15 Ağustos 2017

EAMA-ÜL HÜSNA....1

Esma-ül Hüsna

  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    Allah, Allah… diyerek Ya: Yardım isteme, aman ve ah gibi medet talep etmeyi ifade eder.
    Günlük zikir sayısı: 1.000
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi Sonrası
    Dünya ve Ahirette Allah’ın sevgilisi olmak için okunur.Farz namazlarının ardından 100 defa Ya Rahman ismini zikreden; Allah’ın rızasını kazandığı gibi, Allah’ın nimetleride ona sunulur.
    Günlük zikir sayısı: 298
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    Maddi ve Manevi Rızıklar için okunur.5 vakit namazlarının sonunda Ya Rahim ismini 269 defa okuyanın ahlakı düzelir. Rızkı ve bereketi artar. Hastaysa şifa bulur.
    Günlük zikir sayısı: 258
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi Sonrası
    Emir sahibi olmak, maddi ve manevi güçlü olmak için okunur.Sabah namazının ardından 121 defa Ya Melik ismini zikreden fakirlikten kurtulur. Bu ismi her gün okumaya devam edenler bazı sırlara vakıf olurlar.
    Günlük zikir sayısı: 100
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    Günahlardan kurtulmak ve kalp temizliği için okunur.Günde 100 defa okuyan kalbin manevi hastalıklarından kurtulup, insanlar arasında sevilen, saygı duyulan kişi olur. Vesveseden kurtulur. Şeytanın hilelerinden uzak olur.
    Günlük zikir sayısı: 170
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    Korkulan her şeyden korunmak için okunur.Hasta üzerine 121 veya 161 defa Ya Selam ismi okunursa hasta iyileşme gösterir.
    Günlük zikir sayısı: 131
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    Kötü hastalıklara düşmemek için okunur.Her gün sabah namazının ardından 167 defa Ya Mü’min ismini zikreden sıkıntıya düşmez.43 gün, 5 vakit namazların ardından, 136 defa Ya Mü’min ismini zikreden arzusuna kavuşur.
    Günlük zikir sayısı: 136
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    İnsanların düşüncelerini anlar korunur.Günde 100 defa tenha bir yerde okuyanın kalbi nurlanır. Günde 145 defa okuyan bela, musibet ve düşman şerrinden korunur. İlim ve imanı artar.
    Günlük zikir sayısı: 145
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    Düşmanlara galip gelmek için okunur.kendini insanlara sevdirir. İşi ve istekleri geri çevrilmez.40 gün sabah namazından sonra 40 defa okuyan fakirlikten kurtulur. Kimseye muhtaç olmaz.
    Günlük zikir sayısı: 94
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    İstek ve arzuların olması için.Ya Cebbar ismini 21 defa okuyan zikreden kişiye bütün insanlar itaat edeler, o kişiye kötülük yapmaya cesaret edemezler. Ya Cebbar ismi bir düşmanın helakı için 206 defa okunur.
    Günlük zikir sayısı: 206
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    İzzete ve refaha nail olmak için okunur.Her gün sabah namazının ardından 664 defa Ya Mütekebbir ismini zikreden itibarlı olur. Her gün müşteri saatinde 262 defa okuyanın bereketi artar.
    Günlük zikir sayısı: 662
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    İşlerde üzüntüden ve sıkıntıdan kurtulmak için okunur.Çözülmesi zor olan bir işi olan kişi; kıbleye yönelip 5115 defa Ya Halık ismini zikredip, işinin çözülmesi için dua ederse işi halolur.
    Günlük zikir sayısı: 731
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    İşinde Başarılı olur, şöhret bulur.Ya Bari’ ismini 7 gün 100 defa okuyan selamete erer ve afetlerden korunur. Günde 213 defa şems saatinde okuyan; düşmanlarını yener, feraha erer ve zihni, aklı gelişir. En az bir sene okumaya devam eden şifa verir.
    Günlük zikir sayısı: 213
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    Ya Musavvir Maksat ve merama ulaşmak için.Ya Musavvir ismini 365 defa hergün okuyan ruhanilerle irtibata geçer.Günde 336 adet okuyan kişi düşmanını dost yapar. Bir istek veya arzu için okunursa okuyanın arzusu gerçekleşir.
    Günlük zikir sayısı: 336
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    Cuma namazından sonra 100 defa devam eden günahlarından afolunur .Rızkında bereket malında ve evladında hayır bulmak isteyen günde 70 kere "Estağfirullahi innehû kâne Gâffaru" diye zikir ederse muradına erer. Gizli şeylerin esrarına vakıf olur.
    Günlük zikir sayısı: 1.281
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    Zalimleri kahretmek için.Ya Kahhar ismini her gün okuyanların kalbinde dünya sevgisi kalmaz. Nefsine yenik düşmez.
    Günlük zikir sayısı: 306
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    Sıkıntısız borçsuz bir hayat için okunur.Dua edilirken 7 defa zikr olunursa duanın kabulune vesile olur. Zeka ve anlama güçlüğü olanlara yazılarak içilirse faydası olur.
    Günlük zikir sayısı: 14
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    Bolrızıklı ömür için okunur.Her sabah namazından sonra 308 defa Ya Rezzak ismini zikredenin rızkı artar, maddi sıkıntıları sona erer.Kötülüklerden ve fitnelerden korunmak için sabah namazı vakti girmeden evin dört tarafına 10ar defa Ya Rezzak ismi okunur
    Günlük zikir sayısı: 308
  • Okunma Zamanı:
    Sabah ve İkindi sonrası
    Maddi manevi hayırlar için okunur.Darlık ve sıkıntı çekmez.Sabah namazlarının ardından sağ elini kalbine koyarak 71 defa okuyanın kalbi temizlenir.
    Günlük zikir sayısı: 489

İzmir’in Adı Bilinmeyen Kahramanı: Yüzbaşı Şerafettin

İzmir’in Adı Bilinmeyen Kahramanı: Yüzbaşı Şerafettin

İzmir’in Adı Bilinmeyen Kahramanı: Yüzbaşı Şerafettin
İzmir’in kurtuluşunu gösteren arşiv filminde, İzmir Hükümet Konağının merdivenlerinden koşarak çıkan ve gönderden Yunan bayrağını indirerek bayrağımızı göndere çeken askerin kim olduğunu hep merak ederdim. Sizlerin de gözünde bu sahne bu ifadelerden sonra canlanmıştır. Geçenlerde T.V.’nin bir kanalında günün anlam ve önemi üzerine bir sokak röportajı yapılıyordu. 9 Eylül günü yapılan bu röportajda sunucu önüne gelen özellikle genç, orta yaşlı insanımıza “İzmir’de yaşanan bu olayla ilgili bilgileri olup olmadığını soruyordu.” Aldığı cevaplar ise oldukça enteresan ve infial uyandırıcıydı. İşte bende bu sebepten ötürü bu makalemi bir milli kahramana, hiç kimsenin adını bilmediği ama her milli bayramda, ekrandan hareketli resimlerini gördüğüm “Yüzbaşı Şerafeddin İzmir’e” ayırdım.
BEYAZ TARİH \ MAKALE
İzmir o gün yeni bir tarihe uyanıyordu. Ordu, Mustafa Kemal’den doğrudan aldığı emir ile adeta İzmir'e akmaktaydı. İkinci Süvari Tümen Komutanı Yarbay Zeki (Tümgeneral Zeki Soydemir), öncü olarak Birinci Süvari Alayı'nı görevlendirdi. Öncü olma görevi de İkinci Tümen, Dördüncü Alay Komutan Yardımcısı Yüzbaşı Şerafeddin Bey'e verildi. Yüzbaşı arkadaşları arasında daha çok “şeref” diye anılırdı. Bu emiri alan Yüzbaşı Şerafeddin Bey ve askerleri adeta uçarcasına, anlatılmaz bir hızla mesafeleri aşıyor, İzmir'e doğru düşmanı denize dökmek için koşuyordu. Kaçan düşman köyleri, kasabaları yakıyor, intikamını sivil halktan alıyordu. Adım başı rastladıkları yürekler acısı manzara, hızlarını büsbütün artırıyordu.
9 Eylül sabahı saat 09.00'da Bornova'ya giren genç Yüzbaşı, Halkapınar'a doğru yürüdü. Bir Rum'a ait Tuzakoğlu Un Fabrikası önünde baskın kuşkusunu taşıyan yüzbaşı, birliğin önüne tüfekleriyle koşan 8 er yerleştirdi. Kuşkuları doğru çıktı, bir anda müfreze fabrikadan ateş yağmuruna tutuldu. Burada 8 erin 3’ü şehit verildi. Olay yerinde yapılan tespitte şehit olan askerlerin başlarının İzmir'e dönük olduğu görüldü. Bu gelişmeye rağmen yürüyüşüne devam eden müfreze, yönünü Alsancak'a çevirdi, doludizgin, yalın kılıç 80 kişilik kuvvetle şehre akmaya başladı. Müfrezesinin başında kente saat 10.30'da giren Yüzbaşı Şerafeddin, Kordon'a kurşun ve şarapnel yağmuru altında 40 askerini kaybederek ulaştı.
Süvariler, dörtnala Kordonboyu'ndan Pasaport İskelesi'ne geldiklerinde, bir Rum'un attığı bomba, Yüzbaşı Şerafeddin'in atının önünde patladı. Omzuna ve koluna şarapnel parçaları isabet eden yüzbaşı, can yoldaşı olan atının parçalanan bedenini istemeyerek orada bıraktı ve müfrezesinin kendisine temin ettiği yeni bir at ile yoluna devam etti. Hükümet Konağı'nın önündeyse Türkleri bu konağa kesin sokmama kararı almış olan ve yüzbaşı ile müfrezesini makineli tüfek ateşiyle karşılayan bir Yunan mangasıyla karşılandı. Yüzbaşı Şerafeddin'i, burada göğsüne isabet eden mermiler de durduramadı. Atından atlayarak inen Şerafeddin Bey, yerel halkın ve askerlerinin desteğiyle etkisiz hale getirilen Yunan mangasının önünden sıyrılarak, bir İzmirli gencin uzattığı Türk Bayrağı'nı alıp, göğsüne soktu ve sendeleyerek Hükümet Konağı'na yöneldi. Ama burada bir sürprizle karşılaşan yüzbaşı, kapının kilitli olduğunu gördü. Emir subayı Süvari Teğmeni Ali Rıza Beye bakarak kapının derhal vakit kaybedilmeden açılması talimatını verdi. Süvari Teğmeni Ali Rıza Bey duruma müdahale ederek yan kapının zincirini kırıp yolu açtı. Balkona çıktığında göğsündeki kanın bulaştığı bayrağı gözyaşları içinde göndere çeken Yüzbaşı Şerafeddin, o dakikaları, ''yaraları kim düşünür, ölsem ne gam. İzmir'i kurtarmıştık ya. Bu şerefin öncüleri biz olmuştuk ya'' diye anlatır.
Hükümet Konağı'nın önünde toplanan halk, coşkun alkışlar arasında Türk subayı ve arkadaşlarını bağrına basarken, o gün akşam saatlerine kadar yabancı konsoloslarla görüşme görevi de bir yandan yaraları pansuman edilen Yüzbaşı Şerafeddin tarafından yerine getirildi. Bu arada Yüzbaşı Zeki komutasındaki süvari birliği Sarıkışla'ya, Üsteğmen Arif ve takım komutanı Celal Bey ile Yedeksubay Besim Efendi de Kadifekale'ye bayrağı çektiler. Bir kaç dakika içinde ise binanın üst katında görev tamamlandı. 1919’un 15 Mayıs’ından bu yana yerinde şerefle dalgalanmayı bekleyen Türk Bayrağı göndere çekilmişti. Böylece İzmir'in işgaliyle başlanılan nokta, 3 yıl 3 ay 24 gün sonra 9 Eylül 1922 günü konulmuş oldu. Bütün bu gelişmeler, dakika dakika cephe komutanlığına bildirildi.
Belkahve'den tarihi günü izleyen başkomutan Mustafa Kemal Paşanın, yanında Fevzi ve İsmet paşalar olduğu halde, 10 Eylül sabahı İzmir'e gelişi görkemli oldu, kent adeta ayağa kalktı. İzmir'e girişinden iki gün sonra Başkomutan, Şerafeddin Yüzbaşı'ya, ''İzmir'' adını da ismiyle beraber kullanmasını önerdi.  Genç subayda paşasını kırmadı ve soyadı kanununa kadar isim olarak adıyla beraber “İzmir’i “ kullandı, soyadı kanunun çıkmasından sonra İzmir” soyadını aldı. Tabii bu arada Mustafa Kemal Paşa tarafından İzmir’e ilk girecek subay ve asker her kimesneye nasip olacak bu şanın yanında bir de maddi anlamda ödül verileceği de kamuoyuna duyurmuştu. Bu sebeple ordu da MustafaKemal Paşanın  “ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. ileri! “ nidası büyük etki uyandırdı. Çünkü; Sakarya Savaşı'nın ardından Ankara TBMM Hükümeti, Sovyet Rusya, Azerbaycan ve Afganistan tarafından tanındıktan sonra bağımsız Buhara Cumhuriyeti de TBMM Hükümeti ile siyasal ve diplomatik ilişkiler kurmak istemiştir. Bu amaçla elçi Recep ve maslahatgüzar Naziri beylerden oluşan bir Buhara heyeti Ankara'ya gönderilmiştir.
Buhara Cumhuriyeti'nden gelen bu heyet, 7 Ocak 1922’de Çankaya’daki bağevinde TBMM Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın huzuruna çıkartılmıştır. Buhara halkı adına üç değerli kılıcı armağan olarak getiren mezkur heyet üyeleri, bu kılıçlardan birini Gazi'ye, diğerini İsmet Paşa'ya sundu. Üçüncü kılıcın sahibiyse henüz belli değildi. Heyet, bu kılıcın İzmir'e ilk girecek kahramana verilmek üzere saklanmasını Gazi'den rica etti. Bu sırada Beyrut eşrafından Yahudi bir esnaf olan Misbah Efendi de, aynı amaçla 500 altın lira ödül koydu. Yaşanan bu gelişmeler, Batı Cephesi Komutanlığı'nca askerlere duyuruldu. Bu andan itibaren kılıç milli mücadele ile özdeşleşti, birçok subay ve askerin düşlerini süsledi. Büyük kurtarıcı, bu gelişmenin ardından Buhara Hükümeti'nden emanet aldığı kılıcı da, 15 Eylül günü Yüzbaşı Şerafeddin'e verdi. Ayrıca, Beyrut eşrafından (Yahudi) Misbah Efendi'nin, ödül olarak koyduğu 500 altın lira da, Şerafeddin ve Zeki yüzbaşılar arasında paylaştırıldı. Emekliye ayrıldığında İstanbul'a yerleşen Şerafeddin İzmir, 1951'de vefat edince, eşi Siret Hanım, "üçüncü kılıcı" İzmir'de açılması planlanan İnkılap Müzesi'ne verilmek üzere İstanbul Valiliği'ne kendi eliyle götürüp teslim etti.
Kılıcı Siret hanımdan emanet alan dönemin yetkilileri kılıcı İnkılap Müzesine ulaştırmadı. Bugün kılıç bilinmez, ancak muhakkaki bilinçsiz ellerde oradan oraya sürükleniyor ve bir milletin tarihiyle fark edilmeden alay ediliyor. Bugün Konak Meydanı ya da İzmir´in herhangi bir yerini gezdiğinizde, insanlarla temas ettiğinizde Yüzbaşı Şerafeddin ile ilgili en ufak bir bilgi kırıntısının dahi olmadığını görürsünüz. Adeta koca kentin tarihsel bilinci yok edilmiş, ortadan kaldırılmıştır. Kurtuluş Ordusu'nun başında İzmir'e giren Yüzbaşı Şerafeddin'in adını bile bugün İzmir'de hatırlayan yok. Bu bir insanlık, hatta daha da ileri giderek iddia ediyorum;  millet dramı olarak acı bir tablodur, kent kimliği ve toplum bilinci açısından vahim bir sonuçtur.
Üstüne üstlük adeta bilinçli yapılmış gibi bir milletin hafızası silinmek ister gibi o döneme ve 'İzmir fatihi Yüzbaşı Şerafeddin Bey’e ait o özel kılıç da kayıp! Bu arada yüzbaşı savaşın ardından 1944 yılına kadar askerlik görevini ifa etmiş ve albaylık rütbesiyle emekliye ayrılmıştır. Milli Mücadelenin ardından evlenmiş ve biri ne yazık ki, 4 aylıkken vefat eden iki kızı olmuştur. Hayattaki en büyük gailesi de varolan bu tek kızının istikbalini temin edebilmektir. Kızı Gönül’ün (Gönül Manioğlu) İstanbul’da özel bir okulda eğitim almasını isteyen Şerafeddin Bey onun için de türlü fedakarlıklar yapmış, ancak gururundan, şerefinden asla ödün vermemiştir.
Bu İzmir fatihinin ölümü de ne yazıktır ki, garip guraba hastanesinde kalp yetmezliğinden olmuştur. Şerafeddin Bey kalp yetmezliğinden ölmesine rağmen bundan önce geçirdiği felcin de onun yaşamını bir o kadar zorlaştırdığını hatırlatmak isterim. İzmir halkı, İzmir fatihi´ne, ölümünden birkaç yıl önce borcunu ödemek amacıyla bir kampanya düzenlemiş, Şerafeddin Bey’e bir ev armağan etmek istemişler, ancak Şerafeddin Bey; "benim yaptığım, bir vatan ve askerlik vazifesinden ibarettir" diyerek bu öneri ve teklifi reddetmiştir. Albaylıktan emekli olan Şerafeddin Bey 1951 yılında vefat  edince kabri, Beşiktaş'ta, Yahya Efendi dergâhı mezarlığına defnedilmiştir.
Şerafeddin Bey o haldeyken bile eşini yanına çağırarak Gazi Paşanın kendisine hediye ettiği ve gözü, adeta kızı gibi gördüğü türlü zorluklara rağmen elden çıkarmadığı kılıcının ailesinden çok milletinin hakkı olduğunu söyleyerek İzmir’de kurulacak müzeye verilmesini istemiştir. Halbuki;  İzmir Hükümet Konağının önünde Şerafeddin İzmir’in bir heykeli yapılarak gelecek kuşaklara tanıtılamaz mıydı? Bize bu ülkede huzur içerisinde ve hiç kimseye bağlı olmadan yaşama şansını tanıyan ecdadımıza bunu da mı çok görüyoruz?
Ad
Kaynakça
- Cumhuriyet, 9 Eylül 1341
- Yüzbaşı Şerafeddin Bey Kırımlı Yzb. İbrahim Bey adlı bir baba ile Maçkalı Zülüfoğullarından Bahriye Hanım adlı bir anneden 1889’da İstanbul’da dünyaya gelmiştir. 1906’da Harp Okulu’na girmiş, 1909’da subay çıkmıştır. Balkan ve Birinci Dünya Harpleri’ne katılmıştır. 1913’te Gelibolu, Lüleburgaz, Bolayır; 1915’te Seddülbahir, Kirte; 1916’da Dobrice; 1917’de Bir’üs-sebi, 1918’de Trablusgarp cephelerinde dövüşmüştür. Anadolu’nun emperyalist güçlerce işgal edilişine, pek çok vatansever gibi onun da yüreği yanmış, vatan savunmasında, kanlı vuruşmalarda yer almıştır. Türk Ulusu’nun adeta bir kader dönemi olan Sakarya Muharebelerinde, Döger Cephesinde, olağanüstü bir gayretle, bölüğünün başında savaşmıştır. Büyük Taarruzda 2. Süvari Tümeni, 4. Alayı ile de Belova, Kula, Dereköy, Sabuncubeli ve Bornova’da savaşmış; bu cephelerde adını asıl Sabuncubeli Muherebeleri’nde, bu muharebe sonrasında gerçekleştirilen Bornova’nın ve İzmir’in kurtarılışında duyurmuştur. Kemal Arı; İzmir'in Kurtuluşu ve Üçüncü Kılıç, Zeus Kitabevi, İzmir 2007;
- Ulus, 9 Eylül, 1968
-İzmirlilerin “Vatan ve Namus” anıtı diktirdikleri şehit erlerin künyeleri ise; Akşehir’in Mamürat’ül-Hamid Kariyesi’nden Bekir oğlu Mehmed Çavus, Antalya’nın Kızılsaray Kariyesinden Baba İbrahim oğullarından Ömer oğlu Hakkı Çavuş, Nevşehir Aynalı Kariyesinden Sarıoğullarından Nefer Ahmed oğlu Seyyid Ahmed ki üçü de 4. Alaydandı. Akgün, İzmir’in Kurtuluşu, Jandarma Matbaası, Ankara, 1925, s.20
- Ferdi Öner, “Bir Milli Mücadele Kahramanı”, Cumhuriyet, 9 Eylül 1988; Vakit, 23 Eylül 1338
- Vakit, 23 Eylül 1338
- Ulus, 9 Eylül 1968; Vakit, 23 Eylül 1338
- Fahrettin Altay, İstiklal Harbimizde Süvari Kolordusu, Anakara, 1949, s.45
- “Kardeş Buhara Hükümeti’nin İzmir’e ilk Türk bayrağını dikecek olan kumandana verilmek üzere bir kılıç ayırması Buhara halkının Milli Mücadelemize gösterdiği ilginin şayan-ı hürmet bir görüntüsüdür. Tevhid-i Efkar Gazetesi, 11 Ocak 1338, Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü IV, TTK Yayınları, Ankara, 1996, s.228
- Altay, a.g.e., s.46
- Adı geçen bu kılıç dönemin İzmir Valisi Lütfi Kırdar’a verilmişse de Genelkurmay Başkanlığı Şerafettin Bey’in kızı Gönül hanımdan kılıcı ATASE Başkanlığı Sekreteri Top.Pilot Alb. Sacit Sönmez imzasıyla geri istemiştir. Kemal Arı, “İzmir’in Kurtuluşu”, Yedinci Askeri Tarih Semineri Bildirileri I, İstanbul, 1999, s.438-443
- Doktorların verdiği raporlara göre Şerafetin Bey’in aldığı yaralar yüzünden sinir sisteminde meydana gelen hasarlar onda Parkinson hastalığına sebep olduğu gibi kısmi felç de geçirtmiştir. Kemal Arı; a.g.e.

Mezheplerin Doğuşuna Tesir Eden Sebepler


Mezheplerin Doğuşuna Tesir Eden Sebepler

Mezheplerin Doğuşuna Tesir Eden Sebepler
Mezheplerin nasıl ortaya çıktığını, mezheplerin doğuşuna tesir eden ana etkenlerden; insan, siyasi sebepler, medeniyetler ve kültürel unsurları Prof. Dr Mehmet Atalan Beyaz Tarih'te yazdı.
BEYAZ TARİH / MAKALE
İslam dininin temel kaynakları, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in sahih sünnetidir. Peygamber efendimiz hayatta olduğu sürece Müslümanların gerek ibadetler gerekse inanç hakkındaki tüm sorunlarına çözüm bulduğu için Müslümanlar arasında dini konularda ayrılıklara sebep olacak fikir ayrılıkları ortaya çıkmamıştır. Hz. Peygamber’in vefat etmesiyle birlikte Müslümanlar arasında siyasi ve dini problemler ve bu problemlere getirilen farklı cevaplar neticesinde yorum farklılıkları ortaya çıkmıştır. Zira Hz. Peygamber’in sağlığında ne siyasi-itikadi nede fıkhı-ameli mezheplerden bahsedemeyiz.
Mezhepler Hz. Muhammed’in vefatından sonra ortaya çıkmış dinin anlaşılması ve uygulanmasıyla ilgili olarak ortaya çıkan fikri ve beşeri oluşumlardır. İslam tarihinde ilk ortaya çıkan mezhep Hariciliktir. Haricîliğin teşekkülün akâbinde Mürcie, Mutezile, Şia gibi itikadi görüşleri ağır basan mezhepler teşekkül etmiştir. 
Hicri ikinci asır ve sonrasında ise fıkhı-ameli mezhepler teşekkül etmiştir. Ehl-i sünnetin teşekkül sürecine baktığımız zaman onu Haricilik, Şiilik gibi bir mezhep olarak kabul etmemiz zorlama bir yorum olacaktır. Zira Ehl-i sünnet, Haricilik, Mürcie, Mu’tezile ve Şia gibi büyük mezhepler dediğimiz oluşumların fikirlerini sistematik bir hale getirip, 
Müslümanların büyük bir bölümünü oluşturan bu mezhep mensuplarından farklı düşünen ve farklı oldukları konuları net bir şekilde ifade edip ortaya koyan çoğunluğun düşüncelerinin sistematik hale getirilmesi süreci sonucunda teşekkül etmiştir.
Mezheplerin doğuşuna tesir eden sebeplere baktığımızda ana etkenin “insan” unsuru olduğunu görmekteyiz. Zira dinin muhatabı olan, dini idrak eden ve onu hayatına yansıtan, onunla hayatına yön veren, kurumsallaştıran insandır. 
Her insan bir âlem olduğuna göre insanla ilgili hiçbir şey tek bir nedene bağlanamayacağı gibi onu etkileyen tüm nedenleri de tespit etmek son derece zordur. Burada yapabileceğimiz yegâne iş insanı etkileyen unsurları önem sırasına göre hiyerarşik olarak düzenlemektir.
Mezheplerin doğuşuna tesir eden birçok sebep olmakla birlikte ana etkenlerin biri de siyasi sebepler olduğunu görmekteyiz. Özellikle dört halife dönemi ve sonrasında yaşanan bir takım olaylar ve bu olaylar neticesinde ortaya çıkan büyük günah meselesi, iman-amel ilişkisi gibi meseleler insanların düşünce yapısı ve dini yorumlayış tarzları üzerinde son derece etkili olmuştur.  
İslam dininin fetih hareketleri sonucunda farklı coğrafyalara yayılması ve bu coğrafyalardaki kadim kültürlerle tanışması neticesinde dinin anlaşılması, yorumlanmasında yeni fikirler ve görüşler ortaya çıkmıştır. İslam düşüncesinde yorum farklılıkları ve düşünce zenginliği olarak ortaya çıkan mezheplerin teşekkül sürecini incelediğimizde ana sebeplerin başında toplumsal, kültürel, siyasi, coğrafî, insanî farklılıklar, dinî metinler ve bireysel anlayış farklılıklarından kaynaklanan sebepler gelmektedir.
İnsan düşünen, sorgulayan, muhakeme eden, sebep ve sonuçları araştıran akıl sahibi bir varlıktır. Din aklın gerçeklerine muhakeme gücü kazandırarak insanın dünya hayatını anlamlı kılar. Kişinin insan onuruna yakışacak bir hayat yaşamasını sağladığı gibi insanın kendi türünü ideal olan noktaya ulaştırmasını sağlar. 
Dinin varlık sebebi insandır; insanın varlık sebebi din değildir. Dinin anlaşılması ve yorumlanması için dini metinlerin doğru bir şekilde idrak edilmesi gereklidir. Bu anlama ve yorumlama da insan tarafından gerçekleştirilir. Her insan bir âlem olduğuna göre her insan biricik ve tektir. Bunun neticesinde her insanın din anlayışı ve yorumlayışı doğal olarak farklı olacaktır.
Dinin anlayış ve yorumlayış şekillerindeki farklılaşmanın kurumsallaşma sürecine girmesi bu anlayışı benimseyen insanların sosyal hayatta etkili olmasıyla başlar. Mezheplerin kurumsallaşmasıyla birlikte bu süreçte belirleyici olan temel unsur insan yapısıdır. İnsanların kabiliyetleri, huyları, ihtiyaç ve beklentileri, hayatı algılama ve anlayış tarzları birbirinden farklıdır.  Dolayısıyla düşünce ve muhakeme gücü birbirinden farklı olan insanının yapısındaki farklılıklar dini anlamada ve açıklamada da görülür. 
İnsan sosyal bir varlıktır; hayatını toplum içinde devam ettirmek zorundadır. İnsanın içinde yaşadığı toplumun sosyo-kültürel özelliklerinden etkilenmemesi söz konusu değildir. İnsan tek başına yaşayamayacağına göre benzer duygu ve düşüncelere sahip insanların bir araya gelip gruplar kurması ve kurulan bu gurupların ekonomik ve siyasi gücü kontrol etmek istemesi ve bu ortak amaç için birtakım girişimlerde bulunması bu sürecin nihai neticesidir. 
İnsanlar arasındaki düşünce farklılıklarının zamanla kitleler tarafından benimsenip sahiplenilmesiyle birlikte toplumsal hayata bu gruplar yön vermeye başlamış ve böylece bu farklılaşmaların kurumlaşması neticesinde mezhepler oluşmuştur.
Hz. Peygamber’in vefat etmeden önce yerine kimseyi vekil tayin etmediği bilinen bir gerçektir. Hz. Peygamber’in vefat etmesiyle birlikte şiddetli bir sarsıntı geçiren Müslümanlar uzun süre bu sarsıntının etkisinden kurtulamamışlardır. Hz. Ebû Bekir’in dönemin Arap siyasi geleneğine göre halife seçilmesiyle birlikte hilafet işinin insanlara bırakılmış olup Hz. Peygamber’in kendisinden sonra kimseyi vekil tayin etmediği ortaya konulmuştur. 
Bununla beraber Şia’nın iddiası Hz. Peygamber’in Hz. Ali’yi nass ve tayinle vekil bırakmasına rağmen Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in planlayarak hızlı bir şekilde hilafet olayını lehlerine olacak şekilde gerçekleştirdikleri yönündedir. Ehl-i Sünnet hilafet sırasının fazilet sırasına göre olduğunu kabul etmiştir. Hariciler ise ilk iki halifenin hilafetini kabul ederken Hz. Osman’ın hilafetinin son altı yılından itibaren, Hz. Ali’nin ise hakem olayını kabul etmesiyle birlikte küfre düştüğünü iddia etmişlerdir. 
Cemel ve Sıffin savaşı; Haricilik ve Şiilik gibi siyasi-itikadi akımların oluşmasında etkili olmuştur. Müslümanlar arasındaki bu savaşlarda orada olmadıkları için hangi tarafın haklı olduğu konusunda görüş belirtmeyenlerin bulunduğu tarafsızlar grubu yine bu dönemde teşekkül etmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de defalarca insanlara akletmez misiniz?  Düşünmez misiniz? denilerek insanın aklını kullanmasının, muhakeme etmesinin önemi vurgulanmıştır. Zira vahyin muhatabı akıl sahibi olan insandır, aklı olmayanın dinde mükellefiyeti yoktur. Bununla birlikte İslam kimsenin düşüncesini engellememiştir. Her insanın biricik ve tek olduğundan yola çıkarak hiçbir insanın aynı düşünemeyeceği gerçeği ortadadır. 
Her insanın kendi kabiliyetlerine, kültürüne, deneyimlerine, algılayışlarına göre dini metinleri algılamaları ve yorumlamaları İslam coğrafyasındaki düşünce farklılıkların bir zenginlik kaynağı olduğunun göstergesidir. Burada esas olan bu görüş farklılıklarına mensup olanların kendi görüşlerini değişmez ve tartışılmaz olarak benimseyip mutlak doğruluk iddiasında bulunmamasıdır. Dinin anlaşılması ve yorumlanması için dini metinlerin doğru bir şekilde idrak edilmesi için Kur’an’a “bütüncül bir yaklaşımla”  yaklaşılması gerekir. 
Kur’an’da bulunan ayetlerin tamamı açık ve seçik değildir. Bazıları daha rahat idrak edilirken bazılarının anlamı kapalıdır bundan dolayı yoruma müsaittir. Örneğin Kur’an’da zor idrak edilen ya da benzer anlamlar içeren veya birden fazla anlama gelen müteşâbih ayetlerin bulunması yorum farklılıklarına uygun ortam hazırlamıştır. 
Kur’an’daki “Allah’ın eli” ve “Allah’ın yüzü” gibi ifadeler, bazı İslam âlimleri tarafından herhangi bir yoruma tabi tutulmadan anlaşılmış, bazı âlimler de bu ifadeleri “Allah’ın kudreti” ve “Allah’ın zatı” şeklinde yorumlamayı yeğlemişlerdir. Bununla birlikte değinilmesi gereken önemli noktalardan biri Kur’an’ın ve İslam’ın hiçbir zaman ve mekâna bağlı olmayan, tüm çağlara ve tüm insanlara hitap etmesidir. 
Kur’an’daki temel ilkelerin asla değişmediği gibi insanların ihtiyaçlarına binaen bu temel ilkeler doğrultusunda Allah’ın insanlara verdiği akıl, idrak, muhakeme gücüyle insanların zamanla karşılaşacağı sorunlara çözüm yolları bulmasına da izin vermiştir. Zira Kur’an’ın bütünlüğüne baktığımızda genel hükümlerin bildirildiği ve bu hükümler ışığında insanların teferruatla ilgili hususları akıllarıyla ve sahip oldukları bilgi birikimleri ve ilim vasıtasıyla özgür bir biçimde belirlemelerine imkân verdiğini görmekteyiz.  
Fakat zamanla bazı düşünce ekolü mensuplarının tarafgirlik, mutlak doğruluk iddialarıyla birlikte içtihat kapısının kapandığını söyleyerek kendi bağlı bulundukları düşünce ekollerinin görüşlerini dogmatik hale getirdiğini görmekteyiz. Bunu yaparak vahyin evrenselliğini maalesef belli bir zamana, mekâna ve belli kişilerin görüşlerine hapsetmeye çalışmışlardır. Oysaki İslamiyet zaman ve mekân üstü olup evrenseldir.
İslâm Mezheplerinin doğuşuna tesir eden medeniyetler ve kültürlere baktığımızda, İslâm’ın doğduğu Arabistan Yarımadası’nın hâkim kültürü olan cahiliye Arap kültürünün tesirinden başlamamız gerekir. 
İslâm dini, cahiliye dönemi Arap kültüründen gelen ve İslam’ın özüne uygun olan uygulamaları kabul etmiş bununla beraber İslam’ın özüne uymayan uygulamaları reddetmiştir. 
İslâm dinin fetih politikası sonucunda çok kısa bir sürede Arabistan Yarımadası’nın dışına yayılmasıyla birlikte Roma, Mısır ve Sasâni medeniyetiyle etkileşim haline geçmiştir. 
Şia’nın temel doktrini olan “Masum imam/Karizmatik lider” anlayışında Sasânilerin tesirini gördüğümüz gibi Sünni anlayışta köklü bir yer edinen “Mesih/Mehdi” anlayışının yerleşmesinde Hristiyan ve Yahudi kültürünün tesiri yadsınamayacak seviyededir. 
Zira Hz. Muhammed döneminde bir mehdi anlayışının bulunmadığı bu anlayışın daha sonra İslâm düşüncesinde görülmeye başlandığı ve Kur’an’ın kendisinin “Mehdi” olduğunu belirtmesine rağmen yerleştiğini görmekteyiz.
KAYNAKÇA
Fığlalı, E. Ruhi, Çağımızda itikadi islâm mezhepleri, İstanbul, 1996.
E.Ruhi Fığlalı, “Hâriciliğin doğuşu ve fırkalara ayrılışı”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1978, cilt: XXII.
Kutlu, Sönmez, “İslam düşünce ekolleri tarihi”, Ed., Hasan Onat, ANKUZEM, 1. Baskı, Ankara 2006.
Onat, Hasan, 99 soruda İslam Mezhepleri, 2000.

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...