz ki herkesin sorumlu olduğu bir sürüsü vardır. Herkes kendi sürüsünü doyurmak ve korumakla mükelleftir. Herkes kendi sürüsünü, kendi görevini ve sorumluluk alanını bilmelidir. Kendi sürüsünü ihmal ederek başkalarının sürüsüne gitmemeli veya başkalarının sürülerini kendisine dert edinerek kendi kendisini zor duruma sokmamalıdır. Ama kendi sürüsünü doyurmanın yanında arta kalan zamanı olanlar elbette çobansız kalmış sürülerin imdadına da koşmalıdır.
Evet Ebrehe diyor ki: “Ben bu Beytin ve bu Beyt sayesinde çevresindekilerin emniyet içinde olduklarını duydum. İnsanların bu beyt sayesinde doyduklarını haber aldım. Ben bu Beytin ve sakinlerinin emniyet ve güvenlerini bozduğumu tüm dünyaya duyurmak için geldim” deyince, Abdulmuttalib diyordu ki: “Sen ne haldesin? Ne yapıyorsun? Ne yapmak istiyorsun ben bunu bilmiyorum. Ama ben bana düşeni yapmadan yanayım. Ben bu beldenin emiri olarak sürülerden sorumluyum. Benim görev alanım budur. Ben onu korumak zorundayım. Elbette o Beytin sahibi de kendi Beytini korumasını bilir. Bu konuda O’nun benim yardımıma ihtiyacı yoktur.”
Hoş bir ifade, hoş bir anlayış değil mi? Öyleyse unutmayalım ki biz bize düşeni yapmak zorundayız. Bizim sorumluluk alanımızdaki şeyleri yapmak zorundayız. Bizler kendimizin ve ehlimizin müslüman-ca bir hayat yaşamasından sorumluyuz. Bizler ehlimizin cennet yolun-da oluşundan sorumluyuz. Ben, evdekilerden sorumluyum. Benim ev-dekilerin Müslümanlığından, onları İslâm yolunda tutmaktan, onları müslümanca eğitmekten, onları meşru yerlerde otlatıp doyurmaktan, Kur’an ve sünnet bilgisiyle doyurmaktan, onlara Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluğu uygulatmaktan sorumluyum. İşte benim ilk planda sorumlu olduğum alan budur. Onlara kendi ehlim olduğu için uygulatmaktan, ama başkalarına da anlatmaktan sorumluyum. Ben evimde, benim sorumluluk alanımda Allah’ın emirlerini uygulamak ve uygulatmaktan ama başkalarının evlerinde de uygulamalarını anlatmaktan, duyurmaktan sorumluyum. Rasulullah efendimizin bu hadisi bize bunu anlatıyor.
Ama benim evin dışındaki evlerin sahipleri de eğer beni dinleyecek insanlarsa, yani onlara da uygulattıracak gücüm ve etkim varsa, yani onlar da benim ehlim konumunda iseler, beni dinliyorlarsa, elbette onlara da uygulattırmakla mükellefim. Yani ben önce beni dinleyen, benim ehlim olan hanımım ve çocuklarımdan sorumluyum. Ama benim ailemin dışında da beni dinleyecek, hayatına beni karıştıracak, benim dinime güvenip hayatında benim söz sahipliğimi kabul edecek insanlar, aileler de varsa ben onlardan da sorumlu oluyorum. Çünkü artık onlar da benim ehlim olmuşlardır. Dışardan beni dinleyecek birileri nasıl ki benim ehlim oluyor ve ben onlardan da sorumlu oluyorsam, aynı şekilde benim ehlimden, benim ailemden beni dinlemeyenler, beni hayatlarına karıştırmayanlar çıkarsa onlar da benim ehlim olmaktan çıkmış ve ben artık onlardan da sorumlu değilim demektir.
Nuh’un (a.s) kendisine iman etmeyen oğlunu biliyoruz. Rab-bimiz buyurdu ki: “Ey Nuh o senin ehlin değildir. O senin oğlun değildir. Çünkü o gayr-i salih bir amel işlemiştir.” Demek ki oğlu bile kendisini dinlemeyince ehli olmaktan çıkıveriyor.
Öyleyse kişi kendisine düşeni, kendi sorumluluk alanına giren şeyleri, tedbirleri de elden bırakmamak şartıyla icra eder, yerine getirirse sünnetullah zaten cereyan edecektir. Yani kul kendisine düşeni yaparsa, Allah da kendisine düşeni elbette yapacaktır. İşte Abdulmut-talib ve Kureyş kendilerine düşeni yapmışlar, zaten böyle güçlü bir ordu karşısında yapabilecekleri pek fazla bir şeyleri de yoktu. Böyle ciddi bir tehlike karşısında Kâbe’nin avlusuna toplanıp Kâbe’nin örtülerine yüz sürerek bu Beytin Rabbine dua ederler.
O anda Kâbe’nin içini doldurdukları tüm putları gözlerinde sıfıra inmiştir. Yani bu putların kendilerine sağlayabilecekleri hiçbir şeyin olmadığının şuuruyla, “Ey bu Kâbe’nin Rabbi! Bizler kesin biliyoruz ki böyle ciddi bir tehlike karşısında şu putların bize sağlayabilecekleri hiçbir şey yoktur. Bizi bu büyük tehlikeden korusan korusan sen korursun. Hem Kâbe’ni hem de bizi bu belâdan kurtar” diye Allah’a yalvarıp yakarmışlar, sonra da tedbirlerini alıp dağlara çekilmişler ve uzaktan seyretmeye başlamışlar. Hattâ tarih kitapları bu konuda şiirler naklederler:
“Kul kendi evini korur,
Sen de kendi Beytini koru.
Eğer yarın onların haç’ı ve tedbiri
Senin tedbirine galip gelmesin.
Eğer onlara imkân verir ve kıblemizi
Kendi haline bırakmak istersen,
Bu senin bileceğin bir iştir.”
Kul kendisine düşeni yaparsa Allah’ta sünneti gereği kendisine düşeni yapacaktır. Yani şu anda bizler bizim sorumluluk alanına giren görevlerimizi Allah’ın istediği şekilde yerine getirirsek Allah da bize yardım edecektir. Bizim Kâbe’yi koruma, Allah’ın dinini koruma gibi bir gücümüz de, sorumluluğumuz da yoktur. Ama bizim kendimizi ve ehlimizi koruma, kendimizi ve ehlimizi Müslümanlaştırma göreviyle so-rumluyuz. Yani biz kendi sürümüzle sorumluyuz. Biz kendi görev alanımıza girenleri Allah’ın istediği gibi yerine getirirsek Allah ta hem dinini koruyacaktır, hem bizi koruyacaktır.
Abdulmuttalib’in bu kararlı tavrı karşısında etkilenen Ebrehe ona koyunlarını, develerini teslim eder. Ertesi günü Ebrehe gurur, güven içinde müstekbirce Kâbe’ye doğru hareket eder. Ordusu vardı, filleri vardı, tankları vardı, silahları vardı ve karşısında durabilecek hiçbir güç yoktu. Gururla yürüyordu ama helâkinden habersizdi. Kiminle savaştığının farkında değildi. Kime kafa tuttuğunun, kimin âyetini kaldırmaya teşebbüs ettiğinin, kime kulluğu bitirme cinnetine kapıldığının, kimin sistemine savaş açtığının farkında değildi. Sahipsiz sandığı Allah, Beytine yürüyordu. Güçsüz ve yalnız zannettiği insanların mabedine saldırıyordu.
Halbuki o Beyt Allah’ın Beytiydi. O Beyt yeryüzünde Allah’ın en büyük âyetlerinden bir âyetti. Bu dâvâ Allah’ın dâvâsıydı. Allah’la savaşa tutuşmak, tanklarla savaşmaya benzemezdi. Allah’ın sistemiyle savaşa tutuşanlar iflah olmazdı. Biraz sonra o güvendiği güçlü ordunun Allah’ın yeryüzünde en küçük ve güçsüz varlıkları kuşlara mağlup olacağının farkında değildi. Allah’ın emriyle en büyük varlığın en küçük varlık karşısında helâki yudumlayacağının farkında değildi.
Olacaklardan habersiz gurur ve kibir içinde Ebrehe ordusuyla birlikte Kâbe’ye doğru yürüyordu. Kâbe karşıdan görünmüştü. Üstelik Ebrehe’nin karşısına çıkıp savaşacak, Kâbe’yi müdafaa edecek bir tek insan bile yoktu. Hiçbir engel yoktu karşısında. Bunu gören Ebre-he daha da gururlanarak yürüyordu. Zannediyordu ki Kâbe yalnız. Zannediyordu ki Kâbe sahipsiz ve korumasız. Ezip geçecekti Allah’ın beytini. Çiğneyip geçecekti insanlığın kıblesini. Bitirecekti yeryüzünde Allah’a kulluğu. Son verecekti yeryüzünde Allah egemenliğine. Allah’a kulluk merkezini yerle bir edip tüm dünyaya: “Bakın ey insanlar, ben Kâbe’yi yıktım. Ben Allah beytini yerle bir ettim. Ben Allah’ı yendim. Ben yeryüzünde Allah’a kulluğu bitirdim. Yeryüzünde en büyük, en güçlü benim. Yeryüzünde egemen benim. Bundan böyle Allah’a değil bana kul olacaksınız. Allah’ı değil beni dinleyeceksiniz. Allah’ın yasalarını değil benim yasalarımı uygulayacaksınız” diyecekti.
Ama işte tarih boyunca kâfirlerin, zalimlerin, Allah ve diniyle savaşanların, Müslümanları yok etmeye soyunanların, yeryüzünde Allah’a kulluğu bitirmeye soyunanların yanıldıkları nokta burasıdır. Zannederler ki Kâbe yalnız. Zannederler ki Allah evleri, Allah’a kulluk evleri mescitler, İmam-Hatipler, Kur’an kursları, medreseler yalnız ve korumasız. Zannederler ki müslümanlar korumasız ve güçsüz. Zannederler ki hepsini bir anda yok edecekler. Zannederler ki tanklarıyla ezip geçiverecekler. Zannederler ki yeryüzünde Allah’a kulluğu bitirecekler, kendi tanrılıklarını ilân edecekler. Halbuki biraz sonra göreceğiz ki o Kâbe yalnız ve korumasız değildir. O Kâbe’nin bir Rabbi var. O Allah evinin, Allah evlerinin, Allah’a kulluk makamlarının ve Allah kullarının bir sahibi var. Onların arkasında onları koruyacak bir Allah var. Bunun farkında değil bu kâfirler.
Allah’tan habersiz, başına geleceklerden habersiz gurur ve kibir içinde ordu yürüyor. İşte bu noktadan itibaren Rabbimizin sûrede anlattığı yeryüzünün en büyük olaylarından birisi zuhur ediyordu. Müzdelife ile Mina arasındaki Muhassıp denen mevkie geldiklerinde tüm dünyanın bildiği olay vukua gelir. Allah onların üzerlerine ordularını, kuşları gönderiverir ve topunu helâk eder. Sonuç tarihin her döneminde olduğu gibi Allah galip Allah’la savaşanlar mağlup olmuştur.
Olayın meydana geldiği bölge, Mina ile Müzdelife arasındaki Muhassıp denen bölgedir. Helâkin gerçekleştiği ve Allah’ın azabının indiği bir bölge olduğundan burada durulmayıp süratlice geçilir. Müslim’deki bir rivâyete göre Rasulullah efendimiz veda haccında bu bölgeden geçerken çok hızlı geçtiği ve ashabına “burada konaklamayın, zira burası Allah düşmanlarının helâk olduğu bölgedir” buyurduğu rivayet edilmektedir.
Allah’ın azabının indiği yerde durulmamalıdır. Biz ne yapacağız? Nereye gideceğiz bilmem? Şu anda bizim yaşadığımız şehirde Allah’ın gazabını celbedecek bu kadar çok isyan mahallinin yakınından nereye gideceğiz bilemiyorum.
Bakın Rabbimiz olayı şöylece anlatır:
1. “Ey Muhammed! (Kâbe’yi yıkmaya gelen) fil sahiplerine Rabbinin ne yaptığını görmedin mi?”
Görmedin mi peygamberim Rabbin nasıl yaptı onlara? Gözle görmüş gibi olmadın mı? Duymadın mı? Bilmedin mi? Anlamadın mı ey peygamberim? Ve sizler ey Kureyş, görmediniz mi? Duymadınız mı? Anlamadınız mı? Ve sizler ey mü’miniyle, müşrikiyle, kâfiriyle, dinlisiyle, dinsiziyle, ateistiyle, Budist’iyle, Şintoistiyle ey yeryüzü insanlığı, sizler de duymadınız mı? Anlamadınız mı? Düşünüp kavramadınız mı? Rabbiniz, âlemlerin Rabbi kendisiyle savaşa tutuşan, yeryüzündeki Allah âyetine tahammül edemeyen, yeryüzünde Allah âyetini kaldırarak O’na kulluk eseri bırakmamaya yemin eden, kendi egemenliği, kendi yasalarının hâkimiyeti adına Allah egemenliğine son vermek isteyen, Allah’a Allah’ın arzında hayat hakkı tanımamaya sa’yeden, Allah yasasını değiştirmeye soyunan fil sahiplerine Allah nasıl yaptı görmediniz mi? Anlamadınız mı?
Anlıyoruz ki buradaki hitap sadece Rasulullah efendimize değil, o dönem Kureyşine ve kıyâmete kadar kendilerini Allah’ın hitabının muhatabı bilen, bu kitaba kendi kitabı gözüyle bakan, bu sûre benin sûrem diyen herkesedir. Görmediniz mi? Bilmediniz, anlamadınız mı bu dâvânın arkasında Allah olduğunu? Gerçek güç sahibini anlamadınız mı ey müslümanlar? Güç kaynağını görmediniz mi? Ne korkuyorsunuz Allah düşmanlarından? Niye çekiniyorsunuz kâfirlerden? Niye bu güç kaynağıyla irtibata geçip Allah’ın size sunduğu bu silahı kuşanıp yeryüzünün en güçlüsü olduğunuzun farkına varmıyorsunuz? Veya sizler ey her dönemin kâfirleri, kiminle savaştığınızı niye anlamak istemiyorsunuz? diyor Rabbimiz.
Görmedin mi? Görmediniz mi? Tabii buradaki ru’yet, ru’yet-i kalbiyedir. Bizzat gözle görmektir. Çünkü Rasulullah efendimizin doğumundan takriben 40 yıl önce gerçekleşmiş bu olayı bizzat onun görmesi mümkün değildir. Ama bu hadiseyi gözleriyle görenler hayattaydı. Hattâ Hz. Ayşe annemizden, “Fili çeken iki kişinin âmâ ve kötürüm olarak Mekke’de kalıp dilendiklerini ben bizzat gördüm” diye bir rivâyet bile vardır.
Görmedin mi? Görmediniz mi diye hitap eden bu âyetin indiği dönem, olayın vukuundan takriben 40 yıl sonralarıydı. Ama bu olay Kureyş’in hafızalarında canlılığını muhafaza ediyordu. Ebrehe’nin ordusunu helâk eden kuşların attığı taşları hâlâ evlerinde saklıyorlardı. Arabistan yarımadasında ve tüm dünyada Kureyş’in itibarını ve saygınlığını artırdığı için Kâbe’nin hizmetçileri olarak, Ehlullah olarak tüm çevrede onları dokunulmaz hale getirdiği için bu olay Kureyş için çok önemli bir olaydı. İnsanlar bu olaydan sonra Kureyş’e ilişmekten kork-maya ve onlara saygı duymaya başlamışlardı. Hattâ hayatlarındaki önemine binaen Kureyş bu olayın gerçekleştiği günü takvim başlangıcı yapmışlardı. Bu yıl, “Fil senesi” diye meşhur olmuştu.
Dikkat ediyorsanız âyet-i kerîmede “Ma faale Rabbüke” Rabbin fil ordusuna ne yaptı görmedin mi? denmemiş de “Keyfe fe-ale Rabbüke” Rabbin fil ordusuna nasıl yaptı, denmiş. Bundan da anlıyoruz ki bu işin mahiyetini anlamamız, bilmemiz gerekmiyor. Nasıl oldu? Bu iş nasıl gerçekleşti? Kuşlar taş attı deniyor, acaba bu kuşlar hangi kuşlardı? Attıkları taş mıydı? Başka bir şey miydi? Yoksa çiçek mikrobu muydu? Yoksa başka bir hastalık mıydı, bunun mahiyetinin bilinemeyeceği anlatılıyor. Yani keyfiyetinin bilinemeyeceği, keyfiyeti üzerinde durulmaması gerektiği ve sadece helâkin gerçekleştiğine iman edilmesi gerektiği anlatılıyor. Kimilerinin gereksiz yere gereksiz yorumlara kaçtığını ve kendi kendilerini lüzumsuz şeylerle yorduklarını gördüğüm için bunu demek zorunda kaldım. Önemli olan bu olayın ne olduğunu bilmek değil, neticeyi bilmektir. Ne oldu netice? Tüm orduların sahibi olan Allah, göklerde ve yerlerde ne varsa hepsinin ordularının sahibi olan Allah kuşlardan bir ordu gönderdi ve işlerini bitirdi kâfirlerin. Yani orduların sahibi olan Allah o günün en büyük ordusunu, yaratıklarının en güçsüzüyle, kuşlarla yerle bir etti. Çünkü güç ve kuvvet sahibi Allah’tır.
2. “Onların tasarladıkları planlarını boşa çıkarmadı mı?”
Onların planlarını geçersiz kılmadı mı Allah? Onların hedeflerini kaybettirmedi mi? Onların oyunlarını, Allah’a, Allah’ın âyetine, Allah’ın sistemine karşı onların kurdukları düzenlerini, komplolarını bozup iptal etmedi mi? Onları kırıp geçirmedi mi? Hangi planlarıydı bunlar? Birincisi kıble değişikliği planları. Allah’a kulluğun sembolü olan Kâbe’nin kıblelikten çıkarılıp onların belirlediği kıblenin yasallaştırılması planları. Allah yasalarının, Allah âyetlerinin kaldırılıp kendi yasalarının hâkimiyeti planları. Allah’a kulluğu değiştirip kendilerine kulluğu gerçekleştirme planları. İnsanların yönelişlerini Allah’ın Beytinden değiştirip kendi evlerine çevirme ve böylece ekonomik ve siyasal güce ulaşarak tanrılıklarını gerçekleştirme planları. Allah’ın Beytini yıkarak, Allah’ın âyetini yok ederek kendilerinin O’ndan daha güçlü olduklarını ispat ederek Allahlıklarını ortaya koyma ve insanlara hükmetme planları. Yeryüzünde en güçlü biziz, egemenlik bizdedir, binaenaleyh bize itaat etmelisiniz diyebilme planları.
Allah önce Sana’da yaptırdıkları kiliseye insanları dâvet ederek Kâbe’yi kıblelikten çıkarma planlarını da, sonra Kâbe’yi yıkıp Allah’ın âyetini silme planlarını da bozmadı mı? Allah’ın Beytini yıkamadıkları gibi kendileri yıkıldılar. Allah’ın âyetini silmeye muvaffak olama-dıkları gibi kendileri helâk olup silinip gittiler. Bu tarih boyunca hep böyle olmuştur.
“Kâfirlerin tuzağı elbette boşa çıkacaktır.”
(Mü’min 25)
Tarih boyunca iman dâvâsı karşısında bâtılların planları hep boşa çıkmıştır. Tevhid dâvâsı karşısında bâtıllar hep iflas etmiştir.
Dikkat ederseniz burada “Keyd” kelimesi kullanılmaktadır. Birisine zarar vermek için tedbir almak, plan program yapmak, tuzak kurmak anlamına gelir. Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın âyetlerine ve Allah’ın yasalarına karşı tuzak kurmaya çalışanlar mutlaka karşılarında Allah’ı bulacaklardır. Onların bir hesabı varsa, elbette Allah’ın da bir hesabı vardır. Onların tüm planlarını, tüm düzenlerini ve komplolarını boşa çıkaracaktır Allah. Yusuf sûresinde de Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır:
“Hainlerin tuzaklarını Allah başarıya erdirmeyecektir.”
(Yusuf 52)
Evet onların kurdukları tuzaklarını boşa çıkardı da:
3. “Onların üzerlerine Ebabil (Sürü sürü) kuşlarını gönderdi.”
Onların üzerine sürü sürü, bölük bölük bölükler halinde, birbiri ardınca giden, çok fazla, şuradan buradan her taraftan gelen, katar katar kuşlar gönderdi. Bu kuşlarla alâkalı işte kırlangıç türü denizden çıkarılmış kuşlardı gibi sözler söylenmiş. Anladığımız o ki, kuşlar dünyası ordularından bir ordu gönderdi onların üzerine Rabbimiz. Göklerde ve yerlerdeki tüm orduların sahibi Allah’tır. İnsanlar da Allah’ın ordusudur, hayvanlar da. Gururla sahipsiz sandığı Kâbe’ye doğru yürüyen ordunun üzerinde tıpkı bir bulut gibi, bir hasır gibi kuşlar sürüsü görünüverdi. Birisi gagasında, diğer ikisi de iki ayaklarında taşlar bulunan bir kuş ordusu beliriverdi de:
“Onlara pişirilip sertleştirilmiş balçık taşları atıyorlardı.”
İbni Abbas efendimiz bu kelimenin Farsça bir kelime olduğunu ve çamurdan yapılmış ve pişirilerek serleştirilmiş taşlar olduğunu rivâyet etmektedir. Kur’an’ın başka yerlerinde aynı kelimenin kullanıldığını görüyoruz. Meselâ bakın Hud sûresinde Lût (a.s)’un kavminin helâki için de siccil yağdırıldığı, sert taşlar atıldığı ve ülkenin altının üstüne getirildiği anlatılmaktadır.
“Buyruğumuz gelince oraların altını üstüne getirdik; üzerine de yığın yığın sert taş yağdırdık.”
(Hud 82)
Hattâ bu âyetin bir altındaki âyette de bu taşların şanlı, nişanlı olduğu, yani kimin başına ineceğinin, kimin beynini parçalayacağının Allah tarafından belirlenmiş olduğu anlatılır. Sanki uzaktan kumandalı, güdümlü füzeler ki hedefini asla şaşmayacak. Kimin beyninde patlaması emredilmiş, yazılmışsa onun işini bitirecek taşlar.
Sicîl; Farsça’da taş anlamına gelen "seng" ile çamur ve toprak anlamına gelen "kil"den terkip olunmuş seng-kil şeklinde mürekkep bir kelime. Arabçada "siccîl" şeklinde telaffuz olunmuştur. Çok pişmiş sert kiremit gibi çamurdan taşlaşmış taş demektir. Veya taş ve çamurdan yapılmış taş demektir. Bu kelime Kamus tercemesi Okyanusta şöyle açıklanır: "Siccîl, kesek tarzında bir çeşit taşa denir. Ve bu "sen-gu kil" in Arapçalaşmış olanıdır. Bundan murad, kumlu çamur ile, pişmiş olup sonra taşlaşmış olan taştır. Allah Teâlâ'nın; "Onlara, sicîlden taşlar atıyorlardı” sözünde geçen siccîl bundandır.
Arapça "s.c.l"den türemiş olduğu düşünülünce, siccîl; üzerle-rinde inecekleri ve isabet edecekleri şahısların isimleri yazılı olan taş-lardır. Ayrıca siccîl; kâfirlerin amel defterlerinin ismi olduğu gibi siccîl de azaplarının yazıldığı kitabın ismi olduğu ifade edilir. Sanki, yazıl-mış azap cümlesinden taşlarla azaplandırıldılar, demektir. Taşlar ile azap olunacakları, yazılı olan mahfuz kitabın hükümlerindendir. Çün-kü Allah bu kitapta azaplarını yazdı. Bu takdirde siccîl, irsal anlamına gelen iscâldendir. Azap, irsal ile tavsif olunur. "Onların üzerine tufanı gönderdik..." gibi.
(A'râf, 7/133)
"Yazılı olan azap cümlesinden olarak onlara taşları atmak için sürü sürü kuşları gönderdi" demek olur. Böylece siccîl kelimesinin manasında azabın kimin tarafından gönderilip yapıldığı da belirtilmiş olur.
Bazı âlimler; siccîl kelimesinin su ile dolu büyük kova anla-mı-na gelen "es-Secl” kelimesinden türediğini, büyük kovadan dökülen su gibi birbiri ardınca şiddetle atılan taşlar manasında bir istiâre ol-duğunu söylemişlerdir.
Siccîl, dünya semasına da isim olarak verilmiştir. Ayrıca Ce-hennemde bir vadinin ismidir ve bu sebeple Cehennemin taşlarına da siccîl denilir. Cenab-ı Allah, kiremitten daha sert çamurdan pişmiş taşları (siccîl'i) kuşlara attırması neticesinde onların bedenlerinin delik deşik edilerek kırılıp serilişlerini "asf-ı me'kül" (yenmiş ekine) yani hayvanlar ve böcekler tarafından yenip çiğnenmiş, lime lime olup özleri çekilmiş ekin ve yapraklara benzetmiştir.
Allah'ın fevkalâde ve ibret dolu olan bu fiilini (işirü) bayağı bir hâdise olarak gösteren kuşların, sinek; siccîli de cüderî (çiçek hastalığı) mikroplarıyla te'vil eden, Ebsbil kuşlarını ve siccîl'i, karinesiz ve gerekçesiz bir şekilde te'vil edenler olmuştur (Muhammed Abduh, Tefsirû cüz'i amme). Ama genelde bu izah İslâm alimleri tarafından reddedilmiştir. Fil sûresi Mekke’de nazil olmuş ve Rasûlullah (s.a.s) de, kendisine, "Allah'a iftira ediyor, Kur'an'ı kendi uydurdu, sahir, mecnûn, şair; Kur'an evvelkilerin masallarıdır (esâtîrül-evvelîn)'' diyen düşmanları karşısında okumuştur. Rasûlullah’ın karşısında bu vak'ayı müşahede etmiş pek çok yaşlı kimse de hayatta bulunuyordu. Eğer bir takım sürü sürü kuşların Ebrehe ordusu üzerine attıkları bu taşlar ve onların bu sebeple helâk olmaları, yalan veya nakledilişi zayıf ol-saydı, bu hâdiseyi görmüş olan Hz. Peygamber'in düşmanları; "Hayır, yalan söylüyorsun, böyle bir şey olmadı!" diye karşı çıkarlardı. Asla böyle diyen ve karşı çıkan olmadı. Fil sûresinde anlatılan ve tarihlerde Fil vak'ası diye anılan bu olay Peygamberimizin doğumundan 50 gün önce vukû bulmuştur. O halde bu vak'a Peygamberimizin irhasların-dandır. O'nun dünyaya geleceğine ve bi'setine bir hazırlık ve onun şeref ve büyüklüğüne bir işaret idi.
Rivâyetlerde bu taşların mercimek veya nohut kadar, merci-mekten büyük, nohuttan küçük veya fındık kadar olduğu belirtilmiştir.
Ebrehe'nin ordusu üzerine gönderilen kuşların bireri ağzında, ikisi de ayaklarında olmak üzere üçer taş taşıdıkları ve kime isabet ettiyse başından girip ötesinden çıktığı ve o şahsı, yenik ekin gibi, delik deşik ettiği nakledilmiştir.
Ebû Nuaym'ın Nevfel b. Ebî Muaviye ed-Deylemî'den rivâyet ettiğine göre demiştir ki: "Ben ashab-ı file atılan taşları gördüm. Nohut kadar ve mercimekten büyük, bir sırça kırığıyla ayrılmış, sanki bir za-far boncuğu gibi idi" der. İbn Abbas ise fındık büyüklüğünde olduğunu söyler. İbn Merdüye'nin rivâyetinde koyun gübresi kadar olduğu söy-lenir. Keşşâf Tefsirinde, İbn Abbas'ın bu taşlardan birazını Ümmü Hâ-nî'nin evinde bir ölçek kadar, zafar boncuğu gibi bir kırmızılıkta olarak görmüş olduğunu bildirir.
Allah Teâlâ, Fîl vak'asından yüzlerce sene önce Lût kavmini helâk ederken "siccîl"i onların üzerine de attırmıştı. Allah Teâlâ, iman etmedikleri ve livata (homoseksüellik) gibi çok kötü ahlaksızlık ve ha-yasızlığı terk etmedikleri için Lût (a.s)'ın kavmini helâk edişini Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatır: "Azap emrimiz gelince onların memleketinin altını üstüne çevirdik ve tepelerine çamurdan pişirilmiş, istif edilmiş (siccîlin mendûd) yağdırdık ki, bunlar Rabbi'nin katında hep damga-lanmışlardı (her taşın nereye ve kime isabet edeceği takdir olunmuş-tur. Onlar (o taşlar ve memleketler) zâlimlerden uzak değildir"
(Hûd, 11/82-83).
Böyle hâdiseler tabiatta gelişigüzel meydana gelen ve rasgele tesadüf edilen olaylar değildir. Yüce Allah'ın ahlaksız ve kötülere di-lediği vakit vereceği siccîl yağdırması gibi çeşitli şekillerde vukua ge-len musîbet ve azapları vardır. Lût kavmine gönderilen bu taş (siccîl) azabı Hicr sûresinde bazı açıklayıcı açılardan tekrarlanarak bunda fikir ve feraseti bulunanlar ve aklı başında olanlar ve müminler için ib-ret ve dersler olduğu zikredilmiştir (Hicr,73-77).
“Rabbinin katından, işaretli olarak taşlar yağdırdık onların üzerlerine. Ve bunlar zalimlerden asla uzak değildir.”
(Hûd 83)
Her birinin üzerlerinde kimin beynini dağıtacağı yazılmış taşlar sanki birer mitralyöz gibi Ebrehe’nin ordusunun üzerine inmeye başlar. Çünkü ordunun sahibi böyle emretmişti ordusuna. Atılan her bir taş bir askerin beyninde patlar ve üzerlerinden girip altlarından çıkar. Ve çok geçmeden:
“Sonunda onları, yenilmiş ekin gibi yaptı.”
Koskoca ordu, Allah’a savaşabileceğine inanan, Kâbe’yi yerle bir edeceğine güvenen, bu gücü kendisinde gören koskoca ordu yenmiş ekin yapraklarına dönüverir. Veya kelleleri soyulmuş ekin yapraklarına veya hayvanlar tarafından yenip de dışarı atılan dışkıya, posaya, gübreye dönüverir. İçinde hayvanların dolaştığı, ezip çiğnediği hurda huş olmuş bir ekin yaprağı haline geliverdiler. Leşleri taaffün edip dağılmış bir duruma geliverirler. Mağrur Ebrehe de, onun küfrüne, tuğyanına hizmet adına oraya kadar gelmiş askerleri de hepsi helâk olur. 60.000 insan bir anda yok edilir. Çünkü Allah’la savaşmak başkalarıyla savaşmaya benzemez.
Evet bir operasyon düzenleniyor. Yeryüzünün en güçsüz orduları tarafından yeryüzünün en güçlü ordusuna karşı bir operasyon düzenleniyor Allah tarafından ve yeryüzünün en büyük ordusu yeryüzünün en küçük ordusuna mağlup. Kuşlar, ne güçleri var ki onların? Ve işini bitirdikleri ordu da yeryüzünün en büyük ordusu. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahu Ekber!
Eğer şu anda yirminci asrın kâfirleri, Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın yasalarıyla savaşa tutuşan çağımızın kâfirleri: “Efendim, onlar zayıf toplumlardı, binaenaleyh Allah’la başedemediler. Ama bizler şu anda öyle değiliz. Bizler Birleşmiş Milletlerimizi kurduk, Na-to’muzu, A.E.T’mizi kurduk. Bizler güçlendik. Düzenli ordularımız var, toplarımız, tanklarımız var. Artık Allah bizimle asla baş edemez” diyerek gururla şu anda Allah’ın evlerine, Allah’ın mescitlerine, Allah’ın mü’min kullarının üzerlerine yürürler, yalnız sandıkları, güçsüz ve korumasız zannettikleri Allah kullarının defterini dürmeyi hedeflerlerse, bilsinler ki mü’minlere karşı giriştikleri bu savaşta karşılarında önce Allah’ı bulacaklar ve helâk olmaktan kurtulamayacaklardır.
Şu anda kâfirler, yeryüzü Müslümanlarına ne kadar işkence yapmayı hedeflerlerse hedeflesinler, ne kadar da tüm plan ve programları Müslümanları top yekun yeryüzünden silmek olursa da olsun bilsinler ki tüm Hıristiyan ve Yahudiler, tüm yerli ve yabancı zalimler karşılarındaki bu savaşta karşılarında ilk önce Allah Teâlâ’yı bulacaklardır. Yani bu savaşta ilk önce Allah Teâlâ kendi zâtıyla ve azametiyle vardır ve Müslümanları koruyacak, Müslümanlara yardım edecektir. Allah ve tüm kâfirlerin kökünü de kazıyacak ve işlerini bitirecektir. İşte bilsinler ki Allah Teâlâ’nın azabı ve ikabı çok şedittir, çok çetindir.
İşte Allah’la savaşa tutuşan fil ordusunun âkıbetini gördük. Yeryüzünde Allah’ı ve Allah’ın yasalarını reddeden, hâkimiyeti, rubû-biyeti kendilerinde gören, yeryüzünde tanrılık taslayan, Allah’ın arzında Allah’ın kullarının Allah’ın âyetleri istikâmetinde bir hayat sürmelerine izin vermeyen, Allah’ın arzında Allah’a hayat hakkı tanımayan, Allah’ın kullarını Allah’a ibadet ve itaatten koparıp kendi kanunlarına tapınmaya zorlayan ve bu yüzden de onları bir kaosa düşürmek için onlara Allah’ın âyetlerini duyurmamaya çalışan, Allah’ın âyetlerini silmeye, yıkmaya, yok etmeye çalışan ve böylece Allah kullarının Allah’a kulluk yollarını yok ederek kendilerine kul, köle edinmeye çalışan, Allah’la boy ölçüşmeye kalkışan Firavunlar, Nemrutlar, Ebrehe-ler, Ebu Cehiller hepsini, hepsini yakalayıverdi Rabbimiz.
Bazen bir rüzgarla, bazen bulutla, bazen bir ses, bir sayha, bir çığlıkla, bazen suyla, bazen bir sinekle, bazen bir denizle, bazen kuşlarıyla, bazen de birkaç tane melekle yakalayıverir Allah. Tarih bunun şahitleriyle doludur. Bunlar hepsi de sonunda mağlup oldular. Hepsi de ellerindeki güç ve kuvvetlerinin, imkân ve saltanatlarının, ordularının hiçbir işe yaramadığını gördüler. Kendilerini Allah’ın yakalamasından kurtaramadığını gördüler. Hiç birisi Allah’ın âyetlerini yalanlamalarının ve onlarla savaşa tutuşmalarının karşılığı olarak Allah’ın kendilerine takdir buyurduğu azaptan kurtulamadılar. Bir bakın ki tarih bunun örnekleriyle doludur
Ama dikkat ederseniz burada âyet-i kerîmede ne Ebrehe’den ne de onun tuğyanına hizmet adına ordusuna katılan askerlerden söz edilmemektedir. Sadece Fil ashabı, fil ordusu denilmektedir. Bundan anlıyoruz ki bu sünnetullah sadece o günkü Ebrehe ve ona askerlik yapanlar hakkında değil, kıyâmete kadar Ebrehe rolünü oynayarak Allah’la, Allah’ın âyetiyle ve Allah’ın sistemiyle savaşa tutuşan tüm Ebrehe taslakları için ve de onun küfrünü ikâme adına onlara askerlik yapanlar için geçerlidir. Bir de Ashabu’l Fîl denilerek hem Ebrehe hem de ona askerlik yapanlar hayvanların içine katılarak zikredilmiştir. Çünkü Allah’la savaşa tutuşan Ebrehe’ler de, onların askerleri de hayvanlardan daha aşağıdırlar. Çünkü ordunun önündeki Mahmut isimli filin ileri sürülmesine rağmen Kâbe’ye doğru gitmediği ve sanki bu tavrıyla hayvan olduğu halde: “Hayır! Hayır! Ben buradan öteye bir adım bile atmam! Çünkü Allah’a isyan konusunda, Allah’la savaşma konusunda hiç bir beşere itaat yoktur! İtaat ancak haktadır!” diyordu. Bir hayvan olduğu halde o böyle diyordu ama askerleri böyle diyemi-yordu. Sonunda Rabbimiz bu hayvanları kurtarırken onlar kadar şuurları olmayan zalimlere, kâfirlere askerlik yapanların tümünü helâk etti.
Böylece o günkü dünyanın belki en süper ordusu, Mekke’ye kadar gelmiş, Kâbe’ye kadar yaklaşmış ve de üstelik karşılarında kendilerine karşı koyabilecek hiçbir gücün de bulunmadığı bir anda yok oluyor ve Allah galip geliyordu. Böylece Kâbe korunup kurtuluyordu, Kureyş korunup kurtuluyordu. Kâbe de, Kureyş de tüm dünyada saygınlık ve dokunulmazlık kazanıyordu. Ama Rabbimizin ifadelerinden anlıyoruz ki, Kureyş sebebiyle Kâbe değil, Kâbe hatırına Ku-reyş korunuyordu. Yani aslında Kureyş Ebrehe ve ordusundan daha iyi bir durumda değildi. Belki de o günün Kureyş’i, Ebrehe ve ordusundan daha kötü bir durumdaydı. Çünkü Ebrehe ve ordusu Hıris-tiyandı. Bozuk da olsa bir Allah inancı vardı, ama Mekkeli Kureyş müşrikti. Birisi Kâbe’yi yıkmaya geliyordu, ama ötekiler de Kâbe’yi putlarla doldurup onun fonksiyonunu değiştirerek Allah’a şirk koşma suçunu irtikap ediyorlardı. Bu ikincisi birincisinden daha büyük bir suçtu. Peki acaba neden Rabbimiz o Kâbe’sini puthaneye çevirerek kendisine şirk koşanlara değil de ona saldıranları helâk etti, diye bir soru hatırımıza geliyor.
Bunun birinci sebebi veya hikmeti, Kâbe’yi putlarla doldurmak hukukullaha karşı işlenmiş bir suç, Kâbe’yi yıkmaya teşebbüs ise hukuk-i ibad’a müteallik bir suçtu. Yani Kâbe’yi putlarla dolduranlar Allah’ın hukukunu çiğniyorlardı. Lâkin beriki Kâbe’yi yıkmaya azmedenlerse kul hakkını çiğniyorlardı. Kâbe’yi yıkarak oradaki insanların geçimlerini, hukuklarını ihlâl etmek istiyorlardı. Kendi hukukuna tecavüz edeni dilerse Rabbimiz affeder ama hukuk-ı ibad’a yani kul hakkına tecavüz eden değil kâfir, mü’min bile olsa affedilmemektedir. Öyle de-ğil mi? Bir kâfir kâfirliğinde kalsa mü’minlerin ya da insanların hukukunu ihlâl etmese, yani hiç kimseye zararı olmasa öldürülmemektedir. Veya namazı terk ederek hukukullaha tecavüz eden birisine ölüm cezası verilmezken, adam öldürerek insan hukukunu çiğneyen bir mü’-mine ölüm cezası verilmektedir.
Bir de Rabbimiz bu olaydan takriben kırk yıl sonra gelecek peygamberine göndereceği dinin böyle bir ortamda neşv ü nema bul-masını murat etmiştir. Sûrede zuhuru anlatılan bu olayın gerçekleşme şartlarından da anlaşılıyor ki, Mekkeli Kureyş’in öyle çok fazla gücü, kuvveti yoktu. Böyle bir ortamda, böyle bir toplumda İslâm’ın yayılması kolay olacaktı. Ama Ebrehe gibi güçlü birisinin hâkimiyeti altında bulunan bir Mekke’de İslâm’ın yayılması belki de bu kadar kolay olmayacaktı. Yeni gelen İslâm dini tıpkı daha önce Roma gibi güçlü bir devletin bünyesinde yayılma imkânı bulamayan Hz. Îsâ (a.s)’nın dâveti gibi zorlanabilirdi. Onun içindir ki Rabbimiz her iki taraf ta suçlu olduğu halde, güçlüleri helâk ederek güçsüzleri hayatta bıraktı. Ku-reyş hatırına Kâbe değil, Kâbe ve o Kâbe’nin Rabbine kulluk yapmak üzere gelecek Muhammed ve ümmeti hatırına Allah bu korumayı gerçekleştiriyordu.
İşte şimdi bu olaydan kırk yıl sonra Allah, Resûlü Muhammed (a.s)’i Mekke’de elçi olarak seçmiş, insanların hayatına karışmak ve onlardan kendisine kulluk istemek üzere ona vahyini göndermiş ve bu kutlu elçi ve ona gönderilen kitap onların karşısında duruyordu. “Ey Mekkeliler! Ey Kureyş! Hatırlasanıza! Daha dün Rabbiniz sizi ezmeye gelmiş Fil ordusuna nasıl yaptı? Onların tüm planlarını boşa çıkarmadı mı? Üstelik de sizlerin dağlara kaçtığınız bir ortamda yaratıklarının en güçsüzü olan kuşlarla onları nasıl helâk etti? Hani sizler şerefli kimselerdiniz? Hani sizler bu Beytin bekçileriydiniz? Hani siz koruyacaktınız onu? Ebrehe’nin ordusu karşısında size hiç bir şey sağlayamayacaklarını bilerek putlarınızı terk edip bana dua ettiğinizi ne çabuk unuttunuz? Ebrehe karşısında korkudan tir tir titreyerek canlarınızı kurtarabilmek için dağlara kaçtığınızı ne çabuk unuttunuz?”
Sizler Rabbinizle, bu Beytin Rabbi ile ilginizi kesmiş, O’na bir kısım putları ortak etmiş, şirke düşmüş şu halinizle hizmetçiliğiyle övünüp durduğunuz, sayesinde saygınlık kazandığınız şu Kâbe’nin korunması konusunda kuşlardan daha değersiz olduğunuzu anlamıyor musunuz? O kuşlara söz geçiren, böylece sizi de, Beytini de böyle büyük bir tehlikeden ve açlıktan koruyan Rabbinize hâlâ kulluğa yönelmeyecek misiniz? Hâlâ O’nun elçisine düşmanlığı sürdürmeye devam mı edeceksiniz? Gözlerinizin önünde Ebrehe’nin ordusunu helâk eden bu Rabbin aynı şekilde kendisiyle ve kendi elçisiyle savaşa tutuşan sizi helâk edemeyeceğini mi zannediyorsunuz? Sizin onlardan ne farkınız var? Düşünmüyor musunuz? buyurarak Rabbimiz bu sûresiyle onları kendisine kulluğa ve elçisini kabule çağırıyordu.
Tabi bize de aynı şeyleri söylüyor Rabbimiz bu sûresiyle. Şimdi sizler ey Rabbinizin fil sûresiyle muhatap olan yirminci asrın insanları! Sizler görmediniz mi bu gerçeği? Anlamadınız mı Rabbinizin fil ordusuna yaptığını? Veya okumuyor musunuz kitabınızda Allah’ın kendisiyle savaşa tutuşan geçmiş toplumlara neler yaptığını? Görmü-yor musunuz öncekileri? Görmüyor musunuz harabeleri? Görmüyor musunuz mezarlıkları? Görmüyor musunuz Rablerine isyan ederek bir hayat yaşayanların sonlarını? Halbuki diyor Allah, biz onları sizi yerleştirmediğimiz biçimde yeryüzüne yerleştirmiş, onlara gökten bol bol yağmurlar yağdırmış, altlarından da ırmaklar akıtmıştık. Size vermediğimiz malı, mülkü, serveti, gücü, kuvveti onlara vermiştik. Onlara dünyada size vermediğimiz her türlü üstünlük sebepleri vermiştik.
Ama onlar Rablerine isyan ettiler, Rablerinin âyetlerini reddettiler, Rablerinin yasalarını reddettiler, günahlara daldılar. Rablerinin kendilerine gönderdiği hayat programından habersiz bir hayat yaşamaya başladılar. Rablerinin elçilerine ve o elçilerin Rablerinden kendilerine getirdiği mesajlara ilgisiz yaşamaya başladılar. Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle mücâdeleye tutuştular, kitaba ve peygambere rağmen kendi kendilerine hayat programı yapmaya kalkıştılar da biz onları yakalayıverdik ve topunu helâk ediverdik. Kendilerine azabımız geldiği zaman da tüm bu imkânları, güçleri, kuvvetleri, boyları, pos-ları, medeniyetleri, ekonomik güçleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Onların topunu helâk ettik.
Öyleyse ey şu anda bu Kur’an’ın muhatapları! Örneklerini sun-duğumuz toplumların başlarına gelenlerin sizin de başınıza gelmesinden sakının! Sizin onlardan farklı hiçbir yanınız, hiçbir ruçhaniyetiniz yoktur. Allah katında sizin onlardan farklı, onlardan üstün hiçbir yanınız yoktur. Öyleyse bilesiniz ki Allah yasalarında kesinlikle değişme olmaz. Üstelik sizin şu anda yalanladığınız, değer vermediğiniz, ilgilenmediğiniz, sırt döndüğünüz peygamber onlara gönderilenlerden daha kerîmdir. Öyleyse dikkat edin, sizin şu andaki durumlarınız onlarınkinden daha kritiktir, daha tehlikelidir, diyor Rabbimiz.
Evet, bu sûre de bitti. Rabbim en güzel şekilde anlayıp iman eden, bu imanlarıyla hayatlarını düzenlemesi gayreti içine giren kullarından eylesin inşallah.
Sübhanekallahümme ve bihamdik. Eşhedü en la ilahe illa en-te. Estağfiruke ve etûbü ileyk.

MÂÛN SÛRESİ


mâun sûresi ile ilgili görsel sonucu  

MÂÛN SÛRESİ 

Mushaf’taki sıralamaya göre kitabımızın 107., Nüzûl sıralamasına göre 17., Mufassal sûreler kısmının on beşinci grubunun beşinci sûresi olan Mâûn sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. Âyetlerinin sayısı 7’dir.
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”
Hamd yalnız ve yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Allah’ın Rasûlü’ne, O’nun pâk aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen her şeyi işitensin, her şeyi bilensin.
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”
1. “Ey Muhammed! Dini yalan sayanı gördün mü? 2-3. Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmağa yanaşmayan kimse işte odur. 4. Vay o namaz kılanların haline ki: 5. Onlar kıldıkları namazdan gafildirler. 6. Onlar gösteriş yaparlar. 7. Onlar (eğreti olarak) basit şeyleri dahi vermezler.”
Kulluk kitabımızın 107 sırasına yerleştirilmiş Eraeyte, Din, Mâ-ûn gibi isimlerle anılan Kur’an hakkında söz söyleme hakkına sahip olan âlimlerimizden kimilerininMekkî, kimilerinin Medenî, Âlûsî gibi kimilerinin de yarısı Mekkî yarısı Medenî dedikleri, Mekkî bölümünün (a.s)Bin Vail, Medenî bölümünün de meşhur Medineli münâfık Abdul-lah Bin Übey bin Selül hakkında indiği söylenen bir sûreyle karşı kar-şıyayız.
Sûrede Mâûndan söz edildiği, Mâûnun da zekât olduğunu an-layanlar sûrenin Medenî olduğunu söylemişler. Ama Mâûnun zekâtın dışındaki sadakalar da olabileceğini iddia edenler de sûrenin Mekkî olduğunu söylemişler. Yine sûrede nifaktan ve münâfıklardan söz e-dilmesi de sûrenin Medenî olabileceği ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Çünkü münâfık Medine toplumunun insanıdır. Münâfık Medine toplu-munda görülür. Mekke’de münâfık yoktur. İslâm’ın ve Müslümanların zayıf olduğu bir toplumda münâfıklığa gerek de yoktur. Kâfir böyle bir toplumda kâfirliğini gizleme zarureti duymaz. Ama Medine toplumun-da, yâni İslâm’ın ve Müslümanların güçlü olduğu toplumlarda kâfir ya korkusundan, ya da menfaatlerini kaybetmemek için Müslüman gö-rünme zarureti duyabilir.
Sûrede gösteriş için namaz kılanlardan söz ediliyor. Mekke’de böyle bir şey yoktu. Mekke’de gerçek bir Müslüman için bile namaz kılmak ve cemaate katılmak çok zor bir olaydı. Gizli gizli namaz kılı-yordu Müslümanlar. Böyle bir ortamda benMüslümanım demek bile âdeta işkenceye adaylığını koymaktı. Böyle bir ortamda Müslüman ol-madıkları halde ben de Müslümanım diye gösteriş için namaza ko-şanlar değil, îman ettikleri halde sosyal statülerini kaybetmemek için kimi zayıf Müslümanlar îmanlarını bile gizlemek durumundaydı. İşte bu sebeplerden ötürü bu sûrenin Medenî olduğunu söyleyenler ol-muşsa da âlimlerimizin ekseriyetinin görüşü sûrenin Mekkî oluşudur doğrusunu Allah bilir diyoruz.
Sûrede âhireti, âhiretteki hesap ve kitabı reddeden, yalan sa-yan ve bu ölüm ötesi hayatı yalanlama konusunun her ikisinin de or-tak özelliği olduğu iki grup insan anlatılır. Bunlardan birincisi kâfirler. Allah’a inanmayan, Allah’a kulluğa yanaşmayan, Allah’la iyi bir ilişki içinde olmayan, bu yüzden de Allah kullarıyla iyi bir ilişki içine girme-yen, Allah kullarına iyi davranmayan, Allah’ın kendilerine lütfettiği sa-yısız lütuf ve nîmetlerine karşı nankör davranan, ölüm ötesi hayatı in-kâr eden, yaşadıkları bu hayatın sonunda karşı karşıya gelecekleri hesabı kitabı yalanlayan, randevu gününü reddeden ve hayatlarını bu inanca bina eden kâfirler.
İkincisi dilleriyle Allah’a ve Allah’tan gelen hayat programına i-nandıklarını iddia ettikleri halde hayatlarıyla bunu yalanlayan, hayat-larını Allah için Allah’ın belirlediği yasalar çerçevesinde değil de in-sanlar için yaşayan, Amellerinde hareketlerinde Allah’ın rızasını değil de insanların hatırını gözetleyen, riya, gösteriş için namaz kılan mü-nâfıklar.
Bu iki insan tipinin anlatıldığı sûrede Rabbimiz önce kâfirlerin karakteristik özelliklerini anlatır. Onlar dini, din gününü yalanlarlar, ye-timi itip kakarlar, toplumda sosyal ve siyasal dayanağı olmayan gari-banları hor görüp onlara zulmederler, fakir fukaranın hakkını gasp e-dip onlara vermezler. Münâfıklara gelince onlar da namazlarından gaflet ederler, namazlarını gösteriş için kılarlar, ya da onlar aslında namaz kılmazlar da namaz gösterisinde bulunurlar, namazı vaktinde kılmazlar, namazı Allah’ın istediği şekilde kılmazlar buyurulmaktadır.
Evet sûrede özellikleri anlatılan bu insan grupları şahsında, âhirete inanmamanın, ölüm ötesi hayatın hesap ve kitabını reddetme-nin ve bu inanca dayalı dünyada sorumsuzca bir hayat yaşamanın in-sanı ne hale getirdiği, böyle bir hayatın insanı Nasıl insanlıktan çıka-rıp, tüm insani ve ahlâkî değerlerden sıyırıp Nasıl canavarlaştırdığı anlatılmaktadır. Âhireti inkâr edip ölüm ötesi hayatın hesabını reddet-menin insanlarda ne gibi ahlâkî düşüşler meydana getireceği gözler önüne serilmektedir.
İlk âyetlerinde itikadî nifakı son iki âyetinde de ameli nifakı or-taya koyan ve yedi kısa ayetten meydana gelen bu sûre, küfür ve i-man hususunda geçerli olan anlayışı kökünden değiştirebilecek güçte gerçekleri ele almaktadır. Bu din gösteriş ve şekil dini değildir. İbadet ve hareketlerdeki samimiyete ve feragate büyük önem veren İslâm, bu samimiyetin salih amele ve yeryüzünü imar eden bir dinamizme dönüşmesini emreder. Ayrıca bu din, muhtevası bir birinden ayrı bö-lük-pörçük gerçeklerden oluşmuş bir din de değildir. İnsan onun bir kısmına uyup bir kısmını terk ettiği takdirde görevini yapmış sayılmaz. Bu din mütekâmil bir nizamdır. İbadet ve mükellefiyetleri iç içedir. Fer-di ve içtimaî emirleri birbirini destekler. Hepsinin de gayesi insanları yüce bir hedefe yöneltmektir...
İnsan, diliyle müslüman olduğunu, bu dini tasdik ettiğini söyle-yebilir; namaz da kılabilir; namazın dışındaki diğer hükümleri de yeri-ne getirebilir. Bütün bunları yaptığı halde, yine de gerçek imandan ve gerçek tasdikten uzak, hem de çok uzak kalabilir. Çünkü bu gerçekle-rin bazı alametleri vardır ki, onlar bu imanın varlığının delilidir. Bu ala-meti taşımadan insan ne kadar diliyle söylerse söylesin, ne kadariba-det ederse etsin, gerçek imana ve gerçek tasdike eremez. Asr sûre-sinde de belirtildiği gibi, iman gerçeği bir kalpte yer edince o kalp o anda harekete geçer vesalih amel şeklinde de imanın varlığını gös-terir. Bu hareket olmayınca onun varlığı için bir delil yok demektir. İşte bu surenin ayetleri de aynı gerçekleri dile getirmektedir.
Sureyi iki kısımda ele almak mümkündür. a) Yetimin hakkını yiyen, ona babasından kalan mirası vermeyen, ayrıca bir yetim, çare-sizlik içinde ona gelince onun ihtiyacını karşılamadan onu itip kakarak kovan ve yoksulun açlığı ile ilgilenmeyen kimselerin durumu şiddetli tehdit ifade eden bir üslupla bize bildirilmektedir. Onlar İslâm'ı inkâr eden, hesap gününe inanmayan kimseler olarak takdim edilmektedir: "Gördün mü o, dini yalanlayanı" (1). Dini yalanlamak ahiretgünündeki hesaba çekilmeyi ve cezayı inkâr etmek demektir. Kur'an ıstılahında "dîn" amellerin ahiretteki karşılığı olarak kullanılır: İşte, o dini yalan-layan, yetimi itip kakan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyendir. (2-3)
Bu sûrenin; cimrilikleri, yoksullara, düşkünlere eziyet ve onları hor gö-rüp itip kakmaları ile tanınan, as İbn Vâil, Velid İbn Âiz ve Ebû Süfyân hakkında nazil olduğu şeklinde muhtelif rivayetler bulunmaktadır.
Yetimi ve düşkünü horlayarak itip kakan, ona işkence eden kimselerin durumu, dini yalanlamaktadır. Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kimse, AllahTeâlâ’nın bu büyük ithamı karşısında, ür-pererek, etrafındaki yetim, yoksul ve ihtiyaç sahiplerinin hukukunu hassas bir şekilde gözetecek, onların ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Bu, müminin iman etmekle girmiş olduğu ahlâkî kalıbın gerektirdiği bir ha-reket tarzıdır. b) Kıldıkları namazdan gâfil olanlar ve gösteriş için na-mazkılanların ahiret gününde karşılaşacakları acıklı azap vurgula-nıyor: "Vay o namaz kılanların haline, ki onlar, kıldıkları namazdan habersizdirler; onlar, gösteriş yaparlar"(4, 5, 6).
Bu namaz kılıcılar, nifak içerisinde bulunan tiplerdir. Onların kıldıkları namaz, zahiri bir şekilden ibaret kalmakta, kalplerinde hiç bir manevi iz bırakmamaktadır. Kıldıkları namazlardan gâfil olanlar iba-resi; namazlarını vaktinde kılmayıp tehir eden, halkın huzurunda kıldı-ğı halde, yalnız kalınca namazı terk eden münafıkları haber vermek-tedir. Onlar görünürde namazlarını kılarak, müminlerden görünmek suretiyle bir takım dünyevî menfaatler elde etmek isterler. Onlar için namazını dosdoğru kılan, salih insanlar denmesi, hoşların gider. Al-lah’a değil de, kendi nefislerine tapınmış olurlar. Bu tiplerin, inanan in-sanları kandırmaları mümkündür. Çünkü İslâm, zahire göre hüküm vermeyi emreder. Kalplerde olanı ise, yalnız AllahTeâlâ bilebilir. Na-mazı kılmak veya terk etmek karşılığında bir şey görmeyeceklerini zannedip Allah’ın dinini kendilerine kalkan yapanların ne kadar büyük bir gaflet ve sapıklık içinde olduğunu Allah Teâlâ bu ayetleri ile bize haber vermektedir.
Ayrıca namaz kılan herkes bu vesile ile uyarılmaktadır. Allah Teâlâ nifak içerisinde ibadet edenlerin durumunu şu ayeti kerime ile de açıklığa kavuşturmaktadır: Şüphe yok ki münafıklar güya (akıllarınca zahiren mümin görünüp kalplerinde küfrü gizlemekle) Allahu Teâlâ’yı aldatmak isterler. Halbuki O, (oyunlarını ve) hilelerini başlarına geçirendir. Namaza kalktıkları zaman da tembelce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı ancak (insanların huzurunda) birazcık anarlar" (Nisâ,142). İşte kalpleri nifakla dolu bu insanların en önemli özelliklerinden biri, Allah Teâlâ'nın şu sözü ile ifade edilir: "Onlar, başkasına en ufak yardımı esirgerler" (7). Bu sure, ibadetlerin görünüşlerinin Allah indinde bir değerinin olmadığını, ibadetleri ifâ ederken onların hakikatlerini yaşamanın ve yalnız Allah için yapmanın gerekliliğini tebliğ etmektedir.
Bu mukaddimeden sonra inşallah sûrenin âyetlerini tek tek tanımaya başlayabiliriz.
1. “Ey Muhammed! Dini yalan sayanı gördün mü?”
“Eraeyte” ifadesi “Elem tera” ifadesinden farklıdır. “Eraeyte” gözle görmek anlamına geldiği gibi aynı zamanda düşünmek, anlamak anlamlarına da gelmektedir. Fil sûresinde olduğu gibi Rasulullah Efendimizin fil olayını bizzat gözle görmesi mümkün değildir. Çünkü bu Rasulullah efendimizin daha dünyaya gelmesinden önce gerçekleşmiş bir hadise olarak bilinir. Halbuki bu sûrede anlatılan dini yalanlayanları ve öteki özellik sahiplerini Allah’ın Resûlü bizzat gözleriyle görüyordu. Onun içindir ki önce Rasulullah efendimize, sonra da onun şahsında hepimize, tüm akıl sahiplerine gördün mü? Bildin mi? Anladın mı? diyor Rabbimiz. Şöyle bir bakın etrafınıza çok rahat göreceksiniz. Kimi?
Dini yalanlayanı, dini yalan sayanı gördün mü? Tanıyıp anladın mı? Tabii bu cevap bekleyen bir soru değildir. Dinle, onu sana ben anlatayım demektir bunun manası.Ya da muhatabı dini yalan sayan kimseleri tanımaya dâvet veya dini yalan sayan kimselerin karakteristik özellikleri üzerinde düşünmeye dâvettir.
Burada yalanlanan dinden kasıt, ya İslâm, Allah’ın yeryüzüne gönderdiği hayat tarzı, Allah’ın belirlediği yaşam biçimidir. Ya da âhi-ret günü, âhiret günü gerçekleşecek hesap ve kitaptır. Zaten Kitap ve sünnetin ortaya koyduğu hayat programını, yani dini yalan sayan bir kimsenin âhireti de âhiretteki hesap kitabı da yalanlaması kaçınılmazdır. Dini reddeden bir kimsenin âhirete îman etmesi mümkün değildir.
Şu anda da çevremizde âhiretteki hesap kitabı yalan sayan yığınlarla insan görüyoruz. Dikkat ederseniz âyet-i kerîmede dini inkâr edenler denmiyor, dini yalan sayanlar, dini yalanlayanlar deniyor. “Kezzebe” inkâr etmek değildir aslında. “Kezzebe” bir şeyi kabul etmekle birlikte gereğini yerine getirmemek demektir. Adam anlıyor, kabullendiğini söylüyor ama bu kabulün gereğini yerine getirmiyor. İşte yalan saymak budur.
Meselâ diyorsunuz adama: Arkadaş dışarı mı çıkıyorsun? Aman dikkat et! Dışarıda çok şiddetli soğuk var, kar yağıyor! Aman pardösünü giymeden çıkma! diyorsunuz. Adam denileni anlıyor, kabulleniyor, kar nedir? Soğuk nedir? Bunu biliyor, pardösüsünü giymesi gerektiğini biliyor, anlıyor ama yine de giymeden çıkmaya kalkışıyorsa işte bu yalan saymaktır. Adam âhirete inandığını iddia ediyor, ölümden sonra diriliş, hesap kitap vardır diyor ama öyle bir hayat yaşıyor ki bu inancın kokusuna bile rastlamak mümkün değildir. Veya meselâ namazın farz olduğunu, kılınması gerektiğini biliyor, ama yine de kılmıyor. Müddessir sûresinin son bölümünde de bu anlatılıyordu:
“Bizler din gününü yalan sayanlardandık.”
(Müddessir: 46)
Deniyordu. Dünyada mü'min görünen suçlular anlatılıyordu. Yani dünyada mü'minzannedilen ama soluğu cehennemin kapısında alan bu insanlara Müslümanlar, cennete girenler şaşkınlık içinde şöyle soruyorlardı:
“Hayrola! Niye geldiniz buraya? Bir yanlışlık filan mı oldu?”
Siz mü'min değil miydiniz? Ne işiniz var sizin burada? Bir yanlışlık mı oldu ki cennete gitmeniz gerekirken buraya geldiniz? buyurulunca bunlar dört suç sayıyorlar: Bu suçlardan birisi de:
“Biz din gününü yalan sayardık.”
Bakın din gününü inkâr ederdik değil yalan sayardık. Meselâ adama soruyorsunuz: Arkadaş ölecek misin? Tamam. Dirilecek misin? Tamam. Hesap-kitap var mı? Tamam. Peki Allah Kâdir mi? Yapar mı bunu? Tamam hepsine inanıyor adam. Ama bakıyoruz bu tamam saydığı, bu inandığı konulara aldırış etmeden yaşıyor adam. Yaşadığı hayatta bu inandığı şeylerin kokusunu bile görmek mümkün değil. Öyle bir hayat programı var ki adamın, bu inancının hiç mi hiç etkisi yok.
Yani îmanının, inandım dediği şeyin gereğini yapmıyor. Veya îmanını amele dönüştürmüyor. Çok korkunç bir suç değil mi bu? Namaz kılması gerektiğine inanıyor ama kılmıyor. Örtünmesi gerektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Kur’an’ı, sünneti tanımadan Müslümanlık olmayacağına inanıyor ama farklı yaşıyor. Çoluk çocuğunu eğitmesi gerektiğine inanıyor ama yaklaşmıyor. İşte yalan saymak budur ve çok büyük bir suçtur. Öyleyse inandık dediğimiz şeyleri amele dönüştürmeye çalışalım inşallah.
Âyet-i kerîmede dini, din gününü inkâr edenler denmiyor, yalanlayanlar yalan sayanlar deniliyor. Öyleyse Allah için burada çok ciddi düşünmek ve kendimizi yargılamak zorundayız. Acaba dilimizle kabul ettiğimiz âhireti hayatımızla, hayat programımızla yalan sayanlardan mıyız, değil miyiz? Bunu çok ciddi düşünmek zorundayız. Çünkü unutmayalım ki yalan saymak küfürden farklıdır. İnkâr etmek, âyetleri ve âyetlerin ortaya koyduğu ölüm ötesi hayatı tümüyle reddetmek ve inanmamak demektir. Ama yalan saymak âyetlere inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir.
En’âm’da bu yalan sayanların şöyle dedikleri anlatılır:
“Hayat ancak bu dünyadakinden ibarettir, biz dirilecek de değiliz” dediler.”
(En’âm 29)
Hayat, bu hayattan ibarettir. Hayat ancak bu dünya hayatıdır. Varsa da yoksa da işte yaşadığımız bu hayat vardır. Bunun ötesinde başka bir hayat yoktur dediler. Bizler bir daha diriltilecek değiliz, diyerek âhiret hayatını inkâr ettiler. Bazıları hem dilleriyle inkâr ettiler, hem de hayatlarıyla inkâr ettiler. Hem sözle, hem de hayat programlarıyla inkâr ettiler. Aslında ister dilleriyle inkâr eden kâfirler olsun, isterse dilleriyle âhirete inandıklarını iddia ettikleri halde hayatlarıyla onu yalanlayanlar olsun, bunların hepsi âhiretin varlığının farkında ve bilincindedirler.
Hainler biliyorlar aslında Allah’ı. Biliyorlar Allah’ın âyetlerini. Biliyorlar âhiretiama bile bile, peşin peşin reddediyorlardı. Çünkü bu adamların hayatları, yaşantıları, beklentileri, âhiretteki hesabı, kitabı reddetmelerini gerektiriyordu. Çünkü âhirete inandıkları zaman kesinlikle biliyorlardı ki hayatları değişecekti. Allah’a, Allah’ın âyetlerine, Allah’ın hayat programına yöneldikleri zaman huzurları kaçacaktı. Ölüm ötesi hayatın hesabı, kitabı gündeme geldiği zaman iştahları gırtlaklarında düğümlenecekti. O zaman insanlara zulüm edemeyecekler, kan içemeyecekler, tanrılıkları bitecek ve sömürü düzenleri sona erecekti. O zaman zulümleri bitecekti. Saltanatları, çıkarları sona erecekti. Onun için biliyorlar ama bilebile inkâr ediyorlardı.
Şimdi buna göre, bu âyetin ortaya koyduğuna göre Allah için bizler kendimizi, çevremizi, en yakın akrabalarımızı bir değerlendirelim. Yirmi dört saatin kaçta kaçını âhiret hesabına harcıyoruz? Bir günümüzün kaçta kaçını Kur’an’ın tâlimine, dinin tedrisine harcıyoruz? Kaçta kaçını dinin tebliğine, emr-i bi’l-marufa harcıyoruz? Kaçta kaçını işimize, aşımıza, dükkanımıza, tezgahımıza, ticaretimize, maişet teminine harcıyoruz? Öyleyse bizler Allah korusun da bugün dilimizleâhirete inandığımızı söylüyoruz ama hayatımızla, hayat programımızla âhireti inkâr ediyoruz. Geleceğe ait planlarımızla, kazanma ve yığma hırsımızla, evlerimizin yapısıyla, hayat programımızla sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir program yapıyor veâhireti yalanlıyoruz, dilimizle kabullendiğimizin gereğini yerine getirmiyoruz Allah korusun.
Bakın bu âhiretteki hesabı kitabı yalanlamanın neticeleri nasıl tezahür ediyormuş? Bu yalanmanın neticelerini şöylece sıralıyor Rabbimiz:
2. “İşte yetimi itip kakar.”
Âhirete inanmayan, ya da diliyle inandığını iddia ettiği halde hayat programını bu îmana bina etmeyerek hayatıyla onu yalanlayan kişi, yetimi itip kakar. Yetimi horlar, azarlar, ona sert davranır ona baskı yaparak, zulmederek hakkını gasp eder. Yetimin hakkını yer. Yetime verilmek üzere velîsi tarafından kendisine teslim edilmiş emanet mirasa el koyarak onu kendi malından mahrum bırakır. İşte bu davranış kişinin âhirete inanmadığının, ya da onu yalanladığının görüntüsüdür. Bakın Nisâ sûresinde de Rabbimiz bu hususu anlatırken şöyle buyurur:
“Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenler karınlarına sadece ateş dolduruyorlar ve yarın onlar çılgın ateşe atılacaklardır.”
(Nisâ: 10)
Peygamberimiz de yetimler konusunda şehadet parmağıyla orta parmağını birleştirerek şöyle buyurdu:
“Ben ve yetime yardım eden kişi cennette işte şöylece beraberiz.”
Yetim, babası olmayan demektir. Henüz buluğ çağına gelmeden babasını kaybetmiş çocuklara yetim denir. Veya babası baba olarak vardır ama her gece eve sarhoş gelip giden çocuklar da yetimdir. Babası anası tarafından Kitap ve sünnetle tanıştırılmamış tüm çocuklar yetimdir. Bilelim ki yetimlerin doyurulması gereken üç bölgesi vardır. Kafa, kalp ve mide. Kendi çocuklarımız da dahil piyasadaki tüm yetimlerin bu üç bölgelerini doyurmak zorundayız. Kafa Allah’a götürücü bilgiyle doyurulmalıdır, kalp Allah’a götürücü îmanla doyurulmalı, mide de Allah’ın helâl kıldığı rızıkla doyurulmalıdır. Karşımızdaki yetimlerin sadece midelerini doyurunca iş bitti zannetmeyelim, onların öteki bölgelerini de doyurmayı sakın ihmal etmeyelim.
Veya yetim, toplumda sosyal ve siyasal desteği, dayanağı olmayan kimseler demektir. Böyle bir dayanakları yok diye onların haklarını yemeye çalışmak, onlara olan borçlarını ödememek, elinde çeki, senedi, yasal bir dayanağı yok diye, toplumda dayıları yok diye mallarını yemeye, hukuklarını ihlâl etmeye kalkışmak,âhireti yalanlamak anlamına gelmektedir ki, bundan şiddetle sakınmak zorundayız. Toplumda kendisine toplumsal bir dayanak bulmuş insanlara farklı, sığınağı olmayan garibanlara farklı davranmaktan Allah’a sığınacağız. Bu, bizim toplumun en büyük hastalığıdır. Kimse güçlülere dokunamıyor ama garibanları ezen ezene. Eğer âhirete inandığımızı iddia ediyorsak, kesinlikle böyle yapmayacağız.
Onlarla ilgilenmek, onların durumlarını düzeltmek, mallarını korumak, haklarına riâyet etmek, onların eğitimleriyle, ahlâklarıyla ilgilenmek, onları ıslah etmek bizim görevimizdir. Çünkü yetimler toplumun yanında Allah’ın emanetleridirler. Müslümanların görevi bu emanete, emanet sahibi olan Allah’ın istediği biçimde davranmaktır. Yani babasızları babalılar gibi korumak, rahat ettirmek babalarının yokluğunu onlara hissettirmemek bizim görevimizdir.
Tefsir kitaplarının anlattığına göre âhirete inanmayan, ölüm ötesi hayatın hesabını reddeden Ebu Cehil ve As bin Vail kendilerinde hakkı olan bir yetimin malını vermek istememişler, Rasulullah efendimiz de o yetimlerin hakkını bu adamlardan alıvermiş ve bu hadise üzerine sûrenin bu âyeti nâzil olmuş gibi rivâyetler vardır. Tamam dün bunu yapan onlardı ama kıyamete kadar âhireti yalanladıkları için yetimlerin haklarını yiyen herkesi içine almaktadır bu âyet.
Başka? Âhireti yalanlamanın bir başka tezahürü de bakın şöyleymiş:
3. “Yoksulu doyurmağa yanaşmayan kimse işte odur.”
Ölüm ötesi hayatı reddeden, âhiretteki hesap-kitabı yalanlayan kişi yoksulu doyurmayan, miskinin doyurulmasını teşvik etmeyendir. Miskin, belini doğrultacak hiçbir şeyi, hiçbir malı, mülkü olmayan ve insanlardan bir şeyler isteyen demektir. Bütün imkânlarını kullandığı halde yine de ihtiyaçlarını temin edemeyen ve bu sebeple istemek zorunda kalan kişilere de yardım elimizi uzatmak zorundayız. İslâm aslında dilenmeyi meşru görmez. İslâm toplumunda çalışıp kazanabileceği halde dilenen bir ferdin varlığı asla düşünülemez. Hem dilenenler açısından bu böyledir, hem de o toplumun zenginleri açısından buna imkân yoktur.
Dikkat ederseniz burada “İtam’ul miskin” denmemiş de “Taam’ul miskin”denmiştir. Yani miskini doyurmazlar, fakiri yedirmezler değil de mana, onun kendi yemeğini ona vermezler demektir. Onun kendisine ait olanı kendisine vermeye teşvik etmezler demektir. Yani o yemek zaten o miskinin hakkı iken, onun kendi hakkını ona vermezler, yedirmezler. Halbuki o yedirecekleri yemek onların kendilerinin değil, bizzat o miskinindir. Binaenaleyh birine bir şeyler verirken, bir fakire bir şeyler yedirip ikram ederken söylenebilecek en güzel söz şöyle demektir: “Al kardeşim! Bu benim değil senindir! Ben şu anda sana benim olan, bana ait olan bir şeyi değil, senin kendinin olan bir şeyi veriyorum. Bu senin hakkındır. Bu benim malımın içinde sana verilmek üzere Allah’ın hakkıdır. Allah bunu sana verilmek üzere bana vermiştir, al hakkını da beni bu sorumluluktan kurtar!” Hani Meâricsûresinde:
“Onların mallarında isteyen ve isteyemeyenlerin hakkı vardır.”
(Meâric 24,25)
Buyuruluyordu ya, işte bu verdiğimiz bizim malımızın içinde onlara verilmek üzere Rabbimizin koyduğu fazlalıktır ve onu onlara güzellikle ulaştırmak zorundayız.
Ama bakın burada âhirete inanmayan insanlar, miskinlerin hakkı olan yemeği onlara yedirmiyorlar. Yani ne kendileri o miskinlerin hakkını onlara verirler, ne de başkalarını bu konuda teşvik ederler. Tabii kendi elinde olanları Allah’ın fakir kullarına yedirmeye yanaşmayan birisinin başkalarını bu konuda teşvik etmesi de düşünülemeyecektir. Yoksulların, fakirlerin doyurulması konusunu başkalarına da hatırlatarak hayırlı bir işe sebep olmazlar. Allah’la arası iyi olmayan, Allah’la iyi bir ilişki içinde olmayan birisinin kullarla iyi ilişkiler içinde olması zaten mümkün değildir. Allah’ın hakkına riâyet etmeyen, elbette kulların hukukuna da riâyet etmeyecektir. Kendisi fakirleri doyurmadığı gibi başkalarının malında da cimrilik gösterir. Bunun sebebi de toplumda garibanların daha çok ezilip ezenlerin hâkimiyetinin devamını sağlamaktır.
Âyet-i kerîmede bunun insanların âhiret anlayışlarının ve buna dayalı olarak da mala bakışlarının bozukluğundan kaynaklandığını anlatıyor Rabbimiz. Sanki Allah’ın fakir kullarından kıskandığı o malı kendisi kazandı, sanki kendisi buldu, sanki kendisinin o mal. Zaten böyle düşünen, kendilerini mülkün sahibi gören insanlar zırnık bile veremezler. Âhirete inanmayanlar bunu asla anlayamazlar. Halbuki Allah herkese rızık takdir ederken fakirlere verilmek üzere bir fazlalık vermektedir ve bu fazlalığın sahiplerine ulaştırılmasını istemektedir.
4-5. “Vay o namaz kılanların haline ki: Onlar kıldıkları namazdan gafildirler.”
Veyl o namaz kılanlara. Yazıklar olsun o namaz kılanlara. Cehennemin veylderesine gitsin onlar. Cehenneme akasıcalar, cehenneme dolasıcalar. Yuh olsun onlara.
“Veyl” kelimesi Kur’an ve sünnette hem kâfirler, hem de Müslümanlar hakkında kullanılmaktadır. Bu tabir Müslümanlar için kullanıldığı zaman, yazıklar olsun, yapmamalıydınız bunu gibi anlamlara gelirken, kâfirler hakkında kullanıldığı zaman da cehenneme gidesi-celer, cehennemin veyl deresine yuvarlanasıcalaranlamlarına gelmektedir. Burada, Mutaffifin ve Hümeze sûrelerinin başında ve Mür-selât sûresinin 10. âyetlerinde ve kitabımızın değişik yerlerinde kâfirler için kullanılmakta ve bu ifadenin geçtiği yerlerin hemen hemen pek çoğunda mala bakışın bozukluğu gündeme getirilmektedir.
Âyet-i kerîmede namazı sallayanlar anlatılır. Namazı Allah’ın istediği biçimde ikame edenler değil de salla yapanlar anlatılmaktadır. Namaz kılmaktan gafil adamlar da kıldık zannediyorlar veya namazı bir hareket zannediyorlar. Veya namazı kılınca tamam zannediyorlar. Namaz bitti, namazı kıldık Müslümanlık tamam zannediyorlar. Namazla din kurtarma çabasına giriyorlar. Halbuki Kur’an’da, dinde, İslâm’da böyle hiçbir şeye karışmayan, mücerret kendi başına bir namaz yoktur. Hiçbir şeye karışmayan, hayatta hiçbir fonksiyonu olmayan bir namazdan söz edilmez İslâm’da. Namaz Allah’tan mesaj alma ve alınan o mesajla hayatı düzenleme makamıdır. Namaz, hayatın mihveridir. Namaz, namaz öncesi hayatın Allah’a raporunu ve tekmilini vermektir. Binaenaleyh hayatı düzenlemek üzere Allah’tan mesaj alınmadan kılınan bir namaz, namaz değildir. Ne okuduğunu, ne söylediğini anlamadan kılınan bir namaz Allah’ın istediği bir namaz değildir. Namaz sonrası hayatta etkili olmayan bir namaz, namaz değildir. Onun içindir ki namazla hayat doğru orantılıdır. Namazı düzgün olan kişinin hayatı da düzgündür. Namazı bozuk olanın tüm hayatı bozuktur.
Demek ki Allah’ın istediği biçimde tüm hayatı düzenleyecek bir namaz kılanlar değil de, namaz gösterisinde bulunanlar, namaz kılmadıkları halde namaz kılıyormuş gibi davranan ve çevrelerini aldatan insanlar anlatılıyor burada. Rabbimiz veyl olsun bu şekilde namaz kılanlara buyurduğuna göre, öyleyse birinin namaz kıldığını görüvermemiz, onun gerçek Müslüman olduğuna ve kurtulduğu düşüncesine götürmemelidir bizleri. Eğer adam namazında sâhûn, lâhûn, sâhiv ise burada olduğu gibi, onun namazı da, kendisi de merduttur.
Ancak dikkat ederseniz âyet-i kerîmede “Fi salâtihim” denmemiş de “Ansalâtihim” denmiştir. Aslında Rabbimizin böyle buyurması biz Müslümanlar için çok büyük bir müjde, çok büyük bir rahmet eseridir. Çünkü birisinde namazdan gaflet, ötekisinde namazda gaflet kast edilir. Namazdan gafletle, namazda gaflet birbirinden farklıdır. Namazda, namazın içinde gaflet affedilirken, namazdan gaflet nifak alâmetidir. Müslümanlar namazın içinde gaflet edebilirler, namazın içinde unutarak, yanılarak gaflet edebilirler. Bu nifak değildir. Hattâ namazın içinde bir şeyleri unutmak günah bile değildir. Nitekim Allah’ın Resûlü de namazda unutmuş ve bu unuttuğunu telafi etmek için sehiv secdesi yapmıştır. Tabii gözlerim uyur ama kalbim asla u-yumaz diyen Allah’ın Resûlüne bu konuda bizim için hüküm konsun diye Rabbimiz unutturmuştur diyoruz. Kıyamete kadar bu konuda na-mazında unutanlar için teşrinin ortaya çıkması adına bu şarttı.
Onun içindir ki burada Rabbimiz “Fi salâtihim sahun” Onlar namazlarında yanılırlar, namazlarında unuturlar ve gaflet ederler buyurmamış da, “An salâtihimsahun” Onlar namazlarından gafildirler buyurmuştur. Namazla alâkalı bir gaflet içindeler onlar. Namazla ilgileri, irtibatları yoktur onların. Namazı kılmışlar kılmamışlar fark etmez onlar için. Namaza aldırış etmezler. Namaz için Rabbimi-zinbelirlediği vakitte namazın kılınıp kılınmadığına aldırış etmezler. Namazı vaktin dışına çıkarırlar. Vaktin evvelinde kılmayıp sonuna taşırırlar. Veya namazlarını Allah’ın emrettiği biçimde tâdil-i erkanına riâyet ederek değil de, tavuğun yem devşirdiği gibi kılarlar. Namazda okuduklarının manasını düşünüp tedebbüretmezler, namazlarında Allah’tan hayatlarını düzenleyecek hiçbir mesaj almazlar. Hayatlarında hiçbir fonksiyonu olmayan, ruhsuz hareketler manzumesidir namazları.
Namazın ehemmiyetinden habersizdirler. Namazın terkinden müteessir olmazlar, kılıp kılmadıklarına, vaktin geçip geçmediğine aldırış etmezler. Namazlarını Allah’ın rızası için değil de dünyevî maslahatlar için kılarlar. Onun içindir ki insanların arasındayken kılarlar ama kendi başlarına kaldıkları zaman terk ederler. Namazı kılarlarken hayrını ummazlar, terk ederken de Rablerinin ikabındankorkmazlar. Namazla mağrur olup din sadece namazdan ibaretmiş zannederek onunla din kurtarma gayretine düşerler. Dini sadece namazdan ibaretmiş zannederek namazın istediği diğer kulluklardan gaflet ederler. Namazın kıyamından, kıraatinden, rükusundan, sücudundan habersiz sanki bir teyp gibi veya bir robot gibi şuursuzca yatıp kalkarlar. Namaz boyunca Allah’ı hiç zikretmezler. Kalpleri kafaları başka yerde, iskeletleri namazda, böyle şekil olarak bir namaz kılarlar. İşte Allah diyor ki, veyl olsun bu şekilde namaz kılanlara. Bu namaz onları Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Bakın Allah’ın Resûlü bir hadislerinde namazın bizim hayatımızdaki önemini şöyle anlatır:
“Güvenilirliliği olmayan kimsenin kâmil imanı yoktur, temizliği olmayanın da namazı yoktur, namazı olmayanın dine bağlılığı yoktur. Dinde namazın yeri, bedende başın yeri gibidir.”
Anlamak için bir de tersinden okuyalım. Yâni bir insan eğer kâmil iman sahibi olmak isterse mutlaka güvenirliliği olmalı. Ona güvenilmeli. Yine bir adam namaz sahibi olmak istiyorsa, namazım var olsun istiyorsa, namazının olmasını istiyorsa o zaman onun temizliği olmalıdır. Kalp temizliği, beden temizliği. Hadesten taharet, necasetten taharet diye meşhurdu eskiden bu tabirler. Görünür pisliklerden temizlik, görünmez pisliklerden temizlik. Yine eğer bir insan dine bağlı olmak istiyorsa namazı olmalı onun. Eğer namazı yoksa dine bağlılığı da yoktur onun. Eğer dine bağlı olmak, dine bağlılığının olmasını isti-yorsa mutlaka namazı olmalıdır. Eğer bir bedende başın yeri önemliy-se, yâni baş bedende ne kadar önemli bir yer işgal ediyorsa, namaz da dinde işte öyle bir yer işgal eder.
Ne anladık? Bir insanın güvenirliliği olacakmış. Güvenilebilecekmiş. Yâni ashap dönemine bakın, peygamberimizi zaten “Muham-med’ül Emin” biliyoruz, güvenilir kişi olarak yalnız müslümanlar değil, düşmanlar, kâfirler de güveniyorlardı ona değil mi? Bizler de aynen öyle olmalıyız. Biz de öyle olsak. Bize de düşmanlar bile güvense. Çünkü müslümanız biz, mü’miniz. Biz Allah’a verdiğimiz sözü tutarız, Allah’tan dolayı müslümanız. Biz Allah’a iman ederiz, Allah’tan dolayı mü’miniz.
Evet biz Allah’tan dolayı mü’min ve müslümanız, birilerine gösteriş derdimiz, merakımız yoktur. Kâmil iman sahibi olması gereken kişinin güvenilir kimse olması gerekir öyleyse. Güvenilen, dediyse ta-mam. İyi ama meselâ kâfir dünya ile iç içe yaşayan insanlar biliriz. Hani Avrupa’da yaşayan insanlar diyebilirsiniz, Avustralya dahil. Orada müslümanlarla beraber yaşayanlardan biri Türkiye’ye gelmiş, bir iş icabı bir yerlerde görevli. Onunla sözleşmiş buradakilerden biri. Söz arasında demiş ki “inşallah”, aman demiş olmaz, vazgeçtim ben. Niye? Çünkü ben memlekette çalıştığım yerde bir müslüman vardı, “inşallah” dedi mi mutlaka dinlemezdi o sözü, yerine getirmezdi, sen de öyle dedin galiba, ben bunu yerine getirmeyeceğim dedin. Ben bunu yapmayacağım, sen boşuna bekleme dedin anlamına gelmez mi bu söz diye çok acı bir gerçeği haber vermiş. Yânimüslümanın “inşallah”ı yalanı anlamına mı geliyor Allah korusun.
Öyle değil. Müslüman dedi mi can pahasına yerine getirecektir. Çünkümüslümanın peygamberi Rasûlullah söz vermiş de hattâ peygamberliğinden önce, üç gün bekleyivermiş birisini orada. Bekleyeyim demiş çünkü. Vereceğine söz verdi mi verir. Alacağına söz ver-di mi alır. Yapacağına söz verdi mi yapar. Geleceğine söz verdi mi gelir. Ama Allah’ın kabul ede-ceği bir mazereti varsa insanlar kabul etsin ya da kabul etmesinler ne fark eder. Çünkü o müslüman Allah’a verdiği sözü tutar. Peygambere verdiği sözü tutar. Ama bakın verdiği sözü tutmayan, güvenirliliği olmayan insanlar Allah ve peygambere karşı da aynen güvensiz davranıyorlar da ondan. Sanki işin aslı öyledir. Yâni Allah; şöyle yaparsan sana cennetim var, böyle yaparsan bak azabım var, cehennemim var dediğine de güvenmiyorlar galiba da kendileri de güvensiz davranıyorlar, güvensizlik aşılıyorlar. Böyle olunca da kâmil iman da kayboluveriyor.
Abdesti olmayanın, yâni hadesten taharet dediğimiz, necasetten taharet dediğimiz madde planında tüm pisliklerden arınmayan ki-şinin namazı yoktur. Yâni bir insanın kalbi temiz değilse, kalbini her gün yıkamıyorsa değil, niyetlerini tertemiz Allah’a ait kılmıyorsa, işte o insanın namazı yoktur. Yâni hayatı düzenleyen bir namaz olacaktı ya namaz, tertemiz bir kalp ile, tertemiz bir bedenle, tertemiz bir evle, tertemiz bir toplumla namaz bütünleşince namaz olacaktır. Değilse namaz tertemiz olacak, ama hayat pis, pisliğin içinde bir namaz, ya da pisliği temizlemeyen bir namaz, o namazın yokluğuna hükmedeceğiz.
Namazı olmayanın dine bağlılığı yoktur. Yâni bir adam hem dindar olduğunu söyleyecek, hem dindar olduğunu iddia edecek, hem de namazı olmayacak, bu ne mantık bunu siz düşünün. Dilim varmadı söylemeye. Yâni bir adamın namazı olmayacak ve dine bağlı olacak. Dine bir adamın bağlanacağı ilk yer, asıl yer namazken, o yoksa ve o adam dine bağlılığını iddia ediyorsa bilmiyorum nasıl bir bağlılıktır bu? Nasıl bağlanmaktır bu? Hangi din ve nasıl bağlanmak?
Çünkü dinde namazın yeri, bedende başın yeri gibidir. Yâni düşünün bir adamın başı olmayacak ve adam olacak. Mümkün mü bu? Peki yani baş olmayınca zaten ölü diyorsunuz, hattâ o tür cenazeyi yıkamak bile zoruna gider değil mi müslümanların? O hale gelmişse, Allah kimsenin başına vermesin. Allah dayanamayacağımız şeyle imtihan etmesin, baştan dua edelim. Peki bir de şöyle söyleyelim: Baş var da fonksiyonlarını yitirmiş. Görmeyen gözleri olan bir baş, işitmeyen kulakları olan bi baş, konuşmayan dili olan bir baş, ya da dönmeyen, sağa sola dönemeyen, fark etmeyen, fark edemeyen, koku olmayan, hissetmeyen bir baş. Ya da aklı olmayan bir baş düşünün. Ne dersiniz? Böyle bir vücudu siz de sevmediniz değil mi? İşte namazı olmayan bir din de böyleymiş.
Mücahit kıraatinde de bu “Sahun” ifadesi “Lahun” olarak geçmektedir. Yani onlar namazlarını oyun ve eğlence yerine korlar. İşte böyle evdi, arabaydı, kooperatifti, dükkandı, müşteriydi, fabrikaydı, parktı, plajdı, piyasaydı, kazançtı, paraydı, puldu, teypti, televizyondu bunlarla uğraşırken namaz kılacak zamanları kalmamıştır onların. Tevbe sûresinde anlatıldığı gibi öteki işlerinden namaza zaman bulamadıkları için namaza tembel tembel, üşene üşene kalkarlar:
“Namaza tembel, tembel gelirler.”
(Tevbe 54)
Allah’ın Resûlü Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde bu hususu anlatırken şöyle buyurur:
“İşte bu münafığın namazıdır! diye üç defa tekrar eder ve sonra buyurur ki: İkindi vaktinde oturarak güneşin batışını seyreder. Güneş şeytanın iki boynuzu arasına girene kadar durup seyretmeyi sürdürür. Bu vakitten sonra kalkıp horozun yerden yem devşirdiği gibi dört defa eğilip kalkar. Allah’ı da çok az zikreder.”
Yine bakın Nisâ sûresinde Rabbimiz münâfıkların namazlarını anlatırken şöyle buyurur:
“Doğrusu münâfıklar Allah’ı aldatmaya çalışır, oysa O, onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir. Onlar namaza tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı pek az anarlar.”
(Nisâ 142)
Şimdi bize dönüyorum. Şu kıldığımız namazların görünüşte hiçbir fonksiyonu yok gibi değil mi? Yani bu kıldığımız namazların hayatımıza hiç etkisi yok gibi değil mi? Sanki biz de namazlarımızda Allah’ı çok az zikrediyoruz değil mi? Bizler de namazlarımızda ne okuduğumuzun, Allah’a hangi taahhütte bulunduğumuzun farkında değiliz, değil mi? Namazda aldığımız mesajı namaz sonrası hayatımıza taşımamız ve namaz sonrası hayatımızı onunla düzenleme kavgamız hiç yok gibi değil mi? Hayattan kopuk bir namaz kılmadan yanayız değil mi? Yani bizim hayatımızda da namaz öncemizle namaz sonramız hiç değişmiyor gibi değil mi? Sanki mektubu atıp o dertten kurtulma işi gibi namaz kılmadan yanayız değil mi? Bu durum gerçekten çok kötü bir durumdur. Öyleyse Allah için bunu bir daha düşünelim. Düşünelim de kendi namazlarımızda kendi kendimize beddua etmekten kurtulalım inşallah. Allah’ın istediği, Rasulullah efendimizin tarif ettiği gibi bir namaz kılmanın yollarını arayalım .
Çünkü Bakara’nın anlattığına göre ibadetlerin dış formlarına önem vermenizin fazla bir değeri yoktur. Namazda yüzünüzü şekil olarak doğuya ya da batıya döndürmeniz gerçek îman, gerçek birr ve iyilik değildir. Yani ruhsuz bir biçimde, sadece şekil olarak bazı dinî formalite ve törenleri icra ederek dindarlık gösterisinde bulunmanız gerçek îman ve gerçek takva değildir. Gerçek îman, bir takım hareketleri yapmak, şuraya, ya da buraya dönmek, Kâbe’ye ya da Mescid-i Aksa’yayönelmek, yatıp kalkmak değildir, diyor Rabbimiz.
6. “Onlar gösteriş yaparlar.”
Onlar namazlarını gösteriş için kılarlar, müraîdirler. Karşılıklı müraîleşirler insanlarla. O insanlara amellerini, namazlarını gösterir, insanlar da ona övgülerini, beğenilerini, alkışlarını, teveccühlerini gösterirler. İnsanlar duysunlar, görsünler, takdir etsinler diye namaz kılarlar. Yaptıklarının tümünü bu dünyada karşılığını görmek için yaparlar. Çevrelerinde kendilerini görebilecek kimse varsa namaz kılarlar, yoksa kılmazlar.
Bakın Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde Allah’ın Resûlü şöyle buyurur:
“Kim yaptığını duyurmak isterse mutlaka Allah onu duyurur.”
Her kim ki yaptığı bir hayrı şöhret kazanmak için, teveccüh elde etmek için halka duyurursa, Allah onu rezil rüsva eder. Her kim ki halk nazarında bir mevki edinmek için işlediği bir hayrı halka gösterir, riyakârlık ederse kıyamet günü onun tüm sırlarını deşifre etmek sûretiyle Allah da onu rezil edecektir.
Arkadaşlar, yaptığımız her şeyi sadece Allah için yapacağız. Sadece Rabbimizin rızasını bekleyeceğiz. Başkaları alkışlasın, başkalarının gözünde büyüyelim, başkaları nezdinde şöhretimiz büyüsün adına hiçbir hedefimiz olmayacak. Allah’tan başkalarının gözünde şöhrete kurban gitmemeliyiz. Bakın bu konuda bir rivayet nakledeyim.
İbni Ebi Meleke’den Buhâri naklediyor: İbni Abbas Ayşe anne-mizeRasûlullah Efendimizin yanına gömülmesini teklif edince, Ayşe annemiz; “İnsanların bana övgü yağdırmasından korkuyorum” buyurmuştur. İbni Abbas’ınhemen arkasından İbni Zübeyr girer yanına, yeğenidir, Hz. Ayşe der ki; “biraz önce yanıma İbni Abbas geldi, beni öven sözler sarf etti, artık unutulmak istiyorum” der. Peki Ayşe annemizin bu isteğine benim şimdi bunları nakletmem engel oluyor mu dersiniz? Madem o unutulmak istemiş, ben ne diye hâlâ onun sözünü hatırlayıp hatırlatıyoruz? Biz onların bize din öğreten insanlar diye anlıyor ve dinlemek istiyoruz. Onları peygamber makamına çıkarmak dileğimiz asla olmadı, olmasın da inşallah. Biz onları asla tanrılaştırmak istemedik. Hz İsa aleyhisselama bakış gibi bir bakış geliştirmek istemiyoruz. Bunun yasaklığına inanıyoruz, Allah imanımızı devamlı ve makbul kılsın. Ama Hz Ayşe annemizin bu dediği bizim dini anlamamıza yardımcı olacak diye öğrenmeye ve size nakletmeye çalışıyoruz.
Yine Abdullah Bin Zübeyre başka bir sözü var Ayşe annemizin. “Beni diğer arkadaşlarımın yanına defnedin. Resûlullah’ın yanına defnetmeyin. Çünkü insanların beni lâyık olmadığım şeylerle övmelerini istemiyorum”
Bu iki haber bana şunları anlattı. Rasûlullah Efendimizin odası, yani Hz Ayşe annemizin kaldığı ev bir odadan ibaretti ve sadece üç kişiye mezar olacak genişlikteydi. Rasûlullah Efendimiz o odada ve Hz Ayşe annemizin dizinde vefat etmişti. Bunun üzerine yine peygamber efendimizden öğrendiğimiz bir gerçekle; “Peygamberler vefat ettikleri yerlere defin olunur” dan dolayı Rasûlullah oraya defin olundu. Sonra ondan iki yıl kadar sonra en yakın arkadaşı Ebu Bekir Efendimiz vefat edince o da oraya defnedildi. Geriye bir kişilik kabir olabilecek bir yer kalmıştı. Bir evin büyüklüğünü düşünebiliyorsunuz değil mi böyle olunca? Zaten kimi rivayetlerden öğreniyoruz ki Rasû-lullah Efendimiz bazen gece namazı kılarken secdeye gideceğinde Hz. Ayşe annemizin ayaklarını şöyle bir kenara alır ve öyle secdeye giderdi. Yâni genişliğini, enini boyunu anlayın evin. Ne kadar geniş ve ferah bir ev değil mi? Elbette peygamber genişliğinde, peygamber rahatlığında bir ev….
Evet orada bir kişilik bir mezar yeri varken Ömer Efendimiz o cinayetten sonra, mescidde hançerlendikten sonra ölüm öncesi haber gönderiyor Ayşe annemize. Annemiz izin verirse ben oraya defin olsam diye. Hz. Ayşe annemiz de izin veriyor. Ama kendisinin bu işe bakışı şöyledir: “Beni diğer arkadaşlarımın yanına defin edin. Baki mezarlığına. Çünkü insanların beni lâyık olmadığım şeylerle övmelerini istemiyorum. Biraz önce İbni Abbas geldi, beni öven sözler söyledi, ben unutulmak istiyorum.”
Bundan anlıyoruz ki müslüman hiçbir zaman şöhrete kurban gitmeyi istemeyecek. Meşhur olmaktan yana hiçbir hevesi, emeli olmayacak. Meşhur olmaya derdi olmayacak müslümanın. Ama Allah onu müslümanların kalbine sevgiyle yerleştirirse bu ayrıca bir şereftir elbette. Bunu isteyeceğiz tabi. Çünkü bir hadisin beyanıyla Allah bir kulunu sevdi mi Cebrail’e haber verir, o da onu tüm göktekilere ve yerdekilere sevdirir. Yâni ben insanların beni Allah için sevdiklerini bilirsem bu benim için şeref verir, Allah’ın benim için sevgisinin bir işareti olduğunu anlar ve sevinirim, bu güzeldir, bu şöhret değildir, buna her müslümanın hakkı vardır, ama lâyık olmadığımız şekilde, uçurup kaçırmak biçiminde, bizi biz olmadığımız biçimde anlatış türünde bir sevgi, yada şöhret elbette sevilmeyecektir. İşte Ayşe annemiz de ondan korkuyor ve diyor ki ben istemiyorum, yani o anlamda unutulmak bile istiyorum. Ama elbette biz onun haklı olarak peygamberi bize tanıtıcı bilgileri konusunda onu unutmayacak ve onunla beraber olacağız elbette.
Biz ne kadar tanıyoruz Hz. Ayşe’yi? Nasıl tanıyoruz onu? Siz isterseniz bunu biraz daha genelleyin. Biz dini ne kadar tanıyoruz? Biz kitabı, bir peygamberi ne kadar tanıyoruz? Söyleyin Allah aşkına. Meselâ yaşadığınız şehir kadar siz dininizi tanıyor musunuz? Bulunduğunuz yerden, pencereden bakıverin hemen şöyle, bu sokak nereye götürür sizi? Şu sağdaki cadde nereye çıkar? Şu önünüzdeki evler, şu etrafınızdaki sesler sizi ne kadar ilgilendiriyor? Babanızı ne ka-dar tanıyor, hocanızı ne kadar biliyorsunuz? Peki ama dininizi de o kadar tanıyor musunuz? Evinizi tanıdığınız kadar kitabınızı tanıyabiliyor musunuz? Oturduğunuz odalarınız, mutfağınız, eşyalarınız, dolaplarınız kadar kitabınızı tanıyor musunuz? Şuarâdenilince, Neml, Ankebût, Kasas denilince neler hatırlıyorsunuz? Bir de Hz Ayşe annemiz deyince söyleyin sizler sizi doğuran annenizi mi daha iyi tanı-yorsunuz, yoksa onu mu?
Evet, hayatımızı Allah için yaşayacak, yaptıklarımızı Allah için yapacak, sadece O’nun rızasını isteyecek ve başkalarının gözünde şöhrete kurban gitmeyeceğiz. Riyadan sakınacağız. Allah korusun, riya, insan nefsinin ve şeytanın ona karşı oynayabileceği en son silâhtır. Sapma ve saptırma adına önüne çıkan tüm engelleri yenen, tüm tehlikelere göğüs geren pek çok mü’min burada mağlubiyetin acısını tatmaktadır. İnsanın tökezlediği, düştüğü noktadır burası. Hem öyle korkunç bir silâhtır ki bu riya, Allah korusun tüm amelleri yok ediverir, siliverir.
Öyleyse tüm amellerimizi Allah için yapacağız. Namaz mı kılıyoruz? Allah için kılacağız. Birisine yardım da mı bulunuyoruz? Allah için yapacağız. İlim mi öğreniyoruz? Sadece Allah için öğreneceğiz. Allah için yaptığımız bir amele Allah’la birlikte başkalarını ortak etmeyeceğiz. Çünkü zaten böyle bir ameli Rabbimiz kabul etmiyor. Bakın Müslim’de rivâyet edilen bir hadis-i şeriflerinde Allah’ın Resûlü bu hususu şöyle anlatır:
“Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Ben şeriklerin şirkten en müstağnî ve münezzeh olanıyım. Her kim ki yaptığı bir amelinde başkalarını bana ortak yapar (riyakârlık ederse) onu şirkiyle baş başa bırakırım. Yani onu o amelinin sevabından mahrum bırakırım.”
Yaptığımız amellerimizi sadece Allah için yapmalıyız, ona O’ndan başkalarını ortak etmemeliyiz. Tamam Allah için yapıyorum ama insanlar da görsünler, tamam Allah için kılıyorum ama insanlar da beğensinler, tamam Allah için veriyorum ama şunların şunların da gönülleri olsun, tamam Allah için okuyorum ama şu şumakamlara da geleyim, tamam Allah için anlatıyorum ama insanlar da alkışlasınlar diye yapılan amellerin hiçbirisini kabul etmeyeceğini ve bu konuda kendisine ortak ettikleriyle yarın o kişiyi baş başa bırakacağını, mükafatını ondan iste diyeceğini anlatıyor Rabbimiz. Eğer yarın o hatırına amel yaptıklarımız bize bir şeyler verebileceklerse, tamam; ama onlar da Allah’a muhtaç olacaklarsa bunu yapmayalım.
Yemek yediriyoruz, insanları memnun etmek için değil sadece Allah için olmalı, elbise giyiniyoruz insanlar düzgün desinler diye değil, sadece Allah için, ev eşyası alıyoruz insanlar görsünler diye değil sadece Allah için. Yani tüm amellerimizi sadece Allah için yapmaya çalışacağız. Hem ziyaret, hem ticaret olmayacak. Çünkü içine Allah’ın rızasından başkası karışan her amel boşa gitmiştir. Hattâ bundan da öte o amelin sahibi de helâk olmuştur. Meselâ bakın EbuDâvûd’da rivâyet edilen bir hadislerinde Allah’ın Resûlü Allah’ın en çok sevdiği ilmi bile herhangi bir dünya menfaatinden, bir dünya garazından ötürü öğrenen kişinin cennete girmek şöyle dursun cennetin kokusunu bile alamayacağını anlatmaktadır. Meselâ adam doktora adına hadis öğreniyor, âyet öğreniyor doçentlik adına, hafızlık öğreniyor vazife almak adına veya kitap yazmak adına, para kazanmak adınaysa, bunların hepsi boştur.
Meselâ adam arkasına bin kişi geçtiği zaman farklı okuyor Kur’an’ı değil mi? İki üç kişi olduğu zaman da farklı okuyor imam efendi. Veya meselâ cuma ve perşembe ezanlarını farklı okuyor değil mi? Veya yalnızken kıldığı namazla insanların içindeyken kıldığı namaz farklı oluyor değil mi? Ne yapmaya çalışıyor bu adam?Beled sûresiyle diyecek olursak:
“O, kimsenin kendisini görmediğini mi zannediyor?”
(Beled 7)
Böyle yapan kişi, başkalarına gösteriş için mal harcayan, başkaları görsün diye namaz kılan kişi zannediyor mu ki kendisini kimse görmüyor? Yoksa hesabını buna göre mi yapıyor? Yoksa yaptığı o amelini Allah görmedi mi ki başkalarına da duyurmaya çalışıyor? Allah kendisini görmedi mi ki başkalarına anlatıp duruyor? Yoksa işlediği o amelinin mükafatını başkaları mı verecek? Yani kimin adına yaptı bu ameli de kimden mükafat bekliyor?
Dini reddeden, âhireti yalan sayan kişi, gösteriş için namaz kılar. Veyl olsun o namaz kılanlara, diyor Rabbimiz. Bir de:
7. “Onlar (eğreti olarak) basit şeyleri dahi vermezler.”
Bir de Mâûnu menedenlere veyl olsun diyor Rabbimiz. Mâûn, zekâttır demişler. Veya Mâûn, kap kacak, biber, tuz, iğne-iplik gibi kullanılıp geri verilmek üzere komşunun komşuya verdiği ödünç avadanlıklardır denilmiştir. İşte bunları damenederler. Elbette Allah’ı hesaba katmayan kişi O’nun mahlukâtını da hesaba katmaz. Allah’ı ciddiye almayan kişi elbette mahlukâtına hiç değer vermez. Allah’a karşı sorumluluk duymayan kişi elbette kullarına karşı hiç sorumluluk duymayacaktır. Allah’la iyi ilişki içinde olmayanın kullarla iyi ilişkiler içinde olması elbette beklenemez.
Mâûn, insanların kendisine ihtiyaç duydukları küçük ve değersiz eşyalardır. Zengin de olsa, fakirde olsa insanların birbirlerine karşı ihtiyaç duydukları ariyet eşyalardır. Tabi kendisine geri verilecek olan bu ufak tefek şeyleri bile insanlardan esirgeyen birisinin kendisine bir daha dönmeyecek olan zekâtı vermesi zaten mümkün değildir. İhtiyaç anında komşusundan arabasını, telefonunu, tavasını tenceresini kıskanan bir adamın zekât gibi bir sorumluluğu reddedeceği kesindir.
Dikkat ederseniz önce bu adamların namazlarının bozukluğundan bahsetti Rabbimiz, sonra da bu insanların mala bakışlarının bozukluğundan söz etti. Çünkü namaz, bedenle ilgili tüm ibadetleri kapsar; Mâûn da malla ilgili ibadetleri kapsar. Yani birisi bedensel kulluğu, ötekisi de malî kulluğu anlatır. Birisi kişinin bedeninde Allah’ı söz sahibi bilmesinin ifadesi, ötekisi de malında Allah’ı yetkili bilmesinin ifadesidir. İşte âhirete inanmayan kişinin böyle hem bedenî hem malî, hem bireysel, hem de toplumsal kulluk anlayışlarının bozukluğunu anlıyoruz. İşte tüm bunlarâhirete îmanın bozukluğu sonucunda oluyor.
Bu sûreyi de burada bitirdik. Rabbim hepimize duyduğumuz bu âyetlerin istediği gibi iman etmeyi, bu imanla hayatı düzenlemeyi, kendimizin dirilişine sebep kılmayı, kendimizi dirilten bu âyetlerle başkalarını dirilişine koşmayı nasip etsin.
Sübhanekallahümme ve bihamdik. Eşhedü en la ilahe illa ente. Estağfiruke veetûbü ileyk.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...