20 Haziran 2015

Nehc'ül-Belağa İmam Ali (a.s)'ın Hutbeleri, Mektupları Ve Hikmetli Sözleri

Nehc'ül-Belağa
İmam Ali (a.s)'ın Hutbeleri,
Ve
 
  
Çeviri:
Kadri ÇELİK

Tahkik:
Seyyid Ali Hüseyni BUHTÎ

Programlama:
www.IslamKutuphanesi.com"Mü'minlerin Kütüphanesi..."
 Üye olarak bizi destekleyin...msn: islamkutuphanesi@hotmail.com 
 
Teşekkür: Bu "Şaheser"in kütüphaneye kazandırılmasında,
büyük emeği geçen,
Muhammed Kardeşimizden Allah razı olsun.
 
Dualarınızda bizleri unutmayın

Ferec Yayınları
HUTBELER 

-Allah'ın zatını tanıma hususunda insanın acziyeti
-Din ve Allah'ı tanıma
-Âlemin yaratılışı
-Peygamberlerin gönderiliş felsefesi
-Son peygamberin gönderiliş felsefesi
-İlahi peygamberlerden sonra imametin gerekliliği
-İslam hükümleri ve Kur'an'ın özellikleri
-Haccın felsefesi ve etkileri

-İslam Peygamberinin (s.a.a) özellikleri -Cahiliye asrını tanıma
-Ehl-i Beyt'in özellikleri
-Al-i Muhammed'in konumu

-Hilafet konusu
-Halkın Emir'ül Mü’minin'e biati
-Toplumsal sorumluluklar

-Peygamberin Ehl-i Beyt’inin özellikleri
-İmam Ali'nin (a.s) özellikleri

-Fitnelerden korunmanın yolları
-İmam Ali'nin (a.s) sessiz kalmasının felsefesi

-Hz. Ali'nin (a.s) mazlumiyeti ve bilinci

-Şeytana uyardan tanıma

-Zübeyr'in sözünde durmaması

-Talha ve Zübeyr'i tanımak

-İmam’ın Cemel ashabına karşı koyma hususundaki bilinci

-Askeri eğitim

-Gelecek neslin geçmiş neslin sevabına ortak oluşu      

-Toplumun çöküş nedenleri
-Basra’nın önemli değişiklikler geçireceği hususundaki öngörüler

-İnsan üzerindeki ekolojik etkiler

-İmam'ın ekonomik siyaseti

-Devlet siyasetinin ilanı
-İmam'ın ahlaki faziletleri
-Takvanın zarureti ve insanların şaşkınlığı

-İnsanların en kötüsünü tanıma
-Yalancı hüküm iddiacılarının psikolojisi
-Kur'an'ın terk edilişini şikâyet etmek

-Kendi görüşüyle amel edenleri kınama
-İslami vahdetin temelleri
-Din ve Kur’an’ın kemali ve kapsamlılığı

-Eş’as b. Kays’ın yerilmiş tarihi geçmişi

-Ölümden sonraki sırların gizli kalış nedenleri
-Gerçekleri tanıma yolları

-Kurtuluş Yolları

-İmam ve Ahdini Bozanları Tanıma
-İmam'ın cesaret ve şahadet aşkı

-Nimetlerin çeşitli kabiliyetler ile uygunluğu
-Akrabalar ile yardımlaşmanın gereği
-Akrabalara yardımın gereği

-Cihad için hazırlığın gerekliliği

-Milletlerin yenilgi sebepleri

-Cahiliye kültürünü tanımak
-İmam'ın yalnızlığı ve mazlumluğu
-Amr b. As’ı tanıma ve askeri hazırlığın zarureti

-Allah yolunda cihadın değeri
-Küfe ehlinin itaatsizliğini kınama ve savaşa davet
-İmam'ın mazlumiyeti ve Kufe ehlininyenilgi sebepleri

-Dünyayı Tanıma
-Tövbe ve Ahirete yönelmenin zarureti

-Küfe Ehlinin yenilgi ve kınanma sebepleri

-Düşman söylentilerine cevap

-Talha ve Zübeyr'in psikolojisi

-İslam Ümmetinin irtica seyrinin sebepleri
-İnsanların sınıflandırılması
-Dejenere olmuş toplumda iyilerin nitelikleri

-Peygamberin (s.a.a) bi'setinin etkileri
-İmam Ali'nin (a.s) ahlaki ve askeri özellikleri

-Küfe Ehlinin geri kalış nedenleri
-Halk ve rehberlik makamının karşılıklı hakları

-Allah'ı övmenin zarureti
-Küfe Ehlinin yenilgi sebebi


-Haricilere doğru yolu gösterme
-Nehrevan ehlinin (Haricilerin) psikolojisi

-İmam Ali’nin (a.s) fazilet ve üstünlükleri
-Hilafetten el çekme ve sessiz kalmasının sebepleri

-Şüpheleri tanımanın zarureti

-Küfe Ehlinin yenilgi ve yok oluş nedenleri
-Küfe ehlini kınama

-Devletin zarureti
-Devletin etkileri

-Hile ve kurnazlıktan sakınmak
-Tevhidi siyaset

-En korkunç arzular
-Dünyayı tanıma ve ahirete yöneliş

-Düşmanla karşılaşırken gerçekçi olmak

-Maskala'nın kaçışına üzülmek

-Allah'ı övmenin zarureti
-Dünyaya karşı davranış metodu

-Yolculuk duası

-Kufe’nin geleceği ile ilgili ön görüler

-Askeri hazırlığın zarureti

-Allah'ı tanıma

-Fitnelerin çıkış sebepleri
-Hak ve batılı tanıtma metodu

-Fırat suyunu ele geçirme emri

-Dünyanın tanımı
-Allah'ın nimetlerinin yüceliği

-Kurbanlık hayvanın nitelikleri

Nehc'ül-Belağa İmam Ali (a.s)'ın Hutbeleri, Mektupları Ve Hikmetli Sözleri 1. Hutbe

1. Hutbe
HZ. Ali bu hutbesinde insan, gökyüzü ve yeryüzünün yaratılı­şından bahsetmektedir.
"Hamd Allah'a mahsustur ki övenler onu hakkıyla övemezler, sayıcılar nimetlerini sayamazlar, çalışıp çabala­yanlar hakkını eda edemezler. Yüce himmetler O'nu derk edemez, akıl-zekâ denizine dalanlar O'na erişemez. O'nun sıfatlarının belli bir sınırı yoktur. Bir vasfı mevcut değildir. Sayılı bir vakti, uzatılmış, bir süresi yoktur. Yarattıklarını kudretiyle yaratmış, rüzgârları rahmetiyle estirmiş ve yarattığı yeryüzünü kayalarla perçinlemiştir.
Dinin evveli O'nu tanımak, O'nu tanımanın kemali O'nu tasdik etmek, O'nu tasdik etmenin kemali O'nu bir bilmek, O'nu bir bilmenin kemali, O'na karşı ihlâslı ol­maktır. O'na karşı ihlâslı olmanın kemali, O'ndan sıfatları nefyetmektir. Zira her sıfat mevsuftan (sıfat sahibinden) ayrıdır. Hakeza her mevsuf da sıfattan ayrıdır.
Dolayısıyla Allah'ı tavsif eden O'nu başkasına eşlemiş olur. O'nu eşleyen O'nu ikilemiş olur. O'nu ikileyen O'nu tecezzi etmiş (cüzleri ayırmış) olur. O'nu tecziye eden O'nu tanımamış olur. O'nu tanımayan O'na işaret eder.
O'na işaret eden O'nu sınırlamış, mahdut kılmış olur. O'nu mahdut kılan O'nu saymış olur. "Neyin içindedir?" diyen O'nu bir şeyde sanır. (O'na mekân isnat eder.) "Ne­yin üstündedir?" diyen yerleri O'ndan boş bilmiş olur.
Allah sonradan olmaksızın vardır. Mevcuttur; yokluğu tatmaksızın. Her şey iledir; eşleşmeksizin. Her şeyden baş­kadır; ayrılmaksızın. Faildir, hareket ve alet olmaksızın. Basir'dir (görendir); yaratıklarından görülen yokken. Tek­tir; kendisiyle varlığında ünsiyet edineceği ve yokluğunda dehşete kapılacağı birisi olmaksızın.
Yaratmaya koyuldu, yarattı, öyle bir yaratma ki!.. Öyle ki âlemi önceden düşünüp kurmadan, hiç bir tecrübeden istifade etmeden, harekete girişmeden ve ızdıraba düştüğü bir amacı olmadan yarattı. Her şeyi vaktinde yarattı, birbi­rinden farklı şeyleri yakınlaştırdı/uzlaştırdı. Her şeyde bir kabiliyet ve tabiat yarattı. Suret ve şeklini düzdü, koştu. Her şeyi olmadan bilendir. Eşyayı sınırları ve sonlarıyla (tümüyle) ihata eden/kuşatandır. Eşyanın nefsini ve şek­lini (iç ve dış yüzlerini) bilendir.
Sonra münezzeh olan Allah gökleri ayırdı, kenarlarını yardı ve hava katmalarını (atmosferi) oluşturdu. Sonra ondan dalgalı ve yüksek birikintisi olan bir su akıttı. Sonra o suyu her şeyi yerinden söküp koparan ve her şeyi kasıp kavuran bir rüzgâra yükledi ve ona bu suyu iade etmeyi emretti. Rüzgârı suya musallat ve suyun sınırlarına yakın kıldı. Hava altından yarık ve su üstünden dökülmektedir.
Sonra münezzeh olan Allah-u Teâlâ gökleri kazıyan bir rüzgâr yaratmış, devamlılığını sağlamış, cereyan ettirmiş, durgunluktan uzak kılmıştır. Rüzgâra, çağıldayan suyu alt­üst etmesini ve denizleri dalgalandırmasını emretmiştir. Böylece rüzgâr suyu bardakta çalkalanırcasına çalkalayıp göğe fırlatmıştır. Başı sonuna geldi, durgunu harekete geçti. Sonunda böylesine evire çevire su kabardı ve biri­kintisi köpük verdi. Bunu yarıkları olan ve açık-geniş bir havanın içine kaldırdı. Böylece yedi kat gök oluştu.
Alt tabakasını durgun bir dalga, üst tabakasını dayan­dığı bir direk ve düzgün durmasını sağlayan çiviler olmak­sızın sağlam-korunmuş ve yüksek bir tavan kıldı. Sonra onu gezegenlerle ve ışıldayan yıldızlarla süsledi. Bunlar arasında ışıldayan bir kandili (güneş) ve nurlu bir ayı; döne-gelen bir mecrada, hareketli bir tavanda ve hedefli bir çizgide hareket ettirmektedir.
Sonra o yüce göklerin arasını yardı ve burasını çeşitli meleklerle doldurdu. Bazıları rüku etmeksizin sürekli sec­de halindedir. Bazıları Dik durmaksızın, rükû halindedir. Bazıları Saflar halinde kıyamda durmuş, birbirinden ayrıl­mazlar. (Hepsi de) usanmaksızın tespih ederler. Gözlerine uyku girmez, akılları yanılmaz, bedenleri zayıf düşmez ve unutma gafletine düşmezler. Bazıları O'nun vahyinin eminleri ve elçilerine (vahyini bildiren) dilidir, emrini ve ke­sinleşmiş hükümlerini getirir götürüler. Bazıları kullarını gözetler. Bazıları cennet kapılarında hizmetçilik eder. Bazı­larının ayakları yeryüzünün en alt katmanlarında sabittir, boyunları en yüksek göklerden (yukarı) taşmış haldedir, organları âlemin kenarlarına taşmıştır, omuzları arşın ayak­larını yüklenmeye uygundur. Gözleri O'nun karşısında eziktir. O'nun altında kanatlarına bürünmüşlerdir. Kendile­rinden başkası arasına izzet örtüsü ve kudret perdesi gerilmiştir. Rablerini tasvir (şekillendirme/betimleme) veh­mine kapılmazlar, yaratıkların sıfatlarını O'na isnat etmez­ler, O'nu mekânla sınırlamazlar, O'na benzerleriyle işaret etmezler.
Sonra münezzeh Allah yerin sarpından ve yumuşağın­dan, tatlısından ve tuzlusundan toprakları bir araya top­ladı, suyla karıştırıp halis bir kıvama getirdi. Nemlendire­rek yapışkan hale getirdi. Bundan yönleri, ilişik yerleri, organları ve bölümleri olan bir suret (beti) yarattı. Pekinleşinceye kadar kurutmuş, belli ve sınırlı bir süre sıklaştırmış­tır. Sonra O'na ruhundan lifleyince kendini idare edecek zihni, tasarrufta bulunduğu fikirleri, hizmetinde kullandığı organları, evirip-çevirdiği araçları; hak ile batılı, tadarı, kokuları, renkleri ve türleri ayıran bir bilgisi olan bir insan olu-verdi. Ayrı renklerdeki topraklarla yoğruldu. Benzer ve zıtlarla birleşik hale getirildi. Soğuk-sıcak yaş ve kuru farklı unsurları ile yoğruldu.
Münezzeh olan Allah meleklerden insana saygı için secde ederek ve huzuda bulunarak yanlarındaki emanete riayet etmeyi (hakkı eda etmeyi) ve vasiyeti uygulamaya geçirmeyi istedi. Nitekim münezzeh olan Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu: "Secde edin Âdem’e. İblis dışındakiler secde ettiler."(Bakara: 34)
Gurur onu baştan çıkardı. Şekavete mağlup düştü. Ateşten yaratılmış olmakla böbürlendi. Topraktan yaratıl­mayı küçümsedi. Böylece Allah-u Teâlâ gazabı hak etsin, imtihanı bitirsin ve vaktini doldursun diye ona mühlet verdi. (Ona) şöyle buyurdu: "Sen vakti bilinen o güne kadar ertelenenlerdensin."(Hicr: 37)
Sonra münezzeh olan Allah-u Teâlâ Âdem’i rahatça ve güzel bir şekilde yaşayabileceği bir diyara yerleştirdi. Çev­resini güvenli kıldı. Âdem’i İblis'e ve düşmanlığına karşı uyardı. Ama düşmanı, onu bulunduğu yerden ve iyilerle dostluğundan kıskandığı için aldattı. Böylece yakinini şekke, kararlılığını gevşekliğe değiştirdi; sevincini korkuya, kandırılmasını pişmanlığa dönüştürdü. Sonra münezzeh olan Allah ona geniş tövbe kapısını açtı. Rahmet sözünü telkin etti. Cennetine dönüşü vaat etti. Onu neslin çoğal­dığı imtihan yurduna indirdi.
Sonra münezzeh olan Allah Âdem’in çocuklarından nebiler seçti. Onlardan vahiy üzerine söz ve risaletini teb­liğ üzerine emanetlerini (emanete riayet edeceklerine dair söz) aldı. İnsanların çoğu Allah'ın kendilerine şart koştuğu sözünü değiştirince, hakkını inkar edince, Allah'a eşler koşunca, şeytanlar onları Allah'ı tanımaktan alıkoyunca ve Allah'a ibadetten ayırınca Allah da onlara elçiler gönderdi ve insanlardan fıtri sözlerini tutmalarını istemek, insanlara unuttukları nimetini hatırlatmak, davetle hücceti tamam­lamak, aklın definelerini (gizliliklerini) ortaya çıkarmak ve onlara kudret ayetlerini göstermek için kesintisiz nebiler gönderdi; üstlerinde yüksekçe bir tavan, altlarında serilmiş bir döşek, ihya eden bir rızık, öldüren zaman, ihtiyarlatan zorluklar ve peş-peşe gelen olaylar bu kudret ayetlerin-dendir. Münezzeh olan Allah kullarını gönderilmiş elçiler­den, indirilmiş kitaptan, gerekli bir hüccetten ve apaçık doğru yolu göstermekten mahrum bırakmamıştır. Sayıları­nın azlığı ve yalanlayıcılarının çokluğu peygamberleri engellememiştir. Önce gelen bir sonrakini, sonra gelen öncekini tanıtmıştır. Böylece asırlar birbiri ardınca geçti, zaman akıp gitti. Babalar gitti, yerine oğullar geçti.
Ta ki münezzeh olan Allah vadini gerçekleştirmek, nübüvvetini tamamlamak ve peygamberlere verdiği sözü tutmak için kendini müjdeleyen elçilerin kitaplarında yazılı, alametleri meşhur ve doğumu yüce olan Muhammed'i (s.a.a) gönderdi. Yeryüzü ehli o gün çeşitli dinler, dağınık istekler ve farklı yollara yönelmişlerdi. Kimisi Allah'ı yara­tıklarına benzetmiş, kimisi isminde ilhada düşmüş (müsemmanın hakikatinde yanılgıya düşmüş) kimisi de başka­sına işaret etmişti, (şirk koşmuştu.) Böylece Allah Pey­gamber vasıtasıyla onları hidayete erdirdi ve onları ceha­letten kurtardı. Sonra Allah Muhammed'e (s.a.a) kendine kavuşmayı seçti. Onun için katındakileri beğendi. Dünya yurdundan ayırmak ve imtihan diyarından çekip-almak ik­ramında bulundu. Sonunda saygıyla onun ruhunu kabzetti ve sizlere nebilerin ümmetlerine bıraktığı şeyleri bıraktı.
Böylece peygamberler, ümmetini başıboş bırakmadı, apaçık bir yol belirtmeden ve hidayet bayraklarını dikme­den gitmedi.
Rabbinizin kitabı artık yanınızdadır. Bu kitapta Allah'ın helal ve haramları, farz ve faziletleri, nesih ve mensuhu ruhsat ve azimet yerleri, özel ve genel anlamları, ibret ve örnekleri, şartlı ve şartsız olanları, muhkem ve müteşabihleri apaçık bir şekilde açıklanmıştır. İcmalen an­latılanları tefsir edilmiş, zor olanları açıklanmıştır. Bu ki­tapta öyle hükümler vardır ki mutlaka bilinmesi husu­sunda söz alınmıştır. Öyle hükümleri de vardır ki bilinip bilinmemeleri noktasında kullara bir genişlik-serbestlik ve­rilmiştir.([1])
Öyle hükümleri de vardır ki kitapta farzdır; ama sünnetle neshedilmiştir.([2]) Öyle hükümleri de vardır ki sünnetle farz kılınmış, ama kitapta terk edilmesi hususunda ruhsat verilmiştir. Öyle hükümleri vardır ki vaktinde farz­dır, ileri zamanlarda (süresi bittiğinden) hükmü kalkar. Haramlarının da hükümleri farklıdır. Öyle büyük haramla­rı vardır ki yapana ateş vaat edilmiştir. Bazı küçük haram­ları da vardır ki yapanı bağışlar, (suçunu) örter. Öyle hü­kümleri vardır ki en azı da makbuldür, daha çoğunu da yapabilir.
İnsanlara kıble kıldığı Beyt'ül Haram'ını (Kâbe’yi) ziya­ret edip haccetmeyi sizlere farz kıldı, insanlar, (suya koşan susuz) hayvanlar gibi oraya koşuşurlar, güvercin kafilesi gibi oraya sığınırlar. Münezzeh olan Allah Beyt'ül Haram'ı kendi azameti karşısında insanların tevazu ve alçak gö­nüllülüğüne bir işaret ve izzetini (yüceliğini) kabul için bir gösterge kıldı. Yaratıklardan duyarlı olanlarını seçti ve onlar da davetine icabet ettiler, sözünü doğruladılar, pey­gamberlerine uydular, arşın etrafında dönen meleklere benzediler; O'na ibadet ticaretinde büyük karlar elde etti­ler. Mağfiret ve bağışlamayı vaat ettiği yerlere akın ettiler. Münezzeh olan Allah-u Teâlâ Beyt'ul Haram'ı İslam'a bir bayrak ve sığınanlara bir harem (güven yeri) kıldı.
Size Beyt'ül Haram'ın hakkını eda etmeyi gerekli, haccını ve ziyaretini farz kıldı. Nitekim münezzeh olan Allah şöyle buyurdu: "Onda (Kâbe’de) apaçık deliller vardır, İbrahim'in makamı vardır; kim oraya girerse, güven­lik içinde olur; oraya yol bulabilen insana Allah için Kâbe’yi haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim küfrederse bilsin ki; doğrusu Allah âlemlerden müstağnidir."(Al-i İmran: 96)



[1]-  Mukattaa harfleri gibi

[2]-  Örneğin: "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapse­din." (Nisa/15) ayeti sünnette yer bulan recm ile neshedilmiştir.

SİYON LİDERLERİNİN PROTOKOLLERİ






SİYON LİDERLERİNİN PROTOKOLLERİ
PDF E-KİTAP

KUR'AN-I KERİM'DEN ÖĞÜTLER PDF E-KİTAP CİLT 2




KUR'AN-I KERİM'DEN ÖĞÜTLER
PDF E-KİTAP
 CİLT 2

KUR'AN-I KERİM'DEN ÖĞÜTLER PDF E-KİTAP CİLT 1







KUR'AN-I KERİM'DEN ÖĞÜTLER
PDF E-KİTAP
 CİLT 1

17 Haziran 2015

Kurucu ve teşkilâtçı büyük Türk Hükümdarı:


Kurucu ve teşkilâtçı büyük Türk Hükümdarı: 
Fatih Sultan Mehmet Türkiye Devletinin kuruluşunda Ösmanoğulları Hanedanına mensup bazı hükümdarların büyük rolü ve mevkii olmuştur. Tarihî hâdiseleri şahısların ve hükümdarların bir eseri gibi telâkki etmek ve en mühim âmili başta bulunanlarda ve onların şu veya bu türlü hareketinde aramak ne kadar doğru değilse, hükümdarların rolünü ve ehemmiyetlerini tamamen inkâr etmek de o derece yanlış bir görüştür. Bu itibarla Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükseliş devirlerinde bazı padişahların enerjik ve dinamik şahsiyetleri Türkiye tarihinin seyrinde, umumî akışında sosyal, ekonomik ve dinî âmillerle birlikte hatırlanılması ve doğru bir şekilde izah edilmesi lâzımgelen mevzulardır. Bilhassa Osmanlı Türklüğünün tarihinde, yükseliş devrini kendisi ile başlatmayı itibar ettiğimiz Fatih Sultan Mehmed'e daha büyük bir yer ayırmak icabeder. Bu, öyle bir şahsiyettir ki yaptıkları ve bıraktıkları ile hem Türkiye tarihinde bir Fatih, bir kurucu ve teşkilâtçılık vasfiyle mümtaz bir mevki işgal eder, hem de dünya tarihinde, bir çok bakımlardan, büyük bir ehemmiyet taşır. Gerçekten, yalnız İstanbul'u alması, bütün Orta Çağ boyunca ekseriya en kudretli Şark hıristiyanlığı devleti olarak görünen Bizans İmparatorluğunu inkıraza uğratması bakımından bile, üzerinde durulması icabeden Fatih Sultan Mehmet her zaman alâka ve dikkati üzerine çekmiş, hakkında uzun uzun tetkikler yapılmış bir kimsedir. Nitekim İstanbul Fethinin beş yüzüncü yıldönümü münasebetiyle, bu tarihten önce ve sonra bu mevzu uzun zaman İlmî ve tarihî bir aktüalite almış gerek memleketimizde gerek milletlararası tarih edebiyatında bu hususta etütler, monoğrafiler ve tenkitler intişar etmiştir ve halâ etmektedir, kongrelerde tetkik ve tanışma konusu yapılmıştır. Bugün bu fethin 511 inci yıldönümünde de bu mevzuun bugünkü ve yarınki nesiller için daima işlenmeye ve üzerinde durulmaya namzet bir konu olduğunu hatırlamamız ve tekrarlamamız bu yüzdendir. Çünkü Fatih'i ve o devri iyice tanımak ve bilmek her cephesi ile aydınlatmak bizim için hayati bir zarurettir. 0, bizim millî tarihimizi alâkadar ettiği, Devletimizin kurucularından bulunduğu için bizim tarafımızdan daha çok 'konuşulmaya, incelenmeye ve tanınmaya muhtaç bir şahsiyet, millî bir kahramandır. Bu Osmanlı Türk Hükümdarının büyük icraatı , dünya tarihinde geniş ve derin izler bırakan eserleri vardır. Osmanlı Türklüğünün tarihinde öyle şerefli sahifeler açmış, devletimizin kökleşmesi ve ebedileşmesine öyle şuurlu adımlar atmıştır ki, onu bütün hususiyetleri ile tebcil etmek ve tarihimizde, cemiyetimizde ona lâyık yeri tâyin ve tesbit etmek ve bunu vermek vazifemizdir. Doğu ve Batı Avrupa'yı bütün hayatı ve saltanatı boyunca, seferleri, fütuhatı, harekât ve icraatı ile mütemadiyen meşgul eden Fatih Sultan Mehmet, Bizans imparatorluğu meselesini, asırlık bir mesele olarak selefinden devir ve teslim aldıktan sonra, kısa bir zamanda bu işi arzusu veçhile ve devletinin hayatî menfaatlerinin emrettiği şekilde halledivermişti. İstanbul'un zaptı bu Imparatorluğun Merkezinin ve son kalesinin kaybedilmesinden başka bizzat devletin de hayatına son veren bir hâdise olmuştu. Fakat, bu mühim tarihî hadisenin yarım asırdan fazla bir zamanlık öyle bir evveliyatı vardı ve sonra da İmparatorluğun tasfiyesi ve onun vârisi olmanın tevlit ettiği öyle meseleler çıkmıştır ki, Fatih Sultan Mehmet, ister yükselme devrine giren yeni bir Imperium'un hükümdarı olsun, ister Bizans imparatorlarının idare ve siyasetlerini, bazı mevzu ve sahalarda, devam ettirmek lüzumunu hi seden birisi bulunsun, fetihten sonra da, ekseriya karşısında bir bizans meselesini görmüştü. Nasıl ki, Osmanlı Devletinin kuruluşu devrinde, daima bir bizans problemi mevcut olmuş, münasebetler hangi şekil ve rengi alırsa alsınlar, siyası, askeri, sosyal ve ekonomik temaslar devam etmişti; Yıldırım Beyazıt 1396 da İstanbul'u almak için ciddî tasavvurlara giriştiği ve imperatora teslim teklifinde bulunduğu zaman da bu temaslar kuvvetli bir derecede idi. ve Bizans'ın mukadderatı, Avrupanın bu memlekete yardım ve alâkasından fazla, bu Türk hükümdarının problemi çözmek hususundaki azminin derecesine bağlı görünüyordu. 0 zaman Osmanlı memleketlerindeki bütün kadılara, "Darülküfür Kostantaniye üzerine tevcih himayonum vaki oldu, Ümittir ki iptidası Mahmut ve intihası fetihle mes'ut ola" der. Fermanlar gönderir. Yıldırım Beyazıt sonradan, belki Sadrâzamı Çandarlı Âli Paşanın tavsiyelerine uyarak ve gayretinin Balkanlarda ve Anadolu'da teksifini uygun görerek, belki de bir batı tarihçisinin dediği gibi, deniz hâkimiyetini temin etmeden İstanbul’u elinde tutmaya muktedir olamayacağını düşünerek, işi, istikbale bırakmıştı ve meselenin kat'î şekilde halli, arada bununla ilgili muhtelif hâdiseler cereyan ettikten sonra, yarım asırlık bir teehhürle, Fatih Sultan Mehmedin enerjik iradesine kalmıştı. Fatih Sultan Mehmet, her şeyden evvel, mükemmel bir harp adamı vasfını gösterir. İstanbul'un fethi esnasındaki azim ve gayreti, dahiyane fikirleri, Belgrad Muhasırası sırasındaki şecaati ve ordusuna nümunei imtisal oluşu, Mora kalelerinin fethinde, Muhasarasında ve sevk ve idare ettiği her harekette cesaretin, mukavemetin ve kahramanlığın binbir misalini vermesi bunun birer delilidir. Sade kal'eler fethi değil, aynı zamanda ordular mağlup etmek için, derin ve şümullü gaye ve hedeflerin tahakkuku uğrunda katlanmadığı meşakkat ve zahmet yoktu. Hareket düsturu şöyle idi: "Seyfi İslâm benim elimdedir. Eğer bu meşakkatlere katlanmıyacak olursam gazi unvanına müstahak olamam, yarın huzuru rebbülâleminde duçarı mahcubiyet olurum", Fatih aynı zamanda, siyasî görüşü kuvvetli ve nafiz olan bir hükümdar vasfındadır. İstanbul'u zabtettikten sonra, bu şehirdeki bizans sâkinlerinin bütün varlıklarına sahip olarak yaşayabilmelerini, daha önce yaptığı vaatlara uygun olarak kabul ve temin etmesi, onların padişahın gölgesi altında atalarının tanrısına bundan sonra da ibadete devamlarını sağlaması, hülâsa kendi yurdunda köle değil fakat vatandaş istemesi bunu gösteriyordu. Paleuluğ Hanedanının Thomos ve Dimitrius'un Mora'da hakimiyetlerine devam etmesi bu zihniyetin bir neticesi idi, Fatih'in Bizans Devletinin hayatına son vermesini, asırlardanberi Türkler ve rumlar arasında husule gelen yaklaşma ve kaynaşmanın, hâdiselerin ve askerisîyasi, İktisadî şartların tabiî bir neticesi olarak ve bu sitratejik bölgeyi Osmanlı devleti hâkimiyeti altında birleştirmesi şeklinde telakki eden tarih görüşü çok kuvvetli delillere dayanmaktadır. Bu Türk padişahının, İstanbul'u fethettikten sonra Patrikhaneyi yeniden tesis ile ortodoks ehaliye mezhep ve vicdan hürriyetini tanıdığı, gerek kendisinin gerek haleflerinin idaresi altında şark kilisesinin dinî müesseselerine karşı hürmet gösterilerek iç idarelerine asla müdahale edilmemesi yine bu ileri ve olgun, zihniyetin bir neticesi idi. Fatih Sultan Mehmet, bu meseleyi cezri bir hal şekline bağladıktan sonra ilk işi Balkanlar meselesi üzerinde düşünmek ve gayret sarfetmek oldu. Onun daima realist bir görüşle hareket ettiği ve fütuhat siyasetinde de, kendisinin tertiplediği bir plâna göre, askerî harekâta giriştiği aşikârdır. Bu sebeple, Balkanları birliğe ve asayişe kavuşturmak hususunu ön plâna alınma en mühim ve âcil meseleden başlayarak sıra ile diğerlerini de halle çalıştı ve muvaffak oldu. Türk fütuhatı esnasında Balkanlar bir anarşi içinde idi. Her şehirde veya önemli bir mevkide feodal bir senyor yerleşmişti. Memleketin parçalanması, iktidarın kararsızlığı, hâkim zümreler arasındaki rekabet, şahsî ihtiraslar, kıyamlar ve gasıplar devamlı olarak tahammül edilmez bir durum yaratmıştı. Bu itibarla, feodal rejimin suiistimal edilmesi bilvasıta Osmanlı fütuhatını hazırlamış oldu. Halk nazarında itibarını kaybeden senyorlar Türkler nezdinde bir istinatgâh aramışlar ve onların hâkimiyeti altına girmişlerdi.Bunların başında, şüphesiz ki, harp despotluğunun durumu ve arz ettiği hususî vaziyet geliyordu. Babasının zamanında, hattâ daha evvelden beri Osmanlı devletinin en hassas noktası orası idi. En tehlikeli ve en tahripkâr tecavüzler o yoldan geliyordu. Macar Kumandanı Hunyadi'nin îzladı derbinden tâ Balkanların ortasına kadar gelişi, dağınık balkan kuvvetlerini toplayarak Haçlı Ordusu teşkil etmesi, her şeyden evvel, harp despotluğunun zayıf ve Balkanlar dışındaki hıristiyan âlemine mukavemet edemiyecek durumda, bilakis, onların emellerine âlet olacak bir bünyede bulunmasından ileri geliyordu. Binaenaleyh, ilk halledilecek mesele, lafzî bir hükümranlık sahibi olan ihtiyar harp despotunun hükümetini, Balkanlar hegemonyasını elinde tutan, Fatih’in imparatorluğuna ilhak işi idi. Bu sayede, Balkanlar haricindeki katolik dünyasının, orta Avrupa'nın Balkan memleketlerine müdahalesi önlenecek, kendilerini propugnaculu christiantis ve athleta christi ve propugnatares christi Miles addedenlerin, başta macarların, Tuna'nın cenubunda hâkimiyet veya nüfuz tesis etmelerine imkân kalmıyacaktı. Ortada zaten bir de sıhriyet meselesi vardı. O devrin Devletler Hukuku telekkisine göre, Sırbistan üzerinde, Osmanlı hükümdarının veraset hakkı iddiası olabilirdi. Diğer taraftan Sırp kilisesi, Bizans Patrikhanesine merbut olduğu Ortodoks Kilisesi de daima yeni vaziyetlere intibak kabiliyeti gösterdiği için nisbi bir kolaylık mevcuttu ki, bunu 1459 hâdiselerinde görmek mümkündü, İşte Fatih'in İstanbul'u zaptını müteakip, birbirini takiben Sırbistan'a seferler yaparak sonunda bu işi tasfiye etmesi bu vaziyetlerin tabiî bir neticesi sayılabilirdi. Bundan sonra, Sırp kilisesi de, rum kilisesi gibi, teşkilâtını muhafaza ve vazifesini icra etmek, mevcudiyetini idame hususunda daima Türk devleti ile bir tesisine çalışmıştı. Aynı suretle, Sırplılar. imparatorluğun askeri ve İdarî teşkilâtında asırlarca müddet mevkilerini muhafaza etmişlerdi. Fatih Sultan Mehmet, Balkanlarda devletin emniyetini Tuna ve Sava nehirlerinde gördüğünü ve bu nehirlerin beri tarafında kayıtsız ve şartsız vassal beylerin bulunmasını istediği içindir ki, bu memleketleri en müsait ve en lüzumlu bir zamanda imparatorluğa ilhak etmek siyasetini gütmüştür. Bu sene de, Arnavutluk'ta vaziyet aşağı yukarı böyledir, ve buralarda Osmanlı hâkimiyeti mutlak bir şekilde tesis edince orta ve batı Avrupada da heyecan ve telaş artmıştı. Bir batılı tarihçi bu hissiyatı bir endişe şeklinde şöyle ifadelendirmektedir: "Türkler şimdi bütün Avrupa’nın en mühim bir problemi haline geldi. Avrupa duçar olduğu korku sebebiyle, her gün istemiyerek ona teveccüh etmekte ve bu andan itibaren ona daima büyük bir dikkat atfolunmaktadır Fatih Sultan Mehmed'in disiplinli idaresinde ve müslümanlığın müttehit, ahlaki birliğinde gizlenen kuvvet ancak şimdi keşfedilmiştir. Artık geç kalındığı zaman, Bizans İmparatorluğunun ve kudretinin varisi olan, Türkler Avrupa siyasetinin korkunç bir âzası haline gelmişlerdir". Bu hükümlerde büyük bir isabet payı bulunduğu aşikârdır. Diğer bazı izahların meselâ,Fatih’in zaferlerinin şimal yollarını, Karadeniz yolunu Cenevlzlere, Antalya yollarını Venediklilere kapadığı, Avrupa'nın Doğu ile ticarî münasebetlerine sekte verdiği yolunda ötedenberi ileri sürülen bir görüşün yanı sıra, maruf bir Romen tarihçisinin şu görüşü üzerinde de durmak gerekir: O der ki: "İstanbul Türklerin eline geçince, büyük bir imparatorluğun merkezi oldu, bu devletin hududu Tuna’dan Nile, Fırat’tan Adiryatik'e kadar genişledi. Payitahtın son iki asır boyunca o kadar azalan ahalisi, fetihten sonra, sür’atle arttı. İmparatorluk Merkezi olan İstanbul için hakikî restorasyon, buraya İznik imparatorunun, Mişel Paleoluğun avdeti değil, fakat Fatih’in girişi oldu". Filhakika, şekil ve tepkisi ne olursa olsun, Fatih Sultan Mehmet, Avrupa için mühim bir mevzu idi ve hareketleri Batı dünyasını mütemadiyen ve yakından alâkadar etmekte idi. O da, Avrupa'nın en çok temas ettiği milletlerinin denizci ve denizlere hakim milletler olduğunu, bunların ise hüküm ve nüfuzlarının her tarafta carî bulunduğunu, bilhassa Venediklilerin donanmaları sayesinde deniz hâkimiyetini elde ederek Akdeniz adalarını ellerine geçirdiklerini ve Anadolu—Rumeli sahillerindeki Türk memleketlerine de zaman zaman zarar verdiklerini görüyordu. Bunun için büyük bir donanma teşkili, deniz hâkimiyetini ele alması ve denizci devletlerin yakın doğudaki kuvvetlerine bir darbe indirmek suretiyle insiyatifi bu sahada da eline almayı istemesi siyasetinin ana prensiplerinden biri oldu, ve aldığı geniş ve şümullü tedbirler sayesinde bu fikrini saltanatın sonlarına doğru kısmen tahakkuk ettirdi. Fatih’in Anadolu’da takip ettiği siyaset Osmanlı idaresi altında Türk vahdetini kurmaktı ve varmak istediği sınır da hiç olmazsa Fırat nehiri idi, İsfendiyarzade İsmail beyden Sinob’u, ve Kızılahmet'ten Kastamonu'yu alması, Karaman memleketlerini evvelâ himâyesi altına sonra da doğrudan doğruya idaresi altına alması bu maksadın teminine matuf idi. Memleketlerini ellerinden aldığı beylere Rumeli’de mukabilinde sancak vermeyi de ihmal etmezdi, İsmail beye Vize’de, Alâiye’de bulunan son Selçuklu beyi Kılıçarslan beye Gümülcüne'de toprak vermiş ve kendilerini serbest bırakmıştı. Esasen Osmanlı Devletinin tâ ötedenberi tatbik ettiği bir kolinizasyon siyaseti vardır ki, Anadolu’nun muayyen mıntıkalarıdan nakilleri kolay olan Türkmen cemaatlerini, yörük kabilelerini Rumeli'ye geçirmek, orada onlara bazı askerî vazifeler mukabilinde yaylan ve kışlaklar vererek Balkan Yarımadasının türkleşmesine çalışmak bu siyasetin bir veçhesi idi. Çok evvellerinden başlayarak zaman zaman bu gibi göçebe Türkmen boy ve oymaklarının Makedonya, Trakya ve Bulgaristan'da iskan edilmeleri, Anadolu Türk Feodal beylerinin buralarda yerleştirilmeleri ile de takviye edilmiş bulunuyordu, Fatih Devrinde de bu topraklarda yurt tutan Gaziler bundan sonra asırlarca müddet İmparatorluğun askerî ve idari vazifelerinde türlü türlü hizmet ve vazife alan Türk-İslâm tabakasını teşkil etmişlerdir. Diğer taraftan, Fatih'in teşkilâtçı ve kurucu vasıflarını bize gösteren diğer bir cephesi de o devirde tatbik edilen umumî imar ve kolunizasyon hareketleridir. Bilhassa ehemmiyet verdiği şey İstanbul’un şenlenmesi idi. Daha ilk zamanlardan itibaren fethedilen bir çok yerlerin ahalisinin üçte biri İstanbul ve civarına nakledilmişti. Sırbistan’dan, Mora’dan, Kefe'den veya Karaman memleketlerinden bir çok ahali İstanbul'a gelip yerleşmişlerdi. Padişah Dursun beyin ifadesiyle, bu şehiri "ekalimi ber ve bahr mekalidine miftah olmağa dahi kabil ve münasip" bulmuş "vüzerâ ve ümerasına ve kullarına ilâm" ederek " tahtım İstanbul'dur” demiş ve buranın imar ve tezyinine girişmişlerdi. Bu hususta aldığı tedbiri anlatan müverrihimiz, her taraftan zengin fakir bir çok kimsenin gelerek evler ve saraylar yaptıklarını, yine memleketin diğer köşelerinden gelen "mütehavvil yâni tacirlerin gayretiyle" âli bezazistan ve çarşılar ve pazargâhlar ve anide ve revende için vâsi kervansaraylar da yaptırıldığını bildirir ve bizzat kendisinin de amucası Cebin Ali beyle birlikte, İstanbul’a ilk gelerek yerleşenlerin hüviyet ve emlâkini kayıt ve tahrire memur edildiği de ilâve eyler. Fatih'in cülusu ile birlikte Osmanlı ülkesinde ve cemiyetinde felsefî ve İlmî düşünüşün de inkişaf ettiği ve bu devir İlmî faaliyetlerin, Hükümdarın ilme karşı gösterdiği alaka ve himayenin, hareket noktası olduğu görülmektedir. Fatih bir taraftan maddî medeniyet ve imran sahasında gayretler sarfederken, diğer yandan bir kanun adamı olduğunu, devrinde tedvin edilen ilk"Kanunnamei Âl-i Osman" ı ile tarih sahnesinde göründüğünü gösterirken, bir taraftan da ilim, felsefe ve sanat hareketlerine en büyük önemi vermekte, boş zamanlarını daima ilim adamları ile ilim ve felsefe meseleleri üzerinde münakaşa ile geçirmekte idi. Devrinde onun teşviki ile Doğu*dan Batı´dan bir çok ilim ve felsefe eserlerinin tercümelerine girişilmesi, Batılı meş'hur sanatkârları sarayında toplaması onun yüksek vasıflarının birer şahididirler. Bu hareketlerinde samimî ve büyük toleransı onu pek çok haleflerinden ve seleflerinden ayıran ve mütemayiz bir mevkie çıkaran meziyetleri olmuştur. Fatih hükümdar ve devlet reisi olarak ele alınınca görülür ki devrinin en büyük şahsiyetleri ile boy ölçüşecek ve hattâ onlara üstün durumda bir hükümdardır. Ne İmparator Frederik, ne Macar Krali Kordin Matyaş, ne Leh Kralı Yakellon Kazimir ne de diğer İtalyan prensi ve hükümdarları Fatih çapında kimseler değillerdir. Bunlardan bazıları ile aralarında benzer noktalar yoktur. Meselâ Manyaş da Fatih gibi millî bir siyaset takip ve memleketi dahilinde birliği temin eder. Floransa Dukası Lorenzo Mediçi de Fatih gibi ilim ve sanat sahibidir, Bir renesans hükümdardır. Fakat Fatih'in haiz olduğu bütün meziyetleri bir arada nefsinde toplayan devrinin başka bir hükümdarı yok gibidir. Bu büyük Türk hükümdarını, devletimizin banilerinden ve Türklüğün mefahirinden olan Fatih Sultan Mehmed'i İstanbul'u fethinin 508 inci yıldönümünde, bütün müstesna vasıf ve meziyetleri ile bir defa daha hatırlarken hâtırasını taziz etmeyi Türk Üniversitelerinin ve Türk tarihçilerinin en birinci vazifesi sayar, sözlerime burada nihayet veririm.
Prof. Tayyib Gökbilgin

16 Haziran 2015

KUTSAL KİTAPLARDA HAZRETİ MEHDİ

ÖNSÖZ:
MÜSLÜMANLARIN TEVRAT VE İNCİL'E BAKIŞ AÇISIYLA İLGİLİ ÖNEMLİ AÇIKLAMA
Allah Kuran'da Müslümanların Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'e ve ondan önce gönderilmiş olan tüm Peygamberlere ve bu Peygamberlere indirilenlere iman ettiklerini bildirmektedir. Bakara Suresi'nin 4. ayetinde Rabbimiz Müslümanlar için; "ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler..." buyurmaktadır.
Kuran'da bildirildiği gibi İncil, Tevrat, Zebur ve Hz. İbrahim (as)'ın sayfaları geçmişte yaşamış Peygamberlere indirilmiş olan kitaplardır. Bu kitapların bir kısmı yok olmuş, bir kısmı da tahrif olmuş veya değiştirilmiştir. Fakat buna rağmen içlerinde, hak dine ait birçok doğru izah da yer almaktadır. Müslümanlar, bu kitapları Kuran'a ve sünnete göre değerlendirip, ayetlere ve hadislere uygun olan izahların doğru olduğuna hüsn-ü zan ederler. Dolayısıyla, Kuran'a uygun, sünnete mutabık Tevrat ve İncil izahları Müslümanların istifade edebilecekleri izahlardır. Ancak temel şart, bu izahların Kuran ayetlerine ve hadislere uygun olmalarıdır.
Allah bu kitapların, gönderildikleri toplumlarda insanlar için yol gösterici olduklarını bildirmiştir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:


O, sana Kitabı hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat'ı ve İncil'i de indirmişti. Bundan (Kur'an'dan) önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler... (Ali İmran Suresi, 3-4)

Bir diğer ayette Tevrat için şu şekilde bildirilmektedir:
Gerçek şu ki, Biz Tevratı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.)... (Maide Suresi, 44)
Okumakta olduğunuz bu kitapta da,  Tevrat ve İncil'de yer alan ahir zaman alametleri incelenirken söz konusu bozulmuş, dejenere edilmiş kısımlar ele alınmamış, sadece Kuran'a ve Peygamberimiz (sav)'in hadislerine uygun izahlar kullanılmıştır.

GİRİŞ:
İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ AHİR ZAMAN VE MEHDİ (AS) MÜJDESİ
Ahir zaman, dünyanın son dönemlerini ifade eden bir tanımdır. İslam inancına göre, kıyametten önceki bu son dönemde insanlık önce büyük bir bozulma ve dejenerasyon ile karşı karşıya kalacaktır. Haksızlığın, zulmün, açlığın ve yoksulluğun, ahlaki çöküntünün, savaşların ve çatışmaların, kargaşa ve anarşinin arttığı bu karanlık dönem, insanların Allah'a ve din ahlakına yönelmeleriyle son bulacaktır. Yokluğun yerini bolluk, haksızlığın ve zulmün yerini adalet ve anlayış, anarşi ve kargaşanın yerini huzur ve güven ortamı alacak; dünya tarihte hiç olmadığı kadar güzellik ve bereket içinde olacaktır. Allah, dünyanın aydınlığa ve berekete kavuşması için, Hz. İsa (as)'ın yeniden dünyaya gelişini ve "Mehdi" (hidayete ermiş, hidayet bulmuş) sıfatını taşıyan kutlu bir şahsı vesile kılacaktır. Tüm bunlar, bize Peygamber Efendimiz (sav) tarafından müjdelenen, Kuran'da da işaret edilen çok değerli müjdelerdir.
Ahir zamanın alametlerinin neler olduğunu, bu dönemde gelecek olan Hz. Mehdi (as)'ın özelliklerini, Hz. Mehdi (as) geldikten sonra yeryüzünde ne gibi değişimlerin olacağını ve Hz. İsa (as)'ın yeryüzüne gelişini daha önce yayınlamış olduğumuz kitaplarımızda detaylı olarak incelemiştik. (Detaylı bilgi için bkz. Hz. Mehdi (as)'ın Çıkış Alametleri ve Özellikleri, Hz. Mehdi (as) ve Altınçağ, Peygamberimiz (sav)'in Dilinden Hz. Mehdi (as), Kıyamet Alametleri, Altınçağ, Ahir Zaman ve Dabbet'ül Arz, Hz. İsa (as)'ın Geliş Alametleri, Ahir Zamanı Bediüzzaman ile Anlamak, Hz. İsa (as) ve Hz. Mehdi (as) Bu Yüzyılda Gelecek, Harun Yahya)
Bu kitabımızda ise, Tevrat, İncil ve Kuran-ı Kerim'de yer alan Hz. Mehdi (as)'ın çıkış dönemi olan ahir zaman alametlerine yer vereceğiz. Ayrıca Musevilerin "Yamot HaMaşiyah" (Mesih'in Günleri), İsevilerin "Milenyum" (Binyıl) olarak ifade ettikleri, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in ise "Altınçağ" olarak adlandırdığı, din ahlakının hakimiyet döneminin özelliklerini inceleyeceğiz.
Musevi kaynaklarda tarif edilen, gerek ahir zamanda Hz. Mehdi (as)'ın çıkacağı dönemin alametleri, gerekse Hz. Mehdi (as)'ın hakimiyetindeki Altınçağ dönemi, İslami kaynaklarda yer alan tasvirlerle büyük bir benzerlik taşımaktadır. Her iki dinde de, insanların din ahlakından uzaklaşacakları; bu nedenle pek çok zorluk ile karşılacakları; sıkıntılı bir dönemin ardından, güzel ve aydınlık bir dönemin başlayacağı ifade edilmektedir. Aynı şekilde, İncil'de anlatılan ahir zaman alametleri ve din ahlakının hakim olacağı dönemle ilgili açıklamaların önemli bir kısmı, İslami kaynaklarla uyum içindedir.
Bu kitapta Kuran ayetleri, Peygamber Efendimiz (sav)'in hadis-i şerifleri ve İslam alimlerinin açıklamalarına ek olarak, Tevrat* ve İncil'den bölümlere yer vererek; Hz. Mehdi (as)'ın çıkışından önceki dönemin alametlerinin, günümüzün şartlarını ne kadar yansıttığına birlikte şahit olacağız.
Ayrıca kitapta, Tevrat'ta bahsi geçen ve ahir zamanda hakimiyet vaat edilen Ben-i İsrail (İsrailoğulları) topluluğunun, aslında Hz. Mehdi (as)'ın cemaati olduğu açıklanmakta; Hz. Mehdi (as)'ın cemaatini asıl belirleyecek olanın ise, samimi iman olduğu vurgulanmaktadır. Hz. Mehdi (as) ve cemaati, Allah için yaptıkları faaliyetlerdeki başarıları ile tanınacaktır. Allah dinini hakim kılmak için kaderde kimi vesile kılarsa, bu sıfata vakıf olacak olanlar da onlar olacaktır.
Gerçek din ahlakının tüm dünyaya hakim olması ve bu sayede insanların her türlü maddi manevi sıkıntıdan kurtulmaları, tüm iman edenlerin temennisidir. Hz. Mehdi (as)'ın çıkışı öncesindeki alametlerde görüleceği gibi, yaşanılan pek çok olay, asırlardır beklenen bu mübarek dönemin yaşanmaya başladığını göstermektedir. Tüm müminler gibi bizim de duamız, Allah'ın bizlere din ahlakının yeryüzüne yayılması için yürütülecek fikri mücadeleye katkıda bulunma imkanı vermesi ve bizleri de bu kutlu döneme şahit kılmasıdır.

HZ. MEHDİ (AS)'IN ÇIKIŞI
TÜM KUTSAL KİTAPLARDA MÜJDELENMEKTEDİR
Dünyanın sonundan evvelki dönem yani "ahir zaman", Allah'ın tüm kutsal kitaplarında bildirdiği bir dizi alametler içermektedir. Fitne ve kargaşanın en şiddetli şekilde yaşandığı, din ahlakından alabildiğine uzaklaşıldığı ve dejenere hayatın en ileri seviyelere ulaştığı bu özel dönemde, Rabbimiz "hidayet verici" sıfatıyla Hz. Mehdi (as)'ı gönderecektir. Allah'ın bu önemli vazife için gönderdiği Hz. Mehdi (as), imanındaki samimiyet, güçlü Allah sevgisi ve korkusu ile tüm dünyanın hidayetine vesile olacaktır. Allah'ın dilemesiyle Hz. Mehdi (as), kaderinde yazılı olan bu üstün görevde mutlaka başarılı olacak; Allah'a imanı ve din ahlakını tüm dünyada hakim kılacaktır.
İşte bu nedenle Hz. Mehdi (as)'ın zuhuru, dünya tarihinin en büyük olayıdır ve bu büyük olaya bütün kutsal kitaplarda işaret edilmektedir. Hz. Mehdi (as)'ın gelişi, sadece Peygamber Efendimiz (sav) zamanından beri değil; binlerce seneden beri bilinen ve beklenen bir müjdedir. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde, Hz. Mehdi (as)'ın zuhurunun, Allah'ın vahyi olan tüm kitaplarda haber verildiği şöyle bildirilmektedir:
Naim buyurdu ki: Ben Hz. Mehdi (as)'ı Peygamberlerin suhufunda (sahifelerde; Adem, Şit, İdris ve İbrahim Peygamberlere indirilen sahife şeklindeki kitaplarda) şöyle bulurum: "Hz. Mehdi (as)'ın amelinde ne zulüm ne de ayıp yoktur." (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sf. 21)
Peygamberlere dair olan kitaplarda, "Hz. Mehdi (as)'ın işi zulüm ve kötülük değildir" şeklinde işaret edilmiştir. (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, sf. 49)
İbni Münavi diyor ki: "Danyal (as)'ın kitabında şöyle yazılıdır."... Hz. Mehdi (as) çıkacak ve Allah-u Teala daha önce fesada uğrayanları ve iman ehlini onunla kurtaracaktır. Sünnetler onunla ihya edilecek... (Bu hadis Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman isimli kitabın Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunan el yazılı bir nüshasında mevcuttur.)
Bu hadislerden anlaşılıyor ki; Mehdiyet konusu, bütün hak dinlerin kitaplarında yer almıştır. Tevrat ve İncil'de de, Hz. Mehdi (as)'ın geleceği, vasıflarının ne olacağı, faaliyetleri ve vesilesiyle gerçekleşecek Allah'a iman ve din ahlakının hakimiyet dönemi, binlerce yıl öncesinden bildirilmiştir. Her ne kadar günümüzde tahrif olmuş halleri bulunsa da, Tevrat ve İncil'in bozulmadan kaldığına hüsn-ü zan ettiğimiz, Kuran ayetleri ve Peygamberimiz (sav)'in hadisleri ile mutabık bölümlerinde, bu izahlar görülmektedir.
Allah'ın vahyi Kitaplarda, binlerce yıl öncesinden Hz. Mehdi (as)'ın çıkışı ile ilgili tariflerin olması, bu olayın çok önemli olduğunun bir başka delilidir. Ahir zamanda, kıyamete yakın bu dönemde, Allah'ın son uyarıcı ve müjde verici olarak gönderdiği elçisi Hz. Mehdi (as)'ın vasıflarını ve faaliyetlerini bilmek son derece önemlidir. Ayrıca bu hayati konudan herkesi haberdar etmek ve bu mübarek şahsın manen destekçisi olmak, tüm iman edenlerin üzerine düşen önemli bir sorumluluktur.

* Musevilerin kutsal kitabı, "Eski Ahit" olarak da bilinen 39 kitaptan oluşur. Bunların ilk 5'inin, Hz. Musa (as)'a vahyedilen Tevrat'ın bölümleri olduğu kabul edilir. Diğer kitaplar ise, Tevrat sonrasında, diğer Yahudi Peygamberlerine vahyedilen veya hayatlarını anlatan yazılardır. "Tevrat" kelimesinin Eski Ahit'in tümünü kastedecek biçimde kullanıldığı da olmaktadır. Bu kitapta söz konusu kullanım kabul edilmiş ve tüm Eski Ahit kitapları "Tevrat" olarak nitelenmiştir.


;

Silinmesin *T6952550267*DOSYA GÖNDERME FORMU(HUKUK)YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA ANKARADOSYAYA İLİŞKİN BİLGİLERMAHKEMESİKARAR TAR...